3 Haziran 2012 Pazar
Kürtaj hak değil; hak gasbıdır!
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Kürtaj caiz değil midir? Günümüz teknolojisinde çocuğun durumu kesin bilinebiliyor. Çocuğun down sendromlu olduğunu kesin biliyorsak aldırmak caiz olmaz mı?”
Öncelikle şunu ifade edelim ki: Kürtaj bir hak değil; bir cinayettir, bir hak gaspıdır. Her ne kadar çocuk henüz ana rahmindeyse de, artık hayatı vardır, ruhu vardır, duyguları vardır; netice itibariyle hakkı vardır, hukuku vardır. Onu aldırmak, onu öldürmektir; dünyaya gelmiş bir adamı öldürmek gibidir.
Sorunuzu birkaç maddede cevaplayacağız:
1- Teknoloji her şey demek değildir. Var olanı tesbit eder. Fakat ne yakın geleceği, ne uzak geleceği bilemez, göremez ve keşfedemez. Ana rahmindeki ceninde bu gün tesbit ettiği bir problemin, cenin daha ana rahminden çıkmadan şifâ ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağına genellikle hükmedemez. Bu gün görülen bir sendromun, yarın bir iç denge ile kaybolup gitmeyeceğini veya bu gün görülmeyen bir problemin yarın ortaya çıkmayacağını kestiremez. Ön tedbirleri aldıktan sonra, Allah’a teslim olmaktan başka çare var mıdır? Nitekim özürlü de olsa, her çocuk ve her insan Allah’ın birinci derecede kuludur.
2- İnsanın yaratılışı tamamen beşer kudretinin dışında; tamamen Hâlık-ı Kerîm’in hilkatiyle ve Fâtır-ı Kadîr’in kudretiyle ve takdiriyle ilgili bir alandır. Cenâb-ı Hakk'ın takdir buyurduğu çocuk, takdir ettiği şekil ve biçimde ana rahmine bir çekirdek olarak düşer. Burada beslenir, gelişir, âzâsı teşekkül eder, kendisine ruh verilir; yani burada halk edilir. Bütün bu süreçlere bizim beşer olarak hiçbir müdâhalemiz yoktur. Her süreçte tamamen Allah’ın dilemesi esastır ve Allah’ın emri hâkimdir. Kur’ân bu hakîkati, “Annelerinizin rahimlerinde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.” 1 âyetiyle bildirir.
3- Çocukların doğuştan getirebilecekleri özürlerin temelinde yatan sebeplerle ilgili önceden bir dizi tedbir almak ve anne babaya bir dizi uyarılar yapmakta bir sakınca yoktur. Meselâ, yakın akraba evlilikleri yapılmaması, kötü alışkanlıkların sür’atle terk edilmesi, bilhassa annenin hâmilelik döneminde bebeğine olumsuz etki yapacak her türlü madde alımını kesmesi, hayırlı bir evlât vermesi için Allah’a duâsını eksik etmemesi, anne ve baba arasındaki kan uyuşmazlıklarının ve varsa sâir olumsuz bulguların önceden tetkik edilerek gerekli tedbirlerin zamanında alınması...vs. bunların birkaçı ve başlıcaları. Bunlar fıtrî emirlerdir; bunlara muhakkak uyulmalıdır. Çünkü fıtrî emirlere uymak bilhassa çocuk sağlığını olumlu etkileyecektir. Anne ve baba, titizliğini bu nokta üzerinde yoğunlaştırmalıdır. Bu, meşrûdur ve câizdir.
4- Bununla berâber; sebepleri çok fazla abartıp, Allah’ın kudretinden, emrinden, irâdesinden ve rahmetinden umudunu kesmek doğru bir davranış değildir; tevhid inancıyla bağdaşmaz. Bilhassa dünyaya gelmek üzere olan çocuk hakkında teknoloji ne derse desin; Allah’ın rahmetinden umudumuzu yitirmeyelim. Gelen çocuk için hayırlısını isteyelim ve hayırlı bir tarzda gelmesi için duâ edelim. Allah hayırlı evlâtlar versin.
5- Ana rahminde yumurta aşılandıktan sonra konumuzla ilgili olarak iki ana evre vardır:
a) Ruh verilmeden ve kolu-bacağı, kafası ve sâir vücut âzâları belirmeden önceki ilk evre. Bu evre genellikle en fazla ilk yüz yirmi güne kadar sürer. Bu evrede cenin her geçen gün hızla gelişmekte, her geçen gün yeni yeni teşekküllere kavuşmaktadır.
Hayatî ve zorunlu mazeretin olması halinde, bu ilk evrede aşılanmış yumurtanın alınmasını âlimler mümkün ve caiz görmektedirler. Meselâ; kadın hasta ve hamilelik durumu hastalığını arttıracak ise; veya hamileliğin kesin bir ölümle sonuçlanacağı biliniyorsa, ya da anne emzikli olup hamilelikten dolayı sütünü elindeki çocuğundan kesmek zorunda kaldığında babanın çocuğuna bakamayacak ölçüde fakir olması halinde; yahut çevre aşırı derecede bozuk olup, doğacak çocuğun fitne ve fesat ortamında büyümesinden korkuluyorsa ilk kırk gün içinde ceninin alınmasını caiz görenler vardır.
b) Ruh verildikten ve vücut azaları teşekkül ettikten sonraki evre. Bu evre yaklaşık yüz yirmi günden sonraki evredir. (Buradaki “yüz yirmi gün” rakamı, genel ve yaklaşık bir rakamdır. Kimi ceninler daha önce de vücut azaları tanınacak derecede teşekkül safhasına girebilmektedirler.) Ana rahmine düşmüş ve kolu-bacağı-kafası şekillenmiş bir bebeğin, ultrasonla, çok daha net gösteren başka cihazlarla veya testlerle ne kadar özürlü, sakat ya da kalıtsal hastalıklı olduğu tesbit edilmiş olursa olsun; aldırmak cinayet olur; caiz değildir.
6- Demek, ruhu bulunan ve canlı olan en az yüz yirmi günlük bir cenin için artık hangi sebep ve sonuç ortaya çıkmış olursa olsun; aldırma ve imha etme yolu dinen bulunmamaktadır. Çünkü o artık bir beşerdir, bir insandır, bir ferttir, Allah’ın kuludur. O’na hayat veren de, rızk veren de, ölüm takdir edecek olan da Cenâb-ı Allah’tır. Üstad Bedîüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle, yaratılacak çocukta binde dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi Hâlık-ı Rahîm’dir.2
7- Çocuğun gelişim bozukluğu içinde olduğu varsayımını güçlendirebilecek bulguların, cenini almak için yeterli ve zorunlu bir sebep olduğu yolunda evhamları tahrik etmeye kanaatimizce gerek yoktur. Bizim tavsiyemiz: Anne ve babaların gerekli bütün sıhhî, tıbbî ve sosyal tedbirleri önceden almaları ve hamilelik döneminde bebekte olumsuz iz ve etki bırakacak davranışlardan uzak bulunmalarıdır. Çocukta down sendromu, mongol veya başka bir kalıtsal rahatsızlığın bulunmadığı yolunda az da olsa bir ihtimal varken, Allah’ın takdirine güvenmeyip cenini telef etmek sorumluluktan uzak değildir.
Dipnotlar:
1- Âl-i İmrân Sûresi, 3/6.
2- Bedîüzzaman, Mektûbât, S. 80.
31 Mayıs 2012 Perşembe
Somuncu baba (şeyh hamid-i velî)
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) ŞEYH HAMİD-İ VELÎ
(SOMUNCU BABA) (1331-1412)
Asıl adı Hamid Hamidüddin'dir. Somuncu Baba olarak da bilinen Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşamıştır.
Miladi 1331 tarihinde Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (s.a.s)'e ulaşır, 24. kuşaktan torunudur, Seyyiddir. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri'den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.
Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak "Somunlar Müminler" nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Somuncu Baba ve Ekmekçi Koca olarak da tanınmıştır. Zamanın Padişahı Yıldırım Beyazıd Han Niğbolu zaferini kazanınca Allah'a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır.
Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir. Aksaray'da Hacı Bayramı Veli Hazretlerini dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara'ya görevlendirmiştir.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri, kendi zamanında halvethane olarak kullanılan, misk ü anber kokulu, şimdiki Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup, estetik yapılı cevizden oyma sanduka ile de kaplıdır.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray'da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende'ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Kabri şerifleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin yanındadır.
Talebeleri:
Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayram Veli'nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için yetiştirmiş oldukları bazı isimleri zikretmemiz gerekir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve medfun oldukları yerler şunlardır:
Halil Taybi Darende
Baba Yusuf Hakiki Aksaray
Akşemseddin - Beypazarı – Göynük
Ömer Dede Göynük
Hızır Dede Bursa
Akbıyık Sultan Bursa
İnce Bedreddin Darende
Yazıcıoğlu Gelibolu
Şeyh Lutfullah Balıkesir
Şeyhî Kütahya
Şeyh Üftade Bursa
Aziz Mahmud Hüdayi İstanbul
Muslihiddin Halife İskilip
Uzun Selahaddin Bolu
Somuncu Baba Hazretlerinin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmel ki Anadolu'nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i aliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah'ın bir lütfudur.
Osmanlı Padişahlarından Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan bu asil Seyyid, Bursa Ulu Camii’nin açılışına katılan önemli bir gönül dostu, Hakk erenidir.
Anadolu’yu maneviyatıyla aydınlatan Somuncu Baba’nın hizmet ve hoşgörü anlayışını çağımıza yansıtan, ismiyle müsemma bir yapıya sahip olan derginin bıraktığı izler bugün kendisini hissettirmektedir.
Yayına başladığı ilk sayılarından itibaren Dergimiz, özellikle Darende Vakıfları, tarihi ve kültürü ile Somuncu Baba hakkındaki yayınlarla, bugün araştırmacılarca kaynak olarak gösterilmekte ve önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
Yurdumuzdaki bütün gazete bayilerinde ve seçkin kitapçılarda bulunan dergimizde; kültür, edebiyat ve araştırma konuları işlenmekte sanat edebiyat ağırlıklı eserlere yer verilmektedir.
Vakıf kurucumuz Osman Hulûsi Efendi’nin Divan edebiyatına karşı olan özel ilgisi sebebiyle dergimiz, edebiyatımızın has bahçelerinden gül güzelliğinde şiirleri devşirerek şerhlerle, tahlillerle günümüz okuyucusunun anlayacağı şekilde, divan şiirinin sevdirilmesini amaçlamıştır. Din-sanat ilişkisi üzerinde yaptığımız yayınlar ise, dergiciliğimizde farklı bir yer kazanmış bulunmaktadır.
Dergimiz bir yandan kültür değerlerimizin hayatiyetini dikkate alarak; bayrak, vatan sevgisi ve manevi duyguları ayakta tutarken diğer yandan yaşayan Edebiyatımıza yeni eserler, yazarlar, şairler kazandırma gayreti içerisinde olmuştur. Ayrıca, derginin şimdiye kadar çıkan sayılarında milli ve manevi değerlerimize özel yer verilmiştir.
Yıllardır Darende gibi kültür ve tarihi bir diyardan, daha açık bir ifade ile; Otuz Yapraklı Gül Şehri’nden yayınlanması hasebiyle, yaşadığımız coğrafyanın bugününden geçmişine ve geleceğine köprüler kurmakta, kültürel, tarihi ve sanat kayıtlarını tutmaktadır.
Dergimiz kendine güvenen, ne söylediğini bilen bir çizgide yoluna devam etmektedir. Yıllardır göz dolduran makaleleriyle farklı bir yere sahip olan Somuncu Baba Dergisi bir kültür çağlayanı, bir edebiyat pınarıdır.
Dergimizin yazar kadrosu, kendi sahasında ehli kalem, kariyer sahibi ve edebi çizgisiyle yayın dünyamızın yakından tanıdığı, akademik ve edebiyat adamlarımızdan oluşturulmasına çalışılmaktadır. Her geçen gün yeni yazarlarımız dergimizde farklı konularla sizlerin karşısına çıkacaktır. Bundan sonra da çok farklı ve günümüz insanının ihtiyaçlarına göre etkin ve güncel konulardan oluşan yayın çizgimizle sizlerle olacaklardır. Somuncu Baba Dergisi bereketli Anadolu toprakları üzerinde filizlenen bir ilim ve bilgi bahçesidir.
Türkiye’de yetişen şair ve yazarların edebiyat dergilerinden yetişmekte oldukları gerçeğinden hareketle, aynı zamanda bir mektep bir okuldur diyebiliriz.
İlmi kariyere sahip edebiyatçı ve yazarlar, araştırmaları ile dergiyi yıllardır beslemektedirler. Edebiyatımıza gönül veren kalemlerin güzel kelamlarıyla süslediği yazıları, bu toprağın evlatlarının gönül pınarından inci taneleri gibi dökülen şiirler, dergi sayfalarında ebedileştirilmiştir. Hâl böyle olunca, samimi duyguların ve hizmete matuf gayretlerin ürünü olarak Somuncu Baba Dergisi, siz kıymetbilir okuyucuların desteğiyle yaşatılmakta, her geçen gün hak ettiği yere gelmektedir.
Her sayısında okuyucusuyla samimi duygularla, gönül birliğini yakalayan dergimiz, kendi çizgimize özgü yeni kapak ve tasarım çalışmalarıyla gözlere güzellik, gönüllere hoşnutluk veren bir çağlayanın akışı gibi kültür dünyamızdaki çağlayışına devam edecektir.
Gelişen her şeyin güzelliğini kavrayarak, daima kendini yenileyen, dergiyi geliştirmeye bilgi ve donanım açısından katkı yapmaya, alıp okumaya çalışmak bu samimi faaliyete yapılabilecek en büyük katkıdır.
İnsanları bir araya getiren kardeşliği tesis eden, samimi duyguların merkezinde sevgi, saygı ve hoşgörü vardır.
ESERLERİ
Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir alim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, daha evvel işâret ettiğimiz melâmet meşrebinden de kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta Muhammediyye müellifi halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde, “Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül haketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?” diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir. Bu zikredilen hakikata rağmen, Somuncu Baba’nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba‘în, Zikir Risalesi, Silâh’u-l Mürîdîn eserleri mevcuttur.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin soyu Darende'de; Halil Taybi ile günümüze kadar devam etmektedir. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz "Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba ve Nesebi Alisi" adlı eserinde arşiv kayıtlarına dayanarak Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin nesebi, nesli ve kabri şerifi hakkında genişçe bilgiler vermektedir.
Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan birtanesidir.
TAVSİYELERİ
Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim
Gizli ve aşikâr her yerde Allah'tan korksunlar.
Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.
Avamın arasına az karışsınlar.
Tüm masiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.
Daima şehvetlerden kaçınsınlar.
İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.
Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.
Övülen sıfatlarla süslensinler.
Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.
Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.
Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.
Şiirleri:
Biz Ol Uşşak-ı Serbazız
Biz ol uşşak-ı serbazız
Akıl rüşd bize yar olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humar olmaz
Diriyiz daim, ölmeyiz
Karanularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz
Bizim illerde ay ü gün
Sebat üzre durur daim
Televvün erişip ona
Gehi bedr ü hilal olmaz
Bizim gülşendeki güller
Dururlar taze solmazlar
Hazan olup dökülmezler
Zemistan ü bahar olmaz
Şarab-ı aşkı çün içtik
Feragat mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrik ü tar olmaz
Ereliden şems nuruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-i bahar oldu
Ona k'ar ü kenar olmaz
Bırak ey Hamida varı
Görsem desen sen ol yarı
Göricek ol tecellayı
Ondan özge kemal olmaz
Senden Dolu İki Cihan
Senden dolu iki cihan
Oldum zuhurundan nihan
Ger bulayam seni ayan
Ya Rab n'ola halüm benüm
Dilde kanaat olmaya
Züht ile taat olmaya
Senden hidayet olmaya
Ya Rab n'ola halüm benüm
Şol gün ki mizan kurula
Hak kapusunda durula
Halayık oda sürüle
Ya Rab n'ola halüm benüm
Ağlarım işte zar ile
Kaldum diriğ ağyar ile
Bilişmedim sen yar ile
Ya Rab n'ola halüm benüm
Hamidi'nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n'idem garip başı
Ya Rab n'ola halüm benü
24 Mayıs 2012 Perşembe
Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını, yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi'nâna ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde hissettiğimiz Cennet'i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Senin o semavî beyanın vasıtasıyla doğru anlayıp doğru duyabildik; duyabildik ve o füsunlu beyan çağlayanın sayesinde Hak muradını anlama ufkuna yöneldik.
Eğer bugün şöyle böyle gözlerimiz Hakk'ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren, ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran; tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası, milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak, insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını gösteren.
Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi, onların seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu...
Sen, –gönüllerimiz tahtın– dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun "ahsen-i takvîm" remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir değişimler vetîresine giriverdi. Herkes farkına varsın varmasın, büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza attı.
Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor; asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.
Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk'a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü yollarda par par parlıyordu.
Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin, cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki, hayat-ı seniyyenin hemen her faslında, şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da, zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması, sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.
Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği, ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu. Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı, hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi. Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.
İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen, seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle, işaretlerle, îmalarla, sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha derinleştirip birer mük'ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşya ve hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların, çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir kere, bin kere daha yâd ediyor, –tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi– huzur-u mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.
Sen, Yüce Yaratıcı'nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın; mesajın ve öğretilerin de O'nun emanetidir. Bunu böyle bilenler, Seni her zaman canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar; solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.
Ama bir gün geldi, nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün çocuğu bir kısım densizler, kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana sataşmaya başladılar: Zâtına –yüz bin defa hâşâ– "bede..", öteler ötesinin sesi soluğu kutlu mesajına "çöl ka...." ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek "o güne ve o kavme aitti" deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler kinle nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve küstahça resimlere. Sen, kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz, milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, "Meğer ne kadar da vefasız insanlarmışız!" diye mırıldanıyoruz.
Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti; suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir "ba'sü ba'del mevt"e ereceğinde şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler, böyle bir "eşref saat" beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.
Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı. "Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem'-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım." (Ketencizâde) deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;
Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..
(M. Lütfî)
17 Mayıs 2012 Perşembe
ÜÇ AYLARA GİRERKEN…
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Rahmet sağanağı başlıyor!
Üç Aylar, müminler için çok kıymetlidir. Çünkü Recep, Şaban ve en kıymetli ay olan 1000 ayın (yaklaşık 84 yıllık ömrün) meyvesini, sevabını ve faziletini içinde barındıran Kadir gecesinin bulunduğu Ramazan-ı Şerif, Üç Aylar dediğimiz, bu mübarek zaman diliminin içerisinde gerçekleşmektedir.
Bu ayların, müminlerin kalplerinde önemli bir yere sahip olmasının sebebi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bu ayları övmüş olması ve bunun kıymetinin bilinerek değerlendirilmesinin af, rahmet ve daha pek çok manevi nimete vesile olacağını ümmetine haber vermesidir.
Üç Aylarda bulunan mübarek geceler: Regâib Kandili; Receb-i Şerif ayının ilk Cuma gecesi.
Mi’rac Kandili; Receb-i Şerif’in 27. Gecesidir. Berat Kandili; Şaban-ı Şerif’in on beşinci gecesi.
Kadir Gecesi; (Kesin olmamakla birlikte) Ramazan-ı Şerif’in 27. Gecesi.
Bu mübarek gecelerde Allah Resulü, Cenab-ı Hakk’tan bazı özel ihsanlara nail olmuştur. Bizler de onun hatırasını yâd etmek ve Hz. Resulullah hatırına bize de manevi hediyeler ikram edilmesi ümidiyle bu geceleri kutluyoruz. Umuyoruz ki Cenab-ı Hakk, bu gecelerin şerefine, rahmetin sağanak sağanak yağdığı bu bereketli anlarda, bizi ilahî hayırlardan mahrum bırakmaz.
Bu mübarek gecelerde kılınması dinen gerekli, özel bir namaz bulunmamakla birlikte, bu gecelerin fazileti ve yapılacak duaların kabul edilme ümidinin fazla olması sebebiyle, diğer gecelere göre daha iyi bir şekilde bunların ihya edilmesi gerekir. Özellikle kaza namazı kılma, teheccüd namazını artırma, Kur’an-ı Kerim okuma, tesbih, zikir ve dua ile bu geceleri ihya etmeye çalışılmalıdır. Diğer yandan, gündüzü oruçlu geçirmek, üzerimizde hakkı bulunan kimselerle helalleşmek, yoksulları gözetmek, hayır-hasenat yapmak da bu günlerin en güzel ihya şeklidir.
Mübarek Receb Ayı
Fazileti yüksek, affı ve mağfireti bol aylardan birisi Recep ayıdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, Recep ayı girince, “Allah’ım! Recep ve Şabanı bize mübarek kıl. Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi.
Recep ayında, Allah-u Zülcelal’in af ve mağfiretine mazhar olmak için insanın küçük de olsa namaz, oruç, fakirlere verilecek bir sadaka, dini hizmetlere yardımcı olmak gibi hayır vesileleri aramalı, bol bol tevbe etmeli, “Estağfirullah” diyerek, istiğfarda bulunmalıyız.
Abdullah ibn-i Abbas radıyallahu anhu, Receb ayında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bazen “Orucu artık bırakmaz” diyinceye kadar çok oruç tuttuğunu, bazen de “Artık oruç tutmaz” diyinceye kadar orucu terk ettiğini haber vermiştir. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Allah’ın aciz kulları olarak, O’na her zaman ibadet ve taatte bulunmamız gerektiğini hepimiz biliyoruz. Ancak şu, gaflet ve günahın bol olduğu ahir zamanda, ibadet etmeye güç yetiremiyoruz…
Hiç değilse böyle mübarek gece ve aylarda, onların rahmet ve feyzinden de istifadeyle, kendimizi biraz zorlayalım. Nefsin bitmek bilmez taleplerine ‘dur’ diyelim. Diyelim ki: “Ey Nefsim! Allah-u Zülcelâl bizlere af ve mağfiretini ulaştırmak, bizleri cehenneminde yakmamak, azap vermemek için önümüze ne büyük fırsatlar ve ganimetler koymuş.”
“Sen ise bütün bunlara rağmen, adeta ben cehenneme gideceğim diye haykırıyor ve gafletten uyanmıyorsun. Böylesi fırsatları elinden kaçırma. Ancak, Recep ayının bu faziletlerinden faydalanarak, Allah-u Zülcelal’e işlediğin günahları affettirebilir ve rahmetine müstahak olabilirsin!”
Regâib Gecesi (24 Mayıs, Perşembe)
Regâib gecesi, Recep ayının ilk Cuma gecesidir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin, Allah’ın bazı çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütuf ve ihsanlara, semavî derecelere eriştiği bir gecedir.
Müslümanlar arasında ise Peygamberimizin dünyaya teşriflerinin ilk halkasını teşkil eden anne rahmine şeref verdiği gün olduğuna inanılmaktadır. (Fakat, Hz. Âmine’nin, Fahri Âlem Efendimize hamile olduğunu bu geceden itibaren öğrenmiş olabileceği düşünülebilir.) (Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali)
Mânen bereketli olan bu gecenin bir hususiyeti de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi olmasıdır. Bediüzzaman Hazretleri, Regâib gecesinin Efendimiz’in manevi terakki sürecinin başlangıcı olduğunu; Mi’rac gecesinde de bu terakkinin zirvesine ulaştığını bildirmektedir. (Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybî)
Enes (ra)’den rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Receb’in ilk cuma gecesinde uyanık ol. O geceyi gafletle geçirme. Çünkü melekler o geceye (Regâib Gecesi) diye ad koymuşlardır. Zira o gecenin üçte biri geçtiğinde, yer ve gök melekleri Kâbe-i Muazzama ve havalisinde toplanırlar. Allahu Teâlâ meleklerin toplantısı üzerine; ‘Ey meleklerim! Ne istiyorsunuz?’ Diye sorar. Melekler: ‘Ya Rabbi! Senden istediğimiz ve temennimiz, Receb’in oruçlularının günahlarını bağışlamandır’ derler. Allah-u Zülcelâl de; ‘Receb’in oruçlularını affettim’ buyurur.”
Öyleyse bu gecede, melekler dahi yeryüzündeki kullar için af ve mağfiret dilerken, bizim bu gecelerdeki fırsatları kaçırmamız doğru olur mu? Daha çok ibadet ve taat yapmak, tevbe etmek ve İslami hizmetlere destek olmak için bundan daha iyi fırsat mı olur?...
10 Mayıs 2012 Perşembe
YEGANE KURTULUŞ ÇAREMİZ: TEVBE
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) “Ey iman edenler! Allah’a tövbe edin. Muhakkak kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 31)
Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah, iman eden kimselerin sahibidir. İman edenler Allah’ın muhafazası altındadır. Kafirlerin (ise ne dünyada, ne ahirette muhafaza edecek) sahipleri yoktur.” (Muhammed, 11)
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede, müminlere ne güzel müjde veriyor. Bunun yanında kâfirlere de, kendilerini nelerin beklediğini, dünya ve ahiret hayatlarının nasıl bir perişanlık içinde olduğunu haber veriyor.
Allah-u Zülcelal, iman edenlerin sahibi olduğunu ve onları hem dünyada hem de ahirette muhafaza edeceğini bize bildirmiştir. Bize düşen görev, bu mü’minlik sıfatını elde etmektir. Yeter ki, bu sıfatın sahibi olmak için az da olsa gayret gösterelim. O zaman, Allah-u Zülcelal bize sahip çıkacak ve bizi muhafaza edecektir.
Tabii ki, her şey Allah-u Zülcelal’e aittir. İnsan, O’nun himayesi, koruması altına girdimi, hiç bir şey ona zarar veremez.
Allah-u Zülcelal’in, insanlara sahip çıkmasına vesile olacak sıfatları elde etmek kolaydır. Çünkü, Allah-u Zülcelal kullarına çok büyük fırsatlar vermiştir. Mü’minlere hitap ettiği başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a tövbe edin. Muhakkak kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 31)
Diğer bir ayet-i kerime de ise: “Kim tövbe etmezse, zalimlerdendir.” (Hucurat,11) buyurmuştur.
İşte, aktarmış olduğumuz bu üç ayet-i kerime’de, bizim için büyük işaretler vardır. Bu ayet-i kerimelerden, kendi payımıza düşeni almalı ve bunların ışığında yolumuza devam etmeliyiz.
İnsan, yaratılış itibariyle hata ve günahlara karşı meyillidir. Nefsinin buyruklarına uyarak yaptığı hata ve günahlardan pişman olup, tövbeye sarıldığı zaman, Allah-u Zülcelal onu affederek sahip çıkar ve muhafazası altına alır. Ne yazık o kimselere ki, tövbeden imtina ederek, çekinerek bu muhafazadan mahrum kalmışlardır.
Şunu unutmamak gerekir ki, her insan hata yapar. Hata yapanların en hayırlısı da, tövbe edendir.
Evliyaullah’tan bir zat şöyle nakletmiştir: “Bir gün, Basra sokaklarında yürürken, bir annenin kapıyı açarak çocuğunu kapının önüne koyup, kapıyı kapattığını gördüm. Çocuk bir müddet ağladı, dolaştı ve kendi kendine şöyle dedi: ‘Beni besleyecek ve muhafaza edecek, annemin evinden başka bir ev yok. Bu insanların hepsi yabancıdır. Öyleyse ben nereye gidiyorum?’ Bu şekilde, pişmanlık içerisinde geri döndü.
Akşam olunca, gelip evin kapısının eşiğine yüzünü koyarak uyudu. Annesi, gece yarısı kalkıp kapıyı açınca, çocuğunun yüzünü eşiğe koymuş bir halde uyuduğunu gördü. Kalbi öyle yandı ki, çocuğunun üzerine kapanarak ağlamaya başladı. Ve ona şöyle dedi:
‘Benim emirlerime karşı gelip, sana zulüm ve hakaret etmememe sebep olma. Çünkü Allah-u Zülcelal, beni sana karşı çok şefkatli yaratmıştır. Bana asi gelme.’ Ve çocuğunu oradan kaldırıp eve aldı.” İşte, bizim halimiz de bu şekildedir.
Allah-u Zülcelal, kullarına karşı, bir anneden daha fazla şefkat ve merhametlidir. Şeytanın yanında ise cehennemden başka bir şey yoktur. Şeytanın hilelerine aldanıp, onun ardına düştüğümüz zaman, aynen annesinin kovduğu o çocuk gibi pişman olup, Rabbimizin kapısının eşiğine yüz sürmemiz, pişman olup O’na yalvarmamız lazımdır.
Bir insan, günah işleyipte bu yaptığından pişman olur ve tövbe ederse, Allah-u Zülcelal şöyle hitap eder: “Kulumu bağışladım. Kulum, işlediği günahlardan pişman olduğu müddetçe, onu ona bağışlayacak bir kudretin sahibiyim.”
İnsan, şunu hiç bir zaman unutmamalıdır ki kurtuluş, Allah-u Zülcelal’in kapısına çöküp yalvarmaktan ve pişman olmaktan geçer. Yoksa, Şeytan’ın memleketinde, pişmanlık ve hezimetten başka bir şey yoktur.
Karşımızda, tövbe gibi büyük bir fırsat kapısı varken, gevşek davranıp, ondan faydalanmamak, çok büyük bir yanlıştır. Ashab-ı Kiram (radıyallahu anhum) şöyle buyurmuşlardır:
“Biz, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzurunda bulunduğumuz zamanlar; onun, yüz defa ‘Estağfirullah’il aliyy’ül azim ve etûbû ileyh’ dediğine şahit oluyorduk.”
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günahtan masum, tertemiz olduğu halde, Allah-u Zülcelal’e daima bu şekilde tövbe etmekteydi. Peygamberlerin kalpleri, daima Arş-ı Alânın etrafında, Allah-u Zülcelal’in Zat’ının nurlarının çevresinde dolaştığı için, onların tövbeleri, bir an bile olsa Allah-u Zülcelal’den gafil kalmamak içindi. Aynen, ateş böceklerinin, geceleri ışığın etrafında dönmesi gibi, onların kalpleri de daima Allah-u Zülcelal’in nurunun çevresinde dönmektedir.
Bizim ise çok çeşitli günahlarımız vardır. Kalbimiz, dünyaya meylettiğinde, yöneldiğinde, başka insanların kalbini kırdığımızda, ibadetlerimizden geri kaldığımızda, her an Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığımız kusurlardan dolayı tövbe etmemiz, pişmanlığımızı dile getirmemiz lazımdır.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), günde 100 defa tövbe ediyordu. Biz de hiç olmazsa, günde bir sefer tövbe edelim; ayda bir sefer tövbe edelim. Allah-u Zülcelal, denizden bir damla kadar da olsa, Peygamberine mutabaat etmeyi, sünnetine uymayı bizlere nasip etsin, inşaallah.
Sohbetimizin başında da söylediğimiz gibi, mü’min sıfatını elde edebilmek için biraz gayret göstermemiz lazımdır. Bu mü’minlik sıfatını kazandığımız zaman, Allah-u Zülcelal’e kendimizi teslim etmiş oluruz ki, o zaman bizi hata ve günahlardan, dünyada başımıza gelecek zararlardan muhafaza eder.
Allah-u Zülcelal’in sahip çıkmasının ve muhafaza etmesinin, ne kadar kıymetli ve kuvvetli olduğunu hepimiz biliyoruz.
‘Yardım Et, Ya Rahman!’
Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) yanında bir arkadaşı ile beraber, Mekke’den Taif’e gitmek için yola çıkmıştı. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh)’ın, arkadaşının münafık olduğundan haberi yoktu. Bir mevkiye geldiklerinde, istirahata çekildiler. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) uyuyunca, bu münafık, onu öldürmek için ayaklarını ve ellerini bağladı.
(Peygamber Efendimizin zamanında, dil ile şahadet getirdikleri halde, kalben ve ruhen kâfir olan, 300 kadar münafık vardı.)
Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) kendine gelince, el ve ayaklarının bağlı olduğunu gördü ve arkadaşının da o kimselerden olduğunu anladı.
Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) durumuna bakınca, kendisini bu halden, ancak Allah-u Zülcelal’in kurtarabileceğini idrak etti ve şöyle dedi. “Ya Rahman! E’inni.” (Bana yardım et, Ya Rahman!)
Böyle söylediği anda, bir duvarın arkasından, sert bir şekilde “Öldürme!” diye bir ses geldi. O anda, münafık ‘Ben bunu öldürürsem, o da beni öldürecek’ diye heyecanlandı. Dışarı çıkıp baktı, ancak kimseyi göremedi. Tekrar Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh)’i öldürmek için içeriye girince, yine aynı sesi duydu. Bu hal üç defa tekrar etti.
Üçüncü sefer dışarı çıktığında, ata binmiş, elinde kılıçla bir zat geldi, o münafığı öldürdü ve Zeyd bin Sabit’in el ve ayakların çözdü. Ona şöyle dedi:
“Sen ‘Ya Rahman! E’inni’ dediğin zaman, ben göklerin yedinci katında idim. Allah-u Zülcelal bana, ‘Ben müminlerin velisiyim (sahibiyim)’ dedi ve seni kurtarmak için gönderdi.”
İnsan, Allah-u Zülcelal’e hakiki iman sahibi olursa, Allah-u Zülcelal de onu işte böyle muhafaza eder.
Sonuç olarak, daima Allah-u Zülcelal’e karşı tövbe etmek ve O’nun merhametine sığınmak, tek çıkar yoldur. Allah-u Zülcelal o kadar merhametlidir ki, kullarının tövbe edip kendisine yönelmesini istemektedir.
Hatta, her gün bir melek, günah işleyen insanlara “Yeter!”, hayır yapan insanlara da “Allah-u Zülcelal’e doğru gelin” diye nida etmektedir.
Yeter ki biz, günahlarımızdan yüz çevirmeye çalışıp Allah-u Zülcelal’e yönelelim. O zaman, Allah-u Zülcelal bize sahip çıkacak, çok şeyleri bize nasib edecektir.
Allah-u Zülcelal, hepimize razı olacağı salih ameller nasib etsin ve kendi fazl-ı keremi ile bizleri af ve mağfiret etsin. (Amin.)
Sallallahu ala Seyyidina Muhammedin Nebiyyü’l Ümmiyyi ve ala Alihi ve Sahbihi ve sellem.
İLİM MECLİSİNDEN SOHBETER
3 Mayıs 2012 Perşembe
İSLAMİYETTE YALAN KONUŞMAK
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Müslüman kardeşlerim, Sakın olupta yalan yere yemin edilmesine izin vermeyin, zira cezası büyüktür. Allah (c.c) Hz.leri buyurur : Yalan yere yemin edenin zürriyetini keserim ve de kıyamete kadar o kişiyi hakir ve hor görürüm.
Yalan yere evliyalık satanlara sözüm : Sende böyle bir şey olmadığı halde ben evliyayım diye kendine kara sürme. Resulullah (s.a.v) Efendimiz buyurur ki : Her hangi biri alim ya da zahid olmadığı halde yalan yere evliyalık taslarlarsa kıyamet gününde cehennemde yerini hazırlarsın.
Her zaman daima sözünde doğru ol. Doğruluk, dürüstlük kişiyi cennete götürür. Dilini vara yoğa yemine alıştırma kafir olursun. Müslüman yalan söylemez,hainlik yapamaz. Gıybet etme iftira atma. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Hz.leri, buyurur ki : Kim ki yalan söylemezse hiyanetlik etmezse gıybet ve iftira etmezse kimseye kara atmazsa, varsın ne işlerse işlesin. Zira bu üç günahı işlemeyen diğer günahlardan çekinir işleyemez.
Mümin kardeşlerim, Hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmaktan sakının. resulullah Efendimiz Buyurdular ki : Mirac gecesi bir kavme rastladım. Bakırdan kazma gibi tırnaklarıyla yüzlerinin derisini yırtıyorlardı sordum ? Ya kardeşim Cebrail, bu kavim kimlerdir ? diye sordum. Cebrail (a.s) Bunlar halkın ayıbını meydana çıkarıp söyleyenlerdir dedi. Musa (a.s) da Tur-i Sina’da dedi : Ya Rabbi, bir kimse birinin ayıbını meydana çıkarıp söylese, ona nasıl bir ceza verirsin ? Hak Teala Hz.Leri buyurdu ki : Tevbesiz giderse ilk gideceği yer cehennem’dir.
26 Nisan 2012 Perşembe
ŞER‘İYYE SİCİLLERİNE GÖRE OSMANLILARDA NİKÂH AKDİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘iyye sicilleri incelendiğinde, kadıların huzurunda kıyılan çok sayıda nikâh akdinin kayıtlarına ulaşılabilir.1 Hatta gayri müslimlerden birçoklarının da nikâhlarını, ruhânî liderlerine değil harç miktarının daha düşük olduğu gerekçesiyle, kadı veya imamlara kıydırdıkları bu sicillerden anlaşılmaktadır.2
Yıldırım Bâyezid döneminde, ilk defa mahkemede kadıların alacakları harç miktarları tespit edilirken kendilerine 12 akçe de nikâh harcı verilmesi bir karara bağlanmıştır.3 Sonraki yıllara ait kanunnamelerde de nikâh harcı olarak dul ve bâkireler için farklı miktarlar tespit edilmiştir. Osmanlı’da ilk zamanlar nikâhların kadı tarafından verilen izin üzerine kıyılması bir mecburiyet değilse de tatbikatta, nikâhların kadıdan alınan izin üzerine imamlar tarafından kıyıldığı ve bunların da şer‘iyye sicillerine kaydedildiği görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde kadıdan başka nikâh memuru bulunmadığından, din adamlarına umumî bir nikâh kıyma izni ve yetkisi yerine, her münferit nikâh için özel bir izin ve izinnâme verilmesi yoluna gidilmiştir. Bu tür bir uygulama her nikâh esnasında gerekli hukukî şartların oluşup oluşmadığının kadı tarafından kontrolüne de imkân sağlamıştır.4
İslâm hukukunda evlenmelerin iki şahit huzurunda yapılmasından başka bir şekil şartı bulunmamasına rağmen evliliğin din ve toplum hayatında oynadığı rol sebebiyle bu akdin, nikâhın hukukî yönünü bilen din ve hukuk adamları huzurunda yapılmasına özen gösterilmiştir. Öte yandan boşanmanın erkeğe yüklediği malî yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin tespit gerekliliği, ayrılmanın vuku bulduğu zamana bağlı olarak kadının bekleme süresinin ne zaman biteceği problemi, boşanmaların da büyük ölçüde mahkeme defterlerine kaydedilmesi sonucunu doğurmuştur.5
Din adamlarının ancak kadıdan alınan izin üzerine nikâh kıymaları uygulamasının, kadıların bizzat nikâh kıymalarında olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden itibaren başladığı düşünülmektedir. Ancak Ebussuud Efendi fetvalarında, kadıdan izin alınmadan nikâh kıyılmasının yasaklandığı belirtilmekte ise de bu yasağın hangi tarihten itibaren başladığına dair bir kayıt bulunmamaktadır.6
XVI. asırdan itibaren nikâhlara kadının iştirakinin resmî bir hal aldığı, tarafl arın evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda izinnâme denilen resmî yazıyla kadıdan izin alındıktan sonra, mahalle ve köy imamı yahut ruhânî reis tarafından kıyılması esası benimsenmiştir.7
16 Safer 1276/14 Eylül 1859 tarihli Şer‘iyye Mahkemeleri Nizamnâmesi’nde bu mahkemelerin nikâh akitlerinden ve izinnâmelerden alacakları harçlar da düzenlenmiştir.8 Osmanlı Devleti’nde titizlikle uygulanan nikâh işlemlerinin mahkemelerin kontrolünde din adamlarınca kıyılması geleneğinin Tanzimat’tan sonra da “Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi ve Kanunları”yla devam ettirildiği görülmektedir. 8 Şevval l298/2 Eylül 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi, Müslümanlar arasında meydana gelen evlenmelerin Şer‘iyye Mahkemesi, gayri müslimler arasındaki evlenmelerin de ruhanî reisleri tarafından verilecek izinnâmeler üzerine yapılabileceğini ve nikâhları kıyan imam ve ruhanî reislerin en fazla sekiz gün içerisinde sicill-i nüfus memuruna ilmühaber verecekleri hükmünü getirmektedir.9 Nikâh akitlerinin devletin denetim ve kontrolünde yapılması konusunda Osmanlı Devleti’nde başlangıçtan itibaren istikrarlı bir gelişmenin devam ettiği görülmektedir.
Osmanlı döneminde kadıların nikâh kıyma vazifesi izinnâme belgesiyle imamlara verilmiş, fakat imamların bu hizmeti yerine getirmesinde de bir takım şartlar aranmıştır. İmamlar kendilerine müracaat eden herkesin nikâhını kıymamışlardır. Aşağıdaki nizamnâmede de görüleceği üzere imamlar, önce nikâh için kendilerine başvuranların evlenmelerinde hukukî bir mahzur bulunup bulunmadığını araştırmakta, daha sonra kendileri için birer ilmühaber düzenleyip bağlı olduğu mahkemeden evlenebilmeleri için aldıkları izinnâmeye göre tarafların nikâhlarını şahitlerin huzurunda kıymaktadır. Kadı da, imama hitaben ve başında Seyyibe/ Bakire İzinnamesidir yazan bir vesika tanzim etmekte ve imam efendiye tarafl arın isimlerini bildirerek, “Nikâha şer‘î bir engel yoksa velisi izni ve tarafeynin rızaları ve tesmiye-i mehirle şahidler huzurunda nikâhını kıyasın" şeklinde yazdığı vesikayı göndermektedir.10 Nikâh, şahitler huzurunda kıyıldıktan sonra imam efendi bu nikâh işlemini kendisinin tuttuğu deftere kaydedip tarafl ar için de ikinci bir ilmühaber düzenleyerek durumu bağlı olduğu mahkemeye ve nüfus müdürlüğüne bildirmektedir. Dolayısıyla imamlar bağlı oldukları mahkemeden evlilik izinnâmesi almadan ve gerekli tahkikatı yapmadan hiç kimsenin nikâhını kıymamışlardır.
Her imamın izinnâme alacağı mahkemeler nizamnâmeyle belirlenmiştir. İstanbul için İstanbul, Galata, Üsküdar, Eyüp, Beykoz ve Yeniköy mahkemeleri evlilik izinnâmesi verme konusunda yetkilendirilmiştir. Taşrada ise bu görev taşra mahkemeleri tarafından yürütülmüştür. Her mahkeme sadece kendi sınırları içerisindeki kişilere izinnâme vermiş, her imam da sadece kendi bağlı olduğu mahkemeden izinnâme alarak sadece kendi mahallesindeki kişilerin nikâhını kıymıştır. İmam, nikâhını kıyacağı kişilerin ikametgâhını gösterir ilmühaberi, zevc ve zevcenin tezkire-i Osmaniyelerini (nüfus cüzdanlarını) ve evlenecek olan kişi askerî erkândan ise ruhsatnamesini bağlı olduğu mahkemeye sunduktan sonra ancak izinnâme alabilirdi. İmamlar aynı zamanda nikâhını kıyacağı kişilerin evliliğine hukuken bir engel bulunup bulunmadığını da araştırmışlardır. İmamlar, nikâhtan önce düzenleyecekleri ilmühaberlerde evlenecek kişilerin isimlerini, tâbiiyetlerini, bakire veya seyyibeliklerini, zevci vefat etmiş ise vefat tarihi gibi bilgilerini; nikâhtan sonra düzenleyeceği ilmühaberde ise mehr-i müeccel ve muaccelin cinsini ve miktarını, tarafl arın vekil ve şahitlerinin isim ve şöhretlerini içerir bilgilerini zorunlu şekilde bulundurmuşlardır. Küçük olanların ve akıl hastalarının nikâhları velilerinin izinlerine bırakılmıştır. Velileri bulunmadığı takdirde ise bu kimselerin evlenmelerine kadılar karar vermiştir.
Izinnâme vermeye yetkili mahkemelerde ilk evlenecekler için “Bakire İzinnamesi Defterleri”, ikinci kez evlenecekler için de “Seyyibe İzinnamesi Defterleri” tutularak11 mahkeme tarafından kendilerine verilecek her bir izinnâme önce bu defterlere kaydedilmiş12, ancak izinnâme alındıktan sonra imamlar tarafından nikâhları kıyılmıştır. Nikâhtan sonra imam efendinin düzenlediği ikinci ilmühaberdeki bilgilere göre evlilikler mahkemelerde tutulan “Münakehât Defterleri”ne, evlilikleri sona erenlerin kayıtları da yine “Müfarakât” denilen defterlere yazılmıştır.13 İmamlar kendi mahallesine yeni taşınmış olan kimseler için ilmühaber düzenlemeden önce belediye ve nüfus idarelerine müracaat ederek gerekli tahkikatı yaparak durumunu bilmedikleri kişilerin nikâhlarını kıymamışlardır. Aynı zamanda her mahalle ve karye imamı verdiği ilmühaberleri, bağlı olduğu mahkeme tarafından tasdiklenmiş ve mühürlenmiş bir defterde kaydını tutmuştur. Izinnâme alındığı halde herhangi bir sebepten dolayı nikâhın kıyılmadığı durumlarda ise İzinname Defteri’ne şerh düşerek nikâhın kıyılmadığını belirtmiştir.14
-Hukukî boyutunun yanı sıra sosyo-kültürel açıdan da birer hazine değerindeki siciller arasında bulunan bu defterler üzerinde henüz geniş çapta araştırmalar yapılmamıştır. Oysa ailenin oluşmasında temel teşkil eden nikâh akdinin Osmanlıda teşekkülünün incelenmesi, günümüz insanına önemli ipuçları sunacak ve şüphesiz ilim dünyasına da önemli katkılar sağlayacaktır.
Belgenin Özeti:
İrade-i seniyye mucebince İstanbul Kadısının başkanlığında ve Şeyhülİslâmın nezaretinde, mahalle imamlarının nikâh kıyma usul ve esaslarının belirlenmesi için hazırlanan nizamnâmedir.
Hüve
İstanbul Kadılığına
[Meşihat Arşivi, Gelen Evrak Fonu]
(Numara 191)
Fazîletlü Efendim Hazretleri
Leff en tesyîr-i savb-ı fâzılâneleri kılınan tezkire-i sâmiye-i sadâret-penâhî mütâlaa-sından müstebân olacağı vechile mahallât eimmesinden bazılarının nikâh ve emsâli mesâil-i mu‘tenâ-bihâ hakkında ikâ‘ etmiş oldukları derc-i sahîfe rivâyet olunan harekât-ı gayri meşrûa‘dan dolayı bu bâbda bir kâide-i sâlime ve mazbûta vaz‘ı lâzım gelmesine binâen ber-mûceb-i irâde-i seniyye bir nizamnâme lâyihası kaleme alınmak üzere melfûf pusulada esâmîsi muharrer zevâttan mürekkeb olarak taht-ı riyâset-i fâzılânelerinde bir encümen teşkîli tensîb olunmuş ve mûmâileyhime de ma‘lûmât verilmiş olmağla kararlaştırılacak günlerde bi’l-ictima‘ ber-mantûk-ı emr u fermân-ı hümâyûn iktizâ-yı maslahatın hüsn-i îfâsıyla netîcesinin bâ-mazbata beyân ve ifâdesine himmet buyurulması siyâkında tezkire-i senâveri terkîm olundu.
Fî 11 Cemâziye’l-âhir sene 1304 ve fî 22 Şubat sene 1302/[7 Mart 1887]
Şeyhülİslâm Ahmed Esad
[Komisyon Üyeleri]
Şûrâ-yı devlet Muhâkemât Dâiresi Reisi Semâhatlü Sâhib Beyefendi Hazretleri
Sâbık Medine-i Münevvere Kadısı Fazîletlü Osman Efendi
Beyrut Nâib-i Sâbıkı Faziletlü Mustafa Hakkı Efendi
Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye Âzâsından Mekremetlü Yahya Reşid Efendi
Müsevvidîn-i kirâmdan Yakovalı Ali Efendizâde Mekremetlü Şükrü Efendi
İcrâ-yı münâkehât hakkında nizamnâme lâyihasıdır.
Bâb-ı evvel
Mehâkim-i şer‘iyyeden i‘tâ olunacak izinnâmeye müte‘alliktir.
Birinci madde: İzinnâme i‘tâsı Dersaadet’te İstanbul ve Eyüp ve Galata ve Üsküdar ve Yeniköy ve Beykoz mahkemelerine ve taşralarda bi’l-cümle mehâkim-i şer‘iyyeye münhasırdır.
İkinci madde: Umûmen mehâkim-i şer‘iyye hudûtları hâricine izinnâme vermekten memnû‘dur.
Üçüncü madde: İzinnâme ahzı için imamlar tarafından on birinci maddede tarif ve beyân olunduğu vechile bir kıt‘a ilmühaber verilmedikçe ve zevc ile zevcenin tezkire-i Osmaniyeleri ve asâkir-i şâhânenin usûlü vechile ruhsatnâmeleri görülmedikçe bunların münderecâtı hakkında iktizâ ettiği halde tetkîkât-ı lâzime îfâ olunmadıkça mehâkim-i şer‘iyyeden izinnâme verilmeyecektir.
Dördüncü madde: Gerek kable’n-nikâh izinnâme ahzı ve gerek ba‘de’n-nikâh mahkemede kayd olunmak için imamların göndereceği ilmühaberler on birinci ve on dördüncü maddelere muvâfık olmaz ise kabul olunmayacaktır.
Beşinci madde: Her mahkemede imamların verecekleri ilmühaberlerin kaydı için biri bâkire ve diğeri seyyibe mahsus olmak üzere iki kıt‘a sicil tutulup bunlardan Dersaadet ve Bilâd-ı Selâse mahkemelerinin sicilleri Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye’den tasdîk ve varakaları tahtîm kılınacak ve taşra mahkemeleri sicillâtı evrâkına adet vaz‘ olunarak hâkimler tarafından mühr ü zâtîleriyle tahtîm olunacaktır.
Altıncı madde: Âhar diyârda vefât veyahut zevcelerini tatlîk ettikleri haber verilen kesânın zevcelerini âhara tezvîc için verilecek izinnâmeler bunların vefât veya tatlîklerinin şer‘an tebeyyün ve tahakkukundan sonra i‘tâ olunacaktır.
Bâb-ı sâni
Eimme-i mahallât ve kurâya mütealliktir.
Yedinci madde: İmamlar mensûb oldukları mahkemelerden izinnâme almadıkça akd-i nikâh icrâsından memnû‘dur.
Sekizinci madde: İmamlar mahalle veyahut karyesi dâhilinde akd-ı nikâha me’zûn olup âhar mahalle ve karyede icrâ-yı nikâh edemez.
Dokuzuncu madde: Akd-i nikâhları icrâ olunacak kadınların evvelemirde bir kimesnenin taht-ı nikâh ve iddetinde olmadıkları ve nikâhlarına tâlip olanlar ile beynlerinde nesep veya reda‘ veya musâheret gibi mâni‘-i nikâh bulunmadığı tahkîk olunacaktır.
Onuncu madde: İmamlar izinnâme ahzından evvel on birinci maddeye mutâbık olarak bir kıt‘a ilmühaber tanzîm ve mensûp oldukları mahkeme-i şer‘iyyeye i‘tâ ve tarafeynin tezkire-i Osmaniyelerini ve zevc asâkir-i şâhâneden olduğu halde ale’l-usûl kumandanı tarafından verilecek ruhsatnâmeyi ibrâz edecek ve izinnâme alındıktan sonra on dördüncü maddeye tevfîkan diğer bir ilmühaber daha tanzîm edip ba‘de’l-akd mahkeme-i mezkûreye gönderecektir.
Onbirinci madde: İzinnâme ahzından evvel tanzîm olunacak ilmühabere tarafeynin tâbiiyet ve hürriyet ve rukiyyet ve sığar ve kiber ve ateh ve cinneti ve zevcenin bekâret ve siyâbeti ve zevci vefât etmiş ise tarih-i vefâtı ve mutallaka ise tarih-i talâkı ve mu‘tedde (iddet bekleyen kadın) olduğu sûrette inkızâ-yı iddeti derc ve beyân olunacaktır.
Onikinci madde: Akd-i nikâh ekseriyen vekâlet sûretiyle icrâ olunduğundan tevkîl murâd eden kadınların ber-nehc-i şer‘î zâtları tarif olunduktan sonra akraba ve müteallikâtları ile imam ve muhtar ve daha sâir münâsip olanlar hâzır oldukları halde vekâletleri alınacaktır.
Onüçüncü madde: Tebdîl-i mekân edenlerin tezkire-i Osmaniyelerince icrâsı lâzım gelen muâmelât-ı nizâmiyenin îfâ olunduğu devâir-i belediye ve nüfûs idârelerine mürâcaatla tahkîk olunmadıkça imamlar tarafından akd-i nikâhları için izinnâme ahzına teşebbüs olunmayacaktır.
Ondördüncü madde: İzinnâme ahzından sonra tanzîm olunacak ilmühabere ve tesmiye olunacak mehr-i muaccel ve müeccelin cinsi ve miktarı ve mehr-i muaccelin müstevfî olup olmadığı ve tarafeynin ve vekillerin ve şahidlerin isim ve şöhretleri derc ve tasrîh kılındıktan sonra zeylini zevc ve zevce ve müteallikâtı ve imam ve muhtârân ile vekîl ve şâhidler imza ve temhîr edeceklerdir.
Onbeşinci madde: Her mahalle ve karye imamının nezdinde izinnâme alacağı mahkeme cânibinden musaddak ve mühr-i zâtî ile memhûr bir defter-i mahsûs bulunup on birinci ve on dördüncü maddelerde beyân olunduğu vechile akidden evvel ve sonra tanzîm ederek mahkemeye göndereceği ilmühaberleri ol deftere kayd ve zeylini temhîr edecek ve işbu defterler her sene Muharremü’l-haramda mensûb oldukları mahkemelere gönderilip muayene ettirilecektir.
Onaltıncı madde: Zevcesini bir veya iki defa bâyinen tatlîk edenler iddetlerinin inkizâsından evvel ve sonra tecdîd-i akd ile mutallakalarını tezevvüc edebilip ancak bu misüllülere izinnâme i‘tâsı için imamlar tarafından verilecek ilmühaberlerde talakın kaç defa vuku‘ bulduğu gösterilecektir.
Onyedinci madde: Zevcesini üç defa tatlîk edip de yine almak murâd edenin mutallakası ba‘de tekmîli’lidde zevc-i âharle tezevvüc ederek muamele-i meşrûa vuku‘undan sonra ol dahi tatlîk edip iddeti munkaziye olmadıkça zevc-i evveline nikâh olunamayacağından bu bâbda imamlar ziyâdesiyle dikkat ve ihtimâm edecekleri gibi zevcesini bir veya iki defa ric‘iyyen tatlîk ve iddetleri içinde mutallakalarına mürâcaat edenler için izinnâme ahzıyla tecdîd-i akde lüzûm olmayıp ancak beynlerinde vâkî olan talak-ı ric‘îye imamlar vâkıf oldukları halde on beşinci maddede beyân olunan defter-i mahsûslarına kayd edeceklerdir.
Lâhika
Sağîr ve sağîre ve ma‘tûh ve ma‘tûhe ve mecnûn ve mecnûnenin nikâhları veliyy-i akrabalarının iznine mütevakkıf olup bunlardan asla velîsi olmayanların velâyet-i tevzîci, izinnâmelerini i‘tâ edecek hükkâm-ı şer‘-i şerîfe mahsûsdur.
Rakîk ve rakîkanın akd ve nikâhı mâliklerinin iznine mütevakkıftır.
Tebe‘a-i devlet-i aliyye nisvânının tebe‘a-i Îraniyye ile izdivâcları kemâkân memnû‘dur.
İşbu nizamnâme ahkâmına muğâyir harekâta cür’et eden imamlar mes’ûldür.
İmamlar akd-i nikâh husûsunda icrâ edecekleri tahkîkât esnâsında halledemedikleri bir şüpheye tesâdüf ederler ise mensûp oldukları mehâkim-i şer‘iyyeye mürâcaatla hall-i iştibâh edeceklerdir.
İleride îcâb-ı hâle göre lüzûm görünen bazı mevâd işbu nizamnâmeye zeyl olunacaktır.
İşbu lâyiha münderecâtına muğâyir olmayan evâmir-i aliyye ahkâmı kemâkân mer‘iyyü’l-icrâ olacaktır.
Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887]
Reis-i encümen
Hulûsi
Emr-i nikâh şer‘an ve nizâmen tetkîkât-ı mükemmeleye muhtâc mesâil-i mu‘tenâ-bihâdan olduğundan bu bâbda bir kâide-i sâlime vaz‘ı devâir-i belediyelerin mevcud olması ve nüfûs tezâkirinin te’sîs kılınması bu husûs hakkında ittihâz-ı muktezâ-yi usûl ve kavâidin icraâtınca medâr-ı suhûlet ve dâfi‘-i şübühât olacağından ba‘d-ez-în tetkîkât-ı şer‘iyye ve nizâmiyeye müstenid olmadıkça akd-ı nikâh icrâ olunmamak için lâzımü’licrâ usûl ve muâmelâta dâir bir nizamnâme kaleme alınması şerefsâdır olan irâde-i isâbet âde-i hazret-i hilâfet-penâhî iktizâ-yı celîlinden olmasıyla bu husûs için teşkîl buyurulan encümen-i acizânemizden kaleme alınan nizamnâme lâyihası leff en huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâpenâhîlerine takdîm kılındı.
Ma‘lûm-i âli-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu üzere memâlik-i mahrûse-i şâhânede bulunan bi’l-cümle kazâlar mehâkim-i şer‘iyyesiyle nefs-i İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata mahkemeleri izinnâme i‘tâsına me’zûn oldukları gibi Beykoz dahi başkaca bir kazâ olduğundan dâiresince izinnâme i‘tâ edeceği bedîhî ve Rumeli Kavağı’ndan Galata’ya kadar mevâki‘de bulunanların izinnâme almak için Galata mahkemesine mürâcaatları haklarında suûbeti müeddî olacağından Yeniköy mahkemesinin dahi dâiresince izinnâme i‘tâsına me’zûn edilmesi tensîb olunmuş ve nizamnâme-i mezkûr ahkâm ve muamelâtın icrâsı için mezkûr İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata ve Yeniköy mahkemelerinde muvazzaf birer me’mûra ihtiyaç tahakkuk edeceğinden sâye-i inâyetvâye- i hazret-i hilâfet-penâhîde münâsibi vechile bunlara taksîm olunmak üzere tahsîsât-ı ilmiyeye ilâveten şehriye üç bin kuruşun hazîne-i celîleden müceddeden tahsîs ve ihsân buyurulması tezekkür kılınmıştır. Her hâlde emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir.
Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887]
[İmzalar]
Hulûsi, Sâhib, Osman, Hakkı, Yahya Reşid, Şükrü
Eimme-i mahallâtın uhdelerine mevdû‘ olan vezâifi hüsn-i îfâ edebilmeleri için ba‘d-ez-în imâmet tevcîhinde ehliyet ve liyâkat ve iff et ve istikâmet aranılarak sû-i ahlâk ashâbından bir takım câhil ve nâ-ehil kimesnelere cihet tevcîh olunmaması ve emr-i imtihân ve intihâbda pek ziyâde i‘tinâ ve dikkat ve hitâbet tevcîhâtında dahi bu sûrete tamamıyla riâyet olunması ve şu maksadın te’mîn-i husûlü zımnında ittihâzı lâzım gelen usûl ve muamelâtın cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınıp arz-ı atabe-i ulyâ kılınması hakkında irâde-i seniyyeyi mutazammın Mâbeyn-i Hümâyûn Başkitâbet-i Celîlesi’nden Evkâf-ı Hümayûn Nezâret-i Celîlesi’ne mevrûd tezkire mahkeme-i teftîşe havâle olunmuş olduğundan akd-i nikâha dâir bâb-ı vâlâ-yı meşîhatpenâhîlerinde in‘ikâdı istihbâr olunan encümen-i mahsûsta zât-ı maslahatın ehemmiyet ve taalluk-ı mahsûsu münâsebetiyle müzâkeresi mezkûr mahkemeden bâ-müzekkire ifâde ve izbâr ve binâen-aleyh zikr olunan tezkire ve müzekkire huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâ-penâhîlerine gönderildiği tezkire nezâret-i müşârunileyhâda beyân ve iş‘âr kılınmış ve bunlar takımıyla encümen-i acizânemize havâle buyurulmuş olmasıyla inzâr-ı tetkîk ve mütâlaadan geçirilmiştir.
Ma‘lûm-i dakâyık-melzûm-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu vechile encümen-i mezkûrun vezâifi akd-i nikâhın sûret-i sâlime ve mevsûkada icrâsı her ne esbâba menût ise bu bâbda bir nizamnâme kaleme alınması husûsundan ibâret olmasına ve mezkûr irâde-i seniyye hükm-i celîli ise tevcîh-i cihat husûsunda lâzım gelen usûlün cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınmasına dâir bulunmasına nazaran bu husûsun müzâkeresi yine evkâf-ı hümayûnca icrâ olunmak lâzım geleceğinden binâen-aleyh mezkûr tezkire li-ecli’l-iâde melfûfâtıyla takdîm-i huzûr-ı sâmi-i meşîhat-penâhîleri kılınmağla ol bâbda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir.
Fi 2 Receb 1304
Reis-i encümen-i
Hulûsi
Belgenin Özeti:
Seyyibe (dul) Seniyye Hanım ile Mehmed Hayri Bey’in nikâhlarının kıyılması için İstanbul Kadısı tarafından mahalle imamına gönderilen izinnâme.
Hüve
Darü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Kadılığı
Adet 3133
Seyyibe Mahsus İzinnâmedir
Şehzade kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Efendi:
Ba‘de’s-selâm inhâ olunur. Mahallenizin Burmalı Mescid Sokağı’nda kırk bir numaralı menzilde sâkine Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey nâm seyyibin tenkîhine bir vechile mâni‘-i şer‘î yoksa işbu tâlibi bulunan Mehmed Hayri Bey ibn-i Hacı Ali Paşa’ya velîsi izni ve tarafeyn rızâları ve tesmiye-i mehr ile lede’ş-şuhûd akd ve nikâh eyleyesiz.
Fi 3 Rebîü’l-âhir sene 1318
Kadı-i Darü’l-hilâfeti’l-aliyye
[Mühür]
Es-Seyyid Muhammed Ziyaeddin
[Belgenin arka yüzü]
Zevce: Seniyye Hanım bint-i Müteveff â Rıfat Bey
Vekîli: Telgraf ve Posta Nezâret-i aliyyesi Mektupçusu Saâdetlü Bekir Sıtkı Efendi Hazretleri bin Yusuf Efendi
Şâhidân: Nezâret-i müşârun-ileyhâ Muhasebecisi Saâdetlü Bedri Efendi Hazretleri bin Mehmed Efendi
Diğeri: Nezâret-i müşârun-ileyhâ İstatistik Kalemi Müdürü İzzetlü Cemil Bey bin Abdullah Efendi
Zevc: Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beyefendi Hazretleri bin Hacı Ali Paşa
Vekîli: Müderrisîn-i kirâmdan fazîletlü Mehmed Bahaeddin Efendi ibn-i Ömer Ragıb Efendi
Şâhidân: Kethüdâ-yı Sadr-ı âli Hüseyin Bey Efendi ibn-i Mustafa Efendi
Diğeri: Vekilharc Mustafa Efendi ibn-i Abdullah Efendi
Mehr-i müeccel
5001
Yalnız beş bin bir kuruştur.
Fî 3 Rebîü’l-âhir sene [1]318 ve fî 17 Temmuz sene [1]316 tarihlerinde Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey ile tâlibi Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beye vekîl ve şâhidân muvâcehelerinde beş bin bir kuruş mehr-i müeccel ile akitleri icrâ edildiği ma‘lûm olmak üzere işbu izinnâme bi’t-temhîr i‘tâ kılındı.
Fî 18 Temmuz sene [1]316
[Mühür]
Şehzâde Kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Hafız Salih Tevfik
*Arşiv Uzmanı, İstanbul Müftülüğü
DİPNOTLAR
1- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Üsküdar Mahkemesi, Sicil no: 779, s.87, s.217, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34b; Sicil no: 14, s.35a; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 345, s.31b; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 389, s.53b, 54a, 67a.
2- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.10a, 29a.
3- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s.85. Şer‘iyye sicillerinde kadıların alacakları harç miktarlarının daha sonraki dönemlerde de düzenlendiği görülmektedir. Fatih, Yavuz, Kanuni döneminde ve daha sonraki dönemlerde de kadıların alacakları nikâh harçlarının miktarı belirtilmiştir.
4- Ekrem Buğra Ekinci, Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, sayı 2, yıl 2006, s.41–61.
5- Boşanma kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34a, 35b, 39b, 42a, 44a, 45b, 46b, 49a, 52a, 54b, 57a, 58b, 59b, 62b, 63a, 65b.
6- Fetva için bkz. Ebussuud Efendi, Maruzat, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Bağdalı Vehbi, No: 569, vr. 67b.; Geniş bilgi için bkz., M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülİslâm Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s.37-38;
7- Ekinci, a.g.m., s.41–61.
8- Düstur: I/1/300–314; 22 Cemâziye’l-evvel 1332 tarihinde fetvahaneden hazırlanan müzekkirede de durum açıklanmıştır. Ceride-i İlmiye, cilt:1, s.36–39.
9- Düstur, 1/5/83; Düstur, I/Zeyl2/15; Geniş bilgi için bkz. M. Akif Aydın, “Osmanlılarda Ailenin Tarihi Tekamülü”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, C.II., s.438.
10- Bilgi için bkz. Ekteki seyyibe izinnâmesi örneği; Son dönem bakire izinnâmelerinde “Askerde nişanlısı yoksa nikâhını kıyasın.” ifadesi yer almaktadır. Özellikle savaş döneminde askere alınanların görevlerini huzur içinde yapmaları için böyle bir hüküm konmuştur.
11- İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi’nde 16 adet hicrî 1312–1345 yıllarını kapsayan İzinname Defteri bulunmaktadır. Yine İstanbul Kadılığı’na ait 1299–1320 yıllarını kapsayan 19 adet Seyyibe İzinname Defteri ve 1283–1331 yıllarını kapsayan 11 adet Bakire İzinname Defteri, Bakırköy Mahkemesi’ne ait 1324–1342 yıllarını kapsayan 5 adet İzinname Defteri, Küçükçekmece Mahkemesi’ne ait 1306–1332 yıllarına ait 2 adet İzinname Defteri mevcuttur.
12- Mahkemelerin tutacağı bu defterler Meclis-i Tetkikat-ı Şer‘iyye tarafından varakaları mühürlenecek ve tasdiklenecektir. İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi, III. Bölüm, Defter no: 576, s.302.
13- Aynı kişinin nikâh ve boşanma kaydı için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 722, s.94b-95a, s.118b-119a; Defter no: 277, s.34b-35a; İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi III. Bölümde, Üsküdar Mahkemesi’ne ait 1333-1343 yıllarına ait 16 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Kasımpaşa Mahkemesi’ne ait 1332–1337 yıllarına ait 5 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Beykoz Mahkemesi’ne ait 1335–1338 yıllarına ait 5 adet Münakahat Defteri bulunmaktadır.
14- Örnekler için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 301, s.59, kayıt: 1044; s.61, kayıt: 1056; s.98, kayıt: 1240.
12 Nisan 2012 Perşembe
HİÇ KİMSE ALLAH’TAN DAHA MERHAMETLİ DEĞİLDİR
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide süresi: 3)
Biz Müslümanlar tamamlanmış bir dine iman etmişiz. İslam’ın hiçbir eksikliği yoktur. Hayatımızın her alanında İslamî hükümler mevcuttur. Teşevvüşe düşeceğimiz hiçbir durum söz konusu değildir, elhamdülillah.
Fakat bir bakıyoruz ki, bir kısım insanlar İslami meselelerde fütursuzca hüküm yürütüyor, kafalarına göre bidatler ihdas ediyorlar.
Bilindiği gibi bir insan eğer İslam akidesi üzerinde ölmüşse onun hiçbir günahına bakılmaz. Namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Bir Müslüman için ardından kılınan namazın ve cemaatin ellerini açıp yaptığı duaların onun affına vesile olması umulur.
Eğer bir insan, Müslüman bir ailenin çocuğu olmasına rağmen irtidat etmiş yani dininden dönmüşse onun cenaze namazı kılınmaz ve cesedi de Müslüman mezarlığına defnedilmez. Hatta ailesine başsağlığına gidildiği vakit taziyesi dahi Müslüman’ın taziyesinde farklı bir ifade biçimiyle yapılır.
Hiç kimse Allah u Teala’ dan daha merhametli değildir. Eğer bir kişi İslam dininden dönmüşse artık hiç kimsenin çıkıp da o kişiye rahmet dilemesi ve ardından namaz kılıp, dua etmesi mümkün değildir.
Eğer bir insanın ağzından inkâr sözleri sadır olmuşsa veya bir sanatçı-yazar-politikacı vs. duruşu ve söylemleriyle hayatı boyunca İslam’a saldırmış, ardından da “ben tevbe ettim ben Müslüman’ ım” gibi açık bir ifadesi de yoksa ona kâfir muamelesi yapılır. Yani namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına da defnedilmez.
Bütün bu kural ve kaideler fıkhımızda açık seçik ifade edilmişken, insanlar neden hala kafalarından hüküm üretirler? Neden Allah (c.c.)’tan daha merhametli olma rolüne soyunurlar?
Öte yandan -sanki ateistlerin namazını kılmaya çok meraklıymışız gibi- birilerinin çıkıp;“Neden bir ateistin vasiyeti yerine getirilmiyor. Cesedinin yakılmasını isteyen bir ateiste neden namazlı-dualı cenaze tertipleniyor?” demesinin de geçerliliği yoktur.
Çünkü mantık açısından ateistlerin vasiyette bulunmaya hakları yoktur. Ne de olsa vasiyet, ahret inancıyla alakalıdır. Ölmüşleriyle ahrette kavuşacaklarını umanlar onların vasiyetlerini yerine getirmeye özen gösterirler. Ateistler ise öldükleri zaman hayvan misali toprağa karışıp gübre olacaklarını sanmaktadırlar. Öyleyse bu caka nedir?
Bu ülkede Müslüman- Ehli Kitap ortak geleneğine göre cenazeler toprağa gömülür. Müslümanların cenazesi camiden, namaz kılınarak uğurlanır. Ehli kitabın da kilise veya havradan… Ateistlerinki sessiz sedasız herhangi bir toprak parçasına gömülebilir.
Ölümü yokluk sayanların vasiyetleri varmış diye havayı insan cesedinin kokusuyla kirletmenin ne gereği var?
Cenazelerin nasıl defnedileceğini dinler belirler. İnsanlar kendi aklınca defin adeti icad edemezler. Yoksa her kalına gelen bir adet çıkarırsa, mesela “benim cesedimi buzdolabında saklayın,”“benim ölümü mumyalayıp bir meydanda sergileyin,” “benim cenazemi altınla kaplayın…” dese, bunun sonu gelir mi?
Bu tarz sözlerle cenaze yakılmalarını bir ateizm propagandasına dönüştürmelerinin hiçbir haklılığı bulunmamaktadır.
5 Nisan 2012 Perşembe
HZ. PEYGAMBER’İN YÜCE AHLAKI
Öyle bir peygamberin ümmetiyiz…
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik!’ (Enbiya;107)
Ey Muhammed sallallahu aleyhi vesellem! Seni Kur'an şeriatı ve ahkâmıyla, sadece ve sadece, dünya ve ahirette bütün insanlara ve cinlere rahmet olasın diye gönderdik. Kim bu rahmeti kabul eder ve nimete şükrederse dünya ve ahirette mesut ve bahtiyar olur. Ve kim bunları inkâr ve reddederse dünya ve ahiretini mahvetmiş olur, buyruluyor.
Abdullah b. Abbas radıyallahu anhudan nakledilen bir görüşe göre, buradaki “Âlemlerden maksat, Hazret-i Resulullah'ın kendilerine Peygamber olarak gönderildiği bütün varlıklardır. Bunların mümin veya kâfir olmaları fark etmez. Allah Resulünün müminler için bir rahmet olması hem dünya hem de ahiret için söz konusudur. Kâfirler için rahmet olması ise sadece dünya hayatında söz konusudur. Zira kâfirler, Hazreti Resulullahın sayesinde, geçmiş ümmetlerin uğradıkları, maymuna dönüşme, gökten üzerlerine taş yağma gibi afetlere uğratılmaktan kurtulmuşlardır.”
Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ben lânetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim.”
İşte, böyle bir Peygamberin ümmeti olmak, bizim için ne büyük bir mükâfattır. Tabi, ümmetliğe kabul edilmek şartıyla... Allah-u Zülcelâl, hepimize Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme ümmet olmayı nasip eylesin. (Âmin)
O’na ümmet olabilmek için
Peki, ümmeti olmamıza karşılık bize düşen vazife nedir? İnançsızlık ve küfür rüzgârlarının bütün şiddetiyle estiği bu asırda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi anlamak ve anlatmak, en kutsi vazifemiz olmalıdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin gösterdiği ve bize bildirdiği vazifelerimizi idrak edemediğimiz veya terk ettiğimiz anda, batıl düşünceler her zaman ve her mekânda başköşeye tahtını kuracak, insanlık O'nu anlama ve idrak etme noktasına ulaşamayacaktır.
O şefkat ve rahmet Peygamberine, ne ölçüde layık olduğumuzun hesabını iyi yapmalıyız. Bulunduğu cennette dahi ümmetini düşünen, ümmetinin derdiyle ağlayan, ümmetinin sevinciyle sevinen rahmet Peygamberini ve O’nun mesajlarını, en köhne kalplere dahi nakşetmeliyiz.
Aksi halde onun şefaatiyle kendimizi kurtaracağımızı sandığımız anda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bizlerden nasıl yüz çevirdiğini -Allah korusun- görürüz.
Ümmetin günahkârlarına şefaat edecektir
Asırlardır O'nun nur saçan simasından mahrum kaldık. Müslümanlar olarak garip kaldığımız şu asırda dahi, O'na ulaşacak yolları arama ve O’nu bulma, en güzel hayalimiz ve amacımız olmalıdır. Günah bataklığına bulaştığımız anlarda dahi, O’nun şefaatinden medet umarken, onun rahmet Peygamberi olduğunun idraki içinde olmalıyız.
O Rahmet Peygamberi, mübarek kabr-i şerifinde kan ağlarken, Allah-u Zülcelal'in 'Habibim' dediği, yüzü suyu hürmetine kâinatı yarattığı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme başlarımızı feda etmeyi bilmeliyiz.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, dünyadayken bizlere rahmet vesilesi olduğu gibi ahirette de şefaatçi olacaktır, inşaallah.
Nitekim Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ‘Gecenin bir kısmında uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmuda (Şefaat makamına) gönderir.’ (İsra; 79)
Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı gibi, Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme büyük şefaat ve övülecek bir makam verecektir, inşaallah.
Ebu Akil oğlu Abdurrahman radıyallahu anh şöyle anlatmıştır: “Bir heyetle Resulullah sallallahu aleyhi veselleme gitmek üzere çıktım. Kapısına varınca develerimizi çökerttik. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanına girerken, dünyada en sevmediğimiz kimse o idi. Fakat yanından çıkarken (İslam'la şereflendikten sonra), yanına gelenlerin içinde onu en çok seven biz olmuştuk. Bir ara bizden biri:
‘Ya Resulallah! Rabbinden Süleyman Peygamberin saltanatı gibi bir saltanat istemedin mi?’ deyince, güldü ve daha sonra: ‘Umarım ki Peygamberinize verilen, Allah katında Süleyman Peygamberin saltanatından daha üstündür. Allah gönderdiği her Peygamberin duasını kabul etti. Onlardan bir kısmı dünyada dua etti, istediği verildi. Bazıları iman etmeyen asi kavmine beddua etti, helak oldular. Allah benim de dileğimi kabul etti, ben ahirete bıraktım, kıyamet günü Rabbim katında ümmetime şefaat edeceğim.” (Taberani, Bezzar)
Peygamberimizin Yüce Ahlakı
İnsanlar için güzel ahlak hususunda en büyük rehber, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakıdır. O, çok azim bir ahlak sahibi idi. Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede; “Hakikaten sen büyük bir ahlak üzeresin” (Kalem; 4) buyurarak, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın ahlakını övmüştür.
Enes radıyallahu anhu şöyle demiştir; “Resulullah, ahlak olarak insanların en güzeliydi. Onun, on yıl hizmetinde bulundum. Bana bir defa bile öf demedi. Yaptığım bir iş için; ‘Neden böyle yaptın?’ yapmadığım bir işten dolayı da; ‘Şöyle yapsaydın ne olurdu!’ dememiştir.”
Efendimiz aleyhissalatu vesselam, insanların en yumuşak huylusu idi. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde; “Yumuşak huyluluk nerde bulunursa orayı süsler. Hangi şeyden de kaldırılıp alınırsa ona utanma sebebi olur.” (Müslim)
Yine, “Allah, yumuşaklıkla muamele edicidir, yumuşak huyluluğu sever.” (Müslim) buyurmuştur.
O, insanların en cömerdi idi. Yanında bir geceliğine de olsa bir dirhem veya bir dinar bırakmaz, muhtaç olan kimselere dağıtırdı. O, elbisesini diker, yatağını kendisi toplardı. Öyle bir hâyânın sahibi idi ki, gözünü kimsenin yüzüne dikmezdi.
Çağrıldığı davetlere, fakir veya zengin ayırımı yapmadan icabet ederdi. Kendisine verilen çok küçük hediyeleri dahi kabul eder ve karşılığında oda hediye verirdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kızdığı zaman, Allah için kızar, kendi nefsi için asla kızmazdı. Açlıktan çoğu zaman karnına taş bağlardı. Önüne konulan yemeği geri çevirmezdi. Bir yere yaslanarak ve masada yemek yemezdi.
O, insanların en alçak gönüllüsü idi. Sözü uzatmadan ve açık bir dille herkesin anlayacağı şekilde konuşurdu. Daima güler yüzlü idi. Dünya işlerinden dolayı asla endişeye düşmezdi.
Daima hastaları ziyaret ederdi. Parmağına gümüş yüzük takar ve güzel koku sürünürdü. Fakirlerle oturur, yoksullarla beraber yemek yerdi. Akrabaları ile ilgisini hiç kesmezdi.
Kimseye eziyet etmez, özür dileyenin özrünü kabul ederdi. İnsanların gönlünü almak için şakalaşırdı. Ama daima hakkı söylerdi. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi.
Yoksulları horlamaz, zenginlere zenginliklerinden dolayı saygı göstermez, herkese eşit olarak davranırdı.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kendi nefsi için kimseye vurmamıştır. Yolda birisi ile karşılaştığında ilk olarak kendisi selam verir, bir ihtiyacı için yanına gelen kimseler, onun yanından ayrılmadan, oradan ayrılmazdı.
Bulunduğu her yerde daima Allah-u Zülcelal'den bahsederdi. Yanına gelen herkese ikramda bulunurdu. Hiç öfkelenmez, bir şeye hemen rıza gösterirdi. İnsanlara karşı çok şefkatli davranırdı. Onun meclisinde, kimse sesini yükseltmezdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem insanların en tatlı sözlü olanıydı. Gayet açık konuşurdu. Sözlerinde fazlalık ve noksanlık bulunmazdı. Lüzumsuz olarak hiç konuşmazdı. Kötü söz konuşanlardan yüz çevirirdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem herhangi bir zorlukla karşılaştığında, o işi Allah'a havale eder, Allah-u Zülcelal'den yardım isterdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem yemeğe başlamadan önce; “Bismillah, Ya Rabbi! Bunu kendisiyle cennet nimetlerine ulaşılacak, şükrü ödenmiş bir nimet kıl.” Diye, dua ederdi. (Tirmizi)
O, kendisine bir zarar vereni bağışlama hususunda insanların en önde olanıydı. Mazeret beyan edenlerin mazeretlerini kabul ederdi.
Kurtuluş O’na Uymakta
İşte, buraya kadar kısaca anlatmaya çalıştığımız, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı, hepimiz için gerçek bir rehberdir. Her kim, denizden bir damla da olsa ahlakında O'na mutabaat yaparsa, kendisini düzlüğe çıkarmış olur. Çünkü O'nun ahlakı, geceleyin ayın etrafı aydınlatması gibi insanın önünü aydınlatır. Karanlıktan aydınlığa çıkarır. Kim, O'nun ahlakı ile ahlaklanırsa hem insanların yanında hem de Allah-u Zülcelal'in katında çok makbul olur.
İnsan kendisini, ancak Allah’ın peygamberine uymakla kurtarabilir. Kim onu kabul etmez ve onun getirdiği dine inanmazsa o kimse asla kendisini kurtaramayacaktır.
İşte biz, böyle bir Zat'ın ümmetindeniz. Ondan çok hayâ etmemiz gerekir. Hz Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı, gerçek bir rehberdir.
Allah-u Zülcelâl, imandan ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatından, O’na uymaktan bizleri mahrum etmesin… (Âmin)
29 Mart 2012 Perşembe
KİM ŞEHİTTİR?
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Şehadet, makamların en büyüğü… Onlar, canlarını Allah (c.c.) için feda edenler. Onlar hakkında ölü denilmez, onlar uğrunda öldükleri Rableri katında diridirler.
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” (Ali İmran: 169-171)
Hakiki şehadet, ancak Allah’ ın dinini yüceltmek için savaşmakla elde edilen bir makamdır.
Ebu Musa’dan rivayet edildi:
Rasulullah –sallalahu aleyhi vesellem-‘ e “yiğitlik için savaşan, hamiyet için savaşan, riya için savaşan kişiler hakkında; hangisi Allah yolundadır?” diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah –sallalahu aleyhi vesellem- şöyle dedi:
مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
“Kim Allah’ın Kelimesi yüce olsun için savaşırsa, o Allah yolundadır.” (Müslim, K. İmârat, 3525)
Hakikî şehitlik makamına erişenlere iki dünyada da diğer insanlardan farklı muamele yapılır. Yıkanmadan, yaralarından kan akar bir şekilde defnedilir.
“Onları yıkamayın. Zira her yara ya da her kan Kıyamet günü etrafına misk kokusu yayar.” ( Ahmed b. Hanbel, B. Müs. Mükessirîn, 13674)
Ahirette kul hakkı hariç bütün günahları bağışlanır.
“Şahidin kul borcu hariç her günahı affolunur.” (Müslim, K. İmârat, 3498)
Hakiki şehitliğin yanında bir de, mazlum ve mağdur bir halde öldüğü için şehit sevabına kavuşan müminlerin durumu vardır. Peygamberimiz (s.a.v.) onları şu hadisinde haber vermiştir:
“Aranızda kimi şehitten sayıyorsunuz.”
Dediler ki: “Ya Rasulullah, Allah yolunda öldürülen şehittir.” Dedi ki:
“O zaman ümmetimin şehitleri az demektir”.
Dediler ki: O halde onlar kimdir, ya Rasulullah? Dedi ki:
“Kim Allah yolunda öldürülürse şehittir. Kim Allah yolunda ölürse şehittir. Kim taun/veba hastalığında ölürse şehittir. Kim ishalden ölürse şehittir. (Müslim, K. İmârat, 3539)
Dünyada şehit olarak isimlendirilen ama Allah (c.c.) katında şehit kabul edilmeyenlerin durumu hakkındaki Hadis i Şerif ise şöyledir:
“Muhakkak ki, Kıyamet gününde hakkında hüküm verilen ilk insan, şehit edilen bir adamdır. O adam getirilir, kendisine verilen nimetler hatırlatıldıktan sonra Allah ona,
‘Bunlara karşılık ne amel yaptın?’ Diye sorar. O da;
Şehit olasıya kadar Senin için savaştım, der. Allah (c.c.);
‘ Yalan söyledin, sen cesur desinler diye savaştın, nitekim öyle denildi,’ der. Sonra onun ateşe atılasıya kadar yüzüstü sürüklenmesini emreder.”( Müslim, K. İmârat, 3527 )
22 Mart 2012 Perşembe
EN HAYIRLI İŞ ‘ZİKRULLAH’TIR
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Hadis-i Şerif
Ebu’d-Derda radıyallahu anhu anlatıyor: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, (bir gün) sordu:
- En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, Melîk’inizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi? (Ashab-ı Kiram):
- Evet! Ey Allah’ın Resulü! Dediler. (Resulullah sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah’ın zikridir!’ Buyurdu.” (Tirmizi)
Dünya ve içindekilerden daha kıymetli
Allah-u Zülcelal’i zikretmek, dünya ve dünyanın içindekilerden daha kıymetlidir. Zikir, kalbin cilasıdır. İnsanın kalbinin temizlenmesi ve kemale ulaşması için zikirden daha üstün bir şey yoktur.
Allah’ı zikretmek, insanın kurtuluşu için büyük bir vesiledir. Zikir hakkında ayet-i kerime ve hadisi şerifler çoktur. Mesela, Allah-u Zülcelâl bazı ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı çok zikrediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma; 10)
“Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür...” (Ankebut; 45)
“Dikkat edin! Kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle huzur ve sükûnete kavuşur.” (Ra'd; 28)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bazı hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Her şeyi temizleyen, her kiri gideren bir şey vardır. Kalpleri temizleyen şey de Allah’ı zikretmektir. Allah’ın azabından kurtaracak en tesirli amel zikirdir.” (İbn Ebi’d-Dünya, Beyhaki)
“Allah’ı zikreden kimse ile O’nu zikretmeyenin misali; diri ile ölü gibidir.” (Buhari, Müslim)
Muaz bin Cebel radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Allah’ın azabından, Allah’ı zikretmekten daha fazla kurtaran hiçbir şey yoktur.” (Ahmed bin Hanbel, İbn Ebi’d-Dünya, Tirmizi, İbn Mace, Hâkim, Beyhaki)
Sevilen ve sevilmeyenlerin alametleri
Kur’an ve Sünnet’e uygun eski haberlerde bildirildiğine göre, Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e:
- Ya Rabbi! Senin sevdiklerini, sevmediklerinden nasıl ayırt edeceğim? Diye sordu. Allah-u Zülcelâl:
- Ey Musa! Ben sevdiklerime iki alamet bağışlarım, buyurdu. Hz. Musa aleyhisselam:
- Ya Rabbi, bu alametler nedir? Deyince, Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu:
- Ey Musa! Birinci alamet olarak, ona beni zikretmeyi ilham ederim de böylece (o Beni zikrettiği için) göklerde ve yeryüzünde onu anarım. İkinci alamet olarak da onu haramlardan ve gazabımdan uzak tutarım ki, azabıma ve belama çarpılmasın.
Buna karşılık, sevmediğim kula da iki alamet veririm. Birinci alamet olarak, beni zikretmeyi unuttururum. İkinci alamet olarak da onu nefsinin arzuları ile baş başa bırakırım ki, haramlara düşerek gazabıma uğrasın da azabıma ve belalarıma çarpılsın.”
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ı zikretmek, kalplere şifadır.” (Deylemi)
“Size, Allah’ı çok zikretmenizi emrediyorum. Peşine düşman düşen kimse, nasıl bir kaleye sığınarak ondan kurtulursa kul da şeytandan, ancak Allah’ın zikri ile kurtulur.” (Tirmizi; Hâkim)
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, Allah-u Zülcelal’i zikretmek, insan için her şeyden daha hayırlıdır. Dünyalık kazancımıza hiçbir zararı olmayan zikir ile insan daima meşgul olabilir. Müsait vakit olmadığı zaman, ticaret veya herhangi bir işle uğraşıyorken de dil ve kalp ile Allah’ı zikredebilir. Yürürken, diliyle salâvat getirebilir, istiğfar edebilir, hadis-i şeriflerde tavsiye buyrulan zikir ve tespihleri yapabilir.
Allah’ın kulunu zikretmesinin anlamı
Allah-u Zülcelâl, yine başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim.”(Bakara 152)
Bizim, Allah-u Zülcelal’i zikretmemiz bellidir. Allah-u Zülcelal’in bizi zikretmesinin ne anlama geldiği meselesine gelince; Allah-u Zülcelal’in dar günlerde bize yardım etmesi, bize dünyada iken kulluk ve taatini, ibadetini nasip etmesi, günahtan muhafaza olabilmemiz için manevi kuvvet vermesi ve bizim için ne kadar faydalı şeyler varsa onları bize nasip etmesi olarak anlamalıyız.
Ayrıca; kabirde de münker ve nekir melekleri bize soru sordukları zaman, onların şaşıracağı biçimde, başarıyla cevap vermemizdir. Haşir meydanında, insanların amel defterleri dağıtılırken, sağ elimize verilmesine, keskin bir kılıcın ağzı gibi olan Sırat Köprü’sünden geçmemize, onun altında yanan ateşten muhafaza olmamıza ve ahirette bize sorulacak bütün sorulara, Allah-u Zülcelal’in yardımıyla kolayca cevap vermemizi sağlamasıdır.
Allah’ı zikretmekle, bu gibi menfaatler kazanılıp onun yardımına nail olunurken; O’nu zikretmekten mahrum kalmak, akıbetimizin kötü olacağına alâmettir!
Yeryüzünde, Allah-u Zülcelal’i zikretmekten daha büyük bir menfaat yoktur. Bu büyük hayırdan kendimizi mahrum etmemeliyiz.
Velhasıl, Allah-u Zülcelâl kalbimize muttali olduğu zaman, kalbimizi çoğunlukla kendi zikri ile meşgul gördüğü zaman, bize yardımcı olacaktır, inşaallahu teala.
15 Mart 2012 Perşembe
TEVBE, ZİKİR VE NAMAZIN ÖNEMİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Tevbe edenlere mükâfatlar var
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah'ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, müminlerle birliktedirler. Allah, müminlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146)
Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Yine ayet-i kerimden anlıyoruz ki tevbedir! İnsan tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir. Bu müjdeyi ise Allah-u Zülcelâl, şu ayeti kerimede haber veriyor: “Ancak tevbe ve iman edip iyi amel işleyenler başka; çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Furkan; 70)
Tevbe, mümin için imandan sonra en büyük nimettir. Tevbe çok mühimdir bilhassa bu ahir zamanda, sokaklar ve çarşılar, sanki günah denizi gibi olduğu için çok daha mühim hale gelmiştir. Bir insan denize düştüğü halde “Ben ıslanmadım” diyebilir mi? Her kim olursa olsun sabahtan akşama kadar, bu günah denizinin içine girmişse ıslanacaktır, kirlenecektir.
Bir kul, tevbe ettiği zaman Rabbi ile sulh etmiş, arasını düzeltme yoluna girmiştir. Çünkü kişi şeytanın yanında olduğu zaman, şeytan Allah-u Zülcelal'e düşman olduğu için sanki o da düşman olmuş gibi olur. Şeytanın yanından ayrılıp Allah-u Zülcelal'e tevbe ettiği zaman, kendi Rabbi ile sulh yapmış, barışmış olur.
Öyle ise İslam dininde, tevbeden daha güzel bir şey var mıdır? İnsan için öyle büyük ve kıymetli bir nimettir ki, anlatmakla bitiremeyiz. Onun için tevbenin kıymetini iyi bilelim.
Bazı insanlara, “Gelin tevbe edin” dediğimiz zaman o kimseler: “Allah, benim gibi bir adama azap verir mi?" diyerek, bir kibrin ve ucubun (kendini beğenmişliğin) içine giriyorlar. Oysa işledikleri günahlarla Allah katındaki hallerini bir bilselerdi, ne kadar yanlış düşündüklerini anlayacaklardı.
Tevbe, Allah’ın gazabını söndürür
Allah-u Zülcelal'e hamd-ü senalar olsun ki, bize çok büyük bir nimet olarak iman vermiş ve bu imandan sonra da tevbe ederek yanlış yaptığımızda dönebilmeyi nasip etmiştir. İnsan, kulluk yolunda kendisinde bir ilerleme olmayıp yerinde saydığı zaman veya geri gittiği zaman, hemen tevbeye kaçmalıdır. “Acaba Allah-u Zülcelâl, bu günahtan dolayı bana gazaba mı geldi?” diyerek, hemen tevbeye sarılmamız lazımdır.
Aylarca tevbeyi terk etmek, çok yanlıştır.
Nice işlediğimiz günahlar vardır ki, biz onları unutuyoruz fakat kıyamet gününde bu günahların hepsini zerresine kadar göreceğiz. Bunların hepsi Allah-u Zülcelal’in katında sabittir. Fakat biz, gaflete düşmüşüz, o günahları unutmuşuz. Hiç hatırımıza getirmiyoruz. Bu sebeple, bütün yapmış olduğumuz günahlardan tevbe etmeliyiz. Böyle yaparsak, Allah-u Zülcelâl, bu unutmuş olduğumuz günahlarımızı da sevaba çevirecektir inşaallah.
Aliyyü'l-Havvas, her sabah ve her akşam vücudunda ne kadar aza varsa hepsinden tevbe ediyordu. Gözlerinden, kulaklarından, dilinden, ayaklarından, kalbinden yani bütün azalarından birer birer: “Ya Rabbi! Bu azalarımla yapmış olduğum bütün günahlarımdan ben pişmanım” diye tevbe ediyordu. Ve diyordu ki: “Tevbe, Allah-u Zülcelal'in gazabını söndürür.”
Çünkü insan bir günah yaptığı zaman, Allah-u Zülcelâl ona gazaba gelir. Hatta insan günah yapıp da Allah-u Zülcelâl ona gazaba geldiği zaman, Arş ve Arş’taki melekler korkudan titrerler. İşte, biz de günahı böyle görüp farkına varmalıyız.
Kabrimiz bize sesleniyor
Dünyada dolaşıyoruz, yiyoruz, içiyoruz, önümüze ne gelirse yapıyoruz ama hakikat böyle değildir. Biz Allah-u Zülcelal'e karşı nasıl davranıyorsak, ağaçlar, taşlar, topraklar da bize o şekilde muamele ediyorlar. Hatta kabrimiz de bize öyle muamelede bulunuyor. Eğer biz vaktimizi ibadetle, zikirle, Allah-u Zülcelal'in razı olacağı işlerle geçirirsek, kabrimiz bize şöyle sesleniyor: “Allah senden razı olsun! Ben sana aşığım. Ne zaman yanıma geleceksin? Sen benim yanıma geldiğin zaman, sana hürmet edeceğim.”
Ama günahlarla meşgul olup, Allah'a asi olduğumuz zaman, yine o kuru toprak bize şöyle sesleniyor: “Allah seni kahretsin! Ben sana karşı çok öfkeleniyorum. Sen benim yanıma ne zaman geleceksin? Geldiğin zaman senin kemiklerini birbirine geçireceğim.”
Eğer biz, Allah-u Zülcelal'e âşık olursak onlar da bize âşık oluyorlar. Fakat biz asi olursak, onlar da bize buğzediyorlar.
Allah-u Zülcelâl bizleri, kendisine ibadet edelim diye yaratmıştır. Allah-u Zülcelâl, bizi bu dünyaya kendi rızasını kazanabilmemiz için göndermiştir. O halde, kalbimizde daima Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için bir merak, bir hararet ve yanma bulunmalıdır. Eğer insanın kalbinde Allah-u Zülcelal'in rızasının merakı varsa günbe gün, saatbe saat mutlaka O'na doğru gidecektir.
En hayırlı amelle meşgul olalım
Allah'ın zikri insan için kurtuluştur. Bunu daima söylüyoruz fakat istediğimizi maalesef yerine getirmiyoruz. Allah-u Zülcelal'in zikri, insan için hem çok kolay hem de çok büyük bir sevaptır.
Ebu’d-Derda radıyallahu anhu anlatıyor: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, (bir gün) sordu:
- En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, Melîk’inizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi? (Ashab-ı Kiram):
- Evet! Ey Allah’ın Resulü! Dediler. (Resulullah sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah’ın zikridir!’ Buyurdu.” (Tirmizi)
Allah-u Zülcelal'in zikri çok kolaydır. İnsan oturduğu yerden bile kalben veya hem dil ile hem de kalple Allah'ı zikrettiği zaman, çok büyük hayırların sahibi olur.
Bu bizim için çok büyük bir fırsattır. Fakat bu fırsatı, bu sermayeyi denize akan fakat değerlendirilmeyen nehirler gibi kaybediyoruz. Yani, sabahtan akşama kadar geçen sürede, zikir yapmadığımız zaman, bu sermayeyi kaybetmiş oluyoruz. Ara sıra da olsa tespihlerimizi elimize alıp bir köşeye çekilerek, bir miktar Allah-u Zülcelal'i zikretmemiz lazımdır. Bize yarayacak olan budur.
Bir defa terk ettirirse…
Nefis yaramazdır, Allah-u Zülcelal'in zikrini yapmak istemez. Bunu hepimiz tecrübe edebiliriz. Nefsin hileleri çoktur. İnsanı aldatabileceği bir fırsat bulduğu zaman, artık onu bırakmaz.
Bir kişi namazını hiç terk etmemişse onunla namazını terk etmesi için fazla uğraşmaz. Çünkü o kişinin namazını terk etmeyeceğini ve uğraşmasının boş olduğunu bilir. Fakat bir sefer de terk ettirdiği zaman, ondan sonra öyle bir baskı yapar ki her zaman terk ettirmeye başlar: “Sen zikir yapamazsın. Zikir yaptığın zaman bunalıma giriyorsun!” diyerek, daima zikirden alıkoymak için uğraşır.
İnsanın, kıyamet gününde terazisinin sevap kısmının ağır gelmesi için salih amele ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada, nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde terazisinin başına geldiği zaman, kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insan o gün pişman olmamak için bu dünyada, elinde fırsat varken salih ameller yapabilmek için gayret göstermelidir.
İnsan, Allah-u Zülcelal'e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman, sadece Allah-u Zülcelal’in rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, ‘kabul’ de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman, ‘kabul’ de onlardan ayrılır.
Namaz hayâsızlıklardan alıkoyar
Allah-u Zülcelâl, öyle kudret ve azamet sahibidir ki, her ne ibadet yaparsak yapalım, yaptığımız ibadetlerin O'nun Zat’ına layık olması için gayret edelim. Bilhassa namazın üzerinde elimizden geldiğince gayretli olmamız lazımdır. Çünkü namaz, İslam dininin direğidir. Namazın olmaması, binanın direksiz olması gibidir.
Onun için ilk olarak kendimize, ailemize, dost ve akrabalarımıza namaz ile tavsiyede bulunmalıyız. Namaz bütün ibadetlerin başıdır. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut; 45)
İşte, namaz böyledir. Onun kıymetini iyi bilelim. Rükûsu ile secdesi ile huşu içinde, huzurlu olarak namazımızı kıldığımız müddetçe Allah-u Zülcelâl bizi muhakkak günahlardan muhafaza eder, hakiki tevbe etmeyi ve salih amel yapmayı da nasip eder inşaallah.
Allah-u Zülcelal'e ibadetlere, namaz olsun, oruç olsun, zekât olsun, hac olsun, Allah için yolun üzerindeki bir şeyi kaldırmak olsun, mümin kardeşimize yardımcı olmak olsun, yani hangi ibadet olursa olsun, daima o ibadetlere âşık olmamız lazımdır. Böyle olduğu zaman, belki de Allah-u Zülcelâl bizim küçük ama samimi olarak yaptığımız bir ibadetimizden dolayı bizi af ve mağfiret eder.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)
8 Mart 2012 Perşembe
İNANIYORSANIZ MUTLAKA ÜSTÜNSÜNÜZ!”
Bir gerçeği gösterme eylemi; ‘tebliğ’
Tebliğ, sözlükte, ‘ulaştırma ve bildirme’ anlamına gelir. Özel manasıyla tebliğ, bir Peygamber mesleğidir. Peygamberler, Allah’tan aldıkları emir ve yasakları olduğu gibi insanlara ulaştırırlar.
Bu görev, elçi oluşlarının tabii bir gereğidir. Peygamberler, tebliğ görevini yaparak, hem dinin hükümlerini açıklar ve öğretirler; hem de günahlardan arındırma ve koruma görevini yapmış olurlar.
Tebliğ, propagandadan apayrı, misyonerlikten bambaşkadır. Zira propaganda dünyevi ve maddi bir faaliyettir. Misyonerlik ise ‘İlahi kılıflı’ insani çabaların adıdır. Dayanakları itibariyle, manevi, ruhi ve dini alanda kalması nadirattandır. Bu sebeple, misyonerlik deyince akla gelen ilk hatıra, bir Kızılderili’den bütün Afrika’ya tercüman olan şu feryattır: “Avrupalı Hıristiyanlar bize ilk geldiklerinde, ellerinde İncilleri vardı. Bizim elimizde de verimli, zengin topraklarımız… Kısa bir zaman sonra; baktık ki, onların İncil’i bizim elimize geçmiş, bizim topraklarımız da onların eline geçmişti.”
Tebliğ ise asla sömürü aracı olmaz. Tebliğin temel özelliği, karşılığında hiç bir ücret talep edilmemesidir. Kur’anı Kerim, peygamberlerin samimiyetine delil olarak, tebliğ hizmetine karşılık herhangi bir ücret istememelerini gösterir.
Tebliğ de bir faaliyettir. İçinde asla baskı, zorlama ve şiddet olmayan, iknaya dayalı bir gönül faaliyeti…
Tebliğ, sadece gerçeği göstermektir. Bir başka deyişle, hakikatin yüzünü tozdan, topraktan, kirden, pastan, pustan temizlemek, olduğu gibi açığa çıkarmak ve görünür kılmaktır.
İmam Gazali Hazretleri, “Cihat, insan ile İslam arasındaki engellerin ortadan kaldırılmasıdır.” der. Aslında insan, İslam’da kendi hakikatini, yani bizzat kendini bulacak ve hemen teslim olacaktır.
Nefis ve şeytan işbirliğinin, İslam ile insan arasına soktuğu engelleri kaldırmanın en etkili ve emin yolu tebliğdir. Tebliğin en etkili yolu da örnek olmaktır. İslam’a, dolayısıyla da Allah’a teslim olmuş müslümanın mutluluğu, başkalarını da bir mıknatıs gibi kendine çekecektir.
Tebliğ, yalnız dil ile yapılmaz. Müslüman’ın hayatı bütünüyle bir tebliğdir. Çünkü Kur’an’ın emri olan güzel ahlakı tavizsiz yaşayan her mümin, haliyle, tavrıyla, tarzıyla konuşur. Böylece, tebliğinde çok etkili olur. Çünkü “Lisan-ı hal, lisan-ı kalden üstündür.” Bu sebeple de halimizin konuştuğu yerde, dilimizin konuşmasına ihtiyaç azalır. Hal dili, tasavvufta, derviş sohbetine dönüşür. Mevlana deyimiyle, harfsiz, kelimesiz, cümlesiz konuşmak olur.
Bu sebeple, Güzeller Güzeli (sav), müslümanı, “Görüldüğünde Allah’ı hatırlatan” kimse olarak tarif eder. Aslında bu tarifine en çok uyan da bizzat kendisiydi. Bu gerçeğin şahitlerinden biri de Yahudi kökenli âlim Abdullah İbn Selam’dır. Efendimiz’i görür görmez müslüman oldu ve bu hızlı teslimiyetinin sebebini de şöyle ifade etti: “Gördüğüm bu yüzde yalan olamaz.”
Allah’ı kullarına sevdiren kimseler…
Efendimiz, “Yaşayan Kur’an’dı.” İnsanca yaşama biçimi olan sünnet-i seniyyesi, Kur’an ahlakının hayata geçirilmesinden ibaretti. Dolayısıyla, asıl tebliğini hayatının bütünüyle yaptı. Şakalarına bile yalan katmayan muhteşem bir dürüstlük örneği oldu.
Zaten, yaşamadan yaşatmak, yanmadan yakmak, olmadan oldurmak mümkün değildir. Zira insanlar, dediklerimize değil, yaptıklarımıza bakarlar.
Her müslüman, Efendimiz’in minik bir temsilcisidir. Bu yüzden, örnekleri ve önderleri olana benzemeye çalışarak, kendilerini sürekli güzelleştirmek zorundadırlar. Zira sadece O’na benzedikçe kendilerini ve çevrelerini güzelleştirebilirler.
Nitekim Efendimiz’in terbiye tezgâhından geçmiş seçkin insanlardan bir tanesi, bir ülkeyi aydınlatmaya yetmişti. Şimdi, bini bir şehre yetmiyorsa, aksayan nedir?
Aksayan yanımıza çözümün Bediüzzamancası şöyledir: “Eğer biz, ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle ızhar etsek (en olgun ahlakı tavırlarımızla ortaya koysak), sair dinlerin tabileri, elbette cemaatlarla İslamiyet’e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler.”
İslam ahlakı ve imanın hakikatlerini tebliğ hususunda ne yapmamızı gerektirir?
Bu sorunun cevabını da Güzeller Güzeli verir:
— Size bir kısım insanlardan haber vereyim mi? Onlar ne peygamber, ne de şehittirler. Ancak kıyamet gününde peygamberler ve şehitler, onların makamlarına gıpta ederler. Nurdan minberler üzerinde oturmuşlardır. Ve herkes onları tanır. Ashâb-ı Kiram:
— Onlar kimlerdir ya Resulallah? Diye sordular.
Allah Resulü buyurdu ki:
— Onlar, Allah’ın kullarını Allah’a sevdiren ve Allah’ı da kullarına sevdiren kimselerdir. Yeryüzünde nasihatçi ve tebliğci olarak dolaşırlar. Enes (r a) dedi ki:
— Ey Allah’ın Elçisi! Allah’ı kullarına sevdirmeyi anladık. Peki, Allah’ın kullarını Allah’a sevdirmek nasıl olur? Allah Resulü şöyle cevap verdiler:
— İnsanlara Allah’ın sevdiği şeyleri tavsiye ederler; sevmediği şeylerden de sakındırırlar. İnsanlar da bunlara itaat edince, Allah onları sever. (Beyhaki, Şuubu’l İman, D. 367)
Anlattığını yaşamayanların ahiretteki durumu
Müslüman, İslam’a gölge düşürmekten ya da engel olmaktan çok korkar, ödü patlar. Çünkü bilir ki, İslam’ın güzelliğini yansıtmak ve insanların onu sevmesine sebep olmak ne kadar sevapsa; ürkütücü, korkutucu ve kaçırıcı olmak da o kadar günahtır.
İnandığı ve hatta tavsiye ettiği güzelliği yaşamamak, tebliğ değil, büyük bir vebaldir. Efendimiz’in bu konudaki bir uyarısı, müthiştir. Buyurur ki: “Kıyamet günü bir adam getirilip ateşe atılır. Karnındaki bağırsakları dışarı çıkar. Onları, eşeğin değirmen taşını dönderdiği gibi dönderir. Derken, Cehennem ahalisi etrafında toplanır ve ‘Ey filan! Sen dünyada iken, bize iyilikleri emredip, kötülükleri yasaklamıyor muydun?’ derler. O kişi de, ‘Evet, iyilikleri emrederdim ama kendim yapmazdım, kötülükleri yasaklardım ama kendim yapardım’ diye cevap verir.” (Müslim, Zühd, 51)
Müslüman’ın görevi, İslam’ın güzelliklerini gösteren bir ayna olmaktır. Güzellik dini İslam’ın üzerini örten bir perde olmak ise müslümanın müthiş vebali, büyük cürmü… Bu suçun çokluğu yüzünden, bugün yeryüzünde, İslam’ın önündeki en büyük engel, ne yazık ki, müslümanlardır. Oysaki müslüman, inancının engeli olmaktan titrer; “Benim bir yanlışım sebebiyle, bir kişi İslam’dan soğusa ve Allah’tan uzaklaşsa, bu vebal bana yeter de artar” diye düşünüp ürperir.
Rabbimiz, sürekli kirlenen bir dünyada, müslümanlara sürekli bir temizlik görevi verir: “İçinizden öyle bir topluluk bulunsun ki, onlar insanları hayra çağırsın, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırsın. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran–104)
İslam, fıtrat dinidir. Yaratılışa uygun olan her şey, İslam’dır; bu açıdan İslamlık, insanlıktır. İnsani olan her şey de, İslamidir. Bu hakikat, İslami tebliği kolaylaştıran en önemli husustur. Çünkü İslam’da insana zor, aykırı ve ters gelecek hiçbir şey yoktur.
Bu gerçek de gösterir ki tebliğ, insana insanlığını ve yaratılış gayesini hatırlatmaktan başka bir şey değildir. Aslında her insan, bilerek ya da bilmeyerek Allah’ı arar. Tebliğ, bu arayışı fark ettirmektir. Zira bulanlar arayanlardır. Her arayan bulamasa da bulmak için aramak gerekir.
Önce tebliğ ortamı oluşturulmalı
Bu yüzden, öncelikle, insanlar için bir tefekkür ortamı oluşturulmalı… Zira ancak ulvi konularda derin düşünenler, arayışa geçerler. Düşünebilmek içinse sakin, güvenli ve huzurlu ruh hallerine ihtiyaç vardır. Kargaşa, korku ve tedirginlik halleri, tebliğe uygun değildir. İşte bu gerçek, müslümanı güvenilir kılar, barışçı yapar. Zira ancak sakin ve huzurlu ortamlarda, insan doğru düşünebilir ve hakikati kolay bulabilir.
Bu bilincin sahibi olan müslüman, bulanıklığı, kargaşayı, kavgayı hiç sevmez. Çünkü o, imanının gerçekliğine ve geçerliliğine tam inanır. O imanı bütünüyle ve şüphesiz benimser; eksiksizce yaşar. Bunu sadece kendisi için yapar. Tabii ki, bu güzelliğin bütün insanların da hakkı olduğunu bilir; paylaşmayı candan isterler. Bu yüzden de tebliği aşar, temsil makamına çıkarlar; inançlarını en üst düzeyde yaşayarak örnek olurlar.
Tebliği tam anlayan mü’min, hiçbir şartta ümitsiz olmaz. Bilir ki, bütün mesele “Bir gönüle girmektir. ”
Her gönül, yüz kapılı bir saraydır. Doksan dokuz kapısı kapalı olsa, insan olmak itibariyle mutlaka bir açık kapısı vardır.
O açık kapıyı bulup oradan girerek, bütün paslı sürmeleri arkalarından kolaylıkla açmak mümkündür. Böyle yapılmaz da kapalı kapılar, kaba kuvvetle zorlanırsa, asla açılamaz. Çok aşırı bir güç kullanılırsa, tabii ki kapılar kırılır. Ama kapısı kırılarak girilen ve işgal edilen kalpler fethedilemez. Orada ancak bir enkaz bulunur.
Zorla güzellik olmaz
Hiçbir gönül işi, zorlamayı kaldırmaz. Yüceler Yücesi Rabbimiz, gönüle girme hususundaki başarısı sebebiyle Efendimiz’i över. Zira o, sevgisizlik simgesi olanları bile, manevi bataklıktan alıp yıldızlaştırmış ve âleme öğretmen yapmıştır.
“Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen, huysuz ve katı kalpli birisi olsaydın, muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet. Allah da onları bağışlasın diye dua et ve işlerinde onlarla istişare et. İstişare ile karar verip azmettiğinde ise Allah’a güven ve O’na tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, kendisine tevekkül edenleri sever. ” (Âl-i İmran, 159)
İnsanı ürkütüp tedirgin etmek ve kaçırmak kolaydır. Ama gönülleri Allah adına kazanmak, bilgi, sevgi ve fedakârlık ister. Bu hususta, İsra Suresi’nin 53. ayeti dikkatimizi çeker:
“Kullarıma şunu söyle ki, en güzel sözü söylesinler; hiddet göstermeksizin, delilleri en güzel bir şekilde ortaya koysunlar. Çünkü Şeytan aralarını bozmaya çalışır. Şüphesiz ki Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. ”
Rabbimiz, Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’u peygamberi olarak, tebliğ maksadıyla Firavun’a gönderdi. Oysaki Firavun, tanrılık iddia edecek kadar azgınlaşmıştı. Buna rağmen, peygamberlerinden, Firavun’a karşı yumuşak ve tatlı bir üslupla konuşmalarını istedi. Böylece Firavun’un biraz öğüt alması yahut Allah’tan biraz korkup çekinmesi umuldu. Ancak Rabbimiz, Hz. Musa’ya, “Haydi, kardeşinle birlikte, ayetlerimle gidin” buyururken, şu ilginç tenbihatta bulunuyor: “Beni anmakta gevşeklik göstermeyin!”
Bu ikazdan anlıyoruz ki, tebliğ için gidenler, inançlarından taviz vermemeli ve gidiş gayelerini asla unutmamalıdırlar.
Biz vazifemizi yapalım…
Müslüman, sadece inancını yaşar. Onun planı programı bellidir. Kendisini sonuçlara göre ayarlamaz. O vazifesini yapar. Akif Dedemiz’in deyimiyle, “İnsan çalışmakla mükelleftir, başarmakla değil.” Çalışmasının neticesi ne olursa olsun, ortaya çıkana razıdır. “Olanda hayır vardır” der. Sonucu kendisinden bilmez. Çünkü hidayet Allah’tandır. Dolayısıyla, kendi eseri olmayan bir başarı için şımarmaz. Sadece, başarıyı nasip edene şükreder.
Tebliğ, her müslümanın kendiliğinden işidir. Güneşin doğması, gülün kokması gibi…
Birçok hidayet olayı, mü’minlerin İslam’ı yaşaması sonucu gerçekleşmiştir. Mesela İslam, Endonezya’ya, dürüst müslüman tüccarlar vasıtasıyla girmiştir. Günümüzde de küçük bir iyilik, basit bir yardım, hidayetlere davet olabiliyor.
Müslüman işini yapar ve sonuca bakmaz. Çünkü sonuç almak, başarmak Allah’ın iradesindedir. Daha doğrusu, bazen başarısızlık başarıdır. Bazen yenilgi, galibiyettir. Kaybetmek kazanmaktır bazen de. Neyin gerçek kazanç olduğunu ancak Allah bilir. Bu sebeple mü’min, “Rabbim, Sen’den gelen başım gözüm üstüne” der ve her sonuca rıza gösterir. Çünkü bütün neticeleri O’ndan, Yüceler Yücesi’nden bilir.
Netice bizim gücümüze ve marifetimize bağlı değildir. Bu yüzden, bazen kazanacakken kaybederiz. Bazen da kaybedecekken kazanırız. Bazen azla çok iş yaparız, büyük hizmetler başarırız; bazen de çok büyük güçle, aza karşı kaybederiz.
Huneyn’de de böyle olmuştu. Hz. Ebubekir (ra), “Bunca çok iken biz kazanırız” diye düşündü. Huneyn Savaşı neredeyse kaybediliyordu.
Başarı insandan bilinir hale gelince, Halid bin Velid (ra) kumandanlıktan alındı, sıradan bir nefer haline getirildi. Zaferden zafere koşan bir kumandan, rütbesiz bir asker olmaya rıza gösterdi. Çünkü maksat rütbe, nam, şan değil, Allah’ın rızasını kazanmaktı.
“İnanıyorsanız, mutlaka üstünsünüz.”
Efendimiz’den sahabeye, en zor zamanda en önemli zafer müjdeleri erişti. Hendek Savaşı’nda mesela, kayaya çarpan kazmanın çıkardığı kıvılcımlar, önce Kıbrıs’ın alınmasını, sonra da Kostantiniyye fethini aydınlattı.
Böylece anlaşıldı ki, Allah yolunda hizmet esas olunca, kuvvet azlığı önemli değildir. İnsan kalitesi, kulluk bilinciyle kıvamını bulmuşsa, sayıca, silahça zayıf olmak önemini kaybeder. Allah ile beraber olan, daima güçlüdür. Rabbimiz dost olursa, hiçbir düşmanın tesiri kalmaz.
“İnanıyorsanız, mutlaka üstünsünüz” buyuran, bizzat Rabbimizdir.
Bugün, İslam’a alternatif olabilecek bir din, felsefe ve dünya görüşü kalmamıştır.
Müslüman, doğru İslamiyet’i, İslamiyet’e layık bir doğrulukla yaşadığında, dünya yeniden ve bir daha mutluluk çağını yakalayacaktır.
Bu ümitle çalışacağız. Büyük bir mütefekkirimizin verdiği müjde, liyakatimizi bekliyor: “Şu istikbal inkılabı içinde, en yüksek gür seda, İslam’ın sedası olacaktır!”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)