5 Nisan 2012 Perşembe
HZ. PEYGAMBER’İN YÜCE AHLAKI
Öyle bir peygamberin ümmetiyiz…
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik!’ (Enbiya;107)
Ey Muhammed sallallahu aleyhi vesellem! Seni Kur'an şeriatı ve ahkâmıyla, sadece ve sadece, dünya ve ahirette bütün insanlara ve cinlere rahmet olasın diye gönderdik. Kim bu rahmeti kabul eder ve nimete şükrederse dünya ve ahirette mesut ve bahtiyar olur. Ve kim bunları inkâr ve reddederse dünya ve ahiretini mahvetmiş olur, buyruluyor.
Abdullah b. Abbas radıyallahu anhudan nakledilen bir görüşe göre, buradaki “Âlemlerden maksat, Hazret-i Resulullah'ın kendilerine Peygamber olarak gönderildiği bütün varlıklardır. Bunların mümin veya kâfir olmaları fark etmez. Allah Resulünün müminler için bir rahmet olması hem dünya hem de ahiret için söz konusudur. Kâfirler için rahmet olması ise sadece dünya hayatında söz konusudur. Zira kâfirler, Hazreti Resulullahın sayesinde, geçmiş ümmetlerin uğradıkları, maymuna dönüşme, gökten üzerlerine taş yağma gibi afetlere uğratılmaktan kurtulmuşlardır.”
Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ben lânetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim.”
İşte, böyle bir Peygamberin ümmeti olmak, bizim için ne büyük bir mükâfattır. Tabi, ümmetliğe kabul edilmek şartıyla... Allah-u Zülcelâl, hepimize Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme ümmet olmayı nasip eylesin. (Âmin)
O’na ümmet olabilmek için
Peki, ümmeti olmamıza karşılık bize düşen vazife nedir? İnançsızlık ve küfür rüzgârlarının bütün şiddetiyle estiği bu asırda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi anlamak ve anlatmak, en kutsi vazifemiz olmalıdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin gösterdiği ve bize bildirdiği vazifelerimizi idrak edemediğimiz veya terk ettiğimiz anda, batıl düşünceler her zaman ve her mekânda başköşeye tahtını kuracak, insanlık O'nu anlama ve idrak etme noktasına ulaşamayacaktır.
O şefkat ve rahmet Peygamberine, ne ölçüde layık olduğumuzun hesabını iyi yapmalıyız. Bulunduğu cennette dahi ümmetini düşünen, ümmetinin derdiyle ağlayan, ümmetinin sevinciyle sevinen rahmet Peygamberini ve O’nun mesajlarını, en köhne kalplere dahi nakşetmeliyiz.
Aksi halde onun şefaatiyle kendimizi kurtaracağımızı sandığımız anda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bizlerden nasıl yüz çevirdiğini -Allah korusun- görürüz.
Ümmetin günahkârlarına şefaat edecektir
Asırlardır O'nun nur saçan simasından mahrum kaldık. Müslümanlar olarak garip kaldığımız şu asırda dahi, O'na ulaşacak yolları arama ve O’nu bulma, en güzel hayalimiz ve amacımız olmalıdır. Günah bataklığına bulaştığımız anlarda dahi, O’nun şefaatinden medet umarken, onun rahmet Peygamberi olduğunun idraki içinde olmalıyız.
O Rahmet Peygamberi, mübarek kabr-i şerifinde kan ağlarken, Allah-u Zülcelal'in 'Habibim' dediği, yüzü suyu hürmetine kâinatı yarattığı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme başlarımızı feda etmeyi bilmeliyiz.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, dünyadayken bizlere rahmet vesilesi olduğu gibi ahirette de şefaatçi olacaktır, inşaallah.
Nitekim Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ‘Gecenin bir kısmında uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmuda (Şefaat makamına) gönderir.’ (İsra; 79)
Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı gibi, Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme büyük şefaat ve övülecek bir makam verecektir, inşaallah.
Ebu Akil oğlu Abdurrahman radıyallahu anh şöyle anlatmıştır: “Bir heyetle Resulullah sallallahu aleyhi veselleme gitmek üzere çıktım. Kapısına varınca develerimizi çökerttik. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanına girerken, dünyada en sevmediğimiz kimse o idi. Fakat yanından çıkarken (İslam'la şereflendikten sonra), yanına gelenlerin içinde onu en çok seven biz olmuştuk. Bir ara bizden biri:
‘Ya Resulallah! Rabbinden Süleyman Peygamberin saltanatı gibi bir saltanat istemedin mi?’ deyince, güldü ve daha sonra: ‘Umarım ki Peygamberinize verilen, Allah katında Süleyman Peygamberin saltanatından daha üstündür. Allah gönderdiği her Peygamberin duasını kabul etti. Onlardan bir kısmı dünyada dua etti, istediği verildi. Bazıları iman etmeyen asi kavmine beddua etti, helak oldular. Allah benim de dileğimi kabul etti, ben ahirete bıraktım, kıyamet günü Rabbim katında ümmetime şefaat edeceğim.” (Taberani, Bezzar)
Peygamberimizin Yüce Ahlakı
İnsanlar için güzel ahlak hususunda en büyük rehber, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakıdır. O, çok azim bir ahlak sahibi idi. Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede; “Hakikaten sen büyük bir ahlak üzeresin” (Kalem; 4) buyurarak, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın ahlakını övmüştür.
Enes radıyallahu anhu şöyle demiştir; “Resulullah, ahlak olarak insanların en güzeliydi. Onun, on yıl hizmetinde bulundum. Bana bir defa bile öf demedi. Yaptığım bir iş için; ‘Neden böyle yaptın?’ yapmadığım bir işten dolayı da; ‘Şöyle yapsaydın ne olurdu!’ dememiştir.”
Efendimiz aleyhissalatu vesselam, insanların en yumuşak huylusu idi. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde; “Yumuşak huyluluk nerde bulunursa orayı süsler. Hangi şeyden de kaldırılıp alınırsa ona utanma sebebi olur.” (Müslim)
Yine, “Allah, yumuşaklıkla muamele edicidir, yumuşak huyluluğu sever.” (Müslim) buyurmuştur.
O, insanların en cömerdi idi. Yanında bir geceliğine de olsa bir dirhem veya bir dinar bırakmaz, muhtaç olan kimselere dağıtırdı. O, elbisesini diker, yatağını kendisi toplardı. Öyle bir hâyânın sahibi idi ki, gözünü kimsenin yüzüne dikmezdi.
Çağrıldığı davetlere, fakir veya zengin ayırımı yapmadan icabet ederdi. Kendisine verilen çok küçük hediyeleri dahi kabul eder ve karşılığında oda hediye verirdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kızdığı zaman, Allah için kızar, kendi nefsi için asla kızmazdı. Açlıktan çoğu zaman karnına taş bağlardı. Önüne konulan yemeği geri çevirmezdi. Bir yere yaslanarak ve masada yemek yemezdi.
O, insanların en alçak gönüllüsü idi. Sözü uzatmadan ve açık bir dille herkesin anlayacağı şekilde konuşurdu. Daima güler yüzlü idi. Dünya işlerinden dolayı asla endişeye düşmezdi.
Daima hastaları ziyaret ederdi. Parmağına gümüş yüzük takar ve güzel koku sürünürdü. Fakirlerle oturur, yoksullarla beraber yemek yerdi. Akrabaları ile ilgisini hiç kesmezdi.
Kimseye eziyet etmez, özür dileyenin özrünü kabul ederdi. İnsanların gönlünü almak için şakalaşırdı. Ama daima hakkı söylerdi. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi.
Yoksulları horlamaz, zenginlere zenginliklerinden dolayı saygı göstermez, herkese eşit olarak davranırdı.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kendi nefsi için kimseye vurmamıştır. Yolda birisi ile karşılaştığında ilk olarak kendisi selam verir, bir ihtiyacı için yanına gelen kimseler, onun yanından ayrılmadan, oradan ayrılmazdı.
Bulunduğu her yerde daima Allah-u Zülcelal'den bahsederdi. Yanına gelen herkese ikramda bulunurdu. Hiç öfkelenmez, bir şeye hemen rıza gösterirdi. İnsanlara karşı çok şefkatli davranırdı. Onun meclisinde, kimse sesini yükseltmezdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem insanların en tatlı sözlü olanıydı. Gayet açık konuşurdu. Sözlerinde fazlalık ve noksanlık bulunmazdı. Lüzumsuz olarak hiç konuşmazdı. Kötü söz konuşanlardan yüz çevirirdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem herhangi bir zorlukla karşılaştığında, o işi Allah'a havale eder, Allah-u Zülcelal'den yardım isterdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem yemeğe başlamadan önce; “Bismillah, Ya Rabbi! Bunu kendisiyle cennet nimetlerine ulaşılacak, şükrü ödenmiş bir nimet kıl.” Diye, dua ederdi. (Tirmizi)
O, kendisine bir zarar vereni bağışlama hususunda insanların en önde olanıydı. Mazeret beyan edenlerin mazeretlerini kabul ederdi.
Kurtuluş O’na Uymakta
İşte, buraya kadar kısaca anlatmaya çalıştığımız, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı, hepimiz için gerçek bir rehberdir. Her kim, denizden bir damla da olsa ahlakında O'na mutabaat yaparsa, kendisini düzlüğe çıkarmış olur. Çünkü O'nun ahlakı, geceleyin ayın etrafı aydınlatması gibi insanın önünü aydınlatır. Karanlıktan aydınlığa çıkarır. Kim, O'nun ahlakı ile ahlaklanırsa hem insanların yanında hem de Allah-u Zülcelal'in katında çok makbul olur.
İnsan kendisini, ancak Allah’ın peygamberine uymakla kurtarabilir. Kim onu kabul etmez ve onun getirdiği dine inanmazsa o kimse asla kendisini kurtaramayacaktır.
İşte biz, böyle bir Zat'ın ümmetindeniz. Ondan çok hayâ etmemiz gerekir. Hz Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı, gerçek bir rehberdir.
Allah-u Zülcelâl, imandan ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatından, O’na uymaktan bizleri mahrum etmesin… (Âmin)
29 Mart 2012 Perşembe
KİM ŞEHİTTİR?
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Şehadet, makamların en büyüğü… Onlar, canlarını Allah (c.c.) için feda edenler. Onlar hakkında ölü denilmez, onlar uğrunda öldükleri Rableri katında diridirler.
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” (Ali İmran: 169-171)
Hakiki şehadet, ancak Allah’ ın dinini yüceltmek için savaşmakla elde edilen bir makamdır.
Ebu Musa’dan rivayet edildi:
Rasulullah –sallalahu aleyhi vesellem-‘ e “yiğitlik için savaşan, hamiyet için savaşan, riya için savaşan kişiler hakkında; hangisi Allah yolundadır?” diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah –sallalahu aleyhi vesellem- şöyle dedi:
مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
“Kim Allah’ın Kelimesi yüce olsun için savaşırsa, o Allah yolundadır.” (Müslim, K. İmârat, 3525)
Hakikî şehitlik makamına erişenlere iki dünyada da diğer insanlardan farklı muamele yapılır. Yıkanmadan, yaralarından kan akar bir şekilde defnedilir.
“Onları yıkamayın. Zira her yara ya da her kan Kıyamet günü etrafına misk kokusu yayar.” ( Ahmed b. Hanbel, B. Müs. Mükessirîn, 13674)
Ahirette kul hakkı hariç bütün günahları bağışlanır.
“Şahidin kul borcu hariç her günahı affolunur.” (Müslim, K. İmârat, 3498)
Hakiki şehitliğin yanında bir de, mazlum ve mağdur bir halde öldüğü için şehit sevabına kavuşan müminlerin durumu vardır. Peygamberimiz (s.a.v.) onları şu hadisinde haber vermiştir:
“Aranızda kimi şehitten sayıyorsunuz.”
Dediler ki: “Ya Rasulullah, Allah yolunda öldürülen şehittir.” Dedi ki:
“O zaman ümmetimin şehitleri az demektir”.
Dediler ki: O halde onlar kimdir, ya Rasulullah? Dedi ki:
“Kim Allah yolunda öldürülürse şehittir. Kim Allah yolunda ölürse şehittir. Kim taun/veba hastalığında ölürse şehittir. Kim ishalden ölürse şehittir. (Müslim, K. İmârat, 3539)
Dünyada şehit olarak isimlendirilen ama Allah (c.c.) katında şehit kabul edilmeyenlerin durumu hakkındaki Hadis i Şerif ise şöyledir:
“Muhakkak ki, Kıyamet gününde hakkında hüküm verilen ilk insan, şehit edilen bir adamdır. O adam getirilir, kendisine verilen nimetler hatırlatıldıktan sonra Allah ona,
‘Bunlara karşılık ne amel yaptın?’ Diye sorar. O da;
Şehit olasıya kadar Senin için savaştım, der. Allah (c.c.);
‘ Yalan söyledin, sen cesur desinler diye savaştın, nitekim öyle denildi,’ der. Sonra onun ateşe atılasıya kadar yüzüstü sürüklenmesini emreder.”( Müslim, K. İmârat, 3527 )
22 Mart 2012 Perşembe
EN HAYIRLI İŞ ‘ZİKRULLAH’TIR
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Hadis-i Şerif
Ebu’d-Derda radıyallahu anhu anlatıyor: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, (bir gün) sordu:
- En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, Melîk’inizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi? (Ashab-ı Kiram):
- Evet! Ey Allah’ın Resulü! Dediler. (Resulullah sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah’ın zikridir!’ Buyurdu.” (Tirmizi)
Dünya ve içindekilerden daha kıymetli
Allah-u Zülcelal’i zikretmek, dünya ve dünyanın içindekilerden daha kıymetlidir. Zikir, kalbin cilasıdır. İnsanın kalbinin temizlenmesi ve kemale ulaşması için zikirden daha üstün bir şey yoktur.
Allah’ı zikretmek, insanın kurtuluşu için büyük bir vesiledir. Zikir hakkında ayet-i kerime ve hadisi şerifler çoktur. Mesela, Allah-u Zülcelâl bazı ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı çok zikrediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma; 10)
“Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür...” (Ankebut; 45)
“Dikkat edin! Kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle huzur ve sükûnete kavuşur.” (Ra'd; 28)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bazı hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Her şeyi temizleyen, her kiri gideren bir şey vardır. Kalpleri temizleyen şey de Allah’ı zikretmektir. Allah’ın azabından kurtaracak en tesirli amel zikirdir.” (İbn Ebi’d-Dünya, Beyhaki)
“Allah’ı zikreden kimse ile O’nu zikretmeyenin misali; diri ile ölü gibidir.” (Buhari, Müslim)
Muaz bin Cebel radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Allah’ın azabından, Allah’ı zikretmekten daha fazla kurtaran hiçbir şey yoktur.” (Ahmed bin Hanbel, İbn Ebi’d-Dünya, Tirmizi, İbn Mace, Hâkim, Beyhaki)
Sevilen ve sevilmeyenlerin alametleri
Kur’an ve Sünnet’e uygun eski haberlerde bildirildiğine göre, Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e:
- Ya Rabbi! Senin sevdiklerini, sevmediklerinden nasıl ayırt edeceğim? Diye sordu. Allah-u Zülcelâl:
- Ey Musa! Ben sevdiklerime iki alamet bağışlarım, buyurdu. Hz. Musa aleyhisselam:
- Ya Rabbi, bu alametler nedir? Deyince, Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu:
- Ey Musa! Birinci alamet olarak, ona beni zikretmeyi ilham ederim de böylece (o Beni zikrettiği için) göklerde ve yeryüzünde onu anarım. İkinci alamet olarak da onu haramlardan ve gazabımdan uzak tutarım ki, azabıma ve belama çarpılmasın.
Buna karşılık, sevmediğim kula da iki alamet veririm. Birinci alamet olarak, beni zikretmeyi unuttururum. İkinci alamet olarak da onu nefsinin arzuları ile baş başa bırakırım ki, haramlara düşerek gazabıma uğrasın da azabıma ve belalarıma çarpılsın.”
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ı zikretmek, kalplere şifadır.” (Deylemi)
“Size, Allah’ı çok zikretmenizi emrediyorum. Peşine düşman düşen kimse, nasıl bir kaleye sığınarak ondan kurtulursa kul da şeytandan, ancak Allah’ın zikri ile kurtulur.” (Tirmizi; Hâkim)
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, Allah-u Zülcelal’i zikretmek, insan için her şeyden daha hayırlıdır. Dünyalık kazancımıza hiçbir zararı olmayan zikir ile insan daima meşgul olabilir. Müsait vakit olmadığı zaman, ticaret veya herhangi bir işle uğraşıyorken de dil ve kalp ile Allah’ı zikredebilir. Yürürken, diliyle salâvat getirebilir, istiğfar edebilir, hadis-i şeriflerde tavsiye buyrulan zikir ve tespihleri yapabilir.
Allah’ın kulunu zikretmesinin anlamı
Allah-u Zülcelâl, yine başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim.”(Bakara 152)
Bizim, Allah-u Zülcelal’i zikretmemiz bellidir. Allah-u Zülcelal’in bizi zikretmesinin ne anlama geldiği meselesine gelince; Allah-u Zülcelal’in dar günlerde bize yardım etmesi, bize dünyada iken kulluk ve taatini, ibadetini nasip etmesi, günahtan muhafaza olabilmemiz için manevi kuvvet vermesi ve bizim için ne kadar faydalı şeyler varsa onları bize nasip etmesi olarak anlamalıyız.
Ayrıca; kabirde de münker ve nekir melekleri bize soru sordukları zaman, onların şaşıracağı biçimde, başarıyla cevap vermemizdir. Haşir meydanında, insanların amel defterleri dağıtılırken, sağ elimize verilmesine, keskin bir kılıcın ağzı gibi olan Sırat Köprü’sünden geçmemize, onun altında yanan ateşten muhafaza olmamıza ve ahirette bize sorulacak bütün sorulara, Allah-u Zülcelal’in yardımıyla kolayca cevap vermemizi sağlamasıdır.
Allah’ı zikretmekle, bu gibi menfaatler kazanılıp onun yardımına nail olunurken; O’nu zikretmekten mahrum kalmak, akıbetimizin kötü olacağına alâmettir!
Yeryüzünde, Allah-u Zülcelal’i zikretmekten daha büyük bir menfaat yoktur. Bu büyük hayırdan kendimizi mahrum etmemeliyiz.
Velhasıl, Allah-u Zülcelâl kalbimize muttali olduğu zaman, kalbimizi çoğunlukla kendi zikri ile meşgul gördüğü zaman, bize yardımcı olacaktır, inşaallahu teala.
15 Mart 2012 Perşembe
TEVBE, ZİKİR VE NAMAZIN ÖNEMİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Tevbe edenlere mükâfatlar var
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah'ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, müminlerle birliktedirler. Allah, müminlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146)
Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Yine ayet-i kerimden anlıyoruz ki tevbedir! İnsan tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir. Bu müjdeyi ise Allah-u Zülcelâl, şu ayeti kerimede haber veriyor: “Ancak tevbe ve iman edip iyi amel işleyenler başka; çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Furkan; 70)
Tevbe, mümin için imandan sonra en büyük nimettir. Tevbe çok mühimdir bilhassa bu ahir zamanda, sokaklar ve çarşılar, sanki günah denizi gibi olduğu için çok daha mühim hale gelmiştir. Bir insan denize düştüğü halde “Ben ıslanmadım” diyebilir mi? Her kim olursa olsun sabahtan akşama kadar, bu günah denizinin içine girmişse ıslanacaktır, kirlenecektir.
Bir kul, tevbe ettiği zaman Rabbi ile sulh etmiş, arasını düzeltme yoluna girmiştir. Çünkü kişi şeytanın yanında olduğu zaman, şeytan Allah-u Zülcelal'e düşman olduğu için sanki o da düşman olmuş gibi olur. Şeytanın yanından ayrılıp Allah-u Zülcelal'e tevbe ettiği zaman, kendi Rabbi ile sulh yapmış, barışmış olur.
Öyle ise İslam dininde, tevbeden daha güzel bir şey var mıdır? İnsan için öyle büyük ve kıymetli bir nimettir ki, anlatmakla bitiremeyiz. Onun için tevbenin kıymetini iyi bilelim.
Bazı insanlara, “Gelin tevbe edin” dediğimiz zaman o kimseler: “Allah, benim gibi bir adama azap verir mi?" diyerek, bir kibrin ve ucubun (kendini beğenmişliğin) içine giriyorlar. Oysa işledikleri günahlarla Allah katındaki hallerini bir bilselerdi, ne kadar yanlış düşündüklerini anlayacaklardı.
Tevbe, Allah’ın gazabını söndürür
Allah-u Zülcelal'e hamd-ü senalar olsun ki, bize çok büyük bir nimet olarak iman vermiş ve bu imandan sonra da tevbe ederek yanlış yaptığımızda dönebilmeyi nasip etmiştir. İnsan, kulluk yolunda kendisinde bir ilerleme olmayıp yerinde saydığı zaman veya geri gittiği zaman, hemen tevbeye kaçmalıdır. “Acaba Allah-u Zülcelâl, bu günahtan dolayı bana gazaba mı geldi?” diyerek, hemen tevbeye sarılmamız lazımdır.
Aylarca tevbeyi terk etmek, çok yanlıştır.
Nice işlediğimiz günahlar vardır ki, biz onları unutuyoruz fakat kıyamet gününde bu günahların hepsini zerresine kadar göreceğiz. Bunların hepsi Allah-u Zülcelal’in katında sabittir. Fakat biz, gaflete düşmüşüz, o günahları unutmuşuz. Hiç hatırımıza getirmiyoruz. Bu sebeple, bütün yapmış olduğumuz günahlardan tevbe etmeliyiz. Böyle yaparsak, Allah-u Zülcelâl, bu unutmuş olduğumuz günahlarımızı da sevaba çevirecektir inşaallah.
Aliyyü'l-Havvas, her sabah ve her akşam vücudunda ne kadar aza varsa hepsinden tevbe ediyordu. Gözlerinden, kulaklarından, dilinden, ayaklarından, kalbinden yani bütün azalarından birer birer: “Ya Rabbi! Bu azalarımla yapmış olduğum bütün günahlarımdan ben pişmanım” diye tevbe ediyordu. Ve diyordu ki: “Tevbe, Allah-u Zülcelal'in gazabını söndürür.”
Çünkü insan bir günah yaptığı zaman, Allah-u Zülcelâl ona gazaba gelir. Hatta insan günah yapıp da Allah-u Zülcelâl ona gazaba geldiği zaman, Arş ve Arş’taki melekler korkudan titrerler. İşte, biz de günahı böyle görüp farkına varmalıyız.
Kabrimiz bize sesleniyor
Dünyada dolaşıyoruz, yiyoruz, içiyoruz, önümüze ne gelirse yapıyoruz ama hakikat böyle değildir. Biz Allah-u Zülcelal'e karşı nasıl davranıyorsak, ağaçlar, taşlar, topraklar da bize o şekilde muamele ediyorlar. Hatta kabrimiz de bize öyle muamelede bulunuyor. Eğer biz vaktimizi ibadetle, zikirle, Allah-u Zülcelal'in razı olacağı işlerle geçirirsek, kabrimiz bize şöyle sesleniyor: “Allah senden razı olsun! Ben sana aşığım. Ne zaman yanıma geleceksin? Sen benim yanıma geldiğin zaman, sana hürmet edeceğim.”
Ama günahlarla meşgul olup, Allah'a asi olduğumuz zaman, yine o kuru toprak bize şöyle sesleniyor: “Allah seni kahretsin! Ben sana karşı çok öfkeleniyorum. Sen benim yanıma ne zaman geleceksin? Geldiğin zaman senin kemiklerini birbirine geçireceğim.”
Eğer biz, Allah-u Zülcelal'e âşık olursak onlar da bize âşık oluyorlar. Fakat biz asi olursak, onlar da bize buğzediyorlar.
Allah-u Zülcelâl bizleri, kendisine ibadet edelim diye yaratmıştır. Allah-u Zülcelâl, bizi bu dünyaya kendi rızasını kazanabilmemiz için göndermiştir. O halde, kalbimizde daima Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için bir merak, bir hararet ve yanma bulunmalıdır. Eğer insanın kalbinde Allah-u Zülcelal'in rızasının merakı varsa günbe gün, saatbe saat mutlaka O'na doğru gidecektir.
En hayırlı amelle meşgul olalım
Allah'ın zikri insan için kurtuluştur. Bunu daima söylüyoruz fakat istediğimizi maalesef yerine getirmiyoruz. Allah-u Zülcelal'in zikri, insan için hem çok kolay hem de çok büyük bir sevaptır.
Ebu’d-Derda radıyallahu anhu anlatıyor: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, (bir gün) sordu:
- En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, Melîk’inizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi? (Ashab-ı Kiram):
- Evet! Ey Allah’ın Resulü! Dediler. (Resulullah sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah’ın zikridir!’ Buyurdu.” (Tirmizi)
Allah-u Zülcelal'in zikri çok kolaydır. İnsan oturduğu yerden bile kalben veya hem dil ile hem de kalple Allah'ı zikrettiği zaman, çok büyük hayırların sahibi olur.
Bu bizim için çok büyük bir fırsattır. Fakat bu fırsatı, bu sermayeyi denize akan fakat değerlendirilmeyen nehirler gibi kaybediyoruz. Yani, sabahtan akşama kadar geçen sürede, zikir yapmadığımız zaman, bu sermayeyi kaybetmiş oluyoruz. Ara sıra da olsa tespihlerimizi elimize alıp bir köşeye çekilerek, bir miktar Allah-u Zülcelal'i zikretmemiz lazımdır. Bize yarayacak olan budur.
Bir defa terk ettirirse…
Nefis yaramazdır, Allah-u Zülcelal'in zikrini yapmak istemez. Bunu hepimiz tecrübe edebiliriz. Nefsin hileleri çoktur. İnsanı aldatabileceği bir fırsat bulduğu zaman, artık onu bırakmaz.
Bir kişi namazını hiç terk etmemişse onunla namazını terk etmesi için fazla uğraşmaz. Çünkü o kişinin namazını terk etmeyeceğini ve uğraşmasının boş olduğunu bilir. Fakat bir sefer de terk ettirdiği zaman, ondan sonra öyle bir baskı yapar ki her zaman terk ettirmeye başlar: “Sen zikir yapamazsın. Zikir yaptığın zaman bunalıma giriyorsun!” diyerek, daima zikirden alıkoymak için uğraşır.
İnsanın, kıyamet gününde terazisinin sevap kısmının ağır gelmesi için salih amele ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada, nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde terazisinin başına geldiği zaman, kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insan o gün pişman olmamak için bu dünyada, elinde fırsat varken salih ameller yapabilmek için gayret göstermelidir.
İnsan, Allah-u Zülcelal'e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman, sadece Allah-u Zülcelal’in rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, ‘kabul’ de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman, ‘kabul’ de onlardan ayrılır.
Namaz hayâsızlıklardan alıkoyar
Allah-u Zülcelâl, öyle kudret ve azamet sahibidir ki, her ne ibadet yaparsak yapalım, yaptığımız ibadetlerin O'nun Zat’ına layık olması için gayret edelim. Bilhassa namazın üzerinde elimizden geldiğince gayretli olmamız lazımdır. Çünkü namaz, İslam dininin direğidir. Namazın olmaması, binanın direksiz olması gibidir.
Onun için ilk olarak kendimize, ailemize, dost ve akrabalarımıza namaz ile tavsiyede bulunmalıyız. Namaz bütün ibadetlerin başıdır. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut; 45)
İşte, namaz böyledir. Onun kıymetini iyi bilelim. Rükûsu ile secdesi ile huşu içinde, huzurlu olarak namazımızı kıldığımız müddetçe Allah-u Zülcelâl bizi muhakkak günahlardan muhafaza eder, hakiki tevbe etmeyi ve salih amel yapmayı da nasip eder inşaallah.
Allah-u Zülcelal'e ibadetlere, namaz olsun, oruç olsun, zekât olsun, hac olsun, Allah için yolun üzerindeki bir şeyi kaldırmak olsun, mümin kardeşimize yardımcı olmak olsun, yani hangi ibadet olursa olsun, daima o ibadetlere âşık olmamız lazımdır. Böyle olduğu zaman, belki de Allah-u Zülcelâl bizim küçük ama samimi olarak yaptığımız bir ibadetimizden dolayı bizi af ve mağfiret eder.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)
8 Mart 2012 Perşembe
İNANIYORSANIZ MUTLAKA ÜSTÜNSÜNÜZ!”
Bir gerçeği gösterme eylemi; ‘tebliğ’
Tebliğ, sözlükte, ‘ulaştırma ve bildirme’ anlamına gelir. Özel manasıyla tebliğ, bir Peygamber mesleğidir. Peygamberler, Allah’tan aldıkları emir ve yasakları olduğu gibi insanlara ulaştırırlar.
Bu görev, elçi oluşlarının tabii bir gereğidir. Peygamberler, tebliğ görevini yaparak, hem dinin hükümlerini açıklar ve öğretirler; hem de günahlardan arındırma ve koruma görevini yapmış olurlar.
Tebliğ, propagandadan apayrı, misyonerlikten bambaşkadır. Zira propaganda dünyevi ve maddi bir faaliyettir. Misyonerlik ise ‘İlahi kılıflı’ insani çabaların adıdır. Dayanakları itibariyle, manevi, ruhi ve dini alanda kalması nadirattandır. Bu sebeple, misyonerlik deyince akla gelen ilk hatıra, bir Kızılderili’den bütün Afrika’ya tercüman olan şu feryattır: “Avrupalı Hıristiyanlar bize ilk geldiklerinde, ellerinde İncilleri vardı. Bizim elimizde de verimli, zengin topraklarımız… Kısa bir zaman sonra; baktık ki, onların İncil’i bizim elimize geçmiş, bizim topraklarımız da onların eline geçmişti.”
Tebliğ ise asla sömürü aracı olmaz. Tebliğin temel özelliği, karşılığında hiç bir ücret talep edilmemesidir. Kur’anı Kerim, peygamberlerin samimiyetine delil olarak, tebliğ hizmetine karşılık herhangi bir ücret istememelerini gösterir.
Tebliğ de bir faaliyettir. İçinde asla baskı, zorlama ve şiddet olmayan, iknaya dayalı bir gönül faaliyeti…
Tebliğ, sadece gerçeği göstermektir. Bir başka deyişle, hakikatin yüzünü tozdan, topraktan, kirden, pastan, pustan temizlemek, olduğu gibi açığa çıkarmak ve görünür kılmaktır.
İmam Gazali Hazretleri, “Cihat, insan ile İslam arasındaki engellerin ortadan kaldırılmasıdır.” der. Aslında insan, İslam’da kendi hakikatini, yani bizzat kendini bulacak ve hemen teslim olacaktır.
Nefis ve şeytan işbirliğinin, İslam ile insan arasına soktuğu engelleri kaldırmanın en etkili ve emin yolu tebliğdir. Tebliğin en etkili yolu da örnek olmaktır. İslam’a, dolayısıyla da Allah’a teslim olmuş müslümanın mutluluğu, başkalarını da bir mıknatıs gibi kendine çekecektir.
Tebliğ, yalnız dil ile yapılmaz. Müslüman’ın hayatı bütünüyle bir tebliğdir. Çünkü Kur’an’ın emri olan güzel ahlakı tavizsiz yaşayan her mümin, haliyle, tavrıyla, tarzıyla konuşur. Böylece, tebliğinde çok etkili olur. Çünkü “Lisan-ı hal, lisan-ı kalden üstündür.” Bu sebeple de halimizin konuştuğu yerde, dilimizin konuşmasına ihtiyaç azalır. Hal dili, tasavvufta, derviş sohbetine dönüşür. Mevlana deyimiyle, harfsiz, kelimesiz, cümlesiz konuşmak olur.
Bu sebeple, Güzeller Güzeli (sav), müslümanı, “Görüldüğünde Allah’ı hatırlatan” kimse olarak tarif eder. Aslında bu tarifine en çok uyan da bizzat kendisiydi. Bu gerçeğin şahitlerinden biri de Yahudi kökenli âlim Abdullah İbn Selam’dır. Efendimiz’i görür görmez müslüman oldu ve bu hızlı teslimiyetinin sebebini de şöyle ifade etti: “Gördüğüm bu yüzde yalan olamaz.”
Allah’ı kullarına sevdiren kimseler…
Efendimiz, “Yaşayan Kur’an’dı.” İnsanca yaşama biçimi olan sünnet-i seniyyesi, Kur’an ahlakının hayata geçirilmesinden ibaretti. Dolayısıyla, asıl tebliğini hayatının bütünüyle yaptı. Şakalarına bile yalan katmayan muhteşem bir dürüstlük örneği oldu.
Zaten, yaşamadan yaşatmak, yanmadan yakmak, olmadan oldurmak mümkün değildir. Zira insanlar, dediklerimize değil, yaptıklarımıza bakarlar.
Her müslüman, Efendimiz’in minik bir temsilcisidir. Bu yüzden, örnekleri ve önderleri olana benzemeye çalışarak, kendilerini sürekli güzelleştirmek zorundadırlar. Zira sadece O’na benzedikçe kendilerini ve çevrelerini güzelleştirebilirler.
Nitekim Efendimiz’in terbiye tezgâhından geçmiş seçkin insanlardan bir tanesi, bir ülkeyi aydınlatmaya yetmişti. Şimdi, bini bir şehre yetmiyorsa, aksayan nedir?
Aksayan yanımıza çözümün Bediüzzamancası şöyledir: “Eğer biz, ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle ızhar etsek (en olgun ahlakı tavırlarımızla ortaya koysak), sair dinlerin tabileri, elbette cemaatlarla İslamiyet’e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler.”
İslam ahlakı ve imanın hakikatlerini tebliğ hususunda ne yapmamızı gerektirir?
Bu sorunun cevabını da Güzeller Güzeli verir:
— Size bir kısım insanlardan haber vereyim mi? Onlar ne peygamber, ne de şehittirler. Ancak kıyamet gününde peygamberler ve şehitler, onların makamlarına gıpta ederler. Nurdan minberler üzerinde oturmuşlardır. Ve herkes onları tanır. Ashâb-ı Kiram:
— Onlar kimlerdir ya Resulallah? Diye sordular.
Allah Resulü buyurdu ki:
— Onlar, Allah’ın kullarını Allah’a sevdiren ve Allah’ı da kullarına sevdiren kimselerdir. Yeryüzünde nasihatçi ve tebliğci olarak dolaşırlar. Enes (r a) dedi ki:
— Ey Allah’ın Elçisi! Allah’ı kullarına sevdirmeyi anladık. Peki, Allah’ın kullarını Allah’a sevdirmek nasıl olur? Allah Resulü şöyle cevap verdiler:
— İnsanlara Allah’ın sevdiği şeyleri tavsiye ederler; sevmediği şeylerden de sakındırırlar. İnsanlar da bunlara itaat edince, Allah onları sever. (Beyhaki, Şuubu’l İman, D. 367)
Anlattığını yaşamayanların ahiretteki durumu
Müslüman, İslam’a gölge düşürmekten ya da engel olmaktan çok korkar, ödü patlar. Çünkü bilir ki, İslam’ın güzelliğini yansıtmak ve insanların onu sevmesine sebep olmak ne kadar sevapsa; ürkütücü, korkutucu ve kaçırıcı olmak da o kadar günahtır.
İnandığı ve hatta tavsiye ettiği güzelliği yaşamamak, tebliğ değil, büyük bir vebaldir. Efendimiz’in bu konudaki bir uyarısı, müthiştir. Buyurur ki: “Kıyamet günü bir adam getirilip ateşe atılır. Karnındaki bağırsakları dışarı çıkar. Onları, eşeğin değirmen taşını dönderdiği gibi dönderir. Derken, Cehennem ahalisi etrafında toplanır ve ‘Ey filan! Sen dünyada iken, bize iyilikleri emredip, kötülükleri yasaklamıyor muydun?’ derler. O kişi de, ‘Evet, iyilikleri emrederdim ama kendim yapmazdım, kötülükleri yasaklardım ama kendim yapardım’ diye cevap verir.” (Müslim, Zühd, 51)
Müslüman’ın görevi, İslam’ın güzelliklerini gösteren bir ayna olmaktır. Güzellik dini İslam’ın üzerini örten bir perde olmak ise müslümanın müthiş vebali, büyük cürmü… Bu suçun çokluğu yüzünden, bugün yeryüzünde, İslam’ın önündeki en büyük engel, ne yazık ki, müslümanlardır. Oysaki müslüman, inancının engeli olmaktan titrer; “Benim bir yanlışım sebebiyle, bir kişi İslam’dan soğusa ve Allah’tan uzaklaşsa, bu vebal bana yeter de artar” diye düşünüp ürperir.
Rabbimiz, sürekli kirlenen bir dünyada, müslümanlara sürekli bir temizlik görevi verir: “İçinizden öyle bir topluluk bulunsun ki, onlar insanları hayra çağırsın, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırsın. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran–104)
İslam, fıtrat dinidir. Yaratılışa uygun olan her şey, İslam’dır; bu açıdan İslamlık, insanlıktır. İnsani olan her şey de, İslamidir. Bu hakikat, İslami tebliği kolaylaştıran en önemli husustur. Çünkü İslam’da insana zor, aykırı ve ters gelecek hiçbir şey yoktur.
Bu gerçek de gösterir ki tebliğ, insana insanlığını ve yaratılış gayesini hatırlatmaktan başka bir şey değildir. Aslında her insan, bilerek ya da bilmeyerek Allah’ı arar. Tebliğ, bu arayışı fark ettirmektir. Zira bulanlar arayanlardır. Her arayan bulamasa da bulmak için aramak gerekir.
Önce tebliğ ortamı oluşturulmalı
Bu yüzden, öncelikle, insanlar için bir tefekkür ortamı oluşturulmalı… Zira ancak ulvi konularda derin düşünenler, arayışa geçerler. Düşünebilmek içinse sakin, güvenli ve huzurlu ruh hallerine ihtiyaç vardır. Kargaşa, korku ve tedirginlik halleri, tebliğe uygun değildir. İşte bu gerçek, müslümanı güvenilir kılar, barışçı yapar. Zira ancak sakin ve huzurlu ortamlarda, insan doğru düşünebilir ve hakikati kolay bulabilir.
Bu bilincin sahibi olan müslüman, bulanıklığı, kargaşayı, kavgayı hiç sevmez. Çünkü o, imanının gerçekliğine ve geçerliliğine tam inanır. O imanı bütünüyle ve şüphesiz benimser; eksiksizce yaşar. Bunu sadece kendisi için yapar. Tabii ki, bu güzelliğin bütün insanların da hakkı olduğunu bilir; paylaşmayı candan isterler. Bu yüzden de tebliği aşar, temsil makamına çıkarlar; inançlarını en üst düzeyde yaşayarak örnek olurlar.
Tebliği tam anlayan mü’min, hiçbir şartta ümitsiz olmaz. Bilir ki, bütün mesele “Bir gönüle girmektir. ”
Her gönül, yüz kapılı bir saraydır. Doksan dokuz kapısı kapalı olsa, insan olmak itibariyle mutlaka bir açık kapısı vardır.
O açık kapıyı bulup oradan girerek, bütün paslı sürmeleri arkalarından kolaylıkla açmak mümkündür. Böyle yapılmaz da kapalı kapılar, kaba kuvvetle zorlanırsa, asla açılamaz. Çok aşırı bir güç kullanılırsa, tabii ki kapılar kırılır. Ama kapısı kırılarak girilen ve işgal edilen kalpler fethedilemez. Orada ancak bir enkaz bulunur.
Zorla güzellik olmaz
Hiçbir gönül işi, zorlamayı kaldırmaz. Yüceler Yücesi Rabbimiz, gönüle girme hususundaki başarısı sebebiyle Efendimiz’i över. Zira o, sevgisizlik simgesi olanları bile, manevi bataklıktan alıp yıldızlaştırmış ve âleme öğretmen yapmıştır.
“Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen, huysuz ve katı kalpli birisi olsaydın, muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet. Allah da onları bağışlasın diye dua et ve işlerinde onlarla istişare et. İstişare ile karar verip azmettiğinde ise Allah’a güven ve O’na tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, kendisine tevekkül edenleri sever. ” (Âl-i İmran, 159)
İnsanı ürkütüp tedirgin etmek ve kaçırmak kolaydır. Ama gönülleri Allah adına kazanmak, bilgi, sevgi ve fedakârlık ister. Bu hususta, İsra Suresi’nin 53. ayeti dikkatimizi çeker:
“Kullarıma şunu söyle ki, en güzel sözü söylesinler; hiddet göstermeksizin, delilleri en güzel bir şekilde ortaya koysunlar. Çünkü Şeytan aralarını bozmaya çalışır. Şüphesiz ki Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. ”
Rabbimiz, Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’u peygamberi olarak, tebliğ maksadıyla Firavun’a gönderdi. Oysaki Firavun, tanrılık iddia edecek kadar azgınlaşmıştı. Buna rağmen, peygamberlerinden, Firavun’a karşı yumuşak ve tatlı bir üslupla konuşmalarını istedi. Böylece Firavun’un biraz öğüt alması yahut Allah’tan biraz korkup çekinmesi umuldu. Ancak Rabbimiz, Hz. Musa’ya, “Haydi, kardeşinle birlikte, ayetlerimle gidin” buyururken, şu ilginç tenbihatta bulunuyor: “Beni anmakta gevşeklik göstermeyin!”
Bu ikazdan anlıyoruz ki, tebliğ için gidenler, inançlarından taviz vermemeli ve gidiş gayelerini asla unutmamalıdırlar.
Biz vazifemizi yapalım…
Müslüman, sadece inancını yaşar. Onun planı programı bellidir. Kendisini sonuçlara göre ayarlamaz. O vazifesini yapar. Akif Dedemiz’in deyimiyle, “İnsan çalışmakla mükelleftir, başarmakla değil.” Çalışmasının neticesi ne olursa olsun, ortaya çıkana razıdır. “Olanda hayır vardır” der. Sonucu kendisinden bilmez. Çünkü hidayet Allah’tandır. Dolayısıyla, kendi eseri olmayan bir başarı için şımarmaz. Sadece, başarıyı nasip edene şükreder.
Tebliğ, her müslümanın kendiliğinden işidir. Güneşin doğması, gülün kokması gibi…
Birçok hidayet olayı, mü’minlerin İslam’ı yaşaması sonucu gerçekleşmiştir. Mesela İslam, Endonezya’ya, dürüst müslüman tüccarlar vasıtasıyla girmiştir. Günümüzde de küçük bir iyilik, basit bir yardım, hidayetlere davet olabiliyor.
Müslüman işini yapar ve sonuca bakmaz. Çünkü sonuç almak, başarmak Allah’ın iradesindedir. Daha doğrusu, bazen başarısızlık başarıdır. Bazen yenilgi, galibiyettir. Kaybetmek kazanmaktır bazen de. Neyin gerçek kazanç olduğunu ancak Allah bilir. Bu sebeple mü’min, “Rabbim, Sen’den gelen başım gözüm üstüne” der ve her sonuca rıza gösterir. Çünkü bütün neticeleri O’ndan, Yüceler Yücesi’nden bilir.
Netice bizim gücümüze ve marifetimize bağlı değildir. Bu yüzden, bazen kazanacakken kaybederiz. Bazen da kaybedecekken kazanırız. Bazen azla çok iş yaparız, büyük hizmetler başarırız; bazen de çok büyük güçle, aza karşı kaybederiz.
Huneyn’de de böyle olmuştu. Hz. Ebubekir (ra), “Bunca çok iken biz kazanırız” diye düşündü. Huneyn Savaşı neredeyse kaybediliyordu.
Başarı insandan bilinir hale gelince, Halid bin Velid (ra) kumandanlıktan alındı, sıradan bir nefer haline getirildi. Zaferden zafere koşan bir kumandan, rütbesiz bir asker olmaya rıza gösterdi. Çünkü maksat rütbe, nam, şan değil, Allah’ın rızasını kazanmaktı.
“İnanıyorsanız, mutlaka üstünsünüz.”
Efendimiz’den sahabeye, en zor zamanda en önemli zafer müjdeleri erişti. Hendek Savaşı’nda mesela, kayaya çarpan kazmanın çıkardığı kıvılcımlar, önce Kıbrıs’ın alınmasını, sonra da Kostantiniyye fethini aydınlattı.
Böylece anlaşıldı ki, Allah yolunda hizmet esas olunca, kuvvet azlığı önemli değildir. İnsan kalitesi, kulluk bilinciyle kıvamını bulmuşsa, sayıca, silahça zayıf olmak önemini kaybeder. Allah ile beraber olan, daima güçlüdür. Rabbimiz dost olursa, hiçbir düşmanın tesiri kalmaz.
“İnanıyorsanız, mutlaka üstünsünüz” buyuran, bizzat Rabbimizdir.
Bugün, İslam’a alternatif olabilecek bir din, felsefe ve dünya görüşü kalmamıştır.
Müslüman, doğru İslamiyet’i, İslamiyet’e layık bir doğrulukla yaşadığında, dünya yeniden ve bir daha mutluluk çağını yakalayacaktır.
Bu ümitle çalışacağız. Büyük bir mütefekkirimizin verdiği müjde, liyakatimizi bekliyor: “Şu istikbal inkılabı içinde, en yüksek gür seda, İslam’ın sedası olacaktır!”
23 Şubat 2012 Perşembe
Hocalı Katliamının 20. yılında Karabağ Paneli
Hocalı Katliamı’nın 20. yıl dönümünde İHH İnsani Yardım Vakfı’nın da bileşenleri arasında bulunduğu İstanbul Barış Platformu tarafından Karabağ konulu bir panel düzenlenecek.Panele Azerbaycan’dan çok sayıda panelist katılacak.
23.02.2012 - Hocalı Katliamının 20. yılında Karabağ Paneli
Ermenilerin 25-26 Şubat 1992 tarihinde Karabağ’ın Hocalı bölgesinde gerçekleştirdiği saldırılarda insan hakları hiçe sayılarak bölge halkı katliamdan geçirilmişti. Ermeniler tarafından planlı olarak yapılan katliamlarda 106’sı kadın, 63’ü çocuk, 70’ten fazlası ise yaşlı olmak üzere toplam 613 sivil Azerbaycan Türkü işkence yapılarak katledilmiş, 487 kişi ağır yaralanmış, 1275 kişi Ermeniler tarafından rehin alınmış ve 150 kişi de kaybolmuştu.
Hocalı Katliamı’nın 20. yıl dönümünde İHH İnsani Yardım Vakfı’nın da bileşenleri arasında bulunduğu İstanbul Barış Platformu “Karabağ” konulu bir panel organize ediyor. Yıllardır süren çözümsüzlük ve insan hakları ihlallerinin konuşulacağı sempozyuma Azerbaycan’dan çok sayıda panelist katılacak.
Sempozyuma, Azerbaycan Ulusal Meclisi Tovuz Milletvekili Ganire Paşayeva, henüz 25 yaşındayken SSCB’nin en genç cerrahı unvanını alan Azerbaycan’da devlet bakanlığı yapmış Lale Şevket, Azerbaycan Milletvekili Baba Tagıyev ve dünyaca ünlü satranç ustası Harri Kasparov’un antrenörlüğünü de yapmış insan hakları savunucusu ve gazeteci İlgar İbrahimoğlu gibi önemli isimler konuşmacı olarak katılacak.
25 Şubat Cumartesi günü Topkapı Eresin Otel’de gerçekleştirilecek panelde Karabağ sorununun dünü, bugünü ve gelecek perspektifi ele alınacak.
9 Şubat 2012 Perşembe
Mallarınızı zekat ile koruyun
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Kur’an-ı kerimde, çok yerde namazla zekât beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekâtı verin) buyuruluyor. Zekât vermeyene, Allah lanet eder. Kıtlıklara maruz kalır, temiz malını kirletmiş olur, o mal telef olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allah’a ve Resulüne inanan, zekât versin!) [Taberani]
(Zekat vermekle müslümanlığınız mükemmel hâle gelir.) [Bezzar]
(En faziletli ibadet namaz, sonra zekâttır.) [Taberani]
(Hastayı sadakayla, malı zekâtla koruyun!) [Deylemi]
(Allahü teâlâ, malınızın temizlenip güzelleşmesi için zekâtı farz kıldı.) [Hakim]
(Zekât vermeyenin namazı kabul olmaz.) [Taberani] (Zekât vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hâsıl olacak sevaba kavuşamaz.)
(Zekat vermeyen kimseye Allahü teâlâ lanet eder.) [Nesai]
(Zekat vermeyen, temiz malını kirletmiş olur.) [Taberani]
(Zekat vermeyen kimse, kıyamette ateştedir.) [Taberani]
(Zenginlerin zekâtı fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.) [El-Askeri] (Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekât istemesi haramdır. İstemediği halde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz. Zekât, nisaba malik olmayıp çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri milletin içinde kırkta bir oranında yaratmıştır.)
(Zekat vermeyen bir toplum, rahmetten, iyilikten mahrum kalır. Hayvanlar da olmasa, hiç rahmet görmezlerdi.) [Taberani]
(Zekatı verilmeyen mallar, karada, denizde telef olur.) [Taberani]
(Zekatını veren o malın şerrinden korunmuş olur.) [Beyheki]
Resulullah efendimiz, (Zekâtı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurup şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:
(Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar. O mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [Âl-i İmran 180]
Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekâtını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekât kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur’an-ı kerimde, (Malı, parayı biriktirip zekâtını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. (Tevbe 34, 35)
Namaz kılmayan, oruç tutmayan bir Müslümanın da zekât vermesi gerekir.
Zekât vermemek ve borcunu ödememek haramdır. Din kitaplarında, (Haram işleyenin, haram yiyenin duası kabul olmaz) ve (Farz borcu olanın nafileleri kabul olmaz) buyuruluyor. Zekât vermeyen zengin, binlerce fakirin hakkını gasbetmiş olduğu için ve Allahü teâlânın emrini yapmadığı için, bunun hiçbir hayratı, hasenatı kabul olmuyor. İmkânı varken borcunu ödemeyen de, böyle haklar altında kalmaktadır.
Fakire verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalıdır. Borçsuz fakire nisap miktarı veya daha çok zekât vermek, mekruh olarak caizdir. 10 gr altın kadar borcu varsa, 100 gr altını alması mekruh olmaz. Altınla gümüş, ne niyetle saklanırsa saklansın ticaret eşyasıdır. Nisap miktarıysa zekâtı verilir.
Bir günlük yiyeceği olanın, zekât veya sadaka istemesi haramdır; fakat istemeden verilen sadakayı, zekâtı alması caizdir. Zekâtı muhtaçlara vermelidir.
Tevbe suresi 34. âyetinde, (Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyene çok acı bir azap vardır) deniyor. Burada, para biriktirmek yasaklanmıyor mu?
Peygamber efendimiz, Kur’an-ı kerimi açıklamıştır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Zekâtı verilen mal, kenz değildir.) [Ebu Davud, Hâkim, Hatib] (Kenz, biriktirip saklanan, faydalanılmayan mal, define demektir.)
Müslümanın malında, zekâttan başka, kimsenin hiçbir hakkı yoktur. Resulullah efendimiz, (Malda zekâttan başka hak yoktur) buyurdu. (Ahkâm-üs-sultaniyye)
7 Şubat 2012 Salı
ALLAH-U ZÜLCELâL NE İLE RAZI OLUR?
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Para-pulun geçmediği yer
Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah'a selim bir kalp ile gelenler başka.” (Şuara; 88-89)
Bu dünya, bir imtihan yeridir. Allah-u Zülcelâl, bizleri imtihan etmek için dünyanın keyif ve sefasını gözler önüne seriyor. Allah-u Zülcelâl bu imtihanı kazanan kimseye, kıyamet gününde en güzel mükâfatları verecektir.
Bu sebeple, karşılıksız ve bir bedel ödemeksizin cehennemden muhafaza olunmak ve o kadar ucuzmuş gibi (boş temennilerle) cenneti istemek doğru değildir.
Allah-u Zülcelâl, daima bizimle beraberdir. Bir saniye bile bizden gafil olmayıp hepimizin kalbine muttalidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah, sizin suretinize bakmaz, ancak kalbinize bakar.” (Müslim)
Allah-u Zülcelâl, neyi istiyorsa ve nerede rızası varsa bizim kalbimizin de onu istemesi lazımdır. Mesela, bir talebe nasıl derslerinde başarılı olmak için gece gündüz çalışıyor, gerektiğinde uykusuz kalıyor, kimi zaman yemeği bile unutacak kadar kendisini derslerine veriyor, oyun ve eğlenceyi bir kenara bırakıyorsa bizim de hiç değilse o talebe kadar, Allah’ın rızasını kazanmak için gayret göstermemiz ve Allah-u Zülcelal’in rızasına yönelmemiz lazımdır.
Günahlardan nasıl korunabiliriz?
Fakat kimi zaman insan, günahlara düşerek, kimi zaman da şeytanın zehirli oklarının tesiriyle, Allah’ın rızasına giden yoldan geri kalabiliyor. Peki, bunlardan kendimizi nasıl koruyabiliriz?
İnsan, günahlardan ve şeytanın zehirli oklarından ancak Allah’ın kelamı, emir ve nehiyleri ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şerifleriyle korunabilir. Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine uyup; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şeriflerini ve Evliyaların tavsiyelerini tatbik ettiğimiz zaman, şeytanın zehirli okları bizlere zarar veremez.
İnsan nasıl, zehirlense bile tedavi olduğunda, zehir ona zarar vermiyorsa biz, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerle amel ettiğimiz zaman, günahlar da şeytanın hile ve tuzakları da bize zarar veremez.
Şeytan, cehenneme bizi de yanında götürmek için daima çalışıyor. Bizlerin bu dünyada uyanık olup onun oyununa gelmememiz lazımdır. Bizler dünyaya bir sefer gelmişiz, ikinci sefer gelmeyeceğiz.
Görüyoruz ki, insan dünyaya müptela olduğu zaman, hakikaten (manevi olarak) hasta oluyor.
Bunun için Sâdât-ı Kiram şöyle tavsiye etmişlerdir: “Eğer ibadetin tadını kaybederseniz veya bir gevşeklikle karşı karşıya kalırsanız; hemen Allah dostlarının kitaplarına bakın veya diğer insanlarla, tasavvuf ehli, salih kimselerin sohbetini yapın (Evliyaullahın hal ve sohbetlerinden bahsedin).” İşte, gevşekliğin, gaflet uyuşukluğunun bir ilacı da budur.
İnsan günah üzere devam ede ede -Allah muhafaza- bir gün namazını da terk edebilir. Hakikat, şeytana da tamamen uyabilir.
Uyanık olalım, şeytanın elinde kuş gibi olmayalım. Samimi olup her şeyimizi Allah için yaparsak şeytan bizim gölgemizden dahi kaçar. Çünkü o zaman, Allah-u Zülcelal’in kuvveti, azameti ve yardımı bizimle beraber olur. Böyle olduğu zaman da şeytan önümüzde duramaz. Onun için namazlarımızda, zikrimizde bir gevşeklik meydana geldiği zaman, günahlara karşı meyilli olduğumuz zaman, samimi bir şekilde Allah-u Zülcelal’e tevbe edersek, Allah-u Zülcelâl bize yardımını, kuvvetini gönderecektir. Yeter ki rızası için ruhumuzu feda edeceğimizi bir görsün.
Böyle olduğu zaman, -inşaallah- bizi günahlardan daha çok muhafaza eder, salih amelleri yapmayı da bize nasip eder.
Samimi olursak, verecektir!
Her insan kendi kuvvetine göre, Allah-u Zülcelal’i razı etmek için gayret göstermelidir. Allah-u Zülcelal’in hukuku öyle büyüktür ki, onu hiç kimse yerine getiremez. Fakat biz, Allah’tan samimi olarak rızasını istersek, inşaallah bize nasip edecektir.
Bazı Evliya zatlar, bir yerden geçerken bir çoban gördüler. Çobanın koyunlarının yanında kurtlar da vardı. Çobana:
- Kurtla koyun ne zaman bir arada gezer? Diye sordular. Çoban:
- Çoban, insan Rabbi ile sulh yaptığı zaman, O’nun dediklerini yerine getirip, O’nu razı ettiği zaman, koyunlarıyla kurtların arası da sulh olur, düzelir, diye cevap verdi.
Bu anlatılanların hepsi Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametine delalet etmektedir. İnsan Allah-u Zülcelal’i razı ettiği zaman, her şey çok kolay olur. Dünyada böyle mükâfat veriyor, kim bilir ahirette nasıl verecektir!...
Zaten bizim için önemli olan ahirettir. Bunları örnek olarak anlatmamızın sebebi; Allah-u Zülcelâl, razı olduğu kimseye dünyada böyle mükâfat veriyor, ahirette daha fazla verecektir, bunu iyice idrak etmemiz içindir.
Allahu Zülcelal’e söz verelim
Başta kendime söylüyorum: “Bu güne kadar olan her şey geçti. Bundan sonra, inşaallah, elimden geldiği kadar Senin rızan için her ne varsa onları yapmaya gayret edeceğim. Senin gazabına sebep olacak şeylerden de kendimi muhafaza edeceğim” diyerek, Allah-u Zülcelal’e söz vermemiz lazımdır.
Bu, bizim için çok büyük bir fırsat ve menfaattir. Şaşkın bir kimse gibi gevşek bir şekilde şeytanın elinde oyuncak olmamız çok yanlıştır. Bundan kendimizi kurtarmamız, Allah-u Zülcelal’e dönmemiz lazımdır.
Allah-u Zülcelâl ne ile razı olur?
Abdullah bin Hazım isimli bir salih zat şöyle anlatıyor:
“Bir zaman Mekke-i Mükerreme'de yağmur yağmadı. O zamanki insanlar, üç gün üst üste yağmur duasına çıktılar. Fakat yine de yağmur yağmadı. İnsanlar da çok perişan oldular.
“Ben kendi kendime; ‘Ben tek başıma gideyim de Allah'a yalvarayım, belki Allah-u Zülcelâl bizlere yağmur verir’ dedim. Daha sonra Mekke'nin kenarında, bir mağaranın içine girip orada Allah'a yalvaracaktım ki bir siyah köle, hiç etrafına bakmadan içeri girdi ve iki rekât namaz kıldı. Son secdede uzun kalınca, onun ne dediğini işitmek istedim ve ona yaklaştım. Köle: ‘Ya Rabbi! Kulların sana dua ettiler, fakat sen yağmur vermedin. Sen kudret ve azametinle yağmur verinceye kadar, ben başımı secdeden kaldırmayacağım’ dedi.
“Bu sözler onun ağzından çıkar çıkmaz, bulutlar bir araya geldi ve yağmur yağmaya başladı. Bundan sonra, secdeden başını kaldırdı ve mağaradan çıktı. Ben de onu izlemeye başladım. Sonunda bir eve girince, ben de o eve girdim. Evin sahibine:
- Ben bir köle satın almak istiyorum, dedim. Bana birkaç köle gösterdi. Ben:
- Bunlar değil, dedim. En sonunda dua eden köleyi çıkardı ve:
- Bu bir işe yaramaz, dedi. Ben:
- Olsun, dedim ve bu köleyi yirmi dirheme satın aldım. Onu eve getirdim ve bana:
- Efendim, beni neden aldın, benim çalışacak kuvvetim yoktur, dedi. Ben de:
- Bir sebebi vardır, dedim. Bundan sonra köle, abdest almak istedi. Onun suyunu hazırladım ve seccadesini serdim. Benim bu davranışımdan herhalde durumu anladı, abdestini aldıktan sonra, yine secdeye giderek: “Ya Rabbi, sırrım açığa çıktı. Bunu insanlar bildikten sonra, ben dünya da kalmak istemiyorum” dedi ve düştü vefat etti.
Şimdi düşünelim, Mekke’nin bütün zenginleri yağmur duasına çıktılar. Fakat, Allah-u Zülcelâl yağmur vermedi. Hiç kimsenin tanımadığı bir zenci köle, demek ki Allah'ın sevgili kullarından biri idi; istedi ve Allah-u Zülcelâl onun duasına icabet etti ve yağmur verdi...
Abdullah bin Hazım, köleyi defnettikten birkaç gün sonra, rüyasında şunları gördü: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanında siyah sakallı bir zat ile o genç köle vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
- Allah, senin hayrını kabul etsin ve mükâfatını daha fazla versin. Çünkü sen benim halilime (dostuma) iyilik yapıp onu azat ettin, dedi. Ben:
- Ya Resulallah! Bu senin halilin midir? Diye sordum. Efendimiz aleyhissalatu vesselam bana:
- Evet, benim halilimdir, buyurdu.
İşte, insan ister padişah olsun, ister köle; kim olursa olsun, Allah-u Zülcelâl, ancak salih amel ile insandan razı olur.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)
2 Şubat 2012 Perşembe
Mevlid Kandili (Kutlu Doğum) 03-02-2012
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Mevlid Kandili Nedir Anlamı bilgi ; İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.
O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.
Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.
Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.
Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.
Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.
Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.
Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden adeta mâteme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi. Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumî yas ilan edilmişti!
Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan “tevhid” inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruhları ve kalpleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.
İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zâlimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hale gelmişti.
Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve simalar mahzundu.
Akıl, ruh ve kalpleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!
İşte, o zât geliyordu!
Dünyanın mânevî şeklini beraberinde getirdiği nurla değiştirecek eşsiz insan, Allah’ın Son Peygamberi geliyordu!
Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek Hz. Muhammed (a.s.m.) geliyordu!
O An…
Kâinat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi. Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana “hoş-âmedî”de bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.
Tarih: Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi.
Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra.
Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.
Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi. Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti.
Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.), dünyaya gözlerini açtı!
Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi. Kâinat, sevinç ve heyecan içinde adeta, “Doğdu ol saatte Sultan-ı Din Nura garkoldu semâvât-ü zemin” diye haykırdı.
O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.
İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1)
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
- "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
- "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.
Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.
Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:
"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.
Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.
Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler.
Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.
Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2)
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Kaynaklar:
(1)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:60.
(2)A.g.e, 1:162-163.
(3)Taberî Tarihi, 2:125; İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(4)A.g.e., 1:102.
(5)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(6)Bediüzzaman, Mektûbat,s:161,162.
31 Ocak 2012 Salı
Mülâhazalarımızın Yeşil Kubbesi
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Varlığın özü, yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Muhammed'dir. O, yaratılış ağacı itibarıyla hem bir ilk hem de son gibidir. Varlık bir şiir gibi O'nun adına nazmedilmiş; vücudu ise bu manzumenin âdeta en son kelimesi gibidir. O'nun dünyayı şereflendirmesi, insanlığın yeniden doğuşunun remzi; peygamberliği, eşya ve hâdiselerin aydınlanıp gerçek değerleriyle ortaya çıkmasının vesilesi; hicreti, insanlığın kurtuluş yolu; mesajı da dünya ve ahiret saadetinin köprüsü olmuştur. Mü'min gönüller O'nun sayesinde varlığı bir meşher gibi temâşâ edip değerlendirebilmiş, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilmiş ve O'nun aydınlık ikliminde yollar bulup Hakk'a yürüyebilmişlerdir. O'nunla hakikate uyanan ruhlar, sürekli ebediyet soluklar durur.. O'nu sîretini derinlikleriyle kavrayabilenler, bütün ilimlerin özünü, usâresini elde etmiş sayılırlar.
Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen O hâlâ ufkumuzda yeni doğmuş bir yıldız gibi pırıl pırıl ve bütün varlığı aydınlatabilecek güçte güneş gibi –aslında O, güneşe de taç giydiren bir ziyadır– güçlü bir ışık kaynağı.. vazife ufku, gönüllere kulluk şuurunu sunan bir hikmet nüktesi.. sevgiyle doygunluğa ulaşmış ruhu, varlığı birbirine bağlayan bir büyüklük emaresi.
İnsan ne zaman O'nu çağrıştıran iklime girse, kanının sevgiyle aktığını duyar.. O'nun atmosferine adımını atar atmaz, kendini Allah'a giden yolların ortasında bulur. O'nun köyünü ziyaret bile âdeta "Işık Çağı"na ulaşma adına bir rıhtım, bir liman, bir rampa gibidir; bu rıhtım, bu liman, bu rampa, inanmış gönülleri O'nunla diz dize gelme bucağına ulaştırır ve doygunlaşmış ruhlara yeni bir aşk u şevk üfler. İnsan O'nu kaç defa ziyaret etmiş olursa olsun, müntesiplerinin derbederliğinden ötürü o mübarek hazîreyi ne kadar sönük görürse görsün, ne zaman, o yeşil, o âhenkli, o romantik, o sevgiyle tüten "metâf-ı kudsiyân"a adım atsa, ruhu hep bir güzellik, bir şiir, bir mûsıkî banyosu almış gibi o hususî âlemin derinliğini, zenginliğini duymaya başlar.. kalbi, bir vuslat mülâhazasına teslim olur, ritim değişikliğine girer ve neş'e-hüzün arası bir sürü duygu gelgitleri yaşar.
Evet, insan, o mehâbetle tüllenen mekân, onun çeperi sayılan mübarek mâbed ve "Sidretü'l-Müntehâ"ya doğru fırlamış gibi bir edası olan yeşil kubbe karşısında, her zaman İslâm dünyasının umumî ahvaliyle alâkalı en derin mülâhazalara gömülür, en içten duygularla buluşur ve bin bir his tufanıyla sırılsıklam olur. Bazen o kudsî mekânı bir buğu bürür, mâbedin her yanını bir hüzün sarar.. ve işte o zaman "Kubbe-i Hadrâ" şaha kalkmış gibi bir hâl alır.. ruhumuzla konuşur.. el açıp bağrındaki misafirin arkasına geçerek semalara dil döker; döker ve bize hasret ve hicranlarımızın destanlarını sunar. Bazen orada her yanı âdeta bir ışık sarar; mescid, ayın etrafındaki hâleye döner ve kubbe, gök ehline sevinç tahiyyelerini takdim ediyor gibi bir vaziyet alır. Bazen onun göklere bakan ve için için bekleyen öyle derin bir görünümü olur ki, o hâliyle onu umumî tasalarınıza bir tercüman tahayyül edebileceğiniz gibi, sevinçlerinizi dile getiren bir gazelhân şeklinde de düşleyebilirsiniz; düşleyebilir de onun o derûnî sükûtu, o sessiz infiâli içinde ne duyulmaz şeyleri duyar, ne sezilmez şeyleri sezer ve kendinizi âdeta bulunduğunuz mekânın buudlarını aşmış da bir başka derinliğe açılmış sanırsınız.
Yeşil kubbe ve onu çevreleyen mübarek mâbed; bir yandan etrafındaki irili-ufaklı dağlar-tepeler, hep sonsuzluk duygusuyla esip duran çöller-vahalar ve her zaman ötelere açık gibi duran uçsuz bucaksız beyâbân, diğer yandan da göklerin nâmütenâhîliğiyle o kadar mükemmel bir uyum içindedir ki, sanki bu mübarek kütle, semada programlanmış da, daha sonra bulunduğu yere resmedilmiş gibi bir görünüm arz etmektedir. Evet, hem en derin göklerden daha derin "Kubbe-i Hadrâ", hem çevresinde onu kucaklayan o sırlı arsa, hem de tabiat kitabının o "Buk'a-yı Mübareke"yi teşkil eden satır ve sahifeleri, âdeta titizlikle seçilmiş, mükemmel bir şekilde yerli yerine yerleştirilmişçesine bu maddî-mânevî pek çok şeyin halîtası, göklerin ve yerin âdeta birleşik noktası gibi bir görünüm sergilemektedir. Az buçuk o mekânın sahibine açık bulunan ruhlar –o sahibe canlarımız kurban olsun– başlarını o iklime uzatınca kendilerini gök ehliyle iç içe sanırlar. Bir de âşıkların has bahçesi sayılan "Muvâcehe"ye varınca, kendilerini, o makama yakışır ve ora ile uyuşur o kadar temiz çehre ve o çehrelerden buğu buğu yükselen engin bir heyecan içinde hissederler ki, zaman zaman kalbleri duracak hâle gelir. Aslında orada o sekteyi yaşayanların sayısı hiç de az değildir.
Muvâcehe, âşıklar için her zaman bir liman ve bir rampa vazifesi görür. Oraya ulaşan her âşık gönül, oradan âdeta denizlerin enginliklerine ya da göklerin derinliklerine açılıyor gibi bir büyülü zaman koridoruna girer.. girer de o mübarek buk'anın o masumlardan masum hâlini ve sevimli görünümünü bir şiir gibi dinler, bir kevser gibi yudumlar ve her saniye ayrı bir zevk banyosu yapar.
Muvâcehe'de zaman o kadar aydınlık, o kadar gönül alıcı ve o kadar hülyalara açıktır ki, oraya ulaşan saygılı bir gönül, Asr-ı Saadet'te yaşıyormuşçasına, Nebi'nin o temizlerden temiz çehresini ve vahye açık sinesinin heyecanlarını duyar gibi olur.. gök kapılarının gıcırtılarını, Cibril'in kanat çırpışları içinde; Kur'ân'ın tok sesini, muhatapların heyecanlı tavırları arasında duyar ve kendini bir kutlu çağın bereket sağanakları arasında sırılsıklam hisseder; eder de bu umumî armoniye o da gözyaşlarıyla katılır.. ve o güne kadar gönlüne sinmiş Ravza duygusunun, daha bir derince her yanını kuşatması karşısında oracıkta eriyip merkade akmayı düşünür.
Aslında, orada görülüp duyulan her şey çok içlidir. Orada mekân, mekîn her şey mutlaka insana bir şeyler fısıldar durur. Âşıkların ağlama ve inlemelerinin yanında, mekânın o tâli'li ama suskun sütunları; Muvâcehe'nin hüzünlü fakat mütebessim hâli; iki adım ötede parmaklıklar arasından hayallerimize doğan mübarek merkadin –hâşâ– metâf-ı kudsiyânın pürvefa bir mihmandar edasıyla gönül gözlerimize tebessümler yağdırması o kadar sıcak ve tesirlidir ki, içlerinde bu mahrem muameleyi duyan her gönül, ölümsüzlüğe erdiğini sanır. Hattâ o melekler güzergâhını böyle bir gönülle duyup bu gözle temâşâ edenler için sanki orada canlı-cansız hiçbir şey yokmuş da, sadece mehâbet televvünlü bir sessizlik ve ziyaret heyecanıyla umumî bir bekleyiş varmış gibi, o makama adımlarını atar-atmaz kendilerini oranın tesirinde bulur ve onu dinlemeye koyulurlar.. o da onlara kendi usûlünü, kendi sükûtunu meşk ediyor gibi, onların duygu dünyalarına, o güne kadar asla yaşamamış oldukları en bâkir hisleri aşılar ve ruhlarına elli türlü çağrışım menfezi aralar.
Ravza'nın bağrında insan her zaman, gözlere çarpan ve gönülleri saran bir büyüyle karşılaşır. Hislerinde, düşüncelerinde bir başka âlemin esintilerini duyar.. gönlünün derinliklerinde hayalî kapılardan geçer.. en mahrem iklimlerde dolaşır ve arzın minberinin dibinde Hak beyanıyla şekillenen o ezelî hutbeyi hem de Hatîbinin ağzından dinliyor gibi dinler ve O'na ümmet olmanın mutluluğuyla yerlere kapanır.
Böyle bir duyuş ve seziş, böyle bir zevk ve heyecan elbette bir inanç, bir kanaat, bir teveccüh ve derince bir sezinin birleşmesinden meydana gelmektedir. O inanç, o kanaat, o teveccüh ve o seziyi yakalayanlar için Peygamber köyü, Mescid-i Nebevî, âşıklar durağı Muvâcehe neler söyler neler söyler..! Evet, konsantrasyonunu tamamlamış ziyaretçiler için Ravza, orada insanların his ve heyecanlarının çok üstünde kendine has hâli, içli sükûtu, vakarlı görünümü ve ledünnî derinliğiyle ötelere hep var olma zevkinin şiirini söyler.. göklerdeki korodan mûsıkîler dinletir, yürekten kendisine yönelenlerin gönüllerine korlar salar ve herkese bir aşk u vuslat demi yaşatır. Sonra da yine o derin sessizliğine gömülür ve sizi vuslat otağında hüzünlü bir yalnızlık melâline terk eder.. terk eder de, o dakikaya kadar sanki size hiç esrar perdesi aralamamış gibi o kadim bikrinin iffetine bürünür.. bürünür ama, gönüllerinize ikinci çağrının davetiyesini bırakmayı da ihmal etmez.
29 Ocak 2012 Pazar
Ehl-i beyt Cennetliktir
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)Ehl-i beyt Resul-i ekremin zevceleri, çocukları ve torunlarıdır. Hazret-i Ali de bunlardandır. O da, Ehl-i beytin akrabasındandır. (Şehzade tefsiri)
Râzî tefsirinde de, böyle bildiriliyor. Ebüssüud tefsirinde ise, (Ehl-i beytim bunlardır) hadis-i şerifi, Ehl-i beytin sadece bildirenler olduğunu göstermez deniyor. Başka bir hadis-i şerifte de, (Aşere-i mübeşşere Cennetliktir) buyuruluyor. Buna göre, sadece bu on zatın Cennetlik olduğu, başka hiç kimsenin Cennetlik olmadığı söylenemez. (Benim Cennetteki arkadaşım Osman’dır) hadis-i şerifi de, Resulullahın Cennette başka arkadaşlarının olmadığını göstermez.
Demek ki, Ehl-i beyt, sadece Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’den ibaret değildir. Resulullahın bütün zevceleri, kıyamete kadar Resulullahın torunları olan seyyidler ve şerifler, Ehl-i beyte dahildir. Hazret-i Fatıma’nın sadece iki oğlu değil, kızları da Ehl-i beyte dâhildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Her baba evladının kök sülalesi vardır. Nesebi onunla sona erer. Yalnız Fatıma’nın sülalesi bana çeker. Bunlar benim Ehl-i beytimdir. Onların faziletini inkâr edenlere yazıklar olsun. Onlara muhabbet edene Allah muhabbet eder; onlara buğz edene de Allah buğz eder.) [Hâkim]
İşte bu yüzden Hazret-i Ömer, sırf Ehl-i beytle akraba olmak şerefine kavuşmak için Hazret-i Fatıma’nın kızı Hazret-i Ümm-ü Gülsüm’le evlenmiştir. Hazret-i Ömer, Eshab-ı kiramdan ve aşere-i mübeşşereden olmasaydı, sırf bu akrabalık sebebiyle yine Cennetlik idi.
Başka bir hadis-i şerif de şu mealdedir:
(Rabbim söz verdi ki, kızlarıyla evlendiğim ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraberdir.) [Deylemi]
Bir âyet-i kerime meali:
(Ey Ehl-i beyt, Allah sizlerden ricsi [kusurları, günahları] gidermek istiyor ve sizi tam bir taharetle temizlemek irade ediyor.) [Ahzab 33] (Kusurları ve günahları yok edilince, Cennetlik olurlar.)
Bir hadis- i şerif meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, Fâtıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.) [Hâkim, Taberani]
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, (Ehl-i beyt, asi [günahkâr] olsalar da, bunları sevmek gerekir. Bunları sevmek, kalble, bedenle ve malla yardım yapmakla olup, bunlara riayet ve hürmet etmek, imanla ölmeye sebep olur) buyurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ehl-i beyti seveni Hak teâlâ sever, buğz edene de buğz eder.) [İbni Asakir]
(İslam’ın esası, bana ve Ehl-i beytime sevgidir.) [İbni Asakir]
(Her şeyin temeli var. İslam’ın temeli, Eshabımı ve ehl-i beytimi sevmektir.) [İ. Neccar]
(Ehl-i beytime buğzeden, yüzüstü Cehenneme atılır.) [İ. Ahmed]
(Vallahi, Ehl-i beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez.) [İ. Ahmed]
(Allah’ı seven beni sever, beni seven de ehl-i beytimi sever.) [Tirmizi]
(Eshabımı, Ezvacımı ve Ehl-i beytimi seven, Cennette benimle olur.) [Ramuz]
(Şu üç hürmeti gözetenin, dini ve dünyası muhafaza edilir, yoksa hiç bir şeyi korunmaz. İslam’a, Peygambere ve Onun nesline hürmet.) [Taberani] (İslam’a hürmet, Dinin emirlerine riayet etmektir, Peygambere hürmet, sünnetine uymaktır, nesline hürmet seyyidlere, şeriflere hürmettir.)
26 Ocak 2012 Perşembe
Hidayete Vesile Olmak
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Sehl bin Sa’d şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hayber gününde: “And olsun, ben şu bayrağı yarın bir kişiye vereceğim ki Allah onun eliyle Hayber’i fethedecektir. O, Allah ve Resulü’nü sever, Allah ve Resulü de onu sever.” diye buyurdu.
Halk, o gece sabaha kadar, bayrağın kime verileceğini, o kişinin kim olacağını müzakere edip durdular. Sabahleyin halk, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına geldi. Herkes bayrağın kendisine ve-rileceğini ümit ediyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- Ebu Talib’in oğlu Ali nerede? Dedi. Sahabe:
- Ey Allah’ın Resulü! Onun gözleri ağrıyor. Onun için buraya gelemedi, deyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem birisini göndererek onu çağırdı. Hz. Ali geldi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’nin mübarek gözlerine tükürüğünü sürdü. Ona dua etti. Hiç hasta olmamış gibi şifaya kavuştu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayrağı ona verdi. Hz. Ali:
- Ey Allah’ın Resulü! Onlar bizim gibi oluncaya kadar onlarla mücadele edeceğiz, savaşacağız, dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
- Git! Onların sahasına girinceye kadar devam et. Sonra onları İslâm’a davet et. Onlara, İslâm’da, Allah’ın haklarının neler olduğunu haber ver. Allah’a yemin ederim ki eğer senin vasıtanla Allah-u Zülcelal bir kişiyi hidayete ulaştırırsa bu senin için dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır. (Buhari, Müslim)
Dersler ve İbretler
İnsanları Allah’ın dinine davet etmek, en faziletli amellerin başında gelir. Dünyada bir tek kişinin hidayetine vesile olmak, dünya nimetlerinin en kıymetlilerine sahip olmaktan daha hayırlıdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin, dünyaya gönderilmesinden kıyamet kopuncaya kadar, ümmetinin sevaplarına ortaktır. Biz ne kadar amel yaparsak, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizim amelimize ortak olacaktır. Çünkü bizim bu amelleri yapmamıza o vesile olmuştur. Allah-u Zülcelal’in yoluna çağırarak hidayetimize ve ibadetlerin nasıl yapılacağını göstererek, Allah-u Zülcelal’e kulluk yapmamıza vesile olmuştur.
Herhangi bir mü’min, arkadaşlarının veya çevresindeki insanların hidayetine vesile olursa o da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gibi hidayetine vesile olduğu kimselerin amellerine ortaktır. Ve hem de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme mutabaat etmiş olur.
Bir düşünelim! İnsan, hidayetine vesile olduğu kimseler nedeniyle, evde yattığı yerde, amel defterine devamlı sevap yazılsa dünyada bundan daha kârlı ve kazançlı bir iş olabilir mi? Sen evinde oturacak hatta yatacaksın; insanlar çalışacak, ibadet edecek, namaz kılacaklar, sen de onların ibadetleri sebebiyle aldıkları sevaplara, ortak olacaksın. İnsan için ahirette bundan daha rahat ve menfaatli bir amel olamaz. Onun için böyle güzel bir nimetin kıymetini bilmeli ve ailemizden başlayarak, komşularımıza, akrabalarımıza ve bütün mü’min kardeşlerimize dinimizi anlatmak suretiyle yardımcı olmalıyız.
22 Ocak 2012 Pazar
Resulullah’ın üç nasihati
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır:
Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye buyurdu ki:
Yâ Bilal, ümmetime haber ver ki, şu üç şeyi yaparlarsa, her işte muvaffak olurlar:
1- Ne yaparlarsa, hep Allah rızası için yapsınlar.
İki türlü maksat olur. Ya Allah rızası için veya nefsin yani insanların rızası için. İnsanların rızasını tercih edenlerin işini, Cenab-ı Hak insanlara bırakır. Kendi rızasını tercih edenleri himayesine alır. Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerine, (Siz ne mübarek bir zatsınız) demişler. (Nereden biliyorsunuz?) diye sormuş. (Herkes sizi sevip övüyor) demişler. Buyurmuş ki, (İnsanlar bizi sevsin diye Müslüman olmadık. Allah sevsin diye Müslümanız. Bu insanlara güven olmaz; bugün severler, yarın söverler.)
2- Birlik ve beraberlik içerisinde olsunlar.
Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır. Birlikten kuvvet, ayrılıktan felaket doğar. Birlik ve beraberlikten maksat, bedenlerin birlik ve beraberliği veya aynı yerde olmak değil, gönüllerin birliği, hedeflerin ortak olmasıdır. Hedefi Allah rızası olanın yüzü aktır, yardımcısı da Cenab-ı Hak’tır.
3- Asla doğrudan ayrılmasınlar.
Allahü teâlâ doğruların yardımcısıdır. Peygamber efendimiz Müslümanı, (Elinden ve dilinden emin olunan insan) diye tarif etmiştir. Müslüman demek, doğru insan demektir. İşi, ameli, sözü doğru, her şeyiyle dürüsttür, gözü gönlü toktur, onda sahtekârlık yoktur. Doğruluk onun alameti, hem de selametidir.
Bu arada sultan, (Herkese iyilik yapıyorum, ama bazılarından düşmanlık görüyorum. Niçin böyle yaparlar ki?) diye sorar. O zat der ki:
Sultanım, bunu Peygamber efendimiz şöyle açıklıyor: (İyilik ettiklerinize çok dikkat edin! Size bir zararları dokunabilir.)
Eğer iyilik edilen kimse, fâsıksa veya din iman tanımıyorsa, bu iyilik onda ters etki yapabilir. Baklavanın şeker hastasına dokunması gibidir. Bu yüzden, iyilik ettiğimiz şahıslara karşı dikkatli olmalıyız.
Sohbette bu zatın oğlu da varmış. Sultan bunları yolcu eder. Yolda giderken oğlu, (Baba, sen sultana hep dinden bahsettin, nasihat ettin. Hiç dünya işlerinden, siyasetten bahsetmedin) der. Babası da, (Oğlum, bizim başka sermayemiz yoktur. Her kaptan içindeki sızar. Bizden de bunlar sızdı) buyurur.
19 Ocak 2012 Perşembe
Mükemmel Çocuk Yetiştirmenin Üç Altın Kuralı
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) BAŞLIK DİKKATİNİZİ ÇEKTİ ve yazıyı okumaya başladınız değil mi? İstediğim de buydu zaten. Yoksa ne mükemmel çocuk yetiştirmenin sadece birkaç kuralı vardır ve hatta ne de mükemmel çocuğun tarifi. Ama maalesef orada burada buna benzer başlıklarla yazılmış “mucizevi” reçeteler okuruz sık sık.
Sağlam bir dünya görüşü olmayan Batı medeniyetinin zavallı pedagog ve psikologları dipsiz kuyuya ipsiz inerek ortalama on yılda bir değişen fikirlerle ana-babalara yeni yeni reçeteler sunarlar. Hepsini de “Doğrusu budur, böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin” diye pazarlarlar hep.
Freud’dan hayli etkilenen 68 kuşağının eğitimcileri “Çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın, hiç azarlamayın, sadece sevgi verin” diye diye günümüzün serseri ruhlu, sabırsız, sorumsuz ve ahlaksız neslini yetiştirdiler elbirliği ile. Şimdilerde ise daha farklı sesler yükseliyor o taraflardan: “Çocuğa beklentilerinizi ve görevlerini söyleyin, hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile.”
Biz Müslümanlar ise Kur’an ve hadisler ışığında nasıl çocuk yetiştirmek gerektiğini aslında biliyor olmamız gerekirken, maalesef bu kaynaklara da yüz çevirdiğimiz için “iki cami arasında bînamaz” kalmış durumdayız uzun zamandır. Ve en dindar ailelerden bile “Çocuğumuza nasıl davranalım?” soruları yükseliyor.
Ben de üç çocuk babası olduğumdan, son zamanlarda çocuk eğitimine dair ipuçları toplamakla meşgulüm. İşte bu yazıda çocuk yetiştirmekte dikkat etmemiz gereken bazı temel prensipleri aktarmaya çalışacağım.
Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez
Önce kendinizi düzeltin. Kendini ıslah etmeyen başkasını hiç ıslah edemez tabii ki. İfsat eder hatta iyilik zannıyla.
Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlâklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir çocuk yetiştirme eğitimi almadıklarını biliyorum.
Evlerine misafir olduğum bir gün “Nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz” diyecek oldum. Ama demedim. Zira o kadar açıktı ki her şey.
Baba samimi ve tutarlı bir dindar, anne şefkatli ve temiz huylu bir fedakar. Evleri sade döşenmiş bir “dershane” gibi. TV genellikle kapalı. Sohbetler Allah için. Yalan yok, dedikodu yok. Nasıl çocuklar çıkabilirdi ki böyle bir evden zaten?
“Armut dibine düşer”, “üzüm üzüme baka baka kararır”, “anasına bak kızını al” sözleri boşuna söylenmemiş tabii ki.
Bir psikiyatrist olduğumdan, bana sık sık çocuklarını getirir aileler. “Bu çocuk bir garip davranıyor nedense? Bir tedavi etseniz.” Hiç istisnası yok gibidir; “odama çocuk girer ve çıkar ama aile girer ve kalır.” Hemen daima ailededir esas problem. Anne-babanın bir yığın hataları, kompleksleri, hatta psikiyatrik rahatsızlıkları vardır. Ama onlar bunları görmez, çocuktaki problemleri öne sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. “O kadar da gayret ettik ki, neden böyle oldu bu çocuk bilmem?” havası vardır genellikle. Ama biz aileyi terapiye alırız. Çocuk da toparlar ardından doğal olarak.
O yüzden “önce kendimize bakalım” diyorum.
Temel güvenli olmalı
Bir evin en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de ilk yıllardır. Çocuğun zekasının % 80’ i ilk 7-8 yılda geliştiği gibi, kişilik de büyük ölçüde bu dönemde oturur. Hele ilk 2 yıl çok önemlidir ve “temel güven duygusu”nun oluştuğu dönemdir.
Bu dönemde çocuğun en önemli ihtiyacı sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise “anne figürü”nün sürekli değişmesidir. Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Sürekli değişen kişilerce bakılan bebeklerde ileri yıllarda çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi özellikler gelişebilir. Sebebini anlayamadığımız bağımlılık, hırçınlık, şüphecilik gibi karakter özelliklerinin temeli o ilk yıllardaki “hatırlayamadığımız hatıralar”dır genellikle.
Nitekim Filipinlerde yapılan bir saha araştırması, ilk yaşlarında mutlak ilgi ve sevgi ile yetişen çocukların ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir.
Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar aslında bilinçaltı’nın şekillendiği en önemli yıllardır, unutmayın.
Cennetteki gazoz nehirleri
Çocuğa hayatın, ölümün, varlığın anlamına dair temel bilgileri verin.
Çocuğunuz 3-5 yaşından itibaren çevresinin ve dünyanın farkına vardığında ve “neden, nasıl” soruları başladığında sizden her konuda, özellikle de varlığın ve ölümün anlamına dair açıklamalar isteyecektir. “Anne sen de ölecek misin? Ölünce ne olur? Baba, Allah nerdedir?” gibi sorular peş peşe gelir bu dönemden itibaren. Siz de cevap verin tüm sorularına, onun anlayacağı dilde. Unutmayın, öğrenmeye hazır olmasalar sormazlar zaten. “Bu yaşta Allah’ı, ölümü, ahireti anlatmak erken” deyip kaçamak cevap veren ailelerin çocuklarında çok çeşitli ve sebepsiz korkular görülebilir. Cevabı alınamamış her soru o minik beyinlerde kıvrım kıvrım şüphe ve problemler doğurabilir.
Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum:
- “Anne biz ölünce ne olacağız?”
- “Cennete gideceğiz yavrum.”
- “Tamam da, ondan sonra ne olacak? Yani Cennette ne kadar yaşayacağız?”
Annem “bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde; uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin” diye düşünmüş olsa gerek ki,
- “1000 yıl yaşayacağız yavrum” demişti.
O kadar üzülmüştüm ki.
“İster 10 yıl, ister 1000 yıl, sonuçta yok olacaksak ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum” demişti o küçücük zihnim bile. Siz anlatın çocuklarınıza bildiklerinizi. Allah’ı, Kur’an’ı, ahireti. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan görünmez varlıklara inanmak, “öcülerden”, çizgi filmlerdeki hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.
Peygamberimizin ve İslam büyüklerinin hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz o zatları çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, çocuğunuz “Pokemon eğiticisi” veya “Zeyna” gibi olmayı kendine ideal seçebilir.
Ancak dini eğitim verirken abartılı bir zorlamaya kaçmamak da şarttır.
Çocuğa onun hoşuna gidecek örneklerle bezeli biçim
*****
Babam beni anlar mı?
Çocuğun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı ama siz çocuk oldunuz. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp ona daha iyi yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi “anlamadığı bir dilden konuşan yabancı bir rehber” gibi görebilir.
Bunun en sık rastladığım bir örneği, his ve fikirlerini paylaşmayan çocuklardır. Çocuk bir yığın sorun yaşamakta, içini şüphe ve korkular kemirmektedir ama ailesine hiçbir şey anlatmamaktadır. Çünkü anne-babanın tüm yaptığı, “evladım, bir derdin varsa anlat” demekten ibarettir. Oysa çocuk “Onlar büyük ve olgun. Benim korkularımı anlamazlar her halde.” diye düşünebilir ve hislerini paylaşmaz.
Okula gitmek istemeyen bir çocuk getirilmişti bana. Ailesine hiçbir sebep söylemiyordu. Ben çocuğa önce, onun yaşında iken okulla ilgili yaşadığım kendi tedirginliklerimi anlattım. Karanlık okul yolu, çocuk kaçıran çingene söylentileri vs. derken çocuk, “saçmalama amca, ben onlardan korkmuyorum, sadece bir arkadaşım beni dövüyor” deyiverdi. Sebep anlaşılmıştı.
Siz de zaman zaman kendinizi onun yerine koyun, kendi çocukluğunuzu da hatırlayıp neler hissettiğini tahmin etmeye çalışın ve mümkün mertebe onun dilinden konuşarak duygularını paylaşın. Siz bir adım atarsanız o koşarak gelecektir.
Siz onu anlamaya çalışmazsanız o sizi nasıl anlasın?
“Dar daire”ye vakit ayırın.
“Yata yata büyüyen” karpuz bile bakım ister.
Sizin vasıtanızla dünyaya getirilmiş ve her şeyi öğrenmeye muhtaç, nazik, hassas o masum yavruların günde 1-2 saat ilginize hakkı yok mudur? “Meyvenin 4. meselesi”nde geçen “dar daire”lerin en ehemmiyetli olanlarından biri aile değil midir? Falan futbolcunun ayakkabı numarasını bilip kendi çocuğununkini bilmemek, Başbakan’ın konuşmalarında hastalık işaretleri ararken kendi çocuğunun sözlerini yarım kulakla dinlemek komik kaçmıyor mu? Hatta sevgili Metin Karabaşoğlu’nun bir yazısında dediği gibi, soru soran çocuğuna “lütfen beni rahatsız etme, kitap yazıyorum” demek bile (işin içinde hizmet olsa dahi) hata değil midir?
Mumlardan örnek vermeyin lütfen, güneş dibine de ışık veriyor.
Şefkat damarını yanlış yerde kullanmayın.
Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. “Aman çocuk zahmete girmesin, aman üzülmesin, ağlamasın” diye diye onu davranışlarında tümden serbest bırakmak, ona iyilik değil kötülük etmektir.
Meselâ okul çağına gelen çocuğa namaz kılmayı öğretmek, 10 yaşında ise namaz kılmazsa cezalandırmak dinimizde var. Kaçımız yapıyoruz acaba, merak ediyorum.
“Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun” mealindeki ayet nazil olduğunda sahabeler Resulullah’a asm sormuşlar:
“Ya Resulullah, biz Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından sakınarak kendimizi ateşten koruyabiliriz. Ama aile ve çocuklarımızı nasıl koruruz?”
“Allah’ın size emrettiklerini siz de onlara emredin, Allah’ın size yasakladıklarını siz de onlara yasaklayın” buyurmuşlar.
Özellikle bazı hanımların, kendileri örtülü oldukları halde kızlarını süslü ve açık kıyafetlerle büyüttüklerini, kendileri umumi yerlerde denize girmedikleri halde çocuklarını “daha küçük o” diye plajlara saldıklarını çok görüyoruz. Küçüklüğünde tesettür ve iffet konusunda sağlam temel kuramamış bu çocukların ileride nasıl bir çizgide yaşayacakları muhakkak ki şüphelidir.
Böyle davranan ailelerin bazıları da “biz de küçükken böyleydik, sonra toparlandık” derler. Ne kadar toparlanmışlardır acaba? Ya da daha sağlam bir terbiye almış olsalardı kim bilir nasıl olabilirlerdi?
Unutmayın ki eğitimin temel prensibi doğruları yapmaktır, tüm yanlışları denemek değil.
Bir çok aileden de ahlakı bozucu yayın yapan tv’leri kendileri seyretmemekle beraber çocuklarına yasaklayamadıkları şikayeti duyarım. Sebep çocuğun sevdiği dizi için ağlayıp sızlanmasıdır çoklukla. “Ben Ruhsar’ı çok seviyorum.”
Bakın; çocuk ağlar, sızlar her zaman. Sizi test eder hep. Geri adım attınız mı da, o konu “kazanılmış hak” olur artık. Oysa çocukların ruhsal yapıları psikoloji tabiriyle “plastiktir”. Siz sağlam durursanız çocuk kendini size uydurur, merak etmeyin. Kaldı ki bugün birkaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun hem kendinizin pişmanlıkla yıllarca ağlamasına zemin hazırlamış olursunuz.
Eşinizle tutarlı olun.
En kötü ruhsal hastalık olan şizofreninin oluşma sebeplerinden biri de anne-babanın çocuğa verdiği mesajlar arasında tutarsızlık olmasıdır. Aynı konuda biri bir şey söyler, diğeri başka şey. Aynı olayda biri bir türlü davranır, diğeri başka türlü. Sonuç: Zihin bölünmesidir. O yüzden eşler önce kendi aralarında konuşup belli prensiplerde anlaşmalıdırlar. Çocuk hangi durumda nasıl bir tavırla karşılaşacağını bilmelidir.
Buradan da hissedilir ki, aslında iyi çocuk yetiştirmek için önce uyumlu bir evlilik yapmak lazımdır.
Vazifenizi yapın, Allah’ın vazifesine karışmayın.
Malesef çoğumuz çocuklarımıza verdiğimiz emeğin karşılığını nerdeyse zorla alma hevesindeyiz. “İlla ki şöyle olmalısın.” Aslında unutmamak lazım ki, o çocuk bizim malımız değildir. Biz sadece ona hizmetle görevlendirilmişiz.
Eğer üstümüze düşeni layıkıyla yapmışsak ötesi Allah’ın takdiridir. Aksi halde aşırı zorlamalar ters tepebilir ve çocuğun iyice zıt bir çizgiye girmesine yol açabilir. Biz de gereksiz derecede strese girip iyice yanlış davranmaya başlarız. “Ben sana bildiğimce doğruları gösterdim, artık seçim senin” demek lazımdır, hele ergenlik çağında.
Zaten bizim tüm bu önerdiklerimiz sadece sebeplerdir. Biz Allah rızası ve çocuğumuzun iyiliği için bu sebeplere elimizden geldiğince müracaat ederiz ama sonucuna karışmayız. Zira Allah isterse Peygamber çocuğu hayırsız olabileceği gibi, öksüz-yetim kalmış, hatta Firavun’un sarayında büyümüş çocuklar da en büyük Peygamberler olabilir.
O yüzden son olarak diyorum ki:
Çocuklarınız için dua edin.…
18 Ocak 2012 Çarşamba
kalbim-temiz-oldugu-icin-namaz-kilmiyorum-diyenlere
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Yani ‘Allah-u Teala namazi kalbi kirli olanlara farz kildi…?? Kalbi temiz olanlarin namaz kilmalarina gerek yok.. Kalbim temiz oldugu icin namaz kilmiyorum’ diyenlerden ben bunu anliyorum..
Yapmamiz gereken ilk is namazi farz kilan Allaha sormak olmali.. Namazi hangi vasiftaki kalp sahiplerine farz kildin? Namazi kalbi temiz olana mi, yoksa kalbi kirli olana mi farz kildin?
Hemen bakiyoruz;
‘Sana vahyolunan kitabi oku. Namazi dosdogru kil.Cunku namaz,
insani hayasizliktan ve munkerden ali kor..’ (Ankebut-45)
Demekki namaz Islam dairesine girmis Muslumanlara farz kilinmis. Peki, nereden cikti bu kalp temizligi meselesi?? Kalp temizligi denilince her ne hikmetse aklima niyet temizligi geliyor… Yani, niyetin iyi olduktan sonra, cevrendekiler icin kotu dusunmedikten sonra, kimsenin malinda namusunda gozun olmadiktan sonra insanlarin hep iyiligini dusundukten sonra kalbin temiz demektir..
Yukarida belirtilen ozellikler, guzel ahlak sinifina giriyor..Bu guzel ahlaki ozelliklere sahip milyonlarca insana rastlamak mumkun.. hem de dunyanin bircok yerinde.. Akla soyle bir soru geliyor; bu tur ahlak sahibi olan insanlarin Allah katindaki degeri nedir??
Eger hakikaten bu tur ahlaka sahibi olan insanlar icin ozel bir muamele olacaksa ne namaz kilalim, ne hacca gidelim, ne zekat verelim, ne de diger ibadetleri yaparak bazi ozgurluklerimizi sinirlayalim..
Hayat kilavuzumuzu inceledigimizde meselenin hic te umdugumuz gibi olmadigini goruruz..
yani guzel ahlak ayri, ibadet ayri.. ahlakli da olsan ahlaksiz da olsan namaz kilman gerekiyor.. Guzel ahlakinizin karsiligini muhakkak alacaksiniz..Bunda supheniz olmasin.. Cunku Allah-u teala soyle buyuruyor:
”O gunde insanlar, amelleri kendilerine gosterilmek icin boluk boluk doneceklerdir. Kim zerre agirliginca bir hayir yapiyorsa onu gorecektir. Kim de zerre agirliginca bir kotuluk yapiyorsa onu gorecektir..(Zilzal-6.7.”
Yanii yaptiginiz en kucuk bir hayrin bile amel defterinize unutulmadan yazildigini goreceksiniz..
Devam ediyoruz;
”Íman edip guzel amellerde bulunanlara gelince, suphesiz ki Biz iyi amel edenin ecrini bosa cikarmayiz.”(Kehf-30)
"Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. " (Tevbe Suresi, 109)Pekiiii, yarin Allah-u Teala size;
NAMAZ KILMANIZI ISTEMISTIM.NEDEN KILMADINIZ??
diye bir soru yoneltse O’na ne cevap vereceksiniz?
EY KUL ETME DÜNYA NAZI,
SONRA KILARIZ DİYENİN DÜN KILINDI NAMAZI….
12 Ocak 2012 Perşembe
HAKİKAT BİLGİSİ VE TASAVVUF EHLİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bize itaat uğrunda mücadele edenlere gelince; muhakkak biz onları bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah, iyilik sahipleri ile beraberdir.” (Ankebut; 69)
Evliyalar, Allah-u Zülcelal’e itaat uğrunda hep mücadele halinde olmuşlardır. Kimi zaman içte; nefis, şeytan ve dünya gibi insanı Allah’tan alıkoyan düşmanlarıyla, kimi zaman da haddi aşan saltanat sahibi sultanlarla, sadece Allah’ın rızası için mücadele etmişlerdir.
Tasavvufun Nakşibendî yolu
Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir. Bunlardan birisi de ve en kısa zaman da saliklerini kemalât sahibi yapan, kâmil müminlik sıfatları kazanmalarına sebep olan Nakşibendî yoludur. Bu, evliyanın seçkinlerinin seçtiği yoldur. Hakk’a varan yolların en yakını bu yoldur. Nakşibendî yolu Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadı üzere bulunmak, bidat ve uydurmalardan kaçınmaktır. Kötü huy ve çirkin alışkanlıklardan arınmak, güzel ve yüce ahlak sahibi olmaktır.
Nakşibendî yolunda temel esas; Ehl-i Sünnet akidesine (inanç) sıkı sıkıya bağlı olmak, ruhsatı bırakıp azimetle amel etmek, Murakabeye devam etmek, daima Hakk’a yönelik bulunmak, dünya pisliklerinden uzak kalmak, Allah’tan başka her şeyden kaçınmak, huzur alışkanlığı kazanmak, Allah’ı zikre gizli olarak devam etmek, zikir esnasında Kerim olan Allah’tan bir nefes bile gafil olmamak için nefes alışverişte kendini kontrol etmek, en büyük ahlakın sahibi olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı ile ahlaklanmak gibi şeylerdir.
Bu yolda ilerleyen, her kemale sahip olur. Gizli hal ve neşeli gönülle huzuru bulur. Korku, sapıtma ve tehlikelerden emin olur. Hakka kavuşmanın sevinci ile her daim huzurlu olur.
“Minhacu’l-Abidin” kitabında, şöyle denilmektedir: “Nakşibendî yolunun uzunluk ve kısalığı, diğer yolların ve ayakla yürünen yolların mesafelerine benzemez. Bu yol, ruh ayağı ile yürüyen bir yoldur. Tefekkürlerine çok önem verilen ve iman lezzetlerini esas kabul eden bir yoldur. İlahi nurlara mazhar olan bir talip, bu yolda daha erken ermektedir. Kimi bir saat, kimi bir hafta, kimi bir yıl, kimi ise altmış yılda erer. Bazıları da yüzyıl ağlayıp sızlanmaktadır. Fakat kalbinde hiç bir iz olmamıştır. Samimiyet ve ihlâs her işin başında gelmektedir.”
Bu yolun erkânı üçtür; az yemek, az uyumak, az konuşmak...
Az yemek az uyumaya; az uyumak az konuşmaya; az konuşmak ise kalp zikri ile tam teveccühe yardımcı ve gıdadır.
Yolun üç esası
Nakşibendî yolunun hakikati de üçtür; kalpteki hataraları, düşünceleri gidermeye, kalp zikrine ve murakabeye devam etmektir. Bunlar da birbirine yardımcı birer kuvvettir.
Murakabe ise Allah-u Zülcelal’in, kâinatın bütün zerrelerine her zaman muttali olduğunu bir an bile kalbinden çıkarmamaktır. Bu yolun sonu ise huzura varmaktır (daima Allah ile beraber olmak).
O halde, talep ve arzunun zuhur ettiği kalbi, büyük nimet bilmelidir. Gece ve gündüz, muhabbetin çoğalması için çalışmak lazımdır. Zira o ezeli sevgi olup gönül aynasına aksetmekte ve parlamaktadır. Mevlâ’yı isteyen kimse, murad olunmuş velidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl: “Allah onları sever ve onlar da Allah’ı severler.” (Maide; 54) buyurmuştur.
İşte, bu ayet-i kerime ile Allah-u Zülcelâl, kendi sevgisinin, kendine olan sevgilerin aslı olduğunu buyuruyor.
Nakşibendî yoluna bel bağlayanlar ve bu arzusu, derdiyle zaman zaman ağlayanlar, görünüşte insanlar arasında bulunup hizmet görürler. İç âlemlerinde ise ancak Allah-u Zülcelal’i bilirler ve daimi Allah’ın zikri ile meşgul olurlar. Kendilerini gizlerler, kalplerinden ise vahdet yolunu izlerler.
Bedenlerini halka, kalplerini Hakk’a teslim ederler. Bu yol ile gizlice Hakk’a doğru giderler. Dışarıdan yabancı, içerden aşina olurlar. Onlar bu yol ile kalbi meşgul eden hataralarını yok ederler. Yaptıklarını ise hep gizli yaparlar.
Muhabbetlerinin gizliliğini halk bilemez. Kalplerinin zevkine hiç zarar gelmez. O hal üzere onlar, şöhret afetinden uzak ve Allah-u Zülcelal’in evliyasının seçkinleri olurlar.
Tasavvuf ve kalp
Tasavvuf, kalp temizliğini esas almıştır. İnsanın kalbi sıhhatli olduğu zaman bütün vücut sıhhatli olur. Nitekim hikmet ehli bir zat şöyle demiştir: “Ben kalbimi on gece şeytandan, hataralardan korudum. Kalbim de beni, yirmi sene bunlardan korudu.”
Bu sebeple kalp temizliğine çok dikkat etmek lazımdır. İnsanın çaresi, kalbini Allahu Zülcelal’e sadık yapmasıdır. Çünkü kalp Allah-u Zülcelal’in nazargâhıdır. Kalbi Allah-u Zülcelal’e bağlamak gerekir. Bizlere, Allahu Zülcelal’i unutturacak her şeyi kalbimizden çıkarmamız lazımdır. Bu da ancak tasavvufla mümkündür.
Sehl bin Abdullah şöyle demiştir: “Kim, kalbini Allah’a teslim ederse Allah da onun azalarına sahip çıkar.”
İnsan, kalbini Allah-u Zülcelal’e teslim ederse Allah-u Zülcelal de o kimsenin gözlerine, ayaklarına, diline hülasa bütün azalarına sahip çıkar. Kalbi Allahu Zülcelal’e teslim edip: “Ya Rabbi! Bu kalbi sen yarattın. Onu sana teslim ediyorum. Dilediğin gibi yap!” diyerek, Allah-u Zülcelal’e teslim etmemiz lazımdır. Böyle olunca Allah-u Zülcelal’in muhabbeti kalbimize girer ve bütün azalarımız da O’nun istediği şekilde olur, inşaallah. O zaman her halimizde, Allah’a itaat eden kâmil birer mümin oluruz.
Kalp temizliğine çok önem vermek gerekir. Nasıl ki bir bahçıvan bahçesindeki zararlı otları temizleyip bahçesine su veriyorsa, bizler de kalbimizdeki dünya hırsı, riya, kin, hased gibi bütün kötü sıfatlardan temizleyip onu muhabbet, zikir gibi güzel sıfatlarla beslememiz lazımdır.
Çünkü kalp ıslah olursa bütün azalar ıslah olur. Kimin azaları ıslah olmamış ise o kimsenin kalbinde manevi hastalık var demektir. Bundan kurtulmak için kalbi her an kontrol edip oradaki zarar verici kötü sıfatlardan temizleyip arındırmak lazımdır. Bir kimsenin kalbi bütün kötü sıfatlardan arınıp güzel sıfatlarla süslendiği zaman, o kimsenin bütün niyetleri hayır üzere olur.
İmam Ahmed’in tasavvufa bakışı
Yeryüzündeki insanların her biri ayrı ayrı derecelerde Allah-u Zülcelal’i tanırlar. İnsanların Allah-u Zülcelal’e yaptığı ibadetlerden aldığı feyz, nisbet ve menfaat, her insanın Allah-u Zülcelal’i tanımasına göre değişir.
Her kim Allah-u Zülcelâl ile arasındaki manevi durumu murakabe ve huzur (daimi zikir ve ihsan şuurunda olma hali) ile düzeltirse Allah-u Zülcelâl de onun zahiri azalarını ihlâs, ibadet ve tüm ahvalinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sünnetine uyma haliyle müzeyyen kılar.
Allah-u Zülcelâl, bu durumda olan kimsenin kalbine baktığı zaman, samimiyetini, rızasına olan talebi, kendisine olan aşkını görünce onun zahiri azalarını güzel hasletlerle süsleyecektir.
Haris el-Muhasibi tasavvuf ehli büyük bir zattır. Bir gün onun hakkında Ahmed bin Hanbel’e:
- Haris el-Muhasibi tasavvuf ile alakalı mevzulardan bahsediyor. Bunlara ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden delil getiriyor. Onu dinlemek istemez misin? Diye sordular. Ahmed bin Hanbel:
- Evet, dinlemek isterim, dedi ve nihayet bir gece yanına gitti. Gece sabaha kadar sohbetini dinledi. Haris el-Muhasibi ve yanında bulunanlarda, dinen münasip olmayan bir şeye rastlamadı.
Ahmed bin Hanbel burada gördüklerini şöyle anlatmıştır: “Akşam ezanı okununca öne geçip namaz kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra yemek yedi. Yemeğe oturdular. Haris el-Muhasibi hem konuşuyor hem yemek yiyordu. Zaten yemek yerken güzel şeylerden bahsetmek, Sünnet’e de uygundur. Yemek yedikten sonra ellerini yıkadılar. Sonra, beraberce oturdular. Herkes yerini alınca: ‘Sorusu olan var mı?’ diye sordu.
“Meclisinde bulunanlar, riya, ihlâs ve muhtelif hususlarda, sorular sordular. Sorulara delilleriyle cevaplar verdi. Bu sırada, gece bir hayli ilerlemişti. Birisine Kur’an-ı Kerim okumasını söyledi. Kur’an-ı Kerim okundukça ağlıyor, inliyor ve gözyaşları döküyorlardı. Kur’an-ı Kerim okunması bitince, Haris el-Muhasibi hafifçe dua yaptı, sonra namaza kalktı.”
Hakikat bilgisi onlardadır
Ahmed bin Hanbel’e Haris el-Muhasibi’yi nasıl bulduğu sorulunca faziletli bir zat olduğunu söyledi ve: “Hakikat’in başı (büyüğü), onların yanındadır.” buyurdu.
Oğluna da şöyle nasihat etti: “Oğlum bu insanlardan ayrılma, onlarla beraber ol! Bütün emirlerin başı (Allah-u Zülcelal’in tanınması, zühd, verâ ve güzel ahlak) bunlardadır.”
Ahmed bin Hanbel mezhep kurucusu olduğu halde, tasavvuf ehline karşı böyle güzel bir itikadı vardı. Siz bizim zamanımızdaki bazı insanların ve bizden önceki insanların tasavvuf hakkında ileri geri uygunsuz konuşmalarına bakmayın. Mezhep kurucusu olan Ahmed bin Hanbel gibi zatlar yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılıyorlardı. Gecelerini devamlı ibadetle geçiriyorlardı. Kalpleri ve beyinleri münevverdi (nurlanmış).
Bu zamandaki tasavvuf karşıtı insanların kalbi de beyni de paslıdır. Kalbi ve beyni paslı olan bu insanlar, ilimden ve Kur’an’dan ne anlıyor ki tasavvuf ehli hakkında hüküm vermeye çalışıyorlar?
Hâlbuki kalbi ve beyni münevver, ilmin de ehli olan yüzlerce Rabbani âlim, tasavvuf ehli hakkında hep güzel sözler söylemişlerdir.
Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin inşaallah. (Âmin)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)