26 Nisan 2012 Perşembe
ŞER‘İYYE SİCİLLERİNE GÖRE OSMANLILARDA NİKÂH AKDİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘iyye sicilleri incelendiğinde, kadıların huzurunda kıyılan çok sayıda nikâh akdinin kayıtlarına ulaşılabilir.1 Hatta gayri müslimlerden birçoklarının da nikâhlarını, ruhânî liderlerine değil harç miktarının daha düşük olduğu gerekçesiyle, kadı veya imamlara kıydırdıkları bu sicillerden anlaşılmaktadır.2
Yıldırım Bâyezid döneminde, ilk defa mahkemede kadıların alacakları harç miktarları tespit edilirken kendilerine 12 akçe de nikâh harcı verilmesi bir karara bağlanmıştır.3 Sonraki yıllara ait kanunnamelerde de nikâh harcı olarak dul ve bâkireler için farklı miktarlar tespit edilmiştir. Osmanlı’da ilk zamanlar nikâhların kadı tarafından verilen izin üzerine kıyılması bir mecburiyet değilse de tatbikatta, nikâhların kadıdan alınan izin üzerine imamlar tarafından kıyıldığı ve bunların da şer‘iyye sicillerine kaydedildiği görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde kadıdan başka nikâh memuru bulunmadığından, din adamlarına umumî bir nikâh kıyma izni ve yetkisi yerine, her münferit nikâh için özel bir izin ve izinnâme verilmesi yoluna gidilmiştir. Bu tür bir uygulama her nikâh esnasında gerekli hukukî şartların oluşup oluşmadığının kadı tarafından kontrolüne de imkân sağlamıştır.4
İslâm hukukunda evlenmelerin iki şahit huzurunda yapılmasından başka bir şekil şartı bulunmamasına rağmen evliliğin din ve toplum hayatında oynadığı rol sebebiyle bu akdin, nikâhın hukukî yönünü bilen din ve hukuk adamları huzurunda yapılmasına özen gösterilmiştir. Öte yandan boşanmanın erkeğe yüklediği malî yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin tespit gerekliliği, ayrılmanın vuku bulduğu zamana bağlı olarak kadının bekleme süresinin ne zaman biteceği problemi, boşanmaların da büyük ölçüde mahkeme defterlerine kaydedilmesi sonucunu doğurmuştur.5
Din adamlarının ancak kadıdan alınan izin üzerine nikâh kıymaları uygulamasının, kadıların bizzat nikâh kıymalarında olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden itibaren başladığı düşünülmektedir. Ancak Ebussuud Efendi fetvalarında, kadıdan izin alınmadan nikâh kıyılmasının yasaklandığı belirtilmekte ise de bu yasağın hangi tarihten itibaren başladığına dair bir kayıt bulunmamaktadır.6
XVI. asırdan itibaren nikâhlara kadının iştirakinin resmî bir hal aldığı, tarafl arın evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda izinnâme denilen resmî yazıyla kadıdan izin alındıktan sonra, mahalle ve köy imamı yahut ruhânî reis tarafından kıyılması esası benimsenmiştir.7
16 Safer 1276/14 Eylül 1859 tarihli Şer‘iyye Mahkemeleri Nizamnâmesi’nde bu mahkemelerin nikâh akitlerinden ve izinnâmelerden alacakları harçlar da düzenlenmiştir.8 Osmanlı Devleti’nde titizlikle uygulanan nikâh işlemlerinin mahkemelerin kontrolünde din adamlarınca kıyılması geleneğinin Tanzimat’tan sonra da “Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi ve Kanunları”yla devam ettirildiği görülmektedir. 8 Şevval l298/2 Eylül 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi, Müslümanlar arasında meydana gelen evlenmelerin Şer‘iyye Mahkemesi, gayri müslimler arasındaki evlenmelerin de ruhanî reisleri tarafından verilecek izinnâmeler üzerine yapılabileceğini ve nikâhları kıyan imam ve ruhanî reislerin en fazla sekiz gün içerisinde sicill-i nüfus memuruna ilmühaber verecekleri hükmünü getirmektedir.9 Nikâh akitlerinin devletin denetim ve kontrolünde yapılması konusunda Osmanlı Devleti’nde başlangıçtan itibaren istikrarlı bir gelişmenin devam ettiği görülmektedir.
Osmanlı döneminde kadıların nikâh kıyma vazifesi izinnâme belgesiyle imamlara verilmiş, fakat imamların bu hizmeti yerine getirmesinde de bir takım şartlar aranmıştır. İmamlar kendilerine müracaat eden herkesin nikâhını kıymamışlardır. Aşağıdaki nizamnâmede de görüleceği üzere imamlar, önce nikâh için kendilerine başvuranların evlenmelerinde hukukî bir mahzur bulunup bulunmadığını araştırmakta, daha sonra kendileri için birer ilmühaber düzenleyip bağlı olduğu mahkemeden evlenebilmeleri için aldıkları izinnâmeye göre tarafların nikâhlarını şahitlerin huzurunda kıymaktadır. Kadı da, imama hitaben ve başında Seyyibe/ Bakire İzinnamesidir yazan bir vesika tanzim etmekte ve imam efendiye tarafl arın isimlerini bildirerek, “Nikâha şer‘î bir engel yoksa velisi izni ve tarafeynin rızaları ve tesmiye-i mehirle şahidler huzurunda nikâhını kıyasın" şeklinde yazdığı vesikayı göndermektedir.10 Nikâh, şahitler huzurunda kıyıldıktan sonra imam efendi bu nikâh işlemini kendisinin tuttuğu deftere kaydedip tarafl ar için de ikinci bir ilmühaber düzenleyerek durumu bağlı olduğu mahkemeye ve nüfus müdürlüğüne bildirmektedir. Dolayısıyla imamlar bağlı oldukları mahkemeden evlilik izinnâmesi almadan ve gerekli tahkikatı yapmadan hiç kimsenin nikâhını kıymamışlardır.
Her imamın izinnâme alacağı mahkemeler nizamnâmeyle belirlenmiştir. İstanbul için İstanbul, Galata, Üsküdar, Eyüp, Beykoz ve Yeniköy mahkemeleri evlilik izinnâmesi verme konusunda yetkilendirilmiştir. Taşrada ise bu görev taşra mahkemeleri tarafından yürütülmüştür. Her mahkeme sadece kendi sınırları içerisindeki kişilere izinnâme vermiş, her imam da sadece kendi bağlı olduğu mahkemeden izinnâme alarak sadece kendi mahallesindeki kişilerin nikâhını kıymıştır. İmam, nikâhını kıyacağı kişilerin ikametgâhını gösterir ilmühaberi, zevc ve zevcenin tezkire-i Osmaniyelerini (nüfus cüzdanlarını) ve evlenecek olan kişi askerî erkândan ise ruhsatnamesini bağlı olduğu mahkemeye sunduktan sonra ancak izinnâme alabilirdi. İmamlar aynı zamanda nikâhını kıyacağı kişilerin evliliğine hukuken bir engel bulunup bulunmadığını da araştırmışlardır. İmamlar, nikâhtan önce düzenleyecekleri ilmühaberlerde evlenecek kişilerin isimlerini, tâbiiyetlerini, bakire veya seyyibeliklerini, zevci vefat etmiş ise vefat tarihi gibi bilgilerini; nikâhtan sonra düzenleyeceği ilmühaberde ise mehr-i müeccel ve muaccelin cinsini ve miktarını, tarafl arın vekil ve şahitlerinin isim ve şöhretlerini içerir bilgilerini zorunlu şekilde bulundurmuşlardır. Küçük olanların ve akıl hastalarının nikâhları velilerinin izinlerine bırakılmıştır. Velileri bulunmadığı takdirde ise bu kimselerin evlenmelerine kadılar karar vermiştir.
Izinnâme vermeye yetkili mahkemelerde ilk evlenecekler için “Bakire İzinnamesi Defterleri”, ikinci kez evlenecekler için de “Seyyibe İzinnamesi Defterleri” tutularak11 mahkeme tarafından kendilerine verilecek her bir izinnâme önce bu defterlere kaydedilmiş12, ancak izinnâme alındıktan sonra imamlar tarafından nikâhları kıyılmıştır. Nikâhtan sonra imam efendinin düzenlediği ikinci ilmühaberdeki bilgilere göre evlilikler mahkemelerde tutulan “Münakehât Defterleri”ne, evlilikleri sona erenlerin kayıtları da yine “Müfarakât” denilen defterlere yazılmıştır.13 İmamlar kendi mahallesine yeni taşınmış olan kimseler için ilmühaber düzenlemeden önce belediye ve nüfus idarelerine müracaat ederek gerekli tahkikatı yaparak durumunu bilmedikleri kişilerin nikâhlarını kıymamışlardır. Aynı zamanda her mahalle ve karye imamı verdiği ilmühaberleri, bağlı olduğu mahkeme tarafından tasdiklenmiş ve mühürlenmiş bir defterde kaydını tutmuştur. Izinnâme alındığı halde herhangi bir sebepten dolayı nikâhın kıyılmadığı durumlarda ise İzinname Defteri’ne şerh düşerek nikâhın kıyılmadığını belirtmiştir.14
-Hukukî boyutunun yanı sıra sosyo-kültürel açıdan da birer hazine değerindeki siciller arasında bulunan bu defterler üzerinde henüz geniş çapta araştırmalar yapılmamıştır. Oysa ailenin oluşmasında temel teşkil eden nikâh akdinin Osmanlıda teşekkülünün incelenmesi, günümüz insanına önemli ipuçları sunacak ve şüphesiz ilim dünyasına da önemli katkılar sağlayacaktır.
Belgenin Özeti:
İrade-i seniyye mucebince İstanbul Kadısının başkanlığında ve Şeyhülİslâmın nezaretinde, mahalle imamlarının nikâh kıyma usul ve esaslarının belirlenmesi için hazırlanan nizamnâmedir.
Hüve
İstanbul Kadılığına
[Meşihat Arşivi, Gelen Evrak Fonu]
(Numara 191)
Fazîletlü Efendim Hazretleri
Leff en tesyîr-i savb-ı fâzılâneleri kılınan tezkire-i sâmiye-i sadâret-penâhî mütâlaa-sından müstebân olacağı vechile mahallât eimmesinden bazılarının nikâh ve emsâli mesâil-i mu‘tenâ-bihâ hakkında ikâ‘ etmiş oldukları derc-i sahîfe rivâyet olunan harekât-ı gayri meşrûa‘dan dolayı bu bâbda bir kâide-i sâlime ve mazbûta vaz‘ı lâzım gelmesine binâen ber-mûceb-i irâde-i seniyye bir nizamnâme lâyihası kaleme alınmak üzere melfûf pusulada esâmîsi muharrer zevâttan mürekkeb olarak taht-ı riyâset-i fâzılânelerinde bir encümen teşkîli tensîb olunmuş ve mûmâileyhime de ma‘lûmât verilmiş olmağla kararlaştırılacak günlerde bi’l-ictima‘ ber-mantûk-ı emr u fermân-ı hümâyûn iktizâ-yı maslahatın hüsn-i îfâsıyla netîcesinin bâ-mazbata beyân ve ifâdesine himmet buyurulması siyâkında tezkire-i senâveri terkîm olundu.
Fî 11 Cemâziye’l-âhir sene 1304 ve fî 22 Şubat sene 1302/[7 Mart 1887]
Şeyhülİslâm Ahmed Esad
[Komisyon Üyeleri]
Şûrâ-yı devlet Muhâkemât Dâiresi Reisi Semâhatlü Sâhib Beyefendi Hazretleri
Sâbık Medine-i Münevvere Kadısı Fazîletlü Osman Efendi
Beyrut Nâib-i Sâbıkı Faziletlü Mustafa Hakkı Efendi
Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye Âzâsından Mekremetlü Yahya Reşid Efendi
Müsevvidîn-i kirâmdan Yakovalı Ali Efendizâde Mekremetlü Şükrü Efendi
İcrâ-yı münâkehât hakkında nizamnâme lâyihasıdır.
Bâb-ı evvel
Mehâkim-i şer‘iyyeden i‘tâ olunacak izinnâmeye müte‘alliktir.
Birinci madde: İzinnâme i‘tâsı Dersaadet’te İstanbul ve Eyüp ve Galata ve Üsküdar ve Yeniköy ve Beykoz mahkemelerine ve taşralarda bi’l-cümle mehâkim-i şer‘iyyeye münhasırdır.
İkinci madde: Umûmen mehâkim-i şer‘iyye hudûtları hâricine izinnâme vermekten memnû‘dur.
Üçüncü madde: İzinnâme ahzı için imamlar tarafından on birinci maddede tarif ve beyân olunduğu vechile bir kıt‘a ilmühaber verilmedikçe ve zevc ile zevcenin tezkire-i Osmaniyeleri ve asâkir-i şâhânenin usûlü vechile ruhsatnâmeleri görülmedikçe bunların münderecâtı hakkında iktizâ ettiği halde tetkîkât-ı lâzime îfâ olunmadıkça mehâkim-i şer‘iyyeden izinnâme verilmeyecektir.
Dördüncü madde: Gerek kable’n-nikâh izinnâme ahzı ve gerek ba‘de’n-nikâh mahkemede kayd olunmak için imamların göndereceği ilmühaberler on birinci ve on dördüncü maddelere muvâfık olmaz ise kabul olunmayacaktır.
Beşinci madde: Her mahkemede imamların verecekleri ilmühaberlerin kaydı için biri bâkire ve diğeri seyyibe mahsus olmak üzere iki kıt‘a sicil tutulup bunlardan Dersaadet ve Bilâd-ı Selâse mahkemelerinin sicilleri Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye’den tasdîk ve varakaları tahtîm kılınacak ve taşra mahkemeleri sicillâtı evrâkına adet vaz‘ olunarak hâkimler tarafından mühr ü zâtîleriyle tahtîm olunacaktır.
Altıncı madde: Âhar diyârda vefât veyahut zevcelerini tatlîk ettikleri haber verilen kesânın zevcelerini âhara tezvîc için verilecek izinnâmeler bunların vefât veya tatlîklerinin şer‘an tebeyyün ve tahakkukundan sonra i‘tâ olunacaktır.
Bâb-ı sâni
Eimme-i mahallât ve kurâya mütealliktir.
Yedinci madde: İmamlar mensûb oldukları mahkemelerden izinnâme almadıkça akd-i nikâh icrâsından memnû‘dur.
Sekizinci madde: İmamlar mahalle veyahut karyesi dâhilinde akd-ı nikâha me’zûn olup âhar mahalle ve karyede icrâ-yı nikâh edemez.
Dokuzuncu madde: Akd-i nikâhları icrâ olunacak kadınların evvelemirde bir kimesnenin taht-ı nikâh ve iddetinde olmadıkları ve nikâhlarına tâlip olanlar ile beynlerinde nesep veya reda‘ veya musâheret gibi mâni‘-i nikâh bulunmadığı tahkîk olunacaktır.
Onuncu madde: İmamlar izinnâme ahzından evvel on birinci maddeye mutâbık olarak bir kıt‘a ilmühaber tanzîm ve mensûp oldukları mahkeme-i şer‘iyyeye i‘tâ ve tarafeynin tezkire-i Osmaniyelerini ve zevc asâkir-i şâhâneden olduğu halde ale’l-usûl kumandanı tarafından verilecek ruhsatnâmeyi ibrâz edecek ve izinnâme alındıktan sonra on dördüncü maddeye tevfîkan diğer bir ilmühaber daha tanzîm edip ba‘de’l-akd mahkeme-i mezkûreye gönderecektir.
Onbirinci madde: İzinnâme ahzından evvel tanzîm olunacak ilmühabere tarafeynin tâbiiyet ve hürriyet ve rukiyyet ve sığar ve kiber ve ateh ve cinneti ve zevcenin bekâret ve siyâbeti ve zevci vefât etmiş ise tarih-i vefâtı ve mutallaka ise tarih-i talâkı ve mu‘tedde (iddet bekleyen kadın) olduğu sûrette inkızâ-yı iddeti derc ve beyân olunacaktır.
Onikinci madde: Akd-i nikâh ekseriyen vekâlet sûretiyle icrâ olunduğundan tevkîl murâd eden kadınların ber-nehc-i şer‘î zâtları tarif olunduktan sonra akraba ve müteallikâtları ile imam ve muhtar ve daha sâir münâsip olanlar hâzır oldukları halde vekâletleri alınacaktır.
Onüçüncü madde: Tebdîl-i mekân edenlerin tezkire-i Osmaniyelerince icrâsı lâzım gelen muâmelât-ı nizâmiyenin îfâ olunduğu devâir-i belediye ve nüfûs idârelerine mürâcaatla tahkîk olunmadıkça imamlar tarafından akd-i nikâhları için izinnâme ahzına teşebbüs olunmayacaktır.
Ondördüncü madde: İzinnâme ahzından sonra tanzîm olunacak ilmühabere ve tesmiye olunacak mehr-i muaccel ve müeccelin cinsi ve miktarı ve mehr-i muaccelin müstevfî olup olmadığı ve tarafeynin ve vekillerin ve şahidlerin isim ve şöhretleri derc ve tasrîh kılındıktan sonra zeylini zevc ve zevce ve müteallikâtı ve imam ve muhtârân ile vekîl ve şâhidler imza ve temhîr edeceklerdir.
Onbeşinci madde: Her mahalle ve karye imamının nezdinde izinnâme alacağı mahkeme cânibinden musaddak ve mühr-i zâtî ile memhûr bir defter-i mahsûs bulunup on birinci ve on dördüncü maddelerde beyân olunduğu vechile akidden evvel ve sonra tanzîm ederek mahkemeye göndereceği ilmühaberleri ol deftere kayd ve zeylini temhîr edecek ve işbu defterler her sene Muharremü’l-haramda mensûb oldukları mahkemelere gönderilip muayene ettirilecektir.
Onaltıncı madde: Zevcesini bir veya iki defa bâyinen tatlîk edenler iddetlerinin inkizâsından evvel ve sonra tecdîd-i akd ile mutallakalarını tezevvüc edebilip ancak bu misüllülere izinnâme i‘tâsı için imamlar tarafından verilecek ilmühaberlerde talakın kaç defa vuku‘ bulduğu gösterilecektir.
Onyedinci madde: Zevcesini üç defa tatlîk edip de yine almak murâd edenin mutallakası ba‘de tekmîli’lidde zevc-i âharle tezevvüc ederek muamele-i meşrûa vuku‘undan sonra ol dahi tatlîk edip iddeti munkaziye olmadıkça zevc-i evveline nikâh olunamayacağından bu bâbda imamlar ziyâdesiyle dikkat ve ihtimâm edecekleri gibi zevcesini bir veya iki defa ric‘iyyen tatlîk ve iddetleri içinde mutallakalarına mürâcaat edenler için izinnâme ahzıyla tecdîd-i akde lüzûm olmayıp ancak beynlerinde vâkî olan talak-ı ric‘îye imamlar vâkıf oldukları halde on beşinci maddede beyân olunan defter-i mahsûslarına kayd edeceklerdir.
Lâhika
Sağîr ve sağîre ve ma‘tûh ve ma‘tûhe ve mecnûn ve mecnûnenin nikâhları veliyy-i akrabalarının iznine mütevakkıf olup bunlardan asla velîsi olmayanların velâyet-i tevzîci, izinnâmelerini i‘tâ edecek hükkâm-ı şer‘-i şerîfe mahsûsdur.
Rakîk ve rakîkanın akd ve nikâhı mâliklerinin iznine mütevakkıftır.
Tebe‘a-i devlet-i aliyye nisvânının tebe‘a-i Îraniyye ile izdivâcları kemâkân memnû‘dur.
İşbu nizamnâme ahkâmına muğâyir harekâta cür’et eden imamlar mes’ûldür.
İmamlar akd-i nikâh husûsunda icrâ edecekleri tahkîkât esnâsında halledemedikleri bir şüpheye tesâdüf ederler ise mensûp oldukları mehâkim-i şer‘iyyeye mürâcaatla hall-i iştibâh edeceklerdir.
İleride îcâb-ı hâle göre lüzûm görünen bazı mevâd işbu nizamnâmeye zeyl olunacaktır.
İşbu lâyiha münderecâtına muğâyir olmayan evâmir-i aliyye ahkâmı kemâkân mer‘iyyü’l-icrâ olacaktır.
Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887]
Reis-i encümen
Hulûsi
Emr-i nikâh şer‘an ve nizâmen tetkîkât-ı mükemmeleye muhtâc mesâil-i mu‘tenâ-bihâdan olduğundan bu bâbda bir kâide-i sâlime vaz‘ı devâir-i belediyelerin mevcud olması ve nüfûs tezâkirinin te’sîs kılınması bu husûs hakkında ittihâz-ı muktezâ-yi usûl ve kavâidin icraâtınca medâr-ı suhûlet ve dâfi‘-i şübühât olacağından ba‘d-ez-în tetkîkât-ı şer‘iyye ve nizâmiyeye müstenid olmadıkça akd-ı nikâh icrâ olunmamak için lâzımü’licrâ usûl ve muâmelâta dâir bir nizamnâme kaleme alınması şerefsâdır olan irâde-i isâbet âde-i hazret-i hilâfet-penâhî iktizâ-yı celîlinden olmasıyla bu husûs için teşkîl buyurulan encümen-i acizânemizden kaleme alınan nizamnâme lâyihası leff en huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâpenâhîlerine takdîm kılındı.
Ma‘lûm-i âli-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu üzere memâlik-i mahrûse-i şâhânede bulunan bi’l-cümle kazâlar mehâkim-i şer‘iyyesiyle nefs-i İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata mahkemeleri izinnâme i‘tâsına me’zûn oldukları gibi Beykoz dahi başkaca bir kazâ olduğundan dâiresince izinnâme i‘tâ edeceği bedîhî ve Rumeli Kavağı’ndan Galata’ya kadar mevâki‘de bulunanların izinnâme almak için Galata mahkemesine mürâcaatları haklarında suûbeti müeddî olacağından Yeniköy mahkemesinin dahi dâiresince izinnâme i‘tâsına me’zûn edilmesi tensîb olunmuş ve nizamnâme-i mezkûr ahkâm ve muamelâtın icrâsı için mezkûr İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata ve Yeniköy mahkemelerinde muvazzaf birer me’mûra ihtiyaç tahakkuk edeceğinden sâye-i inâyetvâye- i hazret-i hilâfet-penâhîde münâsibi vechile bunlara taksîm olunmak üzere tahsîsât-ı ilmiyeye ilâveten şehriye üç bin kuruşun hazîne-i celîleden müceddeden tahsîs ve ihsân buyurulması tezekkür kılınmıştır. Her hâlde emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir.
Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887]
[İmzalar]
Hulûsi, Sâhib, Osman, Hakkı, Yahya Reşid, Şükrü
Eimme-i mahallâtın uhdelerine mevdû‘ olan vezâifi hüsn-i îfâ edebilmeleri için ba‘d-ez-în imâmet tevcîhinde ehliyet ve liyâkat ve iff et ve istikâmet aranılarak sû-i ahlâk ashâbından bir takım câhil ve nâ-ehil kimesnelere cihet tevcîh olunmaması ve emr-i imtihân ve intihâbda pek ziyâde i‘tinâ ve dikkat ve hitâbet tevcîhâtında dahi bu sûrete tamamıyla riâyet olunması ve şu maksadın te’mîn-i husûlü zımnında ittihâzı lâzım gelen usûl ve muamelâtın cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınıp arz-ı atabe-i ulyâ kılınması hakkında irâde-i seniyyeyi mutazammın Mâbeyn-i Hümâyûn Başkitâbet-i Celîlesi’nden Evkâf-ı Hümayûn Nezâret-i Celîlesi’ne mevrûd tezkire mahkeme-i teftîşe havâle olunmuş olduğundan akd-i nikâha dâir bâb-ı vâlâ-yı meşîhatpenâhîlerinde in‘ikâdı istihbâr olunan encümen-i mahsûsta zât-ı maslahatın ehemmiyet ve taalluk-ı mahsûsu münâsebetiyle müzâkeresi mezkûr mahkemeden bâ-müzekkire ifâde ve izbâr ve binâen-aleyh zikr olunan tezkire ve müzekkire huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâ-penâhîlerine gönderildiği tezkire nezâret-i müşârunileyhâda beyân ve iş‘âr kılınmış ve bunlar takımıyla encümen-i acizânemize havâle buyurulmuş olmasıyla inzâr-ı tetkîk ve mütâlaadan geçirilmiştir.
Ma‘lûm-i dakâyık-melzûm-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu vechile encümen-i mezkûrun vezâifi akd-i nikâhın sûret-i sâlime ve mevsûkada icrâsı her ne esbâba menût ise bu bâbda bir nizamnâme kaleme alınması husûsundan ibâret olmasına ve mezkûr irâde-i seniyye hükm-i celîli ise tevcîh-i cihat husûsunda lâzım gelen usûlün cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınmasına dâir bulunmasına nazaran bu husûsun müzâkeresi yine evkâf-ı hümayûnca icrâ olunmak lâzım geleceğinden binâen-aleyh mezkûr tezkire li-ecli’l-iâde melfûfâtıyla takdîm-i huzûr-ı sâmi-i meşîhat-penâhîleri kılınmağla ol bâbda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir.
Fi 2 Receb 1304
Reis-i encümen-i
Hulûsi
Belgenin Özeti:
Seyyibe (dul) Seniyye Hanım ile Mehmed Hayri Bey’in nikâhlarının kıyılması için İstanbul Kadısı tarafından mahalle imamına gönderilen izinnâme.
Hüve
Darü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Kadılığı
Adet 3133
Seyyibe Mahsus İzinnâmedir
Şehzade kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Efendi:
Ba‘de’s-selâm inhâ olunur. Mahallenizin Burmalı Mescid Sokağı’nda kırk bir numaralı menzilde sâkine Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey nâm seyyibin tenkîhine bir vechile mâni‘-i şer‘î yoksa işbu tâlibi bulunan Mehmed Hayri Bey ibn-i Hacı Ali Paşa’ya velîsi izni ve tarafeyn rızâları ve tesmiye-i mehr ile lede’ş-şuhûd akd ve nikâh eyleyesiz.
Fi 3 Rebîü’l-âhir sene 1318
Kadı-i Darü’l-hilâfeti’l-aliyye
[Mühür]
Es-Seyyid Muhammed Ziyaeddin
[Belgenin arka yüzü]
Zevce: Seniyye Hanım bint-i Müteveff â Rıfat Bey
Vekîli: Telgraf ve Posta Nezâret-i aliyyesi Mektupçusu Saâdetlü Bekir Sıtkı Efendi Hazretleri bin Yusuf Efendi
Şâhidân: Nezâret-i müşârun-ileyhâ Muhasebecisi Saâdetlü Bedri Efendi Hazretleri bin Mehmed Efendi
Diğeri: Nezâret-i müşârun-ileyhâ İstatistik Kalemi Müdürü İzzetlü Cemil Bey bin Abdullah Efendi
Zevc: Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beyefendi Hazretleri bin Hacı Ali Paşa
Vekîli: Müderrisîn-i kirâmdan fazîletlü Mehmed Bahaeddin Efendi ibn-i Ömer Ragıb Efendi
Şâhidân: Kethüdâ-yı Sadr-ı âli Hüseyin Bey Efendi ibn-i Mustafa Efendi
Diğeri: Vekilharc Mustafa Efendi ibn-i Abdullah Efendi
Mehr-i müeccel
5001
Yalnız beş bin bir kuruştur.
Fî 3 Rebîü’l-âhir sene [1]318 ve fî 17 Temmuz sene [1]316 tarihlerinde Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey ile tâlibi Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beye vekîl ve şâhidân muvâcehelerinde beş bin bir kuruş mehr-i müeccel ile akitleri icrâ edildiği ma‘lûm olmak üzere işbu izinnâme bi’t-temhîr i‘tâ kılındı.
Fî 18 Temmuz sene [1]316
[Mühür]
Şehzâde Kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Hafız Salih Tevfik
*Arşiv Uzmanı, İstanbul Müftülüğü
DİPNOTLAR
1- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Üsküdar Mahkemesi, Sicil no: 779, s.87, s.217, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34b; Sicil no: 14, s.35a; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 345, s.31b; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 389, s.53b, 54a, 67a.
2- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.10a, 29a.
3- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s.85. Şer‘iyye sicillerinde kadıların alacakları harç miktarlarının daha sonraki dönemlerde de düzenlendiği görülmektedir. Fatih, Yavuz, Kanuni döneminde ve daha sonraki dönemlerde de kadıların alacakları nikâh harçlarının miktarı belirtilmiştir.
4- Ekrem Buğra Ekinci, Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, sayı 2, yıl 2006, s.41–61.
5- Boşanma kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34a, 35b, 39b, 42a, 44a, 45b, 46b, 49a, 52a, 54b, 57a, 58b, 59b, 62b, 63a, 65b.
6- Fetva için bkz. Ebussuud Efendi, Maruzat, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Bağdalı Vehbi, No: 569, vr. 67b.; Geniş bilgi için bkz., M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülİslâm Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s.37-38;
7- Ekinci, a.g.m., s.41–61.
8- Düstur: I/1/300–314; 22 Cemâziye’l-evvel 1332 tarihinde fetvahaneden hazırlanan müzekkirede de durum açıklanmıştır. Ceride-i İlmiye, cilt:1, s.36–39.
9- Düstur, 1/5/83; Düstur, I/Zeyl2/15; Geniş bilgi için bkz. M. Akif Aydın, “Osmanlılarda Ailenin Tarihi Tekamülü”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, C.II., s.438.
10- Bilgi için bkz. Ekteki seyyibe izinnâmesi örneği; Son dönem bakire izinnâmelerinde “Askerde nişanlısı yoksa nikâhını kıyasın.” ifadesi yer almaktadır. Özellikle savaş döneminde askere alınanların görevlerini huzur içinde yapmaları için böyle bir hüküm konmuştur.
11- İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi’nde 16 adet hicrî 1312–1345 yıllarını kapsayan İzinname Defteri bulunmaktadır. Yine İstanbul Kadılığı’na ait 1299–1320 yıllarını kapsayan 19 adet Seyyibe İzinname Defteri ve 1283–1331 yıllarını kapsayan 11 adet Bakire İzinname Defteri, Bakırköy Mahkemesi’ne ait 1324–1342 yıllarını kapsayan 5 adet İzinname Defteri, Küçükçekmece Mahkemesi’ne ait 1306–1332 yıllarına ait 2 adet İzinname Defteri mevcuttur.
12- Mahkemelerin tutacağı bu defterler Meclis-i Tetkikat-ı Şer‘iyye tarafından varakaları mühürlenecek ve tasdiklenecektir. İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi, III. Bölüm, Defter no: 576, s.302.
13- Aynı kişinin nikâh ve boşanma kaydı için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 722, s.94b-95a, s.118b-119a; Defter no: 277, s.34b-35a; İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi III. Bölümde, Üsküdar Mahkemesi’ne ait 1333-1343 yıllarına ait 16 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Kasımpaşa Mahkemesi’ne ait 1332–1337 yıllarına ait 5 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Beykoz Mahkemesi’ne ait 1335–1338 yıllarına ait 5 adet Münakahat Defteri bulunmaktadır.
14- Örnekler için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 301, s.59, kayıt: 1044; s.61, kayıt: 1056; s.98, kayıt: 1240.
12 Nisan 2012 Perşembe
HİÇ KİMSE ALLAH’TAN DAHA MERHAMETLİ DEĞİLDİR
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide süresi: 3)
Biz Müslümanlar tamamlanmış bir dine iman etmişiz. İslam’ın hiçbir eksikliği yoktur. Hayatımızın her alanında İslamî hükümler mevcuttur. Teşevvüşe düşeceğimiz hiçbir durum söz konusu değildir, elhamdülillah.
Fakat bir bakıyoruz ki, bir kısım insanlar İslami meselelerde fütursuzca hüküm yürütüyor, kafalarına göre bidatler ihdas ediyorlar.
Bilindiği gibi bir insan eğer İslam akidesi üzerinde ölmüşse onun hiçbir günahına bakılmaz. Namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Bir Müslüman için ardından kılınan namazın ve cemaatin ellerini açıp yaptığı duaların onun affına vesile olması umulur.
Eğer bir insan, Müslüman bir ailenin çocuğu olmasına rağmen irtidat etmiş yani dininden dönmüşse onun cenaze namazı kılınmaz ve cesedi de Müslüman mezarlığına defnedilmez. Hatta ailesine başsağlığına gidildiği vakit taziyesi dahi Müslüman’ın taziyesinde farklı bir ifade biçimiyle yapılır.
Hiç kimse Allah u Teala’ dan daha merhametli değildir. Eğer bir kişi İslam dininden dönmüşse artık hiç kimsenin çıkıp da o kişiye rahmet dilemesi ve ardından namaz kılıp, dua etmesi mümkün değildir.
Eğer bir insanın ağzından inkâr sözleri sadır olmuşsa veya bir sanatçı-yazar-politikacı vs. duruşu ve söylemleriyle hayatı boyunca İslam’a saldırmış, ardından da “ben tevbe ettim ben Müslüman’ ım” gibi açık bir ifadesi de yoksa ona kâfir muamelesi yapılır. Yani namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına da defnedilmez.
Bütün bu kural ve kaideler fıkhımızda açık seçik ifade edilmişken, insanlar neden hala kafalarından hüküm üretirler? Neden Allah (c.c.)’tan daha merhametli olma rolüne soyunurlar?
Öte yandan -sanki ateistlerin namazını kılmaya çok meraklıymışız gibi- birilerinin çıkıp;“Neden bir ateistin vasiyeti yerine getirilmiyor. Cesedinin yakılmasını isteyen bir ateiste neden namazlı-dualı cenaze tertipleniyor?” demesinin de geçerliliği yoktur.
Çünkü mantık açısından ateistlerin vasiyette bulunmaya hakları yoktur. Ne de olsa vasiyet, ahret inancıyla alakalıdır. Ölmüşleriyle ahrette kavuşacaklarını umanlar onların vasiyetlerini yerine getirmeye özen gösterirler. Ateistler ise öldükleri zaman hayvan misali toprağa karışıp gübre olacaklarını sanmaktadırlar. Öyleyse bu caka nedir?
Bu ülkede Müslüman- Ehli Kitap ortak geleneğine göre cenazeler toprağa gömülür. Müslümanların cenazesi camiden, namaz kılınarak uğurlanır. Ehli kitabın da kilise veya havradan… Ateistlerinki sessiz sedasız herhangi bir toprak parçasına gömülebilir.
Ölümü yokluk sayanların vasiyetleri varmış diye havayı insan cesedinin kokusuyla kirletmenin ne gereği var?
Cenazelerin nasıl defnedileceğini dinler belirler. İnsanlar kendi aklınca defin adeti icad edemezler. Yoksa her kalına gelen bir adet çıkarırsa, mesela “benim cesedimi buzdolabında saklayın,”“benim ölümü mumyalayıp bir meydanda sergileyin,” “benim cenazemi altınla kaplayın…” dese, bunun sonu gelir mi?
Bu tarz sözlerle cenaze yakılmalarını bir ateizm propagandasına dönüştürmelerinin hiçbir haklılığı bulunmamaktadır.
5 Nisan 2012 Perşembe
HZ. PEYGAMBER’İN YÜCE AHLAKI
Öyle bir peygamberin ümmetiyiz…
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik!’ (Enbiya;107)
Ey Muhammed sallallahu aleyhi vesellem! Seni Kur'an şeriatı ve ahkâmıyla, sadece ve sadece, dünya ve ahirette bütün insanlara ve cinlere rahmet olasın diye gönderdik. Kim bu rahmeti kabul eder ve nimete şükrederse dünya ve ahirette mesut ve bahtiyar olur. Ve kim bunları inkâr ve reddederse dünya ve ahiretini mahvetmiş olur, buyruluyor.
Abdullah b. Abbas radıyallahu anhudan nakledilen bir görüşe göre, buradaki “Âlemlerden maksat, Hazret-i Resulullah'ın kendilerine Peygamber olarak gönderildiği bütün varlıklardır. Bunların mümin veya kâfir olmaları fark etmez. Allah Resulünün müminler için bir rahmet olması hem dünya hem de ahiret için söz konusudur. Kâfirler için rahmet olması ise sadece dünya hayatında söz konusudur. Zira kâfirler, Hazreti Resulullahın sayesinde, geçmiş ümmetlerin uğradıkları, maymuna dönüşme, gökten üzerlerine taş yağma gibi afetlere uğratılmaktan kurtulmuşlardır.”
Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ben lânetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim.”
İşte, böyle bir Peygamberin ümmeti olmak, bizim için ne büyük bir mükâfattır. Tabi, ümmetliğe kabul edilmek şartıyla... Allah-u Zülcelâl, hepimize Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme ümmet olmayı nasip eylesin. (Âmin)
O’na ümmet olabilmek için
Peki, ümmeti olmamıza karşılık bize düşen vazife nedir? İnançsızlık ve küfür rüzgârlarının bütün şiddetiyle estiği bu asırda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi anlamak ve anlatmak, en kutsi vazifemiz olmalıdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin gösterdiği ve bize bildirdiği vazifelerimizi idrak edemediğimiz veya terk ettiğimiz anda, batıl düşünceler her zaman ve her mekânda başköşeye tahtını kuracak, insanlık O'nu anlama ve idrak etme noktasına ulaşamayacaktır.
O şefkat ve rahmet Peygamberine, ne ölçüde layık olduğumuzun hesabını iyi yapmalıyız. Bulunduğu cennette dahi ümmetini düşünen, ümmetinin derdiyle ağlayan, ümmetinin sevinciyle sevinen rahmet Peygamberini ve O’nun mesajlarını, en köhne kalplere dahi nakşetmeliyiz.
Aksi halde onun şefaatiyle kendimizi kurtaracağımızı sandığımız anda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bizlerden nasıl yüz çevirdiğini -Allah korusun- görürüz.
Ümmetin günahkârlarına şefaat edecektir
Asırlardır O'nun nur saçan simasından mahrum kaldık. Müslümanlar olarak garip kaldığımız şu asırda dahi, O'na ulaşacak yolları arama ve O’nu bulma, en güzel hayalimiz ve amacımız olmalıdır. Günah bataklığına bulaştığımız anlarda dahi, O’nun şefaatinden medet umarken, onun rahmet Peygamberi olduğunun idraki içinde olmalıyız.
O Rahmet Peygamberi, mübarek kabr-i şerifinde kan ağlarken, Allah-u Zülcelal'in 'Habibim' dediği, yüzü suyu hürmetine kâinatı yarattığı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme başlarımızı feda etmeyi bilmeliyiz.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, dünyadayken bizlere rahmet vesilesi olduğu gibi ahirette de şefaatçi olacaktır, inşaallah.
Nitekim Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ‘Gecenin bir kısmında uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmuda (Şefaat makamına) gönderir.’ (İsra; 79)
Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı gibi, Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme büyük şefaat ve övülecek bir makam verecektir, inşaallah.
Ebu Akil oğlu Abdurrahman radıyallahu anh şöyle anlatmıştır: “Bir heyetle Resulullah sallallahu aleyhi veselleme gitmek üzere çıktım. Kapısına varınca develerimizi çökerttik. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanına girerken, dünyada en sevmediğimiz kimse o idi. Fakat yanından çıkarken (İslam'la şereflendikten sonra), yanına gelenlerin içinde onu en çok seven biz olmuştuk. Bir ara bizden biri:
‘Ya Resulallah! Rabbinden Süleyman Peygamberin saltanatı gibi bir saltanat istemedin mi?’ deyince, güldü ve daha sonra: ‘Umarım ki Peygamberinize verilen, Allah katında Süleyman Peygamberin saltanatından daha üstündür. Allah gönderdiği her Peygamberin duasını kabul etti. Onlardan bir kısmı dünyada dua etti, istediği verildi. Bazıları iman etmeyen asi kavmine beddua etti, helak oldular. Allah benim de dileğimi kabul etti, ben ahirete bıraktım, kıyamet günü Rabbim katında ümmetime şefaat edeceğim.” (Taberani, Bezzar)
Peygamberimizin Yüce Ahlakı
İnsanlar için güzel ahlak hususunda en büyük rehber, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakıdır. O, çok azim bir ahlak sahibi idi. Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede; “Hakikaten sen büyük bir ahlak üzeresin” (Kalem; 4) buyurarak, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın ahlakını övmüştür.
Enes radıyallahu anhu şöyle demiştir; “Resulullah, ahlak olarak insanların en güzeliydi. Onun, on yıl hizmetinde bulundum. Bana bir defa bile öf demedi. Yaptığım bir iş için; ‘Neden böyle yaptın?’ yapmadığım bir işten dolayı da; ‘Şöyle yapsaydın ne olurdu!’ dememiştir.”
Efendimiz aleyhissalatu vesselam, insanların en yumuşak huylusu idi. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde; “Yumuşak huyluluk nerde bulunursa orayı süsler. Hangi şeyden de kaldırılıp alınırsa ona utanma sebebi olur.” (Müslim)
Yine, “Allah, yumuşaklıkla muamele edicidir, yumuşak huyluluğu sever.” (Müslim) buyurmuştur.
O, insanların en cömerdi idi. Yanında bir geceliğine de olsa bir dirhem veya bir dinar bırakmaz, muhtaç olan kimselere dağıtırdı. O, elbisesini diker, yatağını kendisi toplardı. Öyle bir hâyânın sahibi idi ki, gözünü kimsenin yüzüne dikmezdi.
Çağrıldığı davetlere, fakir veya zengin ayırımı yapmadan icabet ederdi. Kendisine verilen çok küçük hediyeleri dahi kabul eder ve karşılığında oda hediye verirdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kızdığı zaman, Allah için kızar, kendi nefsi için asla kızmazdı. Açlıktan çoğu zaman karnına taş bağlardı. Önüne konulan yemeği geri çevirmezdi. Bir yere yaslanarak ve masada yemek yemezdi.
O, insanların en alçak gönüllüsü idi. Sözü uzatmadan ve açık bir dille herkesin anlayacağı şekilde konuşurdu. Daima güler yüzlü idi. Dünya işlerinden dolayı asla endişeye düşmezdi.
Daima hastaları ziyaret ederdi. Parmağına gümüş yüzük takar ve güzel koku sürünürdü. Fakirlerle oturur, yoksullarla beraber yemek yerdi. Akrabaları ile ilgisini hiç kesmezdi.
Kimseye eziyet etmez, özür dileyenin özrünü kabul ederdi. İnsanların gönlünü almak için şakalaşırdı. Ama daima hakkı söylerdi. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi.
Yoksulları horlamaz, zenginlere zenginliklerinden dolayı saygı göstermez, herkese eşit olarak davranırdı.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kendi nefsi için kimseye vurmamıştır. Yolda birisi ile karşılaştığında ilk olarak kendisi selam verir, bir ihtiyacı için yanına gelen kimseler, onun yanından ayrılmadan, oradan ayrılmazdı.
Bulunduğu her yerde daima Allah-u Zülcelal'den bahsederdi. Yanına gelen herkese ikramda bulunurdu. Hiç öfkelenmez, bir şeye hemen rıza gösterirdi. İnsanlara karşı çok şefkatli davranırdı. Onun meclisinde, kimse sesini yükseltmezdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem insanların en tatlı sözlü olanıydı. Gayet açık konuşurdu. Sözlerinde fazlalık ve noksanlık bulunmazdı. Lüzumsuz olarak hiç konuşmazdı. Kötü söz konuşanlardan yüz çevirirdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem herhangi bir zorlukla karşılaştığında, o işi Allah'a havale eder, Allah-u Zülcelal'den yardım isterdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem yemeğe başlamadan önce; “Bismillah, Ya Rabbi! Bunu kendisiyle cennet nimetlerine ulaşılacak, şükrü ödenmiş bir nimet kıl.” Diye, dua ederdi. (Tirmizi)
O, kendisine bir zarar vereni bağışlama hususunda insanların en önde olanıydı. Mazeret beyan edenlerin mazeretlerini kabul ederdi.
Kurtuluş O’na Uymakta
İşte, buraya kadar kısaca anlatmaya çalıştığımız, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı, hepimiz için gerçek bir rehberdir. Her kim, denizden bir damla da olsa ahlakında O'na mutabaat yaparsa, kendisini düzlüğe çıkarmış olur. Çünkü O'nun ahlakı, geceleyin ayın etrafı aydınlatması gibi insanın önünü aydınlatır. Karanlıktan aydınlığa çıkarır. Kim, O'nun ahlakı ile ahlaklanırsa hem insanların yanında hem de Allah-u Zülcelal'in katında çok makbul olur.
İnsan kendisini, ancak Allah’ın peygamberine uymakla kurtarabilir. Kim onu kabul etmez ve onun getirdiği dine inanmazsa o kimse asla kendisini kurtaramayacaktır.
İşte biz, böyle bir Zat'ın ümmetindeniz. Ondan çok hayâ etmemiz gerekir. Hz Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı, gerçek bir rehberdir.
Allah-u Zülcelâl, imandan ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatından, O’na uymaktan bizleri mahrum etmesin… (Âmin)
29 Mart 2012 Perşembe
KİM ŞEHİTTİR?
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Şehadet, makamların en büyüğü… Onlar, canlarını Allah (c.c.) için feda edenler. Onlar hakkında ölü denilmez, onlar uğrunda öldükleri Rableri katında diridirler.
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” (Ali İmran: 169-171)
Hakiki şehadet, ancak Allah’ ın dinini yüceltmek için savaşmakla elde edilen bir makamdır.
Ebu Musa’dan rivayet edildi:
Rasulullah –sallalahu aleyhi vesellem-‘ e “yiğitlik için savaşan, hamiyet için savaşan, riya için savaşan kişiler hakkında; hangisi Allah yolundadır?” diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah –sallalahu aleyhi vesellem- şöyle dedi:
مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
“Kim Allah’ın Kelimesi yüce olsun için savaşırsa, o Allah yolundadır.” (Müslim, K. İmârat, 3525)
Hakikî şehitlik makamına erişenlere iki dünyada da diğer insanlardan farklı muamele yapılır. Yıkanmadan, yaralarından kan akar bir şekilde defnedilir.
“Onları yıkamayın. Zira her yara ya da her kan Kıyamet günü etrafına misk kokusu yayar.” ( Ahmed b. Hanbel, B. Müs. Mükessirîn, 13674)
Ahirette kul hakkı hariç bütün günahları bağışlanır.
“Şahidin kul borcu hariç her günahı affolunur.” (Müslim, K. İmârat, 3498)
Hakiki şehitliğin yanında bir de, mazlum ve mağdur bir halde öldüğü için şehit sevabına kavuşan müminlerin durumu vardır. Peygamberimiz (s.a.v.) onları şu hadisinde haber vermiştir:
“Aranızda kimi şehitten sayıyorsunuz.”
Dediler ki: “Ya Rasulullah, Allah yolunda öldürülen şehittir.” Dedi ki:
“O zaman ümmetimin şehitleri az demektir”.
Dediler ki: O halde onlar kimdir, ya Rasulullah? Dedi ki:
“Kim Allah yolunda öldürülürse şehittir. Kim Allah yolunda ölürse şehittir. Kim taun/veba hastalığında ölürse şehittir. Kim ishalden ölürse şehittir. (Müslim, K. İmârat, 3539)
Dünyada şehit olarak isimlendirilen ama Allah (c.c.) katında şehit kabul edilmeyenlerin durumu hakkındaki Hadis i Şerif ise şöyledir:
“Muhakkak ki, Kıyamet gününde hakkında hüküm verilen ilk insan, şehit edilen bir adamdır. O adam getirilir, kendisine verilen nimetler hatırlatıldıktan sonra Allah ona,
‘Bunlara karşılık ne amel yaptın?’ Diye sorar. O da;
Şehit olasıya kadar Senin için savaştım, der. Allah (c.c.);
‘ Yalan söyledin, sen cesur desinler diye savaştın, nitekim öyle denildi,’ der. Sonra onun ateşe atılasıya kadar yüzüstü sürüklenmesini emreder.”( Müslim, K. İmârat, 3527 )
22 Mart 2012 Perşembe
EN HAYIRLI İŞ ‘ZİKRULLAH’TIR
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Hadis-i Şerif
Ebu’d-Derda radıyallahu anhu anlatıyor: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, (bir gün) sordu:
- En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, Melîk’inizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi? (Ashab-ı Kiram):
- Evet! Ey Allah’ın Resulü! Dediler. (Resulullah sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah’ın zikridir!’ Buyurdu.” (Tirmizi)
Dünya ve içindekilerden daha kıymetli
Allah-u Zülcelal’i zikretmek, dünya ve dünyanın içindekilerden daha kıymetlidir. Zikir, kalbin cilasıdır. İnsanın kalbinin temizlenmesi ve kemale ulaşması için zikirden daha üstün bir şey yoktur.
Allah’ı zikretmek, insanın kurtuluşu için büyük bir vesiledir. Zikir hakkında ayet-i kerime ve hadisi şerifler çoktur. Mesela, Allah-u Zülcelâl bazı ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı çok zikrediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma; 10)
“Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür...” (Ankebut; 45)
“Dikkat edin! Kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle huzur ve sükûnete kavuşur.” (Ra'd; 28)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bazı hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Her şeyi temizleyen, her kiri gideren bir şey vardır. Kalpleri temizleyen şey de Allah’ı zikretmektir. Allah’ın azabından kurtaracak en tesirli amel zikirdir.” (İbn Ebi’d-Dünya, Beyhaki)
“Allah’ı zikreden kimse ile O’nu zikretmeyenin misali; diri ile ölü gibidir.” (Buhari, Müslim)
Muaz bin Cebel radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Allah’ın azabından, Allah’ı zikretmekten daha fazla kurtaran hiçbir şey yoktur.” (Ahmed bin Hanbel, İbn Ebi’d-Dünya, Tirmizi, İbn Mace, Hâkim, Beyhaki)
Sevilen ve sevilmeyenlerin alametleri
Kur’an ve Sünnet’e uygun eski haberlerde bildirildiğine göre, Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e:
- Ya Rabbi! Senin sevdiklerini, sevmediklerinden nasıl ayırt edeceğim? Diye sordu. Allah-u Zülcelâl:
- Ey Musa! Ben sevdiklerime iki alamet bağışlarım, buyurdu. Hz. Musa aleyhisselam:
- Ya Rabbi, bu alametler nedir? Deyince, Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu:
- Ey Musa! Birinci alamet olarak, ona beni zikretmeyi ilham ederim de böylece (o Beni zikrettiği için) göklerde ve yeryüzünde onu anarım. İkinci alamet olarak da onu haramlardan ve gazabımdan uzak tutarım ki, azabıma ve belama çarpılmasın.
Buna karşılık, sevmediğim kula da iki alamet veririm. Birinci alamet olarak, beni zikretmeyi unuttururum. İkinci alamet olarak da onu nefsinin arzuları ile baş başa bırakırım ki, haramlara düşerek gazabıma uğrasın da azabıma ve belalarıma çarpılsın.”
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ı zikretmek, kalplere şifadır.” (Deylemi)
“Size, Allah’ı çok zikretmenizi emrediyorum. Peşine düşman düşen kimse, nasıl bir kaleye sığınarak ondan kurtulursa kul da şeytandan, ancak Allah’ın zikri ile kurtulur.” (Tirmizi; Hâkim)
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, Allah-u Zülcelal’i zikretmek, insan için her şeyden daha hayırlıdır. Dünyalık kazancımıza hiçbir zararı olmayan zikir ile insan daima meşgul olabilir. Müsait vakit olmadığı zaman, ticaret veya herhangi bir işle uğraşıyorken de dil ve kalp ile Allah’ı zikredebilir. Yürürken, diliyle salâvat getirebilir, istiğfar edebilir, hadis-i şeriflerde tavsiye buyrulan zikir ve tespihleri yapabilir.
Allah’ın kulunu zikretmesinin anlamı
Allah-u Zülcelâl, yine başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim.”(Bakara 152)
Bizim, Allah-u Zülcelal’i zikretmemiz bellidir. Allah-u Zülcelal’in bizi zikretmesinin ne anlama geldiği meselesine gelince; Allah-u Zülcelal’in dar günlerde bize yardım etmesi, bize dünyada iken kulluk ve taatini, ibadetini nasip etmesi, günahtan muhafaza olabilmemiz için manevi kuvvet vermesi ve bizim için ne kadar faydalı şeyler varsa onları bize nasip etmesi olarak anlamalıyız.
Ayrıca; kabirde de münker ve nekir melekleri bize soru sordukları zaman, onların şaşıracağı biçimde, başarıyla cevap vermemizdir. Haşir meydanında, insanların amel defterleri dağıtılırken, sağ elimize verilmesine, keskin bir kılıcın ağzı gibi olan Sırat Köprü’sünden geçmemize, onun altında yanan ateşten muhafaza olmamıza ve ahirette bize sorulacak bütün sorulara, Allah-u Zülcelal’in yardımıyla kolayca cevap vermemizi sağlamasıdır.
Allah’ı zikretmekle, bu gibi menfaatler kazanılıp onun yardımına nail olunurken; O’nu zikretmekten mahrum kalmak, akıbetimizin kötü olacağına alâmettir!
Yeryüzünde, Allah-u Zülcelal’i zikretmekten daha büyük bir menfaat yoktur. Bu büyük hayırdan kendimizi mahrum etmemeliyiz.
Velhasıl, Allah-u Zülcelâl kalbimize muttali olduğu zaman, kalbimizi çoğunlukla kendi zikri ile meşgul gördüğü zaman, bize yardımcı olacaktır, inşaallahu teala.
15 Mart 2012 Perşembe
TEVBE, ZİKİR VE NAMAZIN ÖNEMİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Tevbe edenlere mükâfatlar var
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah'ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, müminlerle birliktedirler. Allah, müminlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146)
Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Yine ayet-i kerimden anlıyoruz ki tevbedir! İnsan tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir. Bu müjdeyi ise Allah-u Zülcelâl, şu ayeti kerimede haber veriyor: “Ancak tevbe ve iman edip iyi amel işleyenler başka; çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Furkan; 70)
Tevbe, mümin için imandan sonra en büyük nimettir. Tevbe çok mühimdir bilhassa bu ahir zamanda, sokaklar ve çarşılar, sanki günah denizi gibi olduğu için çok daha mühim hale gelmiştir. Bir insan denize düştüğü halde “Ben ıslanmadım” diyebilir mi? Her kim olursa olsun sabahtan akşama kadar, bu günah denizinin içine girmişse ıslanacaktır, kirlenecektir.
Bir kul, tevbe ettiği zaman Rabbi ile sulh etmiş, arasını düzeltme yoluna girmiştir. Çünkü kişi şeytanın yanında olduğu zaman, şeytan Allah-u Zülcelal'e düşman olduğu için sanki o da düşman olmuş gibi olur. Şeytanın yanından ayrılıp Allah-u Zülcelal'e tevbe ettiği zaman, kendi Rabbi ile sulh yapmış, barışmış olur.
Öyle ise İslam dininde, tevbeden daha güzel bir şey var mıdır? İnsan için öyle büyük ve kıymetli bir nimettir ki, anlatmakla bitiremeyiz. Onun için tevbenin kıymetini iyi bilelim.
Bazı insanlara, “Gelin tevbe edin” dediğimiz zaman o kimseler: “Allah, benim gibi bir adama azap verir mi?" diyerek, bir kibrin ve ucubun (kendini beğenmişliğin) içine giriyorlar. Oysa işledikleri günahlarla Allah katındaki hallerini bir bilselerdi, ne kadar yanlış düşündüklerini anlayacaklardı.
Tevbe, Allah’ın gazabını söndürür
Allah-u Zülcelal'e hamd-ü senalar olsun ki, bize çok büyük bir nimet olarak iman vermiş ve bu imandan sonra da tevbe ederek yanlış yaptığımızda dönebilmeyi nasip etmiştir. İnsan, kulluk yolunda kendisinde bir ilerleme olmayıp yerinde saydığı zaman veya geri gittiği zaman, hemen tevbeye kaçmalıdır. “Acaba Allah-u Zülcelâl, bu günahtan dolayı bana gazaba mı geldi?” diyerek, hemen tevbeye sarılmamız lazımdır.
Aylarca tevbeyi terk etmek, çok yanlıştır.
Nice işlediğimiz günahlar vardır ki, biz onları unutuyoruz fakat kıyamet gününde bu günahların hepsini zerresine kadar göreceğiz. Bunların hepsi Allah-u Zülcelal’in katında sabittir. Fakat biz, gaflete düşmüşüz, o günahları unutmuşuz. Hiç hatırımıza getirmiyoruz. Bu sebeple, bütün yapmış olduğumuz günahlardan tevbe etmeliyiz. Böyle yaparsak, Allah-u Zülcelâl, bu unutmuş olduğumuz günahlarımızı da sevaba çevirecektir inşaallah.
Aliyyü'l-Havvas, her sabah ve her akşam vücudunda ne kadar aza varsa hepsinden tevbe ediyordu. Gözlerinden, kulaklarından, dilinden, ayaklarından, kalbinden yani bütün azalarından birer birer: “Ya Rabbi! Bu azalarımla yapmış olduğum bütün günahlarımdan ben pişmanım” diye tevbe ediyordu. Ve diyordu ki: “Tevbe, Allah-u Zülcelal'in gazabını söndürür.”
Çünkü insan bir günah yaptığı zaman, Allah-u Zülcelâl ona gazaba gelir. Hatta insan günah yapıp da Allah-u Zülcelâl ona gazaba geldiği zaman, Arş ve Arş’taki melekler korkudan titrerler. İşte, biz de günahı böyle görüp farkına varmalıyız.
Kabrimiz bize sesleniyor
Dünyada dolaşıyoruz, yiyoruz, içiyoruz, önümüze ne gelirse yapıyoruz ama hakikat böyle değildir. Biz Allah-u Zülcelal'e karşı nasıl davranıyorsak, ağaçlar, taşlar, topraklar da bize o şekilde muamele ediyorlar. Hatta kabrimiz de bize öyle muamelede bulunuyor. Eğer biz vaktimizi ibadetle, zikirle, Allah-u Zülcelal'in razı olacağı işlerle geçirirsek, kabrimiz bize şöyle sesleniyor: “Allah senden razı olsun! Ben sana aşığım. Ne zaman yanıma geleceksin? Sen benim yanıma geldiğin zaman, sana hürmet edeceğim.”
Ama günahlarla meşgul olup, Allah'a asi olduğumuz zaman, yine o kuru toprak bize şöyle sesleniyor: “Allah seni kahretsin! Ben sana karşı çok öfkeleniyorum. Sen benim yanıma ne zaman geleceksin? Geldiğin zaman senin kemiklerini birbirine geçireceğim.”
Eğer biz, Allah-u Zülcelal'e âşık olursak onlar da bize âşık oluyorlar. Fakat biz asi olursak, onlar da bize buğzediyorlar.
Allah-u Zülcelâl bizleri, kendisine ibadet edelim diye yaratmıştır. Allah-u Zülcelâl, bizi bu dünyaya kendi rızasını kazanabilmemiz için göndermiştir. O halde, kalbimizde daima Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için bir merak, bir hararet ve yanma bulunmalıdır. Eğer insanın kalbinde Allah-u Zülcelal'in rızasının merakı varsa günbe gün, saatbe saat mutlaka O'na doğru gidecektir.
En hayırlı amelle meşgul olalım
Allah'ın zikri insan için kurtuluştur. Bunu daima söylüyoruz fakat istediğimizi maalesef yerine getirmiyoruz. Allah-u Zülcelal'in zikri, insan için hem çok kolay hem de çok büyük bir sevaptır.
Ebu’d-Derda radıyallahu anhu anlatıyor: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, (bir gün) sordu:
- En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, Melîk’inizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi? (Ashab-ı Kiram):
- Evet! Ey Allah’ın Resulü! Dediler. (Resulullah sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah’ın zikridir!’ Buyurdu.” (Tirmizi)
Allah-u Zülcelal'in zikri çok kolaydır. İnsan oturduğu yerden bile kalben veya hem dil ile hem de kalple Allah'ı zikrettiği zaman, çok büyük hayırların sahibi olur.
Bu bizim için çok büyük bir fırsattır. Fakat bu fırsatı, bu sermayeyi denize akan fakat değerlendirilmeyen nehirler gibi kaybediyoruz. Yani, sabahtan akşama kadar geçen sürede, zikir yapmadığımız zaman, bu sermayeyi kaybetmiş oluyoruz. Ara sıra da olsa tespihlerimizi elimize alıp bir köşeye çekilerek, bir miktar Allah-u Zülcelal'i zikretmemiz lazımdır. Bize yarayacak olan budur.
Bir defa terk ettirirse…
Nefis yaramazdır, Allah-u Zülcelal'in zikrini yapmak istemez. Bunu hepimiz tecrübe edebiliriz. Nefsin hileleri çoktur. İnsanı aldatabileceği bir fırsat bulduğu zaman, artık onu bırakmaz.
Bir kişi namazını hiç terk etmemişse onunla namazını terk etmesi için fazla uğraşmaz. Çünkü o kişinin namazını terk etmeyeceğini ve uğraşmasının boş olduğunu bilir. Fakat bir sefer de terk ettirdiği zaman, ondan sonra öyle bir baskı yapar ki her zaman terk ettirmeye başlar: “Sen zikir yapamazsın. Zikir yaptığın zaman bunalıma giriyorsun!” diyerek, daima zikirden alıkoymak için uğraşır.
İnsanın, kıyamet gününde terazisinin sevap kısmının ağır gelmesi için salih amele ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada, nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde terazisinin başına geldiği zaman, kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insan o gün pişman olmamak için bu dünyada, elinde fırsat varken salih ameller yapabilmek için gayret göstermelidir.
İnsan, Allah-u Zülcelal'e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman, sadece Allah-u Zülcelal’in rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, ‘kabul’ de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman, ‘kabul’ de onlardan ayrılır.
Namaz hayâsızlıklardan alıkoyar
Allah-u Zülcelâl, öyle kudret ve azamet sahibidir ki, her ne ibadet yaparsak yapalım, yaptığımız ibadetlerin O'nun Zat’ına layık olması için gayret edelim. Bilhassa namazın üzerinde elimizden geldiğince gayretli olmamız lazımdır. Çünkü namaz, İslam dininin direğidir. Namazın olmaması, binanın direksiz olması gibidir.
Onun için ilk olarak kendimize, ailemize, dost ve akrabalarımıza namaz ile tavsiyede bulunmalıyız. Namaz bütün ibadetlerin başıdır. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut; 45)
İşte, namaz böyledir. Onun kıymetini iyi bilelim. Rükûsu ile secdesi ile huşu içinde, huzurlu olarak namazımızı kıldığımız müddetçe Allah-u Zülcelâl bizi muhakkak günahlardan muhafaza eder, hakiki tevbe etmeyi ve salih amel yapmayı da nasip eder inşaallah.
Allah-u Zülcelal'e ibadetlere, namaz olsun, oruç olsun, zekât olsun, hac olsun, Allah için yolun üzerindeki bir şeyi kaldırmak olsun, mümin kardeşimize yardımcı olmak olsun, yani hangi ibadet olursa olsun, daima o ibadetlere âşık olmamız lazımdır. Böyle olduğu zaman, belki de Allah-u Zülcelâl bizim küçük ama samimi olarak yaptığımız bir ibadetimizden dolayı bizi af ve mağfiret eder.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)
8 Mart 2012 Perşembe
İNANIYORSANIZ MUTLAKA ÜSTÜNSÜNÜZ!”
Bir gerçeği gösterme eylemi; ‘tebliğ’
Tebliğ, sözlükte, ‘ulaştırma ve bildirme’ anlamına gelir. Özel manasıyla tebliğ, bir Peygamber mesleğidir. Peygamberler, Allah’tan aldıkları emir ve yasakları olduğu gibi insanlara ulaştırırlar.
Bu görev, elçi oluşlarının tabii bir gereğidir. Peygamberler, tebliğ görevini yaparak, hem dinin hükümlerini açıklar ve öğretirler; hem de günahlardan arındırma ve koruma görevini yapmış olurlar.
Tebliğ, propagandadan apayrı, misyonerlikten bambaşkadır. Zira propaganda dünyevi ve maddi bir faaliyettir. Misyonerlik ise ‘İlahi kılıflı’ insani çabaların adıdır. Dayanakları itibariyle, manevi, ruhi ve dini alanda kalması nadirattandır. Bu sebeple, misyonerlik deyince akla gelen ilk hatıra, bir Kızılderili’den bütün Afrika’ya tercüman olan şu feryattır: “Avrupalı Hıristiyanlar bize ilk geldiklerinde, ellerinde İncilleri vardı. Bizim elimizde de verimli, zengin topraklarımız… Kısa bir zaman sonra; baktık ki, onların İncil’i bizim elimize geçmiş, bizim topraklarımız da onların eline geçmişti.”
Tebliğ ise asla sömürü aracı olmaz. Tebliğin temel özelliği, karşılığında hiç bir ücret talep edilmemesidir. Kur’anı Kerim, peygamberlerin samimiyetine delil olarak, tebliğ hizmetine karşılık herhangi bir ücret istememelerini gösterir.
Tebliğ de bir faaliyettir. İçinde asla baskı, zorlama ve şiddet olmayan, iknaya dayalı bir gönül faaliyeti…
Tebliğ, sadece gerçeği göstermektir. Bir başka deyişle, hakikatin yüzünü tozdan, topraktan, kirden, pastan, pustan temizlemek, olduğu gibi açığa çıkarmak ve görünür kılmaktır.
İmam Gazali Hazretleri, “Cihat, insan ile İslam arasındaki engellerin ortadan kaldırılmasıdır.” der. Aslında insan, İslam’da kendi hakikatini, yani bizzat kendini bulacak ve hemen teslim olacaktır.
Nefis ve şeytan işbirliğinin, İslam ile insan arasına soktuğu engelleri kaldırmanın en etkili ve emin yolu tebliğdir. Tebliğin en etkili yolu da örnek olmaktır. İslam’a, dolayısıyla da Allah’a teslim olmuş müslümanın mutluluğu, başkalarını da bir mıknatıs gibi kendine çekecektir.
Tebliğ, yalnız dil ile yapılmaz. Müslüman’ın hayatı bütünüyle bir tebliğdir. Çünkü Kur’an’ın emri olan güzel ahlakı tavizsiz yaşayan her mümin, haliyle, tavrıyla, tarzıyla konuşur. Böylece, tebliğinde çok etkili olur. Çünkü “Lisan-ı hal, lisan-ı kalden üstündür.” Bu sebeple de halimizin konuştuğu yerde, dilimizin konuşmasına ihtiyaç azalır. Hal dili, tasavvufta, derviş sohbetine dönüşür. Mevlana deyimiyle, harfsiz, kelimesiz, cümlesiz konuşmak olur.
Bu sebeple, Güzeller Güzeli (sav), müslümanı, “Görüldüğünde Allah’ı hatırlatan” kimse olarak tarif eder. Aslında bu tarifine en çok uyan da bizzat kendisiydi. Bu gerçeğin şahitlerinden biri de Yahudi kökenli âlim Abdullah İbn Selam’dır. Efendimiz’i görür görmez müslüman oldu ve bu hızlı teslimiyetinin sebebini de şöyle ifade etti: “Gördüğüm bu yüzde yalan olamaz.”
Allah’ı kullarına sevdiren kimseler…
Efendimiz, “Yaşayan Kur’an’dı.” İnsanca yaşama biçimi olan sünnet-i seniyyesi, Kur’an ahlakının hayata geçirilmesinden ibaretti. Dolayısıyla, asıl tebliğini hayatının bütünüyle yaptı. Şakalarına bile yalan katmayan muhteşem bir dürüstlük örneği oldu.
Zaten, yaşamadan yaşatmak, yanmadan yakmak, olmadan oldurmak mümkün değildir. Zira insanlar, dediklerimize değil, yaptıklarımıza bakarlar.
Her müslüman, Efendimiz’in minik bir temsilcisidir. Bu yüzden, örnekleri ve önderleri olana benzemeye çalışarak, kendilerini sürekli güzelleştirmek zorundadırlar. Zira sadece O’na benzedikçe kendilerini ve çevrelerini güzelleştirebilirler.
Nitekim Efendimiz’in terbiye tezgâhından geçmiş seçkin insanlardan bir tanesi, bir ülkeyi aydınlatmaya yetmişti. Şimdi, bini bir şehre yetmiyorsa, aksayan nedir?
Aksayan yanımıza çözümün Bediüzzamancası şöyledir: “Eğer biz, ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle ızhar etsek (en olgun ahlakı tavırlarımızla ortaya koysak), sair dinlerin tabileri, elbette cemaatlarla İslamiyet’e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler.”
İslam ahlakı ve imanın hakikatlerini tebliğ hususunda ne yapmamızı gerektirir?
Bu sorunun cevabını da Güzeller Güzeli verir:
— Size bir kısım insanlardan haber vereyim mi? Onlar ne peygamber, ne de şehittirler. Ancak kıyamet gününde peygamberler ve şehitler, onların makamlarına gıpta ederler. Nurdan minberler üzerinde oturmuşlardır. Ve herkes onları tanır. Ashâb-ı Kiram:
— Onlar kimlerdir ya Resulallah? Diye sordular.
Allah Resulü buyurdu ki:
— Onlar, Allah’ın kullarını Allah’a sevdiren ve Allah’ı da kullarına sevdiren kimselerdir. Yeryüzünde nasihatçi ve tebliğci olarak dolaşırlar. Enes (r a) dedi ki:
— Ey Allah’ın Elçisi! Allah’ı kullarına sevdirmeyi anladık. Peki, Allah’ın kullarını Allah’a sevdirmek nasıl olur? Allah Resulü şöyle cevap verdiler:
— İnsanlara Allah’ın sevdiği şeyleri tavsiye ederler; sevmediği şeylerden de sakındırırlar. İnsanlar da bunlara itaat edince, Allah onları sever. (Beyhaki, Şuubu’l İman, D. 367)
Anlattığını yaşamayanların ahiretteki durumu
Müslüman, İslam’a gölge düşürmekten ya da engel olmaktan çok korkar, ödü patlar. Çünkü bilir ki, İslam’ın güzelliğini yansıtmak ve insanların onu sevmesine sebep olmak ne kadar sevapsa; ürkütücü, korkutucu ve kaçırıcı olmak da o kadar günahtır.
İnandığı ve hatta tavsiye ettiği güzelliği yaşamamak, tebliğ değil, büyük bir vebaldir. Efendimiz’in bu konudaki bir uyarısı, müthiştir. Buyurur ki: “Kıyamet günü bir adam getirilip ateşe atılır. Karnındaki bağırsakları dışarı çıkar. Onları, eşeğin değirmen taşını dönderdiği gibi dönderir. Derken, Cehennem ahalisi etrafında toplanır ve ‘Ey filan! Sen dünyada iken, bize iyilikleri emredip, kötülükleri yasaklamıyor muydun?’ derler. O kişi de, ‘Evet, iyilikleri emrederdim ama kendim yapmazdım, kötülükleri yasaklardım ama kendim yapardım’ diye cevap verir.” (Müslim, Zühd, 51)
Müslüman’ın görevi, İslam’ın güzelliklerini gösteren bir ayna olmaktır. Güzellik dini İslam’ın üzerini örten bir perde olmak ise müslümanın müthiş vebali, büyük cürmü… Bu suçun çokluğu yüzünden, bugün yeryüzünde, İslam’ın önündeki en büyük engel, ne yazık ki, müslümanlardır. Oysaki müslüman, inancının engeli olmaktan titrer; “Benim bir yanlışım sebebiyle, bir kişi İslam’dan soğusa ve Allah’tan uzaklaşsa, bu vebal bana yeter de artar” diye düşünüp ürperir.
Rabbimiz, sürekli kirlenen bir dünyada, müslümanlara sürekli bir temizlik görevi verir: “İçinizden öyle bir topluluk bulunsun ki, onlar insanları hayra çağırsın, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırsın. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran–104)
İslam, fıtrat dinidir. Yaratılışa uygun olan her şey, İslam’dır; bu açıdan İslamlık, insanlıktır. İnsani olan her şey de, İslamidir. Bu hakikat, İslami tebliği kolaylaştıran en önemli husustur. Çünkü İslam’da insana zor, aykırı ve ters gelecek hiçbir şey yoktur.
Bu gerçek de gösterir ki tebliğ, insana insanlığını ve yaratılış gayesini hatırlatmaktan başka bir şey değildir. Aslında her insan, bilerek ya da bilmeyerek Allah’ı arar. Tebliğ, bu arayışı fark ettirmektir. Zira bulanlar arayanlardır. Her arayan bulamasa da bulmak için aramak gerekir.
Önce tebliğ ortamı oluşturulmalı
Bu yüzden, öncelikle, insanlar için bir tefekkür ortamı oluşturulmalı… Zira ancak ulvi konularda derin düşünenler, arayışa geçerler. Düşünebilmek içinse sakin, güvenli ve huzurlu ruh hallerine ihtiyaç vardır. Kargaşa, korku ve tedirginlik halleri, tebliğe uygun değildir. İşte bu gerçek, müslümanı güvenilir kılar, barışçı yapar. Zira ancak sakin ve huzurlu ortamlarda, insan doğru düşünebilir ve hakikati kolay bulabilir.
Bu bilincin sahibi olan müslüman, bulanıklığı, kargaşayı, kavgayı hiç sevmez. Çünkü o, imanının gerçekliğine ve geçerliliğine tam inanır. O imanı bütünüyle ve şüphesiz benimser; eksiksizce yaşar. Bunu sadece kendisi için yapar. Tabii ki, bu güzelliğin bütün insanların da hakkı olduğunu bilir; paylaşmayı candan isterler. Bu yüzden de tebliği aşar, temsil makamına çıkarlar; inançlarını en üst düzeyde yaşayarak örnek olurlar.
Tebliği tam anlayan mü’min, hiçbir şartta ümitsiz olmaz. Bilir ki, bütün mesele “Bir gönüle girmektir. ”
Her gönül, yüz kapılı bir saraydır. Doksan dokuz kapısı kapalı olsa, insan olmak itibariyle mutlaka bir açık kapısı vardır.
O açık kapıyı bulup oradan girerek, bütün paslı sürmeleri arkalarından kolaylıkla açmak mümkündür. Böyle yapılmaz da kapalı kapılar, kaba kuvvetle zorlanırsa, asla açılamaz. Çok aşırı bir güç kullanılırsa, tabii ki kapılar kırılır. Ama kapısı kırılarak girilen ve işgal edilen kalpler fethedilemez. Orada ancak bir enkaz bulunur.
Zorla güzellik olmaz
Hiçbir gönül işi, zorlamayı kaldırmaz. Yüceler Yücesi Rabbimiz, gönüle girme hususundaki başarısı sebebiyle Efendimiz’i över. Zira o, sevgisizlik simgesi olanları bile, manevi bataklıktan alıp yıldızlaştırmış ve âleme öğretmen yapmıştır.
“Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen, huysuz ve katı kalpli birisi olsaydın, muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet. Allah da onları bağışlasın diye dua et ve işlerinde onlarla istişare et. İstişare ile karar verip azmettiğinde ise Allah’a güven ve O’na tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, kendisine tevekkül edenleri sever. ” (Âl-i İmran, 159)
İnsanı ürkütüp tedirgin etmek ve kaçırmak kolaydır. Ama gönülleri Allah adına kazanmak, bilgi, sevgi ve fedakârlık ister. Bu hususta, İsra Suresi’nin 53. ayeti dikkatimizi çeker:
“Kullarıma şunu söyle ki, en güzel sözü söylesinler; hiddet göstermeksizin, delilleri en güzel bir şekilde ortaya koysunlar. Çünkü Şeytan aralarını bozmaya çalışır. Şüphesiz ki Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. ”
Rabbimiz, Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’u peygamberi olarak, tebliğ maksadıyla Firavun’a gönderdi. Oysaki Firavun, tanrılık iddia edecek kadar azgınlaşmıştı. Buna rağmen, peygamberlerinden, Firavun’a karşı yumuşak ve tatlı bir üslupla konuşmalarını istedi. Böylece Firavun’un biraz öğüt alması yahut Allah’tan biraz korkup çekinmesi umuldu. Ancak Rabbimiz, Hz. Musa’ya, “Haydi, kardeşinle birlikte, ayetlerimle gidin” buyururken, şu ilginç tenbihatta bulunuyor: “Beni anmakta gevşeklik göstermeyin!”
Bu ikazdan anlıyoruz ki, tebliğ için gidenler, inançlarından taviz vermemeli ve gidiş gayelerini asla unutmamalıdırlar.
Biz vazifemizi yapalım…
Müslüman, sadece inancını yaşar. Onun planı programı bellidir. Kendisini sonuçlara göre ayarlamaz. O vazifesini yapar. Akif Dedemiz’in deyimiyle, “İnsan çalışmakla mükelleftir, başarmakla değil.” Çalışmasının neticesi ne olursa olsun, ortaya çıkana razıdır. “Olanda hayır vardır” der. Sonucu kendisinden bilmez. Çünkü hidayet Allah’tandır. Dolayısıyla, kendi eseri olmayan bir başarı için şımarmaz. Sadece, başarıyı nasip edene şükreder.
Tebliğ, her müslümanın kendiliğinden işidir. Güneşin doğması, gülün kokması gibi…
Birçok hidayet olayı, mü’minlerin İslam’ı yaşaması sonucu gerçekleşmiştir. Mesela İslam, Endonezya’ya, dürüst müslüman tüccarlar vasıtasıyla girmiştir. Günümüzde de küçük bir iyilik, basit bir yardım, hidayetlere davet olabiliyor.
Müslüman işini yapar ve sonuca bakmaz. Çünkü sonuç almak, başarmak Allah’ın iradesindedir. Daha doğrusu, bazen başarısızlık başarıdır. Bazen yenilgi, galibiyettir. Kaybetmek kazanmaktır bazen de. Neyin gerçek kazanç olduğunu ancak Allah bilir. Bu sebeple mü’min, “Rabbim, Sen’den gelen başım gözüm üstüne” der ve her sonuca rıza gösterir. Çünkü bütün neticeleri O’ndan, Yüceler Yücesi’nden bilir.
Netice bizim gücümüze ve marifetimize bağlı değildir. Bu yüzden, bazen kazanacakken kaybederiz. Bazen da kaybedecekken kazanırız. Bazen azla çok iş yaparız, büyük hizmetler başarırız; bazen de çok büyük güçle, aza karşı kaybederiz.
Huneyn’de de böyle olmuştu. Hz. Ebubekir (ra), “Bunca çok iken biz kazanırız” diye düşündü. Huneyn Savaşı neredeyse kaybediliyordu.
Başarı insandan bilinir hale gelince, Halid bin Velid (ra) kumandanlıktan alındı, sıradan bir nefer haline getirildi. Zaferden zafere koşan bir kumandan, rütbesiz bir asker olmaya rıza gösterdi. Çünkü maksat rütbe, nam, şan değil, Allah’ın rızasını kazanmaktı.
“İnanıyorsanız, mutlaka üstünsünüz.”
Efendimiz’den sahabeye, en zor zamanda en önemli zafer müjdeleri erişti. Hendek Savaşı’nda mesela, kayaya çarpan kazmanın çıkardığı kıvılcımlar, önce Kıbrıs’ın alınmasını, sonra da Kostantiniyye fethini aydınlattı.
Böylece anlaşıldı ki, Allah yolunda hizmet esas olunca, kuvvet azlığı önemli değildir. İnsan kalitesi, kulluk bilinciyle kıvamını bulmuşsa, sayıca, silahça zayıf olmak önemini kaybeder. Allah ile beraber olan, daima güçlüdür. Rabbimiz dost olursa, hiçbir düşmanın tesiri kalmaz.
“İnanıyorsanız, mutlaka üstünsünüz” buyuran, bizzat Rabbimizdir.
Bugün, İslam’a alternatif olabilecek bir din, felsefe ve dünya görüşü kalmamıştır.
Müslüman, doğru İslamiyet’i, İslamiyet’e layık bir doğrulukla yaşadığında, dünya yeniden ve bir daha mutluluk çağını yakalayacaktır.
Bu ümitle çalışacağız. Büyük bir mütefekkirimizin verdiği müjde, liyakatimizi bekliyor: “Şu istikbal inkılabı içinde, en yüksek gür seda, İslam’ın sedası olacaktır!”
23 Şubat 2012 Perşembe
Hocalı Katliamının 20. yılında Karabağ Paneli
Hocalı Katliamı’nın 20. yıl dönümünde İHH İnsani Yardım Vakfı’nın da bileşenleri arasında bulunduğu İstanbul Barış Platformu tarafından Karabağ konulu bir panel düzenlenecek.Panele Azerbaycan’dan çok sayıda panelist katılacak.
23.02.2012 - Hocalı Katliamının 20. yılında Karabağ Paneli
Ermenilerin 25-26 Şubat 1992 tarihinde Karabağ’ın Hocalı bölgesinde gerçekleştirdiği saldırılarda insan hakları hiçe sayılarak bölge halkı katliamdan geçirilmişti. Ermeniler tarafından planlı olarak yapılan katliamlarda 106’sı kadın, 63’ü çocuk, 70’ten fazlası ise yaşlı olmak üzere toplam 613 sivil Azerbaycan Türkü işkence yapılarak katledilmiş, 487 kişi ağır yaralanmış, 1275 kişi Ermeniler tarafından rehin alınmış ve 150 kişi de kaybolmuştu.
Hocalı Katliamı’nın 20. yıl dönümünde İHH İnsani Yardım Vakfı’nın da bileşenleri arasında bulunduğu İstanbul Barış Platformu “Karabağ” konulu bir panel organize ediyor. Yıllardır süren çözümsüzlük ve insan hakları ihlallerinin konuşulacağı sempozyuma Azerbaycan’dan çok sayıda panelist katılacak.
Sempozyuma, Azerbaycan Ulusal Meclisi Tovuz Milletvekili Ganire Paşayeva, henüz 25 yaşındayken SSCB’nin en genç cerrahı unvanını alan Azerbaycan’da devlet bakanlığı yapmış Lale Şevket, Azerbaycan Milletvekili Baba Tagıyev ve dünyaca ünlü satranç ustası Harri Kasparov’un antrenörlüğünü de yapmış insan hakları savunucusu ve gazeteci İlgar İbrahimoğlu gibi önemli isimler konuşmacı olarak katılacak.
25 Şubat Cumartesi günü Topkapı Eresin Otel’de gerçekleştirilecek panelde Karabağ sorununun dünü, bugünü ve gelecek perspektifi ele alınacak.
9 Şubat 2012 Perşembe
Mallarınızı zekat ile koruyun
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Kur’an-ı kerimde, çok yerde namazla zekât beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekâtı verin) buyuruluyor. Zekât vermeyene, Allah lanet eder. Kıtlıklara maruz kalır, temiz malını kirletmiş olur, o mal telef olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allah’a ve Resulüne inanan, zekât versin!) [Taberani]
(Zekat vermekle müslümanlığınız mükemmel hâle gelir.) [Bezzar]
(En faziletli ibadet namaz, sonra zekâttır.) [Taberani]
(Hastayı sadakayla, malı zekâtla koruyun!) [Deylemi]
(Allahü teâlâ, malınızın temizlenip güzelleşmesi için zekâtı farz kıldı.) [Hakim]
(Zekât vermeyenin namazı kabul olmaz.) [Taberani] (Zekât vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hâsıl olacak sevaba kavuşamaz.)
(Zekat vermeyen kimseye Allahü teâlâ lanet eder.) [Nesai]
(Zekat vermeyen, temiz malını kirletmiş olur.) [Taberani]
(Zekat vermeyen kimse, kıyamette ateştedir.) [Taberani]
(Zenginlerin zekâtı fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.) [El-Askeri] (Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekât istemesi haramdır. İstemediği halde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz. Zekât, nisaba malik olmayıp çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri milletin içinde kırkta bir oranında yaratmıştır.)
(Zekat vermeyen bir toplum, rahmetten, iyilikten mahrum kalır. Hayvanlar da olmasa, hiç rahmet görmezlerdi.) [Taberani]
(Zekatı verilmeyen mallar, karada, denizde telef olur.) [Taberani]
(Zekatını veren o malın şerrinden korunmuş olur.) [Beyheki]
Resulullah efendimiz, (Zekâtı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurup şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:
(Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar. O mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [Âl-i İmran 180]
Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekâtını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekât kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur’an-ı kerimde, (Malı, parayı biriktirip zekâtını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. (Tevbe 34, 35)
Namaz kılmayan, oruç tutmayan bir Müslümanın da zekât vermesi gerekir.
Zekât vermemek ve borcunu ödememek haramdır. Din kitaplarında, (Haram işleyenin, haram yiyenin duası kabul olmaz) ve (Farz borcu olanın nafileleri kabul olmaz) buyuruluyor. Zekât vermeyen zengin, binlerce fakirin hakkını gasbetmiş olduğu için ve Allahü teâlânın emrini yapmadığı için, bunun hiçbir hayratı, hasenatı kabul olmuyor. İmkânı varken borcunu ödemeyen de, böyle haklar altında kalmaktadır.
Fakire verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalıdır. Borçsuz fakire nisap miktarı veya daha çok zekât vermek, mekruh olarak caizdir. 10 gr altın kadar borcu varsa, 100 gr altını alması mekruh olmaz. Altınla gümüş, ne niyetle saklanırsa saklansın ticaret eşyasıdır. Nisap miktarıysa zekâtı verilir.
Bir günlük yiyeceği olanın, zekât veya sadaka istemesi haramdır; fakat istemeden verilen sadakayı, zekâtı alması caizdir. Zekâtı muhtaçlara vermelidir.
Tevbe suresi 34. âyetinde, (Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyene çok acı bir azap vardır) deniyor. Burada, para biriktirmek yasaklanmıyor mu?
Peygamber efendimiz, Kur’an-ı kerimi açıklamıştır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Zekâtı verilen mal, kenz değildir.) [Ebu Davud, Hâkim, Hatib] (Kenz, biriktirip saklanan, faydalanılmayan mal, define demektir.)
Müslümanın malında, zekâttan başka, kimsenin hiçbir hakkı yoktur. Resulullah efendimiz, (Malda zekâttan başka hak yoktur) buyurdu. (Ahkâm-üs-sultaniyye)
7 Şubat 2012 Salı
ALLAH-U ZÜLCELâL NE İLE RAZI OLUR?
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Para-pulun geçmediği yer
Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah'a selim bir kalp ile gelenler başka.” (Şuara; 88-89)
Bu dünya, bir imtihan yeridir. Allah-u Zülcelâl, bizleri imtihan etmek için dünyanın keyif ve sefasını gözler önüne seriyor. Allah-u Zülcelâl bu imtihanı kazanan kimseye, kıyamet gününde en güzel mükâfatları verecektir.
Bu sebeple, karşılıksız ve bir bedel ödemeksizin cehennemden muhafaza olunmak ve o kadar ucuzmuş gibi (boş temennilerle) cenneti istemek doğru değildir.
Allah-u Zülcelâl, daima bizimle beraberdir. Bir saniye bile bizden gafil olmayıp hepimizin kalbine muttalidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah, sizin suretinize bakmaz, ancak kalbinize bakar.” (Müslim)
Allah-u Zülcelâl, neyi istiyorsa ve nerede rızası varsa bizim kalbimizin de onu istemesi lazımdır. Mesela, bir talebe nasıl derslerinde başarılı olmak için gece gündüz çalışıyor, gerektiğinde uykusuz kalıyor, kimi zaman yemeği bile unutacak kadar kendisini derslerine veriyor, oyun ve eğlenceyi bir kenara bırakıyorsa bizim de hiç değilse o talebe kadar, Allah’ın rızasını kazanmak için gayret göstermemiz ve Allah-u Zülcelal’in rızasına yönelmemiz lazımdır.
Günahlardan nasıl korunabiliriz?
Fakat kimi zaman insan, günahlara düşerek, kimi zaman da şeytanın zehirli oklarının tesiriyle, Allah’ın rızasına giden yoldan geri kalabiliyor. Peki, bunlardan kendimizi nasıl koruyabiliriz?
İnsan, günahlardan ve şeytanın zehirli oklarından ancak Allah’ın kelamı, emir ve nehiyleri ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şerifleriyle korunabilir. Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine uyup; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şeriflerini ve Evliyaların tavsiyelerini tatbik ettiğimiz zaman, şeytanın zehirli okları bizlere zarar veremez.
İnsan nasıl, zehirlense bile tedavi olduğunda, zehir ona zarar vermiyorsa biz, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerle amel ettiğimiz zaman, günahlar da şeytanın hile ve tuzakları da bize zarar veremez.
Şeytan, cehenneme bizi de yanında götürmek için daima çalışıyor. Bizlerin bu dünyada uyanık olup onun oyununa gelmememiz lazımdır. Bizler dünyaya bir sefer gelmişiz, ikinci sefer gelmeyeceğiz.
Görüyoruz ki, insan dünyaya müptela olduğu zaman, hakikaten (manevi olarak) hasta oluyor.
Bunun için Sâdât-ı Kiram şöyle tavsiye etmişlerdir: “Eğer ibadetin tadını kaybederseniz veya bir gevşeklikle karşı karşıya kalırsanız; hemen Allah dostlarının kitaplarına bakın veya diğer insanlarla, tasavvuf ehli, salih kimselerin sohbetini yapın (Evliyaullahın hal ve sohbetlerinden bahsedin).” İşte, gevşekliğin, gaflet uyuşukluğunun bir ilacı da budur.
İnsan günah üzere devam ede ede -Allah muhafaza- bir gün namazını da terk edebilir. Hakikat, şeytana da tamamen uyabilir.
Uyanık olalım, şeytanın elinde kuş gibi olmayalım. Samimi olup her şeyimizi Allah için yaparsak şeytan bizim gölgemizden dahi kaçar. Çünkü o zaman, Allah-u Zülcelal’in kuvveti, azameti ve yardımı bizimle beraber olur. Böyle olduğu zaman da şeytan önümüzde duramaz. Onun için namazlarımızda, zikrimizde bir gevşeklik meydana geldiği zaman, günahlara karşı meyilli olduğumuz zaman, samimi bir şekilde Allah-u Zülcelal’e tevbe edersek, Allah-u Zülcelâl bize yardımını, kuvvetini gönderecektir. Yeter ki rızası için ruhumuzu feda edeceğimizi bir görsün.
Böyle olduğu zaman, -inşaallah- bizi günahlardan daha çok muhafaza eder, salih amelleri yapmayı da bize nasip eder.
Samimi olursak, verecektir!
Her insan kendi kuvvetine göre, Allah-u Zülcelal’i razı etmek için gayret göstermelidir. Allah-u Zülcelal’in hukuku öyle büyüktür ki, onu hiç kimse yerine getiremez. Fakat biz, Allah’tan samimi olarak rızasını istersek, inşaallah bize nasip edecektir.
Bazı Evliya zatlar, bir yerden geçerken bir çoban gördüler. Çobanın koyunlarının yanında kurtlar da vardı. Çobana:
- Kurtla koyun ne zaman bir arada gezer? Diye sordular. Çoban:
- Çoban, insan Rabbi ile sulh yaptığı zaman, O’nun dediklerini yerine getirip, O’nu razı ettiği zaman, koyunlarıyla kurtların arası da sulh olur, düzelir, diye cevap verdi.
Bu anlatılanların hepsi Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametine delalet etmektedir. İnsan Allah-u Zülcelal’i razı ettiği zaman, her şey çok kolay olur. Dünyada böyle mükâfat veriyor, kim bilir ahirette nasıl verecektir!...
Zaten bizim için önemli olan ahirettir. Bunları örnek olarak anlatmamızın sebebi; Allah-u Zülcelâl, razı olduğu kimseye dünyada böyle mükâfat veriyor, ahirette daha fazla verecektir, bunu iyice idrak etmemiz içindir.
Allahu Zülcelal’e söz verelim
Başta kendime söylüyorum: “Bu güne kadar olan her şey geçti. Bundan sonra, inşaallah, elimden geldiği kadar Senin rızan için her ne varsa onları yapmaya gayret edeceğim. Senin gazabına sebep olacak şeylerden de kendimi muhafaza edeceğim” diyerek, Allah-u Zülcelal’e söz vermemiz lazımdır.
Bu, bizim için çok büyük bir fırsat ve menfaattir. Şaşkın bir kimse gibi gevşek bir şekilde şeytanın elinde oyuncak olmamız çok yanlıştır. Bundan kendimizi kurtarmamız, Allah-u Zülcelal’e dönmemiz lazımdır.
Allah-u Zülcelâl ne ile razı olur?
Abdullah bin Hazım isimli bir salih zat şöyle anlatıyor:
“Bir zaman Mekke-i Mükerreme'de yağmur yağmadı. O zamanki insanlar, üç gün üst üste yağmur duasına çıktılar. Fakat yine de yağmur yağmadı. İnsanlar da çok perişan oldular.
“Ben kendi kendime; ‘Ben tek başıma gideyim de Allah'a yalvarayım, belki Allah-u Zülcelâl bizlere yağmur verir’ dedim. Daha sonra Mekke'nin kenarında, bir mağaranın içine girip orada Allah'a yalvaracaktım ki bir siyah köle, hiç etrafına bakmadan içeri girdi ve iki rekât namaz kıldı. Son secdede uzun kalınca, onun ne dediğini işitmek istedim ve ona yaklaştım. Köle: ‘Ya Rabbi! Kulların sana dua ettiler, fakat sen yağmur vermedin. Sen kudret ve azametinle yağmur verinceye kadar, ben başımı secdeden kaldırmayacağım’ dedi.
“Bu sözler onun ağzından çıkar çıkmaz, bulutlar bir araya geldi ve yağmur yağmaya başladı. Bundan sonra, secdeden başını kaldırdı ve mağaradan çıktı. Ben de onu izlemeye başladım. Sonunda bir eve girince, ben de o eve girdim. Evin sahibine:
- Ben bir köle satın almak istiyorum, dedim. Bana birkaç köle gösterdi. Ben:
- Bunlar değil, dedim. En sonunda dua eden köleyi çıkardı ve:
- Bu bir işe yaramaz, dedi. Ben:
- Olsun, dedim ve bu köleyi yirmi dirheme satın aldım. Onu eve getirdim ve bana:
- Efendim, beni neden aldın, benim çalışacak kuvvetim yoktur, dedi. Ben de:
- Bir sebebi vardır, dedim. Bundan sonra köle, abdest almak istedi. Onun suyunu hazırladım ve seccadesini serdim. Benim bu davranışımdan herhalde durumu anladı, abdestini aldıktan sonra, yine secdeye giderek: “Ya Rabbi, sırrım açığa çıktı. Bunu insanlar bildikten sonra, ben dünya da kalmak istemiyorum” dedi ve düştü vefat etti.
Şimdi düşünelim, Mekke’nin bütün zenginleri yağmur duasına çıktılar. Fakat, Allah-u Zülcelâl yağmur vermedi. Hiç kimsenin tanımadığı bir zenci köle, demek ki Allah'ın sevgili kullarından biri idi; istedi ve Allah-u Zülcelâl onun duasına icabet etti ve yağmur verdi...
Abdullah bin Hazım, köleyi defnettikten birkaç gün sonra, rüyasında şunları gördü: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanında siyah sakallı bir zat ile o genç köle vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
- Allah, senin hayrını kabul etsin ve mükâfatını daha fazla versin. Çünkü sen benim halilime (dostuma) iyilik yapıp onu azat ettin, dedi. Ben:
- Ya Resulallah! Bu senin halilin midir? Diye sordum. Efendimiz aleyhissalatu vesselam bana:
- Evet, benim halilimdir, buyurdu.
İşte, insan ister padişah olsun, ister köle; kim olursa olsun, Allah-u Zülcelâl, ancak salih amel ile insandan razı olur.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)
2 Şubat 2012 Perşembe
Mevlid Kandili (Kutlu Doğum) 03-02-2012
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Mevlid Kandili Nedir Anlamı bilgi ; İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.
O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.
Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.
Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.
Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.
Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.
Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.
Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden adeta mâteme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi. Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumî yas ilan edilmişti!
Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan “tevhid” inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruhları ve kalpleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.
İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zâlimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hale gelmişti.
Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve simalar mahzundu.
Akıl, ruh ve kalpleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!
İşte, o zât geliyordu!
Dünyanın mânevî şeklini beraberinde getirdiği nurla değiştirecek eşsiz insan, Allah’ın Son Peygamberi geliyordu!
Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek Hz. Muhammed (a.s.m.) geliyordu!
O An…
Kâinat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi. Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana “hoş-âmedî”de bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.
Tarih: Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi.
Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra.
Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.
Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi. Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti.
Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.), dünyaya gözlerini açtı!
Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi. Kâinat, sevinç ve heyecan içinde adeta, “Doğdu ol saatte Sultan-ı Din Nura garkoldu semâvât-ü zemin” diye haykırdı.
O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.
İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1)
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
- "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
- "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.
Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.
Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:
"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.
Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.
Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler.
Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.
Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2)
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Kaynaklar:
(1)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:60.
(2)A.g.e, 1:162-163.
(3)Taberî Tarihi, 2:125; İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(4)A.g.e., 1:102.
(5)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(6)Bediüzzaman, Mektûbat,s:161,162.
31 Ocak 2012 Salı
Mülâhazalarımızın Yeşil Kubbesi
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Varlığın özü, yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Muhammed'dir. O, yaratılış ağacı itibarıyla hem bir ilk hem de son gibidir. Varlık bir şiir gibi O'nun adına nazmedilmiş; vücudu ise bu manzumenin âdeta en son kelimesi gibidir. O'nun dünyayı şereflendirmesi, insanlığın yeniden doğuşunun remzi; peygamberliği, eşya ve hâdiselerin aydınlanıp gerçek değerleriyle ortaya çıkmasının vesilesi; hicreti, insanlığın kurtuluş yolu; mesajı da dünya ve ahiret saadetinin köprüsü olmuştur. Mü'min gönüller O'nun sayesinde varlığı bir meşher gibi temâşâ edip değerlendirebilmiş, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilmiş ve O'nun aydınlık ikliminde yollar bulup Hakk'a yürüyebilmişlerdir. O'nunla hakikate uyanan ruhlar, sürekli ebediyet soluklar durur.. O'nu sîretini derinlikleriyle kavrayabilenler, bütün ilimlerin özünü, usâresini elde etmiş sayılırlar.
Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen O hâlâ ufkumuzda yeni doğmuş bir yıldız gibi pırıl pırıl ve bütün varlığı aydınlatabilecek güçte güneş gibi –aslında O, güneşe de taç giydiren bir ziyadır– güçlü bir ışık kaynağı.. vazife ufku, gönüllere kulluk şuurunu sunan bir hikmet nüktesi.. sevgiyle doygunluğa ulaşmış ruhu, varlığı birbirine bağlayan bir büyüklük emaresi.
İnsan ne zaman O'nu çağrıştıran iklime girse, kanının sevgiyle aktığını duyar.. O'nun atmosferine adımını atar atmaz, kendini Allah'a giden yolların ortasında bulur. O'nun köyünü ziyaret bile âdeta "Işık Çağı"na ulaşma adına bir rıhtım, bir liman, bir rampa gibidir; bu rıhtım, bu liman, bu rampa, inanmış gönülleri O'nunla diz dize gelme bucağına ulaştırır ve doygunlaşmış ruhlara yeni bir aşk u şevk üfler. İnsan O'nu kaç defa ziyaret etmiş olursa olsun, müntesiplerinin derbederliğinden ötürü o mübarek hazîreyi ne kadar sönük görürse görsün, ne zaman, o yeşil, o âhenkli, o romantik, o sevgiyle tüten "metâf-ı kudsiyân"a adım atsa, ruhu hep bir güzellik, bir şiir, bir mûsıkî banyosu almış gibi o hususî âlemin derinliğini, zenginliğini duymaya başlar.. kalbi, bir vuslat mülâhazasına teslim olur, ritim değişikliğine girer ve neş'e-hüzün arası bir sürü duygu gelgitleri yaşar.
Evet, insan, o mehâbetle tüllenen mekân, onun çeperi sayılan mübarek mâbed ve "Sidretü'l-Müntehâ"ya doğru fırlamış gibi bir edası olan yeşil kubbe karşısında, her zaman İslâm dünyasının umumî ahvaliyle alâkalı en derin mülâhazalara gömülür, en içten duygularla buluşur ve bin bir his tufanıyla sırılsıklam olur. Bazen o kudsî mekânı bir buğu bürür, mâbedin her yanını bir hüzün sarar.. ve işte o zaman "Kubbe-i Hadrâ" şaha kalkmış gibi bir hâl alır.. ruhumuzla konuşur.. el açıp bağrındaki misafirin arkasına geçerek semalara dil döker; döker ve bize hasret ve hicranlarımızın destanlarını sunar. Bazen orada her yanı âdeta bir ışık sarar; mescid, ayın etrafındaki hâleye döner ve kubbe, gök ehline sevinç tahiyyelerini takdim ediyor gibi bir vaziyet alır. Bazen onun göklere bakan ve için için bekleyen öyle derin bir görünümü olur ki, o hâliyle onu umumî tasalarınıza bir tercüman tahayyül edebileceğiniz gibi, sevinçlerinizi dile getiren bir gazelhân şeklinde de düşleyebilirsiniz; düşleyebilir de onun o derûnî sükûtu, o sessiz infiâli içinde ne duyulmaz şeyleri duyar, ne sezilmez şeyleri sezer ve kendinizi âdeta bulunduğunuz mekânın buudlarını aşmış da bir başka derinliğe açılmış sanırsınız.
Yeşil kubbe ve onu çevreleyen mübarek mâbed; bir yandan etrafındaki irili-ufaklı dağlar-tepeler, hep sonsuzluk duygusuyla esip duran çöller-vahalar ve her zaman ötelere açık gibi duran uçsuz bucaksız beyâbân, diğer yandan da göklerin nâmütenâhîliğiyle o kadar mükemmel bir uyum içindedir ki, sanki bu mübarek kütle, semada programlanmış da, daha sonra bulunduğu yere resmedilmiş gibi bir görünüm arz etmektedir. Evet, hem en derin göklerden daha derin "Kubbe-i Hadrâ", hem çevresinde onu kucaklayan o sırlı arsa, hem de tabiat kitabının o "Buk'a-yı Mübareke"yi teşkil eden satır ve sahifeleri, âdeta titizlikle seçilmiş, mükemmel bir şekilde yerli yerine yerleştirilmişçesine bu maddî-mânevî pek çok şeyin halîtası, göklerin ve yerin âdeta birleşik noktası gibi bir görünüm sergilemektedir. Az buçuk o mekânın sahibine açık bulunan ruhlar –o sahibe canlarımız kurban olsun– başlarını o iklime uzatınca kendilerini gök ehliyle iç içe sanırlar. Bir de âşıkların has bahçesi sayılan "Muvâcehe"ye varınca, kendilerini, o makama yakışır ve ora ile uyuşur o kadar temiz çehre ve o çehrelerden buğu buğu yükselen engin bir heyecan içinde hissederler ki, zaman zaman kalbleri duracak hâle gelir. Aslında orada o sekteyi yaşayanların sayısı hiç de az değildir.
Muvâcehe, âşıklar için her zaman bir liman ve bir rampa vazifesi görür. Oraya ulaşan her âşık gönül, oradan âdeta denizlerin enginliklerine ya da göklerin derinliklerine açılıyor gibi bir büyülü zaman koridoruna girer.. girer de o mübarek buk'anın o masumlardan masum hâlini ve sevimli görünümünü bir şiir gibi dinler, bir kevser gibi yudumlar ve her saniye ayrı bir zevk banyosu yapar.
Muvâcehe'de zaman o kadar aydınlık, o kadar gönül alıcı ve o kadar hülyalara açıktır ki, oraya ulaşan saygılı bir gönül, Asr-ı Saadet'te yaşıyormuşçasına, Nebi'nin o temizlerden temiz çehresini ve vahye açık sinesinin heyecanlarını duyar gibi olur.. gök kapılarının gıcırtılarını, Cibril'in kanat çırpışları içinde; Kur'ân'ın tok sesini, muhatapların heyecanlı tavırları arasında duyar ve kendini bir kutlu çağın bereket sağanakları arasında sırılsıklam hisseder; eder de bu umumî armoniye o da gözyaşlarıyla katılır.. ve o güne kadar gönlüne sinmiş Ravza duygusunun, daha bir derince her yanını kuşatması karşısında oracıkta eriyip merkade akmayı düşünür.
Aslında, orada görülüp duyulan her şey çok içlidir. Orada mekân, mekîn her şey mutlaka insana bir şeyler fısıldar durur. Âşıkların ağlama ve inlemelerinin yanında, mekânın o tâli'li ama suskun sütunları; Muvâcehe'nin hüzünlü fakat mütebessim hâli; iki adım ötede parmaklıklar arasından hayallerimize doğan mübarek merkadin –hâşâ– metâf-ı kudsiyânın pürvefa bir mihmandar edasıyla gönül gözlerimize tebessümler yağdırması o kadar sıcak ve tesirlidir ki, içlerinde bu mahrem muameleyi duyan her gönül, ölümsüzlüğe erdiğini sanır. Hattâ o melekler güzergâhını böyle bir gönülle duyup bu gözle temâşâ edenler için sanki orada canlı-cansız hiçbir şey yokmuş da, sadece mehâbet televvünlü bir sessizlik ve ziyaret heyecanıyla umumî bir bekleyiş varmış gibi, o makama adımlarını atar-atmaz kendilerini oranın tesirinde bulur ve onu dinlemeye koyulurlar.. o da onlara kendi usûlünü, kendi sükûtunu meşk ediyor gibi, onların duygu dünyalarına, o güne kadar asla yaşamamış oldukları en bâkir hisleri aşılar ve ruhlarına elli türlü çağrışım menfezi aralar.
Ravza'nın bağrında insan her zaman, gözlere çarpan ve gönülleri saran bir büyüyle karşılaşır. Hislerinde, düşüncelerinde bir başka âlemin esintilerini duyar.. gönlünün derinliklerinde hayalî kapılardan geçer.. en mahrem iklimlerde dolaşır ve arzın minberinin dibinde Hak beyanıyla şekillenen o ezelî hutbeyi hem de Hatîbinin ağzından dinliyor gibi dinler ve O'na ümmet olmanın mutluluğuyla yerlere kapanır.
Böyle bir duyuş ve seziş, böyle bir zevk ve heyecan elbette bir inanç, bir kanaat, bir teveccüh ve derince bir sezinin birleşmesinden meydana gelmektedir. O inanç, o kanaat, o teveccüh ve o seziyi yakalayanlar için Peygamber köyü, Mescid-i Nebevî, âşıklar durağı Muvâcehe neler söyler neler söyler..! Evet, konsantrasyonunu tamamlamış ziyaretçiler için Ravza, orada insanların his ve heyecanlarının çok üstünde kendine has hâli, içli sükûtu, vakarlı görünümü ve ledünnî derinliğiyle ötelere hep var olma zevkinin şiirini söyler.. göklerdeki korodan mûsıkîler dinletir, yürekten kendisine yönelenlerin gönüllerine korlar salar ve herkese bir aşk u vuslat demi yaşatır. Sonra da yine o derin sessizliğine gömülür ve sizi vuslat otağında hüzünlü bir yalnızlık melâline terk eder.. terk eder de, o dakikaya kadar sanki size hiç esrar perdesi aralamamış gibi o kadim bikrinin iffetine bürünür.. bürünür ama, gönüllerinize ikinci çağrının davetiyesini bırakmayı da ihmal etmez.
29 Ocak 2012 Pazar
Ehl-i beyt Cennetliktir
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)Ehl-i beyt Resul-i ekremin zevceleri, çocukları ve torunlarıdır. Hazret-i Ali de bunlardandır. O da, Ehl-i beytin akrabasındandır. (Şehzade tefsiri)
Râzî tefsirinde de, böyle bildiriliyor. Ebüssüud tefsirinde ise, (Ehl-i beytim bunlardır) hadis-i şerifi, Ehl-i beytin sadece bildirenler olduğunu göstermez deniyor. Başka bir hadis-i şerifte de, (Aşere-i mübeşşere Cennetliktir) buyuruluyor. Buna göre, sadece bu on zatın Cennetlik olduğu, başka hiç kimsenin Cennetlik olmadığı söylenemez. (Benim Cennetteki arkadaşım Osman’dır) hadis-i şerifi de, Resulullahın Cennette başka arkadaşlarının olmadığını göstermez.
Demek ki, Ehl-i beyt, sadece Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’den ibaret değildir. Resulullahın bütün zevceleri, kıyamete kadar Resulullahın torunları olan seyyidler ve şerifler, Ehl-i beyte dahildir. Hazret-i Fatıma’nın sadece iki oğlu değil, kızları da Ehl-i beyte dâhildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Her baba evladının kök sülalesi vardır. Nesebi onunla sona erer. Yalnız Fatıma’nın sülalesi bana çeker. Bunlar benim Ehl-i beytimdir. Onların faziletini inkâr edenlere yazıklar olsun. Onlara muhabbet edene Allah muhabbet eder; onlara buğz edene de Allah buğz eder.) [Hâkim]
İşte bu yüzden Hazret-i Ömer, sırf Ehl-i beytle akraba olmak şerefine kavuşmak için Hazret-i Fatıma’nın kızı Hazret-i Ümm-ü Gülsüm’le evlenmiştir. Hazret-i Ömer, Eshab-ı kiramdan ve aşere-i mübeşşereden olmasaydı, sırf bu akrabalık sebebiyle yine Cennetlik idi.
Başka bir hadis-i şerif de şu mealdedir:
(Rabbim söz verdi ki, kızlarıyla evlendiğim ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraberdir.) [Deylemi]
Bir âyet-i kerime meali:
(Ey Ehl-i beyt, Allah sizlerden ricsi [kusurları, günahları] gidermek istiyor ve sizi tam bir taharetle temizlemek irade ediyor.) [Ahzab 33] (Kusurları ve günahları yok edilince, Cennetlik olurlar.)
Bir hadis- i şerif meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, Fâtıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.) [Hâkim, Taberani]
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, (Ehl-i beyt, asi [günahkâr] olsalar da, bunları sevmek gerekir. Bunları sevmek, kalble, bedenle ve malla yardım yapmakla olup, bunlara riayet ve hürmet etmek, imanla ölmeye sebep olur) buyurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ehl-i beyti seveni Hak teâlâ sever, buğz edene de buğz eder.) [İbni Asakir]
(İslam’ın esası, bana ve Ehl-i beytime sevgidir.) [İbni Asakir]
(Her şeyin temeli var. İslam’ın temeli, Eshabımı ve ehl-i beytimi sevmektir.) [İ. Neccar]
(Ehl-i beytime buğzeden, yüzüstü Cehenneme atılır.) [İ. Ahmed]
(Vallahi, Ehl-i beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez.) [İ. Ahmed]
(Allah’ı seven beni sever, beni seven de ehl-i beytimi sever.) [Tirmizi]
(Eshabımı, Ezvacımı ve Ehl-i beytimi seven, Cennette benimle olur.) [Ramuz]
(Şu üç hürmeti gözetenin, dini ve dünyası muhafaza edilir, yoksa hiç bir şeyi korunmaz. İslam’a, Peygambere ve Onun nesline hürmet.) [Taberani] (İslam’a hürmet, Dinin emirlerine riayet etmektir, Peygambere hürmet, sünnetine uymaktır, nesline hürmet seyyidlere, şeriflere hürmettir.)
26 Ocak 2012 Perşembe
Hidayete Vesile Olmak
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Sehl bin Sa’d şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hayber gününde: “And olsun, ben şu bayrağı yarın bir kişiye vereceğim ki Allah onun eliyle Hayber’i fethedecektir. O, Allah ve Resulü’nü sever, Allah ve Resulü de onu sever.” diye buyurdu.
Halk, o gece sabaha kadar, bayrağın kime verileceğini, o kişinin kim olacağını müzakere edip durdular. Sabahleyin halk, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına geldi. Herkes bayrağın kendisine ve-rileceğini ümit ediyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- Ebu Talib’in oğlu Ali nerede? Dedi. Sahabe:
- Ey Allah’ın Resulü! Onun gözleri ağrıyor. Onun için buraya gelemedi, deyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem birisini göndererek onu çağırdı. Hz. Ali geldi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’nin mübarek gözlerine tükürüğünü sürdü. Ona dua etti. Hiç hasta olmamış gibi şifaya kavuştu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayrağı ona verdi. Hz. Ali:
- Ey Allah’ın Resulü! Onlar bizim gibi oluncaya kadar onlarla mücadele edeceğiz, savaşacağız, dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
- Git! Onların sahasına girinceye kadar devam et. Sonra onları İslâm’a davet et. Onlara, İslâm’da, Allah’ın haklarının neler olduğunu haber ver. Allah’a yemin ederim ki eğer senin vasıtanla Allah-u Zülcelal bir kişiyi hidayete ulaştırırsa bu senin için dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır. (Buhari, Müslim)
Dersler ve İbretler
İnsanları Allah’ın dinine davet etmek, en faziletli amellerin başında gelir. Dünyada bir tek kişinin hidayetine vesile olmak, dünya nimetlerinin en kıymetlilerine sahip olmaktan daha hayırlıdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin, dünyaya gönderilmesinden kıyamet kopuncaya kadar, ümmetinin sevaplarına ortaktır. Biz ne kadar amel yaparsak, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizim amelimize ortak olacaktır. Çünkü bizim bu amelleri yapmamıza o vesile olmuştur. Allah-u Zülcelal’in yoluna çağırarak hidayetimize ve ibadetlerin nasıl yapılacağını göstererek, Allah-u Zülcelal’e kulluk yapmamıza vesile olmuştur.
Herhangi bir mü’min, arkadaşlarının veya çevresindeki insanların hidayetine vesile olursa o da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gibi hidayetine vesile olduğu kimselerin amellerine ortaktır. Ve hem de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme mutabaat etmiş olur.
Bir düşünelim! İnsan, hidayetine vesile olduğu kimseler nedeniyle, evde yattığı yerde, amel defterine devamlı sevap yazılsa dünyada bundan daha kârlı ve kazançlı bir iş olabilir mi? Sen evinde oturacak hatta yatacaksın; insanlar çalışacak, ibadet edecek, namaz kılacaklar, sen de onların ibadetleri sebebiyle aldıkları sevaplara, ortak olacaksın. İnsan için ahirette bundan daha rahat ve menfaatli bir amel olamaz. Onun için böyle güzel bir nimetin kıymetini bilmeli ve ailemizden başlayarak, komşularımıza, akrabalarımıza ve bütün mü’min kardeşlerimize dinimizi anlatmak suretiyle yardımcı olmalıyız.
22 Ocak 2012 Pazar
Resulullah’ın üç nasihati
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır:
Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye buyurdu ki:
Yâ Bilal, ümmetime haber ver ki, şu üç şeyi yaparlarsa, her işte muvaffak olurlar:
1- Ne yaparlarsa, hep Allah rızası için yapsınlar.
İki türlü maksat olur. Ya Allah rızası için veya nefsin yani insanların rızası için. İnsanların rızasını tercih edenlerin işini, Cenab-ı Hak insanlara bırakır. Kendi rızasını tercih edenleri himayesine alır. Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerine, (Siz ne mübarek bir zatsınız) demişler. (Nereden biliyorsunuz?) diye sormuş. (Herkes sizi sevip övüyor) demişler. Buyurmuş ki, (İnsanlar bizi sevsin diye Müslüman olmadık. Allah sevsin diye Müslümanız. Bu insanlara güven olmaz; bugün severler, yarın söverler.)
2- Birlik ve beraberlik içerisinde olsunlar.
Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır. Birlikten kuvvet, ayrılıktan felaket doğar. Birlik ve beraberlikten maksat, bedenlerin birlik ve beraberliği veya aynı yerde olmak değil, gönüllerin birliği, hedeflerin ortak olmasıdır. Hedefi Allah rızası olanın yüzü aktır, yardımcısı da Cenab-ı Hak’tır.
3- Asla doğrudan ayrılmasınlar.
Allahü teâlâ doğruların yardımcısıdır. Peygamber efendimiz Müslümanı, (Elinden ve dilinden emin olunan insan) diye tarif etmiştir. Müslüman demek, doğru insan demektir. İşi, ameli, sözü doğru, her şeyiyle dürüsttür, gözü gönlü toktur, onda sahtekârlık yoktur. Doğruluk onun alameti, hem de selametidir.
Bu arada sultan, (Herkese iyilik yapıyorum, ama bazılarından düşmanlık görüyorum. Niçin böyle yaparlar ki?) diye sorar. O zat der ki:
Sultanım, bunu Peygamber efendimiz şöyle açıklıyor: (İyilik ettiklerinize çok dikkat edin! Size bir zararları dokunabilir.)
Eğer iyilik edilen kimse, fâsıksa veya din iman tanımıyorsa, bu iyilik onda ters etki yapabilir. Baklavanın şeker hastasına dokunması gibidir. Bu yüzden, iyilik ettiğimiz şahıslara karşı dikkatli olmalıyız.
Sohbette bu zatın oğlu da varmış. Sultan bunları yolcu eder. Yolda giderken oğlu, (Baba, sen sultana hep dinden bahsettin, nasihat ettin. Hiç dünya işlerinden, siyasetten bahsetmedin) der. Babası da, (Oğlum, bizim başka sermayemiz yoktur. Her kaptan içindeki sızar. Bizden de bunlar sızdı) buyurur.
19 Ocak 2012 Perşembe
Mükemmel Çocuk Yetiştirmenin Üç Altın Kuralı
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) BAŞLIK DİKKATİNİZİ ÇEKTİ ve yazıyı okumaya başladınız değil mi? İstediğim de buydu zaten. Yoksa ne mükemmel çocuk yetiştirmenin sadece birkaç kuralı vardır ve hatta ne de mükemmel çocuğun tarifi. Ama maalesef orada burada buna benzer başlıklarla yazılmış “mucizevi” reçeteler okuruz sık sık.
Sağlam bir dünya görüşü olmayan Batı medeniyetinin zavallı pedagog ve psikologları dipsiz kuyuya ipsiz inerek ortalama on yılda bir değişen fikirlerle ana-babalara yeni yeni reçeteler sunarlar. Hepsini de “Doğrusu budur, böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin” diye pazarlarlar hep.
Freud’dan hayli etkilenen 68 kuşağının eğitimcileri “Çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın, hiç azarlamayın, sadece sevgi verin” diye diye günümüzün serseri ruhlu, sabırsız, sorumsuz ve ahlaksız neslini yetiştirdiler elbirliği ile. Şimdilerde ise daha farklı sesler yükseliyor o taraflardan: “Çocuğa beklentilerinizi ve görevlerini söyleyin, hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile.”
Biz Müslümanlar ise Kur’an ve hadisler ışığında nasıl çocuk yetiştirmek gerektiğini aslında biliyor olmamız gerekirken, maalesef bu kaynaklara da yüz çevirdiğimiz için “iki cami arasında bînamaz” kalmış durumdayız uzun zamandır. Ve en dindar ailelerden bile “Çocuğumuza nasıl davranalım?” soruları yükseliyor.
Ben de üç çocuk babası olduğumdan, son zamanlarda çocuk eğitimine dair ipuçları toplamakla meşgulüm. İşte bu yazıda çocuk yetiştirmekte dikkat etmemiz gereken bazı temel prensipleri aktarmaya çalışacağım.
Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez
Önce kendinizi düzeltin. Kendini ıslah etmeyen başkasını hiç ıslah edemez tabii ki. İfsat eder hatta iyilik zannıyla.
Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlâklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir çocuk yetiştirme eğitimi almadıklarını biliyorum.
Evlerine misafir olduğum bir gün “Nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz” diyecek oldum. Ama demedim. Zira o kadar açıktı ki her şey.
Baba samimi ve tutarlı bir dindar, anne şefkatli ve temiz huylu bir fedakar. Evleri sade döşenmiş bir “dershane” gibi. TV genellikle kapalı. Sohbetler Allah için. Yalan yok, dedikodu yok. Nasıl çocuklar çıkabilirdi ki böyle bir evden zaten?
“Armut dibine düşer”, “üzüm üzüme baka baka kararır”, “anasına bak kızını al” sözleri boşuna söylenmemiş tabii ki.
Bir psikiyatrist olduğumdan, bana sık sık çocuklarını getirir aileler. “Bu çocuk bir garip davranıyor nedense? Bir tedavi etseniz.” Hiç istisnası yok gibidir; “odama çocuk girer ve çıkar ama aile girer ve kalır.” Hemen daima ailededir esas problem. Anne-babanın bir yığın hataları, kompleksleri, hatta psikiyatrik rahatsızlıkları vardır. Ama onlar bunları görmez, çocuktaki problemleri öne sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. “O kadar da gayret ettik ki, neden böyle oldu bu çocuk bilmem?” havası vardır genellikle. Ama biz aileyi terapiye alırız. Çocuk da toparlar ardından doğal olarak.
O yüzden “önce kendimize bakalım” diyorum.
Temel güvenli olmalı
Bir evin en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de ilk yıllardır. Çocuğun zekasının % 80’ i ilk 7-8 yılda geliştiği gibi, kişilik de büyük ölçüde bu dönemde oturur. Hele ilk 2 yıl çok önemlidir ve “temel güven duygusu”nun oluştuğu dönemdir.
Bu dönemde çocuğun en önemli ihtiyacı sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise “anne figürü”nün sürekli değişmesidir. Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Sürekli değişen kişilerce bakılan bebeklerde ileri yıllarda çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi özellikler gelişebilir. Sebebini anlayamadığımız bağımlılık, hırçınlık, şüphecilik gibi karakter özelliklerinin temeli o ilk yıllardaki “hatırlayamadığımız hatıralar”dır genellikle.
Nitekim Filipinlerde yapılan bir saha araştırması, ilk yaşlarında mutlak ilgi ve sevgi ile yetişen çocukların ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir.
Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar aslında bilinçaltı’nın şekillendiği en önemli yıllardır, unutmayın.
Cennetteki gazoz nehirleri
Çocuğa hayatın, ölümün, varlığın anlamına dair temel bilgileri verin.
Çocuğunuz 3-5 yaşından itibaren çevresinin ve dünyanın farkına vardığında ve “neden, nasıl” soruları başladığında sizden her konuda, özellikle de varlığın ve ölümün anlamına dair açıklamalar isteyecektir. “Anne sen de ölecek misin? Ölünce ne olur? Baba, Allah nerdedir?” gibi sorular peş peşe gelir bu dönemden itibaren. Siz de cevap verin tüm sorularına, onun anlayacağı dilde. Unutmayın, öğrenmeye hazır olmasalar sormazlar zaten. “Bu yaşta Allah’ı, ölümü, ahireti anlatmak erken” deyip kaçamak cevap veren ailelerin çocuklarında çok çeşitli ve sebepsiz korkular görülebilir. Cevabı alınamamış her soru o minik beyinlerde kıvrım kıvrım şüphe ve problemler doğurabilir.
Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum:
- “Anne biz ölünce ne olacağız?”
- “Cennete gideceğiz yavrum.”
- “Tamam da, ondan sonra ne olacak? Yani Cennette ne kadar yaşayacağız?”
Annem “bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde; uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin” diye düşünmüş olsa gerek ki,
- “1000 yıl yaşayacağız yavrum” demişti.
O kadar üzülmüştüm ki.
“İster 10 yıl, ister 1000 yıl, sonuçta yok olacaksak ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum” demişti o küçücük zihnim bile. Siz anlatın çocuklarınıza bildiklerinizi. Allah’ı, Kur’an’ı, ahireti. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan görünmez varlıklara inanmak, “öcülerden”, çizgi filmlerdeki hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.
Peygamberimizin ve İslam büyüklerinin hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz o zatları çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, çocuğunuz “Pokemon eğiticisi” veya “Zeyna” gibi olmayı kendine ideal seçebilir.
Ancak dini eğitim verirken abartılı bir zorlamaya kaçmamak da şarttır.
Çocuğa onun hoşuna gidecek örneklerle bezeli biçim
*****
Babam beni anlar mı?
Çocuğun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı ama siz çocuk oldunuz. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp ona daha iyi yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi “anlamadığı bir dilden konuşan yabancı bir rehber” gibi görebilir.
Bunun en sık rastladığım bir örneği, his ve fikirlerini paylaşmayan çocuklardır. Çocuk bir yığın sorun yaşamakta, içini şüphe ve korkular kemirmektedir ama ailesine hiçbir şey anlatmamaktadır. Çünkü anne-babanın tüm yaptığı, “evladım, bir derdin varsa anlat” demekten ibarettir. Oysa çocuk “Onlar büyük ve olgun. Benim korkularımı anlamazlar her halde.” diye düşünebilir ve hislerini paylaşmaz.
Okula gitmek istemeyen bir çocuk getirilmişti bana. Ailesine hiçbir sebep söylemiyordu. Ben çocuğa önce, onun yaşında iken okulla ilgili yaşadığım kendi tedirginliklerimi anlattım. Karanlık okul yolu, çocuk kaçıran çingene söylentileri vs. derken çocuk, “saçmalama amca, ben onlardan korkmuyorum, sadece bir arkadaşım beni dövüyor” deyiverdi. Sebep anlaşılmıştı.
Siz de zaman zaman kendinizi onun yerine koyun, kendi çocukluğunuzu da hatırlayıp neler hissettiğini tahmin etmeye çalışın ve mümkün mertebe onun dilinden konuşarak duygularını paylaşın. Siz bir adım atarsanız o koşarak gelecektir.
Siz onu anlamaya çalışmazsanız o sizi nasıl anlasın?
“Dar daire”ye vakit ayırın.
“Yata yata büyüyen” karpuz bile bakım ister.
Sizin vasıtanızla dünyaya getirilmiş ve her şeyi öğrenmeye muhtaç, nazik, hassas o masum yavruların günde 1-2 saat ilginize hakkı yok mudur? “Meyvenin 4. meselesi”nde geçen “dar daire”lerin en ehemmiyetli olanlarından biri aile değil midir? Falan futbolcunun ayakkabı numarasını bilip kendi çocuğununkini bilmemek, Başbakan’ın konuşmalarında hastalık işaretleri ararken kendi çocuğunun sözlerini yarım kulakla dinlemek komik kaçmıyor mu? Hatta sevgili Metin Karabaşoğlu’nun bir yazısında dediği gibi, soru soran çocuğuna “lütfen beni rahatsız etme, kitap yazıyorum” demek bile (işin içinde hizmet olsa dahi) hata değil midir?
Mumlardan örnek vermeyin lütfen, güneş dibine de ışık veriyor.
Şefkat damarını yanlış yerde kullanmayın.
Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. “Aman çocuk zahmete girmesin, aman üzülmesin, ağlamasın” diye diye onu davranışlarında tümden serbest bırakmak, ona iyilik değil kötülük etmektir.
Meselâ okul çağına gelen çocuğa namaz kılmayı öğretmek, 10 yaşında ise namaz kılmazsa cezalandırmak dinimizde var. Kaçımız yapıyoruz acaba, merak ediyorum.
“Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun” mealindeki ayet nazil olduğunda sahabeler Resulullah’a asm sormuşlar:
“Ya Resulullah, biz Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından sakınarak kendimizi ateşten koruyabiliriz. Ama aile ve çocuklarımızı nasıl koruruz?”
“Allah’ın size emrettiklerini siz de onlara emredin, Allah’ın size yasakladıklarını siz de onlara yasaklayın” buyurmuşlar.
Özellikle bazı hanımların, kendileri örtülü oldukları halde kızlarını süslü ve açık kıyafetlerle büyüttüklerini, kendileri umumi yerlerde denize girmedikleri halde çocuklarını “daha küçük o” diye plajlara saldıklarını çok görüyoruz. Küçüklüğünde tesettür ve iffet konusunda sağlam temel kuramamış bu çocukların ileride nasıl bir çizgide yaşayacakları muhakkak ki şüphelidir.
Böyle davranan ailelerin bazıları da “biz de küçükken böyleydik, sonra toparlandık” derler. Ne kadar toparlanmışlardır acaba? Ya da daha sağlam bir terbiye almış olsalardı kim bilir nasıl olabilirlerdi?
Unutmayın ki eğitimin temel prensibi doğruları yapmaktır, tüm yanlışları denemek değil.
Bir çok aileden de ahlakı bozucu yayın yapan tv’leri kendileri seyretmemekle beraber çocuklarına yasaklayamadıkları şikayeti duyarım. Sebep çocuğun sevdiği dizi için ağlayıp sızlanmasıdır çoklukla. “Ben Ruhsar’ı çok seviyorum.”
Bakın; çocuk ağlar, sızlar her zaman. Sizi test eder hep. Geri adım attınız mı da, o konu “kazanılmış hak” olur artık. Oysa çocukların ruhsal yapıları psikoloji tabiriyle “plastiktir”. Siz sağlam durursanız çocuk kendini size uydurur, merak etmeyin. Kaldı ki bugün birkaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun hem kendinizin pişmanlıkla yıllarca ağlamasına zemin hazırlamış olursunuz.
Eşinizle tutarlı olun.
En kötü ruhsal hastalık olan şizofreninin oluşma sebeplerinden biri de anne-babanın çocuğa verdiği mesajlar arasında tutarsızlık olmasıdır. Aynı konuda biri bir şey söyler, diğeri başka şey. Aynı olayda biri bir türlü davranır, diğeri başka türlü. Sonuç: Zihin bölünmesidir. O yüzden eşler önce kendi aralarında konuşup belli prensiplerde anlaşmalıdırlar. Çocuk hangi durumda nasıl bir tavırla karşılaşacağını bilmelidir.
Buradan da hissedilir ki, aslında iyi çocuk yetiştirmek için önce uyumlu bir evlilik yapmak lazımdır.
Vazifenizi yapın, Allah’ın vazifesine karışmayın.
Malesef çoğumuz çocuklarımıza verdiğimiz emeğin karşılığını nerdeyse zorla alma hevesindeyiz. “İlla ki şöyle olmalısın.” Aslında unutmamak lazım ki, o çocuk bizim malımız değildir. Biz sadece ona hizmetle görevlendirilmişiz.
Eğer üstümüze düşeni layıkıyla yapmışsak ötesi Allah’ın takdiridir. Aksi halde aşırı zorlamalar ters tepebilir ve çocuğun iyice zıt bir çizgiye girmesine yol açabilir. Biz de gereksiz derecede strese girip iyice yanlış davranmaya başlarız. “Ben sana bildiğimce doğruları gösterdim, artık seçim senin” demek lazımdır, hele ergenlik çağında.
Zaten bizim tüm bu önerdiklerimiz sadece sebeplerdir. Biz Allah rızası ve çocuğumuzun iyiliği için bu sebeplere elimizden geldiğince müracaat ederiz ama sonucuna karışmayız. Zira Allah isterse Peygamber çocuğu hayırsız olabileceği gibi, öksüz-yetim kalmış, hatta Firavun’un sarayında büyümüş çocuklar da en büyük Peygamberler olabilir.
O yüzden son olarak diyorum ki:
Çocuklarınız için dua edin.…
18 Ocak 2012 Çarşamba
kalbim-temiz-oldugu-icin-namaz-kilmiyorum-diyenlere
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Yani ‘Allah-u Teala namazi kalbi kirli olanlara farz kildi…?? Kalbi temiz olanlarin namaz kilmalarina gerek yok.. Kalbim temiz oldugu icin namaz kilmiyorum’ diyenlerden ben bunu anliyorum..
Yapmamiz gereken ilk is namazi farz kilan Allaha sormak olmali.. Namazi hangi vasiftaki kalp sahiplerine farz kildin? Namazi kalbi temiz olana mi, yoksa kalbi kirli olana mi farz kildin?
Hemen bakiyoruz;
‘Sana vahyolunan kitabi oku. Namazi dosdogru kil.Cunku namaz,
insani hayasizliktan ve munkerden ali kor..’ (Ankebut-45)
Demekki namaz Islam dairesine girmis Muslumanlara farz kilinmis. Peki, nereden cikti bu kalp temizligi meselesi?? Kalp temizligi denilince her ne hikmetse aklima niyet temizligi geliyor… Yani, niyetin iyi olduktan sonra, cevrendekiler icin kotu dusunmedikten sonra, kimsenin malinda namusunda gozun olmadiktan sonra insanlarin hep iyiligini dusundukten sonra kalbin temiz demektir..
Yukarida belirtilen ozellikler, guzel ahlak sinifina giriyor..Bu guzel ahlaki ozelliklere sahip milyonlarca insana rastlamak mumkun.. hem de dunyanin bircok yerinde.. Akla soyle bir soru geliyor; bu tur ahlak sahibi olan insanlarin Allah katindaki degeri nedir??
Eger hakikaten bu tur ahlaka sahibi olan insanlar icin ozel bir muamele olacaksa ne namaz kilalim, ne hacca gidelim, ne zekat verelim, ne de diger ibadetleri yaparak bazi ozgurluklerimizi sinirlayalim..
Hayat kilavuzumuzu inceledigimizde meselenin hic te umdugumuz gibi olmadigini goruruz..
yani guzel ahlak ayri, ibadet ayri.. ahlakli da olsan ahlaksiz da olsan namaz kilman gerekiyor.. Guzel ahlakinizin karsiligini muhakkak alacaksiniz..Bunda supheniz olmasin.. Cunku Allah-u teala soyle buyuruyor:
”O gunde insanlar, amelleri kendilerine gosterilmek icin boluk boluk doneceklerdir. Kim zerre agirliginca bir hayir yapiyorsa onu gorecektir. Kim de zerre agirliginca bir kotuluk yapiyorsa onu gorecektir..(Zilzal-6.7.”
Yanii yaptiginiz en kucuk bir hayrin bile amel defterinize unutulmadan yazildigini goreceksiniz..
Devam ediyoruz;
”Íman edip guzel amellerde bulunanlara gelince, suphesiz ki Biz iyi amel edenin ecrini bosa cikarmayiz.”(Kehf-30)
"Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. " (Tevbe Suresi, 109)Pekiiii, yarin Allah-u Teala size;
NAMAZ KILMANIZI ISTEMISTIM.NEDEN KILMADINIZ??
diye bir soru yoneltse O’na ne cevap vereceksiniz?
EY KUL ETME DÜNYA NAZI,
SONRA KILARIZ DİYENİN DÜN KILINDI NAMAZI….
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)