2 Temmuz 2010 Cuma

Hz. Peygamber Eğitimle İnsanı Özgürleştiriyordu

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com:::Hz. Peygamber (s.a.s.)’in neler yaptığını iyi kavramak için, nasıl bir topluma elçi olarak gönderildiğine, ilahî mesajı iletmekle yükümlü olduğu toplumu nereden nereye ve ne kadar sürede taşıdığına bakmak gerekir. Bu yüzden, Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemi, o dönemde içinde büyüdüğü toplumu, bu toplum içinde geçirdiği hayatını ve ahirete göçerken bıraktığı o toplumu bir bütün olarak kendi sosyo-kültürel-tarihsel bağlamı içinde iyi analiz ederek anlam(landırm)adan, onu ve peygamber olarak gerçekleştirdiklerini anlamak mümkün değildir.


Burada böyle bir tarihsel tahlile girişecek değiliz. Ancak, M. Akif’in bir şair duyarlılığıyla yaptığı uzunca tasvirden çok kısa bir alıntı ile yetineceğiz. Bu kısa alıntının bile çok şeye işaret ettiği söylenebilir:

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

…..

Bir nefhada insanlığı kurtardı o mâsum,

Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!

…

Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;

Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi.

Medyundur o mâsuma bütün bir beşeriyyet...

Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.

Hz. Peygamber’in çok kısa sürede gerçekleştirdiği inkılabı, insanlık anlamakta zorlanmaktadır. Bu başarıyı anlamak için onu çok yönlü incelemek ve arka planını tanımak gerekmektedir. Peygamber Efendimiz’in başarısını besleyen temel özelliklerinden, dolayısıyla yaptıklarından biri, insanların özgürleşmesini kılavuzlamasıdır. Peygamberlik görevini yerine getiriş süreci, sonuçta insanların özgürleşmesini sağladı.

Hz. Peygamber’in görevi: Tebliğ/eğitim

Hz. Peygamber’in görevi, sadece tebliğ idi. Allah’tan aldığı mesajın, aynen insanlara ulaştırılmasıyla yükümlüydü: “Rasul’ün görevi sadece tebliğ etmektir.” (Maide, 99; Nahl, 35; Nur, 54; Ankebut, 18; Teğabun, 12) “Senin görevin, yalnız tebliğ etmektir.” (Al-i İmran, 20; Ra’d, 40; Nahl, 82) Tebliğ ise, sıradan bir ulaştırma, mesajı salt bir duyurma demek değildir. Tebliğin gerçekleşmesi için, kaynak kişinin zihnindeki anlamın/mesajın, aynen alıcının zihninde de yerini alması gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmek, iletişimi gerçekleştirmek demektir. İletişim süreci ise, eğitim-öğretim süreciyle benzerlik arz etmektedir. Peygamber Efendimiz’in yapıp ettiklerini incelediğimizde tebliğ görevini tamamen bir eğitim-öğretim sürecini yürüterek gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Bizzat kendisi, zaten “muallim olarak gönderildiğini” (İbn Mace, Mukaddime, 17, No: 229. Ayrıca bk. Müslim, Talak 4) belirttiği gibi, Kur’an da onu tanıtırken bir eğitimcinin niteliklerinden söz etmektedir:

“Nitekim kendi içinizden size ayetleri okuyan, sizi arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti öğreten, size bilmediklerinizi öğreten bir Rasul gönderdik. (Bakara, 151; Ayrıca bk. Cumua, 2; Bakara, 129; Âl-i İmran, 164) “İnsanlara gönderilenleri kendilerine açıklayasın diye sana Kur'an’ı indirdik.” (Nahl, 44)

Birçok ayette de O, “Doğru yolu gösteren rehber.” (Şûra, 52), “Allah’a, Allah yoluna davet eden, aydınlatıcı bir lamba, uyarıcı, müjdeleyici” (Ahzab, 45-46), “hatırlatıcı” (Gaşiye, 21; Zariyat, 55) gibi, bir eğitimcide bulunması gereken niteliklerinden söz edilmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), insanları eğiterek kafalarını, kalplerini aydınlatmaya, düşünme, anlama, kavrama, seçme, karar verme… yeteneklerini geliştirmek için çalıştı. Onların fıtratlarını koruyup geliştirmelerine, kültürel anlamda insanlaşma, insani yetkinlik düzeylerini yükseltme çabalarına rehberlik etti. Bu rehberliğiyle o, insanları bütün olumsuz ve gereksiz yüklerden, kendilerini esir alan prangalardan kurtarıp özgürleştirdi. Nitekim Kur’an onu, insanların prangalarını söküp atan niteliğinden de söz etmektedir:

“O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Sırtlarındaki ağırlıklarını indirir, üzerlerindeki prangaları/zincirleri/ bağları söküp atar. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âraf, 157)

Özgürleştiren peygamber

Eğitici niteliklerini dile getiren ayetlerle birlikte bu ayet, Hz. Peygamber’i, pranga kıran ve pranga kırmanın yollarını gösteren bir 'özgürlük peygamberi' olarak öne çıkarmaktadır. O, insanların kendilerini esir alan iç ve dış tutsaklık zincirleri tanıma ve onlardan kurtulma konusunda bilinçlenmeleri için didindi. Onun sonuçta gerçekleştirmek istediği şey, insanların her tür tutsaklık zincirinden kurtulup özgürleşmeleriydi.

Hz. Peygamber’in bireyi özgürleştirme çabasının iki boyutundan söz edebiliriz:

1- Bireyin iç dünyasındaki prangalardan özgürleş(tiril)mesi. Bu özgürleşme, içsel özgürlüktür. Bireyin kalbinin ve kafasının, bütün yanlış düşünce ve inançlardan arın(dırıl)ması ile bu özgürlük gerçekleşir. İslam literatüründe, “Allah’a kul olmak suretiyle O’ndan başka her şeyden özgür olma” şeklinde dile getirilen husus, işte budur. Bu noktada birey, kıskançlık, kin, nefret intikam, şehvete düşkünlük, servet ve şöhret hırsı gibi doğal/fıtrı tutkuların tutsaklığından kurtulma imkânını kazanır. Artık, dünyalık hiçbir imkân, hiçbir makam/masiva tutkusu onu abluka altına alamaz.

İşte özgürlük peygamberi, insanın yüreğindeki ve zihnindeki putları kırarak tutkularından, görünür görünmez zincirlerinden, saplantılarından, ideolojik ve şeytani taassuplarından arınarak kula/yaratıklara/dünyalıklara kulluktan Allah’a kulluğa yükselmesinin yolunu gösterdi, bu süreçte onun elinden tuttu. Bireyin, özgürlük gibi bir değeri elde etmek için birçok şeye birden baş kaldırmasını öğretti. Bu çerçevede, bireyin gelenekçi bir tutumla tarihin akışına teslim olmak yerine, tarihin akışını değiştirme sorumluluğunu üslenmeyi tercih etmesine rehberlik etti. Çünkü o günkü toplumsal gerçekliklere bakıldığında, tarihin akışına teslim olmanın gerçek kölelik, tarihin akışını değiştirecek bir irade ve eylem ortaya koymanın ise gerçek özgürlük olduğu açıkça görülecektir.

Akıl, bilgi ve irade özgürlüğü potansiyeline sahip olmanın bir bedeli vardır. O bedel, insan hayatının bir varoluş gerilimi içinde geçmesidir. Bu gerilim, benliği sarsan ve dağıtan güçlerle insanı olgunluğa ve birliğe-bütünlüğe kavuşturan güçlerin mücadelesinin ürünüdür. İnsanın dünyasında, kötülük/fücur eğilimleriyle iyilik/takva eğilimleri yaratılıştan yerlerini almışlardır. Bu iki karşıt güç, insanın iç dünyasında mücadele etmektedir. Kişinin kurtuluşu/özgürleşmesi, bu iki karşıt güçün birincisinden arınıp ikincisini galip kılmasına bağlıdır. (Şems, 8-9) Hz. Peygamber, işte bu galibiyetin iksirini insanların kazanmasına yardımcı oldu.

Böyle bir özgürleşme sürecinin başlatılması ve sürdürülmesi, elbette inanan bireyin bizzat kendisinin gönüllü tercihi ve çabasıyla mümkündür. Böyle bir içsel özgürlük, zorla, başkalarının baskısıyla, dayatmasıyla gerçekleştirilemez. Bu yüzden, böyle bir dönüşümün dinamiğinin/manivelasının bireyin iç dünyasında kurulup işler hale gelmesini sağlayacak kılavuzluğu yapmak, dışardan ilgililerin yapabilecekleri biricik ve en önemli görevdir. Bu görev, tamamıyla bir eğitim işidir. Bireyin girdiği uygun bir eğitim süreci, onda böyle bir arzuyu uyandırarak gönüllü değişimini, değişerek gelişimini, kendini gerçekleştirmesini besleyecektir. Bu bir kendi varlığını inşa etme, varoluş düzeyini bizzat yükseltme sürecidir. Hz. Peygamber, böyle bir süreçten insanların geçmesini sağladı.

Ahlaksal özgürlük

Kalbi ve kafası bütün yanlış inanç ve düşüncelerden arınmış birey, gerçekte ahlaksal özgürlük düzeyine yükselme imkânını elde etmektedir. Çünkü böyle bir içsel arınmayı sağlayacak kadar düşünme/anlamlandırma yeteneği gelişmiş birey, kendi değerlerini oluşturarak onlara göre kendini yönetme, denetleme, hayatını düzenleme düzeyine yükselebilmektedir. Böyle bir gelişmişlik düzeyine sahip biri, bütün tutum ve davranışlarını, tamamen kendisinin oluşturup içselleştirdiği bu öz değerlerine göre belirleyebilmektedir. Bu durumda birey, dışa bağımlılıktan kurtulup bütün dış kayıtlardan/bağlardan özgürleşmektedir.

Bu düzeye erişen birey, bütün tutum ve davranışlarını dıştan gelecek ödül/fayda ve cezalara/mahrumiyetlere göre değil de, tamamıyla bu inanıp özümsediği değerlerine göre belirlemekle gerçek içsel özgürlüğün ürünlerini elde etmiş olmaktadır. Böyle birinin hayatında tam bir tutarlılık vardır; çelişkilere kolay kolay düşmez. Onun nerede nasıl davranacağı, nelere nasıl tepki göstereceği bellidir. Onun kendisini tanıyan bir çevrede olması ile, hiç tanımadığı bir çevrede bulunması, onun tutum ve davranışlarında çelişme/yabancılaşma doğurmaz. Çünkü çevre değişse de, onun tutum ve davranışlarını belirleyen öz değerleri asla kendisinden ayrılmamaktadır; nereye gitse çevrenin etkisiyle değil de o değerlerine göre davranmak durumundadır. O, artık çevrenin güdümünde değil de kendi değerlerinin ışığında yürüyen özgür, bağımsız soylu bir insandır. İşte bu içsel özgürlük, nihayetinde ahlaksal özgürlüğün ta kendisi oluvermektedir.

“Ben ancak, ahlak güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Husnu’l-Huluk) diyen Hz. Peygamber (s.a.s.), işte bu, ahlakça özgürleşmeyi kılavuzlama rolüne işaret etmektedir. O, insanların çevrenin esiri olmaktan kurtulup ahlaksal özgürlük düzeyine yükselmeleri için çalıştı. Kendisini örnek aldığını iddia edenlerin, ahlakça özgürleşme düzeyleri oranında onu örnek edinmiş olacaklarına işaret etti.

Üstelik bütün bunları, hiçbir baskıya baş vurmadan, hiç kimseyi zorlamadan, korkutmadan yaptı. Kendi ifadesiyle o, tam bir muallim olarak tebliğ görevini yerine getirmek suretiyle insanların özgürleşmesine kılavuzluk etti. Bugün din eğitimi faaliyeti yapan anne-baba ve diğer eğitimcilerin, Hz. Peygamber’in eğitim(ciliğ)inin felsefesini, arka planını, özünü doğru anlayıp güncellemeye çalışırken bu boyuta özellikle dikkat etmeleri gerekmektedir.

2- Dışsal özgürlük. Bireyin kendini gerçekleştirmesini engelleyen dış zincirlerden kurtulması, bireysel özgürlüğün bütünlüğü açısından gerekmektedir. Onun için bir taraftan “sadece Allah’a kul olarak” içsel özgürlüğe kavuşmaya çalışan bireyin, çevreden gelecek baskılardan, dayatmalardan, zorbalıklardan da azade kılınması, kendini olgunlaştırması açısından önemlidir. İçsel özgürlük bireysel bir sorun iken, dışsal özgürlük sosyal/siyasal bir sorundur. Bu ikisi arasında etkileşim söz konusudur, birbirlerini beslerler. İçsel özgürlüğün hem oluşturulması hem de onun gereği olarak oluş(turul)an tutum ve davranışların dışa yansıması, konusunda dışsal özgürlüğün önemli rolü vardır. Ortada toplumsal özgürlük olmadan insanların diledikleri gibi Müslüman olabilmesi (tabi başkalarının da diledikleri nitelikte olmaları) nasıl mümkün olabilir? Önce “din özgürlüğü” olmalı ki, dindarlık (veya dinsizlik) yaşanabilsin.

Hz. Peygamber (s.a.s.), içsel özgürlük kadar dışsal özgürlüğü de önemsemiş ve dışsal özgürlüğün de temel ilkelerini ortaya koymuştur. “Dinde hiçbir zorlama yoktur.” (Bakara, 256), “Sen sadece bir hatırlatıcısın, insanlara zor kullanacak değilsin.” (Ğaşiye, 22) ve benzeri ayetlerden hareketle bu dışsal özgürlüğün çerçevesini çizmiştir. Tam bir din ve vicdan özgürlüğünün gerekliliğini teorik düzlemde ortaya koymakla yetinmemiş, aynı zamanda onu pratize edip somutlaştırmıştır da.

İnsanları özgürleştirmek adına yola çıkıp da onları kalıplayarak esir alanların, Hz. Peygamber’den alacakları çok dersler var!

Kur’an’ın Gölgesinde Hayat

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com: Elif Lâm Râ. Bu (Kur’an), sonsuz hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından, bütün yönleri ile ayetleri mükemmel hale getirilmiş, sonra da ayrıntılı bir şekilde açıklanmış bir kitaptır. (Hud, 1)


Kur’an’ın gölgesinde insan, fikirde, duyguda derinleşmeyi, büyük düşünmeyi ve ilkeli yaşamayı öğrenir. Hayat, ele geçirilen en büyük fırsat olarak görülür. Çünkü sonsuz mutluluk ve güzelliğin yolu buradan geçer. İnsanda, tevhide dayalı yeni bir perspektif ve bakış açısı gelişir. Eşya ve insanlar arası ilişkilere ait değerler köklü bir değişime uğrar.

Kur’an’ın gölgesinde, kâr, zarar kelimeleri, yeni anlamlar kazanır. Böylece kazanma ve zarar etmenin ölçüleri değişir. Dünyada kazanmak, her zaman bir kazanç; dünyada kaybetmek de her zaman bir zarar olarak görülmez. Bazen dünyevi planda kazanıyor gözükenler kaybettiklerini; kaybediyor gözükenler de kazandıklarını fark ederler. Asıl kazancın burada değil, ahirette olduğu anlaşılır. Mümin, dünyevi planda kaybetse bile, her daim kazanma şansına sahip olur. Bu anlamda dünya hayatı, özel hayattan aile hayatına, çalışma hayatından toplumsal hayata, bütün yönleri ile manevi bir ticaret haneye dönüşür. Yine Kur’an’la insan hem bu dünyada hem de ahirette kazanır. Dünyasını kazanırken ahiretini kaybetmez veya ahiretini kazanırken dünyasını kaybetmez. Oysa bugünkü medeniyet, belki dünyada kazandırıyor, ancak öte tarafta kaybettirdiği kesin. Çünkü madde ve mana dengesini sağlayamamıştır.

Kur’an’ın gölgesinde, insan, sadece maddi bir varlık olarak yaşamıyor. Madde ile mana beraber, iç içe yaşıyor. Çünkü manevi değerlerin insanın hayatında belirleyici olması hedefleniyor. Asıl olanın mana olduğunu insana öğretiyor. Maddi olanın geçici, arızi; manevi olanın ise kalıcı olduğunu gösteriyor. Böylece insan, kendisini cezbeden, hayatın zorluklarına katlanmasını sağlayan ilahî iltifat ve müjdelerle yüz yüze geliyor. Ve bunlar karşısında dünyevi imkân ve nimetlerin değersizliğini ve geçiciliğini yakından görüyor.

Kur’an’ın gölgesinde, okuduğumuz her bir ayet, gönül dünyamızda yeni bir anlam kazanıyor, manevi bir iklimi teneffüs etmemize sebep oluyor. Bir gün, ilahî sıfatlardan birinin kuşatıcılığı ve sonsuzluğunu yaşıyoruz. İdrakimize rengini veriyor, onu hissederek zamanımız geçiyor. Bir başka gün, Allah yolunda fedakârlıkta bulunmanın anlamını yeniden keşfediyoruz. Hatta bu uğurda insanın kendini feda edip şehitlik mertebesine ermesinin yüceliğini kavrıyoruz. Bir gün, barış ve esenlik yurdu cennetin güzelliği hayalimizi süslerken, bir başka gün hesap sahneleri kalbimizi ürpertiyor, hafızamızda silinmez izler bırakıyor. Bir gün hayatın inişli çıkışlı yollarında sabırlı ve kararlı olmanın gereğini anlarken, bir başka gün, salih ameller konusunda çok daha fazla gayret etmenin önemini idrak ediyoruz. Kısaca Kur’an’ın gölgesinde, düşen insan kalkmasını beceriyor, ayakta duran insan da yürümesini hatta koşmasını öğreniyor.

Hayat anlamını kaybettiğinde, yaşanmaz hale geldiğinde, imdadımıza yetişen, elimizden tutan yine Kur’an’dır. Bizi teselli eder ve yeniden hayata bağlar. Duygu ve düşüncelerimiz gölgelendiğinde, zihnimize şekil verir, hedeflerimizi yeniden tayin eder. İlhamları önümüzü aydınlatır, huzuru gönlümüzü kuşatır. Rehavete düştüğümüzde, hayatın şaşası iç dünyamızı kapladığında, vahyin diriltici soluğu ile kendimize geliriz. İnsan, varlık, hayat, ölüm ötesi yeniden anlam kazanır, yerli yerine oturur. Yeni bir gözle hayata bakar, ruhumuzun zindeleştiğini hissederiz.

Kur’an’ın gölgesinde, insanın zihni ve gönlü dağınıklıktan kurtulur. Kendi istikametini bularak hedefine yönelir. Enerjisini toplayarak tevhitle amacına ulaşır. Kendi iç dünyasında bir keşmekeşliğe, bölünme ve parçalanmaya maruz kalmaktan kendini kurtarır. İnsan, hep fıtratıyla, tabiatıyla uyuşan şeylere çağrıldığını görür. Vicdanının sesine kulak verir, iç dünyası ile bütünleşir. Kendisi ile barışık hale gelir. Yabancılaşma, sevgisizlik ve merhametsizlikten uzaklaşır. Kin, husumet ve kıskançlığın insan için bir yük ve huzursuzluk kaynağı olduğunu görür. Hem cinslerine ırk, renk, bölge, güçlü-zayıf, varlıklı-fakir, güzel-çirkin ayrımı yapmadan bakar. Kategorize ederek insanlarla ilişki kurmanın doğru olmadığına inanır. Kısaca insana insan olarak bakmayı öğrenir.

Kur’an’ın gölgesinde insan, sonucun ve takdirin insanın elinde olmadığı, her şeyin Allah’ın mutlak irade ve kudretine bağlı bulunduğunu görür. Allah dilemedikçe hiç kimsenin bir şey dileyemeyeceğine inanır. O, rahmet kapısını açmadıkça, kimsenin bunu aralamaya gücü yetmez. Yine O, rahmetini dilediğine vermek isteyince, kimsenin buna mani olması mümkün değildir. Bu manada insan, sebeplerin gerekliliğine inanır. Fakat onların esas belirleyici olmadığını da kabul eder. Bazen sebepler sonuç vermez. Bazen de sebepsiz sonuçlar oluşur. Çünkü sebeplerin de sonuçların da yaratıcısı O’dur. Böylece insan, izzet ve şerefin nerede olduğunu anlar. Yüceliğin ve yüksekliğin sonsuz kaynağını keşfeder. Beşerî arzu ve heveslerin aldatıcılığına, dünyevî değerlerin çekiciliğine kapılmaktan kurtulur. Onurlu ve haysiyetli bir hayat yaşar.

Kur’an’ın gölgesinde insan, nefsinin hile ve yönlendirmelerini, şeytanın tuzak ve saptırmalarını aşmanın daha da kolaylaştığını görür. Şeytanın ve nefsinin elinde oyuncak olmaktan kendini kurtarır. Böylece hayata şeytani vesveseler ile değil, rahmani bir gözle bakmayı öğrenir. İnsanın iç dünyasında, kendisini olumsuzluklardan alıkoyan fakat hayırlı amellere çeken bir irade oluşur. Gittikçe güçlenen bir iç denetim meydana gelir. Kararlılık ve disiplin temel ilke haline gelir. Böylece Allah rızasını kazanma uğruna adımlarının daha bir sıklaştığını fark eder. Herkese hoşgörüyle yaklaşmanın, ülfet edip kaynaşmanın gerekliliğini anlar. İnsanın terbiye ve olgunlaşmasının nasıl bir ivme kazandığını görür. Eğitim kurumlarının halletmeye çalıştığı ahlaki zaafları ve insani problemleri, bu ilahî kelâmın uyarı ve müjdeleri ile kısa zamanda nasıl çözüme kavuşturduğunu tecrübe eder.

Kur’an’ın gölgesinde insan, hayatı ve ölüm sonrasını tanır, varlığın sahibinin kendine olan lütuf ve ihsanının ne kadar cömertçe olduğunu görür. Bütün bunlar karşısında, Allah’ın önüne koyduğu eşsiz fırsatları, insanın nasıl değerlendirmediğine hayıflanır. İnsan, geçici dünya metaına talip olur da, kendisini bekleyen sonsuz güzelliklere sırtını nasıl çevirir. Elinin tersiyle nihayetsiz mutluluk ve esenlikleri geri teper de; geçici, basit değerlere nasıl talip olur. Allah’ın sayısız lütuf ve ihsanı karşısında, insan nasıl olur da bu kadar nankörleşir. Nimete boğulduğunda, nimetlerin sahibine yaklaşacağı yerde nasıl da O’ndan böyle uzaklaşır.

Evet, son asırlarda insan gururlandı, kibirlendi. Kur’an’a iftira ve bühtanda bulundu. Onun artık eskidiği ve demode olduğu iddiasını ileri sürdü. Hâlbuki o, on dört asır boyunca olduğu gibi bu gün de isteyene dileyene hayat veriyor. Bir kandil gibi önünü aydınlatıyor. Karanlık ve kararsızlıklardan aydınlığa, itminana kavuşturuyor. Kendine inananlara ümit vererek onların heyecanını diri tutuyor. Hayatlarına anlam katarak sıradanlaşmaktan onları kurtarıyor

Varlığı Diri Tutan Yakarış: Dua

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com::Kelime olarak, çağırmak, davet etmek, istemek ve yardım talep etmek anlamlarına gelen dua terimi dinî literatürde; Allah’ın yüceliği karşısında kulun/insanın aczini ve zafiyetini itiraf etmesi, sevgi ve saygı ile O’nun lütuf ve yardımını, dünya ve ahirette nimet ve iyilikler ihsan etmesini, günah ve kusurların bağışlanmasını dilemek şeklinde tanımlanmaktadır.

Dua; hangi açıdan bakılırsa bakılsın özü itibarıyla bir kutsala yakarıştır, teslimiyettir. Bu yakarış, sadece insana özgü olmayıp “cüz”den “kül”e, zerreden kürreye Yüce Allah’ın yarattığı varlıkların lisanı haliyle dile geldiği ortak niteliktir. Nitekim, “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Saff, 1) ayeti canlı-cansız hemen her yaratılanın bir şekilde Kadir-i Mutlak’ı tespih ettiğini ifade etmektedir. Dua, tespihi de içeren bir yakarıştır şüphesiz.

Beden ve ruhtan müteşekkil insan duyu ve duygularıyla, düşünce ve hedefleriyle Allah’ın yarattığı muciz bir varlıktır. Evrendeki diğer yaratılanlara nispetle sahip olduğu birikim ve yeteneklerle insan, her ne kadar güçlü bir varlık gibi gözükse de çoğu zaman acziyetini telafi edebileceği, karşılaştığı sorunlarda kendisinden yardım isteyebileceği, açmazlarda kendisine sığınabileceği güçlü, müşfik, kadir bir varlığa gereksinim duymaktadır. Onun yaratılış kodlarındaki/özündeki bu güçlü olana bağlanma ve yakarış duygusu, aslında insanı daha da güçlü ve diri kılabilmektedir. İnsanın bu yakarış öyküsü ve gereksinimi sadece bu gün değil geçmişten ânımıza kadar süregelen bir nitelik veya davranış biçimi olarak varlığını devam ettirmiştir. Öyle ki bu özden yakarış ihtiyacı ve öyküsü, atamız Âdem ve eşi ile başlamış ve insanoğlu var olduğu sürece de devam edecektir. Kur’an, insanoğlu ile yaşıt bu tarihî yakarışa, “Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf, 23) ayetiyle tanıklık etmektedir. Ne kadar anlamlı bir yakarış değil mi? İnsan sadece başkalarına zulmetmez. Belki de insanın en büyük zulmü kendisinedir. İlahî bağlamda mükerrem oluşun/saygınlığın zayi edilmesi, ilahî zeminden saparak var oluşun hikmetini kaybetmek en büyük zulüm değil midir? Şüphesiz diğer zulümler de bu düşüşle bağlantılıdır. Diğer taraftan Rahman ve Rahim olan Yüce kudretin af ve merhametinden uzak kalış, hamulesi acziyet ile yoğrulmuş insan için ne büyük bir hüsrandır. Evet, O’nu kaybeden varlık adına neyi bulmuştur ki… Biçimsel olarak sergilenen ritüel ve hareketler, amaç ve hedefler bir tarafa dua ile aciz/bitap/bikes kimse daha da güç kazanmaktadır. Varlığını, acziyetten uzak kudret sahibi, her daim var olana bağlamak, şüphesiz beraberinde bir güveni getirmektedir. Mümin özelinde duayı değerlendirdiğimizde; sahipsiz olduğumuz bir anda sahibimizin olduğunu bilmek, sesimizi kimsenin duymadığı, bizi kimsenin göremediği bir ortamda/yerde duyan ve gören birisinin oluşu, gönül ve zihin dünyamızın perdelediği, iç âlemimizin derinliklerine gömdüğümüz ızdırap ve gözyaşlarımıza şahit/habîr ve kâfî/şâfî birinin olduğu inancı elbette anlatılamayacak derecede önemli bir güvendir. Bu itibarla duanın, Allah ile kul arasında güven sağlayan kuvvetli bir bağ olduğu rahatlıkla söylenebilir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz’in, duayı ibadetin/kulluğun özü olarak nitelendirmesini bu paralelde değerlendirmek daha bir anlamlı olacaktır. (Tirmizi, Deavat 1)

Yaratılış hikmet ve amacından sapmış, nefisleri işledikleri gayrimeşru her eylemi kendilerine süsleyen kimileri duadaki yakarışın insan onur ve saygınlığı ile özdeşleşmediği kanaatindedir. Bu kanaat, duanın/yakarışın yöneldiği varlık/kudrete göre isabetli veya isabetsiz olarak değerlendirilebilir. Nitekim kendisi gibi aciz, muhtaç bir varlık ya da yaratığa âdeta yerlerde sürünürcesine çok basit ihtiyaçları için yalvarıp yakaran kimse bağlamında düşünüldüğünde bu kanaatin doğru olduğu söylenebilir. Zira böylesi bir tutum ve davranışta insanlık onurunun zedelendiği aşikârdır. Oysa insanlık adına ilk örnek yakarış, bir ve tek olan Allah’a idi. Ne var ki tarihsel süreçte doğru ve makbul eksene oturmuş bu anlamlı yakarış, mükerrem varlığa yakışmayacak farklı zeminlere kaymıştır. Buna karşılık ilk günkü gibi (Âdem ve eşinin yakarışı) her türlü nakisadan münezzeh ve hiçbir varlığa ihtiyaç duymayan müstağni bir ilaha/Allah’a yakarışın böyle bir kanaate mesnet teşkil etmesi isabetli olmayacağı gibi böylesi bir varlığa yakarıştan uzak kalmak da yaratılış ve varlık amacı açısından ayrı bir mahrumiyet olacaktır. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “Ey Muhammed! De ki: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” (Furkan, 7) ayetiyle, insanın Yaratıcı Kudret nazarındaki değerinin kulluğu/ibadeti/duası ile ilintili olduğu gayet açık bir şekilde vurgulanıyor. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Kim Allah’a dua etmezse, Allah ona gazap eder.” (İbn Mace, Dua, 1) buyurmak suretiyle dua ile Rabbine yönelen mümin kimselerin Allah’ın gazabından korunacaklarına işaret etmiştir. Bu itibarla dua, ibadetin önemli bir aşamasıdır. Şüphesiz buradaki duadan kastımız, dua normlarına sıkıştırılmış metinlerin içkinlikten uzak bilinçsizce tekerrürü ya da okunması değil, genel olarak öz, eylem ve söz bütünselliği içerisinde samimiyetle Allah’a yöneliştir. Rabbimiz, ihlas ve samimiyetle kendisine yönelen hiçbir gönlü/eli boş çevirmeyeceğini taahhüt etmektedir. “Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara, 186), “Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim…” (Mümin, 60) ayetleri, Rabbimizin kendisine samimiyetle yönelen “öz”lere, göz ve gönüllerin idrak edemeyeceği şekilde karşılık vereceğini dile getirmektedir.

Dualarımıza cevap/karşılık verilmesini, bizim çoğu zaman dönemsel isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak ve algılamak, dinimizin dua emir ve tavsiyelerinin amacına uygun değildir. Zira bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden kaçırmış olabiliriz. Alîm olan Allah ise, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp-gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; merhamet ve hikmetinin derinliğine göre belki de bizim farkında olmadığımız çok yönlü karşılıklarda/cevaplarda bulunur. Söz gelimi, hasta sadece şikâyetini dile getirir; şikâyete bağlı olarak hangi ilacın iyi geleceği hekimin takdir ve hikmetine bırakılır. Bazen hasta istemediği halde, ağrısının hemen dinmesini beklerken canı yanabilir, tatlı bir ilaç umarken, acı bir ilacı içmek zorunda kalabilir. Bu durumda hastanın “hekim beni dinlemedi” sözü gerçeği yansıtmamaktadır. Hekim hastayı dinlemiş, ona tababetin gerekleri doğrultusunda icabet etmiştir. Diğer taraftan Allah, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz, bugünün ışıklarını yarınların zulmeti haline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kesinlikle mahrumiyet yaşatmaz. Bu itibarla duanın tezahürlerinde ya da sonuçlarında aceleci davranılarak ümitsizliğe düşülmemelidir. Duaya konu olan mevzuda fiili her türlü gayretimizi gösterdikten sonra hayrı talep ederek sadakatle ona teslim olmak, müminlere yaraşan en güzel tutumdur. Zira “Allah, hayâ sahibidir, çok kerimdir. Bir insan iki elini kaldırıp dua ettiği zaman, O, kalkan iki eli boş çevirmekten hayâ eder.” (Tirmizi, Deavat, 118) hadisi, kendisine gönül ve el açıp samimiyetle yöneldiğimiz Rabbimizin böylesi bir durumda bizleri boş çevirmeyeceğini ifade etmesi açısından calibi dikkattir.

Şu kadar var ki, duanın kabul veya reddinde kişinin dinî hüküm ve değerlere karşı olan hassasiyet ve sadakati de önemli bir yer tutmaktadır. Söz gelimi helal-haram duyarlılığı duanın kabulünde çok etkindir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.), “Allah Teala temizdir; sadece temiz olanları kabul eder. Allah, peygamberlerine neyi emrettiyse müminlere de onu emretmiştir. Cenab–ı Hak peygamberlere: ‘Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın!’ buyurmuştur. Müminlere de: ‘Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin.’ buyurmuştur.” Rasul–i Ekrem daha sonra şunları ifade etti: “Bir kimse Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak: Ya Rabbi! Ya Rabbi! Diye dua eder. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!” (Müslim, Zekât, 65) buyurarak, kişinin helal-haram duyarlılığının duasının kabulünde ne derece etkin olduğunu dile getirmiştir. Tasavvuf kültüründeki “Halkın duası söz, zahitlerinki davranış, ariflerinki hal iledir.” kabul ve söylemi, bakış açısına göre farklı algılama ve yorumlara mesnet teşkil etse de duadaki içkinliği/özdenliği yansıtması açısından zikre değerdir.

Dua, aynı zamanda zikirdir. Zikir ise, her şeyden önce farkındalıktır, huzur ve teskindir. Nitekim “…Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28) ayeti, zikrin bu yönüne dikkat çekmektedir. Aslında duada zikrin bir nevi olarak beklentilerimizin, korkularımızın, ümitlerimizin, günümüzün, yarınımızın farkına vararak tek melceimiz olan Allah’a gönül huzuruyla yöneliştir, sığınmadır, teslimiyettir. Bu itibarla dua, varlığımızı, gönlümüzü diri tutan bir yakarıştır. Evrende bulunan hemen her varlık bu yakarışa/tespihe/zikre lisanı haliyle ortaktır. “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, onu hamd ederek tespih etmesin. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir, çok bağışlayandır.” (İsra, 44) ayeti, bu gerçeği dile getirmektedir.

Dua, saygı, sevgi, tevazu ve ümitle Rabbimize en güzel biçimde yakarıştır. Bu yakarışın sadece sözel bir yakarma olarak algılanmaması gerekir. Şüphesiz Kur’an-ı Kerim’de bizlere duanın adabından hangi formlarda yapılacağına kadar çok güzel örnekler sunulmaktadır. (Örnek olarak bkz. Al-i İmran, 147; Araf, 23; Hud, 47; Nuh, 28) Sözlü duanın yanında amacımızı gerçekleştirmeye yönelik fiili duamızı da ihmal etmememiz hedefe ulaşabilmemiz için zorunluluk arz etmektedir. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39) buyurulmak suretiyle bu hakikate dikkat çekilmiştir.

Geleneğimizde duanın ayrı bir yeri olduğu bilinen gerçektir. Öyle ki edebiyatımıza, dinî literatürümüze hep konu olmuştur dua. Kitaplarımız, dua ile başlamış, kalemlerimiz, dua ile yazmış, külliyatımız, dua ile okunmuş, tezekkür ve tefekkür edilmiş... Eşler, anneler, babalar, çocuklarını; dostlar, ahbaplarını, dua ile uğurlamış her dem... Evimizin kapısı dua ile açılmış, dua ile kapanmış… İşyerlerimiz aynı şekilde… Istırap ve hasretlerimiz, dua ile dindirilmiş… Gün, dua ile başlamış, dua ile bitmiş… Hayata dua ile göz açmış, dua ile göz kapamışız… Dahası mebde ve mead bütünselliği içinde vuslat ve firkat her dem dua ile buluşmuş… Sonunda duası olmayan dil, duası olmayan din ve medeniyet olamaz denilmiş… Bu söz gerçekten anlamlı ve çok derinlikli… Bu yapılanma birey ve toplum olarak bizlere huzur, kanaat, teslimiyet, sadakat ve samimiyet gibi insani ve ahlaki değerleri bahşetmiş… Belki bu gelenekten biraz uzaklaştık. Dinî hayatımızın, ibadetimizin, duamızın içkinlikten ziyade formel normlara uygunluğunun yeterli görülmesi bizleri mekanikleştirerek yüzeyselliğe mahkum etti. Bir başka ifadeyle kabuk özü perdeledi. Çağımızda birey ve toplumların, insanlığın çektiği sancıların, acı ve ızdırapların oturduğu ana zemin bu değerlerden mahrumiyet değil midir? Elbette söz konusu değerlerden yoksunluğun karşılaşılan huzursuzluk tablolarındaki payı inkâr edilemeyecek kadar açıktır.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, dua varlığı diri tutan, sözlü ve fiili gayreti içeren, sevgi, saygı, sadakat, teslimiyet, edep ve tevazu yüklü bir yakarıştır. Bu itibarla şov ve gösteriş kokan ya da yaldızlı sözlerle hemen her ortam ve ekranlarda ilgili ilgisiz dua örnekleri sunma gayretleri ya da çılgınlığı, dinî açıdan tasvip edilecek gibi değildir. Ayrıca Allah katında bu tür amaçlara yönelik duaların makes bulmayacağı da açıktır.

15 Haziran 2010 Salı

Maneviyat Mevsimi Üç Aylar

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com: Zaman, bize verilen en büyük nimetlerden biri. Gece ve gündüz Allah'ın tecellilerini bize hatırlatan iki münadi. Gece ile gündüzün nimetlerinden faydalanmanın zirve imkânlarının sunulduğu bazı mevsimler vardır. Bunların başında üç aylar gelmektedir.

Üç aylarda bulunan kandil geceleri, gecenin Rabbani tecellilere ayna oluş sırrının en güzel bir yansımasıdır. "Geceyi ihya etme"nin "gündüz tutulan oruç"la birleştiği bu mübarek gün ve geceler, zamanı değerlendirmek, ömrü boşa geçirmemek için de bir terazidir.

Üç aylar, İslâm'ın mübarek saydığı hicrî kamerî aylardan recep, şaban ve ramazan aylarıdır. Recep ayında, regaip ve mi'râç, şaban ayında berat; ramazan ayında ise kadir gibi dört ayrı mübarek gece bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bu aylarda daha çok ibadet eder ve: "Allahım! Recep ve şabanı hakkımızda mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur." (Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 259) diye dua ederdi.

Hz. Aişe, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın bu aydaki orucu hakkında şöyle der: "Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim." (Tecrid, VI, 295)

Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaip Kandili, Allah Teâlâ'nın kullarına bol bol bağışta bulunduğu, az ibadetlerine karşılık çok ecir verdiği bir rağbet gecesidir.

"Regaip" kelime olarak rağbet olunan şey ve büyük ikram anlamına gelmektedir.

Rağbet nedir?

İstek, arzu ve beğenme.

İnsan rağbet ettiği değerlere göre rağbet görür.

İçtiği kaynağın berraklığına göre berrak sözler söyler.

Mevlânâ "Nereye gidiyorsun sen; işte O'sun sen" der.

Vahye râm olan vahiyden bahis açar.

Kur'an'a giden ayetten, hac-giden Kâbe'den Medine'den dem vurur.

Kötülüğe rağbet eden de kötüye vurgu yapar.

Kısaca rağbet ettiğini heceler insanoğlu.

Rağbet, insanlık tarihinin özetidir aslında. Hakkı duyanlarve duymayanlar. Duydukları halde kulak verenler ve vermeyenler.

Rağbetini ucuz bahanelere yöneltenler; rağbetini baki bir ebediyet yolunda sabrın ve iradenin iklimine sevk edenler.

Peygamberler tarihi rağbet edenler ile rağbet görenlerin hikâyesidir.

Nuh'un çağrısına evet diyenlerin rağbeti ile hayır diyenlerin rağbeti.

Hz. Musa'nın sabırlı davetine rağbet edip denizi onunla geçen, geçtik ten sonraki davetine ise rağbet etmeyenlerin öyküsü.

Efendimizin (s.a.s.) ganimet dağılım zamanına rağbet edip,Tebük'te mücadele çağrısına hayır diyen münafıkların rağbeti.

Rabbinin burhanı sayesinde harama rağbet etmeyen Yusuf'un (a.s.) rağbeti de bir rağbet.

"Bir elime ayı bir elime güne-şi verseniz yine davamdan vazgeçmem" diyen Hz. Peygamberin dünyalık tekliflere rağbet et-memesi de bir rağbet.

Rağbeti tartacak terazilerden biri de şu ayetlerdir:

"Ey iman edenler! Allah veResulü size hayat verecek hakikatlere sizi davet ettiğinde ona icabet edin." (Enfal, 24)

"Eğer onlar Allah ve Resûlü-nün kendilerine verdiğine razı olup, "Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek,Resûlü de. Biz yalnız Allah'a rağbet edenleriz" deselerdi (daha iyi olurdu)." (Tevbe, 59) "Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine rağbet edipO'na yönel. (İnşirah, 7-8)

Rağbeti tartan başka bir te-razi de "Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." hadis-i şerifidir.

Üç aylar ne ifade eder bizim için?

Üç aylar ile olan arkadaşlığımızda hayatımızda neye rağbet ettiğimizi sorgulamalıyız.

Ülkemizde tarihten bugüne üç aylar sevgisi hep canlı kalmıştır. İbn Batuta Anadolu'nun muhtelif merkezlerini ziyareti sırasında dinî hayatın çeşitli görünümlerini anlatırken cuma günleri, kandil geceleri, üç aylar ve bilhassa ramazan ayı vb. gün ve gecelerin nasıl büyük bir istek ve heyecanla değerlendirildiğini ortaya koyuyor. (İbn Batuta'yı şaşır-tan Misafirperverlik, Diyanet Aylık s. 122)

Tarihte olduğu gibi bugünde toplumlumuz yediden yetmişe üç aylar geldiğinde hayatı-na olumlu anlamda yeni bir istikamet vermektedir.

Üç aylar kalplerimizin manevî doyum ve duyum mevsimidir. Takva, ihlâs, muhasebe, yakîn, marufa sabır, masiyete direnme vb. değerler üç aylarda benliğimize yeniden dolar, âdeta tazeleniriz.

Üç aylar, keşkelerin öğütülüp iradî başlangıçların yapıldığı anlardır.

Gidişimiz, dönüşümüzün haritasıdır. Bakmasını bilen, yürüyüşümüzün kafiyesinden varış hızımızı tayin edebilir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir.Misk sahibi yasana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın.Körüğe gelince; ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın." (Buhari, Büyü, 38)

Ne güzeldir üç aylardan misk devşirmek takva libasımıza..

Üç sırdaş ile on iki aylık uzun seyahatimizi kısa eylemek. Yorucu yokuşları düz eylemek.

Üç sadık yâran ile yâre olan hasretimizi daha bir dillendirmek.

Zikrimizi onların zikriyle, fikrimizi onların fikriyle tazelemek.

Kaybolan umudumuzu gürül gürül kulağımıza okudukları reca âyetleriyle yeniden gün ışığına çıkarmak.

Üç aylar Hakkın rahmetine bir sergidir. Mevlânâ ne güzel der.

"O'ndan iste, başkasından bir şey umma. Suyu deryada ara,ırmakta değil. Başkasından da istesen ihsan eden Hakk'tır. Onun elini cömertliğe meylettiren de O'dur. (Mesnevi, IV/1203)

Sadece ritüel kalıplarda üç ayları geçirmek değil, üç aylar sonrasında bize kifâyet edecek ilim irfanı da amele yoldaş kılarak biriktirebilmek.

Neden oruç tutuyoruz, niçin regâib? Neden berat, neden miraç?

Okumadan, dinlemeden,araştırmadan ucuz bir idrake müşteri olmamalıyız.

Regaip dendiği anda hemen recep ayı ile yüz yüze geliyoruz.Recep dendi mi, şaban, o akla gelince de ramazanı hatırlıyoruz.

Recep ayı nedir? Ona Efendimiz nasıl bir anlam yüklemiştir?

Bu ay içinde bizi bekleyen sürpriz saadet anları nelerdir? Hangi hikmet bizi sahura kaldırıp nafile bir oruç için akşama kadar haramlardan bizi uzak tutuyor? Neden binlerce insan teravih namazına koşuyor? Kandil gecesini sair akşamlardan ayıran vasıf nedir?

Receb'e rağbetimiz değil midir bizi Regaip Kandili'nin iman nurundan ışık devşirmeye yönelten sebep?

Recep ayını da sair ayları da yaratan Rabbimize olan rağbetimiz ve yönelişimiz değil mi bizi regaibin hediyelerini feyizlerini almaya sevk eden?

"Bu şeb fahru'l-leyâlî leyle-ipâk-i Regâibdir

Bu şeb takdîse şâyân bir şeb-i âl-i merâtibtir."

diyen şair, acaba varacağı hangi mertebeye basamak olarak Regaip Gecesi'ni seçmiştir.

Nedir bir müminin mertebeleri geçip de karar kılacağı ideal durak?

Dünyada şöhret, makam,mevki mi, yoksa dünyada yansıması iman olan Allah'ın rızasınakavuşmak samimiyeti mi?

"Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etti.Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur." (Tevbe, 72) ayetinde vaat edilen büyük hedefe koşan kişi,regaibi de, beratı da miracı da Kadir Gecesi'ni de bu yüksek ideal uğrunda değerlendirecektir. Sair zamanlarda istediğinden daha fazla bu gecelerde rızayı düşleyecek, rızaya eğilecek, başkalarının istifadesi için daha bir fedakâr olacaktır.

Zira bu gecelerin rahmetine,feyzine imanı tatmış olanlardan daha çok, iman gibi bir lezzeti duyamayan, evinde işyerinde sokağında mahallesinde Ku'ran'ın,namazın, orucun hazzını misafir edemeyenler muhtaçtır.

Üç aylara rağbetimiz bu aylardan habersiz olanlara onları ulaştırma şevkimizden de kaynaklanmaktadır.

İyiliği emretmek kötülüğü hayatımızdan uzaklaştırmak, nezih imkânlardan herkesin istifadesini düşünmek demektir de aynı zamanda.

İman paylaşılması en lüzumlu imkân olduğuna göre sahip olduğumuz güzelliklerin başkalarına bir örneklik olarak sunulması, en sade temsillerle takdimi bize düşmektedir. Regaibi sevmek ama sadece kendi kemâl âtımız için değil, beratı benimsemek;ama sadece şahsî affımız için değil, miracı sevmek ama sadece kendi kulluğumuzla yüceliklere ermek için değil, Kadir Gecesi'ni sevmek ama sadece kendi ibadetimizle Kur'anın feyzine varmak için değil.

Güzellikler paylaşıldıkça çoğalır. Üç aylarda değişik usul ve üslûplarla bir şekilde bu ayların ruhaniyetini insanlığa ilâhî bir ziyafet olarak armağan edebilmeliyiz.

Mübarek gün ve geceler üç ayların künhüne vakıf olmak için ecdadımızın bu vadide ortaya koyduğu aşk terennümlerinden oluşan büyük mirasın izini sürmek gerekiyor.

Üç ayları görmek, kelebeklerin ateşe daldığı gibi nisyana, gaflete dalış dakikalarımızda, ensemizde, önümüzde bizi ateşe koşmaktan kurtarmaya çalışan Efendimizin şefkatli elini görmek demektir.

Üç aylar, gençler için başarıya giden yolu ibadet refleksleriyle tezyin etmede keskin bir viraj...

Büyük zaferlere vurgu yaparken küçük tedrici mihnetlerin kılavuzluğundan da nasiplendirmeliyiz çocuklarımızı.

Üç aylarda mütevazı başlangıçlarla yevmiyelik kazanılan başarı şuurunun ramazanda bir ay boyunca tekrarlanması, yıl boyu elde edilecek zafer özgüveni için fevkalâde güçlü bir referans olacaktır.

Modernleştikçe yalnızlaşan,imkânları arttıkça ruhi hijyenini kaybeden günümüz nesilleri için üç aylara serpiştirilen bu eğitim önemlidir.

Hz. Ali (r.a.) mescidleri kan-dillerle aydınlatan Hz. Ömer için"Mescitlerimizi aydınlattığı gibi Allah da onun kabrini aydınlatsın" diye dua etmiştir. (İbn AsâkirXLIV, 80)

Üç aylarda maddî aydınlığı tamamlar mahiyette camilerimizi, mescitlerimizi, halkı aydınlatma onlara rehberlik etme imkânı olarak iyi değerlendirelim.

Tatil mevsimine denk gelen üç aylar içinde geleceğin büyükleri olan çocuklarımız camilerde Kur'an ile tanışsınlar. Kendi öz benliklerini, Kur'an'ı hecelerken,Efendimizi anarken keşfetsinler. Salât ü selâmlar ile kandillerde kâinata "Işık saçan bir kandil"(Ahzâb, 45-46) olan peygamberlerine saygılarını ifade etsinler.

Ve dua.. Ellerimiz üç aylarda duaya kalksın.. Tevekkülümüzü duaya devam, duada istikrar ile sınayalım... Duanın gücünü keşfedelim. Bütün âlemlerin ihtiyacını gören, herkese nimetini sebil eden Rabbimizin bizim niyazlarımızı samimi dileklerimizi de duyacağı şuurunu yenileyelim.

Elest bezminde bizimle konuşan, bize değer veren Rabbimizle dualarımızda hasbi hal edelim.Zira O, bizim sesimizi duymak istiyor.

Perişan hallerimizden ötürü özür dileyelim. Islah dolu zamanlara ulaşmak için güç ve kuvvet isteyelim. Birlik ve dirliğimizin daimi olması için açalım ellerimizi Rabbimize.

9 Haziran 2010 Çarşamba

ALLAH AŞKINI KAZANMAK VE KORUMAK

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com:Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “De ki: ‘Siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Al-i İmran, 31)

Allah’ın sevgisi öyle kıymetlidir ki; bunu hakkıyla ancak kıyamet günü bileceğiz. Çünkü bunun mükâfatı, insana ancak orada verilir. Yukarıdaki ayeti kerime, Allahu Zülcelal’i sevmek ve Hz. Peygambere uymaya işarettir ve bizlere büyük dersler veriyor.

Bazı evliyalar ise muhabbetullah hakkında şöyle demiştir: “Bir hardal tohumu kadar Allahu Zülcelal’in muhabbeti, benim için yetmiş sene ibadetten daha eftaldir.”

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat etmek demek; her hal ve hareketimizde sünnetine uymak, çok ibadet yapmak, Allah’tan çok korkmak, niyeti halis tutmak, güzel ahlâklı olmaktır ki, bunların hepsi, takva sahibi olmakla mümkündür. Çünkü bunlar, bütünüyle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemde mevcut idi.

Allah’ın üzerimizdeki nimetleri sonsuzdur. Fakat bu nimetlerin en üstün ve mükemmeli, İslâm dini ve imandır. Hakikaten, Allahu Zülcelal’in nimetleri sayılamayacak kadar çoktur.

Allah’ın rahmetini isteyelim

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bir gün sahabelere şöyle anlatmıştır:
— Az önce, Cebrail yanımdan ayrıldı ve bana şöyle dedi: “Ya Muhammed, seni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın bir kulu vardı. Eni ile boyu otuzar dirsek olan ve dört tarafı, dört biner fersah genişliğinde bir denizin ortasında, büyük bir adacığın tepesinde, beş yüz yıl boyunca Allah’a ibadet etti.

Allahu Zülcelâl, orada kendisine, parmak kalınlığında tatlı su akıtan bir pınar ile her gün bir meyve veren, bir nar ağacı bağışlamıştı. Akşam olunca, pınarın başına inip abdest aldıktan sonra, nar ağacının o günkü meyvesini koparıp yiyor ve arkasından namaza duruyordu. İbadetleri sırasında, Allah’tan, secdedeyken ruhunu almasını, cesedinin ne toprak ve ne de başka bir şey tarafından bozulmamasını ve kıyamet günü, secdedeyken kendisini yeniden diriltmesini istedi. Allah-u Zülcelâl de bu isteklerini kabul etti.




Nitekim bizler, yere inip çıkarken yanına uğrar ve onun secde halinde olduğunu görürdük. Bize verilen bilgiye göre bu kul, kıyamet günü yeniden dirilerek Allah’ın huzuruna çıkınca Allahu Zülcelâl:
— Ey kulum! Sana rahmetimle mi yoksa amelinle mi muamele edeyim, buyuracak ve bunun üzerine o kul:
— Ya Rabbi! Amelimle bana muamele et! Diyecektir. O zaman, Allah-u Zülcelâl meleklerine:
— O halde, bu kulumun amelleri ile kendisine verdiğim nimetleri mukayese ediniz, buyuracak ve meleklerin yapacağı hesap sonunda, beş yüz yıllık ibadetinin sadece gözünün nimetini karşılayabildiği ve vücudunun diğer nimetlerinin karşılıksız kaldığı görülecektir. Bunun üzerine Allahu Zülcelâl:

— Kulumu cehenneme atın! Diye emir verecek ve bu emir uyarınca, kul cehenneme doğru yola çıkarılacaktır. Cehenneme götürülürken:
— Ya Rabbi, beni rahmetin karşılığında cennete koy! Deyince, Allah-u Zülcelâl meleklere:
— Kulumu geri getirin, diye emir verecektir. Geri getirilecek olan kul, tekrar Allah’ın huzuruna çıkarılınca, Allahu Zülcelâl kendisine:
— Ya kulum, seni yoktan var eden kimdir? Diye soracak, kul da:
— Sen, Ya Rabbi! Diyecektir. Allahu Zülcelâl ona:

— Seni yaratmam kendi amelinin mi, yoksa benim rahmetimin mi karşılığıdır? Diye soracak, kul da:
— Tâbii ki senin rahmetinin karşılığında olmuştur, diyecektir. Allah-u Zülcelâl:
— Ya kulum, beş yüz yıl boyunca ibadet etmeni sağlayan gücü sana veren kimdir? Diye soracak, kul da:
— Sen, ya Rabbi! Diyecektir. Allahu Zülcelâl:

— Seni dağın tepesinde, yeşillikler arasına kim kondurmuş, kim sana tuzlu sudan tatlı su bağışlamış ve kim her gece sana bir nar meyvesi sağlamıştır? Ruhunu, secdedeyken almamı istemen üzerine, bu arzunu yerine getirdim. Bütün bunları yapan kimdir? Diye buyurunca kul:
— Sen, ya Rabbi! Diye cevap verecektir. Allah-u Zülcelâl ona:

— Bütün bunlar, rahmetimin eseri olduğu gibi şimdi de yine rahmetimle seni cennete koyacağım, buyuracaktır. Zaten her şey Allah’ın rahmetiyledir.” (Hâkim, Beyhaki)





Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem başka bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “Şayet Allahu Zülcelâl, bütün yer ve gök ehline azap edecek olsa muhakkak azap ederdi, bununla onlara zulmetmiş de olmazdı. Eğer onlara rahmet ederse hiç şüphesiz onun rahmeti; onların amellerinden kendileri için daha hayırlıdır.” (Ebu Davud, İbn Mace)

Hakikaten, bizim gözümüz olduğu için kıymetini bilmiyoruz. Gidin âmâ olan kimselere sorun, ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Tokluğun kıymetini, aç olduğumuz zaman biliyoruz. Hülâsa; insan her nimetin kıymetini ancak onun yokluğunda bilebilir. Biz bolluğun içinde olduğumuz için Allahu Zülcelal’in nimetlerinin ne kadar çok olduğunu idrak edemiyoruz.

Allah-u Zülcelâl, bu konuda şöyle buyurmuştur: “And olsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.” (İbrahim; 7)

Muhabbet, Resulullah’a uymakta

Allahu Zülcelâl bir insana muhabbet (aşk ve şevk) veriyor. Fakat insan, muhabbetin neden dolayı geldiğini, niçin verildiğini düşünmüyor. Hâlbuki kendisini Allah’a verdiği için Allah da ona muhabbet vermiştir.

Bundan başka, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme uymuş, mutabaat etmiş idi. Bundan dolayı da muhabbet verilmişti. Fakat o mutabaat azaldığı zaman, insanın muhabbeti de azalıyor. Çünkü muhabbet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatına bağlanmıştır. Bu dünyada bir şeyimiz kaybolduğu zaman, hemen onu aramaya koyuluyoruz. Peki, dünyada geçici olan, adî bir şeyimizi arıyoruz da neden kaybolan muhabbetimizi, Allah aşkını aramıyoruz.

Hâlbuki insan, o muhabbetle Allahu Zülcelal’in rızasını kazanarak, cennete girip cehennemden muhafaza olacaktır. Haklı olarak, insan nasıl ki kaybolan dünyalık bir şeyini arıyorsa Allahu Zülcelal’in muhabbetini daha ziyade araması lâzımdır.

O muhabbetin tekrar bulunması da yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat etmekle mümkündür. İnsan, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat ettiğinde, yine eski muhabbetini bulacaktır.

Hepimiz şunu derinlemesine düşünüp tecrübe edelim. İnsan, Allah’ın zikriyle meşgul olduğu zaman, kalbi çok mutmain olup dünyası da cennet gibi olur. Buna karşılık, insan Allah zikriyle meşgul olmayıp bütün dünyanın hükümdarı da olsa o kimse felâh bulamaz, rahat da edemez.

Şimdi biz buradayız. Fakat şu an, kabre doğru gittiğimizden haberimiz var mı? Allahu Zülcelâl, bu ömrü bizlere sayı ile vermiştir. Onun için ömrümüzü boşa sarf etmeyip tefekkür etmemiz lâzımdır. Bir insan, bir evliyanın yanına giderek;
— Kurban bana nasihat et! Demiş. Evliya:
— Senin annen baban yaşıyor mu? Diye sormuş. Adam:
— Hayır! Diye cevap verince Evliya:
— Ben sana ne diyeceğim. Bak annen baban vefat etmiş. Demek ki sıra sana gelmiştir, demiştir. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur:
— İbret için insana ölüm yeter. (Beyhaki)

Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Aşk, Sevgi ve Heves

http://sabrikontek.azbuz.com : Sevgiyle aşk, aynı şeydir. Sevgi, gönlün zevk aldığı şeye meyletmesi demektir. Hep beraber olmayı istemek, beraber olmaktan zevk, lezzet duymaya sevgi denir. Sevginin kuvvetli olmasına da, aşk denir. Sevginin deyim anlamı ise şöyledir:

Sevgi, hiçbir karşılık beklemeden sevgiliye tâbi olmak, Ona itaat etmek, Onun her işini güzel, her eziyetini, her iyilikten daha tatlı görmek ve Onun dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmektir. Buna, hubb-i fillah buğd-i fillah da denir. Burada sevgili, Allahü teâlâdır. Allah için olan sevgi değerlidir, Allah için olmayanda hayır yoktur.

Günümüzde, yanlış olarak, nefsin şehvani, hayvani arzularına, geçici hevese, aşk deniyor. Bu çok yanlıştır. Mefhumların karışmasına sebep oluyor. Eğer nefsin şehvani arzusuna heves dersek, heves çok kötüdür:

Heves rezalettir. Sevgi fazilettir.
Heves uyutmaz. Sevgi unutmaz.
Heves, akıl mantık hislerini alt üst eder. Sevgi akılla hedefe gider.
Heveste tuzaklar var. Sevgide her şey aşikâr.
Heves, gafilce işlere girişir. Sevgi yüksek menzillere erişir.
Heves, sık sevgili değiştirir. Sevgi, ayırmaz birleştirir.
Heves, iffeti giderir. Sevgi, iffet içinde erir.
Heves, uyuşturur, gizli buluşturur. Sevgi, şehveti yatıştırır.
Heves, güveni sarsar ve kandırır. Sevgi itimat kazandırır.
Heves, çiçek koklar, doyar, başka arar. Sevgi, çiçeği sular, büyütür, adam yapar.
Heves, geçer yalan olur, seni sokar yılan olur. Sevgi gerçek olur, seni arar bulur, tehlikeden korur.
Heves kısa sürer. Sevgi ömür boyu gider.
Heves aldatır, bunaltır. Sevgi aldatmaz, doğruluktan ayrılmaz
Heves kıskanır. Sevgi güvenir.
Heves parçalar. Sevgi birleştirir.
Heves kuduz açlara benzer. Sevgi şifalı ilaçlara benzer.
Heves ikiyüzlüdür, riyakârdır. Sevgi ihlâstır, güneş gibi parlar, ısıtır.
Heves ezip geçer, yeni av seçer. Sevgi onu muhafaza eder, onunla gider.
Heves kısa yatırım der. Sevginin hedefi sonsuza gider.
Heves geçicidir, seçicidir. Sevgi kalıcıdır, gönül alıcıdır.
Heves, sultanı köle eder. Aşk, köleyi sultan eder.

Hazret-i Züleyha, önce hevesi, sonra sevgisi uğruna, Hazret-i Yusuf için malını, mülkünü, güzelliğini, hatta bütün servetini feda etti. Yusuf’u gördüm diyene altın verdi. Yusuf aleyhisselamla evlendiği zaman yanına gitmedi. (Allahü teâlânın sevgisi bana yeter!) dedi. Gerçek aşka kavuştuğu anlaşıldı.

Sevginin kuvvetli olanına aşk dendiğini bildirmiştik. Allahü teâlâ da Peygamberimizi çok seviyor, yani ona âşık olmuştur. Hadis-i kudside buyuruluyor ki:
(Ey Resulüm, İbrahim peygamberi halil [dost], seni ise habib [sevilen, maşuk] edindim.) [Mevahib-i ledünniyye]


Bu aşk ne işe benzer?
Parlak güneşe benzer,
Aşkı olmayan gönül,
Kayaya, taşa benzer.
SABRİ KONTEK

15 Nisan 2010 Perşembe

HZ. PEYGAMBER SEVGİSİ ETRAFINDA BÜTÜNLEŞMEK

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com:Dünya hayatının sonu gelmez koşuşturması, çeşitli yönlerden maruz kaldığımız bilgi kirliliği ve iç dünyamızda yaşadığımız gelgitler neticesinde insanlığa umut kapıları açacak ahlâkî duyarlılığa sahip bir dindarlık ortaya koymakta zorluk çekiyoruz. İnsanlığın huzur ve mutluluğu elde etmekte zorlandığı, kişisel çıkar ve haz odaklı bir yaşantının özendirildiği günümüzde Rabbimizin âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberimiz’in getirdiği kutlu mesajı daha iyi anlamaya ve onun örnek ahlakını rehber edinmeye her zamankinden daha fazla muhtacız.


Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de büyük bir ahlak üzere olduğu bildirilen Sevgili Peygamberimiz birlikte yaşamanın vazgeçilmez unsurları olan barışı, hoşgörüyü, affı, merhameti, şefkati kuru bir iddia olmaktan çıkarıp yaşanılan bir gerçekliğe dönüştürdü. Onun sözlerine ve davranışlarına yansıyan örnek ahlakı sayesinde Cahiliye toplumundaki insanlar şirkten, haksızlıktan, kibir ve nefretten, bencillikten uzaklaşarak adalet, tevazu, sevgi ve fedakarlıkla bütünleşmiş erdemli bireyler haline geldiler.


O rahmet elçisinin tertemiz yaşantısında ve öğütlerinde bireysel ve toplumsal hayatımızı aydınlatacak mükemmel örnekler buluruz. Onun hayatı dürüstlüğün, doğruluğun, erdemli davranışların, affediciliğin, insanların dertlerine ortak olmanın, insanlara sırf insan oldukları için sevgi ve saygı duymanın, intikam yerine bağışlayabilmenin, şefkat ve merhametin sınır tanımayan boyutlarını sunar. O, kutlu sözleriyle bize insanlığımızı hatırlattı ve kalplerimizi yumuşattı.


Tatlı dil ve güler yüzün, işini bilen kişiye yardım etmenin, bilmeyene iş öğretmenin sadaka olduğunu, birbirimizi sevmedikçe olgun bir imana sahip olamayacağımızı ondan öğrendik. O bize yaratıcımızı tanıttı. Sadece insanlara değil, bitkilere, hayvanlara hatta cansız varlıklara kadar bütün yaratılmışlara karşı şefkat dolu bir sineye sahip olmamızı, çevremize sevgiyi, nezaketi ve fedakarlığı yaymamızı tavsiye etti. Bize sınırsız nimetleri verene nasıl şükredileceğini, güzel düşünmeyi, güzel konuşmayı ondan öğrendik. Hayatımız onun güzel sözleriyle anlam kazandı. O bize iyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini gösterdi. Sahte ile gerçeğin farkını açıkladı. Bocalamaktan, bencilliğe esir düşüp erimekten kurtardı. Dünya-ahiret dengesini, varoluşun nihai anlamını O’ndan öğrendik. O’nun getirdikleri sayesinde kendimizi ve Rabbimizi tanıdır, kalıcı kurtuluşun aydınlık yolunu öğrendik.


O cömertlik ve şefkat peygamberiydi. “Kesenin ağzını sıkma, Allah da sana sıkarak verir” buyurarak yardımlaşmaya davet eden bir peygamber... Şefkat kimi zaman onun dilinde güzel bir cümle, kimi zaman gözlerinde ılık birkaç damla, bazan da etrafına yayılan iyilik olarak beliriyordu. Mekke döneminde kendisine dayanılması güç eziyetlerde bulunan müşrikler için bile beddua etmeyip hidayet diledi. Onun eşsiz şefkatinden en çok çocuklar, kimsesizler, yaşlılar ve zayıflar istifade etti. Yetim doğdu ama yetimleri unutmadı. "Kalbim katılaştı. Ne duygulanabiliyor ne de ağlayabiliyorum” diyen bir sahabisine "fakiri doyur, bir yetimin başını okşa. İçinde bir şeylerin kımıldadığını hissedeceksin” tavsiyesinde bulundu. Düşkünler onun himayesinde huzur buldular. Hayvanlar susuz ve aç bırakılmaktan, ağır yük taşımaktan onun şefkat dolu uyarıları sayesinde kurtuldular.


O, af peygamberiydi. Hiç affedilmez gibi gözüken davranışları bile affetti. Taif’te kendisini taşa tutanları, canına kastedenleri ve daha nicelerini bağışlayıp, kötülüklerine iyilikle karşılık veren, bütün ümitleri boşa çıktığı anda dahi ellerini açıp beddua değil hidayetleri için Allah'a dua eden, kendisini yurdundan çıkaranları Mekke’yi fethettiğinde serbest bırakan da yine o Rahmet Elçisi’ydi.


O incelik ve zerafet peygamberiydi. Kaba davranışlara karşı nezaketiyle eritti yürekleri. Yaşayış tarzları, karakterleri birbirinden farklı olan insanların her birine karşı nazik ve anlayışlı bir tavır sergiledi. Kendisinden kısa ama özlü bir nasihat isteyen bir kişiye “öfkelenme!” tavsiyesinde bulunan; yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinleyen bir nezaket peygamberiydi. Çocukları dikkatle dinlemek, kölelerin sofrasına oturmak, sadaka vermeyi soyluca yapmak, yanındaki kişiye dünyanın en önemli insanı olduğunu hissettirecek derecede hürmet göstermek onun nezaket sanatının ürünlerindendi.


Çağın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere onun kutlu mesajları şifa olacaktır. Efendimizin insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı çağrıya ve yol göstericiliğine her zamankinden daha fazla muhtacız. Onun şahsında belirginleşen sevgi, şefkat ve merhamet öğretisi kendimiz için istediğimizi başkası için de istemeyi, insana sırf insan olduğu için değer verebilmeyi, iyiliğe ve güzelliğe ulaşma yolunda çaba göstermeyi gerekli kılmaktadır. Onun örnek aile hayatı, kin, nefret ve intikam duygularını sevgi ve şefkate dönüştüren rahmet ve barış yüklü mesajını tam anlamıyla kavradığımızda dil, din, cins ve ırk gibi aidiyetlerimizden kaynaklanan yapay ayrılıklar ve çatışmalar yerini birbirimizi anlamaya, sevgi ve saygıya bırakacaktır.


Yüce kitabımızın ve Hz. Muhammed’in kendimize güveni, sevgi ve saygıyı, kardeşliği, paylaşma ve yardımlaşma kültürünü öğütleyen sesine kulak verelim. Efendimiz’in getirdiği değerlerin ve yol gösterici öğütlerinin farkına varmak ve onları bir davranış bilincine dönüştürmek dindarlığımızın olgunlaşması açısından temel hedefimiz olsun. Hayatın karmaşası içinde gözden kaçırdığımız güzelliklerin farkına varalım. Aynı coğrafyayı ve aynı değerleri paylaşan bireyler olarak korku ve düşmanlığı sevgiye, kavgayı barışa, bencilliği fedakarlığa, haksızlığı adalete, kibri alçakgönüllülüğe, küçümseme ve dışlamayı ötekine saygıya dönüştürelim. Peygamberimizin örnek hayatıyla kendi hayatımız arasında sağlam bilgiye dayalı bir köprü kurmak için o kutlu elçinin insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı çağrı ve öğretileri etrafında gönüllerimizi birleştirelim.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı

12 Nisan 2010 Pazartesi

Kutlu Doğum Haftası

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com::::İnsanlığın iftihar Tablosu'nun doğumu, topyekûn insanlığın da yeniden doğumu sayılır. O'nun dünyayı şereflendireceği güne kadar akın karadan, gecenin gündüzden, gülün de dikenden farkı yoktu; dünya âdetâ umumî bir mâtemhâne, varlık da tıpkı bir kaostu.. O'nun eşyanın yüzüne çaldığı nur sayesinde, zulmet ziyâdan ayrıldı, geceler gündüze kalboldu; kâinat kelime kelime; cümle cümle, fasıl fasıl okunur bir kitap haline geldi.. ve her şey âdetâ yeniden dirildi ve gerçek değerini buldu.

Evet, O'nun yeryüzünü şereflendirmesi; kâinat çapında bir vak'a ve yer-gök adına en büyük bir hâdise olduğu gibi, aynı zamanda insanlığın da yeniden dirilişi sayılır. O, elindeki, cihanları aydınlatan, o nûrefşân mesajıyla, dünyayı yeniden göklere göre tanzim edeceği, varlığın perde arkası hakikatlarına tercüman olacağı, eşya ve hâdiselere yeni tefsir ve yeni yorumlar getireceği güne kadar varlık bütünüyle manâsız, ruhsuz, birbirinden kopuk ve birbirine yabancı gibiydi; cansızlar âdetâ, abesler resm-i geçidinde birer figür, canlılar "natürel seleksiyon"un dişleri arasında ve her gün başka bir ölüm ağında.. bu kara yalnızlıkta insanlar ise, her an başka bir ayrılıkla inleyen birer yetim, birer mazlum, birer mağdur vaziyetindeydi. O'nun neşrettiği nûr sayesinde birden bire karanlıkların büyüsü bozuldu, şeytanlar bozguna uğradı ve dalâletler gidip gayyâyı boyladı.. eşyanın mahiyeti değişti; tahripler tamire dönüştü, inkırâzlar da onarım hazırlığı şekline girdi.. dünya üzerindeki konup-göçmeler, gelip-gitmeler birer resm-i geçit halini aldı; doğumlar birer toy-düğün, ölümler de birer "şeb-i arûs" oldu.


O'nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, ruhlarımızda "ebedî yok olma"nın te'siri kırıldı; hicranla çarpan sînelere dost ikliminden vuslat muştuları geldi-ulaştı. Bütün bir insanlık olarak biz hepimiz, O'nun gönüllerimize üflediği hayat sayesinde kendimizi idrak edip eşya ile münâsebete geçebildik.. özümüzdeki cevherleri değerlendirip, benliğimizdeki sonsuzluk buudunu sezebildik. O olmasaydı, ne ruhumuzdaki bu derinlikleri kavrayabilir ne de kabirden geçip sonsuzluğa uzayan bu yolu ve bu yolculuğu bu kadar şirin görebilirdik. Gönüllerimize aşk u heyecan salan O, gözlerimize ışıklar çalan O ve bizleri ebedler ülkesine seyahata hazırlayan da yine O'dur.

O, bu uzun ve sırlı yolculukta bulunduğumuz sâhil itibariyle, bizim için bir kaptan ve rehnümâ, varacağımız âlem itibariyle de bir mihmandâr ve şefaatçı ise, bizim de O'na karşı bir kısım sorumluluklarımız vardır ve bu mevzûda lâkayd kalmamız da mümkün değildir. Ama, ne gariptir ki, bizler asırlardan beri bu ışık insan ve O'nun nurlu mesajına karşı hep lâkayd kalmışızdır.. lâkayd kalmak bir yana çok defa saygısız davranmışızdır...

Vâkıâ, dar bir dairede ve belli ölçüler içinde, merasim türünden bir mevlit, birkaç paket şeker ve birkaç şişe güllâpla.. bazen de birkaç ses sanatkârı ve birkaç ilâhîci ile velâdeti tes'îd etmeye, O'nunla irtibatımızı ortaya koymaya çalışmışızdır; ama, bunlar kat'iyyen O'nun büyüklüğüyle orantılı olmamıştır; orantılı olmak şöyle dursun, O'nun kapıkullarına gösterilen saygı ve ihtiram seviyesine bile ulaşılamamıştır. Hele Hz. Mesih'in doğum günü veya şöyle-böyle O'nunla alâkalı gösterilen noel, paskalya ve daha başka yortu ve karnavallar seviyesinde bir neş'e ve cûşişin yaşanması kat'iyyen söz konusu olmamıştır...

Bu mevzûda yapılması teklif edilen şeylerin "ef'âl-i mükellefîn" arasında yeri olmadığı muhakkak; kimse de böyle bir iddiada bulunamaz. Ancak, acaba bu Kutlu Doğum'u O'nun nûrefşan mesajı adına daha derince, daha içten ve daha ciddî olarak değerlendiremez miyiz?

Hz. İsa ile alâkalı günler, halkı hıristiyan olsun-olmasın, hemen her ülkede âdetâ neş'e, sevinç kıyametleriyle kutlanır; haftalarca, hatta aylarca her mahfilde sözler, muhâvereler hep o istikâmette cereyan eder.. her tarafa O'nun adına tebrikler, hediyeler yağar.. hediye ve tebrik teâtisi, o günlerde postanelerin biricik işi hâline gelir. Telefonlar, sürekli O'nun namına zil çalar, âhizeler O'nun nâmına konar-kalkar.. dörtbir yan kandillerle süslenir; çarşı-pazar renklerle-ışıklarla kahkaha atar.. evler bir arı kovanı gibi, O'na ait duygularla uğuldar, mabetler O'na ait neşîdelerle inler.. ve her gece, âdetâ şehrâyinler gibi büyüleyici ve başdöndürücü olarak geçer.

Gerçi, bu karmakarışık karnavallarda çoğu kimse ne yaptığını bilemez ve neden, çoğu maskaralık olan bu işlerin içine girdiğini fark edemez. Ama, yine de o günleri her saat ve her dakikası ile dinî bir vecd içinde ve ne yaptığının şuurunda olan bir sürü insan vardır.

Ne olursa olsun Hz. Mesîh'e ait gün ve geceler o kadar insanlığa mâl olmuştur ki, bilerek-bilmeyerek herkes kendini o acayip törenler içinde bulur; ibadet, eğlence veya maskaralık, hıristiyanlarla aynı duyguları paylaşır, aynı hislerle yatar-kalkar.. hatta çam, çınar devirir, hindi parçalar, şampanya patlatır ve kör-kütük sarhoş olup sokaklara dökülür...

Mübeccel velâdetin böyle eğlenceli, cümbüşlü kutlanmasını ve mübârek İslâm Dini'nin de bir karnavala çevrilmesini ne biz ne de başkası arzu etmez.. zaten bunu yapmaya da kimsenin gücü yetmez. Ancak, yalancı ve riyakâr bir dünyanın, koskocaman insanlık âlemini nasıl bir iğfal ağına aldığını gördükçe, "neden acaba İslâm Dünyası, aynı zamanda kendi velâdeti de sayılan Rebî'ul-evveli, Rebî'ul-evvelle gelen "Nevrûz-ı Sultanîyi" ve o günle gelen insanlığın kurtuluşunu aynı heyecan, aynı cûşiş içinde tes'îd etmez" diye hayıflanıyor ve kendi kendimizi sorguluyoruz.

Yukarıda serd edilen mülâhazalardan, Seyyidina Hz. Mesîh ve arkasındakileri tezyîf manâsı da çıkarılmamalıdır. Biz Müslümanların Hz. İsa'ya karşı saygımız sonsuz olduğu gibi, O'nun getirdiği mesajın, bugünkü batı medeniyetinin önemli bir rüknü olduğunda da şüphemiz yoktur. Evet, tarihçilerin ve medeniyet felsefecilerinin de ifade ettikleri gibi, eğer Hz. İsa ve O'nun getirdiği ruh ve manâ olmasaydı, batı medeniyeti hiçbir zaman vücud bulamazdı; zira onun bir esası Grek düşüncesi (Matematik düşünce) diğer bir esası Roma hukuku olduğu gibi, önemli bir rüknü de gerçek manâsıyla hristiyan dinidir. Şu hususu da önemle kaydetmek icab eder ki, eğer insanlığın medâr-ı fahri Hz. Muhammed (sav) ve O'nun nurlu mesajı olmasaydı, İslâm Medeniyeti olmazdı.. İslâm medeniyeti olmayınca da batı "uygarlığı" doğmazdı.

Evet, eğer İslâm, o yumuşak, o müsamahakâr, o sımsıcak, o ilme açık ve tefekkürü ödüllendiren semâvî renkleri ile batı yamaçlarında tüllenmeseydi.. ve eğer onuncu asırdan itibaren İslâm âlimleri ve bu arada Türk düşünürleri, greko-latin kültürünü Avrupa'ya taşıyıp, Avrupalıya tanıtmasalardı, batı hâlâ orta çağları yaşıyor olacaktı. Zaten, matematik, fizik, kimya, astronomi, hendese ve tababet gibi ilim dallarının doğulu ve İslâm alaşımlı olduğunda kimsenin şüphesi yok. Bizim dünyamızda medeniyet adına her şeyi batılı görmeye kendini şartlandırmış bir kısım müstağripler kabul etmeseler de, batı medeniyeti, hali hazırdaki yerini alabilmesi ve modern şekliyle var olabilmesi için, Hz. Mesih'ten sonra tam altı asır daha bekleme mecburiyetindeydi.. bekledi, İslâm'la karşılaştı.. bu karşılaşmayı tam değerlendirdi veya değerlendiremedi, o ayrı mes'ele; ama ondan mutlaka müteessir oldu, çok yararlandı ve geleceğini onun ışığında dizayn etti.

Evet, batı, İslâm medeniyetine esas teşkil edecek olan prensipleri benimsemese bile ondan aldığı, alıp değerlendirdiği ve bu arada İslâm'ın ona tedayi ettirdiği pek çok şey vardır.. ve bunlar yeni batı kafası ve yeni batı düşüncesinin teşekkülünde, tahminler üstü te'sir icra etmişlerdi...

Bu itibarla diyebiliriz ki:

"Dünya neye mâlikse O'nun vergisidir hep,
Medyûn O'na cemiyeti, medyûn O'na ferdi;
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyet,
Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!"
M. Akif

Asırlar var ki, topyekûn insanlığın medyûn bulunduğu bu Zât'ı, kendi kâmet-i kıymetine uygun bir velâdet günü, velâdet haftası, velâdet ayı, ile tes'îd edemedik.. tes'îd etmek bir yana, O'nun kapı kullarına gösterilen alâka ölçüsünde O'na karşı tazimde bulunamadık. Aylar, yıllar ve asırlar boyu O'nun için şehrâyinler tertip edilse, her gece O'nun için yüzlerce, binlerce neşîdeler söylense, yine O'nun hakkı ödenemez ve O'nun için bir şeyler yapıldığı söylenemez. Ne var ki, "Sultan'a sultanlık, gedâya da gedâlık yaraşır" düşüncesinden hareketle, "hiçbir şey yapmamaktansa, az dahi olsa mümkün olanı yapmak daha iyidir" diyor ve "Ebedî Risalet Sempozyumu" gibi konferansların her sene ayrı bir ülkede icra edilmesini.. ve belli bir zaman diliminin bu işe tahsisini.. ve mümkünse önümüzdeki yılın -tabiî O'nun dünyasında, sadece O'na bir yıl tahsis etmenin ne denli bir cimrilik ve vefasızlık olduğunu ruhlarımızda duymanın ezikliği, ârı ve hicabıyla- "Hz. Muhammed (sav) Yılı" olarak ilânını teklif ediyoruz

18 Kasım 2009 Çarşamba

Kurbanla İlgili Sıkça Sorulan Sorular ve Cevapları

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com:http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com::Kurban ne demektir, hükmü nedir?

Sözlükte yaklaşmak, Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurban, dinî bir terim olarak, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı, kurban bayramı günlerinde usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder.
Akıllı, hür, mukim ve dini ölçülere göre zengin sayılan mümin, ilâhî rızayı kazanmak gayesiyle kurbanını keser. Böylece hem maddi durumu yetersiz olup kurban kesemeyenlere bir şekilde yardımda bulunmuş, hem de Cenab-ı Hakk’a, yaklaşmış olur.
Kurban ibadeti, İslam toplumlarının şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri devam ede gelmektedir. Ayrıca kurban, bir Müslüman’ın gerektiğinde bütün varlığını Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun da bir nişanesidir.
Kurban Hanefi mezhebine göre vacip, diğer mezheplere göre ise, sünnet-i müekkededir. Dini kaynaklarda Peygamber Efendimizin kurbanını daima kestiği ifade edilmektedir.

Kurbanın dinî dayanağı nedir?

Genel anlamda kurbanın bir ibadet olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet yer almaktadır. Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in yerine, Allah tarafından bir kurbanın verildiği açıkça bildirilmektedir. (Saffat, 37/107)
Ayrıca aşağıdaki ayetler de genel anlamda kurban ibadeti ile ilgilidir :
- “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık…” (Hac, 22/34)
- “... kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin”(Hac, 22/28)
“Kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken kurban edeceğinizde üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yeyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.” “Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Allah'a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hac 22/36-37)
Bu ayetlerde zikredilen hayvan kesiminin, ibadet amaçlı birer uygulama oldukları açıktır. Bu amaçla kesilen hayvanların, et ve kanlarının Allah’a ulaşamayacağı asıl olanın ihlas ve takva olduğunun vurgulanması, kurban kesmenin ibadet olduğunun açık bir göstergesidir.

Kurban keserken nelere dikkat edilmelidir?

Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir. Hayvanlar ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi süratli bir şekilde yerine getirilmelidir. Ayrıca, çevre temizliği için gerekli tedbirler alınmalıdır. Kesim esnasında hayvanların, birbirlerinin kesimini görecek şekilde yan yana bulundurulmamalarına özen gösterilmelidir.

Kurban bayıltılarak kesilebilir mi?

Ölmeden kesilmesi kaydıyla, ihtiyaç halinde veya hayvana eziyet vermemek amacıyla kurbanlık hayvanın uygun tekniklerle bayıltılmasında bir sakınca yoktur. Ancak hayvan henüz kesilmeden, şok etkisiyle ölürse, kurban olmayacağı gibi, eti de yenmez.

Kurban kesilirken besmele çekilmesinin hükmü nedir? Hangi dua okunmalıdır?

İster kurban niyetiyle olsun ister başka bir amaçla olsun hayvan kesilirken besmele çekilmesi gerekir. Hayvanın kesimi esnasında besmele kasten terk edilirse o hayvanın eti yenilmez. Ancak kasıtsız ve unutularak besmele çekilmezse bu hayvanın eti yenilir.
Kurban kesilirken üç defa “Bismillahi Allahü ekber” denilir ve şu ayetler okunur:






Kurban keserken abdestli olmak şartmı dır?

Kurban kesen kişinin abdestli olması şart olmamakla birlikte, kurban bir ibadet olduğu için kesenin abdestli olması daha faziletlidir.

Kadın kurban kesebilir mi?

Hayvan kesiminde, gerekli yeterlilik ve şartları taşıyan kişi kadın olsun, erkek olsun kurban kesebilir.

Kimler kurban kesmelidir?

Kurban kesmek, âkıl-baliğ (akıllı-ergen), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan bir Müslüman’ın yerine getirmesi gereken mali bir ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 80.18 gr. altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir. Dolayısıyla, Allah'ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve Allah yolunda fedakarlığın nişanesi olmak üzere kurban kesmelidir.

Zengin olan karı-kocadan her birinin kurban kesmesi gerekir mi?

İbadetlerde sorumluluk bireyseldir. Bu nedenle, dinen zengin olan karı-kocadan her birinin ayrı ayrı kurban kesmesi gerekir. Ancak İmam Malik’e göre aile reisi tüm aile efradı adına bir adet büyükbaş veya küçükbaş hayvan keserse, bu aile bireylerinin hepsi için yeterli olur.

Yolcunun kurban kesmesi gerekir mi?

Yolcu kurban kesmekle mükellef değildir. Ancak kesmesi halinde, sevabını kazanır. Sefer halinde iken kurban kesenler; bayram günleri içinde memleketlerine dönerlerse, yeniden kurban kesmeleri gerekmez. Sefer halinde iken kurban kesmeyip de bayram günlerinde memleketlerine dönenler, kurbanlarını keserler.

Kurban ne zaman kesilir?

Kurban, kurban bayramının ilk üç gününde kesilir. Kurban kesim vakti, Bayram namazı kılınan yerlerde, bayram namazı kılındıktan sonra, bayram namazı kılınmayan yerlerde ise sabah namazı vakti girdikten sonra başlar. Bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar devam eder. Bu süre içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak kurbanların gündüzleri kesilmesi uygundur. Şafii mezhebine göre ise, kurban bayramın dördüncü günü de kesilebilir.

Hangi hayvanlar kurban olarak kesilir?

Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Bunların dışındaki hayvanlar kurban olarak kesilemezler. Söz konusu hayvanların kurban olarak kesilebilmesi için devenin 5; sığır ve mandanın 2; koyun ve keçinin 1 yaşını doldurmuş olması gerekir. Bu sayılan yaş sınırını geçtiği halde süt dişlerini değiştirmeyen hayvanlar da kurban edilir. Bunun yanında, 6 ayını tamamlayan koyun, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olması halinde kurban edilebilir.
Kurban edilecek hayvanın, sağlıklı, azaları tam ve besili olması, hem ibadet açısından, hem de sağlık bakımından önem arz eder. Bu nedenle, kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bir veya iki gözü kör, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırık, dili, kuyruğu, kulakları ve memesi kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökük hayvanlardan kurban olmaz. Ancak, hayvanın doğuştan boynuzsuz olması, şaşı, topal, hafif hasta, bir kulağı delik veya yırtılmış olması, kurban edilmesine mani teşkil etmez.





Kurbanlık hayvanlardan hangileri ortak olarak kesilebilir?

Koyun veya keçinin bir kişi tarafından; sığır, manda ve devenin ise, yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban olarak kesilebileceği Hz. Peygamber'in hadisleri ve uygulamaları ile sabittir (Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 7-8). Ortak olarak kurban edilebilen hayvanlar tek veya çift hisse olarak kesilebilirler.

Akika, adak, udhiyye ve nafile kurbanlar için aynı büyükbaş hayvana ortak olunabilir mi?

Ortak kesilen kurbanlarda, hissedarlardan her birinin kurbanlarını aynı maksat için kesmiş olmaları gerekmez. Ortakların herbirinin ibadet niyetiyle katılmış olması kaydıyla bir kısmı udhiyye, diğer bir kısmı ise adak, akîka, nafile kurbanı olarak niyet edebilirler.

Kurban eti nasıl değerlendirilmelidir?

Hz. Peygamber, kurban etinin üçe taksim edilip, bir bölümünün kurban kesmeyen yoksullara dağıtılmasını, bir bölümünün akraba, tanıdık ve komşularla paylaşılmasını, bir bölümünün de eve ayrılmasını tavsiye etmiştir (Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 10). Ailenin ihtiyaç durumuna göre etin tamamı evde bırakılabileceği gibi, toplumda muhtaçların arttığı dönemde kurban etinin çoğunun hatta tamamının dağıtılması uygun olur.

Kurban derisi nasıl değerlendirilmelidir?

Kurbanın derisi, bir fakire veya hayır kurumuna verilmelidir. Hz. Peygamber, veda haccında Hz. Ali'ye, kurban olarak kesilen develerinin başında durmasını ve bunların derileri ile sırtlarındaki çullarını sadaka olarak vermesini, kasap ücreti olarak bunlardan bir şey vermemesini emretmiştir (Ebu Davud; Menasik, 20). Buna göre kurban derilerinin para karşılığında satılması, kurbanın kesimi veya bakımı için ücret olarak verilmesi caiz değildir. Derinin satılması halinde bedelinin yoksullara verilmesi gerekir.

Vekalet yoluyla kurban kesilebilir mi?

Kurbanı, kişi kendisi kesebileceği gibi, vekalet yoluyla başkasına da kestirebilir. Zira kurban mal ile yapılan bir ibadettir; mal ile yapılan ibadetlerde de vekalet caizdir.
Vekalet yoluyla kurban kestiren kişi, bulunduğu yerde ki birisine vekalet verebileceği gibi, başka bir yerdeki kişi veya kuruma da vekalet verebilir. Vekalet, sözlü veya yazılı olarak verilebileceği gibi telefon, internet, faks ve benzeri iletişim araçları ile de verilebilir.

Kuyruksuz koyunlar kurban edilebilir mi?

Doğuştan kuyruksuz olan veya besili olması için küçük yaşta kuyrukları boğulmak suretiyle düşürülen koyunların kurban edilmelerinde bir sakınca yoktur. Ancak bir kaza ile değerini azaltacak şekilde kuyruğunun tamamı veya yarısından çoğu kopan hayvanın kurban edilmesi caiz değildir.

Ölmüş kimseler için kurban kesilir mi?

Son zamanlarda halkımız arasında yaygınlaşma eğilimi gösteren; “ölü kurbanı” veya “kabir kurbanı” diye isimlendirilen bir kurban çeşidi yoktur. Ancak, ölmüş birisi adına veya sevabı ölüye bağışlanmak üzere kurban kesilebilir. Kurban borcu olup da hayatta iken vasiyet eden kişinin bıraktığı miras yeterli ise, mirasçıları tarafından vasiyetinin yerine getirilmesi gerekir. Vasiyeti yoksa, ölen kimseler için mirasçılarının kurban kesmeleri gerekmez. Ancak bir kimse, sevabını ölmüş bulunan anne veya babasına yahut diğer yakınlarına bağışlamak üzere, çeşitli hayır kurumlarına, fakir ve muhtaç kişilere bağışta bulunabileceği gibi, kurban da kesebilir.

Taksitle kurban alınabilir mi ?

Kişi, ister peşin ister taksitle olsun satın aldığı hayvanı kurban olarak kesebilir

Satın alınan kurbana, daha sonra başkaları ortak edilebilir mi ?

Kişi, mülkiyetinde olan veya kurban etmek amacıyla satın aldığı büyükbaş hayvana yedi kişiyi geçmemek şartıyla başkalarını da ortak edebilir.

Kurban yerine sadaka vermekle bu ibadet yerine getirilmiş olur mu?

Fıkhi hükmü ister vacip, ister sünnet olsun; kurban ibadeti belirli şartları taşıyan hayvanın usulüne uygun olarak kesilmesiyle yerine getirilir. Kurban bedelini yoksullara ya da yardım kuruluşlarına vermek suretiyle, kurban ibadeti ifa edilmiş olmaz. Şüphesiz Allâh Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle, fakir ve muhtaçlara yardım etmek, iyilik ve ihsanda bulunmak da Müslüman’ın önemli vazifelerinden biridir. Ancak, bu iki ibadetten birinin diğerinin alternatifi olarak sunulması dini açıdan doğru değildir.
Nitekim Peygamber (a.s.) Efendimiz de, kurban meşru kılındıktan sonra her yıl kurban kesmiştir. (Buhârî, Hac 117, 119; Müslim, Edâhî 17).
Ayrıca hadisi şeriflerde kurban bayramında, Allah katında en sevimli ibadetin kurban kesmek olduğu, kurbanın kesilir kesilmez Allah katında makbul olacağı ve kurban edilen hayvanın her unsurunun kişinin hayır hanesine yazılacağı ifade edilmiştir. (Tirmizî, Edâhî 1; İbnu Mâce, Edâhî 3).

Akika Kurbanı nedir?

Yeni doğan çocuk için şükür amacıyla kesilen kurbana, “akika” adı verilir. Akika kurbanı kesmek müstehaptır. Akika kurbanı olarak kesilecek hayvanda, diğer kurbanlarda aranan şartlar aranır.
Akika kurbanı, çocuğun doğduğu günden bulûğ çağına kadar kesilebilirse de doğumun yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir.
Akika kurbanının etinden ve derisinden, kurban sahibi dahil herkes istifade edebilir.

Şükür kurbanı ne demektir?

Temettu ve kıran haccı yapan kişilerin, aynı mevsimde hac ve umreyi birlikte ifa ettikleri için, kestikleri kurbanlara şükür kurbanı da denilmektedir. Aynı şekilde kişi, arzu ettiği bir amaca ulaşması veya bir nimete nail olması sebebiyle şükür kurbanı kesebilir. Bu kurbanların etinden sahipleri de yiyebilirler.

Adak Kurbanı Ne Demektir?

Kurban adayan kişinin kurban kesmesi vaciptir. Eğer kişi adağını bir şartın gerçekleşmesine bağlamışsa, bu şart gerçekleşince kesmesi gerekir. Adak kurbanının etinden adak sahibi, usul ve furûu (neslinden geldiği ana, baba, dede ve nineleri…ile kendi neslinden gelen çocukları ve torunları..) yiyemeyeceği gibi, zengine de yediremez. Eğer kendisi yemek ister veya bu sayılanlardan birisine yedirmek isterse, o eti tartıp rayiç bedelini yoksullara vermesi gerekir.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Emsâlsiz Örnek Şahsiyet

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com:HAZRET-İ MUHAMMED MUSTAFÂ

-sallâllâhu aleyhi ve sellem-
Peygamberler tarihi ve takvîmi, varlığın ilki olan “Nûr-i Muhammedî”nin ilk insana ikrâmı ile başlamış; “cismâniyet-i Muhammedî”nin dünya âleminde zuhûruyla da nihâyet bulmuştur. Yani bu yüce nûr, en temiz ve en asîl soylardan teselsül ede ede Hazret-i Abdullâh’a kadar gelmiş, Âmine Hâtun’un hâmileliğiyle birlikte Hazret-i Abdullâh’ın alnından, Varlık Nûru’nu taşıyan bu tâlihli anneye intikâl etmiş, nihâyet ondan da asıl sahibi olan Âlemlerin Efendisi’ne teslim edilmiştir.

Kâinât manzûmesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nûrundan husûle gelmiştir. Onun içindir ki kâinâttaki binbir türlü nakış ve ilâhî kudret akışları, O’nun nûrundan bir tedâî ve bir tebessümdür. Âdem -aleyhisselâm-’ın toprağına Rasûlullâh’ın toprağından bir nasîb konduğu için, Âdem -aleyhisselâm-’ın tevbesine icâbet olundu. Hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:

“Âdem -aleyhisselâm- cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatâsını anlayıp:

«–Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.» dedi. Allâh Teâlâ:

«–Ey Âdem! Henüz yaratmadığım hâlde Muhammed’i sen nereden bildin?» buyurdu.

Âdem -aleyhisselâm-:

«–Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım, arşın sütunları üzerinde “Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedü’r-Rasûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!» dedi.

Bunun üzerine Allâh Teâlâ:

«–Doğru söyledin ey Âdem! Hakîkaten O, Bana göre mahlûkâtın en sevimlisidir. O’nun hakkı için bana duâ et. (Mâdem ki duâ ettin), Ben de seni bağışladım. Şâyet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!» buyurdu.”2

İşte Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i, duâsına vesîle kıldı; ilâhî affa mazhar oldu. O yüce Rasûl, İbrâhim -aleyhisselâm-’ın sulbüne intikâl eyledi; ateş ona serin ve selâmet oldu. O yüce inci, İsmâil -aleyhisselâm-’ın sedefine girince, nâmına göklerden kurbanlık bir koç indirildi.
Görüldüğü üzere peygamberler dahî O’nun hakkı için ilâhî rahmetten istifâde etmişlerdir. Hattâ O’na tâbî olmanın bereketine erebilmek için kendisine ümmet olmak isteyen Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- gibi peygamberler bile çıkmıştır:

Katâde bin Nûmân -radıyallâhu anh-’ın nakline göre Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- şöyle dedi:

“–Yâ Rabbî! Bana verdiğin levhalarda insanlar arasından çıkarılmış, iyiliği emreden kötülükleri yasaklayan en hayırlı bir ümmetten bahsedildiğini görüyorum. Allâh’ım onları benim ümmetim kıl!”

Allâh Teâlâ:

“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Rabbim! Levhalarda dünyaya gelişte son, cennete girişte ilk olan bir ümmetten bahsedildiğini görüyorum. Onları benim ümmetim kıl!” dedi.

Allâh Teâlâ:

“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Yâ Rabbî! Yine levhalarda bir ümmetten bahsediliyor ki, onların İncil’leri (kitapları) sadırlarındadır, ezberden okurlar. Hâlbuki onlardan önceki ümmetler kitaplarını yüzünden okurlar, kitapları kaybolunca da ondan hiçbir şey hatırlamazlardı. Şüphesiz Sen bu ümmete daha önce hiçbir ümmete vermediğin bir ezberleme ve muhâfaza etme kuvveti vermişsindir. Allâh’ım onları benim ümmetim kıl!” dedi.

Allâh Teâlâ:

“Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.

Hazret-i Mûsâ:

“–Rabbim! Orada hem önceki kitaplara hem de son kitaba îmân eden, her türlü sapıklıkla, tek gözlü ve yalancı deccal ile savaşan bir ümmet zikrediliyor. Onu benim ümmetim kıl!” dedi.

Allâh Teâlâ:

“O, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu…

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Rabbim! Orada öyle bir ümmet zikredilmektedir ki, onlardan biri bir iyilik yapmaya niyet etse de onu yapamasa ona bir hasene yazılmakta, yaptığı takdirde ise 10’dan 700 katına kadar sevap verilmektedir. Onları benim ümmetim kıl!” dedi.

Allâh Teâlâ:

“Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu…

Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, elindeki levhaları bir kenara bırakıp:

“–Allâh’ım! Beni de Ahmed’in ümmetinden eyle!” diye yalvardı.3

Hâsılı bereketli bir hidâyet şerâresi hâlindeki nebîler silsilesinin her halkası, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zuhûrunun âdeta bir ikbâl müjdecisiydi…

Nihayet beklenen nûr, mîlâdî 571 yılı, 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, güneş doğmadan az evvel zuhûr âlemine tenezzül ederek, Abdullâh ve Âmine’nin izdivaç kucağında bütün zaman ve mekânları şereflendirdi.

O’nun zuhûruyla Allâh’ın rahmeti bu âlemde coşup taştı. Sabahlar ve akşamlar renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin saraylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. Sâve Gölü, zulüm bataklığı hâlinde kurudu. Gönüller feyz ve bereketle doldu. Bu bereket, bütün kâinâtı yani bütün zaman ve mekânları kuşattı.

Şâyet bütün fazîletleri kendisinde cem eden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dünyayı teşrîf etmeseydi, insanlık, kıyâmete kadar zulüm ve vahşet içinde kalır, güçsüzler güçlülerin esîri olurdu. Muvâzene şer lehine bozulurdu. Dünya, zâlimlere ve güçlülere âid olurdu. Şâir bu hâli ne güzel ifâdelendirmiştir:

Yâ Rasûlallâh, eğer Sen gelmeseydin âleme,

Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhûl esmâ Âdem’e

Varlığın mânâsı kalmaz garkolurdu mâteme!..

Büyük Hak dostu Mevlânâ -kuddise sirruh- da, bir ömür boyu akla hayâle gelmedik çileleri göğüsleyerek zulmü bertaraf eden ve putları kıran Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ne kadar minnet duymamız gerektiğini şöyle ifâde buyurur:

“Ey bugün müslüman olan kimse! Eğer Hazret-i Ahmed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın sa’y ü gayreti ve putları kırdırmak husûsundaki himmeti olmasaydı, şimdi sen de ecdâdın gibi putlara tapardın.”

,

Medeniyetten uzak ve câhil bir toplum içinden çıkan bu ümmî insan, ortaya koyduğu ilim ve hikmet muhtevâsıyla devrin insanlarını âciz bıraktığı gibi, ulaşılmamış ve kıyâmete kadar da ulaşılamayacak bir mûcize deryâsıyla gelmiştir. Bu şununla da sâbittir ki, Kur’ân-ı Kerîm, geçmişteki târihî hâdiselerden gelecekte zuhûr edecek hâllere kadar birçok ilmî ve fennî mes’eleye temâs ettiği hâlde, 1400 yıldan beri hiçbir keşif O’nu tekzîb edememiştir. Hâlbuki, bugün bile dünyanın en meşhûr ansiklopedileri, her yıl bir ek cilt çıkararak, kendilerini tashih ve yenilemek mecbûriyetinde kalırlar.

O yetîm ve ümmî Peygamber, insanlardan ders görmedi; lâkin bütün beşeriyete kurtarıcı, gayb âleminin tercümânı ve Hak mektebinin hocası olarak geldi.

Hazret-i Mûsâ birtakım ahkâm getirmişti. Hazret-i Dâvûd, Allâh’a duâ ve münâcaatları ile mümtâz olmuştu. Hazret-i Îsâ, insanlara mekârim-i ahlâkı ve zühdü öğretmek için gönderilmişti. İslâm Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, bunların cümlesini getirdi: Ahkâm vaz’ etti. Nefsi tezkiye edip berrak bir kalb ile Allâh’a duâyı öğretti. En güzel ahlâkı bildirdi ve yaşayışı ile nümûne oldu. Dünyanın aldatıcı alâyişine aldanmamayı tavsiye buyurdu. Kısaca, bütün peygamberlerin salâhiyet ve vazîfelerinin cümlesini kendisinde cem etti. Neseb ve edeb asâleti, cemâl ve kemâl saâdeti, hep O’nda toplanmıştı.

Kırk yıl câhil bir toplum içinde yaşadı. Sonradan ortaya koyacağı mükemmelliklerin çoğu, halkının henüz meçhûlü idi. Bir devlet adamı, bir vâiz, bir hatîb olarak bilinmiyordu. Büyük bir kumandan olduğundan söz etmek şöyle dursun, sıradan bir asker olarak dahî mârûf değildi.

Fakat hiç şüphesiz O’nun kırkıncı yaşı, insanlık için en büyük dönüm noktası oldu.

O’nun daha önce, geçmiş milletlerin ve peygamberlerin tarihinden, kıyâmet gününden, cennet ve cehennemden bahsettiği duyulmamıştı. Yalnız kendi şahsına münhasır ulvî bir hayatın, yüksek bir ahlâkın içinde idi. Lâkin ilâhî bir vazife ile Hirâ Mağarası’ndan döndüğünde, tamâmen değişmişti.

Teblîğe başlayınca, bütün Arabistan korku ve şaşkınlık içinde kaldı. Hârika belâgati ve hitâbeti, onları teshîr etti (âdeta büyüledi). Şiir, edebiyat, belâgat ve fesâhat yarışmaları sıfırlandı. Bundan sonra artık hiçbir şâir, yarışma kazanan şiirini Kâbe’nin duvarına asamaz oldu. Böylece asırlardan beri gelen bir an’ane tarihe karıştı. O derecede ki meşhûr şâir İmriü’l-Kays’ın şiirden çok iyi anlayan kız kardeşi:


وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاء وَقُضِيَ الأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

“(Nihayet) «Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!» denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine yerleşti. Ve: «O zalimler topluluğunun canı cehenneme!» denildi.” (Hûd, 44) âyet-i celîlesini işitince:

“–Artık kimsenin bir diyeceği kalmadı. Kardeşimin şiiri dahî meydân-ı iftiharda duramaz!..” diyerek vardı İmriü’l-Kays’ın en başta duran kasîdesini Kâbe duvarından indirdi. Seviye olarak onun altında bulunan diğer şiirlere (Muallakât’a) hiçbir diyecek kalmadığından onlar da birer birer indirildi.4

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün insanlığa, kendisinin yeryüzünde Hakk’ın Rasûlü olduğu gerçeğini fiilen tâlim etti.

En güzîde ilim adamlarının bile ancak ömür boyu süren araştırmalarından, insan ve eşyâ üzerindeki geniş tecrübelerinden sonra gerçek hikmetini idrâk edebilecekleri sosyal, kültürel, iktisâdî hayat, kitle idâresi, milletlerarası ilişkiler… gibi her alandaki en mükemmel kâideleri koydu. Muhakkak ki insanlık, teorik bilgi ve pratik tecrübe açısından geliştikçe, Hakîkat-i Muhammediye’yi daha iyi kavrayacaktır.

Daha önce eline kılıç almamış, askerî tâlim görmemiş, ancak bir defâ seyirci olarak savaşa katılmış olan bu yüce Peygamber, bütün insanlığı ihâta eden engin merhametine rağmen tevhîd mücâdelesi ve içtimâî sulh uğruna zarûreten en çetin savaşlardan bile geri kalmayan cesur ve şecaatli bir asker, dirâyetli bir kumandan oldu.

Kapı kapı dolaşıp Allâh’ın dînini insanlara teblîğ etti. Fakat nasîbi olmayanlar, kendilerine gelen hidâyet güneşine pervâsızca kapılarını kapatıp ilelebed karanlıklar içinde kalmayı tercih ettiler. Hatta bazen kalblerinde bulunan katılıktan dolayı kendisine kaba davrandılar. Ancak O, şahsına yapılan bu kaba hareketler sebebiyle değil de, onların gaflet ve cehâletinden dolayı müteessir oldu.

Bu gibi insanlara:

“Bu (tebliğime) mukâbil sizden bir ücret istemiyorum!” (Sâd, 86) buyurarak, sırf Allâh rızâsını hedef aldıklarını dâimâ ifâde ettiler.

Dokuz yıl içinde çoğu zaman düşmanın üçte biri kadarlık askerî gücü ile bütün Arabistan’ı fethetti. Hem de iki taraftan da yok denecek kadar az bir can kaybıyla… Devrinin başıbozuk, disiplinsiz insanlarına aşıladığı rûhânî güç ve verdiği askerî eğitim ile fütûhâtta mûcizevî bir başarı elde etti. O derecede ki, ardından gelenler, zamanın en heybetli ve güçlü iki devleti olan Rûm ve Pers imparatorluklarını hezîmete uğrattılar.

Böylece insanlık tarihinin -bütün menfî şartlara rağmen- en büyük inkılâbına vücûd vermiş olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zâlimleri sindirdi, mazlûmların gözyaşlarını dindirdi. Yetimlerin saçlarına O’nun mübârek elleri tarak oldu. O’nun tesellî ışıkları ile gönüller gamdan kurtuldu.

Mehmed Âkif, bu manzarayı ne güzel ifâdelendirir:
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Mâsûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere rahmetti, evet, şer’-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünyâ neye sahipse, O’nun vergisidir hep;

Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.

Medyûndur o Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!..
,

Peygamberlerin serveri Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sîreti âdeta engin bir deryâ; diğer peygamberlerin sîretleri ise oraya dökülen nehirler mesâbesindedir. O, kendisinden evvel gelen, -bir rivâyete göre- 124 bin küsur peygamberin bilinen ve bilinemeyen bütün fârik vasıflarının daha ötesine sahip olmuş, güzel ahlâk ve hasletlerin zirvesini teşkil etmiştir. O, kendi devrine kadar insanlığın tefekkür ve yaşayış îtibârıyla kaydettiği gelişmeye ilâveten, kıyâmete kadar vâkî olabilecek ihtiyaçlarını da karşılayacak nümûne-i imtisal bir şahsiyettir. Bu sebeple bütün insanlığa Âhirzaman Nebîsi olarak gönderilmiştir.

Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüksek ahlâkî vasfını beyân sadedinde:

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” buyurmuştur. (Muvatta’, Hüsnü’l-huluk,

24 Eylül 2009 Perşembe

NEFSİN İNSANI ALDATMASI

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com:Mü’min iki kısımdır. Birisi; itaatkar olan yani; Allah-u Zülcelal’in emir ve yasaklarına tam manası ile uyan mü’minler. Diğeride âsi mü’minler, yani; Allah-u Zülcelal’in emir ve yasaklarına uymayanlar.

Mü’minlerin asi olanları: “Allah kerimdir, O’nun affı çoktur.” gibi sözlere bel bağlayıp salih amelleri terketmek suretiyle aldanırlar. Bu kimselerin aldanmalarının bir sebebi de, atalarının durumlarına güvenmeleridir. Halbuki atalarının takvasıyla kurtulacağını zannetmek, babasının yemek yemesi ile kendi karnının doyacağına veya babasının hacca gitmesi ile kendisinin hacı olacağını zannetmek gibidir. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Ey İnsan! Sen kerem sahibi olan Rabbin hakkında aldatıp yanlışlara (küfür, günah, nankörlük) süren nedir? Halbuki O seni yarattı, sana düzgün bir vücut verdi ve organlarını ihtiyaçlarına göre biçimlendirdi.” (İnfitar; 6-7)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Akıllı insan, kendi nefsini hesaba çeker ve ölümden sonrası için çalışır. Aldanmış olan ise, nefis ve hevasına uyar ve buna rağmen Allah’tan temennilerde bulunur. (affedileceğini, cennete götürüleceğini düşünür.)” (Tirmizi, İbn Mace)

Gurur ve aldanış cehaletten de kötüdür. Çünkü cehalet bir şeyi bilmemektir. Gurur ise onu yanlış ve ters bilmektir. Bu sebebten dolayı, çok kimse kötü oldukları halde kendilerini iyi zannederler veya yaptıkları iş yanlış olmasına rağmen, onu doğru kabul ederler.

Burada zikredilen sebeblerden dolayı aldanışlar meydana gelir.

Birinci aldanış dünyayı ahiretten üstün tutmaktır. Bu en büyük aldanıştır. Bu aldanışın sebebi, dünyanın hazır ve gözönünde olması, ahiretin gayb ve zamanın arkasında bulunmasıdır. Allah-u Zülcelal bu aldanışın içinde olanlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“Dünya hayatını ahiretten daha çok seven ve bu sebeble Allah yolundan sapan ve onu eğri bulan kimseler açık bir delalet içindedirler.” (İbrahim; 3)

Diğer aldanış ise, iyi ve kötü olmayı dünyadaki mal ve rahatlıkla ölçmektir. Bazı insanlar mal ve hal sahibi oldukları için kendilerini ve kendileri gibi olanları Allah nazarında iyi zannederler. Allah-u Zülcelal bu kimselerin aldanmalarını şu ayet-i kerimede bildirmiştir:

“İmtihan etmek maksadıyla Allah insanı üne çıkardığı ve ona nimet verdiği zaman; ‘Rabbim beni üstün kılmıştır’ der. Hayır! (Bu söz doğru değildir.)” (Fecr; 15)

Bu sözün ve böyle düşünmenin doğru olmaması şundandır ki, imtihan malzemeleri kimseye üstünlük sağlamaz. Onun üstünlüğü ancak bunlarla imtihanı başarmasındadır. Bundan dolayı Allah-u Zülcelal maddi durumlarını hiç hesaba katmadan, imtihanı başarmış olan mü’minlerin imtihanı kaybetmiş olan inkarcı ve fâsıklardan üstün olduklarını bildirmiştir.

Nefs ve şeytandan bir dürtü olan temenniye ümit gibi sarılanlar şöyle derler: Allah’ın rahmeti çok, lütfu sonsuzdur. O’nun deniz gibi olan affı yanında bizim günahlarımız birkaç damladan ibarettir. Biz O’na iman etmişiz. Bu kadar kâfir ve zalim varken bizi mi cezalandıracaktır? Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur!

Biz de bu kimselere şöyle deriz: Peki peygamberler, alimler, veliler ve diğer salih insanlar Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu, O’nun kimsenin ibadetine ihtiyacı bulunmadığını, dünyada şu kadar kâfir ve zâlim yaşadığını bilmemişler mi ki, gece gündüz ibadet etmişler, en küçük bir günahtan bile sakınmaya çalışmışlar ve Allah-u Zülcelal’in azabından tir tir titremişler! Meleklerde bunu bilmemişler mi ki, tamamen masum ve devamlı ibadet halinde olmalarına rağmen hep korku içindedirler. Hem af ve mağfiret sahibi olan Allah-u Zülcelal’in kendisi de salih amel işlenmesini ve kendisinden korkulmasını emretmemiş midir?

Bazı kimselerin bir miktar taatları vardır. Fakat günahları da vardır. Kendileri ise günahlarını önemsemez, ibadetlerinin kendilerini kurtaracağını zannederler. Bu sebeble de kendilerini iyi durumda görürler. Bunların bu hâli de bir aldanış ve gururdur.

Diğer bazı kimseler de günahlarını hiç görmez, yalnızca ibadetlerini görürler ve bu sebeble kendilerini çok iyi bir durumda sanırlar. Allah-u Zülcelal bunlar hakkında ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“O gün Allah hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah bunların yaptıklarını unutmaz, fakat kendileri unuturlar. Allah herşeye şahittir.” (Mücadele; 6)

Bazı insanlar vardır ki, Allah’ın emir ve nehiylerini insanlara anlatırlar. Fakat bu hayırlı ve önemli iş için gerekli ve şart olan ihlâs, yumuşaklık, sabır ve şefkati göstermezler. En ufak bir direnme karşısında kızarlar. Buna da Allah için kızmak adını verirler. Fakat başkalarına söylediklerini kendileri yapmazlar ve şayet onları bu konuda uyaran olursa bunu edebe muhalefet sayarlar.

Nefs ve şeytan, bütün insanları günahlarla aldatmaz. Bazılarını da amel ve ibadetlerle aldatır. Bazıları amel ve ibadetlerinin, hayır ve hizmetlerinin değer ve kıymetlerinin hakkıyla bilinmediğinden ve hak ettikleri medhi ve takdiri alamadıklarından şikayet ederler. Yaptıklarının karşılığını halktan almak isteyen bu kimseler, bu yüzden halka kızgın ve kırgındırlar. Bu sebeble onlardan uzak dururlar, onlarla karşılaş-tıkları zaman yüzlerini ekşitirler ve onlarla konuşurken yumuşak bir dil ile konuşmazlar.

Bu kimseler düşünmezler ki, ibadetler ve hayırlar insanların takdiri için değil Allah-u Zülcelal’in rızası için yapılır. Hal böyle olunca da bu işlerden dolayı kimsenin insanlardan birşey bekleme hakkı yoktur. Bu sebeble Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“De ki: Müslümanlığınızı başıma vurmayın. Eğer gerçekten müslüman olmuşsanız, sizin kimse üzerinde minnetiniz yoktur, Allah’ın sizin üzerinizde minneti vardır.” (Hucurat; 17)

Allah-u Zülcelal’e giden yolda başarılı olanlar, o yolun üzerindeki engellerin afetlerini ve kalbe giriş yollarını bilip, kendisini bundan muhafaza eden ve basiretle davranan kimselerdir.

Aldananlar ise, Allah-u Zülcelal’in kendi iradelerine terkettiği ve kalblerini hakkı bilip anlamaktan geri bıraktığı kimselerdir. Nasıl insan düşman karşısında uyanık ve dikkatli duruyorsa, şeytan ve nefsin karşısında da o şekilde uyanık ve dikkatli davranması lazımdır.