21 Haziran 2012 Perşembe
İNTİHAR.
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Kim bir kimseyi, kısas veya yeryüzünde bir fesada mukabil olmanın dışında öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide Sûresi, 5/32) buyurarak bir cana kıymayı, bütün insanlığı öldürmeye denk bir cinayet saymıştır.
Öte yandan bir insanın korumakla mükellef olduğu beş esastan biri de nefsin korunmasıdır. Hatta denebilir ki, -Şatıbî’nin de Muvafakat’ında belli bir sistem içinde ele aldığı gibi- bütün hukuk sistemi, usûl-i hamse dediğimiz nefis, din, mal, akıl ve neslin korunması esası üzerine müessestir. Dahası nefsin korunması, bu esasların en başında yer alan bir meseledir. Bu zaviyeden insan, dinini, ülkesinin sınırlarını, ırz ve namusunu, istiklalini, malını koruduğu gibi canını da korumakla mükelleftir. Nefis korunmaya o kadar liyakatli ve onun korunması o kadar önemlidir ki, ona karşı bir tecavüz vuku bulduğu zaman, belli şartlarda nefis müdafaası adına karşı tarafın nefsine müdahaleye bile cevaz verilmiştir.
Emanete İhanet
Ayrıca nefis, Allah’ın insana önemli bir emanetidir. Yani nasıl ki iman, diyanet, dine hizmet etme insana verilmiş birer emanettir; bütün bunların matiyyesi (bineği) sayılan nefis de insan için öyle bir emanettir. Çünkü hayat olmayınca bunların hiçbirisini hayata tatbik mümkün olmayacaktır. Bu açıdan bir insanın kendi iradesiyle hayatına son vermesi, Cenab-ı Hakk’ın nefse ait bir kısım emanetleri taşımakla vazifeli kıldığı matiyyeye kıyma demektir.
Hem insan, tıpkı bir asker gibi dünyaya gelir, silâh altına alınır ve bir vazifeyle tavzif edilir. Bu açıdan insana düşen, kendisine “gel” çağrısında bulunulacağı ana kadar sabretmesini bilmektir. Nasıl ki bir asker, terhis belgesi henüz komutanı tarafından imzalanmadan bölüğünden ayrılıp giderse askerlikten firar etmiş sayılır, aynı şekilde sahibi tarafından terhisi imzalanmadan hayat vazifesini terk eden bir insan da firarî sayılır ve böyle birinin ömür boyu yaptığı bütün ameller yanar. Hatta intiharın daha berisinde, bir insanın yaşadığı bazı sıkıntılardan dolayı Cenab-ı Hakk’ın canını almasını arzu etmesi bile günahtır. Çünkü böyle bir istekte bulunmak, Allah Teâlâ’nın kaza ve kaderine bir başkaldırma ve isyandır. Bu sebepledir ki, ağzından ezkaza böyle bir isyan sözü çıkan kimsenin, odasına çekilerek başını yere koyup büyük bir günah işlemiş gibi “Allah’ım beni affet. Çünkü Sana karşı bir cinayet işledim” demesi gerekir. Hayata kıymanın çok daha berisindeki böyle bir mülahaza bile mahzurluysa, Allah’ın bu dünya askerliğinden terhis etmesini beklemeden, terhise müdahale etmeye kalkma Allah’a karşı çok daha büyük bir saygısızlık demektir. Çünkü bu mevzuda söz, O’na aittir. Dünyaya gönderen O olduğuna göre, buradan ahirete gönderecek olan da yine O’dur. Bu mevzuda hiçbir beşere müdahale hakkı verilmemiştir.
Vakıa insan, nefsini, dinini ve malını koruma gibi, müdafaa etmesi gereken değerleri müdafaa ederken vefat edebilir. Böyle bir neticede insan müdahalesi var gibi görünse de esasında bu, Cenab-ı Hakk’ın emirleri çerçevesinde ötelere yürümenin ad ve unvanıdır. Zira bir hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
مَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أَهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ
“Kim malı uğrunda öldürülürse o şehittir, kim dini uğrunda öldürülürse o şehittir, kim nefsi uğrunda öldürülürse o şehittir ve kim ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” (Tirmizî, Diyât 22; Nesâî, Tahrimu’d-dem 23) Dolayısıyla bu gibi durumlarda ölme, bir yönüyle yine terhis ve tezkerenin O’nun tarafından doldurulması demektir.
Fukahadan bazıları, intihar eden bir insanı, mürted gibi farz ederek, onun namazının kılınmayacağına hükmetmiştir. Fakat muvakkat cinnet geçiren bir insanın bu cinnet esnasında intihara kalkışmış olabileceği mülahazası da vardır. Bu durumda bulunan insan ise, aklî dengesini yitirdiğinden dolayı ne yaptığının şuurunda olmaz. Bu sebeple, intihar eden bir kimsenin hangi saikle canına kıydığını ve yaşadığı hadisenin arka planının ne olduğunu tam olarak bilemediğimizden, bizim bu gibi insanlar hakkında hüsnüzan ederek dinimizin emrettiği şekilde onların techiz ü tekfinini yapmamızda, cenaze namazlarını kılıp haklarında hüsn-ü şehadette bulunmamızda mahzur görülmemiştir.
Bazen de tahammülfersa hale gelen bir kısım acı ve ızdıraplar insanı intihara sürükleyebilir. Nitekim devr-i risalet-penahide böyle bir hadise yaşanmıştır. Kuzman isminde bir şahıs Uhud savaşında aldığı ağır yaraların ızdırabına dayanamayarak ölümünü hızlandırmak için kılıcının keskin tarafını göğsüne dayamış ve üzerine yüklenerek intihar etmiştir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onun hakkında, “O, ateş ehlindendir!” buyurmuştur. Düşünün ki, Peygamber önünde savaşmış, savaşırken şehit olacak derecede yaralanmıştır. Ama ağrı ve sızısına dayanamayarak kendisini öldürdüğünden dolayı bu tali’siz insan kazanma kuşağında kaybetmiştir. Evet, o, Allah’ın kararından evvel kendisi hakkında kendi karar vermiş, terhis tezkeresini vaktinden evvel alarak kendisi doldurmuş ve neticede “O, cehennemliktir.” beyanına müstahak olmuştur.
Hâlbuki inanmış bir insana düşen, karşı karşıya kaldığı bu gibi durumlarda dişini sıkıp sabretmektir. İnsan, her ne olursa olsun Allah’ın “gel” diyeceği ana kadar katlanmasını bilmeli ve Cenab-ı Hakk’ın muradına göre ölmelidir. Diğer bir ifadeyle insan ölürken bile murad-ı ilahîyi takip etmelidir. Kur’an-ı Kerim’de geçen:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
“Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği şekilde korkun, Allah’ın istediği ölçüler içinde takva dairesi içinde yaşayın ve zinhar Müslüman olmanın dışında ölmemeye çalışın.” (Âl-i İmrân, 3/102) mealindeki âyet-i kerime, işarî manada insanın kendi hayatına kıymaması gerektiğini de ifade etmektedir. Zira intihar, Allah’a teslim olamamanın bir neticesidir. Oysaki âyet, ‘Allah’a teslim olma hali dışında bir hal üzere ölmeyin’ buyuruyor. Ayrıca bir insanın kendi hayatına kıyması, bütün geçmişini heder etme demek olduğundan, o, çok tehlikeli bir iş üzerinde hayatını sonlandırma demektir.
Katmerli Cinayet: İntihar Saldırıları
Günümüzde, önce Batı’da başlayıp daha sonra maalesef İslam coğrafyasındaki bazı ülkelerde de görülen ve adına intihar saldırısı dedikleri bir intihar şekli daha vardır. Hadisenin failleri, bu tür saldırıları “anlamlı intihar” olarak nitelendirip kendilerince ona bir misyon yüklüyorlar. Başka bir ifadeyle ideolojileri uğruna gerçekleştirdikleri bu intiharlarla, sözde ona bir anlam ve bir değer kazandırmaya çalışıyor ve bununla kendi din ve diyanetlerini korumayı düşünüyorlar. Oysaki hakikati itibarıyla meseleye bakıldığında, bu tür canlı bombaların biraz evvel ele aldığımız intihardan bir farkı olmadığı görülür. Hatta bu tür intiharların muzaaf bir cinayet olduğu dahi söylenebilir. Çünkü insanlıkla alakaları bulunmayan ve dinin ruhundan habersiz olan bu gafil caniler, kendilerini öldürmek suretiyle tepetaklak Cehennem’e yuvarlanmanın yanı başında, bir de bir sürü masum insanın canına kıyıyorlar. Dolayısıyla onlar, kendi hesaplarını Allah’a vermenin yanında çoluk çocuk, kadın erkek, Müslim gayrimüslim demeden kanına girdikleri insanların da teker teker hepsinin hesabını Allah’a verme durumunda kalacaklardır. Çünkü İslam’da gerek sulh gerekse savaş halinde yapılması gerekenler belli kanun ve disiplinlere bağlanmıştır. Sulh halinde kimse kendi kendine harp ilan edip bir insanı öldürme kararı alamayacağı gibi, sıcak savaş esnasında da karşı cephede bulunan çocuk, kadın ve yaşlıları öldürme hakkına sahip değildir.
Bu itibarla, hangi açıdan ele alınırsa alınsın, intihar saldırıları ve benzeri terör hadiselerini Müslümanlıkla telif etmek asla mümkün değildir. Bu hususa ışık tutacak bir hadis-i şeriflerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
لَا يَزْنِي الْعَبْدُ حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَشْرَبُ الْخَمْرَ حِينَ يَشْرَبُهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَسْرِقُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَقْتُلُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ
“Kul, Mü’min olduğu halde zina etmez, Mü’min olduğu halde içki içmez, Mü’min olduğu halde hırsızlık yapmaz, Mü’min olduğu halde insan öldürmez.” (Nesâî, Kasâme 48, 49) Buradan anlıyoruz ki, bir kâtil, kıtal esnasında mümin değildir. Diğer bir ifadeyle bu günahları irtikâp eden bir insana, o anki hali, kurguları, plan ve projeleri itibarıyla “Müslüman” denemez. Evet, o esnada onun üzerine bir mercek koyup baktığınızda, karşınıza bir Müslüman portresinin çıkmadığını ve böyle bir karakterin İslamî çerçeveye uymadığını görürsünüz. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, canlı bomba olmak suretiyle masum insanların canına kıyan kişi hangi ülke ve hangi hizipten olursa olsun, onun işlediği bu cinayet kesinlikle Müslümanlıkla telif edilemez. Onca insanın canına kıyan bir insan, öbür tarafta iflah olmaz. Elbette ki, büyük günahlardan sayılan bu cürümleri işleyen bir insanın tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmesi ve Cenab-ı Hakk’ın da onun günahlarını affetmesi her zaman için mümkündür. Bu takdirde ona ahirette nasıl bir muamelede bulunacağını ise ancak Cenab-ı Hak bilir.
Diğer yandan bu tür cinayetlerin İslam’ın dırahşan çehresini kararttığı, İslam’ın pırıl pırıl çehresine bir zift atma manasına geldiği de bir gerçektir. Çünkü Müslüman görüntüsüyle ve din adına hareket ediliyor izlenimiyle işlenen cinayetler, İslam’ın aslından ve usulünden habersizler nazarında İslam’a mal edilmektedir. Dolayısıyla inanan insanlar böyle bir yanlış algıyı temizlemek istediğinde bir hayli zorlanacaktır. Evet, İslam adına zihinlerdeki bu kötü algıyı temizlemek için yıllarca çalışmak icap edecektir. Bu açıdan da söz konusu intiharları kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin bunların muzaaf hatta mük’ab bir cinayet olduğu söylenebilir. İslam’ın gerçek veçhesini bilmeyen bir iki insan burada bana, “Müslümanları intihar komandosu olmaya sevk eden Cennet’e gitme sevdası mıdır?” diye bir soru sormuşlardı. Onlara şöyle cevap vermiştim: “Şayet bu insanlar böyle bir mülahazayla hareket ediyorlarsa yanlış bir mülahaza içindeler demektir. Çünkü böyle bir cinayete teşebbüs eden kimse Cennet’e değil, ‘cup’ diye Cehennem’e düşer.”
Hâsılı, intihar saldırıları adı altında işlenen bu korkunç cinayetlerin din temelli gibi gösterilmesi meseleyi daha tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, böyle bir vahşet hangi maksatla ve hangi şekliyle işlenirse işlensin, o, Allah’ın sevmediği ve razı olmadığı münker bir fiildir ve İslam’la telif edilmesi de asla mümkün değildir.
14 Haziran 2012 Perşembe
BAŞIMIZA NE GELİYORSA GÜNAHTAN
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Namahreme bakmak, insanın dinini bozan bir zehirdir
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “(Resulüm!) Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” (Nur; 30)
Allah-u Zülcelâl, erkeklere gözlerini harama bakmaktan yasakladığı gibi kadınlara da harama bakmamalarını emretmiştir. (Eğer bu emirlere uymazsak) dünya musibetlerine, meşakkatlerine dayanamazken, Allah-u Zülcelal'in azabına nasıl dayanacağız?...
Ebu Umame radıyallahu anhu şöyle anlatmıştır: “Allah Rasulü'nün huzuruna bir genç gelir ve: “Ya Resulallah, zina için bana izin ver, çünkü tahammül etmem mümkün değil!” der. Orada bulunanların Kimisi ağzını kapamak kimisi eteklerinden tutup çeker. Fakat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem susar; onu dinler, sonra da yanına çağırır, dizlerinin dibine alır ve oturtur ve sorar:
- Böyle bir şeyin senin ananla yapılmasını ister miydin? Genç:
- Anam babam sana feda olsun Ey Allah'ın Rasulü, istemezdim. der. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
- Hiç bir insan da anasına böyle bir şey yapılmasını istemez! buyurur ve tekrar:
- Senin bir kızın olsaydı, ona böyle bir şey yapılmasını ister- miydin? diye sorar. Genç:
- Canım sana feda olsun Ya Resulallah, istemezdim. der. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
- "Hiçbir insan da kızı için böyle bir şey yapılmasını istemez! buyurur ve yine:
- Halanla veya teyzenle böyle bir şey yapılmasını ister miydin? Diye sorar. Genç:
- Hayır, Ya Resulallah, istemezdim! Diye cevap verir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
- Kız kardeşinle ister miydin, bir başkası onunla zina etsin? Diye sorar. Genç:
- Hayır, hayır, istemezdim! Der. Bunun üzerine, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurur:
- Hiç kimse de halasıyla, teyzesiyle ve kız kardeşiyle zina edilmesini istemez.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem daha sonra elini bu gencin göğsüne koyar ve şöyle dua eder: “Allah’ım bunun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza buyur.” (Ahmed bin Hanbel)
İnsan, hakikaten derin olarak düşünürse nasıl kendi hanımına, annesine, kız kardeşine bakılmasını istemiyorsa o da yabancı kadınlara, başkalarının hanımına, annesine, kız kardeşine bakmamalıdır. Mademki sen, seninkine bakılmasını istemiyorsun, başkalarınınkine niçin bakıyorsun?...
Herkesin bu şekilde düşünmesi lazımdır. İnsan, bundan daha ziyade, Allah rızası için bakmamalıdır. Çünkü namahreme bakmak, insanın dinini bozan bir zehirdir.
Allah-u Zülcelâl bize, bu dünya hayatında, kullanalım diye bir akıl vermiştir. Allah-u Zülcelal'in bize verdiği bu cevheri, aklımızı, güzel ve yerinde kullanırsak, yanlışımızı ve taksiratımızı meydana çıkarabiliriz.
Kısa bir zevk için değer mi?
Buna şöyle bir örnek verebiliriz; bir insan, çok kuvvetli bir padişah ve çok kuvvetli askerlerin elinde, bir sur içinde esir olmuştur. Askerler öyle kuvvetli ki insanı bacağından tutup duvara çarptıkları zaman, insanın beyni parça parça olmaktadır. Padişah, esir olan cemaate der ki: “Benim bir işim vardır. Bu işimi sabaha kadar yapacaksınız.”
Padişahın sağında muhteşem köşkler, bahçeler ve her çeşit nimet; solunda ise öyle bir ateş var ki alevleri göklere çıkıyor. Padişah, cemaate: “Eğer sabaha kadar uyumaz, istirahat etmez, bu işi yaparsanız bu köşk ve bahçeleri size vereceğim. Eğer yapmazsanız, sabahleyin sizi bu ateşte yakacağım” der.
Bakınız! Düşünürsek, bir gece çok uzun bir vakit değildir. Hatta yaz geceleri iki üç saattir. İnsan: “Hayır ben yatacağım, keyfime bakacağım, sabahleyin ne olursa olsun” deyip iki üç saat rahat etmek, yatakta yatmak için uzun bir müddet ateşin içinde yanmaya razı olursa: “Şimdi keyfime bakayım, iki üç saat sonra ateşin içinde azap görürüm” derse bu insanda akıl, fikir var mıdır?...
O örnekteki gece hayatı, dünya hayatının misalidir. Hatta dünya hayatı o iki üç saatlik geceden, daha kısadır. Dünya, ahirete nazaran, o iki üç saatlik gece kadar da değildir. Bir saniye gibidir.
Bu örnekteki padişahın emrini yerine getirmeyen kişinin, ne kadar akılsız olduğu hepimizce malumdur. Oysa iki üç saatlik o kısa gecede, padişahın emrini yerine getirse biraz kendisini rahatsız etse, sabahleyin bahçeler, köşkler, apartmanlar, nimetler içinde devamlı olarak keyf u sefa içinde olacaktı.
Dünya hayatında, Allah-u Zülcelâl bizlere bazı emirler vermiştir. Eğer o emirleri yerine getirirsek cennete gideceğiz.
Namaz nefsin dönekliğini temizler
Nasıl bir insan, bir insanı sevdiğinde, evine gitmek istiyorsa insan da Allah'ı seviyorsa daima O'nun evine gitmeyi istemesi, camide durması lazımdır. Allah-u Zülcelâl kudret ve azametiyle her yerdedir, fakat ibadet yeri olan camiyi, evi olarak kabul etmiştir.
Bazı namazlar nefse, diğer bazı namazlardan daha ağır gelmektedir. Nitekim Hz. Peygamber namahreme bakmak, insanın dinini bozan bir zehirdir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Yatsı namazını cemaatle kılan kişi, gecenin yarısını namazla geçirmiş sayılır; hem yatsı ve hem de sabah namazını cemaatle kılarsa, bir gecenin tamamını ibadetle geçirmiş sayılır.” (Ebu Davud)
Enes bin Malik radıyallahu anhudan rivayet edilen başka bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber namahreme bakmak, insanın dinini bozan bir zehirdir şöyle buyurmuştur: “Kişi, birinci tekbire yetişmek şartıyla, kırk gün namazını cemaatle kılarsa biri ateşten, diğeri nifaktan olmak üzere, kendisine (kurtuluşunu gösteren) iki berat yazılır.” (Tirmizi)
Çünkü insan, kırk gün cemaatle, huzurlu olarak namaz kılarsa Allah-u Zülcelâl tarafından onun kalbi, ruhu, vücudu tedavi olur. Onun için de Allah-u Zülcelâl onu münafıklıktan kurtarır.
Hadiste geçen, tekbir-i ihramın manası; imamın namaza başlarken, “Allah-u Ekber” diyerek tekbir almasıdır. Bir kişi kırk gün, imamla alınan bu tekbire yetişirse Allah-u Zülcelâl da ona iki berat nasip eder.
Hz. Ömer radıyallahu anhunun, Abdullah ismindeki oğlu, her hangi bir sebeple, öğlen namazı cemaatine gelemediğinde, kendisini cezalandırıyor, ikindi vaktine kadar namaz kılıyordu.
Bir gün yatsı namazını, her hangi bir nedenle, cemaatle kılamadığı için sabah ezanına kadar namaz kıldı. İşte onlar, Allah için nefislerine böyle ceza veriyorlardı. Nefis de Allah'ın düşmanı olduğu için Allah-u Zülcelâl, kişinin nefsine verdiği bu cezadan razı olur.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:
“Benim kitabımda, ‘ehl-i kitap’ ve ‘ehl-i liben’ helak olacaklardır (yazılıdır).” Sahabeden Zakbete radıyallahu anhu: “Ya Resulallah! ‘Ehl-i kitap’ ve ‘ehl-i liben’ nedir?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle cevap vermiştir: “Ehl-i kitap; Kur'an ve ilim okuyup da bundan maksadı, amel yapmak değil de başkalarıyla mücadele (münazara; tartışma vs.) etmek olanlardır. Ehl-i liben de ezanı duyup da cemaate gitmeyen ve keyf-u sefasına, şehvetine dalan şahıslardır.” İşte, bunlar helak olacaklardır.
Günahın getirdiği felaketler, o günahtan büyüktür
İnsan, kudret ve azamet sahibi olan Allah-u Zülcelâl'e karşı günah işlediğinde, beş şey onun günahından daha büyüktür. Daha önceki misalde bahsettiğimiz; “Padişahın emrini yerine getirmem, ateşe razıyım” diyen o akılsız kişi gibi biz de daima Allah'ın huzurunda olduğumuz ve O (Celle Celaluhu) daima bizimle beraber olduğu halde, O'na isyan ediyorsak, beş şey daha vardır ki, bizim bu tür günahlarımızdan daha büyüktürler.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bunları şöyle sayıyor; Birincisi; Allah-u Zülcelâl'in onu hakir ederek, huzurunda günah işletmesi. Bu, onun günahından daha büyüktür. Çünkü eğer Allah onu muhafaza etseydi, günah işlemezdi.
İnsan nasıl ateşin yanındayken, işe yaramayan bir malını, ateşe atıyorsa biz de Allah'ın malıyız, mülküyüz. Bizi O (Celle Celaluhu) yaratmıştır, O'nun mahlûkuyuz. Demek ki, bir değerimiz olmadığı, bir işe yaramadığımız zaman, Allah celle celaluhu bize günah yaptırıyor, bize günahı nasip ediyor. O günahın bize nasip olması, o günahtan daha büyüktür ve daha zararlıdır.
İkincisi; Günah işleyen kişinin yüzünden ve vücudundan, evliyaların ziyneti çıkarılıp, Allah'ın düşmanının ziyneti ona nasip olur.
Üçüncüsü; Onun önünden rahmet kapısı kapatılıp azap kapısı açılır.
Dördüncüsü; Allah-u Zülcelâl ona bakarken, onun günah işleyerek Allah'ın gazabına müstahak olması, günahından daha büyüktür.
Ashab-ı Kiram radıyallahu anhumdan biri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin huzuruna gelerek: “Ya Rasulallah! Ben bir günah işledim, tevbe etsem kabul olunur mu?” diye sordu. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Evet, Allah, Gafur ur-Rahim'dir, tevbeyi kabul eder” buyurdu. Adam tevbe etti ve gitti.
Az sonra geriye döndü ve; “Ya Rasulallah! Ben o günahı işlerken, Allah beni görüyor muydu?” diye sordu. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Evet, seni görüyordu” deyince, adam birden feryat ederek, yere düştü bayıldı ve öldü!...
Allah-u Zülcelâl o kadar kudret ve azametiyle, bize bir şeyi yapma dediğinde, O'nun (Celle Celaluhu) bizi görmesine rağmen yapıyorsak, bu çok büyük bir şeydir. Her ne kadar, bizim düşüncemize göre büyük bir olay değilmiş gibi ise de gerçekte çok büyük bir olaydır!...
Beşincisi; Kıyamet Günü bizi huzuruna çağırdığında, günahlarımızı ortaya koyup; “Ey Kulum! Bak, bunu sen yaptın, bunu da sen yaptın, bunu da...” diye yüzümüze vurduğunda, bu durum, yaptığımız günahın kendisinden daha acıdır.
Başımıza ne geliyorsa, günah işlemekten geliyor. Yahya bin Muaz radıyallahu anhudan rivayet olunan bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:
“Gözlerin kuru olmasının (ağlayamamanın) sebebi, kalbin katılığındandır.”
Kalp katılaştığı için gözler yaş dökmüyor. Kalbin katı olmasının sebebi de günahların çoğalmasıdır. Onun için günah işlediğimiz zaman, hemen tevbe etmeliyiz ki günah üzerimizde kalmasın. Günah (kiri; zulmet) üzerimizde durduğunda, kalp katılaşır. Kalp katılaştıkça da gözlerden yaş gelmemeye başlar. Gözlerden yaş gelmediği zaman halimiz ne olacaktır?!...
Çünkü ancak gözlerden gelen yaşlar, cehennem ateşini söndürebilir. Başka hiçbir şey cehennem ateşini söndüremez. İnsanın bu ahir zamanda, çaresi, kurtuluşu bundadır.
Mümin çok şuurlu ve uyanık olmalıdır.
Allah-u Zülcelâl hepimize; kendi fazlıyla, rahmetiyle, ihsanıyla, istediği, razı olacağı şekilde, amel-i salih yapmayı nasip etsin, inşaallah.
7 Haziran 2012 Perşembe
HER ŞEYİNİ O’NA VER!
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Her şeyini O’na ver!
Ey cemaat! Her şeyi, Yaratan'dan talep ediniz. Allah yolcuları, Hak yakınlığı için ruhlarını dahi harcadılar. Aradıklarını bulunca buldukları varlık sahibi, verdiklerini fazlası ile ödedi. Bir kimse, yaptığı işi bilirse harcadığı şey fazlası ile eline girer.
Şöyle bir hikâye anlatılır: Zatın biri, köle pazarına uğradı. Orada güzel bir cariye gördü; kalbi ona bağlandı. Bir türlü bırakıp gidemedi. Altında yüz altın kıymetinde bir atı vardı. Elbisesi de güzeldi. Kılıfı altın işlemeli bir de kılıcı vardı. Bir de kara kölesi bulunuyordu. Bu ihtişamı ile cariyenin sahibine yanaştı ve bedelini sordu. Cariye sahibi, o zata baktığında halini anladı ve şöyle dedi: “Şüphesiz sen cariyemi sevdin; gerektir ki seven, sevdiği uğruna sahip olduğu tüm varlığı harcasın. Şu anda neyin varsa bana bırakırsın ve bunu alıp gidersin. Bedeli budur!”
O zat atından indi. Neyi varsa çıkardı. Elbisesini attı, muvakkat bir gömlek kiraladı; neyi varsa cariye sahibine verdi ve cariyeyi alıp gitti. Evine vardığı zaman, başıkabak, ayağı çıplaktı. Ama gönül verdiği onunlaydı. Bu zat, ne kadar iyi bir iş yaptığının farkına varıp şükretti. Çünkü sevgisinde sadık olan, sevgilisi dışında hiçbir şeyle olamazdı.
Sizden biri, Hak Teâlâ’nın cennette olan nimetlerini haber veren, “İşte, gerçek müminler bunlardır. Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.” (Enfal; 4) âyet-i kerimesini işitse ve “Oranın pahası ne ola?” diye sorsa şu cevabı veririz: Hak Teâlâ şöyle ferman buyurdu: “Allah, mü’minlerden, cennet karşılığı nefislerini ve mallarını satın aldı.” (Tevbe; 111)
Hakk’a vasıl olmak için…
Nefsini, malını Hakk'a teslim et, her şey senin olur. Bir kimse bana dese: “Hakk'ın vechini dileyenlerden olmak istiyorum. Kalbime, Hak yakınlığı kapısının şafağı çıkıyor. Hakk'ı sevenleri ve Hak kapısından içeri girenleri, onun dışında kalanları görüyorum. O kapıdan alınmış olanların üzerinde şah libası var; buna ermenin pahası ne ola ki?”
Ona şöyle deriz: “Cümle varını harca. Şehvetini ve lezzetini bırak. Kendinden geç, O'nda fena bul. Cenneti ve içindekileri unut, vazgeç. Nefsi, hevâî işleri, dünya ve âhiret tatlarını bırak. Cümle maddiyatı geç, bu gibi işlerin tümünü arkaya at. Sonra da oraya gir. Bunları yaptıktan sonra, gözlerin görmediğini, kulakların işitmediğini duyacak ve göreceksin. Ayrıca, beşer kalbinin hatırlaması kabil olmayan işleri de öğreneceksin.”
Bu hâller bir kimsede tam ve kalp ayağı iman yolunda sabit olursa, hem dünya hem uhrâ (ahret) onun olur. Her ikisi de onun eline zahmetsiz girer. Onlar da bir arada, kula nimet olarak ihsan edilir. Bunların sonu da Hakk'a yakınlık, O'na nazar olarak tekâmül eder. Dünyada Hakk'a kalben yakınlık duyar, âhirette ise görerek O'nun yakınlığına erer.
Ey evlat! ‘Allah’ dedikten sonra, kalanı bırak. Söyle: “Beni O yarattı; hidayetim O'nun elindedir.”
Ey dünya zahidi, kalbin ki âhiret talebi ile dünyadan çıktı. Söyle: “Beni O yarattı. Hidayet yolunu da gösterir.”
Ve sen ey Hakk'ı dileyen, O'na rağbet eden ve O'ndan başkasına perhiz yapan; kalbin Mevlâ talibi olarak cennetten ayrılır, yola koyulursa söyle: “O ki; beni yarattı; hidayet de nasip eder.”
Yol zorluğunu düşünme, Hakk’ın nasip edeceği hidayeti düşün…
Kendine bir Mürşid bul!
Ey âhiret ve Mevlâ yoluna koyulan, o yola daha önce girenleri delil tut. Oralarda mevcut, korkulu yolları öğrenmiş kimseleri bul. Onlar, büyük ve bilginin gereğini yerine getiren âlim, yaptığında tam ihlâs sahibi kimselerdir.
Ey evlat! Önder zatın çocuğu ol, ona uy. Bütün yükünü onun önüne dök. Ve onunla yola koyul. Bazen o zatın sağında, bazen solunda, bazen gerisinde, bazen önünde yola devam et. Sakın onun görüşü dışına çıkma ve muhalifi olma.
Böyle yaparsan, maksuduna kavuşursun, sağlam caddeden sapmazsın.
Rabb’ini birle; her darlık açılır ve her sıkıntı zail olur.
İbrahim Peygamber (aleyhisselam), mancınığa kondu; ateşe atılıyordu. Bu durumda bütün vasıtalar aradan kalktı. O, bu sıkışık durumda, Rabb’inden gayrına iltifat etmedi. Yalnız Hakk’ın Zât’ını istediği için Hak Teâlâ ateşe şu emri verdi: “İbrahim için serin ve selâm ol.” (Enbiyâ, 21/69)
Bu emir şöyle tefsir edilebilir: “Ey ateş, hâlinden ayrıl. Şeklini değiştir, bir başka ol. Sıcaklığını, şerrini çek. Dişlerini ört. Kılıcını kınına koy. Öfkeni yut. Kıvrıl, bükül ve durul; serin ol. Eziyet verici olma!”
İşte, bu emrin verilmesi, tevhid ve ihlâs bereketi ile oldu. İbrahim Peygamber’de (aleyhisselam) bunlar vardı.
Kul, Rabb’ini birler ve onun için ihlâs sahibi olursa Hakk'a ait olur.
3 Haziran 2012 Pazar
Kürtaj hak değil; hak gasbıdır!
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Kürtaj caiz değil midir? Günümüz teknolojisinde çocuğun durumu kesin bilinebiliyor. Çocuğun down sendromlu olduğunu kesin biliyorsak aldırmak caiz olmaz mı?”
Öncelikle şunu ifade edelim ki: Kürtaj bir hak değil; bir cinayettir, bir hak gaspıdır. Her ne kadar çocuk henüz ana rahmindeyse de, artık hayatı vardır, ruhu vardır, duyguları vardır; netice itibariyle hakkı vardır, hukuku vardır. Onu aldırmak, onu öldürmektir; dünyaya gelmiş bir adamı öldürmek gibidir.
Sorunuzu birkaç maddede cevaplayacağız:
1- Teknoloji her şey demek değildir. Var olanı tesbit eder. Fakat ne yakın geleceği, ne uzak geleceği bilemez, göremez ve keşfedemez. Ana rahmindeki ceninde bu gün tesbit ettiği bir problemin, cenin daha ana rahminden çıkmadan şifâ ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağına genellikle hükmedemez. Bu gün görülen bir sendromun, yarın bir iç denge ile kaybolup gitmeyeceğini veya bu gün görülmeyen bir problemin yarın ortaya çıkmayacağını kestiremez. Ön tedbirleri aldıktan sonra, Allah’a teslim olmaktan başka çare var mıdır? Nitekim özürlü de olsa, her çocuk ve her insan Allah’ın birinci derecede kuludur.
2- İnsanın yaratılışı tamamen beşer kudretinin dışında; tamamen Hâlık-ı Kerîm’in hilkatiyle ve Fâtır-ı Kadîr’in kudretiyle ve takdiriyle ilgili bir alandır. Cenâb-ı Hakk'ın takdir buyurduğu çocuk, takdir ettiği şekil ve biçimde ana rahmine bir çekirdek olarak düşer. Burada beslenir, gelişir, âzâsı teşekkül eder, kendisine ruh verilir; yani burada halk edilir. Bütün bu süreçlere bizim beşer olarak hiçbir müdâhalemiz yoktur. Her süreçte tamamen Allah’ın dilemesi esastır ve Allah’ın emri hâkimdir. Kur’ân bu hakîkati, “Annelerinizin rahimlerinde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.” 1 âyetiyle bildirir.
3- Çocukların doğuştan getirebilecekleri özürlerin temelinde yatan sebeplerle ilgili önceden bir dizi tedbir almak ve anne babaya bir dizi uyarılar yapmakta bir sakınca yoktur. Meselâ, yakın akraba evlilikleri yapılmaması, kötü alışkanlıkların sür’atle terk edilmesi, bilhassa annenin hâmilelik döneminde bebeğine olumsuz etki yapacak her türlü madde alımını kesmesi, hayırlı bir evlât vermesi için Allah’a duâsını eksik etmemesi, anne ve baba arasındaki kan uyuşmazlıklarının ve varsa sâir olumsuz bulguların önceden tetkik edilerek gerekli tedbirlerin zamanında alınması...vs. bunların birkaçı ve başlıcaları. Bunlar fıtrî emirlerdir; bunlara muhakkak uyulmalıdır. Çünkü fıtrî emirlere uymak bilhassa çocuk sağlığını olumlu etkileyecektir. Anne ve baba, titizliğini bu nokta üzerinde yoğunlaştırmalıdır. Bu, meşrûdur ve câizdir.
4- Bununla berâber; sebepleri çok fazla abartıp, Allah’ın kudretinden, emrinden, irâdesinden ve rahmetinden umudunu kesmek doğru bir davranış değildir; tevhid inancıyla bağdaşmaz. Bilhassa dünyaya gelmek üzere olan çocuk hakkında teknoloji ne derse desin; Allah’ın rahmetinden umudumuzu yitirmeyelim. Gelen çocuk için hayırlısını isteyelim ve hayırlı bir tarzda gelmesi için duâ edelim. Allah hayırlı evlâtlar versin.
5- Ana rahminde yumurta aşılandıktan sonra konumuzla ilgili olarak iki ana evre vardır:
a) Ruh verilmeden ve kolu-bacağı, kafası ve sâir vücut âzâları belirmeden önceki ilk evre. Bu evre genellikle en fazla ilk yüz yirmi güne kadar sürer. Bu evrede cenin her geçen gün hızla gelişmekte, her geçen gün yeni yeni teşekküllere kavuşmaktadır.
Hayatî ve zorunlu mazeretin olması halinde, bu ilk evrede aşılanmış yumurtanın alınmasını âlimler mümkün ve caiz görmektedirler. Meselâ; kadın hasta ve hamilelik durumu hastalığını arttıracak ise; veya hamileliğin kesin bir ölümle sonuçlanacağı biliniyorsa, ya da anne emzikli olup hamilelikten dolayı sütünü elindeki çocuğundan kesmek zorunda kaldığında babanın çocuğuna bakamayacak ölçüde fakir olması halinde; yahut çevre aşırı derecede bozuk olup, doğacak çocuğun fitne ve fesat ortamında büyümesinden korkuluyorsa ilk kırk gün içinde ceninin alınmasını caiz görenler vardır.
b) Ruh verildikten ve vücut azaları teşekkül ettikten sonraki evre. Bu evre yaklaşık yüz yirmi günden sonraki evredir. (Buradaki “yüz yirmi gün” rakamı, genel ve yaklaşık bir rakamdır. Kimi ceninler daha önce de vücut azaları tanınacak derecede teşekkül safhasına girebilmektedirler.) Ana rahmine düşmüş ve kolu-bacağı-kafası şekillenmiş bir bebeğin, ultrasonla, çok daha net gösteren başka cihazlarla veya testlerle ne kadar özürlü, sakat ya da kalıtsal hastalıklı olduğu tesbit edilmiş olursa olsun; aldırmak cinayet olur; caiz değildir.
6- Demek, ruhu bulunan ve canlı olan en az yüz yirmi günlük bir cenin için artık hangi sebep ve sonuç ortaya çıkmış olursa olsun; aldırma ve imha etme yolu dinen bulunmamaktadır. Çünkü o artık bir beşerdir, bir insandır, bir ferttir, Allah’ın kuludur. O’na hayat veren de, rızk veren de, ölüm takdir edecek olan da Cenâb-ı Allah’tır. Üstad Bedîüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle, yaratılacak çocukta binde dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi Hâlık-ı Rahîm’dir.2
7- Çocuğun gelişim bozukluğu içinde olduğu varsayımını güçlendirebilecek bulguların, cenini almak için yeterli ve zorunlu bir sebep olduğu yolunda evhamları tahrik etmeye kanaatimizce gerek yoktur. Bizim tavsiyemiz: Anne ve babaların gerekli bütün sıhhî, tıbbî ve sosyal tedbirleri önceden almaları ve hamilelik döneminde bebekte olumsuz iz ve etki bırakacak davranışlardan uzak bulunmalarıdır. Çocukta down sendromu, mongol veya başka bir kalıtsal rahatsızlığın bulunmadığı yolunda az da olsa bir ihtimal varken, Allah’ın takdirine güvenmeyip cenini telef etmek sorumluluktan uzak değildir.
Dipnotlar:
1- Âl-i İmrân Sûresi, 3/6.
2- Bedîüzzaman, Mektûbât, S. 80.
31 Mayıs 2012 Perşembe
Somuncu baba (şeyh hamid-i velî)
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) ŞEYH HAMİD-İ VELÎ
(SOMUNCU BABA) (1331-1412)
Asıl adı Hamid Hamidüddin'dir. Somuncu Baba olarak da bilinen Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşamıştır.
Miladi 1331 tarihinde Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (s.a.s)'e ulaşır, 24. kuşaktan torunudur, Seyyiddir. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri'den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.
Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak "Somunlar Müminler" nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Somuncu Baba ve Ekmekçi Koca olarak da tanınmıştır. Zamanın Padişahı Yıldırım Beyazıd Han Niğbolu zaferini kazanınca Allah'a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır.
Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir. Aksaray'da Hacı Bayramı Veli Hazretlerini dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara'ya görevlendirmiştir.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri, kendi zamanında halvethane olarak kullanılan, misk ü anber kokulu, şimdiki Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup, estetik yapılı cevizden oyma sanduka ile de kaplıdır.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray'da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende'ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Kabri şerifleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin yanındadır.
Talebeleri:
Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayram Veli'nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için yetiştirmiş oldukları bazı isimleri zikretmemiz gerekir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve medfun oldukları yerler şunlardır:
Halil Taybi Darende
Baba Yusuf Hakiki Aksaray
Akşemseddin - Beypazarı – Göynük
Ömer Dede Göynük
Hızır Dede Bursa
Akbıyık Sultan Bursa
İnce Bedreddin Darende
Yazıcıoğlu Gelibolu
Şeyh Lutfullah Balıkesir
Şeyhî Kütahya
Şeyh Üftade Bursa
Aziz Mahmud Hüdayi İstanbul
Muslihiddin Halife İskilip
Uzun Selahaddin Bolu
Somuncu Baba Hazretlerinin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmel ki Anadolu'nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i aliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah'ın bir lütfudur.
Osmanlı Padişahlarından Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan bu asil Seyyid, Bursa Ulu Camii’nin açılışına katılan önemli bir gönül dostu, Hakk erenidir.
Anadolu’yu maneviyatıyla aydınlatan Somuncu Baba’nın hizmet ve hoşgörü anlayışını çağımıza yansıtan, ismiyle müsemma bir yapıya sahip olan derginin bıraktığı izler bugün kendisini hissettirmektedir.
Yayına başladığı ilk sayılarından itibaren Dergimiz, özellikle Darende Vakıfları, tarihi ve kültürü ile Somuncu Baba hakkındaki yayınlarla, bugün araştırmacılarca kaynak olarak gösterilmekte ve önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
Yurdumuzdaki bütün gazete bayilerinde ve seçkin kitapçılarda bulunan dergimizde; kültür, edebiyat ve araştırma konuları işlenmekte sanat edebiyat ağırlıklı eserlere yer verilmektedir.
Vakıf kurucumuz Osman Hulûsi Efendi’nin Divan edebiyatına karşı olan özel ilgisi sebebiyle dergimiz, edebiyatımızın has bahçelerinden gül güzelliğinde şiirleri devşirerek şerhlerle, tahlillerle günümüz okuyucusunun anlayacağı şekilde, divan şiirinin sevdirilmesini amaçlamıştır. Din-sanat ilişkisi üzerinde yaptığımız yayınlar ise, dergiciliğimizde farklı bir yer kazanmış bulunmaktadır.
Dergimiz bir yandan kültür değerlerimizin hayatiyetini dikkate alarak; bayrak, vatan sevgisi ve manevi duyguları ayakta tutarken diğer yandan yaşayan Edebiyatımıza yeni eserler, yazarlar, şairler kazandırma gayreti içerisinde olmuştur. Ayrıca, derginin şimdiye kadar çıkan sayılarında milli ve manevi değerlerimize özel yer verilmiştir.
Yıllardır Darende gibi kültür ve tarihi bir diyardan, daha açık bir ifade ile; Otuz Yapraklı Gül Şehri’nden yayınlanması hasebiyle, yaşadığımız coğrafyanın bugününden geçmişine ve geleceğine köprüler kurmakta, kültürel, tarihi ve sanat kayıtlarını tutmaktadır.
Dergimiz kendine güvenen, ne söylediğini bilen bir çizgide yoluna devam etmektedir. Yıllardır göz dolduran makaleleriyle farklı bir yere sahip olan Somuncu Baba Dergisi bir kültür çağlayanı, bir edebiyat pınarıdır.
Dergimizin yazar kadrosu, kendi sahasında ehli kalem, kariyer sahibi ve edebi çizgisiyle yayın dünyamızın yakından tanıdığı, akademik ve edebiyat adamlarımızdan oluşturulmasına çalışılmaktadır. Her geçen gün yeni yazarlarımız dergimizde farklı konularla sizlerin karşısına çıkacaktır. Bundan sonra da çok farklı ve günümüz insanının ihtiyaçlarına göre etkin ve güncel konulardan oluşan yayın çizgimizle sizlerle olacaklardır. Somuncu Baba Dergisi bereketli Anadolu toprakları üzerinde filizlenen bir ilim ve bilgi bahçesidir.
Türkiye’de yetişen şair ve yazarların edebiyat dergilerinden yetişmekte oldukları gerçeğinden hareketle, aynı zamanda bir mektep bir okuldur diyebiliriz.
İlmi kariyere sahip edebiyatçı ve yazarlar, araştırmaları ile dergiyi yıllardır beslemektedirler. Edebiyatımıza gönül veren kalemlerin güzel kelamlarıyla süslediği yazıları, bu toprağın evlatlarının gönül pınarından inci taneleri gibi dökülen şiirler, dergi sayfalarında ebedileştirilmiştir. Hâl böyle olunca, samimi duyguların ve hizmete matuf gayretlerin ürünü olarak Somuncu Baba Dergisi, siz kıymetbilir okuyucuların desteğiyle yaşatılmakta, her geçen gün hak ettiği yere gelmektedir.
Her sayısında okuyucusuyla samimi duygularla, gönül birliğini yakalayan dergimiz, kendi çizgimize özgü yeni kapak ve tasarım çalışmalarıyla gözlere güzellik, gönüllere hoşnutluk veren bir çağlayanın akışı gibi kültür dünyamızdaki çağlayışına devam edecektir.
Gelişen her şeyin güzelliğini kavrayarak, daima kendini yenileyen, dergiyi geliştirmeye bilgi ve donanım açısından katkı yapmaya, alıp okumaya çalışmak bu samimi faaliyete yapılabilecek en büyük katkıdır.
İnsanları bir araya getiren kardeşliği tesis eden, samimi duyguların merkezinde sevgi, saygı ve hoşgörü vardır.
ESERLERİ
Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir alim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, daha evvel işâret ettiğimiz melâmet meşrebinden de kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta Muhammediyye müellifi halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde, “Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül haketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?” diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir. Bu zikredilen hakikata rağmen, Somuncu Baba’nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba‘în, Zikir Risalesi, Silâh’u-l Mürîdîn eserleri mevcuttur.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin soyu Darende'de; Halil Taybi ile günümüze kadar devam etmektedir. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz "Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba ve Nesebi Alisi" adlı eserinde arşiv kayıtlarına dayanarak Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin nesebi, nesli ve kabri şerifi hakkında genişçe bilgiler vermektedir.
Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan birtanesidir.
TAVSİYELERİ
Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim
Gizli ve aşikâr her yerde Allah'tan korksunlar.
Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.
Avamın arasına az karışsınlar.
Tüm masiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.
Daima şehvetlerden kaçınsınlar.
İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.
Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.
Övülen sıfatlarla süslensinler.
Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.
Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.
Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.
Şiirleri:
Biz Ol Uşşak-ı Serbazız
Biz ol uşşak-ı serbazız
Akıl rüşd bize yar olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humar olmaz
Diriyiz daim, ölmeyiz
Karanularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz
Bizim illerde ay ü gün
Sebat üzre durur daim
Televvün erişip ona
Gehi bedr ü hilal olmaz
Bizim gülşendeki güller
Dururlar taze solmazlar
Hazan olup dökülmezler
Zemistan ü bahar olmaz
Şarab-ı aşkı çün içtik
Feragat mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrik ü tar olmaz
Ereliden şems nuruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-i bahar oldu
Ona k'ar ü kenar olmaz
Bırak ey Hamida varı
Görsem desen sen ol yarı
Göricek ol tecellayı
Ondan özge kemal olmaz
Senden Dolu İki Cihan
Senden dolu iki cihan
Oldum zuhurundan nihan
Ger bulayam seni ayan
Ya Rab n'ola halüm benüm
Dilde kanaat olmaya
Züht ile taat olmaya
Senden hidayet olmaya
Ya Rab n'ola halüm benüm
Şol gün ki mizan kurula
Hak kapusunda durula
Halayık oda sürüle
Ya Rab n'ola halüm benüm
Ağlarım işte zar ile
Kaldum diriğ ağyar ile
Bilişmedim sen yar ile
Ya Rab n'ola halüm benüm
Hamidi'nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n'idem garip başı
Ya Rab n'ola halüm benü
24 Mayıs 2012 Perşembe
Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını, yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi'nâna ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde hissettiğimiz Cennet'i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Senin o semavî beyanın vasıtasıyla doğru anlayıp doğru duyabildik; duyabildik ve o füsunlu beyan çağlayanın sayesinde Hak muradını anlama ufkuna yöneldik.
Eğer bugün şöyle böyle gözlerimiz Hakk'ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren, ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran; tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası, milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak, insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını gösteren.
Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi, onların seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu...
Sen, –gönüllerimiz tahtın– dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun "ahsen-i takvîm" remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir değişimler vetîresine giriverdi. Herkes farkına varsın varmasın, büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza attı.
Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor; asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.
Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk'a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü yollarda par par parlıyordu.
Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin, cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki, hayat-ı seniyyenin hemen her faslında, şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da, zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması, sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.
Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği, ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu. Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı, hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi. Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.
İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen, seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle, işaretlerle, îmalarla, sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha derinleştirip birer mük'ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşya ve hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların, çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir kere, bin kere daha yâd ediyor, –tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi– huzur-u mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.
Sen, Yüce Yaratıcı'nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın; mesajın ve öğretilerin de O'nun emanetidir. Bunu böyle bilenler, Seni her zaman canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar; solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.
Ama bir gün geldi, nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün çocuğu bir kısım densizler, kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana sataşmaya başladılar: Zâtına –yüz bin defa hâşâ– "bede..", öteler ötesinin sesi soluğu kutlu mesajına "çöl ka...." ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek "o güne ve o kavme aitti" deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler kinle nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve küstahça resimlere. Sen, kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz, milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, "Meğer ne kadar da vefasız insanlarmışız!" diye mırıldanıyoruz.
Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti; suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir "ba'sü ba'del mevt"e ereceğinde şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler, böyle bir "eşref saat" beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.
Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı. "Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem'-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım." (Ketencizâde) deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;
Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..
(M. Lütfî)
17 Mayıs 2012 Perşembe
ÜÇ AYLARA GİRERKEN…
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Rahmet sağanağı başlıyor!
Üç Aylar, müminler için çok kıymetlidir. Çünkü Recep, Şaban ve en kıymetli ay olan 1000 ayın (yaklaşık 84 yıllık ömrün) meyvesini, sevabını ve faziletini içinde barındıran Kadir gecesinin bulunduğu Ramazan-ı Şerif, Üç Aylar dediğimiz, bu mübarek zaman diliminin içerisinde gerçekleşmektedir.
Bu ayların, müminlerin kalplerinde önemli bir yere sahip olmasının sebebi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bu ayları övmüş olması ve bunun kıymetinin bilinerek değerlendirilmesinin af, rahmet ve daha pek çok manevi nimete vesile olacağını ümmetine haber vermesidir.
Üç Aylarda bulunan mübarek geceler: Regâib Kandili; Receb-i Şerif ayının ilk Cuma gecesi.
Mi’rac Kandili; Receb-i Şerif’in 27. Gecesidir. Berat Kandili; Şaban-ı Şerif’in on beşinci gecesi.
Kadir Gecesi; (Kesin olmamakla birlikte) Ramazan-ı Şerif’in 27. Gecesi.
Bu mübarek gecelerde Allah Resulü, Cenab-ı Hakk’tan bazı özel ihsanlara nail olmuştur. Bizler de onun hatırasını yâd etmek ve Hz. Resulullah hatırına bize de manevi hediyeler ikram edilmesi ümidiyle bu geceleri kutluyoruz. Umuyoruz ki Cenab-ı Hakk, bu gecelerin şerefine, rahmetin sağanak sağanak yağdığı bu bereketli anlarda, bizi ilahî hayırlardan mahrum bırakmaz.
Bu mübarek gecelerde kılınması dinen gerekli, özel bir namaz bulunmamakla birlikte, bu gecelerin fazileti ve yapılacak duaların kabul edilme ümidinin fazla olması sebebiyle, diğer gecelere göre daha iyi bir şekilde bunların ihya edilmesi gerekir. Özellikle kaza namazı kılma, teheccüd namazını artırma, Kur’an-ı Kerim okuma, tesbih, zikir ve dua ile bu geceleri ihya etmeye çalışılmalıdır. Diğer yandan, gündüzü oruçlu geçirmek, üzerimizde hakkı bulunan kimselerle helalleşmek, yoksulları gözetmek, hayır-hasenat yapmak da bu günlerin en güzel ihya şeklidir.
Mübarek Receb Ayı
Fazileti yüksek, affı ve mağfireti bol aylardan birisi Recep ayıdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, Recep ayı girince, “Allah’ım! Recep ve Şabanı bize mübarek kıl. Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi.
Recep ayında, Allah-u Zülcelal’in af ve mağfiretine mazhar olmak için insanın küçük de olsa namaz, oruç, fakirlere verilecek bir sadaka, dini hizmetlere yardımcı olmak gibi hayır vesileleri aramalı, bol bol tevbe etmeli, “Estağfirullah” diyerek, istiğfarda bulunmalıyız.
Abdullah ibn-i Abbas radıyallahu anhu, Receb ayında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bazen “Orucu artık bırakmaz” diyinceye kadar çok oruç tuttuğunu, bazen de “Artık oruç tutmaz” diyinceye kadar orucu terk ettiğini haber vermiştir. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Allah’ın aciz kulları olarak, O’na her zaman ibadet ve taatte bulunmamız gerektiğini hepimiz biliyoruz. Ancak şu, gaflet ve günahın bol olduğu ahir zamanda, ibadet etmeye güç yetiremiyoruz…
Hiç değilse böyle mübarek gece ve aylarda, onların rahmet ve feyzinden de istifadeyle, kendimizi biraz zorlayalım. Nefsin bitmek bilmez taleplerine ‘dur’ diyelim. Diyelim ki: “Ey Nefsim! Allah-u Zülcelâl bizlere af ve mağfiretini ulaştırmak, bizleri cehenneminde yakmamak, azap vermemek için önümüze ne büyük fırsatlar ve ganimetler koymuş.”
“Sen ise bütün bunlara rağmen, adeta ben cehenneme gideceğim diye haykırıyor ve gafletten uyanmıyorsun. Böylesi fırsatları elinden kaçırma. Ancak, Recep ayının bu faziletlerinden faydalanarak, Allah-u Zülcelal’e işlediğin günahları affettirebilir ve rahmetine müstahak olabilirsin!”
Regâib Gecesi (24 Mayıs, Perşembe)
Regâib gecesi, Recep ayının ilk Cuma gecesidir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin, Allah’ın bazı çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütuf ve ihsanlara, semavî derecelere eriştiği bir gecedir.
Müslümanlar arasında ise Peygamberimizin dünyaya teşriflerinin ilk halkasını teşkil eden anne rahmine şeref verdiği gün olduğuna inanılmaktadır. (Fakat, Hz. Âmine’nin, Fahri Âlem Efendimize hamile olduğunu bu geceden itibaren öğrenmiş olabileceği düşünülebilir.) (Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali)
Mânen bereketli olan bu gecenin bir hususiyeti de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi olmasıdır. Bediüzzaman Hazretleri, Regâib gecesinin Efendimiz’in manevi terakki sürecinin başlangıcı olduğunu; Mi’rac gecesinde de bu terakkinin zirvesine ulaştığını bildirmektedir. (Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybî)
Enes (ra)’den rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Receb’in ilk cuma gecesinde uyanık ol. O geceyi gafletle geçirme. Çünkü melekler o geceye (Regâib Gecesi) diye ad koymuşlardır. Zira o gecenin üçte biri geçtiğinde, yer ve gök melekleri Kâbe-i Muazzama ve havalisinde toplanırlar. Allahu Teâlâ meleklerin toplantısı üzerine; ‘Ey meleklerim! Ne istiyorsunuz?’ Diye sorar. Melekler: ‘Ya Rabbi! Senden istediğimiz ve temennimiz, Receb’in oruçlularının günahlarını bağışlamandır’ derler. Allah-u Zülcelâl de; ‘Receb’in oruçlularını affettim’ buyurur.”
Öyleyse bu gecede, melekler dahi yeryüzündeki kullar için af ve mağfiret dilerken, bizim bu gecelerdeki fırsatları kaçırmamız doğru olur mu? Daha çok ibadet ve taat yapmak, tevbe etmek ve İslami hizmetlere destek olmak için bundan daha iyi fırsat mı olur?...
10 Mayıs 2012 Perşembe
YEGANE KURTULUŞ ÇAREMİZ: TEVBE
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) “Ey iman edenler! Allah’a tövbe edin. Muhakkak kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 31)
Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah, iman eden kimselerin sahibidir. İman edenler Allah’ın muhafazası altındadır. Kafirlerin (ise ne dünyada, ne ahirette muhafaza edecek) sahipleri yoktur.” (Muhammed, 11)
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede, müminlere ne güzel müjde veriyor. Bunun yanında kâfirlere de, kendilerini nelerin beklediğini, dünya ve ahiret hayatlarının nasıl bir perişanlık içinde olduğunu haber veriyor.
Allah-u Zülcelal, iman edenlerin sahibi olduğunu ve onları hem dünyada hem de ahirette muhafaza edeceğini bize bildirmiştir. Bize düşen görev, bu mü’minlik sıfatını elde etmektir. Yeter ki, bu sıfatın sahibi olmak için az da olsa gayret gösterelim. O zaman, Allah-u Zülcelal bize sahip çıkacak ve bizi muhafaza edecektir.
Tabii ki, her şey Allah-u Zülcelal’e aittir. İnsan, O’nun himayesi, koruması altına girdimi, hiç bir şey ona zarar veremez.
Allah-u Zülcelal’in, insanlara sahip çıkmasına vesile olacak sıfatları elde etmek kolaydır. Çünkü, Allah-u Zülcelal kullarına çok büyük fırsatlar vermiştir. Mü’minlere hitap ettiği başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a tövbe edin. Muhakkak kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 31)
Diğer bir ayet-i kerime de ise: “Kim tövbe etmezse, zalimlerdendir.” (Hucurat,11) buyurmuştur.
İşte, aktarmış olduğumuz bu üç ayet-i kerime’de, bizim için büyük işaretler vardır. Bu ayet-i kerimelerden, kendi payımıza düşeni almalı ve bunların ışığında yolumuza devam etmeliyiz.
İnsan, yaratılış itibariyle hata ve günahlara karşı meyillidir. Nefsinin buyruklarına uyarak yaptığı hata ve günahlardan pişman olup, tövbeye sarıldığı zaman, Allah-u Zülcelal onu affederek sahip çıkar ve muhafazası altına alır. Ne yazık o kimselere ki, tövbeden imtina ederek, çekinerek bu muhafazadan mahrum kalmışlardır.
Şunu unutmamak gerekir ki, her insan hata yapar. Hata yapanların en hayırlısı da, tövbe edendir.
Evliyaullah’tan bir zat şöyle nakletmiştir: “Bir gün, Basra sokaklarında yürürken, bir annenin kapıyı açarak çocuğunu kapının önüne koyup, kapıyı kapattığını gördüm. Çocuk bir müddet ağladı, dolaştı ve kendi kendine şöyle dedi: ‘Beni besleyecek ve muhafaza edecek, annemin evinden başka bir ev yok. Bu insanların hepsi yabancıdır. Öyleyse ben nereye gidiyorum?’ Bu şekilde, pişmanlık içerisinde geri döndü.
Akşam olunca, gelip evin kapısının eşiğine yüzünü koyarak uyudu. Annesi, gece yarısı kalkıp kapıyı açınca, çocuğunun yüzünü eşiğe koymuş bir halde uyuduğunu gördü. Kalbi öyle yandı ki, çocuğunun üzerine kapanarak ağlamaya başladı. Ve ona şöyle dedi:
‘Benim emirlerime karşı gelip, sana zulüm ve hakaret etmememe sebep olma. Çünkü Allah-u Zülcelal, beni sana karşı çok şefkatli yaratmıştır. Bana asi gelme.’ Ve çocuğunu oradan kaldırıp eve aldı.” İşte, bizim halimiz de bu şekildedir.
Allah-u Zülcelal, kullarına karşı, bir anneden daha fazla şefkat ve merhametlidir. Şeytanın yanında ise cehennemden başka bir şey yoktur. Şeytanın hilelerine aldanıp, onun ardına düştüğümüz zaman, aynen annesinin kovduğu o çocuk gibi pişman olup, Rabbimizin kapısının eşiğine yüz sürmemiz, pişman olup O’na yalvarmamız lazımdır.
Bir insan, günah işleyipte bu yaptığından pişman olur ve tövbe ederse, Allah-u Zülcelal şöyle hitap eder: “Kulumu bağışladım. Kulum, işlediği günahlardan pişman olduğu müddetçe, onu ona bağışlayacak bir kudretin sahibiyim.”
İnsan, şunu hiç bir zaman unutmamalıdır ki kurtuluş, Allah-u Zülcelal’in kapısına çöküp yalvarmaktan ve pişman olmaktan geçer. Yoksa, Şeytan’ın memleketinde, pişmanlık ve hezimetten başka bir şey yoktur.
Karşımızda, tövbe gibi büyük bir fırsat kapısı varken, gevşek davranıp, ondan faydalanmamak, çok büyük bir yanlıştır. Ashab-ı Kiram (radıyallahu anhum) şöyle buyurmuşlardır:
“Biz, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzurunda bulunduğumuz zamanlar; onun, yüz defa ‘Estağfirullah’il aliyy’ül azim ve etûbû ileyh’ dediğine şahit oluyorduk.”
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günahtan masum, tertemiz olduğu halde, Allah-u Zülcelal’e daima bu şekilde tövbe etmekteydi. Peygamberlerin kalpleri, daima Arş-ı Alânın etrafında, Allah-u Zülcelal’in Zat’ının nurlarının çevresinde dolaştığı için, onların tövbeleri, bir an bile olsa Allah-u Zülcelal’den gafil kalmamak içindi. Aynen, ateş böceklerinin, geceleri ışığın etrafında dönmesi gibi, onların kalpleri de daima Allah-u Zülcelal’in nurunun çevresinde dönmektedir.
Bizim ise çok çeşitli günahlarımız vardır. Kalbimiz, dünyaya meylettiğinde, yöneldiğinde, başka insanların kalbini kırdığımızda, ibadetlerimizden geri kaldığımızda, her an Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığımız kusurlardan dolayı tövbe etmemiz, pişmanlığımızı dile getirmemiz lazımdır.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), günde 100 defa tövbe ediyordu. Biz de hiç olmazsa, günde bir sefer tövbe edelim; ayda bir sefer tövbe edelim. Allah-u Zülcelal, denizden bir damla kadar da olsa, Peygamberine mutabaat etmeyi, sünnetine uymayı bizlere nasip etsin, inşaallah.
Sohbetimizin başında da söylediğimiz gibi, mü’min sıfatını elde edebilmek için biraz gayret göstermemiz lazımdır. Bu mü’minlik sıfatını kazandığımız zaman, Allah-u Zülcelal’e kendimizi teslim etmiş oluruz ki, o zaman bizi hata ve günahlardan, dünyada başımıza gelecek zararlardan muhafaza eder.
Allah-u Zülcelal’in sahip çıkmasının ve muhafaza etmesinin, ne kadar kıymetli ve kuvvetli olduğunu hepimiz biliyoruz.
‘Yardım Et, Ya Rahman!’
Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) yanında bir arkadaşı ile beraber, Mekke’den Taif’e gitmek için yola çıkmıştı. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh)’ın, arkadaşının münafık olduğundan haberi yoktu. Bir mevkiye geldiklerinde, istirahata çekildiler. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) uyuyunca, bu münafık, onu öldürmek için ayaklarını ve ellerini bağladı.
(Peygamber Efendimizin zamanında, dil ile şahadet getirdikleri halde, kalben ve ruhen kâfir olan, 300 kadar münafık vardı.)
Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) kendine gelince, el ve ayaklarının bağlı olduğunu gördü ve arkadaşının da o kimselerden olduğunu anladı.
Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) durumuna bakınca, kendisini bu halden, ancak Allah-u Zülcelal’in kurtarabileceğini idrak etti ve şöyle dedi. “Ya Rahman! E’inni.” (Bana yardım et, Ya Rahman!)
Böyle söylediği anda, bir duvarın arkasından, sert bir şekilde “Öldürme!” diye bir ses geldi. O anda, münafık ‘Ben bunu öldürürsem, o da beni öldürecek’ diye heyecanlandı. Dışarı çıkıp baktı, ancak kimseyi göremedi. Tekrar Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh)’i öldürmek için içeriye girince, yine aynı sesi duydu. Bu hal üç defa tekrar etti.
Üçüncü sefer dışarı çıktığında, ata binmiş, elinde kılıçla bir zat geldi, o münafığı öldürdü ve Zeyd bin Sabit’in el ve ayakların çözdü. Ona şöyle dedi:
“Sen ‘Ya Rahman! E’inni’ dediğin zaman, ben göklerin yedinci katında idim. Allah-u Zülcelal bana, ‘Ben müminlerin velisiyim (sahibiyim)’ dedi ve seni kurtarmak için gönderdi.”
İnsan, Allah-u Zülcelal’e hakiki iman sahibi olursa, Allah-u Zülcelal de onu işte böyle muhafaza eder.
Sonuç olarak, daima Allah-u Zülcelal’e karşı tövbe etmek ve O’nun merhametine sığınmak, tek çıkar yoldur. Allah-u Zülcelal o kadar merhametlidir ki, kullarının tövbe edip kendisine yönelmesini istemektedir.
Hatta, her gün bir melek, günah işleyen insanlara “Yeter!”, hayır yapan insanlara da “Allah-u Zülcelal’e doğru gelin” diye nida etmektedir.
Yeter ki biz, günahlarımızdan yüz çevirmeye çalışıp Allah-u Zülcelal’e yönelelim. O zaman, Allah-u Zülcelal bize sahip çıkacak, çok şeyleri bize nasib edecektir.
Allah-u Zülcelal, hepimize razı olacağı salih ameller nasib etsin ve kendi fazl-ı keremi ile bizleri af ve mağfiret etsin. (Amin.)
Sallallahu ala Seyyidina Muhammedin Nebiyyü’l Ümmiyyi ve ala Alihi ve Sahbihi ve sellem.
İLİM MECLİSİNDEN SOHBETER
3 Mayıs 2012 Perşembe
İSLAMİYETTE YALAN KONUŞMAK
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Müslüman kardeşlerim, Sakın olupta yalan yere yemin edilmesine izin vermeyin, zira cezası büyüktür. Allah (c.c) Hz.leri buyurur : Yalan yere yemin edenin zürriyetini keserim ve de kıyamete kadar o kişiyi hakir ve hor görürüm.
Yalan yere evliyalık satanlara sözüm : Sende böyle bir şey olmadığı halde ben evliyayım diye kendine kara sürme. Resulullah (s.a.v) Efendimiz buyurur ki : Her hangi biri alim ya da zahid olmadığı halde yalan yere evliyalık taslarlarsa kıyamet gününde cehennemde yerini hazırlarsın.
Her zaman daima sözünde doğru ol. Doğruluk, dürüstlük kişiyi cennete götürür. Dilini vara yoğa yemine alıştırma kafir olursun. Müslüman yalan söylemez,hainlik yapamaz. Gıybet etme iftira atma. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Hz.leri, buyurur ki : Kim ki yalan söylemezse hiyanetlik etmezse gıybet ve iftira etmezse kimseye kara atmazsa, varsın ne işlerse işlesin. Zira bu üç günahı işlemeyen diğer günahlardan çekinir işleyemez.
Mümin kardeşlerim, Hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmaktan sakının. resulullah Efendimiz Buyurdular ki : Mirac gecesi bir kavme rastladım. Bakırdan kazma gibi tırnaklarıyla yüzlerinin derisini yırtıyorlardı sordum ? Ya kardeşim Cebrail, bu kavim kimlerdir ? diye sordum. Cebrail (a.s) Bunlar halkın ayıbını meydana çıkarıp söyleyenlerdir dedi. Musa (a.s) da Tur-i Sina’da dedi : Ya Rabbi, bir kimse birinin ayıbını meydana çıkarıp söylese, ona nasıl bir ceza verirsin ? Hak Teala Hz.Leri buyurdu ki : Tevbesiz giderse ilk gideceği yer cehennem’dir.
26 Nisan 2012 Perşembe
ŞER‘İYYE SİCİLLERİNE GÖRE OSMANLILARDA NİKÂH AKDİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘iyye sicilleri incelendiğinde, kadıların huzurunda kıyılan çok sayıda nikâh akdinin kayıtlarına ulaşılabilir.1 Hatta gayri müslimlerden birçoklarının da nikâhlarını, ruhânî liderlerine değil harç miktarının daha düşük olduğu gerekçesiyle, kadı veya imamlara kıydırdıkları bu sicillerden anlaşılmaktadır.2
Yıldırım Bâyezid döneminde, ilk defa mahkemede kadıların alacakları harç miktarları tespit edilirken kendilerine 12 akçe de nikâh harcı verilmesi bir karara bağlanmıştır.3 Sonraki yıllara ait kanunnamelerde de nikâh harcı olarak dul ve bâkireler için farklı miktarlar tespit edilmiştir. Osmanlı’da ilk zamanlar nikâhların kadı tarafından verilen izin üzerine kıyılması bir mecburiyet değilse de tatbikatta, nikâhların kadıdan alınan izin üzerine imamlar tarafından kıyıldığı ve bunların da şer‘iyye sicillerine kaydedildiği görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde kadıdan başka nikâh memuru bulunmadığından, din adamlarına umumî bir nikâh kıyma izni ve yetkisi yerine, her münferit nikâh için özel bir izin ve izinnâme verilmesi yoluna gidilmiştir. Bu tür bir uygulama her nikâh esnasında gerekli hukukî şartların oluşup oluşmadığının kadı tarafından kontrolüne de imkân sağlamıştır.4
İslâm hukukunda evlenmelerin iki şahit huzurunda yapılmasından başka bir şekil şartı bulunmamasına rağmen evliliğin din ve toplum hayatında oynadığı rol sebebiyle bu akdin, nikâhın hukukî yönünü bilen din ve hukuk adamları huzurunda yapılmasına özen gösterilmiştir. Öte yandan boşanmanın erkeğe yüklediği malî yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin tespit gerekliliği, ayrılmanın vuku bulduğu zamana bağlı olarak kadının bekleme süresinin ne zaman biteceği problemi, boşanmaların da büyük ölçüde mahkeme defterlerine kaydedilmesi sonucunu doğurmuştur.5
Din adamlarının ancak kadıdan alınan izin üzerine nikâh kıymaları uygulamasının, kadıların bizzat nikâh kıymalarında olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden itibaren başladığı düşünülmektedir. Ancak Ebussuud Efendi fetvalarında, kadıdan izin alınmadan nikâh kıyılmasının yasaklandığı belirtilmekte ise de bu yasağın hangi tarihten itibaren başladığına dair bir kayıt bulunmamaktadır.6
XVI. asırdan itibaren nikâhlara kadının iştirakinin resmî bir hal aldığı, tarafl arın evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda izinnâme denilen resmî yazıyla kadıdan izin alındıktan sonra, mahalle ve köy imamı yahut ruhânî reis tarafından kıyılması esası benimsenmiştir.7
16 Safer 1276/14 Eylül 1859 tarihli Şer‘iyye Mahkemeleri Nizamnâmesi’nde bu mahkemelerin nikâh akitlerinden ve izinnâmelerden alacakları harçlar da düzenlenmiştir.8 Osmanlı Devleti’nde titizlikle uygulanan nikâh işlemlerinin mahkemelerin kontrolünde din adamlarınca kıyılması geleneğinin Tanzimat’tan sonra da “Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi ve Kanunları”yla devam ettirildiği görülmektedir. 8 Şevval l298/2 Eylül 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi, Müslümanlar arasında meydana gelen evlenmelerin Şer‘iyye Mahkemesi, gayri müslimler arasındaki evlenmelerin de ruhanî reisleri tarafından verilecek izinnâmeler üzerine yapılabileceğini ve nikâhları kıyan imam ve ruhanî reislerin en fazla sekiz gün içerisinde sicill-i nüfus memuruna ilmühaber verecekleri hükmünü getirmektedir.9 Nikâh akitlerinin devletin denetim ve kontrolünde yapılması konusunda Osmanlı Devleti’nde başlangıçtan itibaren istikrarlı bir gelişmenin devam ettiği görülmektedir.
Osmanlı döneminde kadıların nikâh kıyma vazifesi izinnâme belgesiyle imamlara verilmiş, fakat imamların bu hizmeti yerine getirmesinde de bir takım şartlar aranmıştır. İmamlar kendilerine müracaat eden herkesin nikâhını kıymamışlardır. Aşağıdaki nizamnâmede de görüleceği üzere imamlar, önce nikâh için kendilerine başvuranların evlenmelerinde hukukî bir mahzur bulunup bulunmadığını araştırmakta, daha sonra kendileri için birer ilmühaber düzenleyip bağlı olduğu mahkemeden evlenebilmeleri için aldıkları izinnâmeye göre tarafların nikâhlarını şahitlerin huzurunda kıymaktadır. Kadı da, imama hitaben ve başında Seyyibe/ Bakire İzinnamesidir yazan bir vesika tanzim etmekte ve imam efendiye tarafl arın isimlerini bildirerek, “Nikâha şer‘î bir engel yoksa velisi izni ve tarafeynin rızaları ve tesmiye-i mehirle şahidler huzurunda nikâhını kıyasın" şeklinde yazdığı vesikayı göndermektedir.10 Nikâh, şahitler huzurunda kıyıldıktan sonra imam efendi bu nikâh işlemini kendisinin tuttuğu deftere kaydedip tarafl ar için de ikinci bir ilmühaber düzenleyerek durumu bağlı olduğu mahkemeye ve nüfus müdürlüğüne bildirmektedir. Dolayısıyla imamlar bağlı oldukları mahkemeden evlilik izinnâmesi almadan ve gerekli tahkikatı yapmadan hiç kimsenin nikâhını kıymamışlardır.
Her imamın izinnâme alacağı mahkemeler nizamnâmeyle belirlenmiştir. İstanbul için İstanbul, Galata, Üsküdar, Eyüp, Beykoz ve Yeniköy mahkemeleri evlilik izinnâmesi verme konusunda yetkilendirilmiştir. Taşrada ise bu görev taşra mahkemeleri tarafından yürütülmüştür. Her mahkeme sadece kendi sınırları içerisindeki kişilere izinnâme vermiş, her imam da sadece kendi bağlı olduğu mahkemeden izinnâme alarak sadece kendi mahallesindeki kişilerin nikâhını kıymıştır. İmam, nikâhını kıyacağı kişilerin ikametgâhını gösterir ilmühaberi, zevc ve zevcenin tezkire-i Osmaniyelerini (nüfus cüzdanlarını) ve evlenecek olan kişi askerî erkândan ise ruhsatnamesini bağlı olduğu mahkemeye sunduktan sonra ancak izinnâme alabilirdi. İmamlar aynı zamanda nikâhını kıyacağı kişilerin evliliğine hukuken bir engel bulunup bulunmadığını da araştırmışlardır. İmamlar, nikâhtan önce düzenleyecekleri ilmühaberlerde evlenecek kişilerin isimlerini, tâbiiyetlerini, bakire veya seyyibeliklerini, zevci vefat etmiş ise vefat tarihi gibi bilgilerini; nikâhtan sonra düzenleyeceği ilmühaberde ise mehr-i müeccel ve muaccelin cinsini ve miktarını, tarafl arın vekil ve şahitlerinin isim ve şöhretlerini içerir bilgilerini zorunlu şekilde bulundurmuşlardır. Küçük olanların ve akıl hastalarının nikâhları velilerinin izinlerine bırakılmıştır. Velileri bulunmadığı takdirde ise bu kimselerin evlenmelerine kadılar karar vermiştir.
Izinnâme vermeye yetkili mahkemelerde ilk evlenecekler için “Bakire İzinnamesi Defterleri”, ikinci kez evlenecekler için de “Seyyibe İzinnamesi Defterleri” tutularak11 mahkeme tarafından kendilerine verilecek her bir izinnâme önce bu defterlere kaydedilmiş12, ancak izinnâme alındıktan sonra imamlar tarafından nikâhları kıyılmıştır. Nikâhtan sonra imam efendinin düzenlediği ikinci ilmühaberdeki bilgilere göre evlilikler mahkemelerde tutulan “Münakehât Defterleri”ne, evlilikleri sona erenlerin kayıtları da yine “Müfarakât” denilen defterlere yazılmıştır.13 İmamlar kendi mahallesine yeni taşınmış olan kimseler için ilmühaber düzenlemeden önce belediye ve nüfus idarelerine müracaat ederek gerekli tahkikatı yaparak durumunu bilmedikleri kişilerin nikâhlarını kıymamışlardır. Aynı zamanda her mahalle ve karye imamı verdiği ilmühaberleri, bağlı olduğu mahkeme tarafından tasdiklenmiş ve mühürlenmiş bir defterde kaydını tutmuştur. Izinnâme alındığı halde herhangi bir sebepten dolayı nikâhın kıyılmadığı durumlarda ise İzinname Defteri’ne şerh düşerek nikâhın kıyılmadığını belirtmiştir.14
-Hukukî boyutunun yanı sıra sosyo-kültürel açıdan da birer hazine değerindeki siciller arasında bulunan bu defterler üzerinde henüz geniş çapta araştırmalar yapılmamıştır. Oysa ailenin oluşmasında temel teşkil eden nikâh akdinin Osmanlıda teşekkülünün incelenmesi, günümüz insanına önemli ipuçları sunacak ve şüphesiz ilim dünyasına da önemli katkılar sağlayacaktır.
Belgenin Özeti:
İrade-i seniyye mucebince İstanbul Kadısının başkanlığında ve Şeyhülİslâmın nezaretinde, mahalle imamlarının nikâh kıyma usul ve esaslarının belirlenmesi için hazırlanan nizamnâmedir.
Hüve
İstanbul Kadılığına
[Meşihat Arşivi, Gelen Evrak Fonu]
(Numara 191)
Fazîletlü Efendim Hazretleri
Leff en tesyîr-i savb-ı fâzılâneleri kılınan tezkire-i sâmiye-i sadâret-penâhî mütâlaa-sından müstebân olacağı vechile mahallât eimmesinden bazılarının nikâh ve emsâli mesâil-i mu‘tenâ-bihâ hakkında ikâ‘ etmiş oldukları derc-i sahîfe rivâyet olunan harekât-ı gayri meşrûa‘dan dolayı bu bâbda bir kâide-i sâlime ve mazbûta vaz‘ı lâzım gelmesine binâen ber-mûceb-i irâde-i seniyye bir nizamnâme lâyihası kaleme alınmak üzere melfûf pusulada esâmîsi muharrer zevâttan mürekkeb olarak taht-ı riyâset-i fâzılânelerinde bir encümen teşkîli tensîb olunmuş ve mûmâileyhime de ma‘lûmât verilmiş olmağla kararlaştırılacak günlerde bi’l-ictima‘ ber-mantûk-ı emr u fermân-ı hümâyûn iktizâ-yı maslahatın hüsn-i îfâsıyla netîcesinin bâ-mazbata beyân ve ifâdesine himmet buyurulması siyâkında tezkire-i senâveri terkîm olundu.
Fî 11 Cemâziye’l-âhir sene 1304 ve fî 22 Şubat sene 1302/[7 Mart 1887]
Şeyhülİslâm Ahmed Esad
[Komisyon Üyeleri]
Şûrâ-yı devlet Muhâkemât Dâiresi Reisi Semâhatlü Sâhib Beyefendi Hazretleri
Sâbık Medine-i Münevvere Kadısı Fazîletlü Osman Efendi
Beyrut Nâib-i Sâbıkı Faziletlü Mustafa Hakkı Efendi
Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye Âzâsından Mekremetlü Yahya Reşid Efendi
Müsevvidîn-i kirâmdan Yakovalı Ali Efendizâde Mekremetlü Şükrü Efendi
İcrâ-yı münâkehât hakkında nizamnâme lâyihasıdır.
Bâb-ı evvel
Mehâkim-i şer‘iyyeden i‘tâ olunacak izinnâmeye müte‘alliktir.
Birinci madde: İzinnâme i‘tâsı Dersaadet’te İstanbul ve Eyüp ve Galata ve Üsküdar ve Yeniköy ve Beykoz mahkemelerine ve taşralarda bi’l-cümle mehâkim-i şer‘iyyeye münhasırdır.
İkinci madde: Umûmen mehâkim-i şer‘iyye hudûtları hâricine izinnâme vermekten memnû‘dur.
Üçüncü madde: İzinnâme ahzı için imamlar tarafından on birinci maddede tarif ve beyân olunduğu vechile bir kıt‘a ilmühaber verilmedikçe ve zevc ile zevcenin tezkire-i Osmaniyeleri ve asâkir-i şâhânenin usûlü vechile ruhsatnâmeleri görülmedikçe bunların münderecâtı hakkında iktizâ ettiği halde tetkîkât-ı lâzime îfâ olunmadıkça mehâkim-i şer‘iyyeden izinnâme verilmeyecektir.
Dördüncü madde: Gerek kable’n-nikâh izinnâme ahzı ve gerek ba‘de’n-nikâh mahkemede kayd olunmak için imamların göndereceği ilmühaberler on birinci ve on dördüncü maddelere muvâfık olmaz ise kabul olunmayacaktır.
Beşinci madde: Her mahkemede imamların verecekleri ilmühaberlerin kaydı için biri bâkire ve diğeri seyyibe mahsus olmak üzere iki kıt‘a sicil tutulup bunlardan Dersaadet ve Bilâd-ı Selâse mahkemelerinin sicilleri Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye’den tasdîk ve varakaları tahtîm kılınacak ve taşra mahkemeleri sicillâtı evrâkına adet vaz‘ olunarak hâkimler tarafından mühr ü zâtîleriyle tahtîm olunacaktır.
Altıncı madde: Âhar diyârda vefât veyahut zevcelerini tatlîk ettikleri haber verilen kesânın zevcelerini âhara tezvîc için verilecek izinnâmeler bunların vefât veya tatlîklerinin şer‘an tebeyyün ve tahakkukundan sonra i‘tâ olunacaktır.
Bâb-ı sâni
Eimme-i mahallât ve kurâya mütealliktir.
Yedinci madde: İmamlar mensûb oldukları mahkemelerden izinnâme almadıkça akd-i nikâh icrâsından memnû‘dur.
Sekizinci madde: İmamlar mahalle veyahut karyesi dâhilinde akd-ı nikâha me’zûn olup âhar mahalle ve karyede icrâ-yı nikâh edemez.
Dokuzuncu madde: Akd-i nikâhları icrâ olunacak kadınların evvelemirde bir kimesnenin taht-ı nikâh ve iddetinde olmadıkları ve nikâhlarına tâlip olanlar ile beynlerinde nesep veya reda‘ veya musâheret gibi mâni‘-i nikâh bulunmadığı tahkîk olunacaktır.
Onuncu madde: İmamlar izinnâme ahzından evvel on birinci maddeye mutâbık olarak bir kıt‘a ilmühaber tanzîm ve mensûp oldukları mahkeme-i şer‘iyyeye i‘tâ ve tarafeynin tezkire-i Osmaniyelerini ve zevc asâkir-i şâhâneden olduğu halde ale’l-usûl kumandanı tarafından verilecek ruhsatnâmeyi ibrâz edecek ve izinnâme alındıktan sonra on dördüncü maddeye tevfîkan diğer bir ilmühaber daha tanzîm edip ba‘de’l-akd mahkeme-i mezkûreye gönderecektir.
Onbirinci madde: İzinnâme ahzından evvel tanzîm olunacak ilmühabere tarafeynin tâbiiyet ve hürriyet ve rukiyyet ve sığar ve kiber ve ateh ve cinneti ve zevcenin bekâret ve siyâbeti ve zevci vefât etmiş ise tarih-i vefâtı ve mutallaka ise tarih-i talâkı ve mu‘tedde (iddet bekleyen kadın) olduğu sûrette inkızâ-yı iddeti derc ve beyân olunacaktır.
Onikinci madde: Akd-i nikâh ekseriyen vekâlet sûretiyle icrâ olunduğundan tevkîl murâd eden kadınların ber-nehc-i şer‘î zâtları tarif olunduktan sonra akraba ve müteallikâtları ile imam ve muhtar ve daha sâir münâsip olanlar hâzır oldukları halde vekâletleri alınacaktır.
Onüçüncü madde: Tebdîl-i mekân edenlerin tezkire-i Osmaniyelerince icrâsı lâzım gelen muâmelât-ı nizâmiyenin îfâ olunduğu devâir-i belediye ve nüfûs idârelerine mürâcaatla tahkîk olunmadıkça imamlar tarafından akd-i nikâhları için izinnâme ahzına teşebbüs olunmayacaktır.
Ondördüncü madde: İzinnâme ahzından sonra tanzîm olunacak ilmühabere ve tesmiye olunacak mehr-i muaccel ve müeccelin cinsi ve miktarı ve mehr-i muaccelin müstevfî olup olmadığı ve tarafeynin ve vekillerin ve şahidlerin isim ve şöhretleri derc ve tasrîh kılındıktan sonra zeylini zevc ve zevce ve müteallikâtı ve imam ve muhtârân ile vekîl ve şâhidler imza ve temhîr edeceklerdir.
Onbeşinci madde: Her mahalle ve karye imamının nezdinde izinnâme alacağı mahkeme cânibinden musaddak ve mühr-i zâtî ile memhûr bir defter-i mahsûs bulunup on birinci ve on dördüncü maddelerde beyân olunduğu vechile akidden evvel ve sonra tanzîm ederek mahkemeye göndereceği ilmühaberleri ol deftere kayd ve zeylini temhîr edecek ve işbu defterler her sene Muharremü’l-haramda mensûb oldukları mahkemelere gönderilip muayene ettirilecektir.
Onaltıncı madde: Zevcesini bir veya iki defa bâyinen tatlîk edenler iddetlerinin inkizâsından evvel ve sonra tecdîd-i akd ile mutallakalarını tezevvüc edebilip ancak bu misüllülere izinnâme i‘tâsı için imamlar tarafından verilecek ilmühaberlerde talakın kaç defa vuku‘ bulduğu gösterilecektir.
Onyedinci madde: Zevcesini üç defa tatlîk edip de yine almak murâd edenin mutallakası ba‘de tekmîli’lidde zevc-i âharle tezevvüc ederek muamele-i meşrûa vuku‘undan sonra ol dahi tatlîk edip iddeti munkaziye olmadıkça zevc-i evveline nikâh olunamayacağından bu bâbda imamlar ziyâdesiyle dikkat ve ihtimâm edecekleri gibi zevcesini bir veya iki defa ric‘iyyen tatlîk ve iddetleri içinde mutallakalarına mürâcaat edenler için izinnâme ahzıyla tecdîd-i akde lüzûm olmayıp ancak beynlerinde vâkî olan talak-ı ric‘îye imamlar vâkıf oldukları halde on beşinci maddede beyân olunan defter-i mahsûslarına kayd edeceklerdir.
Lâhika
Sağîr ve sağîre ve ma‘tûh ve ma‘tûhe ve mecnûn ve mecnûnenin nikâhları veliyy-i akrabalarının iznine mütevakkıf olup bunlardan asla velîsi olmayanların velâyet-i tevzîci, izinnâmelerini i‘tâ edecek hükkâm-ı şer‘-i şerîfe mahsûsdur.
Rakîk ve rakîkanın akd ve nikâhı mâliklerinin iznine mütevakkıftır.
Tebe‘a-i devlet-i aliyye nisvânının tebe‘a-i Îraniyye ile izdivâcları kemâkân memnû‘dur.
İşbu nizamnâme ahkâmına muğâyir harekâta cür’et eden imamlar mes’ûldür.
İmamlar akd-i nikâh husûsunda icrâ edecekleri tahkîkât esnâsında halledemedikleri bir şüpheye tesâdüf ederler ise mensûp oldukları mehâkim-i şer‘iyyeye mürâcaatla hall-i iştibâh edeceklerdir.
İleride îcâb-ı hâle göre lüzûm görünen bazı mevâd işbu nizamnâmeye zeyl olunacaktır.
İşbu lâyiha münderecâtına muğâyir olmayan evâmir-i aliyye ahkâmı kemâkân mer‘iyyü’l-icrâ olacaktır.
Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887]
Reis-i encümen
Hulûsi
Emr-i nikâh şer‘an ve nizâmen tetkîkât-ı mükemmeleye muhtâc mesâil-i mu‘tenâ-bihâdan olduğundan bu bâbda bir kâide-i sâlime vaz‘ı devâir-i belediyelerin mevcud olması ve nüfûs tezâkirinin te’sîs kılınması bu husûs hakkında ittihâz-ı muktezâ-yi usûl ve kavâidin icraâtınca medâr-ı suhûlet ve dâfi‘-i şübühât olacağından ba‘d-ez-în tetkîkât-ı şer‘iyye ve nizâmiyeye müstenid olmadıkça akd-ı nikâh icrâ olunmamak için lâzımü’licrâ usûl ve muâmelâta dâir bir nizamnâme kaleme alınması şerefsâdır olan irâde-i isâbet âde-i hazret-i hilâfet-penâhî iktizâ-yı celîlinden olmasıyla bu husûs için teşkîl buyurulan encümen-i acizânemizden kaleme alınan nizamnâme lâyihası leff en huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâpenâhîlerine takdîm kılındı.
Ma‘lûm-i âli-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu üzere memâlik-i mahrûse-i şâhânede bulunan bi’l-cümle kazâlar mehâkim-i şer‘iyyesiyle nefs-i İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata mahkemeleri izinnâme i‘tâsına me’zûn oldukları gibi Beykoz dahi başkaca bir kazâ olduğundan dâiresince izinnâme i‘tâ edeceği bedîhî ve Rumeli Kavağı’ndan Galata’ya kadar mevâki‘de bulunanların izinnâme almak için Galata mahkemesine mürâcaatları haklarında suûbeti müeddî olacağından Yeniköy mahkemesinin dahi dâiresince izinnâme i‘tâsına me’zûn edilmesi tensîb olunmuş ve nizamnâme-i mezkûr ahkâm ve muamelâtın icrâsı için mezkûr İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata ve Yeniköy mahkemelerinde muvazzaf birer me’mûra ihtiyaç tahakkuk edeceğinden sâye-i inâyetvâye- i hazret-i hilâfet-penâhîde münâsibi vechile bunlara taksîm olunmak üzere tahsîsât-ı ilmiyeye ilâveten şehriye üç bin kuruşun hazîne-i celîleden müceddeden tahsîs ve ihsân buyurulması tezekkür kılınmıştır. Her hâlde emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir.
Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887]
[İmzalar]
Hulûsi, Sâhib, Osman, Hakkı, Yahya Reşid, Şükrü
Eimme-i mahallâtın uhdelerine mevdû‘ olan vezâifi hüsn-i îfâ edebilmeleri için ba‘d-ez-în imâmet tevcîhinde ehliyet ve liyâkat ve iff et ve istikâmet aranılarak sû-i ahlâk ashâbından bir takım câhil ve nâ-ehil kimesnelere cihet tevcîh olunmaması ve emr-i imtihân ve intihâbda pek ziyâde i‘tinâ ve dikkat ve hitâbet tevcîhâtında dahi bu sûrete tamamıyla riâyet olunması ve şu maksadın te’mîn-i husûlü zımnında ittihâzı lâzım gelen usûl ve muamelâtın cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınıp arz-ı atabe-i ulyâ kılınması hakkında irâde-i seniyyeyi mutazammın Mâbeyn-i Hümâyûn Başkitâbet-i Celîlesi’nden Evkâf-ı Hümayûn Nezâret-i Celîlesi’ne mevrûd tezkire mahkeme-i teftîşe havâle olunmuş olduğundan akd-i nikâha dâir bâb-ı vâlâ-yı meşîhatpenâhîlerinde in‘ikâdı istihbâr olunan encümen-i mahsûsta zât-ı maslahatın ehemmiyet ve taalluk-ı mahsûsu münâsebetiyle müzâkeresi mezkûr mahkemeden bâ-müzekkire ifâde ve izbâr ve binâen-aleyh zikr olunan tezkire ve müzekkire huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâ-penâhîlerine gönderildiği tezkire nezâret-i müşârunileyhâda beyân ve iş‘âr kılınmış ve bunlar takımıyla encümen-i acizânemize havâle buyurulmuş olmasıyla inzâr-ı tetkîk ve mütâlaadan geçirilmiştir.
Ma‘lûm-i dakâyık-melzûm-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu vechile encümen-i mezkûrun vezâifi akd-i nikâhın sûret-i sâlime ve mevsûkada icrâsı her ne esbâba menût ise bu bâbda bir nizamnâme kaleme alınması husûsundan ibâret olmasına ve mezkûr irâde-i seniyye hükm-i celîli ise tevcîh-i cihat husûsunda lâzım gelen usûlün cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınmasına dâir bulunmasına nazaran bu husûsun müzâkeresi yine evkâf-ı hümayûnca icrâ olunmak lâzım geleceğinden binâen-aleyh mezkûr tezkire li-ecli’l-iâde melfûfâtıyla takdîm-i huzûr-ı sâmi-i meşîhat-penâhîleri kılınmağla ol bâbda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir.
Fi 2 Receb 1304
Reis-i encümen-i
Hulûsi
Belgenin Özeti:
Seyyibe (dul) Seniyye Hanım ile Mehmed Hayri Bey’in nikâhlarının kıyılması için İstanbul Kadısı tarafından mahalle imamına gönderilen izinnâme.
Hüve
Darü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Kadılığı
Adet 3133
Seyyibe Mahsus İzinnâmedir
Şehzade kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Efendi:
Ba‘de’s-selâm inhâ olunur. Mahallenizin Burmalı Mescid Sokağı’nda kırk bir numaralı menzilde sâkine Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey nâm seyyibin tenkîhine bir vechile mâni‘-i şer‘î yoksa işbu tâlibi bulunan Mehmed Hayri Bey ibn-i Hacı Ali Paşa’ya velîsi izni ve tarafeyn rızâları ve tesmiye-i mehr ile lede’ş-şuhûd akd ve nikâh eyleyesiz.
Fi 3 Rebîü’l-âhir sene 1318
Kadı-i Darü’l-hilâfeti’l-aliyye
[Mühür]
Es-Seyyid Muhammed Ziyaeddin
[Belgenin arka yüzü]
Zevce: Seniyye Hanım bint-i Müteveff â Rıfat Bey
Vekîli: Telgraf ve Posta Nezâret-i aliyyesi Mektupçusu Saâdetlü Bekir Sıtkı Efendi Hazretleri bin Yusuf Efendi
Şâhidân: Nezâret-i müşârun-ileyhâ Muhasebecisi Saâdetlü Bedri Efendi Hazretleri bin Mehmed Efendi
Diğeri: Nezâret-i müşârun-ileyhâ İstatistik Kalemi Müdürü İzzetlü Cemil Bey bin Abdullah Efendi
Zevc: Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beyefendi Hazretleri bin Hacı Ali Paşa
Vekîli: Müderrisîn-i kirâmdan fazîletlü Mehmed Bahaeddin Efendi ibn-i Ömer Ragıb Efendi
Şâhidân: Kethüdâ-yı Sadr-ı âli Hüseyin Bey Efendi ibn-i Mustafa Efendi
Diğeri: Vekilharc Mustafa Efendi ibn-i Abdullah Efendi
Mehr-i müeccel
5001
Yalnız beş bin bir kuruştur.
Fî 3 Rebîü’l-âhir sene [1]318 ve fî 17 Temmuz sene [1]316 tarihlerinde Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey ile tâlibi Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beye vekîl ve şâhidân muvâcehelerinde beş bin bir kuruş mehr-i müeccel ile akitleri icrâ edildiği ma‘lûm olmak üzere işbu izinnâme bi’t-temhîr i‘tâ kılındı.
Fî 18 Temmuz sene [1]316
[Mühür]
Şehzâde Kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Hafız Salih Tevfik
*Arşiv Uzmanı, İstanbul Müftülüğü
DİPNOTLAR
1- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Üsküdar Mahkemesi, Sicil no: 779, s.87, s.217, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34b; Sicil no: 14, s.35a; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 345, s.31b; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 389, s.53b, 54a, 67a.
2- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.10a, 29a.
3- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s.85. Şer‘iyye sicillerinde kadıların alacakları harç miktarlarının daha sonraki dönemlerde de düzenlendiği görülmektedir. Fatih, Yavuz, Kanuni döneminde ve daha sonraki dönemlerde de kadıların alacakları nikâh harçlarının miktarı belirtilmiştir.
4- Ekrem Buğra Ekinci, Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, sayı 2, yıl 2006, s.41–61.
5- Boşanma kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34a, 35b, 39b, 42a, 44a, 45b, 46b, 49a, 52a, 54b, 57a, 58b, 59b, 62b, 63a, 65b.
6- Fetva için bkz. Ebussuud Efendi, Maruzat, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Bağdalı Vehbi, No: 569, vr. 67b.; Geniş bilgi için bkz., M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülİslâm Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s.37-38;
7- Ekinci, a.g.m., s.41–61.
8- Düstur: I/1/300–314; 22 Cemâziye’l-evvel 1332 tarihinde fetvahaneden hazırlanan müzekkirede de durum açıklanmıştır. Ceride-i İlmiye, cilt:1, s.36–39.
9- Düstur, 1/5/83; Düstur, I/Zeyl2/15; Geniş bilgi için bkz. M. Akif Aydın, “Osmanlılarda Ailenin Tarihi Tekamülü”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, C.II., s.438.
10- Bilgi için bkz. Ekteki seyyibe izinnâmesi örneği; Son dönem bakire izinnâmelerinde “Askerde nişanlısı yoksa nikâhını kıyasın.” ifadesi yer almaktadır. Özellikle savaş döneminde askere alınanların görevlerini huzur içinde yapmaları için böyle bir hüküm konmuştur.
11- İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi’nde 16 adet hicrî 1312–1345 yıllarını kapsayan İzinname Defteri bulunmaktadır. Yine İstanbul Kadılığı’na ait 1299–1320 yıllarını kapsayan 19 adet Seyyibe İzinname Defteri ve 1283–1331 yıllarını kapsayan 11 adet Bakire İzinname Defteri, Bakırköy Mahkemesi’ne ait 1324–1342 yıllarını kapsayan 5 adet İzinname Defteri, Küçükçekmece Mahkemesi’ne ait 1306–1332 yıllarına ait 2 adet İzinname Defteri mevcuttur.
12- Mahkemelerin tutacağı bu defterler Meclis-i Tetkikat-ı Şer‘iyye tarafından varakaları mühürlenecek ve tasdiklenecektir. İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi, III. Bölüm, Defter no: 576, s.302.
13- Aynı kişinin nikâh ve boşanma kaydı için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 722, s.94b-95a, s.118b-119a; Defter no: 277, s.34b-35a; İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi III. Bölümde, Üsküdar Mahkemesi’ne ait 1333-1343 yıllarına ait 16 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Kasımpaşa Mahkemesi’ne ait 1332–1337 yıllarına ait 5 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Beykoz Mahkemesi’ne ait 1335–1338 yıllarına ait 5 adet Münakahat Defteri bulunmaktadır.
14- Örnekler için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 301, s.59, kayıt: 1044; s.61, kayıt: 1056; s.98, kayıt: 1240.
12 Nisan 2012 Perşembe
HİÇ KİMSE ALLAH’TAN DAHA MERHAMETLİ DEĞİLDİR
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide süresi: 3)
Biz Müslümanlar tamamlanmış bir dine iman etmişiz. İslam’ın hiçbir eksikliği yoktur. Hayatımızın her alanında İslamî hükümler mevcuttur. Teşevvüşe düşeceğimiz hiçbir durum söz konusu değildir, elhamdülillah.
Fakat bir bakıyoruz ki, bir kısım insanlar İslami meselelerde fütursuzca hüküm yürütüyor, kafalarına göre bidatler ihdas ediyorlar.
Bilindiği gibi bir insan eğer İslam akidesi üzerinde ölmüşse onun hiçbir günahına bakılmaz. Namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Bir Müslüman için ardından kılınan namazın ve cemaatin ellerini açıp yaptığı duaların onun affına vesile olması umulur.
Eğer bir insan, Müslüman bir ailenin çocuğu olmasına rağmen irtidat etmiş yani dininden dönmüşse onun cenaze namazı kılınmaz ve cesedi de Müslüman mezarlığına defnedilmez. Hatta ailesine başsağlığına gidildiği vakit taziyesi dahi Müslüman’ın taziyesinde farklı bir ifade biçimiyle yapılır.
Hiç kimse Allah u Teala’ dan daha merhametli değildir. Eğer bir kişi İslam dininden dönmüşse artık hiç kimsenin çıkıp da o kişiye rahmet dilemesi ve ardından namaz kılıp, dua etmesi mümkün değildir.
Eğer bir insanın ağzından inkâr sözleri sadır olmuşsa veya bir sanatçı-yazar-politikacı vs. duruşu ve söylemleriyle hayatı boyunca İslam’a saldırmış, ardından da “ben tevbe ettim ben Müslüman’ ım” gibi açık bir ifadesi de yoksa ona kâfir muamelesi yapılır. Yani namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına da defnedilmez.
Bütün bu kural ve kaideler fıkhımızda açık seçik ifade edilmişken, insanlar neden hala kafalarından hüküm üretirler? Neden Allah (c.c.)’tan daha merhametli olma rolüne soyunurlar?
Öte yandan -sanki ateistlerin namazını kılmaya çok meraklıymışız gibi- birilerinin çıkıp;“Neden bir ateistin vasiyeti yerine getirilmiyor. Cesedinin yakılmasını isteyen bir ateiste neden namazlı-dualı cenaze tertipleniyor?” demesinin de geçerliliği yoktur.
Çünkü mantık açısından ateistlerin vasiyette bulunmaya hakları yoktur. Ne de olsa vasiyet, ahret inancıyla alakalıdır. Ölmüşleriyle ahrette kavuşacaklarını umanlar onların vasiyetlerini yerine getirmeye özen gösterirler. Ateistler ise öldükleri zaman hayvan misali toprağa karışıp gübre olacaklarını sanmaktadırlar. Öyleyse bu caka nedir?
Bu ülkede Müslüman- Ehli Kitap ortak geleneğine göre cenazeler toprağa gömülür. Müslümanların cenazesi camiden, namaz kılınarak uğurlanır. Ehli kitabın da kilise veya havradan… Ateistlerinki sessiz sedasız herhangi bir toprak parçasına gömülebilir.
Ölümü yokluk sayanların vasiyetleri varmış diye havayı insan cesedinin kokusuyla kirletmenin ne gereği var?
Cenazelerin nasıl defnedileceğini dinler belirler. İnsanlar kendi aklınca defin adeti icad edemezler. Yoksa her kalına gelen bir adet çıkarırsa, mesela “benim cesedimi buzdolabında saklayın,”“benim ölümü mumyalayıp bir meydanda sergileyin,” “benim cenazemi altınla kaplayın…” dese, bunun sonu gelir mi?
Bu tarz sözlerle cenaze yakılmalarını bir ateizm propagandasına dönüştürmelerinin hiçbir haklılığı bulunmamaktadır.
5 Nisan 2012 Perşembe
HZ. PEYGAMBER’İN YÜCE AHLAKI
Öyle bir peygamberin ümmetiyiz…
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik!’ (Enbiya;107)
Ey Muhammed sallallahu aleyhi vesellem! Seni Kur'an şeriatı ve ahkâmıyla, sadece ve sadece, dünya ve ahirette bütün insanlara ve cinlere rahmet olasın diye gönderdik. Kim bu rahmeti kabul eder ve nimete şükrederse dünya ve ahirette mesut ve bahtiyar olur. Ve kim bunları inkâr ve reddederse dünya ve ahiretini mahvetmiş olur, buyruluyor.
Abdullah b. Abbas radıyallahu anhudan nakledilen bir görüşe göre, buradaki “Âlemlerden maksat, Hazret-i Resulullah'ın kendilerine Peygamber olarak gönderildiği bütün varlıklardır. Bunların mümin veya kâfir olmaları fark etmez. Allah Resulünün müminler için bir rahmet olması hem dünya hem de ahiret için söz konusudur. Kâfirler için rahmet olması ise sadece dünya hayatında söz konusudur. Zira kâfirler, Hazreti Resulullahın sayesinde, geçmiş ümmetlerin uğradıkları, maymuna dönüşme, gökten üzerlerine taş yağma gibi afetlere uğratılmaktan kurtulmuşlardır.”
Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ben lânetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim.”
İşte, böyle bir Peygamberin ümmeti olmak, bizim için ne büyük bir mükâfattır. Tabi, ümmetliğe kabul edilmek şartıyla... Allah-u Zülcelâl, hepimize Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme ümmet olmayı nasip eylesin. (Âmin)
O’na ümmet olabilmek için
Peki, ümmeti olmamıza karşılık bize düşen vazife nedir? İnançsızlık ve küfür rüzgârlarının bütün şiddetiyle estiği bu asırda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi anlamak ve anlatmak, en kutsi vazifemiz olmalıdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin gösterdiği ve bize bildirdiği vazifelerimizi idrak edemediğimiz veya terk ettiğimiz anda, batıl düşünceler her zaman ve her mekânda başköşeye tahtını kuracak, insanlık O'nu anlama ve idrak etme noktasına ulaşamayacaktır.
O şefkat ve rahmet Peygamberine, ne ölçüde layık olduğumuzun hesabını iyi yapmalıyız. Bulunduğu cennette dahi ümmetini düşünen, ümmetinin derdiyle ağlayan, ümmetinin sevinciyle sevinen rahmet Peygamberini ve O’nun mesajlarını, en köhne kalplere dahi nakşetmeliyiz.
Aksi halde onun şefaatiyle kendimizi kurtaracağımızı sandığımız anda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bizlerden nasıl yüz çevirdiğini -Allah korusun- görürüz.
Ümmetin günahkârlarına şefaat edecektir
Asırlardır O'nun nur saçan simasından mahrum kaldık. Müslümanlar olarak garip kaldığımız şu asırda dahi, O'na ulaşacak yolları arama ve O’nu bulma, en güzel hayalimiz ve amacımız olmalıdır. Günah bataklığına bulaştığımız anlarda dahi, O’nun şefaatinden medet umarken, onun rahmet Peygamberi olduğunun idraki içinde olmalıyız.
O Rahmet Peygamberi, mübarek kabr-i şerifinde kan ağlarken, Allah-u Zülcelal'in 'Habibim' dediği, yüzü suyu hürmetine kâinatı yarattığı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme başlarımızı feda etmeyi bilmeliyiz.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, dünyadayken bizlere rahmet vesilesi olduğu gibi ahirette de şefaatçi olacaktır, inşaallah.
Nitekim Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ‘Gecenin bir kısmında uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmuda (Şefaat makamına) gönderir.’ (İsra; 79)
Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı gibi, Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme büyük şefaat ve övülecek bir makam verecektir, inşaallah.
Ebu Akil oğlu Abdurrahman radıyallahu anh şöyle anlatmıştır: “Bir heyetle Resulullah sallallahu aleyhi veselleme gitmek üzere çıktım. Kapısına varınca develerimizi çökerttik. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanına girerken, dünyada en sevmediğimiz kimse o idi. Fakat yanından çıkarken (İslam'la şereflendikten sonra), yanına gelenlerin içinde onu en çok seven biz olmuştuk. Bir ara bizden biri:
‘Ya Resulallah! Rabbinden Süleyman Peygamberin saltanatı gibi bir saltanat istemedin mi?’ deyince, güldü ve daha sonra: ‘Umarım ki Peygamberinize verilen, Allah katında Süleyman Peygamberin saltanatından daha üstündür. Allah gönderdiği her Peygamberin duasını kabul etti. Onlardan bir kısmı dünyada dua etti, istediği verildi. Bazıları iman etmeyen asi kavmine beddua etti, helak oldular. Allah benim de dileğimi kabul etti, ben ahirete bıraktım, kıyamet günü Rabbim katında ümmetime şefaat edeceğim.” (Taberani, Bezzar)
Peygamberimizin Yüce Ahlakı
İnsanlar için güzel ahlak hususunda en büyük rehber, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakıdır. O, çok azim bir ahlak sahibi idi. Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede; “Hakikaten sen büyük bir ahlak üzeresin” (Kalem; 4) buyurarak, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın ahlakını övmüştür.
Enes radıyallahu anhu şöyle demiştir; “Resulullah, ahlak olarak insanların en güzeliydi. Onun, on yıl hizmetinde bulundum. Bana bir defa bile öf demedi. Yaptığım bir iş için; ‘Neden böyle yaptın?’ yapmadığım bir işten dolayı da; ‘Şöyle yapsaydın ne olurdu!’ dememiştir.”
Efendimiz aleyhissalatu vesselam, insanların en yumuşak huylusu idi. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde; “Yumuşak huyluluk nerde bulunursa orayı süsler. Hangi şeyden de kaldırılıp alınırsa ona utanma sebebi olur.” (Müslim)
Yine, “Allah, yumuşaklıkla muamele edicidir, yumuşak huyluluğu sever.” (Müslim) buyurmuştur.
O, insanların en cömerdi idi. Yanında bir geceliğine de olsa bir dirhem veya bir dinar bırakmaz, muhtaç olan kimselere dağıtırdı. O, elbisesini diker, yatağını kendisi toplardı. Öyle bir hâyânın sahibi idi ki, gözünü kimsenin yüzüne dikmezdi.
Çağrıldığı davetlere, fakir veya zengin ayırımı yapmadan icabet ederdi. Kendisine verilen çok küçük hediyeleri dahi kabul eder ve karşılığında oda hediye verirdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kızdığı zaman, Allah için kızar, kendi nefsi için asla kızmazdı. Açlıktan çoğu zaman karnına taş bağlardı. Önüne konulan yemeği geri çevirmezdi. Bir yere yaslanarak ve masada yemek yemezdi.
O, insanların en alçak gönüllüsü idi. Sözü uzatmadan ve açık bir dille herkesin anlayacağı şekilde konuşurdu. Daima güler yüzlü idi. Dünya işlerinden dolayı asla endişeye düşmezdi.
Daima hastaları ziyaret ederdi. Parmağına gümüş yüzük takar ve güzel koku sürünürdü. Fakirlerle oturur, yoksullarla beraber yemek yerdi. Akrabaları ile ilgisini hiç kesmezdi.
Kimseye eziyet etmez, özür dileyenin özrünü kabul ederdi. İnsanların gönlünü almak için şakalaşırdı. Ama daima hakkı söylerdi. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi.
Yoksulları horlamaz, zenginlere zenginliklerinden dolayı saygı göstermez, herkese eşit olarak davranırdı.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kendi nefsi için kimseye vurmamıştır. Yolda birisi ile karşılaştığında ilk olarak kendisi selam verir, bir ihtiyacı için yanına gelen kimseler, onun yanından ayrılmadan, oradan ayrılmazdı.
Bulunduğu her yerde daima Allah-u Zülcelal'den bahsederdi. Yanına gelen herkese ikramda bulunurdu. Hiç öfkelenmez, bir şeye hemen rıza gösterirdi. İnsanlara karşı çok şefkatli davranırdı. Onun meclisinde, kimse sesini yükseltmezdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem insanların en tatlı sözlü olanıydı. Gayet açık konuşurdu. Sözlerinde fazlalık ve noksanlık bulunmazdı. Lüzumsuz olarak hiç konuşmazdı. Kötü söz konuşanlardan yüz çevirirdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem herhangi bir zorlukla karşılaştığında, o işi Allah'a havale eder, Allah-u Zülcelal'den yardım isterdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem yemeğe başlamadan önce; “Bismillah, Ya Rabbi! Bunu kendisiyle cennet nimetlerine ulaşılacak, şükrü ödenmiş bir nimet kıl.” Diye, dua ederdi. (Tirmizi)
O, kendisine bir zarar vereni bağışlama hususunda insanların en önde olanıydı. Mazeret beyan edenlerin mazeretlerini kabul ederdi.
Kurtuluş O’na Uymakta
İşte, buraya kadar kısaca anlatmaya çalıştığımız, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı, hepimiz için gerçek bir rehberdir. Her kim, denizden bir damla da olsa ahlakında O'na mutabaat yaparsa, kendisini düzlüğe çıkarmış olur. Çünkü O'nun ahlakı, geceleyin ayın etrafı aydınlatması gibi insanın önünü aydınlatır. Karanlıktan aydınlığa çıkarır. Kim, O'nun ahlakı ile ahlaklanırsa hem insanların yanında hem de Allah-u Zülcelal'in katında çok makbul olur.
İnsan kendisini, ancak Allah’ın peygamberine uymakla kurtarabilir. Kim onu kabul etmez ve onun getirdiği dine inanmazsa o kimse asla kendisini kurtaramayacaktır.
İşte biz, böyle bir Zat'ın ümmetindeniz. Ondan çok hayâ etmemiz gerekir. Hz Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı, gerçek bir rehberdir.
Allah-u Zülcelâl, imandan ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatından, O’na uymaktan bizleri mahrum etmesin… (Âmin)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)