23 Haziran 2011 Perşembe

Kerbelâ Hadisesi’nin İslam Tarihindeki Yeri ve Neticeleri

http://sabrikontek.azbuz.com :}Hz. Hüseyin’in Emevî yönetimine karşı harekete geçmesinin sebebi olarak tek başına Kûfelilerin davetlerini göstermek doğru olmaz. Zira o, daha kendisine herhangi bir mektup ulaşmadan Medine’den ayrılıp Mekke’ye gitmiş, şûrâ ve seçim prensiplerine aykırı olarak halîfe olduğu için Yezid’in meşruiyetini kabul etmemiştir.

Iraklılar Hz. Ali’ye destek vererek başlattıkları iktidar mücadelesini, Muaviye’nin liderliğinde hareket eden Suriyeliler karşısında kaybetmişlerdi. Bunun sonucu olarak devletin merkezi, dolayısıyla hazinesi Kûfe’den Dımaşk’e nakledildi. Daha önce kendilerini devletin asıl sahibi gören Iraklılar yeni şartlarda yönetime bağlı sıradan bir eyalet statüsüne indiler. Onların fethettikleri büyük arazilerin gelirleri artık Şamlıların kontrolüne girmişti. Iraklılar ise yönetimin keyfî tavrına göre bazen artırılan, bazen azaltılan bazen de tamamen kesilen, hiçbir zaman da Şamlıların seviyesine ulaşamayan maaşlarla yetinmek zorunda kalmışlardı. Bu şartlar eski başkentin gururlu sakinlerini son derece rahatsız ediyor, yönetime karşı kinlerini daha da artırıyordu. Onlar bu rahatsızlıklarını göstermek amacıyla fırsat bulduklarında yönetime karşı isyan gerçekleştirdiler. Emevîler aleyhine harekete geçmek istediklerinde ilk önce Hz. Ali’nin çocuklarını ve torunlarını hatırladılar. Zira gerek geçmiş günlere duyulan özlem, gerekse Hz. Ali’ye beslenen muhabbet sebebiyle Iraklıların neredeyse tamamı bu faaliyetlere gönülden destek oluyorlardı. Ancak bu destek bir türlü gönül desteğinden kılıç desteğine dönüşmüyordu. Bunun neticesinde Ehl-i Beyt adına başlangıçta coşkun bir heyecan yaratan, ancak kısa sürede saman alevi gibi parlayıp sönen kıyamlar Emevîlerin gücü karşısında hep etkisiz kaldı. Bu faaliyetlerin pek çoğu hareketin lideri konumundaki Hz. Ali evladı için trajedi ile sonlanmıştır. İslâm tarihinde bu olaylar ve trajediler zincirinin ilk halkası, Hz. Hüseyin’in teşebbüsüne karşı sergilenen kanlı Kerbelâ hadisesidir.

Muaviye’nin ölümünden sonra Yezid’in halîfe olmasıyla birlikte Kûfe’deki yönetim muhalifleri derhal harekete geçerek Mekke’de bulunan Hz. Hüseyin’i şehirlerine davet etmeyi kararlaştırdılar. Bu amaçla Kûfe’deki yönetim muhalifleri Süleyman b. Surad’ın evinde toplanarak Hz. Hüseyin’e hitaben bir mektup kaleme aldılar. Mektupta onu Kûfe’ye gelerek dağınık durumda olan insanları Yezid’e karşı toplamaya çağırıyorlar, şayet gelirse kendisini halîfe ilân ederek Yezid’e karşı savaşacaklarına dair söz veriyorlardı.[1] Bu mektubu benzer talep ve vaadler taşıyan başka davet yazıları takip etti. Hz. Hüseyin gelen çağrıların yoğunlaşması bunun üzerine Kûfelilere hitaben şöyle bir cevap yazdı: “Bütün anlattıklarınızı anlamış durumdayım. Sizlere amcamın oğlu Müslim’i gönderiyorum. Ona halinizi, durumunuzu ve görüşlerinizi bana yazmasını emrettim. Eğer o da sizin ileri gelenlerinizin, bana gönderdikleri haberlerdeki görüşler etrafında birleşmiş olduklarını yazacak olursa, Allah’ın izniyle pek yakında yanınızda olurum.”[2]

Burada şu hususa dikkat etmek gerekir ki, Hz. Hüseyin’in Emevî yönetimine karşı harekete geçmesinin sebebi olarak tek başına Kûfelilerin davetlerini göstermek doğru olmaz. Zira o, daha kendisine herhangi bir mektup ulaşmadan Medine’den ayrılıp Mekke’ye gitmiş, şûrâ ve seçim prensiplerine aykırı olarak halîfe olduğu için Yezid’in meşruiyetini kabul etmemiştir. Diğer taraftan Hz. Hüseyin’in Müslümanları idare etme konusunda kendisini Yezid’den daha ehil ve layık gördüğü de bilinmektedir. Yezid’in fâsık ve câhil olması sebebiyle Müslümanları yönetemeyeceği düşüncesi de onun siyasî mücadeleye girişmesinde belirli derecede rol oynamıştır. Hz. Hüseyin hareketinin sebepleri hakkında akla gelen bütün bu gerekçelerle birlikte Kûfe’den gelen davet mektuplarının ona harekete geçme konusunda cesaret verdiği, en azından onun siyasî faaliyet alanının zamanını ve istikametini belirlediği de bir gerçektir.[3]

Irak halkı nazarında Emevî halîfeliği İslâm toprakları ve eski başkent Kûfe’nin üzerinde bir işgal faaliyeti olarak görülmüştür.

Hz. Hüseyin’e davet mektuplarının Kûfelilerden gelmiş olması esasında beklenmeyen bir durum değildir. Zira burası hem babası Hz. Ali, hem de ağabeyi Hz. Hasan’ın siyasî merkez olarak kabul ettiği şehirdi. Üstelik Hz. Ali taraftarlarının büyük bir kısmı burada yaşıyordu. Daha yakın zamanda Muaviye’nin gerek Ziyâd, gerekse oğlu Ubeydullah eliyle onlara yaptıkları da zihinlerde canlılığını devam ettiriyordu. Üstelik 20 yıl süresince Muaviye onların gönlünü almak için de olsa bir kez bile Irak’a gelmemiş, onlara iltifat etmemiştir. Bu durumda Irak halkı nazarında Emevî halîfeliği İslâm toprakları ve eski başkent Kûfe’nin üzerinde bir işgal faaliyeti olarak görülmüştür. Netice olarak Iraklılar, Hz. Ali döneminde elde etmiş oldukları dünyalıkları Muaviye eliyle Şamlılara kaptırmaları sebebiyle Hz. Hüseyin vasıtasıyla bu eski imkânlarını geri alabilmek için tekrar şanslarını denemeye karar vermişlerdir.[4]

Hz. Hüseyin, hareket etmeden önce amcasının oğlu Müslim b. Akîl’i Kûfe’ye gönderdi. Müslim şehre ulaşınca halkın büyük bir teveccühü ile karşılaştı. Başlangıçta Muhtar es-Sekafî’nin evini hareket merkezi olarak belirledi. Mülayim bir kişiliğe sahip olan şehrin valisi Numan b. Beşîr’in müsamahasından da istifadeyle Hz. Ali taraftarlarıyla toplantılar düzenlemeye başladı. Gelenlerin pek çoğu Hz. Hüseyin ile birlikte savaşacaklarına dair söz veriyorlardı. Sonuçta şehirde önemli sayıda bir taraftar grubu toplandı. Bu gelişmeler üzerine Müslim, şehre gelmesi için Hz. Hüseyin’e haber gönderdi.[5]

Diğer taraftan Kûfe’de bulunan Emevî taraftarları başkente haber gönderilerek valinin şehirde olup-bitenlere kayıtsız kaldığını, şayet Kûfe’yi elinde tutmak istiyorsa onun yerine güçlü bir valiyi görevlendirmesi gerektiğini bildirdiler. Bunun üzerine halîfenin emriyle şehrin idaresi Basra valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a verildi. Yeni vali Kûfe’ye gelir gelmez halkı itaate çağıran aynı zamanda tehdit içeren bir konuşma yaptı:

"Halîfe beni şehrinize vali ve haraç işlerinize memur tayin etti. Bana mazlum olanınıza iyilik etmeyi, yok­sullarınızı doyurmayı, devlete itaat edene iyi mu­amele etmeyi, âsi ve fitnecilere karşı sert davranmayı emretti. Ben burada onun emrini uygulayacak, emirlerini yerine getireceğim. İyi­lerinize karşı müşfik bir baba, itaat edenlerinize karşı bir kardeş gibi davranacağım. Kılıç ve kır­bacım, emrimi kabul etmeyen, bana karşı çıkanların üzerinde olacaktır. Bundan sonra herkes dilediğiniyapabilir”.[6]

Valinin bu tehdidinin ardından Müslim b. Akîl’in yanında toplanmış olan Kûfeliler dağılmaya başladı. Bunun üzerine Müslim, şehirde Hz. Ali taraftarlarının önderlerinden Hânî b. Urve el-Murâdî’nin evine sığınarak Hz. Hüseyin adına faaliyetlerini burada devam ettirmeye başladı. Vali Ubeydullah b. Ziyâd ise onun her hareketini dikkatle takip ediyordu. Nitekim azatlı kölelerinden birisi Hz. Ali taraftarı görünerek Müslim’nin yanına gidip gelenlerle görüşmeye başladı. Hânî’nin evine kimlerin geldiğini, burada nelerin konuşulduğunu valiye aktardı. Ubeydullah b. Ziyâd daha sonra Hânî’yi çağırarak gelişmeler hakkındaki fikrini sordu. Muhatabı başlangıçta söylenenleri inkâr etmişse de azatlı köle ile yüzleştirince Müslim b. Akîl ile ilişkisini ve evinde gerçekleştirilen faaliyetleri itiraf etmek zorunda kaldı. Bununla birlikte Müslim’i kendisinin çağırmadığını, onu kapısından çeviremediği için misafir olarak tuttuğunu, şayet vali izin verirse gidip kendisini evinden çıkaracağını söyledi. Ancak Ubeydullah, Müslim’i kendilerine getirmesinden başka hiçbir şeye razı olmayacağını bildirince, Hânî, misafirini öldürülmek için teslim etmesinin onur kırıcı bir davranış olacağı gerekçesiyle bu teklifi reddetti. Bunun üzerine Ubeydullah Hânî’yi feci bir şekilde dövdükten sonra hapse attı.[7]

Ev sahibinin başına gelenleri haber alan Müslim b. Akîl kendisine katılma konusunda söz verenlere haber göndererek toplanma ve hareketlerini açıktan halka duyurma zamanının geldiğini bildirdi. Bunun üzerine şehirdeki Hz. Ali taraftarları valilik sarayına doğru harekete geçtiler. Toplanan insanların artmasıyla birlikte durumun aleyhine geliştiğini gören Ubeydullah, yanında bulunan şehir ileri gelenlerine dışarı çıkarak kendi yakınlarını topluluktan ayırmalarını, itaat edecek olanlara mükâfat vaat etmelerini, isyan edecek olanları da korkutmalarını istedi. Kabile reislerinin dışarıya çıkıp yakınlarına hitaben konuşma yapmaları üzerine valilik sarayının etrafındaki kalabalık hızla dağılmaya başladı. O kadar ki Müslim b. Akîl’in yanında sadece 30 kişilik bir grup kaldı. Onların da kısa süre sonra yanından ayrılmaları üzerine Müslim ne yapacağını bilemeden şehrin sokaklarına daldı. Nihayet Kinde kabilesine mensup Tav’a isimli yaşlı bir kadının evine sığındı. Diğer taraftan vali, yatsı namazından sonra halka hitaben bir konuşma yaparak Müslim’i himaye edeni şiddetli bir şekilde cezalandıracağını, onu kendisine getiren veya yerini bildirenlere ise ödül vereceğini ilan etti. Aynı anda valinin muhafızları tarafından şehrin bütün çıkış kapıları tutularak evlerde arama yapılmaya başlandı.[8] Ertesi günün sabahında Müslim’in sığındığı evin sahibi yaşlı kadının oğlu onun kendi evlerinde saklandığını valiye haber verdi. Bunun üzerine Müslim yakalanıp valinin huzuruna getirildi. Daha sonra da sarayın damına çıkarılarak burada öldürüldü. Onun ardından daha önce tutuklanmış olan Hânî b. Urve de valinin emriyle katledildi. (H.9 Zilhicce 60/M.10 Eylül 680).[9]

Hz. Hüseyin, Müslim’in kendisini Kûfe’ye davet eden mektubu alınca harekete geçmeye karar verdi. Onun gitme hazırlıklarından haberdar olan Abdullah b. Abbâs Iraklılara güvenmemesi gerektiğini, onu çağıran insanların kendisini her an terk etme ihtimalinin yüksek olduğunu söyledi. Buna karşılık Abdullah b. Zübeyr “şayet benim senin gibi taraftarlarım olsaydı oraya gitmekte hiç tereddüt göstermezdim” diyerek Hz. Hüseyin’i Irak’a gitme konusunda teşvik etti.[10] Abdullah b. Abbâs ertesi günü yeniden gelerek Irak’a gitmekten vazgeçmesini, mutlaka bir hareket başlatmak istiyorsa Yemen’i tercih etmesinin daha uygun olacağını, zira oradakilerin kendisini daha gönülden destekleyeceklerini ifade ettiyse de, Hz. Hüseyin’in kararını değiştiremedi.[11]

Hz. Hüseyin yolculuk hazırlıklarını tamamladıktan sonra Hicretin 60. yılı Zilhicce ayının sekizinci günü (9 Eylül 680) ailesiyle birlikte Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktı. Hareketi esnasından karşılaştığı herkes ona Kûfelilere güvenmeyip geri dönmesi tavsiyesinde bulundu. Bunlar arasında meşhur şair Ferazdak “Kûfelilerin kalbi seninle, kılıçları ise Ümeyyeoğulları’yla birliktedir” diyerek Hz. Hüseyin’e Irak’a gitmemesi gerektiğini bildirdi. Ancak onun ikazı da etkili olamadı.[12] Bu esnada kafileye Mekke’den Abdullah b. Cafer’in gönderdiği mektup ulaştı. Abdullah b. Cafer, Hz. Hüseyin’e geri dönmesi için adeta yalvarıyor, bu hareketin bütün aileyi yok olmaya götürebileceği uyarısında bulunuyordu. Mekke valisi Amr b. Sa‘îd’den kendisi için eman aldığını bildirdi. Ancak onun bu çabası da Hz. Hüseyin’in Irak’a gitme kararını değiştiremedi.[13]

Hz. Hüseyin, Kûfe halkının güvenilmezliğinden ötürü kendisine geri dönmeyi tavsiye eden muhataplarına durumu bildiğini fakat aziz ve celil olan Allah'ın emrine kimsenin karşı gelemeyeceğini söyleyerek mukabele etmiştir.

Diğer taraftan Müslim b. Akîl’i etkisiz hale getiren Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd, Hz. Hüseyin’in Mekke’den hareket ettiği haberini alınca, onun geçeceği yolları gözetim altında tutması için Husayn b. Numeyr komutasındaki askerî birliği harekete geçirdi. [14] Bu sırada Hz. Hüseyin de yoluna devam ediyordu. Sâlebiyye denilen yere geldiğinde Müslim b. Akîl’in Ubeydullah b. Ziyâd tarafından öldürüldüğü haberi ulaştı. Bu gelişme üzerine Hz. Hüseyin’in ile birlikte hareket edenlerden bazıları Kûfe’de artık yardımcıları kalmadığı için bu noktadan daha ileri gitmenin fayda sağlamayacağını, üstelik bunun hayatlarını tehlikeye atmak anlamına geleceğini söylediler. Ancak bu defa da Müslim’in çocukları babalarının intikamını almadan geri dönmeyeceklerini ilan ettiler. Hz. Hüseyin bu gelişme üzerine yola devam kararı aldı.[15]

Yürüyüş esnasında Hz. Hüseyin’in Kûfe’de bulunan Müslim’e haberci olarak göndermiş olduğu sütkardeşi Abdullah b. Buktur’un da Husayn b. Numeyr’in devriyeleri tarafından yakalanıp Kûfe’ye götürüldüğü ve burada Ubeydullah tarafından işkence edilerek öldürüldüğü haberi geldi. Hz. Hüseyin bu son gelişme karşısında Kûfe’deki taraftarlarından tamamen ümidini kestiğini, bu noktadan sonra geri dönmek isteyenleri kınamayacağını bildirdi. Bunun üzerine kendisine destek olmak için kafileye sonradan katılanlardan bir kısmı ayrılmaya başladılar. Sonuçta Hz. Hüseyin’in yanında sadece Mekke’den birlikte yola çıktığı akrabası kaldı.[16] Bu esnada Irak’tan gelen Abdullah b. Mutî, Hz. Hüseyin’e “Allah adına senden geri dönmeni istiyoruz. Allah’a yemin ederim ki, sen sadece keskin kılıçlar üzerine gidiyorsun. Sana bu haberleri gönderen kimseler şayet seni savaşmak durumunda bırakmamış olsalardı, senin için her şeyi hazırlamış bulunsalardı ve bundan sonra sen onların yanına gelseydin, işte bu isabetli olurdu. Fakat şu sözünü ettiğimiz durumda senin böyle bir iş yapmanı uygun görmüyorum” diyerek dönmesi uyarısında bulundu. Ancak Hz. Hüseyin muhatabına şu cevabı verdi: “Senin sözünü ettiğin bu durumu biliyorum. Fakat aziz ve celil olan Allah’ın emrine hiçbir kimse karşı gelemez”.[17]

Kûfe’ye doğru yoluna devam eden Hz. Hüseyin, Zû Husum denilen yerde Kâdisiye’de konaklamış bulunan Husayn b. Numeyr’in gönderdiği Hürr b. Yezid komutasındaki askerî birlikle karşılaştı. Onların görevi Mekke’den gelen kafileyi sürekli olarak gözetim altında bulundurmak ve Kûfe’ye ulaştırmaktı. Hz. Hüseyin muhataplarına kesinlikle Ubeydullah’ın yanına gitmeyeceğini bildirdi. Hürr b. Yezid ise “Ben seninle savaşmak emrini almadım, sadece seni Kûfe’ye götürünceye kadar senden ayrılmamakla emrolundum. Kabul etmeyecek olursan seni Kûfe’ye götürmeyeceğim. Ancak sen de Medine’ye ulaştırmayacak bir yola koyul. Bu konuda ben İbn Ziyâd’a yazarım, sen de Yezid veya İbn Ziyâd’a yaz. Belki Allah bana seninle ilgili herhangi bir şeye katılmaktan esenliğe kavuşturacak bir yol açar”. Bunun üzerine Hz. Hüseyin Kûfe yolu ile Medine yolu arasında farklı bir güzergâha doğru harekete geçti. Iraklı askerler de kendisini takip ediyorlardı. Kısa süre sonra Ubeydullah b. Ziyâd’ın mektubu geldi. Kûfe valisi, Hürr b. Yezid’e Hz. Hüseyin’in sarp ve müstahkem yerlere sığınmasına engel olmasını, onu susuz ve insanların uğramadıkları bir yerde konaklamaya zorlamasını emretti. Bunun üzerine Hz. Hüseyin yanındakilerle birlikte Ninova bölgesinde yer alan ve günümüzde Bağdat’ın 100 km. güneydoğusunda bulunan Kerbelâ[18] denilen yere indirildi. (2 Muharrem 61/2 Ekim 680).[19] Bu arada Kûfe’den gelen bir topluluk, Hz. Hüseyin’in haberci olarak göndermiş olduğu Kays b. Müshir es-Saydâvî’nin Ubeydullah b. Ziyâd tarafından yakalanıp kalenin üzerinden atılmak suretiyle öldürüldüğünü bildirdiler. Artık Hz. Hüseyin için Kûfe’de en küçük bir ümit ışığı kalmamış oldu. [20]

Hz. Hüseyin kafilesinin Kerbelâ’da konaklamasının dördüncü gününde Ömer b. Sa‘d b. Ebû Vakkâs, emrindeki orduyla bölgeye ulaştı. Sa‘d, kısa süre önce vali Ubeydullah tarafından Rey[21] valiliğine tayin edilmişti. Ancak Hz. Hüseyin’in harekete geçtiği haberi alınınca vali, bu hadiseyle ilgilenme görevini Sa‘d’a havale ederek, kendisine şayet bundan kaçınırsa Rey valiliğini unutmasını söyledi. Sa‘d, her ne kadar ısrarla bu vazifeden affını istediyse de muvaffak olamadı. Yakınlarının Hz. Hüseyin’in kanına bulaşmaması uyarılarına rağmen Rey valiliğinden vazgeçemediği için gönülsüz bir şekilde Hz. Hüseyin üzerine gönderilen ordunun komutasını üstlendi.[22]

Ömer b. Sa‘d, Kerbelâ’ya ulaşmasının ardından Hz. Hüseyin’e niçin Kûfe’ye gelmeye karar verdiğini sordu. Hz. Hüseyin de kendisini bizzat Kûfelilerin davet ettiğini, fakat yeni şartlar sebebiyle derhal geri dönebileceğini ifade etti. İkisi arasındaki karşılıklı görüşmeler gerek açık, gerekse gizli bir şekilde devam etti. Sonuçta herhangi bir çarpışmaya meydan vermeden meselenin halledilmesini isteyen Ömer, hem Hz. Hüseyin’in tekliflerini ihtiva eden, hem de kendisinin nasıl bir yol takip etmesi gerektiğini soran bir mektubu Ubeydullah’a gönderdi. Kısa süre sonra gelen cevapta vali, ondan Hz. Hüseyin’e halifeye biati teklif etmesini, ayrıca onun su ile bağlantısının da tamamen kesilmesini istedi. Bu hadise Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden üç gün önce gerçekleşti.[23] Yeni şartlarda Hz. Hüseyin’in yanındakiler ancak çok zor şartlarda su alabildiler. Bu esnada Hz. Hüseyin, Kûfe ordusu komutanına ya geri dönmesine, ya sınır şehirlerine gidip cihad etmesine ya da Yezid’in yanına giderek meseleyi bizzat görüşmesine izin verilmesini istedi. Bu talep de derhal Ubeydullah b. Ziyâd’a ulaştırıldı. Vali kendisine yapılan tekliflerin hiç birini kabul etmedi. Üstelik yanında bulunan Şemir b. Zilcevşen’e talimat vererek Ömer b. Sa‘d’a gitmesini, Hz. Hüseyin’i teslim olmaya çağırmasını, aksi takdirde onunla savaşmasını emretti, şayet bu emirlerini yerine getirirse kendisinin de Ömer b. Sa‘d’a itaat etmesini, kabul etmezse onun başını vurarak askerlerin komutasını üstlenip Hz. Hüseyin’e saldırmasını istedi. Vali, ayrıca Şemir ile birlikte doğrudan Ömer b. Sa‘d’a şu şekilde yazılmış bir mektup gönderdi: “Ben seni Hüseyin’e onunla savaşmaktan geri kalman, onu ilerletmen, ona uzun süre tanıman, ya da bana karşı ona şefaat etmen için göndermedim. Şimdi iyi dinle. Şayet Hüseyin ve beraberindekiler benim vereceğim karara razı olup teslim olurlarsa, onları bana gönder, kabul etmeyecek olurlarsa onları öldürünceye kadar savaş. Bizim emirlerimizi uygulayacak olursan, dinleyip itaat edenler nasıl mükâfatlandırılırsa, biz de seni aynı şekilde mükâfatlandırırız. Kabul etmeyecek olursan da askerlerimizin başından ayrıl ve komutayı Şemir’e bırak”. Ömer b. Sa‘d, Kûfe’den gelen bu emir sebebiyle rahatsız oldu, ancak görevini Şemir’e devretmeyerek Hz. Hüseyin’e karşı düzenlenecek saldırıyı bizzat idare etmeye karar verdi.[24]

9 Muharrem gecesi yanındakileri toplayan Hz. Hüseyin, Kûfelilerin asıl hedefinin kendisi olduğunu, dolayısıyla isteyenin burayı terk ederek canını kurtarabileceğini, gidenlerin de hiçbir zaman kınanmayacağını söyledi. Ancak yanında yer alanların tamamı sonuna kadar kendisiyle birlikte olacaklarını bildirdiler.

Ubeydullah b. Ziyâd’dan gelen son talimatla birlikte artık savaş kaçınılmaz hale geldi. Saldırı vaktinin yaklaştığını fark eden Hz. Hüseyin Muharrem’in 9’u Perşembe günü (9 Ekim 680), Ömer b. Sa‘d’a haber göndererek ertesi sabaha kadar saldırıyı ertelemelerini, gece boyu ibadet edip mağfiret dileyeceklerini bildirdi. Komutan bu teklifi kabul etti. Gece yarısı yanındakileri toplayan Hz. Hüseyin, Kûfelilerin asıl hedefinin kendisi olduğunu, dolayısıyla isteyenin burayı terk ederek canını kurtarabileceğini, gidenlerin de hiçbir zaman kınanmayacağını söyledi. Ancak yanında yer alanların tamamı sonuna kadar kendisiyle birlikte olacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin savunma amacıyla çadırların birbirlerine yaklaştırılmasını, kadın ve çocukların da ortada toplanmasını istedi.[25]

Ertesi gün (10 Muharrem Cuma 61/10 Ekim 680) her iki taraf sabah namazını kaldıktan sonra savaş vaziyeti aldı. Hz. Hüseyin saldırı emri bekleyen Kûfelilere tekrar uzun bir konuşma yaptı. Kendisinin bizzat Kûfe ordusunda bulunan kişilerin davet mektupları sebebiyle burada olduğunu söyledikten sonra Mekke’ye mektup gönderenlerin isimlerini saydı. Ancak oradakiler biz böyle bir şey yapmadık diyerek Hz. Hüseyin’e yaptıkları davet çağrılarını inkar ettiler.[26] Bu esnada ilginç bir olay gerçekleşti: Mekke-Kûfe yolunda Hz. Hüseyin’i karşılayan ve onun geri dönmesine engel olan ilk Irak birliğinin komutanı Hürr b. Yezid, Ömer b. Sa‘d’ın ordusundan ayrılarak Hz. Hüseyin’in saflarına katıldı. Daha önceki davranışlarından dolayı kendisinden özür diledi ve onun yanında savaşacağını bildirdi. Ardından da arkadaşlarını Hz. Hüseyin’e karşı savaşmamaları konusunda uyarmaya çalıştı. Ancak konuşmaları herhangi bir netice vermedi.[27]

Hürr’ün Hz. Hüseyin tarafına geçmesinin ardından Kûfe birliğinin komutanı Ömer b. Sa‘d’ın Hz. Hüseyin tarafına atmış olduğu okla savaş başladı. Hz. Hüseyin’in yanında bulunanlar onu korumak amacıyla etrafını sarmış vaziyette savaşıyorlardı. Bu hususta en fazla gayret gösterenlerden birisi de Kûfeli Hürr b. Yezid idi. Ancak az sayıdaki Hz. Hüseyin taraftarlarının dört bir yandan yapılan yoğun hücumlara mukavemet göstermeleri mümkün değildi. Diğer taraftan komutan Ömer b. Sa‘d, Husayn b. Numeyr’e doğrudan Hz. Hüseyin’i hedef alan bir saldırı gerçekleştirmesini emretti. Bu saldırı neticesinde Hz. Hüseyin’i korumaya çalışanlar sırasıyla öldürüldüler. Nihayet geride sadece Hz. Hüseyin kaldı. Ancak Kûfeli askerlerden yanına gelen herkes geri dönüyor hiç kimse onu öldürmeye cesaret edemiyordu. Nihayet Şemir’in teşviki ve kesin emriyle askerler hep birlikte saldırdılar. İlk önce Mâlik b. Nusayr isimli Kûfeli onun başına vurarak yaraladı. Aynı anda Kûfeli komutanlardan Husayn b. Numeyr’in attığı ok Hz. Hüseyin’in boğazına saplandı. Bunun hemen ardından Şemir yanındaki on kişiyle yaralı vaziyette bulunan Hz.Hüseyin’in üzerine yürüyerek öldürücü darbeler vurdu. Bu son saldırı neticesinde Hz. Hüseyin şehit edildi. Kûfeliler onu öldürdükten sonra eşyalarını yağmaladılar. Çadırlarda bulunan mallar gasp edildi. Askerler bu esnada çadırlardan birinde Hz. Hüseyin’in hasta vaziyette yatan oğlu Zeynelâbidin adıyla tanınan Ali’yi buldular. Şemir onu da öldürmek istediyse de yanındakiler çocuk yaşta, üstelik hasta olan bir kişinin öldürülemeyeceğini söyleyerek onun cinayetine engel oldular. Sonuçta Hz. Hüseyin de dâhil olmak üzere Kerbelâ hadisesinde 72 kişi Kûfeliler tarafından öldürüldü. Kaynaklarda çarpışmalar esnasında Kûfelilerin de 88 kayıp verdikleri rivayet edilir.[28]

İslâm tarihi kaynaklarında Yezid b. Muaviye’nin Hz. Hüseyin ve taraftarlarının başına gelenlere çok üzüldüğü, hadisenin bu noktaya gelmesinde Ubeydullah b. Ziyâd’ı sorumlu tuttuğu ve ona lanet okuduğu rivayetleri mevcuttur. Ancak Yezid’in bu hususta Ubeydullah’a karşı herhangi bir yaptırım uygulamamış olması, onun gelişmeleri gerçek anlamda onaylamadığı görüşüne şüphe düşürür mahiyettedir.

Hz. Hüseyin ve onunla birlikte öldürülenlerin kesik başları çarpışmaların hemen ardından vali Ubeydullah b. Ziyâd’a götürüldü. Ömer b. Sa‘d da iki gün sonra Hz. Hüseyin’den kalan kadın ve çocukları Kûfe’ye sevketti. Geride bırakılan şehit cesetleri bölgede yaşayan Benî Esed kabilesi mensupları tarafından Hâir denilen yere defnedildi.[29] Hz. Hüseyin’in ve arkadaşlarının başlarıyla kadın ve çocuklar Kûfe’den başkent Şam’a götürüldü. İslâm tarihi kaynaklarında Yezid b. Muaviye’nin Hz. Hüseyin ve taraftarlarının başına gelenlere çok üzüldüğü, hadisenin bu noktaya gelmesinde Ubeydullah b. Ziyâd’ı sorumlu tuttuğu ve ona lanet okuduğu rivayetleri mevcuttur. Ancak Yezid’in bu hususta Ubeydullah’a karşı herhangi bir yaptırım uygulamamış olması, onun gelişmeleri gerçek anlamda onaylamadığı görüşüne şüphe düşürür mahiyettedir. Anlaşılan odur ki, Yezid, hadiseden dolayı üzüntüsünü göstermekle birlikte, bu üzüntüsünün gereğini yerine getirmemiş, sorumlular hakkında herhangi bir tahkikat yapmamıştır. Üstelik Ubeydullah, onun zamanında Kûfe’de olağanüstü yetkilerle görev yapmaya devam etmiştir. Bundan dolayı, üzülmek bir yana, istemediği yöntemlerle de olsa en büyük siyasî rakibinden kurtulmuş olması sebebiyle Yezid’in sonuçtan memnuniyet duyduğunu söylemek bile mümkündür. Bununla birlikte Yezid, yanında bulundukları süre zarfında Hz. Hüseyin’in geride bıraktığı ailesine özel misafiri muamelesi yapmış, bir süre sonra her türlü ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle yanlarına muhafız birlikleri görevlendirerek onların salimen Medine’ye ulaşmalarını sağlamıştır.[30]

İslâm tarihçileri Kerbelâ hadisesini teferruatıyla aktardıktan sonra, bu olaya doğrudan veya dolaylı müdahil olanların sorumlulukları üzerine bir takım değerlendirmeler yapmışlardır. Bunun sonucunda hadisede birinci derecede sorumlu olanlar halîfelik makamında bulunan ve hadisenin siyasî mesuliyetini yüklenen Yezid, onun Kûfe’deki valisi Ubeydullah b. Ziyâd ve emrindeki komutanlar, Hz. Hüseyin’i şehirlerine davet edip sonra da yalnız bırakan, üstelik Kerbelâ’da bizzat kendi elleriyle katleden Kûfelilerdir. Zira Hz. Hüseyin’in katilleri arasında Ümeyyeli veya Şamlı hiç kimse yoktur. Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd, Kerbelâ’da meydana gelen katliamın görünen sorumlusu olmakla birlikte, hadisenin siyasî ve gerçek sorumlusunun devlet başkanlığı makamında bulunan Yezid’in olduğu açıktır. Hz. Hüseyin başta olmak üzere yakınlarının şehit edilmesi, ayrıca daha sonra gerçekleşecek olan Medine istilâsı ve Mekke’nin muhasarasıyla birlikte Kâbe’nin mancınıklarla tahrip edilmesi hadiselerinin baş sorumlusu olması sebebiyle Yezid b. Muaviye, İslâm tarihi boyunca Müslümanların hafızasında belki de en çok nefret edilen şahıs olmuştur. O kadar ki, onun ismi insanlar arasında hakaret sıfatı olarak kullanılmıştır ki, bu anlayış günümüzde de devam etmektedir.

Kerbelâ’nın asıl sorumlularının Yezid, valisi Ubeydullah ve onu önce davet edip ardında da bizzat katleden Kûfelilerin olduğu hususunda tarihçiler arasında genel bir ittifak vardır. Ancak bununla birlikte bazı tarihçiler, hadisenin bu şekilde neticelenmesinde Hz. Hüseyin’in de ihmal ve sorumluluğunun bulunduğuna dikkat çekerler. Onlara göre pek çok sahâbe önderi ona Mekke’yi terk edip Kûfe’ye gitmemesi, mutlaka harekete geçmesi gerekiyorsa bunun yerine Yemen’i tercih etmesi konusunda uyarıda bulunmalarına rağmen Hz. Hüseyin, tek başına karar vererek ikazları dikkate almamış, istişare prensibine aykırı davranmıştır. Üstelik düşmanla muharebeye giderken de ihtiyatlı davranıp yanında kendisini koruyacak kadar asker bulundurmamış, sonu belli olmayan bu harekete girişerek aile fertlerinin de canlarını tehlikeye atmıştır. Kûfelilerin güvenilmez insanlar olduğunu babası ve ağabeyinin tecrübelerinden açıkça bilmesi, ayrıca temsilcisi olarak gönderdiği Müslim b. Akîl’in öldürüldüğünü haber almasına rağmen geri dönmemiş ve Kûfe’ye hareketini sürdürmüştür. Onun bu davranışı Ehl-i Beyt’in büyük bir kısmının yok olmasına sebep olmuştur.[31]

Şiiliğin temel şahsiyeti ve hareket noktası resmiyette Hz. Ali olmakla birlikte, Kerbela olayı sebebiyle Hz. Hüseyin’in adı daha öne çıkmıştır.

Kerbelâ hadisesi, yakın ve uzak neticeleri açısında İslâm tarihinin önemli ve karmaşık olayları arasında kabul edilir. Kerbelâ sebebiyle gerek devlet başkanı Yezid, gerekse Emevî hanedanına karşı toplumda büyük infiale sebep olmuştur. Nitekim Hz. Hüseyin’in öldürülmesine tepki olarak çeşitli şahıs ve gruplar tarafından, farklı gayeler güdülerek pek çok isyan gerçekleştirilmiştir. Sonuçta bu olay, Emevîlerin Müslüman kamuoyunun desteğini önemli ölçüde kaybetmesine sebep olmuş ve hanedanın yıkılışına kadar yönetim aleyhtarı faaliyetlerin en önemli propaganda malzemesi haline gelmiştir. Hadiseyi gayeleri uğruna en iyi kullananlar ise Horasan’da başlattıkları isyan sonucunda iktidarı Emevîlerin elinden alan Abbâsîler’dir. Bundan dolayı İslâm tarihçileri Emevî devletinin yıkılış sebepleri arasında Hz. Hüseyin’in öldürülmesini öncelikli olarak zikrederler.

Kerbelâ hadisesi sadece siyasî neticeler doğurmamış, politik nitelikli başlayan Şia hareketi ideolojisini belirleyen en önemli âmil olarak kabul edilmiştir. Şiilik bundan sonra sadece Ali taraftarı olma boyutunu aşmış, ona bağlı olanları, Müslümanları yönetmeyi Hz. Ali evladının devredilmez hakkı olduğu inancını bir dini hüküm olarak kabul eden bir grup haline getirmiştir. Şiiler, Emevîlerin veraset yoluyla iktidarın devri anlayışına tepki olarak, hilâfetin sadece Hz. Ali soyundan gelenlerin hakkı olduğu tezini savunmaya, hatta bunu bir akîde olarak benimsemeye başlamışlardır. Nitekim daha sonraki süreçte Ehl-i Beyt adına atılan bütün siyasî adımların ve fikrî temellendirmelerin referans noktası Kerbelâ hadisesi olmuştur. Hulasa Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi Şia mezhebinin siyasî hayat kaynağı, adeta doğum tarihi olarak telakki edilmiştir. Nitekim Şiiliğin temel şahsiyeti ve hareket noktası resmiyette Hz. Ali olmakla birlikte, bu olay sebebiyle Hz. Hüseyin’in adı daha öne çıkmıştır. Şiiler tarafından Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih büyük ihtifallerle hatırlanır ve görkemli törenler yapılırken, Hz. Ali’nin şehit edilmesi hadisesi ve yıldönümü aynı ilgiyi hiçbir zaman görmemiştir. Gerçekten Günümüzde de İmâmiyye’nin gönül ve duygu dünyasını Hz. Hüseyin sevgisi yönlendirmektedir. Onun trajik sonu İslâm edebiyatında başlı başına bir tür oluşturmuş ve özellikle taziye törenlerinde okutulmak üzere “maktel”, “Maktel-i Hüseyin” adı verilen mersiyeler kaleme alınmıştır.[32]

16 Haziran 2011 Perşembe

Vefakârlık ve ahde vefa

http://sabrikontek.azbuz.com :}Vefakârlık ve ahde vefa, İslam ahlakının temel umdeleri olarak kabul edilmiş, her ikisi de Allah’la ilişkilerimizi tanzim etmeleri cihetiyle imanla ilişkilendirilmiş, birey-toplum ilişiklerini düzenleyen yönüyle de hukuki müeyyidelere bağlanmıştır. Her iki haslet de İslam’ın ahlaki erdemler hiyerarşisinde en üst mertebelerde tutulmuştur.

Mümin, her şeyden önce Rabbine karşı hakşinas, kadirbilir ve vefakârdır. Rabbine karşı vefakâr olan, O’nun kullarına karşı da kadirşinas ve vefakâr davranacaktır. Annemize, babamıza, eşimize, dostumuza karşı her türlü vefasızlığımız ve kadirbilmezliğimiz, Rabbimize karşı vefamıza da gölge düşürecektir.

Aynı hususlar ahde vefa için de fazlasıyla söz konusudur. Zira insan daha varlık sahnesinde vücut bulmadan önce hayatının en büyük ahdini, en büyük sözünü hem de varlık âleminin Rabbine vermiştir. İnsan bir misakla varlık âlemine gelmiştir. Yüce Allah’ın elest bezminde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına: “Evet (buna) şahidiz.” (A’raf, 172.) diyerek karşılık veren insan, böylece büyük bir emanet ve ağır bir sorumluluk üstlenmiştir. Bu emanet dağlara tevdi edilmiş, dağlar bu emaneti yüklenmekten kaçınmışlardır. İnsanoğlu bu büyük sözünde durmayıp emanete ihanet ettiğinde zalûm (çok zalim) ve cehûl (çok cahil) sayılacağını bile bile büyük bir cesaretle bu emaneti kabul etmiş ve Allah’a söz vermiştir. (Ahzab, 72.)

İnsanoğlunun verdiği bu söz, sıradan bir söz değildir. Yaratıcısına verdiği bir ahittir, bir misaktır. Varoluşumuzun nihai anlamı, verdiğimiz bu ahde sadakatimizde yatmaktadır. Bu aynı zamanda hayatımızın ve yaratılışımızın da gayesidir. Bu söze sadık kalan kişi, hiçbir zaman ahde vefasızlık etmez. Dolayısıyla ahde vefanın gerçek manası, Allah’a verdiğimiz erdemli ve güvenilir olma sözümüzü hatırlayıp, ne pahasına olursa olsun bu söze sadakat göstermekle başlar. İnananlar olarak ahlak telakkimiz, verdiğimiz söze ne derece sadık kaldığımız ile yakından ilgilidir.

Kur’an’da, verilen sözlerin yerine getirilmemesi Allah katında en sevimsiz davranışlardan biri olarak kabul edilmekte, dünyevi beklenti ve çıkar nedeniyle verdiği sözden dönenler, “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Al-i İmran, 7.) ayet-i celilesi ile uyarılmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de verilen her sözü borç ve emanet olarak telakki etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Emanete riayet etmeyenin (gerçek manada) imanı yoktur. Ahde vefa göstermeyenin (hakiki manada) dini yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, III, 134.)

Günlük hayatın akışı içinde yeni konuşmaya başlayan çocuğumuza verdiğimiz sözden, nikâhta eşlerimize verdiğimiz söze -ki bu, manevi boyutuyla bir misak, hukuki boyutuyla bir akit, ahlak boyutuyla ise bir ahittir- iş anlaşmalarından topyekûn millete verdiğimiz söze varıncaya kadar, her söz sorumluluktur. Ve verdiğimiz her söze karşı ahde vefamız, aslında Allah’a verdiğimiz söze/misaka sadık kaldığımızın bir göstergesidir.

Vefakârlık ve ahde vefa, aynı zamanda peygamberlerin temel özelliklerinden biridir. Bütün peygamberler hem Allah’a, hem insanlığa, hem de bütün varlığa son derece vefalı davranan, sözlerinde duran kişilerdir. Kur’an, yeri geldikçe bize o eşsiz vefa örneklerinin hayatlarından söz eder. Örneğin Allah’ın dostu ve nebilerin babası Hz. İbrahim, Nemrut’un ateşini göğüslerken vefasından hiçbir şey kaybetmemiştir. Oğlu İsmail ile beraber yaşamış oldukları ağır imtihanı Allah’ın ahdine gösterdikleri vefalarıyla başarmışlardır. Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim’in vefasını “Yoksa, Musa’nın ve çok vefakâr olan İbrahim’in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?” (Necm, 36-37.) ayetiyle dikkatlerimize sunar.

Bütün hayatı boyunca vefakârlığı bir erdem olarak öğreten ve yaşatan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de, çevresindekilere küçük yaştan itibaren vefakâr davranmanın önemini aşılamıştır. En küçük iyilikler için dahi vefa gerektiğine vurgu yapan Allah Rasulü, iyi ve kötü günde beraber olan, hüznü ve sevinçleri birlikte yaşayan eşlerin ve aile fertlerinin birbirlerine karşı vefakârlığına özel bir vurgu yapmış ve kendisi de bunun en güzel örneklerini sergilemiştir.

Unutulmamalıdır ki verilen sözlerin tutulması, ahde vefa, (Al-i İmran, 76.) antlaşmalara riayet, birey olarak kurtuluş vesilesi, toplum olarak da huzur ve barış unsurudur. Tutulmayan söz, yerine getirilmeyen vaat, şartlarına riayet edilmeyen anlaşma ise, toplumsal çöküşü hızlandıracak, ahirette de bize büyük sorumluluklar yükleyecektir. Söz, Müslüman’ın onurudur. Söze sadakat, dünyada onur ve güven, ahirette ise Yüce Allah’ın iltifat ve rızasını kazanmaktır.

Bir müminin Allah’a verdiği söz ile, peygambere mirasçı olmaya namzet bir alimin, yahut topluma dini mübini İslam’ı anlatmayı, mihrap, minber ve kürsü vazifesini deruhte etmeyi üstlenmiş bir insanın sözü aynı değildir. Zira ikincisi, bildiği bütün hakikatleri gizlemeden, saklamadan insanlığa anlatmaya ve o bilgi doğrultusunda hayatını tanzim edip yaşamaya söz vermiştir. Mihrap bir emanettir, kürsü bir emanettir, minber bir emanettir. Ve her biri için hem Rabbimize hem de bütün topluma verdiğimiz bir söz ve ahd-ü peymanımız vardır. Yüce Rabbimiz bizleri, hem kendisine hem de kullarına verdiğimiz sözlere vefadan ayırmasın.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Başkan Görmez, Regaib Kandili mesajı yayınladı

http://sabrikontek.azbuz.com :}Tarih: 01.06.2011
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez yarın akşam idrak edilecek olan Regaib Kandili için bir mesaj yayınladı. Başkan Görmez, Ramazan ayının müjdecisi olan Regaib Kandili’nin huzur ve bereket getirmesini diledi.

Bu yıl ilk kez görüntülü mesaj da yayınlayan Başkan Görmez mesajında şu ifadelere yer verdi;

“Regaib, dilimizde arzu, istek, emel, tutku anlamlarına gelen rağbet kelimesinin çoğuludur. Regaib, diğer bazı kandillerimiz gibi tarihte yaşanmış bir gecenin sene-i devriyesi değildir. Regaib, geleceğe, istikbale yönelik arzu ve isteklerimizi, emel ve tutkularımızı gözden geçirme imkânı veren mübarek bir gecedir. Bugün insanoğlunun en büyük sorunlarından birisi hiçbir arzusuna gem vuramaması, isteklerini dizginleyememesi, tutkularını terbiye edememesi, güç, servet, şehvet tutkusunu frenleyememesi, kısaca rağbetini, içten isteğini, regaibini Rabbine yöneltememesidir.

İşte Regaib kandili, bitmeyen arzularımızın, tükenmek bilmeyen isteklerimizin, bizi esir alan aşırı tutkularımızın ve bütün bu arzular doğrultusunda ortaya koyduğumuz çaba ve gayretlerimizin muhasebesini yapmamız için Rabbimizin her yıl bize lütfettiği mübarek bir gecedir.

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de İnşirah suresinin son ayetinde şöyle buyrulmuştur: “Rağbetiniz sadece Rabbinize olsun” (İnşirah 8). Sure, bir bütün olarak ele alındığında Yüce Rabbimizin, kalbimizin inşirahı, yüreklerimizin huzuru, kalbimizin neş’e ve sevinci için arzu ve isteklerimizi, emel ve tutkularımızı, kısacası rağbetlerimizi iyiye, doğruya, güzele, faydalı olana, regaibimizi Rabbimize yöneltmemizi, tüm işlerimizi Rabbimizin rızasına uygun hale getirmemizi emrettiğini görürüz. Dahası aynı surede bellerimizi büken günahlarımızdan, hata ve kusurlarımızdan, sinelerimizin ağır yüklerinden kurtulmak, şanımızı yüceltmek, güçlükleri yenmek ve işlerimizi kolay kılmak için rağbetimizin daima Rabbimize yönelik olması istenmiştir.

İlahi rahmete fazlasıyla mazhar olan bu mübarek gün ve gecelerde kendimizi bu açılardan sorgulamaya ve Yüce Dinimiz İslâm’ın manevi ikliminde gönül huzuru, istikamet ve öz güven kazanmaya, ihtiraslarımızı dizginleyip menfaat ve çekişmelerden uzak kalmaya ihtiyacımız daha da artmaktadır. Öyleyse bu mübarek zaman dilimini fırsat bilerek, aramızdaki çekişmeleri ve kırgınlıkları, şahsi menfaat hesaplarını bir tarafa bırakıp, Yüce Dinimizin bizden istediği, sevgi, saygı ve hoşgörü ortamının kurulmasına, birlik, beraberlik ve kardeşliğimizin güçlenmesine, insani ve ahlâkî meziyetlerin yaygınlaşmasına gayret gösterelim.

Sevgili Peygamberimiz (sav), bu geceye ulaştığında: “Allah’ım! Recep ve Şaban ayını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına kavuştur” diye dua etmiştir.

Biz de aynı duayı bütün İslâm âlemi için tekrar ederek: “Allah’ım! Dünya’da yaşayan bütün Müslüman kardeşlerimiz için Recep ve Şaban ayını mübarek kıl ve Ramazan ayına hayırla kavuşmayı bizlere nasip eyle” diye dua etmeliyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle başta ülkemiz olmak üzere yurtdışında yaşayan vatandaş ve soydaşlarımızla birlikte bütün İslâm âleminin mübarek Regaib Kandilini tebrik ediyor; bu gecenin, özellikle insanlığın ortak huzurunu tehdit eden terör ve şiddetin, savaş ve düşmanlığın yerini barış ve huzura bırakması için rağbetlerimizin iyiye, güzele ve doğruya yönelik olmasını, bu gecede yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların kabul olmasını Cenâb-ı Mevlâ’dan niyaz ediyorum.”

12 Mayıs 2011 Perşembe

Aksiyon yönüyle merhamet

http://sabrikontek.azbuz.com :}Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)’in “güzel model” (Ahzab, 21; Mümtehine, 4, 6) oluşlarına vurgu yapılması çok anlamlıdır. Bu model oluş alanlarından birisi de güzel ahlakı temsil etme örnekliğidir. Bu nedenle her insan, ‘mükemmel olanı modelleme’ yeteneğine sahiptir. “Modelleme”; şahısların gerek düşünce ve gerekse eylem planında belirli bir sonucu üretmek için tam ve kesin olarak neler yapacağının açığa çıkartılmasına denir. Kişinin bilgi temelli inançları, büyük oranda kendisinin neleri yapabileceğini ya da yapamayacağını gösterir. İşte bu bağlamda peygamberlerin getirdiği ahlak sistemi modellenebilirse, aksiyon planında onların yaptığı gibi davranmaya doğru ilk adım atılmış olur. Örneğin, konumuz ‘merhamet’ olduğuna göre, bir mümin olarak bizim bu konuda ‘modelleyebileceğimiz’ yegâne şahsiyet Hz. Peygamberdir. Çünkü onu Kur’an, “yüce bir ahlak” (Kalem, 4) modeli olarak tanıtır.

Bilindiği gibi ahlakın konusu, iyi ve kötü, fazilet ve rezalet şeklinde nitelendirilen insan davranışlarıdır. Bu bağlamda insanın mutluluğu yakalaması, iyilik ve fazilet yönünde güzel davranışlar sergilerken, kötülüklerden de kaçınmasına bağlıdır. Dolayısıyla merhamet ve şefkat gibi faziletler ahlakın en önemli iki konusudur. Yüce Allah’ın en güzel isimleri arasında yer alan “er-raûf” ve “er-rahîm” isimlerinin bir merhamet abidesi olan Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de nispet edilmesi, son derece önemlidir. Şu ayette bu vasıflar çok güzel anlatılır:

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 128)

Bu âyette Hz. Peygamberin er-raûf ve er-rahîm gibi iki ismine vurgu yapılması, üzerinde durulması gereken bir konudur. Arap dilinde er-Raûf, ‘rahmetin ve merhametin ileri derecesi’ anlamına gelen ‘re’fet’ sözcüğünden türemiştir. Raûf, bu kökten mübalağa bildiren bir sıfat olduğundan, merhametin en ileri şekliyle merhamet sahibi ve şefkatli olan anlamına gelir. (Gazâlî, Ebû Hâmid, Kitâbu’l-Esnâ fî Şerhi Esmâillahi’l-Hüsnâ, Mısır, ts., s.102) Allah’ın en güzel isimleri arasında yer alan raûf ismi, rahîm isminden daha özel bir anlam ifade eder. Hikmetinin bir gereği olarak, Allah’ın raûf oluşu, kullarına ileri derecede rahmet etmesi ve onların yaptıkları iyi davranışların karşılığını kat kat vermesi demektir. Bir başka ifade ile Allah’ın raûf ismiyle muamelesi, iyilik ve ihsanda bulunmanın en üstün noktasını oluşturur. Allah’tan kullarına yönelik rahmet; in’am ve lütuf; insanlardan rahmet ise, yumuşaklık ve sevgidir. Rahmeti her şeyi kuşatan anlamına gelen rahman sıfatı, sadece Allah için; rahim sıfatı ise Allah’tan başkası için de kullanılabilir. Bundan dolayı Allah, dünyanın Rahmân’ı, ahiretin Rahîm’idir, denilir. Çünkü O’nun dünyada lütfu mü’minlere ve kâfirlere; ahirette ise sadece mü’minlere tahsis edilmiştir. (el-İsfehânî, Râgıb, el-Müfredat, İstanbul, 1968, s. 279)

Hz. Peygamberin ümmetine düşkün olmasının en büyük göstergesi; kendisinde bulunan raûf ve rahîm sıfatlarının bir tecellisi olarak, bütün varlığa son derece şefkatli ve merhametli davranmasıdır. Onun bütün direktifleri, talimatları, öğütleri, iyilikleri emretme ve kötülüklerden de sakındırması, insanı dünya ve ahirette hayra götürür, ıslaha kavuşturur ve doğru yola eriştirir. Şefkat ve merhamet peygamberi olan Efendimiz, bu sebeple günahkârlara bile acır. Çünkü o, adalet ve merhamet peygamberidir. Aynı şekilde onun tebliğ ettiği İslam dini de adalet, şefkat ve merhameti hayatın özüne yerleştirmiştir.

Son elçi Hz. Peygamberin gönderilmesi, Allah’ın rahmetinin bir neticesidir: “(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 108) Onun şefkat ve merhameti sadece dünyada değil, özellikle ahirette de işlevselliğini sürdürecektir. Kıyamet günü, insanlar hesaba çekileceğinde Hz. Peygamberin secdeye kapanarak Yüce Allah’tan, ümmetinin günahları bağışlanmadıkça secdeden kalkmayacağını ifade etmesi (Bkz. Müslim, İman, 327), bunun en açık örneğidir. Bundan dolayı Kur’an’da açıkça, Hz. Peygamber’e Allah’ın en güzel isimlerinden olan raûf ve rahîm isimleri verilmiştir. Yüce Allah, Efendimiz dışında hiçbir peygambere “mü’minlere şefkatli ve merhametli” anlamına gelen bu iki ismi bir arada vermemiştir. Bu isimlendirme ve nitelendirme Hz. Peygamber için çok büyük bir şereflendirmedir. Bundan dolayı, kendisiyle gönderilen son din, hem iman edenler ve hem de bütün bir insanlık için re’fet ve rahmettir. (Elmalı’lı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1979, IV, 2653–54)

Hz. Peygamberin âlemlere rahmet olarak gönderildiğini (Enbiyâ, 107) ifade eden ayette geçen ‘âlem’ kavramı; insandan hayvana, bitkilerden gökyüzüne vb. varıncaya kadar bütün bir varoluşu kuşatan zengin bir anlam dünyasına sahiptir. Kur’an mesajının içerdiği evrensel değerler sistemini; tebliğ, tebyin ve temsil için gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s.) de evrensel ölçekte, Allah’ın bütün dünyalara bahşettiği rahmetinin bir delili/dili (Nahl, 107) ve peygamberlerin sonuncusudur. (Ahzab, 40) Bizzat o, aksiyoner merhametini şu sözlerinde çok güzel anlatır: “Benimle insanların misali bir ateş yakan kimse gibidir. (Yanan) ateş çevresini aydınlattığı zaman, ateşin çevresinde bulunan hayvanlar ve küçük kelebekler ateşe düşmeye başladılar. O kimse, bu hayvanları ateşe düşmekten sakındırmaya çalıştı. Fakat hayvanlar, o kimseye galip gelerek düşüncesizce, süratle ateşe düşüyorlardı. (İşte ben bu misalde olduğu gibi) Siz düşüncesiz ve tedbirsiz olarak ateşe düşerken, ben bellerinizden yakalayıp ateşe düşmekten sizi kurtarmaya çalışıyorum.” (Buhârî, Rikak, 26; Müslim, Fedâil, 17–19) Sembolik dille örülü bu rivayetten, insanlığın ancak, merhameti kendisine ilke edinmiş Hz. Peygamberin getirdiği evrensel ahlaki değerlere tutunmakla kurtulabileceğini anlıyoruz.

Bu bağlamda gerek hadis külliyatında ve gerekse siyerle ilgili eserlerde, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in varlığa, şefkat ve merhametle muamele etmesine dair birçok söz ve örnek olay nakledilir. Onun rahmet ikliminde, insanların kurtuluşu ve insan kazanma fikri ön plana çıkmıştır. Bu tutum sadece kendisine inananlar için değil, inanmayanlar için de geçerli olmuştur. O, kavminin kendisine ve inananlara akıl almaz derecede işkence yapması karşısında bile bir hasım gibi davranmamış, aksine onların gelecek nesillerini düşünerek Allah’tan şu dilekte bulunmuştur: “Hayır, ben Allah’ın, onların neslinden sadece O’na ibadet edecek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını, diliyorum.” (Müslim, “Cihad”, 111) Yine Uhud savaşında hayatına kasteden ve kendisini yaralayan müşrikler hakkında beddua etmeyip: “Allah’ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar (beni) bilmiyorlar.” (Buharî, “Enbiya”, 54; Müslim, “Cihad”, 104) şeklinde dua etmiş, ayrıca: “Ben lanet edici olarak değil, rahmet olarak gönderildim” (Müslim, “Birr”, 87) buyurmuştur. Bu örneklere ilaveten, Rasûlüllah (s.a.s)’in: “Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im; ben Mukaffi -son peygamberim-, ben Haşir’im, ben tevbe ve rahmet peygamberiyim,” (Müslim, Fezâil, 126) şeklinde kendisini tanıtması, onun rahmet peygamberi oluşunun delilidir.

Hz. Peygamberin davet misyonunun temelinde, gönülleri fethetmek vardır. Eğer gönüller fethedilirse, beden ve beldelerin fethi kolaydır. Biz merhamet eksenli fethin bir benzerini, Mekke’nin fethinde görüyoruz. Mekke kılıçla değil, gönüllerin fethiyle alınmıştır. Kur’an ahlakının sembol ismi Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), Mekke’ye kibirli seçkinlerin yaptığı gibi mutantan bir şekilde değil, devesinin eğeri üzerine eğilmiş ve mütevazı bir şekilde şefkat ve merhamet kahramanı olarak girmiştir. O, davasını ilana başladığı ilk günlerdeki mütevazı, mahviyetkâr, affedici ve merhametli hâlini, zafere erişince de sürdürmüştür. Nitekim fetih konuşmasından sonra, Mekke’lilere sorduğu şu soru ve onların kendisine verdiği cevap, onun rahmetini çok güzel yansıtır. O, şöyle seslenmiştir: “Ey Mekke’liler! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?” Onlar da: “Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin, ancak bize hayır ve iyilik yapacağına inanırız” demişlerdi. Bunun üzerine Efendimiz, benim hâlimle sizin hâliniz Hz. Yusuf’la kardeşlerinin hâli gibidir. Ben size, aynen Yusuf’un kardeşlerine dediği şu sözü söylüyorum:

“Bugün sizin için bir kınama yoktur! Allah, sizi affetsin. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (Yusuf, 92) Bu ayeti okuduktan sonra Hz. Peygamber, onlara gidiniz, sizler özgürsünüz, demiştir. (Gazali, Muhammed, Fıkhu’s-Sire, Kahire, 1965, s. 415) Hiç kuşkusuz bu genel bir aftır. Allah Rasûlü’nün bu engin hoşgörü ve merhamet tavrından, affetmenin en makbulünün muktedirken bağışlamak, iyiliklerin en değerlisinin, kötülüklere karşı iyilik yolunu tercih etmek, merhametli oluşun en üstününün ise, acımayanlara merhamet göstermek olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Bu konuda daha birçok örnek olay vardır. Sahabîden Hz. Enes anlatıyor: “Bir defasında Rasûlüllah’la birlikte yürüyorduk. Üzerinde kenarı sert Necran kumaşından dikilmiş bir elbise vardı. Ona bir bedevî arkadan yetişerek, hırkasından tutup şiddetle çekti. Boynuna baktığımda, hırkanın boynunu zedeleyip iz bıraktığını gördüm. Bir taraftan da bedevî: “Ey Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana da verilmesini emret” diyordu. Peygamber Efendimiz bu adamın kabalığına rağmen ona baktı ve güldü. Sonra da ona bir ihsanda bulunulmasını emretti.” (Buharî, “Edeb”, 92) Hz. Peygamberin kendisine hakaret eden bu adama gülmesi ve ikramda bulunması, onun tamamen merhametinden kaynaklanmıştır.

Hz. Peygamber, kendisini yıpratacak kadar insanları çok seviyordu: “Onlar, bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye neredeyse kendini mahvedeceksin.” (Kehf, 6) âyeti, onun sevgi temelli merhametinde hasbî oluşunu beyan eder. O, sadece inananlara değil, aynı şekilde inanmayanlara da merhamet elini uzatmıştır. Yüce Allah, önceki milletleri inkâra şartlanmışlıklarından dolayı topluca helak etmesine rağmen, Hz. Peygamberin bi’setiyle birlikte toplu helak kaldırılmıştır. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulur: “Oysa sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildir. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfâl, 33) İşte bu bağışlanmanın tek sebebi, Allah Rasûlü’nün şefkat ve merhamet peygamberi olmasındandır.

Hz. Peygamber kadın ve erkeğe bir bütün olarak bakmıştır. İnsanın hukukunu bir esasa bağlayarak her iki cinsin Allah katında sorumlu olduğunu bildirmiştir. Toplumu kadına karşı işlenen kötü uygulamalardan alıkoyma yolunda büyük mücadele vermiştir. Bu sebeple o: “Herhangi bir kimse, hanımını gündüz köle gibi kırbaçlayıp, akşam da onunla aynı yatağa girmesin.” (Buhari, Nikâh, 93) buyurmak suretiyle kadına karşı uygulanan her türlü şiddetin önüne geçmek istemiştir. Yine Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre, Enceşe isimli bir sahabî Veda Haccı dönüşünde Rasûlüllah’ın hanımlarını taşıyan develeri sürerken, yanık sesiyle ve hızlı ritmiyle söylediği şarkılardan dolayı develeri koşturuyordu. Bunun üzerine Allah Elçisi: “Ey Enceşe! Yavaş sür billurları kırma.” (Dârimî, İstizan, 65) diyerek, kadınlara karşı hem nazik, hem kibar ve hem de merhametli davranmayı tavsiye etmiştir.

Öte yandan, aile hayatında, çocuklarımıza; sevgi, merhamet ve paylaşma gibi değerlerin eğitimini vermemiz gerekir. Eğer değerler eğitimi verilmezse, onlar bu değerleri, yabancısı olduğu sokakta ve dış dünyada aramaya kalkarlar. Bunu önlemenin yolu, Hz. Peygamber gibi yapmaktır. Bir defasında Akra b. Hâbis, Rasûlüllah (s.a.s.)’in torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’i kucağına alıp sevdiğini görünce: “Benim on çocuğum var, daha hiçbirisini öpmüş değilim” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: “Allah senin kalbinden merhamet duygusunu söküp almışsa ben sana ne yapabilirim ki?.” (Buhari, “Edeb”, 18; Müslim, “Fezâil”, 64)

Hz. Peygamber, toplum hayatında muhtaçların, yetim ve öksüzlerin de hamisi olmuştur. Onun, yetimlerin bakımını ve korunmasını üstlenen kişilere verdiği manevi paye, tamamen merhametle ilişkilidir. Bir defasında çevresinde bulunan bir grup insana dönerek: “Ben ve yetimi gözeten cennette şöyleyiz, diyor, sonra parmaklarını yumuyor, yetimi görüp gözetene ne kadar yakın olduğunu işaret ediyordu.” (Buharî, “Talak”, 25; “Edeb”, 24; Müslim, “Zühd”, 42)

Allah Rasûlü’nün şefkat ve merhamet eli, sadece insan türüne özgü değildir. Aynı şekilde can taşıyan bütün varlıklara da yöneliktir. Nitekim o bir rivayette, Allah (c.c.)’ın bir köpeğe iyilik yapmasından dolayı, ahlaksız bir kadını affedip cennetine aldığını (Buharî, “Enbiya”, 54; Müslim, “Selâm”, 153), bir kadının da bir kediye kötü muamele etmesinden dolayı cehenneme girdiğini (Buharî, “Musâkât”, 9), bir muharebe dönüşü sahabeden bazılarının yuvada bulunun kuş yavrularını alıp sevdikleri bir sırada anne kuşun gelip bu hâli görünce anne şefkatiyle çırpınıp uçması karşısında, arkadaşlarına biraz da celalli olarak derhal kuş yavrularının yuvaya konulmasını emrettiğini (Ebû Davud, Edeb, 164; Cihad, 112) biliyoruz. Ayrıca sahibinden kötü muamele gören bir devenin ağlaması karşısında, onu teskin edip devenin sahibini uyardığını (Ebû Davud, Cihad, 44) içimiz burkularak okuyoruz. Bütün bu örnek olaylar, Allah Rasûlü’nün hayvanlara olan engin şefkatini ve merhametini gösterir.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, Allah katından gelen din, sadece insanın Allah’la değil, insanın insanla ve çevresiyle olan ilişkilerini de düzenler. Bu konuda Hz. Peygamber bizim için örnek bir şahsiyettir. Onun müşfikliği ve merhamet örnekliği, inananlardan inkârcılara, çocuklardan hanımlara, kuşlardan, hayvanlara, tüm bitkilere vb. varıncaya kadar genişlemiştir. Bu, rahmet peygamberi olmanın bir gereğidir. Bunun için, isimlerimizin ‘raûf’ olması yetmez. Bu ismin ahlaki anlamda davranışlarımıza yansıtılması gerekir. Eğer hâlâ yaşadığımız toplumda kadına ve çocuklara karşı şiddet devam ediyorsa, yaşadığımız dünyada etnik ve mezhebe dayalı çatışmalar sürüyorsa, bütün bir insanlığa Hz. Peygamberin şefkat ve merhamete dayalı öğretisini tanıtmamız ve öğretmemiz, bir Müslümanlık ve insanlık borcudur.

31 Mart 2011 Perşembe

Dört Câhiliye Âdeti

http://sabrikontek.azbuz.com :}






Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçen,

إِنَّ فِي أُمَّتِي أَرْبَعًا مِن الْجَاهِلِيَّةِ لَيْسُوا بِتَارِكِيهِنَّ الْفَخْرُ بِالْأَحْسَابِ وَالطَعْنُ فِى الْأَنْسَابِ وَالِاسْتِسْقَاءُ بِالنُّجُومِ وَالنِّيَاحَةُ عَلَى الْمَيِّتِ
hadisinde soyla övünme, başkalarını neseplerinden dolayı ta’n etme, yağmuru yıldızlardan bekleme ve ölünün ardından ağıt yakma şeklinde dört câhiliye âdetinin ümmet arasında bâki kaldığı ifade ediliyor. Bu câhiliye âdetlerinin günümüzde de var olduğu söylenebilir mi? Hadisten anlaşılması gerekenleri lutfeder misiniz? Câhiliye devrinde insanlar, bâtıl âdetleri onların doğruluğuna inanarak işliyorlardı; daha sonraki dönemlerde de o cehâletin bir yansıması ve devamı olarak -belki biraz mahiyet değişikliğiyle- aynı âdetleri devam ettiriyorlar. (01:17)
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) mezkur hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Câhiliye işlerinden olduğu halde hâlâ ümmetim arasında mevcut bulunan, onların da terk etmedikleri dört âdet vardır: Geçmişleri ile övünmek, başkalarını neseplerinden dolayı ta’n etmek, yıldızlardan yağmur beklemek ve ölünün ardından ağıt yakarak bağırıp çağırmak.” (01:53)
Zikredilen dört câhiliye âdetinin birincisi; soy sopla, geçmişle ve atalarla övünmektir. Fahirlenmenin her çeşidi çirkin olduğu gibi soy sopla övünmek de mezmumdur. (02:34)
İnsan bazı nisbetleri bütün bütün silip atamaz; belki silip atmamalıdır da. Mesela, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mübarek soyundan gelmiş temiz şecereler (sülaleler) ve onların şecereleri (soy ağaçları, o soyun bütün fertlerini gösteren cetveller) de vardır. Onlar da, “Allahım, bu mübarek soydan gelmek ve o altın, yakut, zeberced zincirin bir halkası olmak bizim elimizde değildi; bize bu lütfu Sen ihsan buyurdun. Sana binlerce hamd ü sena olsun.” demeli; onu caka mevzuu yapmamalı, kendilerini farklı bir konumda saymamalı ve bu mazhariyetten dolayı asla fahre kapılmamalıdırlar. (04:12)
Üstünlük soy sopta değildir. Nezd-i Uluhiyette sizin en kerim olanınız, en muttakî olanınızdır. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) dediği gibi, “Allah bizi dinle aziz kılmıştır.” Bunun haricinde fazilet ve üstünlük vesileleri aramak beyhûdedir. (06:27)
Câhiliye işlerinden olduğu halde hâlâ ümmet arasında mevcut bulunan, onların da terk etmedikleri bir âdet de başkalarını neseplerinden dolayı ta’n etmektir. (07:52)
Haddizatında, kendini üstün görme ve başkalarını hafife alma duygusu belki çok daha eski medeniyetlere dayanmaktadır. Hint dinlerinden kaynaklandığı ve Hindistan’da doğduğu söylenen “kast sistemi” inancı, aslında, Enbiyâ-i izâmın mesajıyla iyi bir terbiyeden geçmeyen bütün insanların tabiatında vardır. Vahyin ışığına sırt dönen bütün toplumlarda havas ve avam, zenginler tabakası ve ayaktakımı sınıfı ya da soylular ve köleler şeklindeki ayırımlar mutlaka olmuştur/olmaktadır. İlahi mesajın gölgesinde nefsini dizginleyememiş kimseler bazen soya-sopa, bazen mala-mülke, bazen de şana-şöhrete bağlı olarak kendilerine bir nevi kudsiyet, bir fevkalâdelik ve bir farklılık atfetmişlerdir. Kendilerinin dışındakileri de hep ikinci ya da üçüncü sınıf vatandaş olarak görmüşlerdir. Tabiat-ı beşerde bir virüs olarak saklı bulunan farklılık ve üstünlük mülahazası, hemen her fırsatta ortaya çıkmıştır. Maalesef, günümüzde de her toplumun içinde sorgulanamaz zümreler mevcuttur. Bunlar da bir nevi kast sistemine inanmakta, hâşâ ve kellâ- kendilerini Zât-ı Ulûhiyet’in ağzından, gözünden varedilmiş gibi görmekte ve kendileri dışındakileri de tırnaktan yaratılan kimseler olarak kabul etmektedirler. Bazı kimselerin, “Ne yani, benim oyum bir köylünün oyuyla bir mi sayılacak!” demeleri işte bu inançlarının ifadesidir. (09:05)
Anadolu memerr-i akdâmdır; çok farklı kavimlerin gelip geçtikleri, konup göçtükleri bir uğrak yeri ve mutlaka bir müddet durup dinlendikleri ya da yurt edindikleri bir geçit noktasıdır. Dolayısıyla da ülkemizde bazı kimselerin bir iki dede ötesinde soyları başka milletlerle buluşuyor olabilir. Nitekim, Ashâb-ı Kirâm’ın pek çoğunun da anne babası müslüman olamadan göçüp gitmişlerdir. Bu açıdan da mesele insanların kendilerindeki iyilik ve güzelliklerdir, hiç kimse geçmişinden ve nesebinden dolayı kınanmamalı, ayıplanmamalı ve farklı yere konulmamalıdır. (10:24)
Bir câhiliye âdeti de yıldızlardan yağmur beklemek ve yağan yağmuru yıldızlardan bilmektir. Belki günümüzde yıldızlardan yağmur beklemek ve onların kadere tesir ettiklerine inanmak söz konusu değildir ama maalesef onun bir gölgesi olan yıldız falına ve burçlara inanma hâlâ devam etmektedir. Yıldız ve burç falı, eski Hint geleneğine kadar uzanan bir geçmişe ve astronomiyle birlikte ele alındığı dönemlerde bilimsel bazı açıklamalara sahip görünse de esasen insanın uçsuz bucaksız varlıklar âlemi karşısındaki acz ve merakının, bunalım ve arayışının ürünüdür. Kur’an’da kâinatın muhteşem düzenine, güneş, ay ve yıldızlara sürekli dikkat çekilmiş ise de bunlar da dahil yeryüzündeki bütün varlıkların Allah’ın emrine râm oldukları, yaratıcı, etkileyici ve yönlendirici bir güçlerinin bulunmadığı, her şeyin Allah’ın sevk ve idaresinde olduğu sıklıkla vurgulanmıştır. (13:12)
Zeyd b. Halid el Cühenî’nin (radıyallahu anh) rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle denmektedir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında yağmur yağmıştı; bunun üzerine Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurdu: “Rabbinizin bu gece ne dediğini biliyor musunuz? Kullarıma her nimet verişimde mutlaka bir grubu o nimet yüzünden küfre girerler; çünkü, ‘Bu yağmuru bize falan yıldız gönderdi’ derler ve kafir olmuş olurlar. Fakat Bana inanan ve verdiğim yağmurdan dolayı Bana hamd edenler, yıldızlarda yağmur verme gücü olmadığını ikrar ederler. Kim ‘yıldız bize yağmur verdi’ derse, işte o Beni inkar edip yıldızın yağmur yağdırma gücü olduğuna inanan müşrik kimsedir.” (Müslim, İman: 32; Muvatta’, İstiska: 2) (14:45)
Sohbetin konusu olan hadis-i şerifte câhiliye işlerinden olduğu vurgulanan dördüncü çirkin âdet; ölünün ardından ağıt yakarak bağırıp çağırmak ve mübalağalarla onun mevhum meziyetlerini sayıp dökmektir. (17:37)
Cenazeye iştirak eden kimseler, gerçekten mevtâyı hayırlı bir insan olarak tanıyorlarsa hüsn-ü şehadette bulunmalı, aksi halde sükut etmelidirler. Mü’minler, hep doğru sözlü olmaları gerektiği gibi, orada da doğru şehadeti esas almalıdırlar. Seleflerimiz bazı hadis-i şeriflere dayandırarak, cenaze namazının akabinde “Nasıl bilirdiniz?” deyip şahitlik yaptırmayı ve halka haklarını helal ettirmeyi geleneklerimizin arasına dahil etmişlerdir. Bunun doğru bir uygulama olup olmadığının da münakaşası yapılabilir; zira, Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat) uygulamasında böyle bir şey yoktur. Belki o insanların mevta hakkında güzel mülahazalara yönlendirilmeleri, o güzel düşüncelerin dua yerine geçmesi gibi mütalaalarla şahitlik yaptırılıyor olabilir. Ne var ki, tabutun başında ağıtlar yakmak, bağırıp çağırmak, yaka paça yırtmak ve feryad etmek mahzurlu olduğu gibi, musallada ya da kabirde nutuk atmak, hamasî laflar etmek ve uzun uzun konuşup durmak da dinin ruhuna ters ve yakışıksız davranışlardır. (19:12)
Bazı kaynaklarda, ölen kimseyi mezarında sorguya çeken Münker ve Nekir adlı meleklerin, hakkında övgüler sıralanan ve “Şöyle iyiydi, böyle kıymetliydi!” denilen kimseye “Söyle bakalım, sahi sen onların dediği gibi miydin?” şeklinde sualler yönelttiklerinden, sonra da mübalağalarla anlatılan kimseleri cezalandırdıklarından bahsedilmektedir. (20:15)
Bazıları, insanların takdir etmelerine ve alkışlamalarına o kadar değer verirler ki, cenaze merasimlerinde çok kalabalık bir cemaatin bulunmasını can u gönülden ister ve beklerler. Oysa, “Acaba benim cenazeme de şu kadar iştirak olur mu?” düşüncesi insanın kendi nefsine ne ölçüde meftun olduğunu ve kendini ifade etmeye ne denli müptela bulunduğunu gösteren ne büyük bir inhiraftır!.. Şayet sen ölüm ötesine, mahşere, hesaba, Sırat’a, Cennet’e ve Cehennem’e inanmıyorsan, öbür âleme inanan bir insan edasıyla yaşamamış ve koskoca bir ömrü heder etmişsen, bütün dünya senin cenaze namazını kılsa ne ifade eder ki?!. Fakat, sen sağlam gitmişsen öteye, cenaze namazını sadece iki kişi de kılsa önemli değildir. Cenaze namazı ve kabre son yolculuk şan ü şöhret aranacak, debdebe ve ihtişam istenecek, âlâyişe girilecek bir yer değildir. Orası, hakiki mü’minler için en mahcup olunması ve şefkate en çok ihtiyaç duyulması gereken bir acz durağıdır. (21:26)
Ahmed Naim’in, Mehmet Akif’in ve Vehbî Efendi’nin cenaze namazlarına farklı bir bakış.. ibret alınacak hususlar... (21:52)
Asıl mesele Cenâb-ı Hak indinde makbul bir kul olabilmektir; yoksa, sadece insanların hüsn-ü şehadeti hiçbir mana ifade etmemektedir. Sâlih kulların, mevtânın iyiliğine şahitlik etmeleri, hayırlı insanların arkadan Kur’an okumaları ve istiğfarda bulunmaları, ancak imanla giden insanlar için muhtemel bir kurtuluş vesilesi olsa da, meselenin nîrengi noktası insanın kendisinin son yolculuğa hazır ve “gel” emrine âmadeyken ötelere yürümesidir. (24:41)
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Ebû Zer hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurmuştur:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ
وَخُذِ الزَّادَ كاَمِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ
وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ
وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlaslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden de haberdârdır.” (27:27)
Oğlu İbrahim daha küçücük yaşında vefat edince, Müşfik Nebi, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatmış ve etraftakilerin “Sen de mi ya Rasûlallah?” sualine muhatap olmuştur. Peygamber Efendimiz’in cevabı bizim için çok güzel bir ölçüdür: “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!” Bunu söyleyen Peygamber Efendimiz, kucağında son nefeslerini alıp veren biricik oğlunu öpüp koklamış, bağrına basmış ve “Ey İbrahim, gerçekten senin firkatinden dolayı mahzunuz.” deyip gözyaşı dökmüştür ama kaderi tenkit manasına gelecek ve isyan ifade edecek tek kelime söylememiştir. (29:06)
Tabii ki, çok sevdiği bir insanın ölüm haberini almak anne-baba, abi-abla, eş-dost ve çoluk-çocuk için pek acı bir hadisedir. Böyle bir haber karşısında üzülmek ve ağlamak insan olmanın iktizasıdır, şefkatin gereğidir. Bir sevdiğinin ya da yakınının vefatına üzülmeyene dense dense katı kalbli denir. İbrahim Canan Hocamızın vefat haberini aldığım vakit sesim gırtlağımda düğümlendi. İbrahim Canan gibi bir insana nasıl ağlamayacaksın!.. Ne var ki, İnsanlığın İftihar Tablosu bizim için her meselede en güzel örnektir; o bir insanın başına gelebilecek pek çok musibeti görüp yaşamış ve bu musibetler karşısındaki tavır ve duruşuyla da bize hüsn-ü misal olmuştur. Onun bilhassa oğlu İbrahim’in vefatı karşısındaki tavır ve davranışı bizim için ölçüdür. (31:20)

24 Mart 2011 Perşembe

KURAN’IN ÖZÜ; FâTİHA SûRESİ

http://sabrikontek.azbuz.com :} Sûreyi Takdim

Bu mübarek sûre, yedi ayettir ve Mekke'de inmiştir. Kur'an-ı Kerîm'e bu sûre ile başlandığı için “el-Fatiha” (açan) diye isim verilmiştir. İniş itibariyle olmasa da tertib itibariyle Kur'an'ın ilk süresidir.

Fatiha, kısa ve veciz olmasına rağmen, Kur'an-ı Kerîm'in bütün mânâlarını ihtiva eder ve özet olarak onun esas maksatlarını kapsar. Dinin esaslarını ve teferruatını içine alır. İtikad, ibadet ve muamelatı, âhirete ve Allah'ın güzel sıfatlarına imanı, yalnız O'na ibadet etme, O'ndan yardım dileme ve O'na dua etmeyi; imânda ve sâlihlerin yolunu tutmada sabit kılması, gazaba uğramışların ve sapmışların yolundan sakındırması için O'na yalvarmayı ihtiva eder.

Ayrıca bu sûrede, geçmiş toplumlara dair haberler, bahtiyar kimselerin yükseleceği mevkiler, bedbaht kimselerin düşeceği kötü durumlar hakkında bilgi vardır. Yine bu sûrede, Allah'ın emrine uyma, nehyinden sakınmadan bahsedilir. Bunların dışında, bu sûrede daha birçok maksat, gaye ve hedefler vardır.

Fatiha sûresi diğer sûrelerin aslı durumundadır. Bundan dolayı buna “Ümmü'l Kitab” (Kitab'ın anası) denilir. Çünkü bu sûre, kitabın esas maksatlarını kendisinde toplamıştır. [1]

Surenin Meali

1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

3. O, Rahman ve Rahîm'dir.

4. Ceza gününün mâlikidir.

5. (Ey Allah'ım!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.

6. Bize doğru yolu göster.

7. Kendilerine ihsanda bulunduğun kimselerin yolunu… Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!

İstiâzenin (Eûzu'nun) Tefsiri:

“Kovulmuş olan Şeytan’dan, Allah'a sığınırım.”

İnatçı ve kibirli olan şeytanın, din ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından, Allah'a sığınır ve O'nun yardımıyla korunurum.

Şeytanın arkadan çekiştirmesi, yüze karşı alay etmesi ve vesvese vermesinden de yine her şeyi yaratan, işiten ve bilen Allah'a sığınırım. Çünkü onun insanlara zarar vermesini, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan başkası önleyemez. Hadiste rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (sav), gece namaz kılmaya kalktığında, tekbir ile namazına başlar, sonra şöyle derdi: “Kovulmuş Şeytan’dan, O'nun arkadan çekiştirmesinden ve vesvesesinden her şeyi işiten ve bilen Allah'a sığınırım.”[2]

Besmelenin Tefsiri:

“Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla.”

Bütün işlerimde, Allah'tan yardım dileyerek ve sadece O'ndan medet umarak, her şeyden önce O'nun adıyla ve zikriyle başlarım. Çünkü O Rab'tır, itaate layık olan yalnız O'dur. O, lütuf ve kerem sahibidir, rahmeti engin, lütuf ve ihsanı boldur, rahmeti her şeyi kuşatan ve lütfu bütün mahlûkatı kapsayandır. [3]

Taberî şöyle der: “Zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allah (cc), peygamberi Muhammed (sav)'i, bütün işlerinde, önce kendisinin güzel isimlerini zikretmeyi öğreterek yetiştirdi. Bunu, bütün mahlûkatı için uyacakları bir sünnet ve takip edecekleri bir yol kıldı. Bir kimsenin, bir sûreyi okumak istediğinde (besmeleyi) demesi, onun maksadının, “Allah'ın adiyle okuyorum” demek olduğunu gösterir. Diğer işlerde de durum aynıdır.[4]

Fatiha Suresi'nin Fazileti

Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'inde rivayet ettiğine göre, Übeyy b. Ka'b, Fatiha sûresini Rasulullah (sav)'a okumuş, bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a andolsun ki, bu okuduğunun bir benzeri ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da ve ne de Kuran’da indirilmiştir. O ‘seb'ul-mesânî’ (tekrarlanan yedi âyet) ve bana verilen yüce Kuran’dır.”





Sûrenin Tefsiri

Yüce Allah, lâyık olduğu şekilde kendisine nasıl hamd etmemiz, O'nu nasıl takdis etmemiz ve ne şekilde övmemiz gerektiğini, bize bu sûreyle öğretti ve şöyle buyurdu;

1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Yani, ey kullarım! Bana şükretmek ve beni övmek istediğinizde “elhamdulillah” deyin. Size olan lütuf ve ihsanımdan dolayı bana şükredin. Çünkü ben azamet, şeref ve şan sahibi olan Allah'ım. Yaratmak ve icat etmek bana mahsustur. Ben insanların, cinlerin, meleklerin, göklerin ve yerlerin Rabbiyim. O halde övgü ve şükür, (uydurulan ve vehmedilen) diğer tanrılara değil, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. [5]

3. “Rahman ve rahimdir.” O, rahmeti her şeyi kapsayan ve lütfu bütün mahlûkata şamil olandır. Zira O, kullarına, onları yaratmak, azıklarını vermek ve onlara dünya ve ahiret mutluluğuna götüren yolu göstermek lütfunda bulunmuştur. O, yüce rahmeti büyük ve ihsanı devamlı olan Rabb'dır. [6]

4. Ceza gününün mâlikidir “Yüce Allah, ceza ve hesabın mâlikidir. Ceza gününde, kendi mülkünde tasarrufta bulunan bir mülk sahibi gibi tasarrufta bulunacaktır. “O gün, hiç kimse başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün, herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [7]

5. “(Ey Allah'ım!) ancak sana kulluk eder ve yalnız senden medet umarız. Ey Allah'ım, sadece sana ibadet ederiz. Sadece senden yardım isteriz. Senden başka hiç kimseye kulluk etmeyiz. Sadece sana boyun eğer, itaat eder ve sadece sana karşı huşu ve tevazu gösteririz. Ey Rabbimiz! Sana itaat etmek ve senin rızanı elde etmek için yalnız senden yardım isteriz. Çünkü her türlü tazim ve hürmete sen layıksın. Bize yardım etme gücüne, senden başka kimse sahip değildir. [8]

6. Bize doğru yolu göster. “Yani Ey Rabbimiz! Bize doğru yolunu ve hak dinini göster ve bizi ona ilet. Bizi, Nebilerine, Rasullerine ve son peygamberine gönderdiğin İslâm dini üzere sabit kıl. Bizi, sana yakın olan kimselerin yoluna girenlerden eyle. [9]

7- Kendilerine ihsan ve ikramda bulunduğun yani, peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna girenlerden eyle. Onlar ne güzel arkadaştır. Ey Allah'ım! Bizi, doğru yoldan çıkan ve eğri yola giren düşmanlarının zümresine katma. Yani bizi, senin gazabına uğramış olan Yahudilerin veya hak yoldan sapmış olan Hıristiyanların zümresine katma. Çünkü onlar senin mukaddes şeriatından çıktılar ve böylece gazaba ve ebedî lanete mûstehak oldular. Allah'ım duamızı kabul et. [10]
Fatihâ-i Şerifenin Kudsî Sırları

İslâm şehidi Hasan el-Bennâ, “Tefsire Giriş” adlı değerli risalesinde şöyle der: “Şüphe yok ki, kim Fatihâ-i Şerife üzerinde düşünürse onda kişiyi hayrete düşüren ve kalbini aydınlatan engin mânâları, o mânâların güzelliklerini, parlak ve üstün bir uyum görür. Kişi, her şeyde rahmetinin yeni yeni eserlerini meydana çıkaran bir rahmet sıfatıyla vasıflanmış olan Allah'ın adını anarak ve ondan bereket umarak diye başlar.”

“Bu mânâyı hissedip onu ruhunda yücelttiği zaman, bu Yüce İlâh'a hamd gayesiyle dilinden lafızları dökülür. Bu lafızlar ona, Allah'ın nimetinin büyüklüğüne, lütuf ve keremine ve bütün âlemlerin beslenip büyütülmesinde görülen güzel nimetlerine karşılık hamdetmeyi hatırlatır da kişi, bu uçsuz bucaksız okyanus üzerinde tefekkür eder.”

“Sonra yeniden, bu bol bol nimetlerin ve bu yüce terbiyenin bir teşvik ve korkutma arzusundan değil de bir lütuf ve merhametten kaynaklandığını hatırlar. Böylece ikinci defa sıfatını adaletle birleştirmesi ve lütuftan sonranın hesabı hatırlatması, bu Yüce İlâh'ın kemâlini gösterir. O, sürekli yenilenen bol merhameti ile birlikte, din gününde kullarına yaptıklarının karşılığını verecek, mahlûkatını hesaba çekecektir. “O gün hiç kimse, başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [11]

O'nun mahlûkatını (Rab sıfatıyla) terbiye etmesi; rahmetiyle teşvik ve adalet ve hesaba çekmesiyle korkutma esasına dayanmaktadır. Bu sebeple “ceza günün sahibi” buyurulmuştur. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda kendisini doğru yola iletecek ve sırat-ı mustakimi gösterecek bir kılavuza şiddetle ihtiyacı vardır.

Bu kılavuzluğu yapmaya onun yaratıcısından ve Mevlasından daha uygunu yoktur. Öyleyse O'na sığınmalı, O'na dayanmalı ve “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” diyerek, O'na seslenmelidir. Lütfu ile kendisini doğru yola, yani hakkı hak bilerek ona tabi olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.

Daha önce lütfuna mazhar olup da kadrini bilmeyerek ve hidayete ermişken, tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların yoluna iletmemesini istemelidir. Çünkü bunlar, haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir. Allah'ım, duamızı kabul et.

“Şüphesiz ki” kelimesi, son derece güzel bir beraat-ı makta' yani bitiriştir. Böyle bir güzel sonucu ve dua etmek için Allah'a yönelmeye, Fatihâ-i Şerife’den daha uygun ne olabilir?

Sen, bu âyet-i kerimelerin manaları arasında gördüğünden daha ince bir uygunluk veya daha sağlam bir irtibat gördün mü? Sen, o güzellik vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşırken, Rasulullah (sav)’in Rabbinden rivayet ettiği şu kudsî hadisi hatırla: “Namazı, kulumla kendi aramda ikiye böldüm. Kuluma istediği verilecektir...”

Ve bu tefekkür ve Allah'ın bu ihsanını devam ettir. Namazda ve namaz dışında ağır ağır, huşu ve huzur içerisinde okumaya ve âyet sonlarında durmaya çalış. Zorlanmadan ve teganni yapmadan, mânâyı ihmal edecek şekilde lafızlarla meşgul olmadan, tecvid ve nağmelerle tilavetin hakkını ver. Çünkü bu şekilde okumak, manayı anlamaya yardımcı olur ve kurumuş olan gözyaşlarını harekete geçirir. Kalbe, tefekkür ve huşu içerisinde Kur'an okumaktan daha faydalı hiçbir şey yoktur. [12]


Dipnotlar: [1] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/29. [2] Tirmizi, Mevakit, 65; İbn Mace, İkame, 2. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [3] Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [4] et-Taberi, Câmiu'l-Beyan 1/37. Mısır, M.321. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [5] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [6] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [7] İnfitar sûresi, 82/19. Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [8] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [9] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [10] Safvetü’t-Tefasir, 1/36-37. [11] İnfitar sûresi, 82/19. [12] Mukaddime fi't-Tefsir, s. 59. Safvetü’t-Tefasir, 1/38-39.

13 Mart 2011 Pazar

Nefis; En Kötü İlah

http://sabrikontek.azbuz.com :} Allah-u Zülcelal Ayet-i Kerimede şöyle buyurmuştur:

“Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden, şiddetli bir azap vardır.” (Sâd; 26)

Dünya hayatındayken, Allah-u Zülcelal’in uyarılarına rağmen, hesap gününü unutarak, nefislerinin arzusuna tabi olup, Allah-u Zülcelal’in doğru ve saadete götüren yolundan ayrılanlar için ahirette büyük ve çetin bir azap vardır.



Akılsız insan odur ki, yaşadığı süre içinde, ahiret mutluluğunu düşünmeden, kendi ateşini kendi eliyle tutuşturur. Ne yazık ki, insan Allah-u Zülcelal’den o kadar gafildir ki, arkasında cehennem olduğunu bildiği halde, gülmeye devam eder. Halbuki tek kurtuluş yolu, çok ağlamak ve daima Allah-u Zülcelal’e yalvarmaktır.

Bütün kötülüklerin anası, nefsin isteklerine uymaktır. Nefis, hiçbir zaman insana, bir şeref, bir mükâfat kazandırmaz. İmam-ı Şafii (Radıyallahu Anh) Hz. şöyle buyurmuştur:

“İki görüşten hangisi doğru, hangisi yanlış diye karar veremediğiniz zaman, nefsi isteklerinizin meyl ettiğinin tersine olanını seçiniz. Zira nefis, insanı daima kınanmış amelleri yapmaya teşvik eder.”

Bundan dolayı Firavun’un durumunu daima hatırımızda bulundurmalıyız. Çünkü, onun nefsi kendisine; “Ben Rabb’ım” dedirtti. Nefsimizi serbest bırakıp, gem vurmadığımız zaman, tabi ki nefis de bizi günaha sürüklemeye devam edecektir.

Bu Ahir Zaman’da insanın nefsi, Allah-u Zülcelal’e yönelmeye engel olmak için oldukça büyük çaba sarf etmektedir. İnsanın ibadet, zikir, sohbet, hizmet yapmasını istemediğinden, türlü bahanelerle onu bu işlerden alıkoymaya gayret eder.

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadis-i şeriflerinde:

“Yeryüzünde ilâh olarak ibadet edilenler içinde, Allah-u Zülcelal’e karşı, heva-i nefisten (nefsin arzularından) daha büyüğünü görmedim” buyurmuştur. Nefse tabi olmak, putlara tabi olup, onlara ibadet etmekten daha ağır bir suçtur.

Onun için elimizden geldiği kadar, nefisimizin arzularına uymaktan sakınmalıyız. Nefis ve şeytanla mücadele, insan için çok büyük bir mücadeledir. Bunun şuurunda olarak, nefisimize hakim olmaya gayret etmeliyiz. Çakmak taşında ateşin gizlenmesi gibi, nefsin istekleri de kalpte öyle gizlidir. Çakıldığı zaman parlar, kendi haline bırakıldığı zaman gizlenir.

Nefsin isteklerine uymak, çirkin bir binektir. Bizi, Allah-u Zülcelal’in yolundan, zikirden, ibadetten, hizmetten alıkoyup, günahlara ve karanlıklara sürükleyerek geri bırakır. Tabi ki bu, insanın imtihanıdır. Dediğimiz gibi imtihanı kazanmak için biraz mücadele etmek lazımdır.

Kim ki hayata, nefsinin isteklerinin gözüyle bakarsa, daha dünyada iken kendi –cehennem- ateşini yakmış demektir.

Onun için elimizden geldiği kadar, hata ve günahlar üzerinde konaklamadan, kendimizi Allah-u Zülcelal’e yöneltmeliyiz.

6 Mart 2011 Pazar

Enfal suresi

http://sabrikontek.azbuz.com :} Medine-i münevverede Bedir harbinden sonra nazil oldu. Sure ismini, birinci âyette geçen enfal kelimesinden almıştır. Enfal, ganimet demektir. Farzdan başka yapılan ibadetler anlamındaki nafile kelimesi de, aynı kökten türemiştir. Bu surede, Bedir harbinde elde edilen ganimetlerin dağıtılmasına dair emirler, Peygamber efendimiz ve diğer peygamberlerle ilgili bazı hususlar bildirilmiştir.

Enfal suresindeki, (Hâlis müminler o kimselerdir ki, Allahü teâlânın ismi anılınca, kalblerinde korku hâsıl olur) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık içindir.

(Allah’ın âyetleri okununca imanları artar) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Ömer içindir.

(Onlar Rablerine tevekkül ederler) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Osman içindir.

(Namazlarını kılıp verdiğimiz rızıklardan dağıtanlar) mealindeki 3. âyet-i kerime, Hazret-i Ali içindir.

(Onlar hakiki müminlerdir) mealindeki 4. âyet-i kerime de, büyüklerin ve onları sevenlerin, hakiki mümin oldukları bildirilmektedir. (Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Enfal suresinin, (Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar yetişir) mealindeki 64. ayetinin geliş sebebi, Hazret-i Ömer’in Müslüman olmasıdır. (2/99)

Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Enfal ve Berae surelerini okuyana kıyamette şefaat edip, onun nifaktan kurtulduğuna şehadet ederim.) [Envâr-üt-tenzil]

Yol levhası olmak

http://sabrikontek.azbuz.com :} Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir gün evliya bir zatın dergâhına yağız bir genç gelir. Sert şekilde der ki:
— Bu dergâh ne iş yapar?

Mübarek zat, gülümseyerek der ki:
— Sizi bizi Müslüman yapar.
— Yahu biz Müslüman değil miyiz?
— Hâşâ elbette hepimiz Müslümanız, ama yetmiş üç türlü Müslümanlık var. Bu dergâh, İslamiyet’in doğrusunu öğretiyor, Ehl-i sünnet yolunu gösteriyor. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını yayıyor. Bu büyüklerin sevgisini veriyor. İnsanların bozuk itikatlarını düzeltip, onları Resulullah efendimize götürüyor.
— İyi de öteki gruplar da aynı şeyi söylüyor. Hepsi de, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia ediyor. Hangisinin doğru olduğunu nereden bileceğiz? Onlarla sizin aranızdaki fark nedir?
— Onlar, (Bize gel, biz seni kurtarırız) diyorlar. Biz ise, (Gel, beraber Ehl-i sünnet âlimlerine gidelim, onlar sizi de bizi de kurtarır) diyoruz.

İşin özünü anlayan genç, (Tamam şimdi oldu) der. Bundan sonra dergâhtan ayrılmaz, bütün hayatını bu hizmetlere verir.

Başkalarından önce kendimizi kurtarmaya uğraşmalıyız, sonra da, insanları kurtaracak olan İmam-ı Gazali, Abdülkadir-i Geylani, İmam-ı Rabbani, Halid-i Bağdadi hazretleri gibi büyüklere onları havale etmeye çalışmalıyız. Hiçbir zaman, (Gel bize tâbi ol, sizi ancak biz kurtarırız) gibi bir iddiada bulunmamalıyız. Sadece büyüklerin yolunu anlatmaya gayret etmeliyiz. (O büyüklerin kitapları, nasihatleri işte burada, onları okuyarak beraber kurtulalım, yoksa bizim sizden bir farkımız yok) demeliyiz.

Maksadımız, yol levhası olmaktır. Levhanın maddi değeri önemli değil, ama gösterdiği istikamet çok önemlidir. Büyüklerin, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunu gösteren levha çok kıymetlidir. Bu istikamete giden ve o büyüklere uyan, Cennete girer.

Ehl-i sünnet âlimleri, istirahatlerini, zevklerini terk ettiler. Gece gündüz çalıştılar. Kitaplar yazdılar, nasihat ettiler. İnsanlar, akın akın onlara geldiler. Kitaplarını okuyup hidayete kavuştular.

İslam âlimlerini tanıyan ve yollarında olan seçilmiş kimselere her şey verilmiştir. Ne kadar şükredilse azdır.

Allahü teâlâ, büyük zatlara tâbi olan kimseyi, hayvan değil insan, kâfir değil Müslüman, bid’at ehli değil Ehl-i sünnet olarak yaratmıştır. Ayrıca Ehl-i sünnetin içinde de İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların yolunu tanımayı nasip etmiş, verilmedik bir şey bırakmamıştır. Bize ihsan edilen bu nimetlere şükredip o yolda ilerlemeye çalışmalıyız.

Her gün okunacak dualar

http://sabrikontek.azbuz.com :}Hadis-i şeriflerde bildirilen dualardan bazıları şöyle:
(Sabah akşam 7 defa “Allahümme ecirnî minennâr” diyen Cehennemden kurtulur.) [E. Davud]

(Sabah akşam, 3 defa, “Bismillahillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemî’ul alîm” okuyan, büyücü ve zalimden emin olur.) [İbni Mace]

(Sabah 3 defa, “Eûzü billahis-semî’il alîmi mineşşeytânirracîm” diyerek Haşr suresinin son üç âyetini okuyana, 70 bin melek, akşama kadar dua eder. O gün ölürse şehid olur. Akşam okursa yine aynı şeylere kavuşur.) [Tirmizi]

(Sabah namazından sonra 11 ihlas okuyana, Cennette bir köşk verilir.) [Haraiti]

(Sabah namazından sonra on defa, "La ilahe illallahü vahdehü la-şerikeleh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyi ve yümit ve hüve ala külli şeyin kadir" okuyan, akşama kadar her çeşit zarardan korunur, hiçbir günah ona zarar vermez.) [Nesai] ("Günah zarar vermez" demek, günah işlemez veya işlediği günaha tevbe eder, o günah ona zarar vermemiş olur demektir.)

(Akşam namazından sonra [yukarıdaki tesbihi] okuyan, sabaha kadar şeytandan korunur. On sevaba kavuşur, on günahı affolur ve on köle azat etmiş gibi sevap verilir.) [Tirmizi]

(Sabah namazlarından sonra üç defa Sübhanallah-il azim ve bi hamdihi diyen körlük, cüzzam ve felçten korunur.) [İ. Ahmed]

(Şirkten korunmak için “Allahümme innî eûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a’lemü ve estağfiruke li-mâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb” okuyun!) [İ. Ahmed]

(Sabah akşam 7 defa, “Hasbiyallahü lâ ilahe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm” okuyanın, dünya ve ahiret işine Allahü teâlâ kâfi gelir.) [Beyheki]

(“Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi ehadin min halkıke, fe minke vahdeke lâ şerîke leke, felekel hamdü ve lekeş-şükr” duasını, gündüz okuyan o günün, akşam okuyan o gecenin şükrünü ifa etmiş olur.) [M. Rabbani 3/17] (Akşam esbaha yerine emsâ denir.)

(Bir kimse, sabah akşam yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, o gün ve o gece, hiç kimse onun kadar sevab kazanamaz.) [Deylemi]

(Evden çıkarken “Bismillahi, tevekkeltü alallahi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizi]

(“Lâ havle...” okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebu Nuaym] [İmam-ı Rabbani hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa Salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazheri)]

(Her gün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve Cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehidlerle beraber olur.) [Taberani]

(Günde 25 defa “Allahümme bâriklî fil mevt ve fî mâ ba’del-mevt” okuyan şehid olur.) [Redd-ül muhtar]

(Gece Âmenerrasulüyü okuyana, bu iki âyet, her şey için yeterlidir. Bu iki âyeti yatsıdan sonra okuyana, geceyi ibadetle geçirmiş sevabı verilir.) [Şir’a]

(Tebârekeyi okumadan yatma! Kabir azabını def eder. Her gece Tebâreke okuyan, Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Ey Oğul İlmihali]

(Eve girerken İhlâs suresini okuyan, yoksulluk görmez.) [T. Kurtubi]

(Evden çıkarken Âyet-el kürsi okuyana melekler, eve gelene kadar dua eder.) [Ey Oğul İlmihali]

(Sıkıntılı veya borçlu olan kimse, bin kere “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a] (İmam-ı Rabbani hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca 100’er defa salevat getirirdi.) [Tefsir-i Mazheri]

İstiğfara devam etmek
(İstiğfara devam eden kimse, her sıkıntıdan kurtulur, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mace] [İstiğfar olarak (Estağfirullah el azim ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyel kayyum ve etubü ileyh) okumalıdır.

(Günde yüz kere “La ilahe illallah diyen kimsenin, kıyamet gününde yüzü ay gibi parlar.) [Taberani]

(Bir yere gelen, “Euzü bikelimâtillahittammâti min şerri ma haleka” okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim]

(Sıkıntılı veya borçlu, bin kere “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azim” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a]

Sual: Her gün nasıl dua etmeli?
CEVAP
Okunacak dualar çok ise de, birkaçını bildirelim!
Sabah ve akşam namazlarını kılıp dua ederken yedi defa (Allahümme ecirni minennâr) demelidir! Bunu okuyan Cehennemden kurtulur.

Sabah-akşam üç defa Besmele çekerek (Bismillahillezi, la yedurru maasmihi şeyün fil erdi vela fissemai ve hüvessemi-ul-âlim) okuyan, büyücülerin, zalimlerin şerrinden ve her çeşit zarardan korunur.

Sabah-akşam üç defa (Euzü billahis-semiil âlimi mineşşeytanirracim) diyerek Haşr suresinin son üç âyetini okuyana yetmiş bin melek dua eder, ölünce de şehid olur.

Küfre düşenin bütün ibadetleri yok olur. Onun için küfre düşüren söz ve işleri bilmelidir! Şirke düşmekten korunmak için de sabah-akşam (Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şeyen ve ene âlemü ve estağfirüke lima la âlemü inneke, ente allamülguyub) duasını okumalıdır!

Sabah-akşam 7 defa (Hasbiyallahü la ilahe illahü aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azim) okuyana Allahü teâlâ, onun din ve dünya işlerinde yardımcı olur.

Evden çıkarken (Âyet-el kürsi)yi okuyana melekler, eve dönünceye kadar dua ve istiğfar ederler. Dinimize, dünyamıza gelecek zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa (La havle vela kuvvete illa billah) okunmalıdır! okumaya başlarken ve okuduktan sonra da yüzer defa Salevat okumalıdır!

Sıkıntıdan kurtulmak için de (La havle...) okumaya devam etmelidir! Her gün yüz defa okuyan da fakirliğe düşmez. Elindeki nimetler de devam eder.

Günde yüz defa salevat (Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala âli seyyidina Muhammed) okuyan Cehennemden kurtulur ve şehidlerle beraber olur.

Sual: Gece okuduğum bazı duaları okuyamadığım, teheccüt namazını kılamadığım geceler oluyor. Duaları ertesi günü okusam ve teheccüt namazını da kuşluk vakti kılsam aynı sevabı alabilir miyim?
CEVAP
Tembellik, ihmal ve başka bir mazeretle vaktinde yapılmayan bu nafile ibadetleri ertesi sabah, öğleye kadar yapan aynı sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir kimse, her gece okuduğu dua ve zikirleri ihmal edip okumadan yatarsa, ertesi günü öğleye kadar okursa, vaktinde okumuş gibi aynı ecir ve sevaba kavuşur.) [Müslim]

Tesbih ve dua okurken
Sual: Her gün belli sayıda okuduğum, tesbih ve dualar var. Mesela, her gün 100 salevat-ı şerife ve ardından 500 la havle, sonra 100 salevat-ı şerife okuyorum. Bunları hiç ara vermeden, arada hiç konuşmadan mı okumak gerekir?
Hayır, ara vermenin veya bir ihtiyaç olunca, arada konuşmanın mahzuru olmaz.

24 Şubat 2011 Perşembe

BAŞYAZI

http://sabrikontek.azbuz.com :}Önce kendimizi yenilemek

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

“….Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez..” (Ra’d, 11.)

Değişim, tecdit, teceddüt, yenilik veya yenilenme tarih boyunca insanoğluna çok cazip gelen kavramlar olmuştur. İnsanoğlu değişimi çok istemiş, yeniliği çok arzu etmiş, ancak bireysel ve toplumsal değişimin yasalarına, yenilenmenin sünnetlerine riayet etmeyi ihmal etmiştir.

Yukarıdaki ayete göre önce kendimizi yenilemekle işe başlamak gerekir. Kendimizi yenilemek, kalbimizi, kalbimizin derinliklerinde sakladığımız sırları ve bütün davranışlarımızın tohumları ve çekirdekleri mesabesinde olan niyetlerimizi yenilemek demektir. Kendimizi yenilemek, fıtrat dünyamızın ‘kâlû belâ’sında Rabbimize verdiğimiz misakımızı yenilemek, Efendiler Efendisine ümmet olma yolunda verdiğimiz ahd ü peymanımızı yenilemektir. Kendimizi yenilemek, mutlak hakikate, şaşmaz adalete, yüksek ahlâka bağlı kalacağımızı ilan ettiğimiz akitlerimizi yenilemek demektir.

Kendimizi yenilemenin en önemli yolu bilgimizi yenilemektir. Biz bilgimizi yeniledikçe, bilgimiz bizi yenileyecektir. Ufkumuz âfaka ancak yüksek bir irfan ile ulaşabilir. Okumak, yeniden okumak, okumalarımızı, okuduklarımızı hep yenilemek zorundayız. Kitab-ı Kerim kadar kâinat kitabını okumak, Kitab’ın ayetleri kadar kâinat ayetlerini, enfüsî ve afakî tüm ayetleri okumamız gerekir. Fayda vermeyen bilgiden Allah’a sığınmak, faydalı her bilginin peşinden koşmak, yenilenmenin namütenahi sınırlarını gösterecektir bize.

Her an yenilenmenin en önemli yöntemi, tefekkür etmektir. Dağarcığımızda biriktirdiğimiz ve bizi hep kendimizin ve hayatın gerisinde kalmamızı mukadder kılan önyargılardan, basmakalıp düşüncelerden kurtulmanın yolu, düşünce dünyamızı yenilemekten geçer. Kendimiz üzerinde yeniden düşünmek, varlık anlayışımızı, kâinat algımızı, insana bakışımızı, âlem tasavvurumuzu sürekli tefekkür ve tedebbür süzgecinden geçirmek, yenilenmenin en temel kuralıdır.

Çağdaş dünyamızın ciddi bir dil sorunu yahut dilsizlik sorunu var. Manalar, mefhumlar ve mazmunlar zayıfladıkça, dil beyan etmede, lisan ifade etmede aciz kalıyor. Gönül manasındaki dil ile lisan anlamındaki dil arasındaki ilişki zayıfladıkça gönül dili yok oluyor. “Üslub-u beyan ayniyle insan” fehvasınca, dil zayıfladıkça insan, insan zayıfladıkça dil zayıflıyor.

Yenilenme insanlar için olduğu kadar kurumlar için de gereklidir. Eğer kurumlar yenilenmeye ve değişime direnirlerse, sürekliliklerini ve canlılıklarını kaybederler. Sürdürülebilirlik açısından değişim ile süreklilik arasındaki ilişki son derece önemlidir. Toplumsal değişimlere göre kendilerini yenileyemeyen kurumlar çağın gerisinde kalırlar. Ancak kurumlar, sadece değişime yoğunlaşırlar da, tarih sahnesinde kendilerine süreklilik kazandıran sabitelerini, temel ilke ve prensiplerini terk ederlerse, dönüşme ve başkalaşma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle dönüşmemek ve başkalaşmamak için sabitelere bağlı kalarak sürekli değişimi ve yenilenmeyi esas almak gerekir. Dolayısıyla kurumlar da, hizmet anlayışlarını gözden geçirerek özeleştiri yapmalı, kurumsal bir asabiyete girmeksizin görev tanımlarını güncellemeli, kısaca yukarıda ifade ettiğimiz tüm yenilenmeleri dikkate alarak kendilerini yenilemeli ve böylece süreklilik kazanmalıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığımızın temel görevi, hiç şüphesiz toplumu din konusunda aydınlatmaktır. Fakat aydınlatma sadece anlatma ile değil, aynı zamanda anlaşılabilir ve kavranabilir olmakla mümkündür. Bugün bir mihrap ve minber gönüllüsü kadar kendisini, bilgisini ve dilini sürekli yenilemek durumunda olan çok az görev vardır. Din görevlileri olarak bizler, ne yazık ki bugünün kuşaklarına hitap etmede, onlara Dîn-i Mübîn-i İslam’ın hakikatini anlatmada, kısaca kendimizi ifade etmede zorlanmaktayız. Bu nedenle din hizmeti gibi ulvi bir görevi icra eden bizler, söylem ve üsluplarımızı yenilemeliyiz. Bundan kastımız, yeni kelime ve cümleler kurabilmek değil, hikmetli bir üslup ve yüksek bir gönül dili ile her türlü idrake, yüce dinimiz İslam’ın hakikatlerini sunabilmektir.

Sağlam bir düşünme metodolojisi sunan rahmet dini İslam’ın evrensel ilkeleri, her çağı ve zamanı kuşatacak bir hüviyete sahiptir. Dinin hakikatleri eskimez, tecdide ihtiyacı yoktur. Ancak bizim algımız, bilgimiz ve hakikatlere olan bağlılığımız eskir, dolayısıyla bizim yenilenmeye ihtiyacımız vardır. Dinin sahih öğretileri hiçbir illetle muallel olmazlar, hastalanmazlar, ıslaha ihtiyacı yoktur. Ancak bizim bakış açılarımız, anlayışlarımız her türlü illete müptela olabilir. Bu itibarla özümüzü yeniden ihya ve ıslah etmeye, dindarlığımızı, sadakat ve bağlılığımızı yenilemeye ihtiyacımız vardır

10 Şubat 2011 Perşembe

Evlilikte Şiddet

http://sabrikontek.azbuz.com :}

Evlilikte şiddet denilince hekimliğe başladığım ilk yılda karşılaştığım bir âile faciasını unutamıyorum.

Evlilikte şiddet denilince hekimliğe başladığım ilk yılda karşılaştığım bir âile faciasını unutamıyorum. Evin erkeği alkollü bir şekilde eve gelmiş, evdekileri kırıp geçirmişti. Çocuklarla birlikte anne, üst başları perişan ve darbe morluklarıyla ağlıyorlardı. Bu âile, acınacak halde psikiyatriye getirilmişti. Toplumdaki tehlikelere, tehditlere, gerginlik yapan faktörlere karşı bir zırh, bir korunma ortamı olması gereken âile birliği, burada üzüntü ve mahcubiyet kaynağı oluvermiştir.

Tabii, âilede şiddet sadece alkole bağlı olarak ortaya çıkmaz. Birçok faktör eşlerin birbirine kaba kuvvetle muâmele etmesine sebep olabilir.

-Çocuk ve eşlerini dövenler, genelde çocukluklarında şiddete mâruz kalmış kişilerdir. Bu şahıslar, anlaşmazlık ve geçimsizliklerin dayakla halledilebileceği konusuna âdetâ yıllar boyu şartlanmışlardır. Şuuraltlarındaki şiddeti, bâzen farkında bile olmadan tatbik ederler.

-Öfkeli, alıngan, çabuk sinirlenen kişiler şiddete daha çok müracaat ederler.

-Eşler arasında sevgi, saygı ve hoşgörünün azalması, iletişim bozukluğunun ortaya çıkması da şiddete başvurmayı kolaylaştırmaktadır.

- Sürekli endişe ve stres içinde yaşamak da öfkelenmeye ve giderek şiddete kapılmaya yol açabilmektedir. Eve gelince ufak bir bahâne şiddeti netice verebilir.


Dayak ne sonuçlar doğurur?

-Kocanın hanımına karşı kaba kuvvete başvurması hâlinde o evlilikte yanlış şeyler var demektir. Kaba kuvvet, geçimsizliğe ve giderek iplerin kopmasına sebep olur.

-Dayak atılan evde eşlerin birbirine saygısı yoktur. Kişilikler karşılıklı zarar görür. Artık o evlilik değişik iki şahsın birleşmesi değil, birbirilerine saygı duymayan zoraki birliktelik hâline gelir.

- Yine dayak yiyen hanım, eşine karşı gizli öfke besler. Kişiliğinin zedelenmesinden dolayı kalbi kırıktır ve aşağılık duyguları taşıyabilir. Giderek cinsi ilişkiden de soğuyabilir.

ABD'de alkolik kadınlar üzerinde yapılan çalışmalarda. Alkole başlama sebebinin, kocalarının uyguladığı şiddet olduğu tespit edilmiştir. ABD'de her iki evlilikten birinde şiddet uygulanmaktadır ve her yedi sâniyede bir kadın dövülmektedir. Kadın psikiyatri hastalarının yüzde 45'i şiddet tatbiklerinden dolayı yaptıklarını söylemişlerdir.

-Yine şiddet, karı koca arasında hiçbir meseleyi halletmemekte, ancak geçimsizliklerin keskinleşmesine sebep olmaktadır.


-Dayak olayı, hamilelikte de olabilmekte, bu da doğacak çocuğun sağlığını kötü yönde etkilemektedir.

Dayak ve çocuk

Eşler arasındaki kaba kuvvet en çok çocukları etkiler. Özellikle onların yanında yapılırsa kötü tesir daha çok olur.

-Annelerinin devamlı dayak yediği, hakaretlerle aşağılandığı âilelerde çocuklar ezik büyür. Kız çocuğu, annesiyle kişiliğini özdeşleştirdiğinde yetersizlik düşünceleri ve hattâ erkeklere karşı kin ve nefret fikirleri olan biri hâline gelebilir. Erkek çocuğundaysa, kadınların dövüleceği anlayışı yerleşebilir. Ayrıca baba çok iticiyse bu sefer özdeşleşmeyi annesiyle yaparak cinsel kimlik zorlukları geliştirebilir.

-Yine âiledeki şiddetli geçimsizlikler, çocuklarda evlilik kurumuna karşı soğukluk ortaya çıkarabilir. Bu da yetişkinliğinde evlenmeyip yalnız yaşamayı tercihe sebep olur.

-Dayak, çocuğun en sevdiği iki insan arasında olduğundan çocuğun kendine güveni yeterince gelişmez. Aşağılık duyguları bulunan ve teşebbüs gücü zayıf kişiler olmalarına yol açar. Kaba kuvvetin egemen olduğu evlerde ki çocukların mutsuz ve psikolojik sorunları olduğunu söylemek zor değildir.

-Yine dayak yiyen anne, çocuğunu daha fazla dövmektedir. Yani hırsını âdeta çocuktan alabilmektedir.

Kimler dayak atıyor?

-Bahsettiğimiz gibi alkol kullanan şahıslar kaba kuvvete daha çok başvururlar.

-Eğitim seviyesiyle dayak arasında çok belirgin bir ilgi yoktur. Mühendis, doktor, yönetici gibi tahsilli kişiler bile şiddete müracaat edebilmektedirler. ABD'de yapılan bir araştırma da, aile içi şiddetin yaşandığı ailelerde kadınların yüzde 40'ının, erkeklerin ise yüzde 44'ünün lise ve yüksek öğrenim görmüş olması bunu göstermektedir.


-İktisadi sebepler, maddi problemler yine dayakta önemli bir faktördür.

- Bazen gelin - kaynana arasındaki anlaşmazlıklar da eşler arasında kaba kuvvete kadar giden geçimsizliklere yol açabilmektedir.

"Dışarda kuzu, içeride kurt"

Dayak olayından söz ederken ev dışında sâkin, yumuşak bilinip de evlerinde hanımlarına dayak atan erkeklerden de bahsetmek gerekir.

Bugünkü geçerli eğitim, insanlara devamlı bağışlayıcı olma telkininde bulunmaktadır. İnsanlar, kendilerine kötü davranan kişiye sonuna kadar sabır ve nezâket göstermek konusunda âdetâ şartlandırılmaktadır. İşte bu kişiler, dışarıda aşırı nezâket ve yumuşaklık göstererek içlerine attıkları öfkelerini, maalesef eşlerine boşaltabilmektedir.

Böyleleri muhakkak kendilerini özeleştiriden geçirmeli, kendi iç dünyalarına girmeye çalışmalıdırlar. Ancak böylelikle bu tehlikeli alışkanlıktan vazgeçebilirler. Çünkü aslında kendilerini öfkelendiren hanımları değil, dış dünyanın şartlarıdır. Bunu iyi değerlendirmek zorundadırlar. Bunu iyi değerlendirmek zorundadırlar.

Kaba kuvvet nasıl önlenir?

Dayağın sebebi eşler arasındaki problemler olabilir. Aslında problemleri büyüterek, evde boşalma sağlanması için farkında olmadan şiddete başvuruluyor olabilir.

Şöyle ki: Akşam eve gelen evin erkeği, eşinin yaptığı yemeği beğenmeyerek hanımına bağırmaya başlar. Böyle bir durumda hanım, yemekte öfkelenecek bir şey olmadığını, hergünkü gibi özen gösterdiğini söyleyerek cevap verir. Bunun üzerine evin erkeği, yine kendine göre bahâneler bularak sertliği arttırabilir ve kaba kuvvete kadar olayı sürükleyebilir.

Burada aslında hanımın yapacağı kocasını yumuşatmaktadır. Zor da olsa, önce olayı anlamaya ve eşine karşılık vermeyip alttan almaya çalışmalıdır. Böyle davrandığında görecektir ki, beyi yaptığı bir iş görüşmesinde kötü sonuç almıştır veya birine kızmış, ancak kendini boşaltmamıştır.

Yani öfke doludur. Yemeği bahâne etmesi, aslında bardağı taşıran son damladır.

Böyle davranmakla sadece bir kavga önlenmiş olmayacaktır. Ayrıca kocası bir süre sonra gereksiz kızdığını ve hanımının kalbini boş yere kırdığını anlayacaktır. Bütün sorunlar, karşılıklı sevgi ve saygı çerçevesinde konuşarak çözülür. Bazen öyle çiftleri görüyorum ki yıllarca evliler ama bir kere olsun ilişkilerin, hayatlarını, problemlerini konuşmamışlardır. Birbirilerinin iç dünyalarına girmemişlerdir.


-Evlilik, karşılıklı fedakârlık üzerine kurulur. Bir çift ne kadar uyumlu olursa olsun, iki ayrı şahsiyettirler. Yani iki ayrı dünyadadırlar. İlgi ve zevkleri değişik olabilir. Aralarında birçok farklılık bulunabilir. Önemli olan bu farklılıklara karşılıklı saygı göstermektir.


-Karşılıklı olumsuz duygular bazen yanlış anlamadan veya gereksiz alınganlıktan kaynaklanabilir. İşte konuşmak, iletişim burada devreye girmeli ve hemen kaba kuvvet sergilenmesinin önüne geçilmelidir.

-Eşler, aralarındaki problemleri herhangi biri öfkeliyken, açken, yorgunken veya çocuklar yanlarındayken konuşmaktan kaçınmalıdırlar.

-Yine eşlerin birbirilerine sık sık jestler (kocanın hanımına uygun hediyeler alışı veya hanımın beyine sevdiği yemekleri hazırlaması gibi yapmaları iletişimi kolaylaştırır.

-Yine unutulmamalıdır ki, İslâm nazarında dövmek kötü bir fiildir. Peygamberimiz (s.a.v.) hayatında hiç kimseyi dövmemiş, yüze vurmayı kesinlikle yasaklamış, bırakın dövmeyi kötü söz söylemeyi bile menetmiştir. "Karılarını döven erkekler hayırlı kimseler değildir" buyurmuştur.

-Erkekle kadın, birbirilerinin işlerini ve faaliyetlerini küçümsememelidirler. Meselâ evin hanımı, akşama kadar evde çocuklarıyla uğraşır, çamaşır yıkar, bir çok iş yapar. Erkek bunlara rağmen "Ne yaptı ki" der, eşinin yaptıklarını küçük görürse kalp kırmış olur. Halbuki bunlar başlı başına bir iştir, yorucudur. Erkek, eşine teşekkür ve taltif etmelidir.

-Bunlara rağmen kaba kuvvetin devam ettiği âileler, o zaman ebeveynlere, âile büyüklerine başvurmalıdırlar. Onlardan yardım istemelidirler.

- Bundan sonraki safhadaysa hâlâ şiddet olayı varsı bir uzmanın yardımı istenmelidir. Bâzı ruhî hastalıklar veya kişilik bozuklukları söz konusu olabilir.

Unutmayalım ki, evlilikte şiddetle iyi geçim bir arada olmaz ve şiddet meseleleri halletmez. Aksine arttırır, içinden çıkılmaz hâle getirir.

RAKAMLARLA TÜRKİYE'DE AİLE İÇİ ŞİDDET

Aile içi şiddet araştırmalarından elde edilen sonuçlar:

-Evli kadınların çoğunulğu kocadan, babadan şiddet şiddet görmüş. Fiziksel şiddet oranı yüzde 59. fiziksel olmayan şiddet oranı yüzde 63.

-İntihar girişiminde bulunan kadınlar istismara daha çok uğramışlar.


-Şiddete uğrayan kadınların yüzde 41'i intihar girişiminde bulunmuş.

-Şiddete başvuran erkeklerin yüzde 33'ünün alkol ve kumar alışkanlığı var.

-Evli kadınların yüzde 92'si evliliklerinin ilk günlerinde şiddete uğramışlar.

-Şiddete uğrayan kadınların yüzde 41'i şiddet nedeniyle karakola gitmemiş.

-Karakolda polisin temel tutumu barıştırmaktır. Kadınların yüzde 26'sı polisin polis'in ilgisiz kaldığını, yüzde 18'i ise çok anlayışlı davrandığını belirtmiş.

-Kadınların tamamı şiddete ev ortamın

da maruz kalmış.

-Şiddete başvuranların yüzde 46'sı hiçbir nesne kullanmadan fiziksel gücüyle şiddet uyguluyor. Bunu yüzde 22 ile kesici alet ve yüzde 13 ile sopa izliyor.

-Kocasını kızması durumunda kadınların yüzde 77,8'i hiç kimseden yardım istememiş.

-Kadınların yüzde 49'4'ü çocukluğunda anne-babasından dayak yemiş.