20 Eylül 2012 Perşembe

NAMAZA DEVAMDA BAŞARILI OLMANIN YOLLARI

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) “İyi bir insandır, namazını kılar…” Her dünya görüşünün, kendine mahsus değer yargıları vardır. Bir insanı değerlendirirken, herkes kendi dünya görüşüne göre bir tanımlama yapar. Mesela, dünya hayatına düşkün bir kişi, bir insanı tarif ederken mesleğinden, kariyerinden statüsünden veya fiziki özelliklerinden bahseder. Bir Müslüman ise mesela, bir kıza talip olan bir delikanlıya aracı olduğunda veya bir evi kiralamak isteyen kiracıya kefil olurken, onu genellikle şöyle tarif eder: “İyi bir insandır, namazını kılar…” Bir insanı tarif ederken söylenen “Namazını kılar” sözü, bir Müslüman için önemli bir itimat kaynağıdır. Çünkü Müslümanların düşüncelerine yön veren en önemli fikir pusulası, yani Allah'ın kitabı, şöyle bir ölçü koymaktadır: “Namaz kılmak fahşadan ve münkerden (çirkin ve kötü şeylerden) alıkor.”(Ankebût; 45) Ayet-i kerimede geçen “fahşa”; çirkinliği apaçık olan kötülükler demektir ki, bu çeşit kötülükleri ancak hiç utanması kalmamış kişiler yapabilir. Münker de yine, kötü olduğu herkesçe bilinen hareketler demektir. Müslümanlar kabul ederler ki namazını kılmaya devam eden bir kimse, kesin ve apaçık kötülüğü bilinen şeyleri yapmaya devam etmez. İnsanlık hali bir anlık zaaf gösterse bile pişman olur, tevbe eder ve o işten vaz geçer. Çünkü namaz kılan insanda, vicdanî hassasiyetin daha yüksek seviyede olması beklenir. Bu beklenti boşuna da değildir. Mekarim-i ahlak nedir? İnsanlardaki ahlaki gelişmişlik ve vicdani hassasiyet seviyesini derecelere ayırsak belki ilk dereceye, “Kötülük işlemeyecek kadar ahlaklı ve vicdanlı olmak” adı verilebilir. Bundan daha yüksek olan ikinci seviye ise “Kötülük yapmamakla yetinmeyip iyilik de yapmak” olur. Hatta bunun üzerindeki en üst seviyeyi şöyle tarif etmek mümkündür: “İyi ve faziletli davranışları görev bilip mutlaka yapmak, kötülükleri yapmayı aklından bile geçirmemek…” Bu seviyeye gelmiş kişi için, güzel ahlak ve fazilet, artık ikinci bir tabiat olmuştur, iyiliği yapmamak aklına bile gelmez. İmam Gazalî’ye göre “mekarim-i ahlak” ancak budur. Kişinin kendisini zorlamasına hiç ihtiyaç kalmadan iyiliği yapıvermesi… İşte, namazını kılan bir insan, kötülükleri yapmama seviyesinden, iyilikleri vazife bilip yapma seviyesine yükselmiş bir insandır. Çünkü namazını devamlı kılabilmek, kuvvetli bir iman gerektirdiği gibi kuvvetli bir irade, azim ve görev duygusu da gerektirir. Namazını kılmaya devam edebilenler, hayatlarını, hoşlarına giden şeyleri yaparak değil, görevlerini yaparak değerlendirme yolunda talimlidirler. Onlara ailesine, anne babasına iyilik, akraba, komşu ve bütün ihtiyaç sahiplerine karşı ikram etmek, dinine ve ümmete hizmet etmek vb. vazifeler daha az zor gelir. Çünkü zoruna giden işleri yapmak hususunda nefsin direncini yenmekte, devamlı bir talim üzeredir. İşte bundandır; “Namazını kılar” nitelemesinin, Müslüman için adeta bir marka, bir kalite göstergesi olması… İşte bundandır, namaz kılmakla ilgili bunca ayet-i kerimenin bulunmasının hikmeti. Aile ve çocukta namaz eğitimi Namaz kılmak imani ve ahlaki gelişimde büyük bir öneme sahiptir ama günümüzde “Namazını kılmayan her insan; iman bakımından zafiyet içinde, ahlaki düşüklükle malul ve vicdanî hassasiyetten mahrumdur” diyemeyiz elbette… Çünkü biliriz ki namazını kılamayan veya bunda devamlılık gösteremeyen Müslümanların çoğu samimi mümindir. Ancak namaz kılmakta devamlı olmak, çocukluk çağından itibaren başlaması gereken bir “vazife şuuru eğitimi” gerektirmektedir. Bu kişiler ise bu eğitimi, vazifesini yapmak onda bir meleke haline gelecek, hatta vazifesini yapmayınca, vicdan azabı çekecek kadar kuvvetli bir şekilde almamışlardır. Namaz kılmak konusunda disiplinli olamayan kişilere dikkat edilirse bunlardan çoğunun, hayatlarının diğer sahalarında da disiplinsiz oldukları görülür. Mesela, bu kişilerin iradeleri zayıftır, sabırları kısadır, azim ve sebattan mahrumdurlar. Ekseriyetle görevlerini ifa için harekete geçmekte zorluk çekerler. Bu kişilerin temel problemi, küçük yaştan beri aileleri tarafından yeterince öz disiplinli ve görev duygusuna sahip olarak yetiştirilmemiş olmalarıdır. Günümüzde, görev duygusuyla, vicdan hassasiyetiyle çocuk yetiştirmek çok zorlaşmış durumda. Bilgisayar masalarının başında, koltuğa yaslanmış, saatlerce zevk veren oyunların peşinde koşan bir genç; namaz vazifesi için eğlencenin başından kalkmaya nasıl alışacak? Hâlbuki namaza alışma devresinin ergenlik çağından evvel tamamlanması gerekiyor. Çünkü ergenlik çağına kadar kazanılan alışkanlıklar, hayatın geri kalanında önemli ölçüde belirleyici oluyor. Araştırmalar gösteriyor ki çocukların beyninde ergenlik çağı öncesi ve ergenlik döneminde çok hızlı bir gelişme oluyor. Ancak aynı dönemde, vücutta da hızlı bir gelişme oluyor ve bunların da tesiriyle ergenlik çağı, gençleri tembelliğe, haz düşkünlüğüne, hatta madde bağımlılığı gibi risklere de bir o kadar eğilimli oluyorlar. Çünkü bu dönemde, beyin sıvılarının arasındaki denge oturmamış ve genç kendine hâkim olma konusunda yeterince tecrübe kazanmamış durumda oluyor… İşte, potansiyel riskleri de çok yüksek olan bu dönemde, gençleri biraz ödül ve teşvikle biraz da uyarı ve korkutmayla öz disiplinli yetiştirmek gerekiyor. Böylece ergenlik çağında bedenindeki hızlı gelişmenin sebep olduğu oburluk, tembellik, şehvet düşkünlüğü gibi zaaflarını alt edecek kuvvetli bir irade ve öz disiplin sahibi olmasına gayret edelim. Kısacası, dinimizin “mükellefiyet”i ergenlikle başlatması boşuna değil! Namaza devamda başarılı olmanın yolları Peki, ailemiz bizi ergenlik çağından önce namaza alıştırmadıysa ne yapacağız? Elbette çaresiz değiliz. Unutmayalım ki insanoğluna kaç yaşında olursa olsun yeni eğitim görme ve alışkanlıklar kazanma kabiliyeti verilmiştir. Sonuçta, kendimize hâkimiyet kurmamız için gerekli alt yapıya hepimiz sahibiz. Tek ihtiyacımız, o alt yapıyı, namaz için de işletmek ve nefsimizle biraz mücadele etmek… Namazda başarılı olmanın birinci kuralı, mücadele şuuru taşımaktır. Unutmamalı ki dünya hayatı baştan sona kadar bir cihad meydanıdır. Bir tarafta, babamız Hz. Âdem’den beri bize düşmanlık besleyen, saptırmak için uğraşan şeytan ve avanesi, bir yanda da bize karşı şefkatli, iyiliğimizi isteyen melekler, Peygamberler ve Allah dostları… Tarafınızı seçin ve düşmanla asla dost olmayın! Onun hilelerine karşı uyanık olun! O sizin hayırlı bir işi yapmanıza mani olamıyorsa en azından erteletecektir, daha sonra da savsaklattıracaktır. Son anda aklınız başınıza gelip kıldığınızda da vesvese verip “Zaten namazın olmadı ki” diye, size ümitsizliğe düşürmeye çalışacaktır. Bu hileleri ve çözüm yollarını öğrenmek için ilminizi irfanınızı artırın. Vesveseyle mücadele etmek için fıkıh öğrenin, böylece hangi hatada bir şey lazım gelmez, hangisinde sehiv secdesi yapmak yeterli olur, hepsini öğrenmiş olursunuz. Böylece şeytanın namaz hilesi ile sizi üzmesine ve şaşırtmasına fırsat vermemiş olursunuz. Buna rağmen başarılı olamıyorsanız: Kendinizi, Peygamber efendimizin huzurunda hayal edin; o sizi görüyor olsa elinizde televizyon kumandası, kanal kanal dolaşıp namazı son vaktine erteleyip sonunda zayi eder misiniz? Düşünün ki amellerimiz Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme arz ediliyor, daha önemlisi, Sahib’imiz bizi her an görüyor. Bu gibi düşüncelerle kendinizi motive edin. Namazda devamlı olamamanın en büyük sebeplerinden biri, kişinin kendine inancını ve saygısını kaybetmesidir. Bunun sebebi, ekseriyetle utanç ve yeis kaynağı olan günahlardır. İnsan, gün boyunca günahlardan kendini alıkoymazsa, o günahların kara lekeleriyle kararan kalbi, artık ibadet huzurunu ve vazife şuurunu unutur. Hatta ibadet etmeyi hatırından bile geçirmez. Sanki okunan ezanlar, ona hiçbir şey ifade etmiyor gibi tamamen ilgisizleşir. (Allah korusun!) İnsan neden ibadette huzur bulamaz? Allah dostları, ibadetlerde huzur bulamamanın en büyük sebebinin, gözü haramdan korumamak olduğunu söylemişlerdir. Sonuçta göz, kalbin habercisidir. Gözün getirdiği yeni yeni görüntüler, kalbi meşgul eder ve onu haram arzusuna sürükler. Yahut da içinde bulunduğu hal sebebiyle kendine ibadeti yakıştırmaz, çünkü kendini çok sefil ve hayvani bir seviyede görür. Aşağılık kompleksine düşer. Bazı gençlerden şöyle ifadeler duymuşumdur: “Ben öyle maneviyatlı biri değilim, kendimde öyle bir his bulamıyorum.” Bu gençler zannediyorlar ki, bazı kişilere manevi hisler doğuştan bahşedilmiş; yalnız onlar manevi hisler duyuyorlar. Kendileri gibi bir kısım insanlar ise böyle manevi hislerden mahrum edilmişler. Hâlbuki hiç de öyle bir şey söz konusu değil! Nefsani arzular da manevi duygular da her insanın içinde potansiyel halde vardır. Bir farkla; salih müminler, nefsani arzuları, Rabbimizin çizdiği sınırlar içinde düzenleyip manevi duygularını da yine Rabbimizin gönderdiği rehberler öncülüğünde geliştirmişlerdir. Öyleyse yapılacak şey bellidir; nefsin hoşlanarak yaptığı, günah veya günaha götüren şeylerle irtibatı kesip maneviyatla alakayı artırmak... Namaz kılan kimselerle arkadaş olunmalı Namaz kılmak başta olmak üzere, manevi çalışmaları kolaylaştıran bir unsur da aile ve arkadaş muhitidir. Müslüman gençler, evlenirken maddiyatı ve fiziki güzelliği değil, onları namaza teşvik edecek eşleri tercih ederlerse ömür boyu namaz kılmaları kolay olur. Eğitim, iş ve arkadaş muhiti de aynı şekilde mümkün olduğunca hayır yollarına teşvik edecek kişilerden seçilmelidir. Hatta ev tutarken, konu komşunun manevi durumunu bile göz önünde bulundurun. Kişinin arkadaşı ona ya “Akşamki maçı seyrettin mi? Nasıl goldü ama… ” gibi muhabbetler açar yahut da “Önümüzdeki hafta üç aylar giriyor” gibi sohbetler… Birinci tipteki arkadaş, sizi bir diğer maçı gözünüzü kırpmadan seyretmeye teşvik ederken, ikinci tipteki arkadaş ise kandilde oruç tutmaya… Eğer arkadaşınız nefsinizin dostu, şeytanın sözcüsü, dünya lezzetlerinin tahrikçisiyse gözünüzün önünde şu manzarayı canlandırın: Hesap günü birbirinizin yakasına yapışmışsınız, her ikiniz de birbirinizi dava ediyorsunuz. Ne yazık ki o zaman siz “Beni hep bu adam ayarttı. Kendisi gibi beni de saptırdı. Onun beni küçük göreceğinden ve alay edeceğinden çekindim de namaza kalkmadım” demekle kurtulamayacaksınız. Aksine arkadaşınız, “Asıl ben davacıyım, neden beni de uyarmadın?” diyecek. Şeytanın bile “Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu ki, sadece davet ettim, geldiniz” diyeceği günde, sizi kimse kurtaramaz. Bu sebeple, arkadaşlarınız sizi namazdan alıkoyuyorsa onlardan uzaklaşın. Hem bunda, hicret sevabı olduğunu bilin. Ya onlar size uysun yahut da yolunuzdan çekilsinler. Siz arkadaşlarına “Hayır!” diyemeyen bir oyun çocuğu değilsiniz ya. Bir yetişkin gibi davranın ve arkadaşlarınızı maksadınıza göre kendiniz seçin. Namaza başlayamayan veya devamlı olamayanların en temel problemi, ergenlik çağının nefsani hazlara kapılmaya eğilimli yapısından kurtulup yetişkinliğin sorumluluk şuuruna ulaşamamış olmasıdır. Kişi kaç yaşında olursa olsun eğer vazifesi olduğuna inandığı halde bir şeyi yapmakta iradeli davranamıyorsa demek ki gerçek manada yetişkin olamamıştır. Bunun çözümü ise kendine hala çocuk gibi davranmayı yakıştıramamak, böyle davranmaktan hayâ etmek ve kendini olgunlaşmaya zorlamaktır. Hayatınızı disiplin altına alın Namaz kılmak, çok yönlü zorlukları olan bir vazifedir. Kimine sabah namazına kalkmak zor gelir. Eğer alarmınız çaldığı halde kapatıp uyuyorsanız, büyük ihtimalle akşam da televizyon karşısından kalkıp yatağa gitmekte çok gecikmiş olmalısınız. Kendinize mutlaka belli bir saatte yatağa gitme kuralı koyun ve bu konuda disiplinli olun. Bunun için, geç saatte biteceğini tahmin ettiğiniz filmleri izlemeye başlamayın, yoksa sonunu merak eder başından kalkamazsınız. Yatsı namazınız da zayi olur, sabah namazınız da… Televizyon kumandasına, gerçek manada kumanda edin. Seyretmeye değer bir şey yoksa kanal kanal dolaşıp zaman tüketmeyin, açmayı bildiğiniz gibi kapatmayı da bilin. Düşünün bir kere, hayal ürünü filmler, saçma sapan dedikodular veya müsabakalar için ebedi hayat vazifenizi ihmal etmeye değer mi? Siz masal çocuğu musunuz ki birilerinin anlattığı masallarla ömür tüketiyorsunuz? Kendinizi olgun, sorumlu ve vazifesini müdrik bir yetişkin olarak kabul edin ve ancak böyle davranmayı kendinize yakıştırın. Asla eğlenceyle, boş hikâyelerle zaman öldürmeyi kendinize yakıştırmayın. Namaz kılmak başta olmak üzere, kaliteli ve başarılı bir insan olmanın yegâne yolu vardır; kendinize bu sıfatı yakıştırmak, buna inanmak ve gereği için çaba göstermek. Uğruna mücadele edilen şeylerin en büyüğü, Rabbimizin rızasını kazanmak olduğuna göre, buna değmez mi? Hem eğer inanırsanız, içtenlikle dua eder ve Rabbimizden yardım istersiniz. Hayırlı şeyler için dua edenlere istedikleri muhakkak verilir.

13 Eylül 2012 Perşembe

ASHAB-I KİRâM’IN NAMAZI

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Namaza verdikleri önem ve halleri Efendimiz aleyhissalatu vesselam bütün konularda olduğu gibi müminlere namaz konusunda da Usve-i Hasene, yani en güzel örnekti. O’nu örnek almak ve ona benzemek, insanı dünya ve ahirette kurtaracak bir ameldi ve ona en çok benzeyen, örnek alırken en güzel şekilde örnek alanlar ise hiç şüphesiz Efendimiz aleyhissalatu vesselamın Ashabıydı. Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, namazı nasıl kılacaklarının dersini, Allah Resulü aleyhissalatu vesselamdan almışlar ve nasıl bir hassasiyete sahip olunması gerektiğini de yine Efendimiz aleyhissalatu vesselamın örnekliğinde öğrenmişlerdi. Bu sebepten olsa gerek, namaza verilmesi gereken kıymetin ne denli önemli ve büyük olduğunu bilirler, ihlâsla namazı kılarlar, bir vakti geçirmektense can vermeyi tercih ederlerdi. Fudayl bin İyâz rahmetullahi aleyhi şöyle anlatır: “Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum, sabaha girdikleri zaman, saçları dağınık, renkleri sararmış bir şekilde bulunurlardı. Geceyi secde edici, rükû edici olarak geçirirlerdi. Bazen uzun müddet kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Aziz ve Celil olan Allah'ı andıkları zaman, rüzgârlı bir günde ağaçların sallanması gibi sallanırlar; gözlerinden, elbiselerini ıslatıncaya ve yerde abdest suyu ölçüsünde eser bırakıncaya kadar yaş boşanırdı. (Buna rağmen) Sabah olunca yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler; halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş gibi çıkarlardı. En faziletlilerimizin namazı Mücahid radıyallahu anhu, Hazret-i Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anhuma Efendilerimizin için: “Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı” diye, onların nasıl namaz kıldıklarını anlatır. Misver b. Mahreme diyor ki: “Ömer bin Hattab hançerlendikten sonra, yanına geldim. Oradakilere: - Durumu nasıl? Diye sordum. - Gördüğün gibi, diye cevap verdiler. - Namazı hatırlatarak onu uyandırın! (Yoksa) Namazdan daha başka bir şeyi hatırlatarak, onu uyandıramazsınız! Dedim. - Ey müminlerin emiri! Namaz vakti geldi, dediler. - Ha! Peki, kalkayım, dedi. İslam'da namazı terk edenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Taberani, Hayatü's Sahabe) Hz. Osman radıyallahu anhu, bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra, sürekli kan kaybetmeye başladı ve komaya girdi. Bu durumda dahi, namaz vakti geldiği söylenince, kendine gelmiş namazını kılmış ve şöyle söylemişti: “Namazı terk edenin, İslam'da yeri yoktur!” Hz. Osman radıyallahu anhu, bütün geceyi uyanık geçirir ve bir rekâtta tüm Ku’an’ı Kerim’i hatmettiği olurdu. Namaz vakti gelince Hz. Ali radıyallahu anhunun, vücudu titremeye başlar ve yüzü sararırdı. Neden bu hale geldiğini soranlara şöyle derdi: “Yerle göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan aciz kaldığı bir emaneti eda etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım bilemiyorum?” Hz. Ali’nin dünya ile irtibatı kesilirdi Hz. Ali kerramallahu vechenin, savaşta vücuduna saplanan okun, namaz kılarken çıkartılmasını istemesi meşhurdur. Çünkü Rasulullah Efendimizin diğer sahabeleri gibi İmam Ali radıyallahu anhunun da namazda iken dünya ile irtibatı kesilmekte, yalnız Allah-u Zülcelâl ile meşgul olmaktadır. Şöyle ki bir keresinde Hazret-i İmam’ın baldırına bir ok saplanmıştı. Çok acı veriyor ve bu acıdan dolayı çıkartmakta zorlanılıyordu. İmam’ın namazdaki huşusu ve sadece Allah ile meşgul olması geldi akıllara… Ve Hazreti İmam namaza durduğunda, çıkartmaya karar verdiler saplanan oku... Nafile namaz kılmaya başlayan Hz. İmam Ali secdeye kapanınca, oku kuvvetle çektiler ve çıkardılar. Hz. İmam öyle kendini vererek namaz kılıyordu ki okun çıkartıldığını bile fark etmemişti. Nitekim namazı bitirince, etrafına bakınarak “Oku çıkardınız mı?” diye sordu. Oradakiler “Çoktan çıkardık” diye cevap verdiler. Ashab-ı Kiram efendilerimiz namaza durdukları zaman, kendilerini Allah korkusu ve azameti kaplardı. Hazret-i Hasan radıyallahu anhu, abdest alırken rengi değişirdi. Biri: - Niye böyle oluyorsun? Diye sorunca Hazret-i Hasan radıyallahu anhu: - Azametli, mutlak kudret sahibi, her istediğini derhal yapan bir Sultanın huzuruna dikilme zamanı gelmiştir, diye, titreyerek cevap verdi. Namaz, ölümden başka dertlere devadır! Tarık bin Şihab, Selman-ı Farisi radıyallah anhunun namaz hayatını şöyle anlatır: “Gece ibadetlerini öğrenebilmek için bir gece Selman'ın evinde kaldım. O gecenin sonunda kalkarak, bir süre namaz kıldı. Ben onun gece boyunca hiç yatmayıp devamlı ibadet ettiğini zannediyordum. Bunu kendisine söylediğimde, o şöyle buyurdu: “Hakkıyla eda edilen beş vakit namaz, ölüm hariç tüm dertlerin devasıdır. İnsanlar akşama, üç grup halinde ulaşırlar. Bir grubu vardır ki, ne kârda ne de zarardadır. İkinci grup insanlar, hiç kârı olmayıp tamamen zararda olanlardır. Son grupta bulunanlar ise sadece kârda olan kişilerdir. Halkın gafletini ganimet bilerek, gece karanlığında kalkıp sabaha kadar Allah'a ibadet eden kişiler yalnızca kârda olup hiç zarar etmeyenlerdir. Bir takım kişiler de vardır ki, halkın gafletini fırsat bilerek günahlara dalarlar. Böyle kişiler, hiç kârları bulunmayıp sadece zarar edenlerdir. Yatsı namazını kıldıktan sonra yatanlarsa ne kâr ve ne de zarar edenlerdir. Sakın seni yorgun düşürecek şekilde hızlı hızlı yürüme. İtidali hiç bir zaman elinden bırakma ve başına geçtiğin bir işte sebat et.” (Taberani) Burada Selman-i Farisi radıyallahu anhunun namazını anlatan Tarık bin Şihap radıyallahu anhunun tavrı da dikkat çekicidir. O da gece ibadetlerini ve namazı nasıl eda ettiğini öğrenmek için Selman-i Farisi radıyallahu anhuyu ziyarete gitmiştir. Şimdilerde kim var ki “Namazı nasıl doğru kılabilirim, güzel namaz kılan ya da gece ibadet eden kim varsa öğreneyim de bende öyle yapayım” diyen; “Namaz hususunda kendime örnek alacağım biri var mı?” diye araştıran kim var ki? En azından Tarık b. Şihab radıyallahu anhunun bu tavrını kendimize örnek alarak, biz de şimdiden sonra başlasak geç kalmış olmayız herhalde. Selman-ı Farisi radıyallahu anhu başka bir zaman namaz hakkında şunları söylemiştir: “Kul namaza durduğunda, hataları başının üzerine asılır. Namaz bitmeden önce de bunların tamamı dağılıp gider. Tıpkı hurmaların hurma ağaçlarından düşüp de sağa sola dağılmaları gibi.” Bir namaz tutkunu Abdullah b. Mes’ud Sahabenin her biri farklı bir meşrepteydi. Kimisi oruç sevdalısı, kimisi zikir aşığı, kimisi cihad meftunu iken, kimileri de vardı ki Abdullah bin Mes’ud gibi mesela, namaz tutkunuydular. Abdullah bin Mes'ud radıyallahu anhu efendimiz, neredeyse hiç nafile oruç tutmazdı. Kendisine niçin oruç tutmadığı sorulduğunda: “Ben oruç tuttuğum zaman namaz kılmakta güçlük çekiyorum. Hâlbuki namaz, benim yanımda oruçtan daha sevimlidir” derdi. Oruç tuttuğunda da başında, ortasında ve sonunda olmak üzere, ayda üç gün tutardı. (Heysemi) “Ben Abdullah bin Mes'ud'dan daha az oruç tutan bir fakih görmedim. Ona niçin nafile orucu az tuttuğu sorulunca ‘Ben namazı oruca tercih ediyorum. Oruç tuttuğumda, namaz kılmakta güçlük çekiyorum’ dedi.” (İbn Sa'd) Namazlar ihtiyaçların görülmesine vesile olur İbni Mes'ud radıyallahu anhudan söz açılmışken, namazla alakalı iki sözünü nakletmeden geçmek olmaz. Bir defasında şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “İhtiyaçlarınızı farz namazların üzerine yükleyiniz. Çünkü farz namazlar ihtiyaçlarınızın görülmesine vesile olur.” Bir başka defa ise şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Büyük günahlardan korunmak şartıyla, kılınan namazlar, aralarındaki günahlara kefaret olur." (Ebu Nuaym) Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anhunun namazından sorulunca, sahabeden bir zat: “İbn-i Zübeyr secdeyi öyle uzun ve hareketsiz yapardı ki kuşlar gelir, omzuna konardı. Bazen de öyle rükû ederdi ki bütün gece rükû ile geçerdi. Bazen de secdeyi uzatır, bütün geceyi secde ile geçirirdi.” Diye, haber vermiştir. Namazdan alıkoyan bahçesini infak etti Ebu Talha el-Ensarî, kendisine ait olan bir bostanda namaz kılıyordu. O esnada Dubsi denilen bir kuş öttü. O kuş durmadan bir çıkış yolu arıyor fakat bir türlü bulup da çıkamıyordu. Bu manzara, Ebu Talha'nın hoşuna gitti. Namazın içinde olduğu halde gaflete düşüp farkında olmadan kuşu seyre koyuldu. Sonra gafletinin farkına varıp namaza döndü ama kaç rekât kıldığını hatırlayamadı. Bunun üzerine: “Bu malım yüzünden dinim helâk oldu” diyerek, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın yanına geldi ve olanları anlattıktan sonra: “Ey Allah'ın Resulü, bu bahçemi, Allah yolunda infak ettim. Nasıl uygun buluyorsun öyle harca” dedi. (İmam Malik) Namazı hiçbir şartta bırakmazlardı İbn-i Zübeyr radıyallahu anhu, olağanüstü durumlarda bile namazına ara vermezdi. Çünkü namazdayken, namazdan başka bir şey ile meşgul olmazdı ki çevresinde cereyan eden olaylardan haberdar olsun. Yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr radıyallahu anhunun boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu ne rükû ve secdesini kısalttı. O, her namazını böyle kılardı. Huşu ve ihlas, onların her işte olduğu gibi namazda da onların şiarıydı. Nitekim bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan düştü ve yerde yatan oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeye başladı. Ev halkı yetiştiler bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. Bütün bunlar olurken, İbn-i Zübeyr namazını sükûnetle kılmaya devam etti. Selam verdikten sonra: - Gürültüye benzer bir şey işittim, neydi o? Diye sordu. Hanımı: - Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı? Dedi. Buna karşılık İbn-i Zübeyr radıyallahu anhu şöyle cevap verdi: - Allah hayrını versin! Eğer namazda başka bir şeyle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı? “Bütün geceyi tek rekât namazla ihya ederdi" Hz. Osman radıyallahu anhunun evi, asiler tarafından kuşatıldığında, hanımı asilere: “Siz onu öldürmek mi istiyorsunuz? İster öldürünüz, ister bırakınız, kesinlikle o bütün geceyi, bir tek rekâtla ihya eder ve o rekâtta bütün Kur'an'ı hatmeder” dedi. (Taberani) Çünkü hanımı zamanla anlamıştı ki Hazreti Osman radıyallahu anhu şartlar ne olursa olsun, bu güzel âdetinden vazgeçmezdi. İbn Abbas şöyle anlatıyor: “Gözlerim kör olduğunda bana: ‘Namazı birkaç gün bırakırsan seni tedavi ederiz!’ dediler. Ben: “Hayır” dedim. Çünkü Allah'ın Resulü: “Kim namazı terk ederse o, Allah’ı kendisine gazaba getirmiş olarak Allah'ın huzuruna gidecektir” buyurdu.” (Taberani) Namazın güzelliğinden ayrılamayan sahabe Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem ve Ashabı, Zatu’r Rika savaşına çıkmışlardı. Bir yerde mola verildi ve Peygamberimiz, Abbad bin Bişr radıyallahu anhu ile Ammar bin Yasir radıyallahu anhuyu bir geçidin girişine nöbetçi tayin etti. Bu iki zat geçidin önüne gelince, Ammar önce arkadaşının nöbet tutmasını isteyerek uyudu. Abbad radıyallahu anhu ise nöbet tutmaya başladı. Hz. Abbad ortalığın sakin olduğunu görünce namaza durdu. Onu gören bir müşrik, namaz kılan Abbad’a bir ok attı ve vücuduna isabet ettirdi. Ancak Hz. Abbad, oku eliyle çıkarıp namaza devam etti. Müşrik onun namaza devam ettiğini görünce vuramadığını zannedip tekrar ok attı. Abbad, namazını bozmadan devam etti. Derken üçüncü kez ok attı. Bir müddet sonra arkadaşı uyandı ve müşrik onların iki kişi olduğunu görünce kaçtı. Ammar bin Yasir, arkadaşından akan kanları görünce: - Subhanellah! Sana ilk oku atınca beni niye uyandırmadın? Diye sordu. Abbad'ın verdiği cevaba dikkat edin: - Öyle bir sure okuyordum ki kesmek istemedim! Namazı hakkıyla kılan ve güzelliklerini yaşayan bir adam, işte ancak böyle cevap verebilir. Bir başka rivayette, Hz. Abbad üçüncü oktan sonra namazına ara vermiş ve Ammar b. Yasiri uyandırmış: “Eğer Resulullah'ın verdiği nöbetçilik görevini aksatma korkum olmasaydı, ölünceye kadar namazdan ayrılmazdım” demiştir. Bu nasıl imandır, bu ne muhteşem teslimiyettir ki, vücuduna saplanan oklar onu namazdan ayıramıyor! Şunu da dikkat edelim; Hz. Abbad'ın kıldığı farz değil, nafile bir namazdır. Sahabeler, günümüzde namaz kılmayan Müslümanların ileri sürdüğü bahaneleri duysalar, herhalde acı acı gülerlerdi… ‘Bir de gece namazı kılsa…’ Abdullah bin Ömer radıyallahu anhu, Ashab-ı Kiram’ın büyüklerinden olup, dört büyük halifeden Hz. Ömer radıyallahu anhunun oğludur. Onun da namaz aşkı dillere destandı. Gençliğinde sık sık mescitte uyurdu. O sıralarda herkes rüyasını Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme anlatırdı. Bir gece garip bir rüya gördü. Önünde ateşten bir kuyu vardı. Melekler onu kuyunun yanı başına bırakmışlardı. İçinde yanan insanların sesleri duyuluyordu. Bunlara şahit olan Abdullah: “Ateşten, Allah’a sığınırım” diye, dua ediyordu. Yananları tanıyordu sanki… Sonra başka bir melek çıkageldi. Ona: “Sen hiç korkma” dedi. Bu rüyayı Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin eşi Hafsa anamıza anlattı. Hafsa anamız da Peygamberimize aktardı. Peygamber Efendimiz: “Abdullah bin Ömer ne iyi bir insandır! (Fakat) bir de gece namazını kılsa” buyurdular. Bunu işiten Abdullah radıyallahu anhu, bundan sonra, geceleri az uyumaya ve ibadet etmeye başladı. Abdullah b. Ömer radıyallahu anhu, cemaatle namaz kılmaya o kadar çok önem verirdi ki, şayet yatsı namazını cemaatle kılamazsa gecenin tümünü ibadetle geçirirdi. İşte, sahabenin dünyasında namazdan daha önemli bir ibadet, ondan daha değerli bir davranış yoktu. Onun uğruna canlarını mallarını ve sahip oldukları her varsa feda etmekten çekinmezlerdi. Demek ki namaz, canı hiçe sayacak kadar kıymetli, önemli, lezzetli, saadetli bir ibadettir.

6 Eylül 2012 Perşembe

BİR VAKİT NAMAZ, CANA BEDELDİR

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede ilahlık iddiasında bulunarak sapan ve isyan bataklığına düşen Firavun’un kıssasında, ona yaptığı muameleye işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Allah onu (Firavunu), (herkese ibret olarak) dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı. Elbette bunda, korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.” (Nazi’at; 26) Allah-u Zülcelal’in bizden öncekilerin hallerini Kur’an-ı Kerim’de beyan etmesinin sebebi, bizlere ibret olması ve aynı hatalara bizim de düşmememiz içindir. İşte, Firavun, Nemrud, Karun ve bu gibi fasık ve kâfirlerin durumlarını, Allah-u Zülcelal ibret almamız için bizlere bildirmiştir. Firavun gibi yaşayan kimseler, isterlerse (lüks içinde) pamuğun içinde ölsünler, aynı Firavun gibi ahirette azap göreceklerdir. Yalnız, Allah-u Zülcelal Firavun’u daha dünyada iken cezalandırarak, denizde helak etmiş ve bunu görüp ibret almaları için insanlara da göstermiştir. Bu şekilde (Allah’a isyan içinde) yaşayanlar hem dünyada azap görecekler ve hem de kat kat fazlası ile ahirette azap göreceklerdir. Her şey Allah-u Zülcelal’in hükmü ve idaresi altındadır. Allah’ın rızasını kazananlara ne mutlu! Son nefeste altının ne kıymeti kalır? Evliyalardan birisi, sarrafları etrafına toplayarak şöyle demiştir: “Bir gün, Basra’dan sahraya çıktım. Çok uzun bir yol yürüdüm ve uzak bir yere geldim. Açlıktan öyle bir hale geldim ki; eğer yiyecek bir şeyler bulamazsam, öleceğime kanaat getirdim fakat birden bire bir torbaya rastladım. Torbanın içindekileri yemek zannettiğim için öyle sevindim ve ferahlandım ki bu sevincimi ve ferahlığımı, ömrüm boyunca unutamam. Hemen torbanın yanına gidip açtım ve gördüm ki torbanın içi altın ve paralarla dolu. Bunu görünce öyle mahzun oldum ki, o mahzunluğumu da hiç unutamıyorum. İşte, sizin uğruna ibadetlerinizi terk ederek imanınızı tehlikeye attığınız altınları, paraları ben sahrada bu şekilde gördüm. Siz de sekerata (ölüm döşeğine) düştüğünüz zaman, onları bu şekilde göreceksiniz.” O anda, onun için bir lokma ekmek lazımdı. Eğer yiyecek bir şey olmasa ölecekti. Torbada bulunanlar ise onun için bir takım madenlerden ibaretti. Hiçbir işine yaramıyordu. Kıssayı anlatan salih zat çok haklıdır. Dünya malının sonu bu şekildedir. Her ne kadar şimdi sıhhatimiz yerinde olduğu için dünya malı ile seviniyorsak da son nefesimizde bize dünyanın bütün mallarını verseler dahi, ondan yüz çevirip “Keşke benden uzak olsa” diyeceğiz. Peki, bu şekilde sonu belli olan bir şey ile sevinmek, kendimize haksızlık değil midir? Allah-u Zülcelal’den gizlenemezsin! İnsan, yalnız kaldığı zaman, daha ziyade Allah’a ibadet edip O’ndan korkması lazımdır. Süleyman bin Ali, Hamid Tavili’nin yanına gelerek: - Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak ve onunla amel yapmak için bana biraz nasihat et, deyince, Hamid Tavili rahmetullahi aleyhi şöyle dedi: - İnsanların içindeyken ve yalnız kaldığın zaman, Allah-u Zülcelal’e karşı bir günah işleme durumuna düşersen, bu günahı yaparken; “Allah-u Zülcelal beni görüyor” diye iman ettiğin halde o günahtan vazgeçmemen, çok biçimsiz ve kabih (çirkin) bir davranıştır! - Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametinin karşısında, senin bir sivrisinek kadar kuvvetin yoktur. Böyle olduğu halde, daima O’nun huzurunda razı olmadığı günahlarla meşgulsün. Yine, Allah-u Zülcelal’in seni gördüğünü bilerek, bu günahları yapman çok büyük bir cesarettir. Demek ki Allah-u Zülcelal’in bunlara karşılık vereceği azaba dayanabileceğini düşünüyorsun ve bu günahları yapıyorsun. - Yok, eğer bu günahları yaparken, Allah-u Zülcelal beni görmüyor dersen, o zaman kâfir olursun. İşte, bu iki şeyi aklından çıkarmazsan, bunlarla Allah-u Zülcelal’e murakabede dursan (her an seni gözetlediğini düşünsen) ve Allah-u Zülcelal’in seninle beraber olduğunu düşünürsen, sana yeter. Günahlardan muhafaza olup hayırlı amellere yönelmen için bu sana kâfidir. Allah-u Zülcelal her an ilmiyle, kudretiyle, azametiyle, işitmesiyle bizimle beraber olduğu için sen, kendini gizlesen de bir kutu içine saklansan da O’ndan saklanamazsın. Namaz için çareler aramalıdır Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için kendini ve malını feda ederler. Allah kullarına çok merhamet edicidir.” (Bakara; 207) Allah-u Zülcelal bu ayet-i kerimede, nefislerini Allah rızası için feda ederek, Allah’ın rızasını satın alan kimseleri methetmiştir. Mesela, bilhassa bahar mevsiminde, sabahları uyku insana çok lezzetli gelmektedir. Böyle uykunun lezzetli geldiği zamanlarda, gerek saat kurarak, gerekse diğer arkadaşlarına: “Beni kaldırın!” diye tembihte bulunmak suretiyle, namaza kalkmanın çarelerini aramalıdır. Kendisine ne kadar ağır gelse de bu konu üzerinde titizlikle durmalı. Bu şekilde kalkarak, Allah-u Zülcelal’in rızası için nefsini (rahatlık ve tembellik arzusunu) feda etmelidir. Nefsimize acımamamız ve ona: “Sen kalktığın zaman aynı insansın, herhangi bir eksilme olmaz; kalkmadığın zaman da sana bir makam mevki verilmiyor, yine aynı insansın. Ama eğer namaza kalkarsan Allah’ın rızasını kazanabilirsin.” diye hitap etmemiz lazımdır. Kıyamet gününde insanın sevapları ve günahları karşı karşıya getirilir. Her bir sevap, bir günahı yok edecek, bu şekilde bütün sevap ve günahlar karşılaştırıldıktan sonra, tek bir sevap dahi fazla kalırsa o sevapla cennet genişletilip o kimseye verilecektir. Bundan dolayı, sevaplarımızı ve günahlarımızı görüyor gibi: “İşte, ben bu günahı yaptım, amel defterime yazıldı, bu sevabı yaptım yazıldı. Sevaplarımın günahlarımdan fazla olması lazımdır. Çünkü günahlarım fazla olursa Allah-u Zülcelal’in gazabı üzerime gelecek ve beni cehenneme atacaktır.” diye, kendimize hitap ederek, sevaplarımızı günahlarımızdan daha fazla yapmaya gayret göstermemiz lazımdır. Her ne varsa veren Allah’tır! Şeyh Sadi Şirazi şöyle anlatmıştır: “Bir gün, baktım bir kimse, koyunun boynuna bir ip takmış ve arkası sıra çekiyor. Ona dedim ki: ‘Bu koyunu senin arkandan bu ip getiriyor.’ Böyle dediğimde hemen koyunun boynundan ipi çözdü. Sağa gitti, sola gitti, her nereye gittiyse, koyun arkasından hiç ayrılmadı. Bana şöyle dedi: ‘Hayır! Koyunu arkamdan ip getirmiyor. Ona verdiğim yem, yaptığım iyilik arkamdan getiriyor.” Peki, bir koyun kendisine yem veren kişinin arkasından ayrılmıyorken; Allah-u Zülcelal bize ruh, iman, sıhhat ve daha pek çok nimetler vermesine rağmen, nasıl Allah-u Zülcelal’in rızasına giden yoldan ayrılabiliriz? Bunu, biraz derin olarak düşünmemiz lazımdır... Musa aleyhisselam şöyle demiştir: “Ya Rabbi! Âdemoğulları sana nasıl şükredecekler?” Allah-u Zülcelal de cevaben şöyle buyurmuştur: “Kulum bütün nimetleri benden bildiği zaman, bu onun şükrüdür.” Onun için sıhhat olsun, mal olsun, evlat olsun, hepsini Allah-u Zülcelal’den bilmemiz lazımdır. Böyle bildiğimiz zaman; nasıl bir dostumuz bize iyilik yaptığında onun bu iyiliğinden dolayı ondan hayâ ediyor, utanıyoruz... İşte, aynen bunun gibi üzerimizdeki nimetlerin hepsinin Allah-u Zülcelal’den olduğunu bildiğimizde de O’ndan çok hayâ ederiz ve biz de Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerinin istikametinden ayrılmayız ve daima yerine getirmek için çaba gösteririz. Bir vakit namaz, cana bedeldir Bir kişi, arkadaşları ile oturup çay içer, sigara içer, malayani konuşur ve Allah-u Zülcelal’in rızası olan işleri terk ederse bu kimse için diyebilir miyiz ki nefsini, Allah’ın rızasına karşılık sattı? Elbette diyemeyiz. Ancak, o boş şeyleri terk ederse o zaman onun hakkında böyle diyebiliriz. Tabi, insana istirahat de lazımdır ama fazlasıyla bütün ömrünü beyhude, boş işlerle geçirmesi çok yanlış bir şeydir. Bilhassa, bahar mevsiminde insan geç yattığı zaman, sabah namazı da tehlikeye girer. Onun için kendi kendine: “Biraz erken yatıp uykumu alayım ki sabah namazına kalkabileyim. Saati kurayım, bunu yapmazsam arkadaşlarıma: ‘Beni uyandırın!’ diye tembihte bulunayım.” demelidir. Namaz, insanın gözünde o kadar kıymetli olmalıdır ki: “Eğer bu namazı kaçırırsam, benim ruhuma bedel olur; ölürüm daha iyi!” demelidir. Oysa namazı kaçırıyor, fakat hiç bir şey olmamış gibi davranıyoruz. İnsan, televizyon izlerken uykuya nasıl geçtiğinin farkına dahi varamıyor. Peki, bu insan, sabah namazına nasıl kalkacak? Televizyon olmazsa arkadaşları ile geç saatlere kadar oturuyor. Zaten geceler çok kısa. Bu benim dikkatimi çok çekiyor. Bir mü’min olarak, şeytan ve nefsin hilelerine aldanan kimselere çok yazık! Kendimize dikkat etmeliyiz. Kıyamet gününde Allah-u Zülcelal’in huzuruna, ak bir yüzle çıkabilmek için gerek namazımıza, gerekse diğer ibadetlerimize; dört elle sarılalım. Allah-u Zülcelal, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)

30 Ağustos 2012 Perşembe

RASULULLAH AŞKININ ZİRVESİNDE BİR KADIN; SÜMEYRA BİNTİ KAYS -RADIYALLAHU ANHA-

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Bir imtihan diyarıydı Uhud… Bedir’de ilk mağlubiyetlerini alan müşrikler, daha kalabalık bir orduyla, Uhud Dağı eteklerine kadar gelmişlerdi. O gün, İslam tarihinin en büyük imtihanı olan bir savaş yaşanacaktı. O gün, âşıkların âşk ile imtihanı vardı, Uhud meydanında... Peygamber sevdalılarının, sevda türkülerini söylediği bir gündü o gün. Hz. Nesibe radıyallahu anhanın kılıcını eline alıp Peygamberini koruma gayretini gördü, o gün Uhud Meydanı. Oğlunun yaralarını sararken “Oğlum hemen kalk ve Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemi koru!” haykırışları yankılandı gökyüzünde. Kendisi yaralandığı anda, bu sefer oğlunun anasının yarasını tedavi ettiği bir sırada Peygamber duasıyla, Nesibe ve ehlinin, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi veselleme cennette komşu olmalarına şahit oldu gönüller. Medine’ye hicret günü, çocuğunun elinden tutup Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi ziyarete geldiğinde, evladı Hz. Enes radıyallahu anhı Peygambere vakfeden bir ana yüreği de katılmıştı o savaşa. Kocası Ebu Talha radıyallahu anhla birlikte, elinde hançer ve Rasulallah sallallahu aleyhi vesellemin yanında, canını vakfetmeye gelen Ümmi Süleym radıyallahu anhanın cesaretine hayran kaldı melekler o gün… Bir yaygara koptu karanlık sinelerden Biri vardı ki onun feryadı ile yankılandı Uhud Meydanı o gün. Onun gözyaşları şehit kanlarına karıştı o gün. İbn-i Kamia adındaki lanetlinin haykırışıyla, “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) öldürüldü” yaygarası yankılanınca savaş meydanında, etrafı bir sessizlik sarmıştı. “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) öldürüldü!” Dayanır mı buna yürek?... Hz. Ömer radıyallahu anh bir köşede, hıçkırıklar içinde kılıcı elinden düşmüş, sahabe darmadağın olmuştu. Biri savaş meydanında haykırmakta “Resûlullah’tan sonra siz yaşayıp da ne yapacaksınız? O öldürüldüyse onun Rabb’i de öldürülmedi ya! Kalkınız ve Rasûlullah’ın çarpışarak canını feda ettiği şey üzerinde, siz de canınızı feda ediniz!” Hz. Enes Bin Nadr radıyallahu anhın haykırışıyla âşk kahramanları kendine geliyordu… Öyle ya, dava Allah-u Zülcelal’in muradı olan Risalet davasıydı. Bu sevda da bende varım diyen her Müslüman, bu davayı omuzlamak ve safını belli etmek zorunda değil midir? Bu haber Medine’de çalkalanınca, Uhud’a iki evladını, kocasını ve babasını gönderen ve “Gidin ve Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi canınız pahasına koruyun. Vallahi, O’nun saçının teline zarar gelirse yüzünüze bakmam!” diye, son sözünü söyleyen Dinar oğulları hanımlarından Sümeyra binti Kays radıyallahu anhaya kadar ulaştı. Bir anda koşmaya başladı Sümeyra… Koşuyordu… Aklı başından gitmiş, hıçkırıklara boğulmuştu bir anda. Koştu. Koştu. Koştu… Uhud Meydanına ulaştığında, Sümeyra’nın bu halini gören bir Sahabi seslendi: “Sümeyra bu tarafa doğru gelsene, bak baban şehid oldu. İşte şurada.” Sümeyra radıyallahu anha, yaşlı gözlerle o tarafa döndü, konuşmakta zorlanıyordu, verdiği cevapla Peygamber sevgisi nasıl olur, nasıl yaşanır bizden öğrenin dercesine haykırdı tüm zamanlara: “Babamı neyleyeyim! Siz, bana Rasullullah’tan (sallallahu aleyhi vesellem) haber verin. O nasıl?” Koşmaya devam etti. Uhud’un ortasına varmıştı artık. Bu sefer başka bir sahabinin sesini işitti “Sümeyra ne mutlu sana ki şehit anası oldun; bak iki evladın şurada yatıyor şehit oldular.” Sümeyra’nın evlatları şehit olmuş, umurunda bile değil, onun tek derdi var; Hazret-i Peygamberin iyi haberini duyabilmek. Yine aynı cevap “Evlatlarımı neyleyeyim! Allah aşkına söyleyin, Peygamberim (sallallahu aleyhi vesellem) hayatta mı?” ‘Rasulullah’tan haber verin bana!’ Aşk bu ya, hani sormuşlar bir keresinde Tebrizli Şems kuddise sirruhuya: “Âşk nedir?” diye… Cevap vermiş: “Âşk, kulunun emrine her şeyi veren Yaradan için, kulun her şeyden vazgeçmesidir” diye. Hz. Sümeyra da vazgeçmişti tüm sevdiklerinden. Biraz sonra, biri daha seslenecekti “Sümeyra kocan da şehit oldu!” Cevap aynı, sevda aynı, muhabbet aynı… Zerre kadar kalp ibresinde sevgi adına sapma yok: “Kocamı boş verin, siz bana Hz. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) nasıl, hayatta mı ondan haber verin!” Nihayetinde müjdeli haber gelir ve Sümeyra radıyallahu anhanın kalbi, bu sefer kuş misali çarpmaya başlar, gözyaşları sel olur düşer toprağa… Evet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sağdır, yayılan haber yalandır, sadece yaralanmıştır. Hz Sümeyra radıyallahu anha durur mu hiç, yalvarırcasına seslenir; “Beni Peygamberimin yanına götürün!” Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin çadırına götürürler Sümeyra’yı; karşı karşıyadır artık Kâinatın Efendisiyle… Dizlerinin bağı çözülür o anda yığılır kalır, ıslak ıslak gözlerle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme bakar ve aşkta yaşanacak son sözünü söyler. “Ey Allah’ın Rasulü! Bana dediler ki baban şehit oldu, dediler ki evlatların şehit oldu, dediler ki kocan şehit oldu. Sizi sağ gördüm ya, artık dünya yıkılsa Sümeyra’yı üzmez.” İşte; bu âşktır ki… Mevla Teâlâ onlardan razı oldu. O gün hem yetim hem şehit anası olan ve dul kalan hanım sahabi olarak ismi gökyüzüne yazıldı “Dinaroğulları hanımlarından Sümeyra binti Kays radıyallahu anha...” Ne mutlu sevgisinde samimi olanlara ve bunu yaşadıkları hayat ile gösterenlere…

16 Ağustos 2012 Perşembe

BAYRAMDA ŞEYTAN VE DOSTLARINA DİKKAT!

http://sabrikontek.azbuz.com : (:)“Bayram eğlencesi” diyerek saptıranlara dikkat! Bayramların, müminlerin nezdinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Çünkü bayram günleri, mükâfat ve bağış günleridir. Bu günlerde Allah-u Zülcelal’in hediyelerinin haddi hesabı yoktur. Müminler bayram günlerinde, bu ilahi bağışlara mazhar olmanın sevincini yaşar. Bu sevinçlerini akrabaları ve diğer mümin kardeşleriyle paylaşırlar. Hele bayram, Ramazan bayramıysa daha farklı bir anlamı olur müminler için. Özellikle Ramazan yaz mevsimine denk geldiğinde, sıcak günlerde nefislerine bin bir güçlükle oruç tutturan mü’minler, sabır imtihanını vererek, manevi sorumluluklarını yerine getirmenin sevincini, Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar. O gün, her zamankinden daha fazla neşelenirler. O gün, çok daha mutludurlar. Çünkü Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmenin hazzını taşımaktadırlar yüreklerinde… Oysa günümüzde şeytan ve dostları her zamanki gibi boş durmamakta, müminleri yollarından etmek için bu sevinçlerini dahi fırsat olarak değerlendirmektedirler. “Ramazan Eğlencesi” diye başlattıkları çalgılı türkülü geceleri; “Bayram Eğlencesi” diye, süslü reklâmlarla takdim ederek, hayâsız dansözlerin oynadığı, gayri İslami programlarla insanları Allah’ın yolundan saptırmaktadırlar. Bunlar, müminlerin bin bir zorlukla kazandıkları manevi sermayeleri, bir gece de yakıp kül etmek istemektedirler. Allah’ın rızasını kazanmak için binlerce zorluğun üstesinden gelmiş olan Allah’ın kullarını, saptırmak için milyarlar harcamakta; “Bu gün bayramdır, eğlenin eğlenebildiğiniz kadar” diye çığırtkanlık yapmaktadırlar. Doğrudur, bayramlar sevinç günleridir ve eğlenilebilir. Ama sorarım size, hangi akıllı insan, Allah’ın verdiği bağışlar karşısında sevinince, bunu Allah’a isyan ederek, haram kıldıklarını işleyerek kutlar? Oysa Bayram gecesinin adı ‘Mükâfat Gecesi’dir. Bayram sabahı, Allah Celle Celaluhu, melekleri her beldeye dağıtır. Bu melekler yeryüzüne inince sokak başlarında dikilerek, insanlardan ve cinlerden başka her canlının işitebildiği bir sesle: “Ey Muhammed ümmeti! Kerem sahibi olan Rabbinizin huzuruna çıkınız. O, bol bol veriyor ve büyük günahları bağışlıyor” diye seslenirlerken, Allah’ın ibadet ve rızasına koşulacağı yerde, ateşe koşmakta neyin nesidir? Şeytan ve dostlarından yüz çevirmişlerdir Diğer yandan ahiretini düşünen müminler, bayramlarda sadece eğlenmekle yetinmezler. Akraba ziyaretinin yanında, bu mübarek günleri ibadetle, taatle kıymetlendirirler. Çünkü onlar, şeytan ve dostlarından yüz çevirmişlerdir ve insanlığın en akıllısı Hz. Peygamberi (sav) kendilerine rehber edinmişlerdir. Ebu Ümame radıyallahu anhtan rivayetle, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kim Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini, sadece Allah’tan sevap almayı umarak ibadet ve taatle geçirirse kalplerin öleceği gün, onun kalbi ölmez.” (İbn Mace) Peki ya ibadetle değil de gaflet ve günahla geçirirse ne olur? Daha bu dünyadayken kaybedenlerden olmaz mı? Onca gayretten sonra kazanılan her şey boşa gitmez mi? Sa’d babası Evs el-Ensari (ra)’den rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ramazan Bayramı günü olunca melekler, yollara durup: ‘Ey müslümanlar topluluğu! Cömert olan Rabbinize koşunuz, o iyilik eder ve bol ihsanda bulunur. Siz gece ibadet etmekle emredildiniz, yaptınız, gündüz oruç tutmakla emredildiniz, tuttunuz ve Rabbinize itaat ettiniz, mükâfatınızı alınız!” diye seslenirler. Onlar (bayram) namazı(nı) kılınca bir münadi şöyle seslenir: ‘İyi dinleyiniz! Rabbiniz sizi bağışladı. Evlerinize, doğru yolu bulmuş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün gökte ‘mükâfat günü’ olarak isimlendirilir.” (Taberani) Affolunduktan sonra İblise uyanlara şaşılır Vehb bin Münebbih buyuruyor ki; “Şeytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafına toplanan yardakçıları (yarenleri) ‘Seni öfkelendiren nedir, efendimiz?’ diye sorarlar. Şeytan da onlara şu cevabı verir: ‘Bu gün Allah, Muhammed (sav) ümmetinin günahlarını affetti. Onları mutlaka nefsi arzulara ve hazlara daldırarak oyalamalısınız.” Müslümanlar bayram, namazının kılınacağı yerlerde toplanınca, Yüce Allah (cc) meleklerine: “Ey meleklerim, işini bitiren işçinin mükâfatı nedir?” diye sorar. Melekler de bu soruyu: “Rabbimiz! Böyle bir işçinin mükâfatı, kendisine ücretinin bol bol verilmesidir.” diye cevaplandırır. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl şöyle buyurur: “Ey meleklerim, şahit olunuz ki, Muhammed ümmetinin ramazan ayındaki oruçlarına ve namazlarına karşılık, kendilerine rızamı ve mağfiretimi bağışladım. Ey kullarım! Dileyin benden ne dilerseniz, bu gün, gerek dininiz ve gerekse dünyanız konusunda benden ne dilerseniz, vereceğim.” Şeytan, askerlerini Peygamber Efendimiz (sav)’in ümmetini bu çok büyük rahmet ve mağfiretten alıkoymak için lezzet ve şehvetlerle meşgul etmeye gönderdiğinden, o gün çok dikkatli olmak gerekir. Çok gezmekten, çok yemekten ve eğlenmekten sakınmak lazımdır. Tekrar dalâlete, isyana ve günaha batarak, Ramazan’da kazandığımız bu devleti elimizden kaçırmayalım. Ya varız, ya yokuz! Affolunmuşluk kadar büyük bir nimetten sonra, İblis’e uyanlara şaşılır. Kıyamet günü işlenecek günah, ne kadar acayip hayret verici ve büyük ise bayram günü işlenen günah da öyledir. Bunun için elimizden geldiği kadar günahlardan kaçınmamız lazımdır. Hazır affolunmuşsun, tekrar şeytan’a uyarak, Ramazandan evvel işlediğimiz, Allah’ın sevmediği, Peygamberlerin iğrendiği, kötü amellere dalmaktan ve isyan çukuruna düşerek helak olmaktan korkmalıyız. Allah bizleri muhafaza olanlardan eylesin. (Âmin)

9 Ağustos 2012 Perşembe

ALLAH İÇİN SEVMEK VE ALLAH İÇİN BUĞZETMEK

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) İmanın kemal şartlarındandır! “En üstün iman nedir?” Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz müminler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.”(Hucûrat; 10) Enes bin Muaz radıyallahu anh şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme: - En üstün iman nedir? Diye sordum: - Allah için sevmen, Allah için buğzetmen, dilinden Allah'ın zikrini kesmemendir, buyurdu. - Daha nedir ya Resulallah? Deyince de: - Kendin için sevdiğin şeyi insanlar için de sevmen, kendin için hoş görmediğin şeyi başkaları için de hoş görmemendir, buyurdu. (Ahmed bin Hanbel) Birbirimizi Allah için sevmemiz, Allah-u Zülcelal'in yanında çok makbul bir haldir. Eğer, mümin kardeşlerimizi Allah rızası için seversek, evimizde dahi duramayız, onlarla birlikte olabilmek için, sürekli sohbet meclislerine koşarız. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadisi şöyle buyurmuştur: “Cennette (elmastan halkedilmiş) öyle köşkler var ki içeriden bakınca dışı, dışarıdan bakınca da içerisi gözükür. Allah onları, rızası için birbirlerini seven, ziyaret eden, yardımlaşan ve kaynaşan kulları için hazırlamıştır.” (Taberani) Müminleri ne kadar severseniz o kadar… Ebu Hureyre radıyallahu anhtan rivayetle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem: - Cennette yakut sütunların üzerine halkedilmiş (yaratılmış) yeşil zümrütten odalar vardır. Yıldızlar gibi parlayan kapıları açıktır, dedi. - Ya Resulallah! O odalarda kimler kalacak? Diye sorunca: - Allah rızası için bir araya gelip yardımlaşarak kaynaşan kimseler kalacak” buyurdu. (Bezzar) Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için amel yapan, Allah'ın dininin hizmetinde bulunan bir kimseyi gördüğümüz zaman, onu ne kadar seversek o oranda menfaatini görürüz. Çünkü bu sevgi o kimsenin zatına değil, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmesinden, Allah'a iman edip O'nun rızasına kavuşma gayretinde olmasından dolayıdır. Bunun içinde Allah-u Zülcelal'in yanında çok makbuldür. Dünya hayatında, birbirlerini Allah için seven iki kişiden birisi doğuda, diğeri batıda olsa, Allah-u Zülcelâl bu kimseleri kıyamet gününde bir araya getirip sayısız nimetlerle mükâfatlandırarak şöyle buyuracaktır: “İşte benim için sevdiğinizin mükâfatı budur.” İnsan, nasıl çok şiddetli bir sıcağın altında kalınca, çok susar ve karşısında su görünce aşk ve muhabbetle o suyun üzerine giderse, Allah-u Zülcelal'in katındaki ecir ve sevaplara da aynı aşk ve muhabbetle süratli olarak yönelmelidir. Mümini Allah için sevmekte bu salih amellerden birisidir. Hz. Ömer radıyallahu anhtan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: - Allah’ın bazı kulları vardır ki; onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara verilen makam dolayısıyla gıpta edip imrenirler. Ashab-ı kiram: - Onlar kimlerdir? Diye sordular. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle devam etti: - Onlar (aralarında) nesep ve akrabalık olmadığı, mal alışverişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir. Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler. İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur. İnsanların hüzünlendikleri günde onlar mahzun da olmazlar.” Daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “Dikkat edin! Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus; 62) (Ebu Davud) Müminlerin birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine kenetlenmelerini Allah-u Zülcelâl çok sevmektedir. Dolayısıyla Allah-u Zülcelâl’in rızası için birbirimizi sevmemiz gerekir. Fudayl bin İyaz rahmetullahi aleyh demiştir ki: “Bir kişinin, mümin kardeşinin yüzüne sevgi ve merhamet duyguları ile bakması kendisi için bir ibadettir (ibadet sevabı kazandırır).” Müminleri, ancak müminler sever! Unutmamak lazımdır ki, Allah için mümin kardeşlerini seven kimseler, sevgilerinin miktarınca mükâfat ve sevap kazanır. Mümin olan kimseleri, ancak mümin olanlar sever. Mümin olan kimseye buğzetmek, münafıklık alâmetidir. Bu söz, hepimize büyük bir derstir. Şayet niyetimiz Allah için olursa, mümin kardeşlerimizde sevecek bir haslet muhakkak buluruz. Çünkü onlar Allah-u Zülcelâl’e iman etmişlerdir. Eğer onlara sevgi gözü ile bakarsak, mutlaka kalbimizde onlara karşı sevgi oluşur. Ama daima kusur aramaya çalışırsak, şeytan ve nefis, bizi peşine takarak, mümin kardeşlerimize karşı kalbimizi kinle doldurur. Duyuyoruz ki bazı müminler bazı mümin kardeşlerine darıldıkları için onunla irtibatı kesiyorlar. Hâlbuki Allah için sevmek Allah için irtibatta olmayı gerektirir. Allah için görüşmeyi, destek olmayı gerektirir. Bu yüzden Mümin kardeşlerimizle aramızdaki küskünlükleri ve küsme sebeplerini ortadan kaldırmaya çalışmamız lazımdır. Esasen müminlerin birbirlerine küsmeleri çok çirkin bir şeydir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Her pazartesi ve perşembe günleri ameller Allah'a sunulur, Allah-u Teâlâ kendisine ortak koşmayanlardan sadece mümin kardeşi ile arasında düşmanlık olan kimseler hariç hepsini bu günlerde affeder.” (Meleklere de): “Barışıncaya dek onları bırakınız, buyurur.” (İmam Malik, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace) Başka bir hadisi şerifte ise; “Mümin kardeşi ile bir sene dargın duran, onu öldürmüş gibidir.” (Ebu Davud, Beyhaki) Bu hadislerden anlaşıldığına göre, mümin kardeşiyle konuşmamak, onunla küs durmak, çok çirkin ve kabih bir davranıştır. Kişi ahiretini düşünüyor, cennet nimetlerini istiyor ve cehennem ateşinden muhafaza olmak, Allah'ın rızasını kazanmak istiyorsa, mümin kardeşiyle küs olmamalı ve ona buğzetmemelidir. Birbiri ile ilgilerini kesen iki kişinin en hayırlısı, selam vermeye ve konuşmaya ilk başlayan ve bu ayrılığın sebeplerini ortadan kaldıran kimsedir. Müslümanların birbirleri ile üç günden fazla küskün durmaları haramdır. İki müminin arasındaki küsmenin üç gün ile sınırlandırılmasından maksat, birbirlerine küsen kimselerin, bu müddet içinde daha iyi düşünüp, hatalarını anlamalarını temin ve kalplerindeki kini yok etmek içindir. Zaten mümin kimse, kin tutmaz ve hemen barışmaya yanaşmak suretiyle, faziletli davranmayı tercih eder. “İslam’ın en sağlam kulpu nedir?” Mümin küfründen dolayı kâfire buğzeder, dünyanın neresinde olursa olsun mümin kardeşini de sever. Mümin, Allah için sevdiği gibi Allah için de buğzeder. Küfründen dolayı kâfire Allah için buğzederken, imanından dolayı da Allah için mümin kardeşini her ne yaparsa yapsın, kardeşinden dünyevi ne zarar görürse görsün sever. İslam’ın en sağlam kulpu işte bu Allah için sevmek ve Allah için buğuzetmektir. Allah için sevmek nasıl imanın kemal şartlarından biriyse Allah için buğzetmek de aynı şekilde imanın kemal şartlarındır. Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sahabelerle beraber oturuyordu. Hz. Peygamber sahabelere: - İslam’ın en sağlam kulpu nedir? Diye sordu. Sahabeler: - Namaz, dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: - Namaz güzeldir. Fakat o en kuvvetli kulp değildir, dedi. Sahabeler: - Ramazan orucu, dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: - O güzeldir. Fakat (İslam’ın en sağlam) kulp(u) değildir, buyurdu. Sahabeler: - O halde cihattır, dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: - O da güzeldir. Fakat en sağlam kulp değildir, dedi. Sonra kendisi cevap olarak şöyle buyurdu: - İslam’ın sağlam kulpu, Allah rızası için bir insanı sevmek ve yine Allah rızası için buğzetmektir." (Ahmed bin Hanbel) Bir mümin hata ya da günah yaptığı zaman onun şahsına değil yaptığı hatasına ve günahına buğzedilir. Ebu Derda radıyallahu anh şöyle demiştir; “Kardeşinize sövmeyiniz, sizi onun durumuna düşürmekten koruyan Allah’a hamd ediniz. Kardeşinize buğz da etmeyiniz ancak onun ameline (yaptığı kötü işine) buğzediniz.” Ne yaparsanız karşınıza o çıkar! Bir kişi şöyle nakletmiştir: - Bir gün, gemide yolculuk yaparken baktık ki, arkamızdan bir kayık geliyor, bir süre sonra kayık battı. Gemidekilerden birisi, kaptana dedi ki: - O kayıktaki iki kardeşi kurtarırsan, sana yüz dinar veririm. Kaptan, hemen onları kurtarmak için harekete geçti. Kardeşlerden birini kurtardı, birisi boğuldu. Parayı verecek olan kimse: - Onun eceli bu kadarmış! Dedi. Kaptan güldü ve dedi ki: - Evet, doğru söylüyorsun ama bu iki kardeş, bir gün çölde bana rastladılar. Kurtardığım genç çölde beni devesine bindirdi. Diğeri ise sopasıyla bana vuruyordu. Ben de önce bana devesini veren genci kurtardım. Diğerini kurtarmak istemedim. O para veren kimse, hemen şu ayet-i kerimeyi hatırladı: “Her kim iyi bir iş yaparsa onun faydası kendisinedir. Kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir.“ (Casiye; 15) Görüldüğü gibi iki kardeşten birisi, Allah-u Zülcelal'in emrine uydu ve sevap işledi. Bu sevabı da kendisini denizde boğulmaktan kurtardı. Diğeri ise bir adama zulmetti ve sonunda da boğuldu. Demek ki, insan ne yaparsa, hem dünyada hem de ahirette onu bulmaktadır. İnsanın yaptığı salih amellerin, kendisine dünyada da menfaat verdiğine dair birçok hadis ve menkıbeler mevcuttur. Allah-u Zülcelâl hepimize; kendi fazlıyla, rahmetiyle, ihsanıyla, istediği, razı olacağı şekilde, amel-i salih yapmayı nasip etsin, inşaallah.

2 Ağustos 2012 Perşembe

HAVF ve RECA

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Tetecâfâ cunûbuhum anil medâcıi yed’ûne rabbehum havfen ve tamaan ve mimmâ razaknâhum yunfikûn. Allah-u Zülcelâl ayeti, kerimede şöyle buyuruyor: “O muttaki kimseler, (geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar. RABLERİNE, AZABINDAN KORKARAK VE RAHMETİNİ UMARAK DUA EDERLER. Kendilerine verdiğimiz rızklardan da hayır yollarına infak ederler. " (es-Secde, 16) Bu sohbetimizde insanın ebedi saadeti için reçete hükmünde olan iki hasletten, havf ve reca’dan, yani korku ve ümitten bahsedelim inşallah. Havf ve recâ, kul itâat hâlini bırakıp benlik sevdâsına düşmesin diye nefsi bağlayan iki yulardır. (Ebû Bekr Vâsitî) Kuş için kanat neyse, mümin için de bunlar iki kanattır. Onlarsız uçulmaz. Bir mü'min "Cennete bir tek kişi girecek!" dense "Acaba ben miyim?"; "Cehenneme bir tek kişi girecek!" dense "Yoksa ben miyim?" hâlet-i ruhiyesinin içinde bulunmalıdır. Hadiste لاَ أَجْمَعُ عَلَى عَبْدِي خَوْفَيْنِ وَ أَمْنَيْنِ "Ben kuluma iki emniyeti birden vermem, iki korkuyu da birden vermem." buyruluyor. Hâlbuki biz gayet rahat ve lüks bir hayat yaşıyoruz? Havf(korku) ve recâ(ümit), Cenâb-ı Hakk'ın insana verdiği/vereceği iki büyük nimettir. Bu iki nimeti ölçülü bir şekilde kullanıp Allah'a ulaşmaya vesile edinmek bundan ayrı ve daha büyük bir nimettir. Sorudaki hadisin meal-i münifi şudur: "Ben kuluma iki emniyeti birden vermem, iki korkuyu da birden vermem." "Ben kuluma iki emniyeti birden bahşetmem. Bir insan dünyada keyif içinde, ahiret adına endişesiz ve kalbî hayatının yıkılmasından, letâifinin sarsılmasından ve duygularının ölüp gitmesinden, ruhî melekelerinin sönmesinden hiç endişe duymuyor ve korkusuz yaşıyorsa, o insan öbür âlemde korkusuz olamaz." Âhirette mücrimlerin (Kehf, 18/49) ve zalimlerin (Şûrâ, 42/22) korku içinde olacakları, Buna mukabil muhsinlerin (Bakara, 2/112), muttakilerin (A'râf, 7/35), muslihlerin (En'âm, 6/48), sâlihlerin (Ankebût, 29/9), şehitlerin (Âl-i İmrân, 3/170) ve îmânında, özünde, sözünde, fiil ve davranışlarında dosdoğru olanların (Ahkâf, 46/13-14; Fussilet, 41/30-31), İslâm'a uyanların (Bakara, 2/38), hasene sahiplerinin (Neml, 27/89), mallarını Allah yolunda harcayanların (Bakara, 2/262), namazlarını kılan ve zekâtlarını veren (Bakara, 2/277), Allah dostu (Yûnus, 10/62), mü'min, müslüman (Zuhruf, 39/68) ve saadet ehlinin (Enbiyâ, 21/101-103) korku ve üzüntü içinde olmayacakları bildirilmiştir. (İ.K.) Bunun gibi bir insan da dünyada korku içinde yaşıyor ve hep endişe içinde ise yani hem sözleri hem de hâliyle, "Aman yâ Rabbi! Senin inayetin olmazsa, imanımı koruyamam, Senin lütfun olmazsa letâifimi muhafaza edemem, Senin keremin olmazsa ben ayakta duramam, Senin sonsuz rahmetin, Rahmâniyet ve Rahîmiyetin olmazsa ben Cennet'e giremem, aslında Rahmeten li'l-âlemîn olan Habib'in olmasaydı ben yolumu da bulamazdım ve hep dalâlette kalırdım." Diyebiliyorsa, hep böyle korku içinde bulunup, sık sık kendini yokluyor, kontrol ediyor ve kendini yenileme imkânını buluyorsa, öbür âlemde –inşâallah– onun için korku olmayabilir. Bir insan endişesiz ve korkusuz, sadece dünya hayatını yaşamak için dünyaya gelmiş gibi davranıyor ve ara sıra dahi olsa ahiret endişesi onun duygularını sarmıyorsa işte o insan kendisinden endişe etmelidir. Hatta çok defa böyle bir şey olmasa bile, sırf rahat ve rehavet içinde bulunduğundan ötürü endişe edip hicap duymalıdır. Mesela, Fatiha Kur’an-ı Kerim’in fihristesi, hülasasıdır. Onda da havf ve reca dersi birlikte veriliyor. “Hamd”de medih ve sena hâkim. “Mâliki yevmiddin”, havf dersi verir. “İbadet” recaya, “istiane” havfa işaret ederler. “Sırat-ı müstakime hidayet talebi” recadır. “Mağdup ve dallinden olma korkusu” havftır. Fatiha’yı okuyan bir mü’minin ruhu, o hissetmese de, havf ve reca dalgaları arasında seyran eder. Konuya biraz daha açıklık getirmesi açısından bir misal arz edelim: Sahih rivayetlerde anlatıldığına göre, Ömer b. Abdülaziz'in sabahlara kadar إِذِ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُ يُسْحَبُونَİzil aglâlu fî a’nâkıhim ves selâsil, yushabûn."O gün zincirler onların boynuna dolanmıştır."[1] âyetini tekrar ede ede yığılıp kaldığı olurdu. Ayrıca o, çok defa şu âyeti okuyup kendinden geçerdi: أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا Yani,"Siz dünya hayatında bütün yaptığınız iyiliklerin karşılığını gördünüz, mükâfatınızı aldınız, sanki dünya için gelmiş gibi her şeyinizi dünyada yiyip bitirdiniz ve ahirete bir şey bırakmadınız." Evet, sağlam kalbli bir mü'minin, böyle bir endişe taşıması gayet normaldir ve haddizatında bu korku derin bir düşünce neticesidir. Daha hayattayken Cennetle müjdelenen Hz. Ömer’e bu yönüyle baktığımızda, bu iki duyguyu birbirini yok etmeyecek derecede canlılık içerisinde tuttuğunu görürüz. Birisi caminin kapısından bakıp, “Biriniz hariç hepiniz Cennete gireceksiniz’ dese, o ben olurum diye titrerim. Biriniz hariç hepiniz Cehenneme gireceksiniz’ dese, o zaman da, ‘Yine o ben olabilirim’ diye ümit içerisinde olurum’ der. Onun hayatı boyunca olduğu gibi ölüm esnasında yaşadığı şu duygular da bunun en güzel örneklerinden biridir. Etrafındakilerin onun ağır durumunu görüp, “Eyvah, Ömer’i kaybediyoruz” diye feryat ettiklerinde o hep bu yüce duygular içerisindeydi. İçirdikleri üzüm şerbetini de, sütü de dışarı atmıştı. “Akşama varmaz ölür” diyorlardı. Herkesi bir ağlamadır tutmuştu. Hz. Ömer ise hastalığını düşünmüyor, ölümden endişe etmiyordu. Onu düşündüren, başka şeylerdi: “Ölmekten korkmuyorum. Yüzüme bir kapı açılacak kabir kapısı. Orada kim bilir başıma neler gelecek? Bir şeylerim olsaydı kapının arkasındaki o korkunç ve dehşetli durumdan kurtulmak için hepsini sarf ederdim. Mal sadaka için lâzım, hayır için lâzım.” Hz. Ömer, hayattayken Cennetle müjdelenen on Sahâbîden birisiydi. Fakat bu müjde onu hiçbir zaman gevşekliğe atmamıştı. Daimâ “Bir günah işlersem ne olur benim hâlim?” titizliğiyle hareket ediyordu. Bu sözler de aynı duyguların ifadesiydi. Etrafındakiler onu tesellîye çalışıyorlardı. İbni Abbas şöyle dedi: “Yâ Ömer, ben kesin olarak umuyor ve niyaz ediyorum ki, sen önüne açılacak kapının arkasındaki korkunç hallere uğramayacaksın.” Daha sonra İbni Abbas şunları ilâve etti: “Biz seni tam ve gerçek mânâsıyla mü’minlerin halifesi ve büyüğü olarak bildik, tanıdık. Sen kararlarını Allah’ın kitabının hükümleri çerçevesinde verdin. Resûlullahın sünnetini ihyâ ettin. Adalete değeri nisbetinde kıymet verdin. Bilerek tek bir zulümde bulunmadın. Mal dağıtımında da kıl kadar olsun adaletten ayrılmadın.” Bu sözler Hz. Ömer’i canlandırmıştı âdetâ. O ağır hastalığına rağmen yatağından doğruldu ve hayret içerisinde, “Sen benim böyle bir adam olduğuma Allah huzurunda da şâhitlikte bulunur musun?” diye sordu. Hz. Ali hemen İbni Abbas’ın omuzuna dokunarak, “Evet, de, durma!” dedi. O da, “Evet, bulunurum” cevabını verdi. Hz. Ömer rahatlamıştı. Âdeta bütün hastalığını unutmuş, sevincinden ağlamaya başlamış ve ellerini semâya kaldırarak şu duâyı yapmıştı: “Ya Rab! Bu şahitliği kabul buyur!” Allah-u Zülcelal bizleri affetsin inşallah. Amin.

26 Temmuz 2012 Perşembe

MÜ’MİNLERİN BAHARI RAMAZAN

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Bismillahirahmanirrahim Subhan Allah’a hamd; Efendimize, Ehl-i Beyt’ine ve Sahabe-i Kirâm’a salât ve selâm… Merhaba Dostlar; Mevsim yaz olsa da mü’minin baharı olan kutlu bir mevsimdeyiz… Mü’minin baharı Ramazan-ı Şerif… Bizlere her sene yeniden bir Ba’su Ba’de’l Mevt yaşatan Rabbimize, sırf bu yüzden ne kadar şükretsek, yine de az… Şükür nimeti bilmeyi, önemini idrak etmeyi gerektirir. Nimetin önemi idrak edilince de gönül ve akıl harekete geçer, nefse baskı yapar: “Sen de yap! Sen de payını iste Rabbinden!” Bize bu idraki, bu yüce duyguları ikram eden de yine Yüce Rabbimiz. Yani, O’nun malını, yine O’nun rızasını talep etmekte, yine O’nun verdiği kuvveti kullanarak… Her şey O’nun… Her şey O’ndan… Hakkıyla kulluk yapmadığımızda, hayret edilecek bir şeydir ki biz, O’nun malını, yine O’nun yolundan mahrum bırakıyoruz… Yani, aslında, biz kendi kendimizi cezalandırıyoruz dostlar. Oysa şöyle açıversek Kur’anlarımızı, oturuversek diz dize… Bülbüller gibi zikrederek şakısak seherlerde… Her secdede teravih yudumlasak… Her sofrada ruhumuza iftar versek… Fakiri, yetimi oturtsak baş köşeye… Nefse, isyan etsek; “Yeter artık senden çektiğim! Bırak bari şu Ramazan’da Rabimin rızasına koşayım. Bütün sene senin rızan, keyfin peşinde koştum. Bırak yakamı!” Desek. Şeytana ve şeytani işlere bir çarpı çeksek. Bu ay hiç müzik, eğlence, filim, internet, mesaj peşinde olmasak. “Bundan gelecek hayır, gelmez olsun!” desek… Bütün bunları ve daha fazlasını yapsak sevgili dostlar… O zaman görürüz, O Rahman olanın rahmetinin nasıl coştuğunu… Rahmetin nasıl coştuğunu deyince birden aklıma takıldı, maalesef, birçok Müslüman böyle manevi, Rahmani tecrübeler yaşamadıkları için asla neden bahsettiğimizi de anlayamıyorlar. İşte, en çok da buna üzülüyorum. Amellerin zahiri boyutu ortada olduğu için herkes görüyor ama manevi boyut, ama batıni boyut, hep gizli kalıyor. Bir imkan olsaydı da o kardeşlerimize de Allah-u Teala’nın rahmetine gark olmuş bir gönlün, o müthiş huzurunu ve mutluluğunu gösterebilseydik… Heyhat! Ne yaparsın ki elden bir şey gelmez. Bu imtihan dünyası böyle kurulmuş… Önce kul, karşılıksız ibadet ve fedakarca hizmet edecek ki Rabbi de ona rahmet kapılarını açsın… İlla sen adım atacaksın. Dişini sıkacak, görmediğin Rabbin için hiç görmediğin nimetleri ve rızası için didineceksin ki görünmeyenleri, senin için görünür kılsın. Uzakları yakın, virane kalbini mamur etsin… Görüyorsunuz ya, bizim işimiz zor dostlar. Ne demişler, “Yapmak zor; yıkmak kolay.” Biz ve bizim gibi yayınlar, yazarlar, çoğu defa bir hiç’in üzerine bina yapmaya kalkıyoruz. Belki bir gün mamur olur diye, nice sohbet erbabı, Müslümanlara nice diller döküyor. Rabbim onların hatırına bizleri de af ve mağfiret etsin inşaallah. “İnsan, kulağından beslenir” demiş eskimezlerimiz. Allah’ın Rasulü, sallallahu aleyhi vesellem kulaklarından, yani, sohbetle beslemiş Sahabe Efendilerimizi, rıdvanullahi teala aleyhim ecmaîn. Bundandır ki o dillere destan hayatları yaşamışlar, insanlığa insanlık dersi vermişler. Peki, biz kulaklarımızı ne yana çeviriyoruz, nereden besleniyoruz dostlar? Bir Hak Dostu’nun, onu bulamadığımızda, bir sohbet ehlinin sohbetine talip olabiliyor muyuz?... Geliniz, bari bu Ramazan’da, nefsin hazır belini kırmışken, şeytanlar bağlanmışken, gidip bir “Cennet bahçesi” hükmünde olan, bir sohbet halkasına dahil olalım. Öyle sade TV ekranından değil, gidip o manevi atmosferi bizzat yaşayalım. Eriyelim o sohbetlerde… Kötü huy ve ahlaklardan temizlenmek için… Günahların yükünden kurtulmak için… Ruhumuzu, kalbimizi ve aklımızı nurlandırmak için… Ötelere, öte alemlere kanatlanmak için… Şu dünya zindanından kurtulmak için… Ancak bu tecrübeyi yaşayanlar anlıyor, ne anlatmaya çalıştığımızı. Anlatmaya layık olmasak da en azından üzerimizdeki vebalden kurtulmak için anlatsak da… Ne dersek diyelim, yine de Rabbimiz lütfetmese hiçbirimiz parmağımızı dahi kıpırdatamayız. Nerde kaldı, nefsimizi hayra yönlendirmek… Bu yüzden sevgili dostlar, en büyük dermanımız, Celal ve Kerem sahibi Rabbimizden istemek. O’ndan isteyelim; bize de nasib etsin, Dostlarına ikram ettiklerinden. Bizi de mahrum etmesin, “nimet verdiklerinin yolundan”. O, kimseyi mahrum etmez zaten, insanlar kendilerini mahrum ediyorlar. Mübarek Üç Ayları ve bilhassa Ramazan-ı Şerif’i hakkıyla yaşayabilmek ümidi ile Allah-u Teala’ya emanet olunuz.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Millet Kalesinin Tamiri ve Ramazan’da Kur’an

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) -Allah’a imanın insanlara unutturulduğu, peygamber sevgisinin sinelerden sökülüp atıldığı, kulluktaki şuur, hudû ve huşûun silinip gittiği ve dinin formal Müslümanlığa bırakıldığı bir dönemde bütün yitirdiklerimizi yeniden bulmak ve taklitten tahkike yürümek kolay olmayacaktır. Zira, biz İnsanlığın İftihar Tablosu zaviyesinden Müslümanlığı görüp tanıyamadık.. Raşid Halifelerin duyuşuna göre Müslümanlığı duyup tadamadık.. selef-i sâlihînin ubudiyetteki his ve heyecanını anlayamadık. Maalesef, mesele şekle takılıp kaldı. (00:50) -Üstad’ın ifadesiyle, asırlardan beri her yanıyla rahnedâr olmuş -bütün surlarında gedikler açılmış ve burçları yıkılmış bir kaleye benzeyen- ferdî ve içtimâî bünyenin, bir hamlede tamir edilip canlandırılmasına, eski dinamizmine kavuşturulup cihanda bir denge unsuru hâle getirilmesine imkân yoktur; zira, tamir çok zordur. (03:24) -Müslümanlığı onda bunda değil yeniden İnsanlığın İftihar Tablosu’nda aramak lazım!.. Raşid Halifelerin sergüzeşt-i hayatlarında aramak lazım!.. Selef-i sâlihînin çizgisinde aramak lazım!.. (04:20) -Şekil hakikate yürüme adına bir köprüdür. Taklitle hakikate ulaşılır. Ne var ki, bir an önce taklitten geçip tahkike ulaşmak bir esastır. Aksi halde, yıkılması her an muhtemel olan taklit köprüsüyle beraber yıkılıp gitmek ihtimali çok büyüktür. (11:07) -Hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehaî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, Nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor. Evet, Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî.. gibi Hak dostları hep rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış ve hayatlarını havf ufkunda sürdürmüşlerdir. (13:52) -Hakiki kulluğu Esved bin Yezid gibi büyüklerin anlayışında aramak lazım!.. Şeklî Müslümanlıkla iktifa etmemek lazım!.. Şekilde, surette ve kültür Müslümanlığında takılıp kalmamak, marifet adına hep “Daha yok mu?” demek ve sürekli derinleşme peşinde olmak lazım. (19:13) Soru: Aslında bir mü’minin Kur’an-ı Kerim ile her zaman ciddi irtibat içinde olması gerekse de Ramazan ayında İlahî Kelam’la farklı bir münasebete geçildiği de bir gerçek. Ramazan-ı şerifi tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirebilmemiz için tavsiyelerinizi bir kere daha lütfeder misiniz? (21:00) -Kur’ân’a itimat etmeniz; Kur’ân’ın Allah’ın kelâmı olduğuna inanmanız ve ona güvenmeniz; yani, sizin davranışlarınıza, hareketlerinize bağlı olarak ortaya koyduğunuz eserlerin sizin teşebbüslerinizle sâdır olmasından daha kat’î bir yakinle, “O Allah’ın kelâmıdır ve onun içinde her şey vardır. O ezelden gelmiştir, ebede gitmektedir” mülâhazasıyla Kur’ân’a teveccüh etmeniz çok önemlidir. Böyle bir iman ve itimat sayesinde, onu başkalarından çok farklı görür, çok farklı duyarsınız. Kur’ân bazılarına -tabiri câizse- cimri davranır; çünkü onların hakkı yoktur cömertliğe ve semâhate. Onlar semîh bir gönülle Kur’ân’a teveccüh etmiyorlar ki, Kur’ân’ın semâhat sağanağına mazhar olsunlar. İçinde bir hazine var, diye bakmıyorlar ki, onun mücevherlerini bulsunlar. Bir şeyler bulacağına inanmayan birisi, altın damarı içerisinde yürüse dahi altına rastlayamaz. Fakat hassas bir insan, bir tanecik emare görse, ne yapar eder damara yol vurup gider ve altına ulaşır. (21:26) -Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi. İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir. (25:50) -Hemen her yerde mukabeleler yapılıp Kur’an-ı Kerim okunsa da maalesef dinin dili bilinmediğinden Kur’an’ın ne dediği ve mesajının ne olduğu anlaşılamıyor. Gerçi Kur’an-ı Kerim’i öpüp başa koymanın, saygı ifadesi olarak onu yüksek bir yere asmanın ve düz okuyarak hatmetmenin de sevabı vardır. Evet, Kur’an-ı Kerim’e karşı ortaya konan zahîrî ve sûrî bir ta’zimin de kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat, asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber manaya da alaka göstermek ve onun manasında derinleşmektir. (26:26) -Hem Kur’an-ı Kerim’in derinliklerine yelken açmak hem de Ramazan-ı şerifi daha derinden duymak için mukabeleler biraz daha zenginleştirilebilir. Mesela; mukabele iki vakte taksim edilebilir: Önce sabah namazını müteakiben yarım cüz Kur’an ve onun meali okunup -insanların mesaileri nazar-ı itibara alınarak- öğle, ikindi veya yatsı namazlarından evvel ya da sonra da kalan yarım cüz ve meali tamamlanabilir. Kur’an’ı geniş bir mealle beraber hatmetme çerçevesindeki böyle bir gayret neticesinde, mü’minler, Hazret-i Mü’min ü Müheymin’den Cibril-i Emin ile yeryüzündeki en emin insana gelen ve en emin ümmete bir mesaj olan Kur’an-ı Kerim’i engin muhtevasıyla bir kere daha görüp tanıma imkanı bulurlar. (29:30) -İslâmiyet ve risaletin Mekke’de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden yayılışı, birçok hikmetlere mebnîdir. “Allah risaletini kime (nerede, nasıl, hangi lisanla) vereceğini pek iyi bilir.” (En’âm sûresi, 6/124) âyet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, risaletin jeoloji, antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekân ve dil buudları gibi sair önemli hususlar itibarıyla da değerlendirilebilir. Bu hususlar arasında lisan buudu da çok önemlidir. Kur’ân-ı Kerim’in değişik yerlerinde, onun Arapça indirilişiyle ilgili pek çok âyet mevcuttur. Bu da, bilhassa o dönem itibarıyla, Arapça’nın mükemmelliğini göstermektedir. (34:07) -Arapça’yı iyi bilen ve çok güzel kullanan müfessirlerin başında gelen merhum Seyyid Kutup der ki: “Bu Kur’an’ın esrârını hareketsiz ve aksiyonsuz insanlar anlayamaz; onun işaret ettiği manaları ancak hakkıyla iman edenler ve cahillik karşısında Kur’an’ın hedeflerini gerçekleştirmeye çalışanlar kavrayabilirler.” (35:00) -Muhammed İkbal der ki: “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’ân okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyordum. Tam iki sene, belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Bir gün âdeti üzere tekrar sorunca, ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Bir şey mi demek istiyorsun?’ dedim. Babam şöyle cevap verdi: ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde “Kitap” var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammed’im! Kur’ân’ı sana sesleniyor gibi okur ve her âyetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.” (37:50) -Kur’an-ı Kerim aklımızla beraber -belki daha çok- kalbimize ve ruhumuza seslenir. Kalb ve ruhumuzla onunla tanışacağımız âna kadar onu doğru anlamamız mümkün değildir. (41:00)

5 Temmuz 2012 Perşembe

ORUCUN HAKKINI YERİNE GETİRELİM

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Oruç tutmaktan maksat; Şeytan’ı kahra uğratmaktır Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “... Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer; 10) Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan ayında oruç tutanlardır.” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor. Her amelin bir sevabı, her sevabın da bir hesabı vardır. Bazı ameller vardır ki her bir tanesi on sevaptır, bazıları yetmiş sevap, bazıları da yedi yüz sevaba kadar gider. Bazı ameller de vardır ki o amellere Allah istediği kadar sevap verebilir. Orucun sevabı ise Allah-u Zülcelâl’in karşılığını hesapsız olarak verdiklerindendir. Bu hüküm, hadis-i şerifler de bildirilmektedir. Denilmiştir ki: “Oruç tutmaktan maksat, Allah’ın düşmanını kahra uğratmaktır; o da şeytandır. Şeytan’ın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmekle olur. Bunun yolu ise oruçtur.” İbn Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü oruç ve Kur’an, kul için şefaat edeceklerdir. Oruç şöyle diyecektir: ‘Ey Rabbim! Ben, onu gündüzleri şehevi arzulardan almıştım.’ Kur’an da şöyle diyecektir: ‘Ben de onu, geceleri uykudan, dinlenmekten almıştım.’ Onların böyle demeleri üzerine, her ikisinin de şefaatleri makbul olur.” (Ahmed bin Hanbel, Taberani, İbn-i Ebi’d Dünya, Hâkim) Orucun hakkını yerine getirmek Ramazan ayı, Allah’ın rızasına ulaşmak, cennet nimetlerini elde etmek ve cehennemden azat olmak için çok büyük bir vesiledir. Dikkat edersek hadis-i şeriflerde geçtiği üzere Ramazan ayı, hakkını yerine getirenlere şefaat edecektir. Burada bizlere bir işaret vardır. “Onun hakkını yerine getirmek” çok kısa bir cümle olduğu halde, altında çok büyük manalar vardır. Orucun hakkını yerine getirmek, Allah’ın bütün emir ve nehiylerini gözetmekle olur. Demek ki Allah-u Zülcelâl, kabirde ve kıyamet gününde perişan olmamamız için bize Ramazan ayını ve Kur’an’ı nur olarak vermiştir. Öyleyse bizlerin de Ramazan ayına hürmet konusunda çok dikkatli davranması gerekir. Ramazan ayında bol bol Kur’an okuyarak, kabir ve kıyamet gününün karanlığına karşı, bu iki nuru elde etmemiz gerekir. Bu mübarek ayda, gece gündüz demeyip elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl’in zikrini yapalım. Üç çeşit oruç vardır: Birincisi: Yemek, içmek ve şehvetten kendini alıkoymak suretiyle oruç tutmaktır ki bu, avamın, sıradan insanların tuttuğu oruçtur. İkincisi: Evliyaların ve salihlerin orucudur ki bunlar yalnız yemek, içmekten değil, Allah-u Zülcelâl’in bütün haram kıldığı şeylerden kendilerini muhafaza ederler. Bizim de yalnızca yemek ve içmemekle değil, bütün vücudumuzla oruçlu olmamız lazımdır. Günahlardan ve gafletten de oruçlu olmalıyız. Evliyalar ve salihler oruç tutarken; zikir, ibadet ve hayır konuşmaktan başka bir şey yapmazlar. Üçüncüsü: Havassın orucudur. Bunlar kalplerini sadece Allah’a bağlarlar, sanki dünyada değilmiş, sanki yalnız Allah varmış gibi, oruç tutarlar. Bu oruç, Peygamberlerin orucudur. Biz de elimizden geldiği kadar, evliyaların ve salihlerin orucunu tutalım. Çünkü sadece onun sevabı katmerlidir. Yalnızca yemek ve içmekten kendini alıkoyarak tutulan oruç ise sevap bakımından çok noksandır. Nasıl, yemek yemek ve su içmekle zahiri olarak oruç bozuluyorsa manevi olarak onu ifsat eden gıybet gibi şeyler vardır. Bundan dolayı emeğimizin, meşakkatimizin boşa gitmemesi için bunlara da dikkat etmemiz lazımdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Çok oruçlular vardır ki onların orucundan onlara, susuzluktan başka bir şey yoktur.” (Nesai) Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmaktadır: “Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem zamanında oruç tutan iki kadın akşama doğru, açlık ve susuzluktan helak olacak vaziyete geldiler; oruçlarını bozmak için müsaade almak üzere, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme bir kişi gönderdiler. ‘Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de bir bardak verdi ve onlara, yediklerini bu bardağa kusmalarını’ buyurdu. “Onlardan birisi safi kan ve et kusarak, bardağı yarıya kadar doldurdu, diğeri aynı şekilde kusarak bardağı doldurdular. Bu duruma herkes şaşırmıştı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: ‘Bunlar, Allah-u Teâlâ’nın kendilerine helal kıldığı şeyden oruç tuttu, fakat haram ettiği şey ile iftar ettiler.’ (Sonra da bunu açıklayarak) şöyle buyurdular: ‘Birisi diğerinin yanına sokuldu ve halkın gıybetini yaptılar. İşte, şu gördüğünüz yedikleri, insan etleridir.” (Ahmed bin Hanbel) Orucun sevabını götüren davranışlar Birincisi: Yalan söylemek. Özellikle ticaretle uğraşanlar, bir malını satmak için fazla dil döktüğü zaman, bakarsın ki arada bir yalan söyler, hâlbuki Allah-u Zülcelâl nasip etmişse zaten o mal satılacaktır, eğer nasip etmemişse ne kadar yalan söylesen de satılmaz. İkincisi: Gıybet de orucun sevabını iptal eder. Gıybet, diğer mümin kardeşlerimiz hakkında onun yanımızda olması durumunda gücüne gidecek, hoşuna gitmeyecek olan şeyleri arkasından konuşmamızdır. Üçüncüsü: Laf taşımak, yani nemimedir. Bu, iki kişinin arasını açmak için laf taşımaktır. Dördüncüsü: Başka kimselerin malını haksız yere elde etmek için yalan yere yemin etmektir. Beşincisi: Şehvetle yabancı kadınlara bakmaktır. Bunların hepsi orucun sevabını yiyip bitirir. Özellikle günümüzde, insanlar göz zinası ve gıybet hastalığına maalesef çok kapılmışlardır. Gıybet etmekle, fuzuli konuşmakla, insanlarla mücadele etmekle, tartışmakla, başkalarına kötü söz söylemekle, kişiye oruçtan bir sevap kalmamakta, açlık ve susuzluktan başka bir kârı olmamaktadır. Yalan söyleyerek mümin kardeşlerimizin arasını bozmak, kulaklarımızla Allah-u Zülcelâl’in haram kılmış olduğu şeyleri dinlemekle, orucumuzu manen bozmuş, o hazinemizi kaybetmiş oluyoruz. Madem çok günah işliyoruz… İşte, oruç gibi bir hazineyi elde ettikten sonra, onu kaybetmemek için bunlara dikkat etmeliyiz. Bizim yememiz, içmemiz, evimiz, her şeyimiz, Allah’a ibadet kastıyla olmalıdır. Ancak o zaman, her yaptığımız ibadet olur. Tek çaremiz de budur. Özellikle bu ahir zamanda, günahlar çok fazla işlendiği için kişinin ibadeti de o oranda fazla olmalıdır. Nasıl bir hastanın hastalığı ağırlaştığında, daha yüksek dozlarda ilaç kullanması lazımsa daha çok ilaç alması gerekiyorsa aynı şekilde içinde bulunduğumuz ahir zamanda da insanların eğlenceye ve zevklerine düşkün hale geldiklerinden dolayı, çok daha fazla ibadet yapmaları gerekiyor. El ele verip Allah’a gitmek, O’na yönelmek ve şeytanın hilelerinden hep birlikte kaçınılmaya çalışılmalıdır. Bunları yapmazsak, nefsimize, kendimize çok yazık etmiş oluruz. İyi bilelim ki nefis, her zaman hazırda olan, en kolay yoldan elde edilen şeyleri ister. Gözünün görmediği, perdeler arkasında kalan şeyleri sevmez. Daima içinde bulunduğu dakikayı düşünür, sonrasına bakmak bile istemez. Hâlbuki o dakika bitecektir. Nasıl bir insan, çocuğunu düşündüğü için geleceği iyi olsun diye, onu çeşitli okullara veya bir meslek öğrenmeye gönderiyorsa bizim de geleceğimiz olan kıyamet gününe hazırlık yapmamız, ahiret sanatına sahip olmamız gerekir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilip sevabını da Allah-u Teâlâ’dan bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.” (Buhari) Mübarek vakitlerde günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allah-u Zülcelâl tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi, azabının daha şiddetli olmasına ve Allah-u Zülcelâl’in ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur. Allah-u Zülcelâl hepimizi, Ramazan-ı Şerif’in hakkını yerine getirenlerden ve hakkıyla oruç tutanlardan eylesin. (Âmin)

3 Temmuz 2012 Salı

Berat Kandili

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Berat Kandili Nedir Kısaca Bilgi ; Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505) Açıklaması . Hadislerle Berat Kandili Konu Bilgisi : - Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı: "Recep, Allah'ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır". Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz. Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır. Ebu Hüreyre Radıyallahu And'dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur: -"Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi: -"Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum. -"Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı: -"Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz. Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: "Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış. Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: "Ne mutlu bu gece rüku edenlere. İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: "Bu gece secde edenlere ne mutlu". Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece dua edenlere ne mutlu." Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -"Bu gece, Allah'ı zikredenlere ne mutlu". Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu." Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece Müslümanlara ne mutlu." Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: "Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın. Bunları gördükten sonra, Cebrail'e sordum: "Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak? Şöyle dedi: "Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder." - Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: "Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa'ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder." Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi Hakkında Bilgi : Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır. Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur. Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir. Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar. Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle: "O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur." Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil'in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir? Yıllık kader programı İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir: Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir. Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir. Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir. Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e verilir ki bu büyük bir melektir. Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir. Fahreddin er-Râzî"nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1 Berat Kandilinin "bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde" olması bu manalara dayanmaktadır.2 Kur'ân'ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir: Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir. Berat Gecesinin özellikleri Nelerdir Hakkında Bilgi ; Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü'min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: "Mübarek Gece", "Berae Gecesi", "Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü'min kullarına beraet yazar)", "Rahmet Gecesi." "Berat, beraet" kelimesi "el-berâe" kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir. "Berâet" iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü'minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir. Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'dan Mekke'deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.3 Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır. 1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması. 2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması. 3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması. 4. Allah'ın af ve bağışlamasının coşması. 5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması. Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban'ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka... Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4 Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir. "Şâban'ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir: "İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. "Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. "Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim. "Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder."s Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır. Bu gece af dışı kalanlar Peygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir: "Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban'ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."6 "Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."7 "Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."8 Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı: "Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."5 Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."6 "Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."7 "Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."8 Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhis-salâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı: "Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."9 İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir. Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir. "Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."10 Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez. Berat Gecesi ibadeti Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur'ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır. İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir. "Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."10 Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez. İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ'da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs'te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid'at bile olduğunu ifade eder. Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez. Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır. Berat Kandili Duası : Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir: "Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin."11 Berat Duası Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır: "Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır."12 Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim. Berat Gecesi Namazı -I Şaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz ; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur. Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır. Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh'den gelen rivayete göre: "Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: "Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala'nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala'nın mağfiretidir. Berat Gecesi Namazı -II Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır. Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen. İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar... Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum'a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir. -"Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende -"En iyisini, Allah ve Resulü bilir." Dedim. Şöyle buyurdu: -"Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin"? -"Olur" dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim: "Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem..." Sonra kendisine sordum: "Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: "Sen onları öğrenebildin mi"? Bu sorusuna karşılık: "Evet" deyince, şöyle buyurdu: "Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret." Regaib Kandili |Miraç Kandili |Mevlid Kandili |Kadir Gecesi|Ramazan Ayı Kaynaklar 1 Hülâsâtü'l-Beyân. 13:5251. 2 Şualar, s,426. 3 TDİ."Berat" maddesi. 4 Hak Dini Kur an Dili, 5:4295 5 İbni Mâce, İkame, 191. 7 et-Tergîb ve't-Terhib, 2:118. 8 İbni Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38. 9 Tirmizî, Savm:39. 10 Şualar, s.426. 11 et-Tergib ve't-Terhîb, 2:.119, 120. 12 Ra'd Suresi, 39; Mecmuatü'l-Ahzab, 1:597. Allah'ım bu gecede yaptıgımız duaları kabul eyle ve bizlere birdahaki mübarek kandil gecelerine kavuşmayı nasip et. Amin

28 Haziran 2012 Perşembe

Rahmet deryası Ramazan ve Oruç

http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Rahmet Sağanağı Allah-u Zülcelâl, kendi azamet ve kudretini, her şeyin O’nun isteğiyle gerçekleştiğini, şu ayetle bize beyan etmektedir: “Sizin istediğiniz şey olmaz. Ancak Allah’ın isteğiyle olur” (Tekvir, 29) diye buyuruyor. Bu Ayet-i Kerime’de, kul için büyük bir ders vardır. İnsan derin olarak düşünürse, bir şeyi yapma, ya da yapmama konusunda kimsenin kuvvet yada kudreti yoktur. Ancak, Allah’ın isteğiyle olur her şey. Buna göre, biz öyle bir aya giriyoruz ki; onun hakkını, ancak Allah-u Zülcelal’in kuvvetiyle yerine getirebiliriz. O’nun kuvveti olmasa, O tevfik vermese, kalbimize hayır tohumu ekmese, bu Mübarek Ramazan Ayı’nda biz, hiç bir şey yapamayız. Mecma’ul Umus adlı hadis-i şerif kitabında, Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), Ramazan Ayı hakkında şöyle buyuruyor: “Şehr-i Ramazan size geliyor. O, çok bereketli, hayırlı bir aydır. Onun içinde öyle hayırlar vardır ki, bir insan, nasıl bir elbiseyi giydiği zaman, o elbise, onun bütün bedenini örtüyor kaplıyor ise Allah da o hayırlarla kullarını örtüyor. Allah, o ayda size rahmet indiriyor. Onda, duaları kabul ediyor. Ve Allah-u Zülcelâl, hataları da affediyor. Allah, sizin aranızda kim hayırda önde giderse, daima onlara bakıyor.” Demek ki Allah-u Zülcelâl, daima kullarına bakıyor. Hayır yönünden kim kimin önüne geçerse; Allah-u Zülcelal, kendi rahmetiyle, affıyla ve merhametiyle daima onlara bakıyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şeriflerinde şöyle devam ediyorlar: “Göklerde de Allah, meleklerine karşı yeryüzündeki insanlarla iftihar ediyor.” ‘İşte benim kullarım oruç tutuyorlar, hayır yapıyorlar, böyle ibadet ediyorlar’ diye, bu şekilde Allah-u Zülcelâl, meleklere karşı kullarıyla iftihar ediyor. Yine: “Kendi nefsiniz üzerindeki hayır hakkını, Allah’a eda edin. Allah-u Zülcelal’in hakkını verin. Şaki (kötü kimse) o dur ki; Ramazan Ayı’nın hayrından mahrum kalmıştır.” Buyrulmaktadır. Şaki odur işte. Harman zamanını kaçırmayalım Ramazan Ayı hakkında, ne kadar ayet, ne kadar hadis söylersek söyleyelim, yine de azdır. İnsan, her mevsim buğday, arpa gibi mahsuller toplamak istiyorsa da eğer zamanı gelmemişse, bir şey toplayamaz. Bakınız! Kış mevsiminde, harman yerinden buğday toplayamazsınız. Çünkü harman yoktur. Bu da aynen öyledir. Allah-u Zülcelal’in kulları için, Ramazan Ayı da hayırların harman zamanıdır. Harman zamanında, herkes kendisi için ondan bir şey elde edebilir, istifade edebilir. Fakat her insan, ektiği tohum miktarınca harman elde eder. Eğer bir tonluk tohum atmışsa, bir ton mahsul eder. İki tonluk tohum ekmiş ise, iki ton mahsul elde eder. Biz de bu Ramazan Ayı’nda, Allah-u Zülcelal’in bu hayırlı, bereketli harmanından, ne kadar ibadet tohumu ekersek, o kadar hayır mahsulâtı elde edebiliriz. Buna göre, Allah-u Zülcelal’in nazarından bir merhamet nazarı, merhamet bakışı bize de gelsin diye, çok gayret edelim. Hayırlarda, mü’min kardeşlerimizin önüne geçerek, hiç değilse bazı zamanlarda Allah-u Zülcelal’in merhamet nazarının altına girelim. Bu Ramazan Ayı’nda elimizden geldiği kadar, hayır olsun, ibadet olsun, zikir olsun, sadaka olsun, ne olursa olsun; her konuda Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için çaba gösterelim. Elhamdülillah, bu sene de bu Mübarek Ay’a yetiştik, yetişmek üzereyiz. Eğer bu ayda, biraz Allah-u Zülcelal’in merhametine doğru yönelirsek, Allah-u Zülcelal’in affına mazhar olacağız, inşallah-u teala. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor: “Benim ümmetim Ramazan Ayı’nda af olunmazsa, ne zaman af olunacak!” Bu hadisin zıddını düşünürsek, “Ramazan Ayı’nda kendisini af ettirmeyenin affı yoktur” manasına geliyor. Kendimizi Allah-u Zülcelal’in affına müstahak etmek için gayret gösterelim. Allah-u Zülcelal’in ayet-i kerimede buyurduğu gibi, O’nun ibadeti karşısında, insanın meraklı ve mahzun olması gerekir. Oruçtaki sabrın karşılığı hesapsız olarak verilecektir Bize kalacak olan, sadece Allah-u Zülcelal’in yanındaki ecir ve sevaplarımızdır. Allah’ın rızasıdır. Bu dünyadaki mal-mülk, hiç birisi insana ait değildir. Hepsi dünyadadır. Varisleredir, varislerden de öteki varisleredir. Hiç kimse dünyadan bir şey elde edememiştir. Allah-u Zülcelâl, Ayet-i Kerimede şöyle buyuruyor: “Ancak sabredenlerdir ki ecirlerine hesapsız erdirilir.” (Zümer, 10) Allah-u Zülcelâl, bu Ayet-i Kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan Ayı’nda oruç tutanlardır” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor. Allah-u Zülcelâl, orucun sevabını hesapsız olarak verdiğinden, bu sene de Ramazan Ayı’na yetişmemiz bizim için çok büyük bir fırsat, büyük bir hazine ve ganimettir. Fakat, bunları sadece bilmenin faydası yoktur, önemli olan onu değerlendirmektir. Evet, bu mübarek ay, bu kadar kıymetlidir, amellerin sevabı bu kadar çoktur demek, bunları sadece bilmek, kâfi gelmez bize. Bilmenin yanında, bildiğimiz şeyleri tatbik de edeceğiz. Kadir Gecesi’ni nasıl bulacağız? Bir insan, ancak bütün yapmış olduğu amellerin içinde bir tanesi ile Allahu Zülcelâl’in rızasını kazanabilir. Tabi, insan bunu bilseydi yalnızca o ameli yapardı. Allahu Zülcelâl rızasını bu amellerin içerisinde gizleyerek, kullarının salih amellere sarılmalarını, kendi rızasına talip olmalarını murat etmiştir. Onun için bize düşen görev, Allahu Zülcelâl’in katındaki ecir ve sevaplara, büyük küçük demeden sarılmak ve onun rızasına kazanmaya çalışmak olmalıdır. Aynı şekilde, Allahu Zülcelâl’in gazabı da günahların içerisine gizlenmiştir. Olabilir ki bizim için hiçbir önemi olmayan küçük bir hatamızdan dolayı Allahu Zülcelâl bize gazaplanabilir. Kadir Gecesi de gizlidir. Çünkü Allah-u Zülcelâl, Kadir Gecesi’nde yapılan hiçbir duayı, temenniyi ve tövbeyi geri çevirmez. Affedilmeyi arzu eden, mükâfatlar almak isteyen kullar için bulunmaz bir nimet ve fırsattır. Hz. Aişe (radıyallahu anha)’a şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Ramazanın son on gününe girdiği zaman, ibadet için kendini toparlardı. O günleri ihya ederdi ve kendi ehlini de ikaz ederdi.” (Buhari, Müslim) Kadir Gecesi’nin hangi gün olduğu kesin olarak bilinmediği için Ramazan’ın son on gecesini ihya etmeli ve bunu büyük bir fırsat bilerek, kendimizi bu sevaptan mahrum etmemeliyiz. Ulemanın bazıları, Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğunu söylerken, bir kısmı da son on günün tek gecelerinde olduğunu söylemişlerdir. Hz. Peygamber (sav) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kadir gecesinin alâmetleri şunlardır. Gece saf ve berraktır. Bu gecede sanki ay ortaya çıkmış olup saf ve açık bir gecedir. Hava sakin ve hareketsizdir, ne soğuk ne de sıcaktır. Bu gecede hiçbir yıldızın düşmesi helal değildir. Sabahleyin güneş, ayın on dördü gibi ışınsız olarak doğar, fazla parlak değildir. O gün şeytanın güneş ile beraber çıkması helal değildir.” (Ahmed bin Hanbel) Hz. Aişe (radıyallahu anha) şöyle anlatmıştır: - Ey Allah’ın Resûlü, dedim, şayet Kadir gecesine tevâfuk edersem nasıl dua edeyim? Şu duayı okumamı söyledi: “Allahumme inneke afuvvun, tuhibbu’l afve fa’fuannî.” Yani, “Allahım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affet” demektir. (Tirmizi) Allahu Zülcelâl hepimizi, Ramazan-ı Şerifi’i ve Kadir Gecesi’ni mükemmel olarak değerlendiren kimselerden eylesin. Onun hakkını yerine getiremesek dahi, bizi kendi keremi ve ihsanıyla lütuflandırıp af ve mağfiret etsin… (Âmin)