13 Haziran 2013 Perşembe

AKILLI İNSAN KİMDİR?

Ne mutlu, tevbe eden gençlere!
Birbirine merhameti tavsiye edenler


Allah-u Zülcelâl, kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli olduğu için kelamını, peygamberleri vasıtasıyla kullarına ulaştırıyor, Kur’an-ı Azimüşşan’da, ne şekilde kullarından razı olacak, onlar için ne zararlıdır, hepsini beyan ediyor bize…

Allah-u Zülcelal’in kullarına, nelerden razı olacağını bildirdiği ayet-i kerimelerden birisinde şöyle buyuruluyor: “Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar, ahiret mutluluğuna erenlerdir.” (Sure-i Beled; 17-18)

“Birbirlerine sabırla ve merhametle tavsiyede bulunlar var ya…” buyuruyor, onları methediyor, övüyor Allah-u Zülcelâl. Allah-u Zülcelâl, kullarından istiyor ki günah işlememeleri için, Allah’a itaat etmeleri için birbirlerine tavsiyede bulunsunlar, birbirlerine nasihat etsinler. Ve yine, birbirlerine karşı merhametle davransınlar, böyle istiyor Allah-u Zülcelâl…

Hadis-i şerifte, Peygamber aleyhissalatu vesselam buyuruyor: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler…” (Ebu Davud)

Allah Azze ve Celle, “Birbirine merhametle tavsiyede bulunanlar var ya…” buyuruyor. İşte, bu ayette övülen kullardan olmak için bizim; birbirimize merhametle, güzel ahlakla ve şefkatle muamele etmemiz lazımdır.

Allah’ın rahmeti olmasa kimse kendini kurtaramaz. Biz böyle olursak, Allah-u Zülcelal de son nefeste, kabirde, sırat köprüsünde, kıyamet gününde, mahşerde, mizanda ve bütün sıkıntılı yerlerde, bize merhametle muamele edecektir, inşaallahu teâlâ…

Arşın altında gölgelenen bir genç olmak elimizde

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ayet-i kerimede: “Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât; 56) Bunu hiç unutmayalım!

Müslim'in Sahih’inde geçen, Mikdâd bin Esved radıyallahu anhudan nakledilen bir hadis-i şerifte şöyle anlatılıyor: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: Kıyamet günü, Güneş halka yaklaştırılır da nihayet, insanlara yakınlığı bir mil kadar olur! Güneş onları âdeta eritecek ve amellerinin miktarına göre ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimi topuklarına kadar, kimi dizkapaklarına kadar, kimi beline kadar, kimi de gemlenene (ağzına) kadar tere batacaktır!”

Kıyamet günü, işte bu kadar dehşetli bir gündür. Fakat Allah-u Zülcelal, bazı kimseleri, o dehşetli günde mükâfatlandıracaktır.
Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah-u Teâla, yedi insanı, Arşının gölgesinde barındıracaktır:

- Adil devlet başkanı,
- Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç,
- Kalbi mescitlere bağlı Müslüman,
- Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan,
- Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine ‘Ben Allah'tan korkarım’ diye yaklaşmayan yiğit,
-Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse,
- Tenhada Allah'ı anıp gözyaşı döken kişi.” (Buhari, Müslim)

Biz, Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde gölgelenecek olan gençlerden olalım inşaallah. Kıyamet gününde Allah'ın kullarını gölgelendireceği gölgeden başka gölge yoktur. İşte gençler, başka gölgenin olmadığı o günde, Allah'ın kullarını gölgelendireceği Arş’ının gölgesinin altında olsunlar inşaallah.

Elbette temiz bir hayat için tevbe etmek lazımdır. Kim tevbe ederse inşaallah, o gençlerden olur. Bir hadis-i kudside de Allah-u Zülcelâl şöyle buyuruyor: “Tevbe edenleri severim. Ama genç olup da tevbe edenleri daha çok severim.”

Ayet-i kerimede de şöyle buyuruluyor Allah Azze ve Celle: “... Allah tevbe edenleri sever ve günahlardan kendilerini temizleyenleri sever.” (Bakara; 222) Yani, “Her kim tevbe ederse; genç olsun, ihtiyar olsun, kadın erkek, kim tevbe ederse seviyorum/severim onları. Amma genç olup da tevbe edenlere, benim muhabbetim daha fazla ve şiddetlidir, kuvvetlidir” buyuruyor...

Onun için bu gençliğimizin kıymetini bilelim, tevbekâr olarak vaktimizi geçirelim. Allah-u Zülcelal'in daha çok sevdiği kimselerden olalım, Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanalım inşaallah.
 


Zenginliğinin de kıymetini bil!

Zenginliğimizi fakirlik gelmeden değerlendirelim; elimizde fazladan bir şey olduğu zaman, sadaka vermekten geri kalmayalım.

Hep anlatılır… Bir zatın keçi ve koyunları varmış. Bir gün, bir tanesini sadaka olarak veriyor. Bir zaman geçtikten sonra, gece rüyasında, tüm keçilerinin ve koyunlarının ona hücum ederek saldırdığını görüyor. Yalnız, o sadaka olarak verdiği kuzu ya da koyun, o kimsenin etrafında dolaşıyor, onu koruyor; bırakmıyor ki öbürleri ona saldırıp zarar versin.

Bunu gören adam rüyasında diyor ki; “Vallahi, ben sadaka vermek ve Allah yolunda harcamak sureti ile senin gibisini daha da çoğaltacağım...”

Neden böyle söyledi? Hakikati gördü çünkü! Biz de öyle görsek kıymetini bileceğiz. Ama Allah bazılarına gösterir, bazılarına da göstermez, çünkü imtihandır dünya...

Onun için zengin olduğumuz zaman, gücümüz yettiği kadar ibadet yapalım, sadaka verelim. Çünkü bazı fakirler vardır, görüyoruz ancak kendi nafakasını toplayacak kadar vakti vardır. Çalışıyor, çalıştıktan sonra vakti kalmıyor, yorgun düşüyor, bir şey yapamıyor. Zengin olan, zengindir zaten, yapabiliyor. O'nun için o zenginliğini değerlendirsin.

Biri zengin, diğeri fakir, iki arkadaş vardı. Zengin olan, fakir olanın daima ihtiyaçlarını görür, ona yardımcı olurdu. Fakat bir zaman geçtikten sonra, fakir olan zengin oluyor, zengin olan fakir düşüyor bu sefer. Eskiden fakir iken sonradan zengin olan önceki adam, zengin iken fakir düşen o arkadaşına hiç yardım etmiyor. Bir gün, o fakir düşen adam, zengin olan arkadaşına gelerek, “Fakirlik ve zenginlik geçicidir kardeşim! Bak, ben sana yardım ediyordum, sen hiç yardım etmiyorsun. Ama senin bu zenginliğin de geçicidir, bir gün bitecek; ancak sen hayır yaparsan senin için menfaatli olacak” diye nasihatte bulunuyor. Çok doğru söylüyor…

Akıllı insan kimdir?

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ayet-i kerimede: “Ve her nefis, yarın (kıyamet günü) için ne takdim ettiğine (ne hazırladığına) baksın!” (Haşr; 18) Yani, yarın kıyamet günüdür. Kıyamet gününe insan, ne gönderiyor “Herkes baksın!” buyuruyor, emrediyor bize…

Bu hayatımızı, ölümden önce değerlendirmemiz lazımdır. Allah Azze ve Celle Peygamber aleyhisselama buyuruyor: “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer; 30)

Gelecek olan şey sanki gelmiştir. Çünkü kesindir. Yani, amel yapabilme mekânı olan dünyadan ayrılıyoruz, hesap mekânına dönüyoruz. Ölüm budur, başka bir şey yok…

Şimdi salih amel var, hesap yok. Ama öldükten sonra amel bitiyor hesap başlıyor bu sefer... Onun için buyuruyor Efendimiz aleyhissalatu vesselam hadisi şerifinde; “Akıllı insan, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.” (Tirmizi)

Akıllı insanı tarif ediyor Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam. Bakın, şimdiki zamanda bunun tersidir. Bir insan gece gündüz ibadet yapıyor, zikir yapıyor “Bu delidir” diyorlar. Allah indinde, Hazreti Peygamberin yanında akıllı olan insana “Deli” diyoruz.

Herkes ona, deli divane diyordu. Ama o onlara ne soruyor bakın, “Toprağın altında en çok ne vardır?” Cevap vermemişler ona, verememişler. Yine sorusuna kendisi cevap vermiş: “Ah, uh, keşke” vardır! “En çok bu vardır” diyor. “İnsan, keşke yapsaydım” diyecek, pişman olacaktır.

Başkaları onlara deli diyorlardı ama onlar ne düşünüyorlardı, dikkat edin! Peygamber aleyhissalatu vesselam akıllı insanı nasıl tarif etmişti. Ölmeden önce nefsi ile hesap görecek ve ölümden sonraki hayatı için Allah’ı razı edecek ameller ile çalışacak! Akıllı insan odur. Fakat bakın biz ne diyoruz, “En akıllı insan benim” diyoruz ama sonra bununla bizim alakamız yoktur. Hep dünya, hep meşguliyet, hep keyf ü sefa… Ondan sonra “En akıllı benim” diyoruz. İnsan kendi hatalarını güzel görüp bu şekilde kendini aldatarak gidiyor.

Önce kendi şahsıma söylüyorum. Misal; sabah kalktım, Allah’ın emir ve nehiylerine karşı gevşek davrandım, yapmadım. Ondan sonra da Allah’ın razı olmayacağı işlerle meşgul oldum. O zaman kendime demem lazım “Ben akılsızım!” Çünkü Rabbim öyle diyor, peygamberim öyle diyor!
 


O zaman akıllı olmak için Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine sımsıkı sarılalım.

İmam Osman radıyallahu anhu kabre baktığı zaman öyle oluyordu ki sararıp soluyordu, ona soruyorlardı:
- Sen kabir gördüğün zaman, sana kabirden bahsettiğimiz zaman ağlıyorsun, ama kıyamet gününden bahsettiğimiz zaman hiç etkilenmiyorsun. Bu hal nedir? O, onlara cevap veriyordu:
- Ben gördüm, duydum, hazreti Peygamber aleyhisselam diyordu ki “Hesap, sorgu kabirden başlayacaktır! Eğer insan kabirdeki hesabını başarı ile geçirirse sonrakilerde başarılı olacaktır.” Eğer orada kaybederse zaten kaybetmiş oluyor. O’nun için ondan korkuyorum.

Hülasa herkes, Seyda Muhammed Raşid kuddise sırruhu: “İnsan, mümin olarak, maneviyat bakımından ne şekilde olduğunu herkesten daha iyi biliyor” diyordu. Yani herkes, hepimiz, maneviyat bakımından, Allah’ın emirlerine karşı ne kadar samimi olduğumuzu, herkesten daha iyi biliyoruz.

O halde, herkes kendisine baksın! Kulun kendi nefsinde, kalbinde, eğer Allah-u Zülcelal’in rızasına, ecir ve sevaplara düşkünlüğü varsa, meyli varsa o zaman Allah-u Zülcelal’e şükretsin; iyi bir haldedir o kişi. Eğer hali bunun tersi ise tevbe etsin, istiğfarda bulunsun. Kötü bir haldir o. Allah-u Zülcelal’den, başka razı olacağı bir hal istesin inşaallah.

Allah kendisi ile olanı korur

Kim, Allah-u Zülcelâl ile kalbinde, içinde, nefsinde murakabeli olursa Allah-u Zülcelal de onun zahiri azalarını muhafaza edecektir. (Onu günahlardan koruyacak ve ibadet taatleri de ona nasib edecektir.) Allah-u Zülcelal’in muamelesi böyledir kullarına karşı.

Kişi kendi kalbini, Allah-u Zülcelâl için muhafaza ederse, manevi olarak Allah ile beraber olursa, Allah-u Zülcelal de zahiri azalarını muhafaza edecek hatalardan.

Peygamber aleyhisselam daima örnektir bize. Ne yapmışsa Rasulullah gibi yapmak doğrudur, ama ne yapmamışsa o da yanlıştır. Bazı insanlar diyor ya “Zaman değişmiştir, o zaman öyleydi, bu zaman böyledir. Sanki başka bir Kur’an nazil olması gerekir bu zamana göre!” gibi, böyle İslam akaidine uymayan düşüncelere ileri sürüyorlar. Bunlar yanlıştır. Kıyamete kadar Kur’an-ı Azimüşşan’ı, Allah muhafaza edecek ve O’nun hükmü de devam edecektir.

Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacak şekilde amel-i salih nasip etsin. Kendi nefsimize bizi teslim etmesin. Nefsimizi hayırlarda kullansın, inşaallahu teâlâ. (Âmin)

5 Haziran 2013 Çarşamba

BİZİM SAHİBİMİZ ALLAH’TIR



“Ol” der ve oluverir!

Elhamdulillâhi Rabbil âlemîn, vessalâtu vesselâmu a’lâ rasûlinâ muhammedin ve a’lâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Allah-u Zülcelal Kur’an-ı Azimüşşan’da, Kendisini bize tanıtıyor; bütün kâinatta, emrinin nasıl olduğunu, şu ayet-i kerimede bize beyan ediyor: “Bir şey'i(n olmasını) irade ettiğimiz zaman, sözümüz ancak ona ‘Ol’ dememizden ibarettir. (O da derhal oluverir.)” (Nahl; 40)

Bir şeyin olmasını irade ettiğimiz zaman, bizim sözümüz “kûn”dür (!) “Fe yekûn” (hemen oluverir)! Biz “ol” deriz, o da olur. Allah Azze ve Celle böyle buyuruyor. Allah için zor yok, her şey kolay…

O halde, mümin kimselerin; Allah’a iman eden, peygamberlere iman eden, kıyamet gününe iman eden, sırat köprüsüne, mizana, teraziye, haşir gününe iman eden kimselerin, bunlara iman ettikten sonra “Allah için hiçbir şeyin zor olmadığının farkına varıp idrak etmeleri çok mühimdir.

Ahiret hayatı ebedü’l ebed, bakî bir hayattır. Bu dünya hayatı da fani, geçici bir hayattır. İlk önce imanımızın selameti için ve bize haber verilen, muhakkak karşılaşacağımız, o iman ettiğimiz şeyleri, (zor ve sıkıntılı süreçleri) sağ ve salim bir şekilde geçirebilmemiz için Allah Azze ve Celleden yardım isteyelim…

Son nefeste imanı, kabirde ferahlığı, sırat köprüsünün üzerinden selametli bir şekilde geçmeyi, mizanda sevaplarımızın ağır gelmesini hep Allah’tan isteyelim. Allah-u Zülcelal için her şey çok kolaydır. “Ol” der ve oluverir.

Bize en çok lazım olacak şey nedir?

Allah azze ve celle başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyor! “Bana dua edin, size icabet edeyim. (Duanızı kabul edeyim.)” (Mü'min; 60) buyuruyor, Allah azze ve celle…

Peki, bize en mühim, en lazım çok olan şey nedir? Ne istemeliyiz? Kıyamette bahusus, ebedül ebed ahiret hayatında, bize en çok lazım olan şey, Allah’ın rızasıdır, Allah’ın aşkıdır, muhabbetidir. Bunları Allah’tan isteyelim ilk önce. Sonra, geçici olan dünyamız için lazım olan şeyleri de isteyebiliriz. Ama en mühim olan şeyler; Allah’ın rızasıdır, aşk ve muhabbetidir bizim için…

İnsanlar bir bina bile yapacak olsa en az bir sene sürüyor. Tuğla getiriyorlar, çimento getiriyorlar, şunu bunu getiriyorlar. Ustalar, işçiler çalışıyorlar da ancak o binayı bitirebiliyorlar. Ama Allah-u Zülcelâl, öyle kudret ve azamet sahibidir ki kâinatın baştan yaratılması için bile “kûn” demesi yeterlidir; yani “Ol!”

Allah’tan isteyelim. Kendimizi Allah-u Zülcelal’in huzurunda fakir ve muhtaç bir dilenci gibi görelim.

“Kelimullah” Musa aleyhissalatu vesselam, Tur-i Sina’da Allah’la konuşuyordu. Tuzunu dahi Allah’tan istiyordu. Nasıl ki bir dilencinin, muhtaç bir fakirin hiçbir şeyi yoktur. Tuzu da yok, suyu da yok, ekmeği de yok... Muhtaç, fakirdir. Nasıl, bir zenginin kapısına gidip istiyorsa ondan, Nebi Musa aleyhissalatu vesselam tuzu bittiği zaman dahi, Allah’tan tuzunu istiyordu. Musa aleyhisselam her şeyini Allah’tan isterdi. Biz de aynen böyleyiz; her şeyimizle Allah’a muhtacız, fakiriz.

Kıl gibi ince olan sırat köprüsünü, Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde cehennem ateşinin üzerine kuruyor. O sırat köprüsü, çok doğru olan bir köprüdür, dümdüz gidiyor böyle... Allah azze ve celle de dünyada insanlara doğru yolu göstermiştir. Kişi, dünya hayatında ne kadar Allah’ın doğru yolunun üzerinde doğru giderse, sırat köprüsünün üzerinde de o kadar doğru gidecektir. Ona o şekilde kolay olacak, müstakim olacaktır. Ne kadar doğru olursa, ona o kadar kolay oluyor sırat köprüsünün üzerinde doğru gitmek…

Az da olsa doğruluktan ayrılırsa sırat köprüsü de ona o kadar zor oluyor. Neuzûbillah, günahkâr olan kimseler için o sırat köprüsünün kenarında Allah kancalar icat ediyor. O kancalar da o kişinin günahına göre oluyor; (dünya hayatında) günahlara o kişi ne kadar meyilli ise onun kancaları da o şekilde ya büyük ya küçük oluyor, o kancalara meyilli gidiyor o kimse. Ve bu şekilde, günahı çok ise o kancalar sebebiyle nihayet cehennem ateşine düşüyor, neuzubillah.

Ne kadar da dünyada, Allah-u Zülcelal’e karşı doğru olursak kıyamet günü sırat köprüsünün üzerinden geçerken, o kadar da Allah-u Zülcelâl bize kolaylık veriyor.

İbadet, Allah-u Zülcelal’in kalesidir

Allah-u Zülcelâl’e itaat ve ibadet etmek mümin için Allah-u Zülcelal’in bir kalesidir. İnsan ibadet ettiği, yaptığı zaman Allah-u Zülcelal’in o kalesinin içine girmiş oluyor; dünyadan, nefisten, şeytandan muhafaza oluyor. Kim ona girerse emin oluyor. Kim de ondan, Allah-u Zülcelal’in kalesinden çıkarsa, ibadet yapmazsa, günahların içine girerse onun etrafı hep korkunç şeylerle kuşatılmıştır; karanlıktır ve her şey onun aleyhine gerçekleşmektedir.

Düşünün ki öyle bir ortamdasınız ki korkunç şeylerle karşılaşmışsınız; yılanlar, akrepler, aslanlar size hücum etmiş, ateşler geliyor üzerinize! Nasıl ki bunların hepsi korkunç şeylerdir, onlara maruz kaldığın zaman, senin vücudun helak olacak, parçalanacak, yanacaksa manevi olarak da günahlar karşısındaki insanın durumu aynen böyledir. Bunu böyle bilelim!

Şimdi gözümüzle görmüyoruz ama bir zaman gelecek (öldüğümüz zaman) gözümüzle göreceğiz bunları…

Elhamdulillah, demek Allah-u Zülcelâl bizi sevmiştir ki, bize bu sohbet meclisini, bu nezih ortamı, mescidini bize nasip etmiş; tevbe etmek için gelmişiz ve bize fırsat vermiştir, bunun kıymetini bilelim. Allah-u Zülcelal’in gazabına sebep olacak olan o günahlarımızdan tevbeye gelmişiz ve tevbe ettiğimiz takdirde, o günahların hepsi sevaba çevrilecek inşaallah.
 

Ma’ruf’i Kerhi rahmetullahi aleyhi diyor; “Allah-u Zülcelal, bir kuluna hayır dilediği zaman, ona ilk önce salih amel kapısını açacaktır.”
İlk önce tevbeyi nasip edecek, o kul günahlardan yüz çevirecek ve salih amel kapısı açılacaktır ilk önce, inşaallah. Eğer Allah-u Zülcelal bir kuluna da şer dilerse; kıyamet gününde hak ettiği için bir kuluna da azap etmek isterse o zaman da bunun tersidir; salih amel kapısını ona kapatıyor o zaman. Görüyoruz gözümüzle, Allah’ın birçok kulları vardır, Allah’a iman da ediyorlar ama imanları zayıftır; kumarhanelere, rakı içilen yerlere gidiyorlar. Salih amel ve hayır kapıları onlara kapatıldığı için olsa gerek, salih ameller yapamıyorlar (farzları bile eda edemiyorlar), hayır da bulunamıyorlar, neuzubillah.

Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyhi de diyor ki; “Kul, kalbinden bir hayır, bir iyilik, bir hasene yapmak için niyet ettiği zaman, Allah-u Zülcelal de ona yetmiş Tevfik (yardım) kapısı açar.” Niyet ettiği o işte başarılı olsun diye, o kuluna yetmiş başarı kapısı açar, diyor.

Hemen tevbe edelim

Yani, Allah Azze ve Celle insanın kalbine bakıyor. İnsanın kalbinde olan niyet ne ise Allah ona, o şekilde muamele ediyor. “Ben bu günahları yapıyorum ama Allah bunlardan razı değildir, ben rabbimin razı olmadığı işler yapıyorum, kendimi düzeltmem lazım. Yoksa kıyamet gününde Allah bana gazap eder! Neden böyle yapıyorum? Benim tevbe etmem lazım!” diye düşündüğünüz için, kalbinizde böyle düşünceler ve niyetler olduğu için, hayra niyet ettiğiniz için Allah sizi bu camiye getirdi. İnsan, ilk önce hayra böyle niyet ediyor; ondan sonra, Allah Azze ve Celle tevbeyi nasip ediyor, amel-i salihte başarı veriyor, devamlı sohbet meclislerine gitmeyi o kuluna nasip ediyor.

İşte, bu şekilde, Allah kulunun kalbine bakıyor. Dikkat ediniz! Kalp nazargâh-ı ilahidir. Orayı temiz tutmamız lazımdır. Hatta kalbimize kötü bir niyet geldiği zaman, hemen “Özür dilerim, beni affet ya Rabbi! Şeytan bana vesvese verdi, Estağfirullah.” diye hemen tevbe edip Allah’a yönelelim. Böyle olduğumuz zaman, Allah-u Zülcelal de daima bize razı olacağı halleri ve salih amelleri nasip edecektir.

Biz şöyle bilelim ki bütün kâinat, Allah-u Zülcelal’in hükmü altındadır, tasarrufat Allah’a aittir. “Allah daima tasarruf ediyor. Bütün insanlara, cinlere, bitkilere, bütün kâinata, Allah tasarrufta bulunuyor. Ya nefsim! Ven de onlardan birisiyim. Onun için Allah’ın nazargâhı olan kalbimi, her an Allah’ın razı olacağı bir biçimde temiz tutmalıyım.” Diyerek, kendi nefsimize itapta bulunalım. (Onu uyaralım, ikaz edelim.)

Allah sana yardım edecektir!

Allah-u Zülcelâl, bana ne emretmişse onu yapmam lazımdır! Neden de sakındırmışsa onu da yapmamam lazım.

Aklım kabul ediyor bunu. Çünkü herkesi görüyorum ölüyorlar. Ben de öleceğim. Eğer ben Allah-u Zülcelal’i razı edersem, son nefeste Azrail aleyhisselam ruhumu almaya geldiği zaman; öldükten sonra kabirde, münker ve nekir sorduğu zaman; haşirde ve nerede olursa olsun… Eğer Allah için bir şeyler yapmışsam Allah meleklerine emredecek, “Buna güzel davranın!” diye buyuracak. “Ya Azrail onu incitme! Ya Münker Nekir kabirde onu incitmeyin! Ya kabir, o kulumu incitme, onu sıkma!” diye emredecek ve bana yardım edecektir.

Rabbimizin biz kullarına karşı muamelesi böyledir. Onun için biz Rabbimize kurban olalım. Biz Allah’a muhtacız. Her şeyimizi Allah’a feda etmemiz, her şeyimizle Allah’a feda olmamız lazımdır.

Yine, Cüneyd i Bağdadi rahmetullahi aleyh devamla, “Bir kişi de kalbiyle bir kötülüğe niyet ettiği zaman, kötü bir niyet kalbine koyarsa neuzubillah ‘Mesela; ben gidip hırsızlık yapacağım’ dese, onun için de Allah’ın gazabına götüren yetmiş kapı açılır.” diyor.

Onun için elimizden geldiği, gücümüz yettiği kadar, kalbimizi temiz tutmamız ve Allah-u Zülcelal’in rızasına layık hale getirmemiz lazımdır.

Allah’a kaçın, sığının!

Eğer biz, amel-i salih yaparsak, günahlardan kendimizi muhafaza eder, tevbe edersek Allah-u Zülcelal’e karşı; Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “Allah’a kaçın, (O’na) sığının!”

Bakınız, yani nefisten, şeytandan, dünyadan, bunların fitnesinden kaçın, Allah’a doğru gidin. Allah’a iltica edin, sığının! Allah sizi muhafaza edecektir…

Evet, biz zahiri olarak bir şey görmüyoruz, bize sıkıntı olmuyor ama aynen öyledir. Bir ateşi, şiddetli bir rüzgâr sana doğru getiriyor; nasıl kaçacaksın ondan sen! Beni yakacak diye öyle bir kaçacaksın ki işte günahlar da aynen öyledir. Şeytan, nefis, dünya, bunların hepsi ateştir, onlardan kaçmamız lazımdır. “Fefirrû ilellâh” diyor Azze ve Celle… “Allah’a doğru kaçın, iltica edin, sığının Allah’a!” buyuruyor.

Kim, bütün kainâtın sahibine hizmetçi olursa Allah azze ve celle, hem dünyada hem de ahirette, ona yüksek dereceler nasip edecektir. Çünkü kâinatın sahibidir, yüksek dereceleri veren de O’dur. O’nun için kim, kâinatın sahibine hizmetçi olursa Allah, ona en yüksek dereceleri verecektir. Kim de -neuzubillah- ona asi olursa en alçak dereceleri verecektir. Cehennemde en alçak, en derin, dereceleri en şiddetli olan kötü yer Şeytan’ındır. Ona mutabaat yapan, onun peşinden giden kimseler de onunla orada olacaklardır, neuzûbillah! (Allah korusun!)

Elhamdulillah, Allah bize iman vermiştir. İmandan sonra amel-i salih de yaparsak, Allah Azze ve celle ayet-i kerimede buyuruyor: “Allah, müminlerin velisidir (sahibidir, koruyucusudur.)” (Âli İmrân; 68)

Nasıl bir ev sahibi, hane halkına, ev ahalisine sahip çıkıyor, onlara bakıyor, sıkıntı ve eziyetlere karşı onların emniyetini sağlıyor. Allah Azze ve Celle de müminlerin sahibidir ve müminleri öyle korur. Allah Azze ve Celle de bizim sahibimizdir.

Allah-u Zülcelal hepimize tevbe-i nasuh (kalıcı tevbe) nasip etsin, kendi nefsimize bizi teslim etmesin. O nefsimizi, hayırlarda kullansın inşaallah. (Âmin)

30 Mayıs 2013 Perşembe

Kul Hakkı

1) Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuruyor:
“Sonra şüphesiz, siz de kıyamet günü, Rabbinizin huzurunda hesaplaşacaksınız.”
Zümer 31
2) Ebu Katade (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün, sahabelerin arasında ayağa kalktı ve onlara hitaben:
‘Şüphesiz ki Allah yolunda cihad ve Allah’a iman amellerin en faziletlisidir’ buyurdu.
Bunun üzerine biri kalkıp:
−Ya Rasulallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem günahlarım benden silinir mi, bu hususta ki görüşün nedir? dedi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona:
−‘Eğer sabredici, ecrini sadece Allah’tan umarak savaşır, ileri atılıcı ve geri kaçıcı olmadan Allah yolunda öldürülürsen evet’ buyurdu.
Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o kimseye:
−‘Nasıl dedin’ buyurdu.
O kimse:
−Eğer Allah yolunda öldürülürsem günahlarım benden silinir mi, bu hususta ki görüşün nedir? dedi.
Rasulullah ona (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘Eğer sabredici, ecrini sadece Allah’tan umarak savaşır, ileri atılıcı ve geri kaçıcı olmadan Allah yolunda öldürülürsen evet. Ancak kul borcu (hakkı) müstesnadır. Bunu bana Cebrail söyledi’ buyurdu.”
Müslim 1885/117
Yani borçlu şehitte olsa, alacaklı alacağından vaz geçip borçluya hakkını helal etmedikçe, Allah’ın onu bağışlamayacağını ifade etmek istiyor.
3) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Kimin yanında kardeşinden haksız olarak alınmış bir şey varsa bundan dolayı hak sahibiyle helalleşsin! Ahirette hiç bir dinar ve dirhem yoktur! Kardeşinin hakkı için kendi sevaplarından alınmadan önce dünyada iken onunla helalleşsin! Ahirette zalimin (haksız yere aldığı şeyi) hakkı karşılayacak sevabı bulunmazsa kardeşinin kötülükleri (günahları) alınır ve o zalimin üzerine atılır’ buyurdu.”
Buhari 6447, Ahmed 9621, 10578, Begavi 3978
4) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘İflas eden kimdir biliyor musunuz?’ dedi.
Sahabeler:
−Ey Allah’ın Rasulü! Bize göre iflas eden, parası ve malı olmayan kimsedir dediler.
Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘Benim ümmetimden iflas eden kişi, kıyamet günü kıldığı namazıyla tuttuğu orucuyla ve verdiği zekâtıyla getirilir ve aynı zamanda işlediği günahlardan; sövdüğü, zina isnadında bulunduğu, haksız yere mal yediği, haksız yere kan akıttığı ve ona buna vurduğu şerlerde ortaya konacaktır. Böylece o kişi yaptıklarının hesabını vermeye başlar ve yaptığı kötülüklere karşılık iyilikleri verilir. İyilikleri bitince de hakkını aldığı kişinin günahlarını almaya başlar. Sonucunda da cezasını ateşle çekmek üzere cehenneme atılacaktır. İşte iflas eden bu kişidir’ buyurdu.”
Müslim, Tirmizi
Bazı bid’atçılar bu hadisin Allah (Azze ve Celle)’nin:
“Hiç bir günahkâr başkasının günahını yüklenmez...” ayeti muarızdır diye itirazda bulunmuşsa da bu itiraz, cehaletten ileri gelen bir hatadır. Çünkü iflas eden kişi kendi fiili ve zulmüyle hak ettiğinin cezasını çekecektir. Hiç bir kabahati yokken cezalandırılacak değildir. Ehl-i sünnetin görüşü budur.
5) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Kıyamet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas (hakkı) alınacaktır’ buyurdu.”
Müslim
6) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Sonra Allah-u Teâlâ yakındakilerin işittiği gibi uzakta bulunanların da işitebileceği gibi onlara şöyle seslenir:
−Deyyân, hesaba çekici benim, Melik benim. Kendisinde cennet ehlinden birinin hakkı olan cehennemlik kimse kısas olunmadan cehenneme giremez ve kendisinde cehennemliklerden birinin bir tokat ile de olsa hakkı bulunan cennetlik kimse de kısas olunmadan cennete giremez.”
Terğib ve Terhib 7/127, Ahmed 16138
7) Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Allah katında divanlar (amel defterleri) üç tanedir. Birinci divanı Allah yüklenip önem vermez. İkinci divandan Allah bir şeyi terk etmez (yani onda ne yazılı ise onu uygular). Üçüncü divan ise, Allah onu bağışlamaz. Allah’ın (içerisindekini) bağışlamayacağı divana gelince; Allah’a şirk koşmaktır. Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:
“Kim Allah’a şirk koşarsa Allah ona cenneti haram kılmıştır.” Allah’ın (içerisindekine) önem vermediği divana gelince; kulun Rabbisiyle kendi arasında bir gün orucu terk etmesi veya namazı terk etmesi (gibi) nefsine zulmetmesidir. Allah azze ve celle dilerse onu bağışlar ve ondan vazgeçer. Allah’ın içerisinden bir şeyi terk etmeyeceği divana gelince; kulların birbirlerine zulmetmeleridir. Kaçınılmaz onda kısas vardır’ buyurdu.”
Ahmed bin Hanbel, Hâkim el-Müstedrek 4/576
Hesaba çekilme herkes için söz konusu değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ bu ümmetten yetmiş bin kişiyi hesapsız ve azaba uğramaksızın cennete sokacağını Rasulü’ne bildirmiştir.
Buhari 6452, Müslim 220/374
Bunlar kendilerine rukye yapılmasını istemez, bedenlerini dağlamaz, uğursuzluk inancı taşımaz ve ancak Rablerine tevekkül ederler. Onların yüzleri dolunay parlaklığı gibi parlar halde olacaktır. Aynı zamanda bu yetmiş bin kişinin her bin kişisiyle beraber yetmişer bin kişi yani 70×70.000= 4.900.000 kişi ve Rabbimizin tutamlarından üç tutam avuç miktarı insan da hesapsızca cennete girdirilecektir.
Tirmizi 2554, İbni Mace 4286, Ahmed 22508, 22659
Allah-u Teâlâ kullarına karşı, annenin çocuğuna duyduğu merhametten daha fazla merhametlidir.
Buhari 5996, Müslim 2754/22
Yüce Mevla gökleri ve yeri yarattığı gün rahmeti yüz parçaya ayırdı. Bunlardan bir parçayı cinler, insanlar, hayvanlar ve haşerelerin arasına indirip yaydı. İşte o tek bir parça rahmet sebebiyle mahlûkat birbirine şefkat etmekte, vahşi hayvanlar bile yavrularına meyledip onları ihmal etmemektedir. Rahmeti gazabına galip gelen Rabbimiz rahmetinin kalan doksan dokuz kısmını geri bırakmıştır ve kıyamet gününde o kalan kısımla kullarına merhamet edecektir.
Buhari 5997, Müslim 2751-2753
Azabı da çetin olan, Rahman, Rahim, Raûf şefkatli, Latîf yumuşaklık ve lütuf sahibi, Halîm yumuşaklıkla muamele edici ve Gaffâr çokça bağışlayıcı olan Rabbimizden bizlere hesap gününde rahmetiyle muamele etmesini ve bizleri cennetine girdirmesini niyaz ediyoruz.

16 Mayıs 2013 Perşembe

GENÇLİĞE HİTABE

Vefaya davet: Vefatının sene-i devriyesinde, kabri Eyüp Sultan’da bulunup müslümanlardan Fatiha ve dualar bekleyen, Necip Fazıl Üstad’ı minnet ve şükranla hatırlıyor, hatırlatıyoruz. (Gülistan Dergisi)
 


Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre... Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hâkimiyet... İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet... Üçüncüsü bir asır... Allah’ın, Kur'ân'ında 'belhüm adal-hayvandan aşağı' dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü? .... Son yarım asır! ... İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet...

İşte, tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilâkı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün 'dikey'leri 'yatay' hale getirecek bir çığlık kopararak “Mukaddes emaneti ne yaptınız?” diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında 'Hâkimiyet Hakkındır' düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti, Hakka kölelikte bilen bir gençlik...


Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak ve O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...

İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum. Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerimden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım.

Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil! Allah’ın selâmı üzerine olsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es! ...
ÜSTAD NECİP FAZIL KISAKÜREK

14 Mayıs 2013 Salı

ÜÇ AYLAR VE REGAİB KANDİLİ

İçinde, senenin en kutlu geceleri olan Regaib, Miraç, Berat ve Kadir gecelerini barındıran mübarek Üç Aylara giriyoruz… Hayırların kat kat değer kazandığı Receb ve Şaban-ı Şerif aylarıyla birlikte, 11 Ayın Sultanı Ramazan ayını da barındıran Üç Aylar, 11 Mayıs Cumartesi günü başlamaktadır. Kıymetini bilip gereklerini yapmaktan geri kalmayalım. Kim bilir, belki de bu Üç Aylar, bazılarımız için son fırsat olacaktır. Gafil kalmamak temennisi ile…
 


Hayır ve hasenatı arttıralım

Üç Aylar, müminler için çok kıymetlidir. Çünkü Recep, Şaban ve en kıymetli ay olan 1000 ayın (yaklaşık 84 yıllık ömrün) meyvesini, sevabını ve faziletini içinde barındıran Kadir Gecesi’nin bulunduğu Ramazan-ı Şerif, Üç Aylar dediğimiz, bu mübarek zaman diliminin içerisinde gerçekleşmektedir.

Bu ayların, müminlerin kalplerinde önemli bir yere sahip olmasının sebebi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bu ayları övmüş olması ve bunun kıymetinin bilinerek değerlendirilmesinin; af, rahmet ve daha pek çok manevi nimete vesile olacağını ümmetine haber vermesidir.

Regaib Kandili

Bu ay içerisinde idrak edeceğimiz Regâib Kandili; Receb-i Şerif ayının ilk Cuma gecesi olup Miladi takvime göre, bu sene 16 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan geceye rast gelmektedir.

Bu gece, bir rivayete göre; Yüce Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hazretleri'nin dünyaya teşriflerine vesile olan ve Peygamberlik nurunun Hz. Âmine'ye intikal ettiği bir gecedir. Regâib Kandili, Yüce Allah'ın af ve mağfiretinin istendiği, umut, huzur ve ilâhî müjdelerle dolu bir gecedir.

Allah-u Zülcelâl Regaib gecesinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme, çok büyük ihsan ve manevi ikramlarda bulunmuştur. İslam âlimleri, Hz. Peygamber (sav) bu gecede çok büyük ikramlara eriştiği için bu gecede çokça ibadet etmiş, geceyi namaz kılarak, hamd ve şükürle geçirmişlerdir. Regaip gecesi bizim de Rabbimiz'in rahmetine ve ilahi ikramlarına ulaşabileceğimiz bir gecedir. Bu mübarek gecede, halimizi Âlemlerin Rabbi'ne arz ettikten sonra, geceyi ibadet, zikir ve hamd ile geçirmeliyiz.

Umuyoruz ki Cenab-ı Hakk, bu gecelerin şerefine, rahmetin sağanak sağanak yağdığı bu bereketli anlarda, bizi ilahî hayırlardan mahrum bırakmaz.

Bu mübarek gecelerde kılınması dinen gerekli, özel bir namaz yoktur. Özellikle kaza namazı kılma, teheccüd namazını artırma, Kur’an-ı Kerim okuma, tevbe-istiğfarda bulunma, tesbih, zikir ve dua ile bu geceleri ihya etmeye çalışılmalıdır.

9 Mayıs 2013 Perşembe

BİZİM SAHİBİMİZ ALLAH’TIR



“Ol” der ve oluverir!

Elhamdulillâhi Rabbil âlemîn, vessalâtu vesselâmu a’lâ rasûlinâ muhammedin ve a’lâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Allah-u Zülcelal Kur’an-ı Azimüşşan’da, Kendisini bize tanıtıyor; bütün kâinatta, emrinin nasıl olduğunu, şu ayet-i kerimede bize beyan ediyor: “Bir şey'i(n olmasını) irade ettiğimiz zaman, sözümüz ancak ona ‘Ol’ dememizden ibarettir. (O da derhal oluverir.)” (Nahl; 40)

Bir şeyin olmasını irade ettiğimiz zaman, bizim sözümüz “kûn”dür (!) “Fe yekûn” (hemen oluverir)! Biz “ol” deriz, o da olur. Allah Azze ve Celle böyle buyuruyor. Allah için zor yok, her şey kolay…

O halde, mümin kimselerin; Allah’a iman eden, peygamberlere iman eden, kıyamet gününe iman eden, sırat köprüsüne, mizana, teraziye, haşir gününe iman eden kimselerin, bunlara iman ettikten sonra “Allah için hiçbir şeyin zor olmadığının farkına varıp idrak etmeleri çok mühimdir.

Ahiret hayatı ebedü’l ebed, bakî bir hayattır. Bu dünya hayatı da fani, geçici bir hayattır. İlk önce imanımızın selameti için ve bize haber verilen, muhakkak karşılaşacağımız, o iman ettiğimiz şeyleri, (zor ve sıkıntılı süreçleri) sağ ve salim bir şekilde geçirebilmemiz için Allah Azze ve Celleden yardım isteyelim…

Son nefeste imanı, kabirde ferahlığı, sırat köprüsünün üzerinden selametli bir şekilde geçmeyi, mizanda sevaplarımızın ağır gelmesini hep Allah’tan isteyelim. Allah-u Zülcelal için her şey çok kolaydır. “Ol” der ve oluverir.

Bize en çok lazım olacak şey nedir?

Allah azze ve celle başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyor! “Bana dua edin, size icabet edeyim. (Duanızı kabul edeyim.)” (Mü'min; 60) buyuruyor, Allah azze ve celle…

Peki, bize en mühim, en lazım çok olan şey nedir? Ne istemeliyiz? Kıyamette bahusus, ebedül ebed ahiret hayatında, bize en çok lazım olan şey, Allah’ın rızasıdır, Allah’ın aşkıdır, muhabbetidir. Bunları Allah’tan isteyelim ilk önce. Sonra, geçici olan dünyamız için lazım olan şeyleri de isteyebiliriz. Ama en mühim olan şeyler; Allah’ın rızasıdır, aşk ve muhabbetidir bizim için…

İnsanlar bir bina bile yapacak olsa en az bir sene sürüyor. Tuğla getiriyorlar, çimento getiriyorlar, şunu bunu getiriyorlar. Ustalar, işçiler çalışıyorlar da ancak o binayı bitirebiliyorlar. Ama Allah-u Zülcelâl, öyle kudret ve azamet sahibidir ki kâinatın baştan yaratılması için bile “kûn” demesi yeterlidir; yani “Ol!”

Allah’tan isteyelim. Kendimizi Allah-u Zülcelal’in huzurunda fakir ve muhtaç bir dilenci gibi görelim.

“Kelimullah” Musa aleyhissalatu vesselam, Tur-i Sina’da Allah’la konuşuyordu. Tuzunu dahi Allah’tan istiyordu. Nasıl ki bir dilencinin, muhtaç bir fakirin hiçbir şeyi yoktur. Tuzu da yok, suyu da yok, ekmeği de yok... Muhtaç, fakirdir. Nasıl, bir zenginin kapısına gidip istiyorsa ondan, Nebi Musa aleyhissalatu vesselam tuzu bittiği zaman dahi, Allah’tan tuzunu istiyordu. Musa aleyhisselam her şeyini Allah’tan isterdi. Biz de aynen böyleyiz; her şeyimizle Allah’a muhtacız, fakiriz.

Kıl gibi ince olan sırat köprüsünü, Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde cehennem ateşinin üzerine kuruyor. O sırat köprüsü, çok doğru olan bir köprüdür, dümdüz gidiyor böyle... Allah azze ve celle de dünyada insanlara doğru yolu göstermiştir. Kişi, dünya hayatında ne kadar Allah’ın doğru yolunun üzerinde doğru giderse, sırat köprüsünün üzerinde de o kadar doğru gidecektir. Ona o şekilde kolay olacak, müstakim olacaktır. Ne kadar doğru olursa, ona o kadar kolay oluyor sırat köprüsünün üzerinde doğru gitmek…

Az da olsa doğruluktan ayrılırsa sırat köprüsü de ona o kadar zor oluyor. Neuzûbillah, günahkâr olan kimseler için o sırat köprüsünün kenarında Allah kancalar icat ediyor. O kancalar da o kişinin günahına göre oluyor; (dünya hayatında) günahlara o kişi ne kadar meyilli ise onun kancaları da o şekilde ya büyük ya küçük oluyor, o kancalara meyilli gidiyor o kimse. Ve bu şekilde, günahı çok ise o kancalar sebebiyle nihayet cehennem ateşine düşüyor, neuzubillah.

Ne kadar da dünyada, Allah-u Zülcelal’e karşı doğru olursak kıyamet günü sırat köprüsünün üzerinden geçerken, o kadar da Allah-u Zülcelâl bize kolaylık veriyor.

İbadet, Allah-u Zülcelal’in kalesidir

Allah-u Zülcelâl’e itaat ve ibadet etmek mümin için Allah-u Zülcelal’in bir kalesidir. İnsan ibadet ettiği, yaptığı zaman Allah-u Zülcelal’in o kalesinin içine girmiş oluyor; dünyadan, nefisten, şeytandan muhafaza oluyor. Kim ona girerse emin oluyor. Kim de ondan, Allah-u Zülcelal’in kalesinden çıkarsa, ibadet yapmazsa, günahların içine girerse onun etrafı hep korkunç şeylerle kuşatılmıştır; karanlıktır ve her şey onun aleyhine gerçekleşmektedir.

Düşünün ki öyle bir ortamdasınız ki korkunç şeylerle karşılaşmışsınız; yılanlar, akrepler, aslanlar size hücum etmiş, ateşler geliyor üzerinize! Nasıl ki bunların hepsi korkunç şeylerdir, onlara maruz kaldığın zaman, senin vücudun helak olacak, parçalanacak, yanacaksa manevi olarak da günahlar karşısındaki insanın durumu aynen böyledir. Bunu böyle bilelim!

Şimdi gözümüzle görmüyoruz ama bir zaman gelecek (öldüğümüz zaman) gözümüzle göreceğiz bunları…

Elhamdulillah, demek Allah-u Zülcelâl bizi sevmiştir ki, bize bu sohbet meclisini, bu nezih ortamı, mescidini bize nasip etmiş; tevbe etmek için gelmişiz ve bize fırsat vermiştir, bunun kıymetini bilelim. Allah-u Zülcelal’in gazabına sebep olacak olan o günahlarımızdan tevbeye gelmişiz ve tevbe ettiğimiz takdirde, o günahların hepsi sevaba çevrilecek inşaallah.
 

Ma’ruf’i Kerhi rahmetullahi aleyhi diyor; “Allah-u Zülcelal, bir kuluna hayır dilediği zaman, ona ilk önce salih amel kapısını açacaktır.”
İlk önce tevbeyi nasip edecek, o kul günahlardan yüz çevirecek ve salih amel kapısı açılacaktır ilk önce, inşaallah. Eğer Allah-u Zülcelal bir kuluna da şer dilerse; kıyamet gününde hak ettiği için bir kuluna da azap etmek isterse o zaman da bunun tersidir; salih amel kapısını ona kapatıyor o zaman. Görüyoruz gözümüzle, Allah’ın birçok kulları vardır, Allah’a iman da ediyorlar ama imanları zayıftır; kumarhanelere, rakı içilen yerlere gidiyorlar. Salih amel ve hayır kapıları onlara kapatıldığı için olsa gerek, salih ameller yapamıyorlar (farzları bile eda edemiyorlar), hayır da bulunamıyorlar, neuzubillah.

Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyhi de diyor ki; “Kul, kalbinden bir hayır, bir iyilik, bir hasene yapmak için niyet ettiği zaman, Allah-u Zülcelal de ona yetmiş Tevfik (yardım) kapısı açar.” Niyet ettiği o işte başarılı olsun diye, o kuluna yetmiş başarı kapısı açar, diyor.

Hemen tevbe edelim

Yani, Allah Azze ve Celle insanın kalbine bakıyor. İnsanın kalbinde olan niyet ne ise Allah ona, o şekilde muamele ediyor. “Ben bu günahları yapıyorum ama Allah bunlardan razı değildir, ben rabbimin razı olmadığı işler yapıyorum, kendimi düzeltmem lazım. Yoksa kıyamet gününde Allah bana gazap eder! Neden böyle yapıyorum? Benim tevbe etmem lazım!” diye düşündüğünüz için, kalbinizde böyle düşünceler ve niyetler olduğu için, hayra niyet ettiğiniz için Allah sizi bu camiye getirdi. İnsan, ilk önce hayra böyle niyet ediyor; ondan sonra, Allah Azze ve Celle tevbeyi nasip ediyor, amel-i salihte başarı veriyor, devamlı sohbet meclislerine gitmeyi o kuluna nasip ediyor.

İşte, bu şekilde, Allah kulunun kalbine bakıyor. Dikkat ediniz! Kalp nazargâh-ı ilahidir. Orayı temiz tutmamız lazımdır. Hatta kalbimize kötü bir niyet geldiği zaman, hemen “Özür dilerim, beni affet ya Rabbi! Şeytan bana vesvese verdi, Estağfirullah.” diye hemen tevbe edip Allah’a yönelelim. Böyle olduğumuz zaman, Allah-u Zülcelal de daima bize razı olacağı halleri ve salih amelleri nasip edecektir.

Biz şöyle bilelim ki bütün kâinat, Allah-u Zülcelal’in hükmü altındadır, tasarrufat Allah’a aittir. “Allah daima tasarruf ediyor. Bütün insanlara, cinlere, bitkilere, bütün kâinata, Allah tasarrufta bulunuyor. Ya nefsim! Ven de onlardan birisiyim. Onun için Allah’ın nazargâhı olan kalbimi, her an Allah’ın razı olacağı bir biçimde temiz tutmalıyım.” Diyerek, kendi nefsimize itapta bulunalım. (Onu uyaralım, ikaz edelim.)

Allah sana yardım edecektir!

Allah-u Zülcelâl, bana ne emretmişse onu yapmam lazımdır! Neden de sakındırmışsa onu da yapmamam lazım.

Aklım kabul ediyor bunu. Çünkü herkesi görüyorum ölüyorlar. Ben de öleceğim. Eğer ben Allah-u Zülcelal’i razı edersem, son nefeste Azrail aleyhisselam ruhumu almaya geldiği zaman; öldükten sonra kabirde, münker ve nekir sorduğu zaman; haşirde ve nerede olursa olsun… Eğer Allah için bir şeyler yapmışsam Allah meleklerine emredecek, “Buna güzel davranın!” diye buyuracak. “Ya Azrail onu incitme! Ya Münker Nekir kabirde onu incitmeyin! Ya kabir, o kulumu incitme, onu sıkma!” diye emredecek ve bana yardım edecektir.

Rabbimizin biz kullarına karşı muamelesi böyledir. Onun için biz Rabbimize kurban olalım. Biz Allah’a muhtacız. Her şeyimizi Allah’a feda etmemiz, her şeyimizle Allah’a feda olmamız lazımdır.

Yine, Cüneyd i Bağdadi rahmetullahi aleyh devamla, “Bir kişi de kalbiyle bir kötülüğe niyet ettiği zaman, kötü bir niyet kalbine koyarsa neuzubillah ‘Mesela; ben gidip hırsızlık yapacağım’ dese, onun için de Allah’ın gazabına götüren yetmiş kapı açılır.” diyor.

Onun için elimizden geldiği, gücümüz yettiği kadar, kalbimizi temiz tutmamız ve Allah-u Zülcelal’in rızasına layık hale getirmemiz lazımdır.

Allah’a kaçın, sığının!

Eğer biz, amel-i salih yaparsak, günahlardan kendimizi muhafaza eder, tevbe edersek Allah-u Zülcelal’e karşı; Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “Allah’a kaçın, (O’na) sığının!”

Bakınız, yani nefisten, şeytandan, dünyadan, bunların fitnesinden kaçın, Allah’a doğru gidin. Allah’a iltica edin, sığının! Allah sizi muhafaza edecektir…

Evet, biz zahiri olarak bir şey görmüyoruz, bize sıkıntı olmuyor ama aynen öyledir. Bir ateşi, şiddetli bir rüzgâr sana doğru getiriyor; nasıl kaçacaksın ondan sen! Beni yakacak diye öyle bir kaçacaksın ki işte günahlar da aynen öyledir. Şeytan, nefis, dünya, bunların hepsi ateştir, onlardan kaçmamız lazımdır. “Fefirrû ilellâh” diyor Azze ve Celle… “Allah’a doğru kaçın, iltica edin, sığının Allah’a!” buyuruyor.

Kim, bütün kainâtın sahibine hizmetçi olursa Allah azze ve celle, hem dünyada hem de ahirette, ona yüksek dereceler nasip edecektir. Çünkü kâinatın sahibidir, yüksek dereceleri veren de O’dur. O’nun için kim, kâinatın sahibine hizmetçi olursa Allah, ona en yüksek dereceleri verecektir. Kim de -neuzubillah- ona asi olursa en alçak dereceleri verecektir. Cehennemde en alçak, en derin, dereceleri en şiddetli olan kötü yer Şeytan’ındır. Ona mutabaat yapan, onun peşinden giden kimseler de onunla orada olacaklardır, neuzûbillah! (Allah korusun!)

Elhamdulillah, Allah bize iman vermiştir. İmandan sonra amel-i salih de yaparsak, Allah Azze ve celle ayet-i kerimede buyuruyor: “Allah, müminlerin velisidir (sahibidir, koruyucusudur.)” (Âli İmrân; 68)

Nasıl bir ev sahibi, hane halkına, ev ahalisine sahip çıkıyor, onlara bakıyor, sıkıntı ve eziyetlere karşı onların emniyetini sağlıyor. Allah Azze ve Celle de müminlerin sahibidir ve müminleri öyle korur. Allah Azze ve Celle de bizim sahibimizdir.

Allah-u Zülcelal hepimize tevbe-i nasuh (kalıcı tevbe) nasip etsin, kendi nefsimize bizi teslim etmesin. O nefsimizi, hayırlarda kullansın inşaallah. (Âmin)

2 Mayıs 2013 Perşembe

Kuran'da Ahiret Hayatı

İslam itikad nizamında temel iman esaslarından biri de “Ahiret Günü”ne inanmaktır. İnançlarımız ve amellerimize göre, mutluluk dolu, ya da belirli bir süresi veya bütünü azaplarla çevrili ebedî bir hayat yaşamak için, ölümden sonra tekrar dirileceğimize iman etmektir.
İnsan, bu yüceler yücesi güne inanmadıkça, bu mukaddes günü yakınlardan yakın bilmedikçe, bu günün korkusuyla ürpermedikçe, bu günün saadetine arzu duymadıkça dünya hayatını mânâlandıramaz, yaşama aşkı ve emelleriyle dolu canlı ve gayeli bir hayat süremez, iradesi ve imkanlarını faziletlere yönelterek özlemi duyulan bir “İslam insanı” olamaz.
Bunun içindir ki, ahiret gününe iman konusu Kur’an-ı Kerim’de pek çok kere işlenmekte, bu azim gücün varlığı ve oluş şekli şuurlara yerleştirilmektedir. Bu mutlak adalet günündeki ilahi muhakeme bütün dehşeti ve ayrıntılarıyla birleştirilmekte, cennet ve nimetleri, cehennem ve azabı gayet açık bir şekilde tasvir olunmaktadır.
Bu gerçek ve yüce günün sahibi Rabbimiz şöyle buyurur: “İnkarcılar, öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini zannedip iddia ettiler. (Ey Peygamber! (Onlara) de ki; hayır (zannettiğiniz gibi değil.) Rabbim hakk için muhakkak yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu ise Allah’a göre kolaydır.” (Tegabün/7)
“Gökler ve yeri yaratan (Allah’ın), Onlar gibisini yaşatmaya gücü yetmez mi? Elbette buna gücü yeter. O, herşeyi yaratandır, herşeyi bilendir.” (Yasin/81)
İnsanların inanmaya çağrıldıkları ahiret gününün kainat nizamının çünkü ile başlayacak ilk safhasını ve insanların büyük bir korku ve dehşet içerisinde kabirlerinden diriltilerek çıkarılacaklarını Kur’an’ımız şöyle açıklamaktadır:
“Gök, yarıldığı zaman.”
“Güneş dürüldüğü (ve ziyası söndürüldüğü zaman.” “Yıldızlar dökülüp saçıldığı zaman, dağlar yürütüldüğü (toz duman olduğu) zaman, denizler fışkırtıldığı, kabirler (in toprağı) alt-üst edildiği zaman, insan -kaçış nereye-? diyecek. Hayır hiçbir sığınak yok.” O gün kişi, (Hak iddia ederler korkusuyla) kardeşinden,  anasından ve babasından, zevcesinden ve oğullarından kaçacaktır. O gün herkesin (varıp) duracağı yer ancak Rabbin (in huzurudur.)” (Tekvir, İnfitar, Abese, Kıyame Sureleri)
Kur’an ayetlerinde oluş şekli açıklanan ahiret gününde insanların Allah’ın huzurunda nasıl muhakeme olunacaklarını da Kur’an’ımız şöyle belirtmektedir: “Herkesin boynuna işledikleri amelleri dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırır (ve şöyle deriz): (Amel) Kitabını oku. Bugün kendi hesabını kendin göreceksin.” (İsra/13-14)
“Amel kitabı ortaya konunca, suçluların onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün. -Vah bize, eyvah bize! Bu nasıl kitapmış küçük büyük birşey bırakmadan hepsini saymış- derler. Yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.” (Kehf/49)
“(İşte o gün ağızlarını mühürleriz.) Kendi dilleri, elleri ve ayakları yapmış olduklarına tanıklık ederler. O gün Allah onlara kesinleşmiş cezalarını verecektir. Allah’ın apaçık hak olduğunu bileceklerdir.” (Nur/24-25)
Mükafat ve ceza tevziinde Allah’ın adaleti tecelli etmeye başlayınca Allah’ı, elçisini ve kanunlarını tanımayan inkarcı ve isyancıların, yoksun kalacakları mutluluktan ve uğrayacakları azaptan ötürü pek büyük nedamet duyguları içerisinde vahlanacaklarını, ama bu sızlanışların bir faydası olmayacağını, zira hiçbir dost ve yardımcısının bulunmayacağını da Kur’an’ımız bütün tafsilatıyla açıklamaktadır:
“... O gün kişi elleri ile yapıp öne sürdüğü işlere bakar, inkarcı ve isyancı kişi de şöyle der: Ah! Ne olurdu ben bir toprak olaydım. (Keşke dirilmeyeydim.)” (Nebe/40)
Ne olaydı, ben Hak Peygamberle (ve O’nun izindekilerle) beraber bir kurtuluş yolu edineydim. Yazıklar olsun bana! Keşke beni sapıtan falanı dost edinmeyeydim. Vallahi beni, bana geldikten sonra Kur’an (düzeni)nden o sapıttı.” (Furkan/27-29)
“Artık onlara, şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.” (Müddesir/48)
“(Zaten Allah’ı elçisini ve kanunlarını tanımamakla öz nefislerine, hakları çiğnemekle ve fertlere ve topluma) zulmedenlerin ne dostu ne de dinlenir bir şefaatçisi olur.” (Mümin/18)
Kur’an ve sünnet açıklamalarına göre, iman etmedikçe ve tevbe ile arınarak İslam dinini yaşamadıkça, Allah’a, Peygamberlerine ve ahiret gününe inanmayanlar, rabbimizin ve peygamberlerimizin hayatımızı düzenleyen emir ve yasaklarına uymayanlar cehenneme atılacaklar. Evet inançsızlar, namaz kılmayanlar, cemiyetin fakir kesimini kalkındırmak istemeyenler, zekat vermeyenler, çeşitli entrikalarla fert ve toplum haklarına tecavüz edenler, zinacı, içkici ve çekiştiriciler, Hakk’a çağırdıkları halde Hakk’ı yaşamayanlar gibi inkarcılar ve günahkârlar inanmadıkları veya azabından koruyacak hayatı sürdürmedikleri için Cehennem atılacaklar ve Allahu Teala onlara şöyle buyuracaktır: “Bu (ahiret) günümüze kavuşmayı unutmanıza karşılık tadın azabı. Doğrusu (şimdi) biz de sizi unuttuk. (Sizi cehenneme bıraktık) Yaptıklarınıza karşılık, çekin o, ardı arkası kesilmeyen azabı!” (Secde/14)
İslam dinini hayat düzeni edinerek Allah’a ve Peygamberine itaat edenler de mutluluk yurdu cennetlere gönderilecekler ve onlara şöyle denilecek: “İşte, (söz, iş ve davranışlarınızla) İslam’ı yaşamamız sebebiyle mirasçısı olduğunuz cennet” (A’raf/43). “Her türlü elemden arınmışlık) selamet size. Artık mutlusunuz. Ebedi olarak kalmak üzere girin cennete.” (Zümer/73)
İbn-ü Ömer (r.a.) anlatıyor:
Allah’ın rasulü (s.a.v.) ile beraberdim. Ensar’dan bir sahabi (Allah’ın Rasulüne) geldi ve O’na selam verdi. Sonra da sordu:
- (Ya Rasulullah) Mü’minlerin en zekisi hangisidir?
- Onların ölümü en çok hatırlayanı, ölümden sonrası için en güzel bir şekilde (ahiret) hazırlığı yapanıdır. İşte onlar, (evet bu gibiler) en zeki mü’minlerdir. (Tac 5/212, İ. Mace 4259)
Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de cehennem ve cennet hayatını idraklerimize yaklaştırarak bütün ayrıntılarıyla bildirmektedir. Bu açıklamalar o kadar canlıdır ki, bazen de ruhun etkileneceği şekilde tablolaştırılır ve seslendirilir.
İslam’a inanmayanlar ve bu hak nizamı yaşamayanların, Hz. Peygambere iman edip, O’nun yolunu ve izini takip etmeyenlerin atılacakları Cehennem’in azabını ve bu azabın kalblere korku salıcı dehşetini Kur’an ayetlerinden izleyelim.
“Cehennem, (kendisine atılacaklara) uzak bir yerden gözükünce, onlar, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.” (Furkan/16)
İşitirler de tam bir nedamet ve hüsran içinde şöyle vahlarlar: “.......Keşke ölüm kat’î olaydı (da bir daha dirilmiyeydim) Malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı.” (Hakka/27)
İnkarcı ve isyancı kullar cehenneme atıldığında; azab onları kuşatacak. “... Azab, onları tepelerinden ve ayakları altından saracak.” (Ankebut/55) “.... Derilerinin her yanışında, azabı tadmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, hakimdir.” (Nisa/56)”Günahkarların (cehennemdeki) yemeği o zakkum ağacıdır. O, kaynar suyun fıkırdadığı gibi karınlar içinde kaynayacak erimiş madenler gibidir.” (Duhan/43-46) “İşte siz, ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu bu zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine (erimiş maden tortusu gibi) kaynar su içeceksiniz. Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.” (Vakıa/51-56) “... Bu içki, ne fena bir içki ve bu ateş de ne kötü konaklama yeridir.” (Kehf/29)
Pek tabidir ki, azablılar bu korkunç elemden kurtulmak, ızdırabı ölümden daha ağır olan cehennemden çıkmak isterler. Ana nafile. “... Oradan her çıkmak istediklerinde, yine o ateş içerisine döndürülürler ve onlara; -tadın bakalım yalanlayıp durduğunuz o ateşin azabını- denilir.” (Secde/20)
Kur’an-ı Kerim’de, cehennem ateşi ve cehennemliklerin azabı canlı tablolar halinde takdim olunduğu gibi, cennet nimetleri ve cennetliklerin mutlu hayatı da ruhları etkileyici bir şekilde sunulmaktadır.
“İnanan ve yararlı işler yapanlar için hoş bir hayat ve güzel bir istikbal vardır.” (Ra’d/29) “... Onları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedi olarak kalıcıdırlar.” (Nisa/57) “Gerçekten cennetlik olanlar o gün eğlenceyle meşguldürler.” (Yasin/55) “Onlar dal bastı kirazları, salkımları sarkmış muz ağaçları ve yayılmış tatlı gölgeler altında, çağlayarak akan sular kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında, yüksek döşeklerde...” (Vakıa/28/34) “... Cevherlerle örülmüş tahtlar üzerindedirler....” (Vakıa/15) “(Cennette onlar için) işlediklerine karşılık olarak sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır.” (Vakıa, 22-23) “Biz ceylan gözlüleri (cennetlikler için) yeniden yaratmışızdır. Onları, bakire, şuh, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” (Vakıa/35-37) “Ebedi gençliğe erdirilmiş genç hizmetçiler, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler ibrikler ve kaselerle (cennetliklerin) etrafında dolaşırlar.” ( Vakıa/17-19)
İmanlı ve güzel amelli mü’minler öyle nimetler içerisindedirler ki, Kur’anımızın ifadesiyle onları kimsecikler bilmez. “Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan mutlu kılıcı nimetleri hiçbir kimse bilmez.” (Secde/17)
Peygamber Efendimiz bir hadislerinde: “Cennet ehli, cennete girdiklerinde, bir ilgili (melek) şu açıklamayı yapar: Şüphe yok ki, siz cennette ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve daima sıhhatte bulunacak, ihtiyarlamayacak, ebedi genç kalacaksınız. Sonsuz nimetlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz.” (R. Salihin Ter. 3/406)

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Kur’an Ahlakı Kalbe Şifadır

Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim ile bize kulluk hayatımız için gerekli, ihtiyacımız olan her şeyi indirmiştir. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor ki:
“Ey insanlar, Rabbinizden size sinelerde olana bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet olmak üzere bir öğüt, geldi.” (Yunus Suresi, 57)
Yani Allah azze ve celle buyuruyor ki, “Ku’ran sizin kalpleriniz için, hidayetiniz için bir rahmettir, bir şifadır.” Çünkü Kuran-ı kerim, bizim selametimize vesile oluyor, kalplerimizin manevi hastalıklarına şifa oluyor. Öyleyse daima ona müracaat edelim.
Kuran-ı Kerim ayetleri, bizim kalplerimizin şifası için bir eczanedir. Nasıl ki bedenlerimizin hastalıkları için eczanelere gidiyoruz, bir de kalplerimizin hastalıkları vardır, onların şifası Kur’an ayetlerindedir.
Bu nasıl olacak derseniz; Hz. Aişe radıyallahu anhâ annemize soruyorlar, “Peygamberimizin ahlakı nasıldı?” “Peygamberimizin ahlakı Kur’an’dır” diye cevap veriyor. (Müslim, Müsafirun, 139)
Demek ki, Kur’an-ı Kerim insanların kalplerine böyle şifa oluyor. Onun içindeki, Allah’ın emir ve nehiylerini yerine getirdiğimiz zaman, kalplerimiz manevî hastalıklardan şifa buluyor.
Bunu zaten gözümüzle görebiliyoruz. Bir insandan başlayalım, sonra bir ailede, sonra bir köyde, bir kasabada, bir şehirde Kur’an ahlakı yaşandığı zaman, onun emir ve nehiylerinin yaşandığı yer hem dünya cenneti, hem ahiret cenneti oluyor.
Eğer şu şehirde Kur’an ahlakı olsa, dükkân sahipleri evlerine giderken kapılarını bile kapatmasalar bir şey olmaz. Akşam kapılarını açık bırakıp evlerine gitseler, sabah geldiklerinde bir zerreleri kaybolmadığını görürler. Ne kadar güzel öyle değil mi?
Ne kadar anlatsam bitmez. Komşu hakkı için de böyledir. Eğer komşunda Kur’an ahlakı varsa huzurlu olursun, çünkü bilirsin ki o senin canına, malına, namusuna göz dikmez hatta onlara nöbetçidir. Ama Kur’an ahlakı değil de şeytan ahlakı ise o zaman gece huzurlu uyuyamazsın, “Acaba benim evime, namusuma zarar gelir mi?” diye…
Dünya da, ahiret de Kur’an ahlakıyla cennet oluyor. Öyleyse çaremiz Kur’an’ın emir ve nehiylerine uymaktır.
“Kalbime Hayır Tohumu Ek” 
Allah-u Zülcelal’den hayır için tevfık isteyelim: “Ya Rabbi bana hayır nasip et daima,” diyelim Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem gibi, dua edelim: “Ya Rabbi benim kalbime hayır tohumu ek, bize hayır yapmayı nasip et,” diye isteyelim.
Bir kişi böyle dua ettiği zaman, Allah azze ve celle o kulunu şeytana teslim etmez. O kişi Allahın hıfzındadır, Allah azze ve celle onu muhafaza edecektir.
Dua etmek Allah katında çok makbuldür, çok kıymetlidir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor:
“Dua edin, icabet edeyim” (Mümin: 60) 
Yani Allah azze ve celle bize diyor ki, siz dua edin ben kabul edeceğim.
Musa aleyhissem Allah azze ve celleye o kadar çok dua ediyordu ki, hatta tuza ihtiyacı olunca tuzunu da Allah’tan istiyordu; “Ya Rabbi tuzum kalmadı, senden tuz istiyorum” diyordu. Çünkü insana her şeyi Allah azze ve celle veriyor.
Bizim iş yapmamız, incecik bir ip gibidir, basit bir sebeptir. Asıl icad eden, hakiki fail, fail i mutlak Allah’tır, azze ve celle… Onun için O’ndan isteyelim.
Nefis Aldanır Akıl Aldanmaz 
Nefsimiz, kalbimizin arkasına gelip ona fısıldar, çünkü o çok arsızdır, biliyorsunuz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem buyuruyor: “Sizin en büyük düşmanınız, koltuğunuzda sakladığınız nefsinizdir.”(Beyhaki, 157)
O kalbin arkasına gelir, ona fısıldar, aklın arkasına gelmez. Niçin? Çünkü akıl onun dediklerini kabul etmez ki. Akıl bilir ki, muhakkak öleceksin, onun dediklerini yaparsan cehenneme gideceksin.
Nefs akıl edemez, çünkü nefs çocuk gibidir. Nasıl ki bir çocuğun yanında kilolarca altının kıymeti yoktur, bir şeker versen onları sana veriverir. Onun gibi, nefs de öyledir, Allahın rızasını, ebedi ahiret hayatını ufacık bir zevk-u sefa ile değiştiriyor. İşte nefs böyledir, böyle yaramazdır.
Nasihat ettiğin zaman akıl kabul ediyor, çünkü biliyor ki ölümden sonra ebedi hayat var, bunun için çalışmam lazım, bunu kabul ediyor ama nefs bunu kabul etmek istemiyor ve akla baskın geliyor, onu mağlup ediyor.
Bu sebeple insanın, Allah-u Zülcelalin verdiği cüz-i iradesini, seçme gücünü, aklından yana kullanması lazımdır, nefsinden yana değil. Eğer insan nefsinden yana olursa, akıl nefse esir kalacaktır. Biz eğer tercihimizi akıldan yana kullanır, nefsi mağlup eder, aklın arkasından gidersek çok güzel mükâfatlar elde etmiş olacağız, inşaallah.
İnsan nefsini azarlayıp, mağlup etmeden Rabbini razı edemez, mümkün değildir. Bu yüzden nefsimizi hesaba çekelim, onu azarlayalım, mağlup edelim.
Her an nefisle mücadeledeyiz. Bir bakıyoruz dışarıda hava çok soğuk, kar yağıyor, fırtına var. Nefs diyor ki bu soğuk havada abdest alacaksın, evden çıkıp camiye gideceksin. Boş ver, gitme…
İşte o zaman nefsine nasihat edeceksin, diyeceksin ki, “Bak şimdi sen abdest aldığında, abdest azalarından suyla birlikte günahların dökülecek. Camiye gittiğin vakit, her bir adımın için bir günahın affedilecek, bir sevap yazılacak ve Allah’ın yanında bir derece yükseleceksin.
Camiye giderken bastığın topraklar ve taşlar ahiret gününde senin lehine şehadette bulunacak, ‘Ya Rabbi bu kul bana basarak, senin için camiye geldi, ben şahidim,’ diyecek.” İşte nefsimize böyle diyeceğiz, onun isteğine uymayacağız.
Her işte bir nefsimizin dediği vardır bir de Rabbimizin istediği vardır. Biz Rabbimizin istediğini tercih edeceğiz. Sabah namazı olduğunda nefsimiz yatmak istiyor, orada çok yeniliyoruz. “Kalkamıyorum uykudan” diyor veya kalkıyor nefis tekrar yatmak istiyor.
Rabbimiz ise kalkmamızı istiyor, abdest almamızı istiyor, namaz kılmamızı istiyor. Daima Rabbimizin dediğini tercih etmemiz lazım.
Önümüze ne gelirse gelsin hep böyle, bu şekilde mücadele edeceğiz. Sohbete gitmek istediğimizde nefsimiz diyor, “Sen işten geldin, yorgunsun.” O zaman da yine nefsimizle mücadele edeceğiz.
Günahlar Manevi Zehirdir
Allah azze ve celle insanları çok mükerrem olarak yaratmıştır. Kıymetimizi bilelim. Ayet- i kerimede buyuruyor:
“ Andolsun ki Biz, Âdemoğlunu mükerrem kıldık…” (İsra: 70)
Bakın bütün kainat insan için yaratılmıştır, güneş, ay, bağ, bahçe.. her ne derseniz hepsi insanın menfaati için yaratılmıştır.
Bize birisi bir bardak çay verse “Teşekkür ederim, Allah razı olsun” diyoruz. Allah azze ve celle biz doğduğumuzdan beri bize ikramlar yapıyor, bunları sanki kendi kendine geliyor bilmek yanlıştır. Hepsi Allah-u Zülcelal’den geliyor.
Allah azze ve cellenin Peygamberleri göndermesi de insanlar içindir. Allah-u Zülcelâl insanları fıtrat üzere yaratmıştır, kâfirlerin çocuklarını da fıtrat üzere yaratmıştır, onları anne babası Yahudi yapıyor, Hıristiyan yapıyor. Onlar da hidayete müsait bir yaratılış üzeredir.
Allah azze ve celle, o hidayete müsait olan fıtratı muhafaza etmek için Peygamberleri ve onlarla beraber kelamını göndermiştir. O yüzden biz de Peygamberlerle beraber gönderilen, Allah azze ve celle’nin emir ve nehiylerini yerine getirmeye gayret gösterelim.
Bizim için o selamettir.
Kur’an ayetleri bizim için manevi gıdadır, nasıl ki Allah azze ve celle yeryüzünde bizim için maddî gıdalar yaratmışsa, Peygamberlerle beraber gönderdiği ayetler de bizim için manevî gıdadır.
Aklımız sayesinde, nasıl ki, dünyevi olarak bize zararlı olan şeylerden kendimizi muhafaza ediyorsak, ahiretimiz için zararlı şeylerden de kendimizi muhafaza etmemiz lazımdır.
Zehirin bize zararlı olduğunu, bizi öldüreceğini biliyoruz onu içmiyoruz. İşte günahlar da öyle manevi zehirdir. Zehir bizi öldürdüğü zaman acısı ancak birkaç dakikadır. Ama günahlar bizi cehenneme götürdüğü zaman onun acısı ebed ül- ebeddir.
Allah azze ve celle bir sefer kulun günahını örtüyor, iki sefer örtüyor ama bir de kahra geldiği zaman, -neuzubillah- onu da unutmayalım.
Hak Bayrağını Dalgalandıralım
İnsan Allah’tan daima yardım istiyor. Allah azze ve celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam kılar.” (Muhammed: 7) 
Demek ki sadece dua etmek “Ya Rabbi bize yardımcı ol!” demek yetmiyor elimizden geldiği kadar Allah azze ve celle’nin dinini kuvvetli yapmak için gayret göstermemiz lazım. Biz sebepleri işleyelim, elimizden geldiği kadar, o zaman Allah azze ve celle de diyecek, “Benim kulum benim dinime yardım ediyor” o vakit, O da yardım edecek.
Allah-u Zülcelal’in Hak bayrağını daima mümin kardeşlerimize gösterelim. O zaman onlar da bize uyarlar. Biz hacca gittiğimizde her grubun bir bayrağı vardı. O gruptan olanlar kendi bayrağını görünce arkasından gidiyordu.
Biz de Hak bayrağını gösterirsek insanlar da arkamızdan gelecekler. Görüyoruz ki kalbinde iman olan insanlar bir ışık arıyor.
Her birimiz bir kişiye sebep olsak Allah-u Zülcelâl sevecek bizi, inşallah. Çünkü biz o insanları şeytanın yanından alıyoruz Allah’a getiriyoruz. Bunu yaptığımızda şeytan kahroluyor Allah azze ve celle razı oluyor. İnsanlar tevbe nedir bilmiyor, “Biz ne yapmışız ki, tevbe edeceğiz?” diyor.
Halbuki Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam buyuruyor, “Ben Allah azze ve celleye günde yüz defa istiğfâr ediyorum.” (Müslim, Zikir, 41)
Bir başka hadis -i şerifte de, “Yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.” (Buhârî, Daavât 3) buyuruyor.
Onun günahı yok, kusuru yok ama gene de Allah’a kulluk vazifesini yerine getiriyor ve yol gösteriyor bize.
İşte bilmiyorlar, din onlara yabancı olmuş. Bayrağı açalım onlara, diyelim ki “Gelin bu tevbe Allah’ın merhamet kapısıdır, her müminin ondan istifade etmesi lazımdır” diye tevbeyi anlatalım onlara. Bizim tevbe risalesi vardır, onu okuyun, anlatın onlara…
İlim anlatmak, hikmet anlatmak kalplerin tedavisidir. Nasıl ki doktorların ilaçları vücuda tedavi ise bu hikmetler de insana manevî tedavidir.
Azalarımızın Çobanıyız 
Peygamberimiz buyuruyor ki: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz… Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum’a 11)
Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, bütün ümmetinin çobanıdır. Devlet reisi, halkından sorumludur. Köyün muhtarı köy halkından sorumludur. Evin reisi ev halkından sorumludur.
Her bir insan da bütün azalarına çobandır, onlardan sorumludur. Biz gözümüze, elimize, ayağımıza çobanız. Bize sorulacak, “Sen bu gözün çobanlığını yaptın, nasıl muhafaza ettin onu?”
Hatta onlar konuşacaklar, bizim hakkımızda şehadet edecekler. Biz istemesek de, onlar bizim onları koruyup korumadığımızı haber verecektir.
Ama Rabbimiz o kadar merhametli ki, biz bin sene isyan etsek sonra af dilesek, bizi affetmektedir. Bazı evliyalar Allah azze ve celleye öyle âşık idiler ki, hiç kimseyle görüşmek istemiyorlardı, yalnız Allah ile baş başa, murakabe halinde olmak istiyorlardı.
Zunnûn-i Mısrî vefat ettikten sonra rüyada görmüşlerdi, “Allah sana nasıl muamele etti?” diye sordular. Dedi ki; “Ben Allahtan dört şey istedim ikisini verdi, ikisini de vereceğini ümit ediyorum. Birincisi; benim canımı Azrail almasın, aramıza girmesin, Sen rûhumu al, Ya Rabbi. Kabirde sorgu melekleri Münker ve Nekir aramıza girmesin, Sen bana sual sor, Ya Rabbi. Bu ikisini gördüm, diğer ikisi de şu idi; Allah etmesin, beni cehenneme atarsan, beni cehennemin bekçisi Malik’e teslim etme, Sen beni cehenneme koy.
Eğer beni cennete koymak istersen, beni cennetin bekçisi Rıdvan’a teslim etme, bana Sen ikram et. Bu ikisini de vermesini bekliyorum.”
İşte onlar böyle Allah’a âşık idi… Allah’ın ona herkesten daha merhametli olduğunu bildiği için ve onunla görüşmek istediği için böyle istiyordu.
Allah azze ve celle bize, nefsimize sahip çıkmayı nasip etsin inşallah.

25 Nisan 2013 Perşembe

>>>TEVBE KAPISI>>>

“(Ey Resulüm) de ki; ”Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm kesinlikle sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size (ahirette bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma-8)
Böyle bir ayet varken akl–ı selim sahibi bir insan nasıl rahatça oturup keyfine baksın? Böyle bir ayeti okuduktan sonra insanın yapacağı en akıllıca iş günahlarına tevbe etmektir.
İnsan bazen ilmindeki yetersizlik nedeniyle günah işler, işlediğinin günah olduğunun bilincinde değildir. Bu nedenle tevbe ederken, küçük yaştan bugüne değin, bilip bilmeden işlediğimiz bütün günahlar için niyet etmeliyiz.
İnsan yaşadığı sürece farklı bilinç düzeylerinden geçmektedir. Bir bilinç düzeyinde günah olarak algılamadığı bir hal, bir üst bilinç düzeyinde günah olarak algılanabilmektedir. Bu nedenle olsa gerek Resulullah Efendimiz (sav) her bir hicabı aştığında bir önceki hali için tevbe edermiş.
Bizler kul olarak her zaman günah işlemeye yatkınız, Allah–ü Teala’nın koruduğu kullar hariç olmak üzere. Buna rağmen Allah (cc) bağışlanma ve tevbe kapılarını açmış. İbn Mace’den rivayet edilen bir hadiste buyruluyor ki: “Günahına tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir.” Bu bir günahtan ötekine batan biz aciz kullar için ne güzel bir müjde. Demek ki; önemli olan kendi kusurumuzun bilincinde olmak, utanmak, pişman olmak ve arınmak. Böylece kul kendi seyrinde de ilerlemekte, nefs basamaklarında yükselmektedir.
Nur Suresinde şöyle buyruluyor; “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz. Ta ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.”
Tevbe bir arınma kapısıdır. İnsan günahlarına tevbe ederken, duygusal olarak bazı duraklardan geçer. Belki de istenen, aranan bu duraklardan geçmektir. Böylece insanın Rabbi ile olan bağları güçlenir. Günah işleyip, sonra pişman olup af dilemek, arınmaya çalışmak nefs basamaklarında da ilerlemeyi sağlar.
Ayrıca anmadan geçemeyeceğimiz şöyle bir hadis–i şerif var: “Kul kimi kez işlediği günah vesilesiyle, cennete girer.” ‘Bu nasıl olur?’ diye sorulduğu zaman, Efendimiz (sav), “Zira kul, işlediği bir günaha öyle tevbe eder ve pişmanlık duyar ki; üzerinde hatadan eser kalmaz.” (Tirmizi, Darimi, İbn Kesir, 11/6043).
Ölmeden önce ölüp, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekerken, tevbe kapısı en sık başvurduğumuz kapıdır. Tevbe kapısının kıymetini bilelim. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun.

23 Nisan 2013 Salı

MÜSLÜMANLARIN BİRLİĞİ, SÜNNET’E SARILMAKTADIR

Sünnete sarılıp bid’atten sakınmak

Hadis-i Şerif

Ebu Necih İrbad İbni Sâriye radıyallahu anhu şöyle dedi: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bize çok tesirli bir öğüt verdi. Bu öğütten dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bizler:
- Ey Allah’ın Rasulü! Bu öğüt, sanki ayrılmak üzere olan birinin öğüdüne benziyor, bari bize bir tavsiyede bulun, dedik. Bunun üzerine: 
“Size, Allah’a çok saygı duymanızı, başınıza bir Habeşli köle bile emir olsa onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler, pek çok ihtilaflar görecekler. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-i Râşidin’in sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere sımsıkı sarılınız. Sonradan ortaya çıkarılmış bid’atlardan şiddetle kaçınınız. Çünkü her bid’at dalâlettir, sapıklıktır” buyurdular. (Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mâce)

Hadisin Önemi

Bu hadis-i şerif, Peygamberimizin ashabına ve bütün Müslümanlara yapmış olduğu vasiyeti ihtiva etmektedir. Burada, Allah’a karşı saygılı olup Müslümanların kendilerinden olan ve İslam’a göre seçilen yöneticilere itaat emredilmektedir. Zaten dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek de buna bağlıdır. Ayrıca Efendimiz bidat ve sapıklıktan uzak olup sünnete sarılarak İslâm yolunda ilerlediği sürece, ümmetin hidayet ve kurtuluşuna kefil olmuştur.

Açıklamalar

Peygamber Efendimizin vaazları, nasihat ve öğütleri; kısa, özlü ve dikkat çekici idi. Bu sebeple, sahabe-i kiram onu kolayca ezberleyip akıllarında tutarlar ve birbirlerine anlatıp aktarırlardı. Ayrıca Resul-i Ekrem, vaaz ve nasihat zamanını çok iyi gözetir, sahabenin halini, vaktini ve içinde bulunduğu durumu dikkate alırdı.

Hadisin ravisi İrbâd, bu çok tesirli öğüdü dinleyen ashabın, o andaki hislerini ve durumlarını dile getirmektedir. Sahabeden pek çokları, Hz. Peygamber’den bir hadis naklederken, o andaki ortamı da bize haber verirler. Bu, onların güzel âdetlerinden biridir. Böylece biz, onların Hz. Peygamber’i ne kadar can kulağı ile dinlediklerini, sonra ona nasıl uyduklarını, itaat ettiklerini de öğrenmiş oluruz. 

Bu durum, bize aynı zamanda Efendimizin hadisleri ve sünneti karşısında nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini de öğretir. Sahabe, Resul-i Ekrem’in sözleri karşısında ürperir, kalpleri titrer ve gözlerinden yaş akıtarak ağlarlardı. Bütün bunlar, samimiyetle inanmanın, itaat arzusu içinde olmanın, Allah ve Resulünü sevip saymanın birer göstergesidir. Kuran ve Sünnet karşısında, bizlerin de örnek almamız gereken davranışlardır.

Sahabe-i kiram, bu öğütten o kadar etkilendiler ki, bunu dünyaya veda eden bir insanın son sözlerine benzetip, Rasulullah Efendimizden kendilerine tavsiyede bulunmasını istediler. Yine, Peygamberimiz, o ana kadar sahabelerin pek alışık olmadığı bir üslupla konuşmuştur, diyebiliriz. Sahabeler bu konuşmadan yakaladıkları ipuçları ile bir hükme vardılar, bunu da açıkça Hz. Peygambere söylediler. “Bu öğüt, sanki veda eden bir kimsenin sözlerine benziyor” değerlendirmesinin anlamı budur.

Sahabeler, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin bir nevi veda konuşması yaptığını görünce: “Mademki durum budur, o halde senden sonra ne yapacağımızı bize emret. Kurtuluşa nasıl ereceğimizi, yaşadığımız sürece nasıl bir yol takip edeceğimizi, senden sonraki halimizin ne olacağını bize söyle” demek istediler. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz onlara çok kısa, fakat gerçekten çok muhtevalı bir tavsiyede bulundu.

Efendimiz takvayı tavsiye etti

İlk tavsiye ettiği şey takva oldu. Takva çok geniş anlamlı bir terimdir. Kısaca belirtmek gerekirse Allah’tan korkmayı, Allah’a karşı günah işlemekten sakınmayı, O'na son derece saygılı olmayı, dinin emrettiği her şeye gücü ölçüsünde sarılmayı, yasakladıklarından da uzak durmayı ifade eder.

Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: “Sizden önce kitap verilenlere de, size de ‘Allah’tan korkun’ diye tavsiye ettik.” (Nisa; 131)
Bu ayet, takvanın üç kısmını da kapsamaktadır. Bunlar:

- Şirkten ve Allah’a karşı isyandan sakınmak,
- Allah’tan başka kimseden korkmamak,
- Emredilenleri yapmak, yasak kılınanlardan uzak durmaktır.

Takva, ahiret azığıdır. İnsanı ebedî azaptan o kurtarır, cennet-i alaya ulaştırır, Allah’ın hoşnutluğuna o nail kılar. Kısaca takva, iyi ve üstün mümin olmanın adıdır. Bu ise yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız gibi ferdi, kendi iç bünyesinde nefis muhasebesine, kendi kendini kontrole sevk eder. Böylece fert olgunlaşır ve kendi dışındakilerle münasebetlerini düzene koyma imkânına kavuşur. 

Bu, toplumda düzeni sağlamanın da ilk basamağıdır. Takva sahibi olmak, insanların elinde olan ve birbirleri ile yarışabilecekleri bir alandır. Onun için Allah-u Teâlâ “Allah katında en üstün olanınız, Allah’tan en çok korkanlarınız, takvada en ileri olanlarınızdır.” (Hucurat; 13) buyurur.

Emire itaatin ölçüsü

Hz. Peygamberin takvadan sonra tavsiye ettiği ikinci önemli konu, Müslümanların kendilerinden olan emir, yani devleti yöneteni dinlemeleri ve ona itaat etmektir. Hatta bu yönetici, toplumun en alt tabakası içinden çıkmış biri de olsa ona itaat mecburiyeti vardır.

Nitekim hadiste “Habeşli bir köle bile başınıza emir olsa” denilmektedir ki, İslâm hukukuna göre, kölelerin emirliği caiz değildir. Bu bir faraziye, bir varsayımdır. İtaatin önemini kavratmak, fitneden korunmanın yolunu öğretmek, başsızlığın felaket olduğuna dikkat çekmek içindir. Ancak yöneticiyi dinlemek ve ona itaat etmek, her halükarda mutlak bir emir şeklinde anlaşılagelmiş değildir. Dinleme ve itaatin boyutlarını, şartlarını ve niteliklerini de Kur’an ve Sünnet açıklığa kavuşturmuştur. 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, “İtaat, dinin uygun gördüğü hususlardadır” buyurmuşlardır. Yöneticilerin, günah olan emirlerine itaat edilmez. Fakat bu sebeple onlara karşı ayaklanmak ve harb etmek de caiz görülmemiştir. Çünkü itaatin zıddı, her zaman isyan ve başkaldırma değildir. İsyanda, toplumun fitneye sürüklenmesi ve daha büyük musibetlere uğraması söz konusudur.

İslâm, fitneyi önlemek ve ortadan kaldırmak için meşrû sayılan her yola başvurur. Kur’an-ı Kerim, “fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha büyük bir günah olduğunu” bildirir.

Bir emire, devlet başkanına itaat etmenin şartı ise onun soyu, sopu ve nesebi değildir. Burada aranan şart, emirin İslâm’a uygun davranıp davranmadığıdır. Yönetici adil de olsa zalim de olsa, onun emirlerinin İslâmî olup olmadığına bakılır. Kişinin kendi hali ve yaşama biçimine göre karar verilmez. Çünkü onun hali, gizli kaldığı sürece kendi şahsını ilgilendirir. 

Takva, nasıl insanın iç düzenini sağlar ve kişiyi başkaları ile ilişkilerinde iyiliğe sevk ederse emirler, yani devleti yönetenler de dış düzeni sağlamak ve toplumun birliğini, beraberliğini temin etmek ve korumakla yükümlüdürler. İnsan bazen nasıl nefsinin arzularıyla çelişkiye düşer ve sabrederse yöneticilerle de çelişkiye düşebilir. O zaman da sabretmesi gerekir. İslâm, nasıl kişinin kendi iç düzenini ve şahsi varlığını korumaya önem vermişse, toplum düzenini ve birliğini korumaya da aynı şekilde, belki de daha çok önem verir. 

Bütün bunlar, her şeye rağmen kötülüklere ve kötülere göz yummak veya sessiz ve tepkisiz kalmak anlamına gelmez. Tam aksine, hangi durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini iyi tayin etmek anlamına gelir.

Bu hadiste, Peygamber Efendimizin işaret ettiği üçüncü husus, kendisinden sonra pek çok ihtilafların ortaya çıkacağı gerçeğidir ki, o zaman kendisinin ve râşid halifelerin yaşayış tarzına sımsıkı bağlanma zarureti vardır. Doğruya ulaşmak ve kurtuluşa ermek, ancak bu şekilde mümkün olur.
 


Ümmet fitnelere karşı uyarılmıştır

Peygamber Efendimiz, bu hadislerinde, kendisinden sonra ortaya çıkacak olan pek çok ihtilaf ve fitneyi haber vermiştir. Bu, onun mucizelerinden biri sayılır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ileride ortaya çıkacak durumları toplu bir şekilde ve tafsilatıyla bilmekteydi. 

Zira ona bu bilgileri, Allah Teâlâ haber vermişti. Ancak Resul-i Ekrem Efendimiz bu konudaki bilgileri zaman, mekân gibi belirleyici unsurları ile haber vermemiştir. Hatta genel anlamda bile herkese söylememiştir. Sadece Huzeyfe İbni Yeman gibi, Ebu Hureyre gibi bazı özellikli sahabelere söylemiştir. Onlar da kendilerine haber verilen bu özel bilgileri, müsaade edildiği nisbette açıklamışlar ve başkalarına nakletmişlerdir. Hadis kitaplarımızın “Fiten” bahisleri, bu nevi rivayetleri ihtiva eder.

Ümmetin içinde fitneler ve ihtilaflar çoğalınca, görüş ayrılıkları da artar. O zaman insanlar hangi fikrin yanında olacaklar, nasıl hareket edeceklerdir? İşte, Resulullah Efendimiz bunun hal çaresini de göstermektedir. Kendisinin ve raşid halifelerin sünnetlerine sımsıkı sarılmak, yegâne çıkış yoludur. Çünkü onların takip ettikleri yol hak yoldur.

Ortaya çıkacak ihtilaflar ifadesiyle, İslâm ümmeti içinde yer alacak olan bid’at fırkaları kastedilmiş olmalıdır. Çünkü ihtilaf, küfür veya dinsizlik demek değildir. Fakat ciddi boyuttaki ihtilaflar, ümmeti fitnelere büyük günahlara sevk eder. Hatta insan, farkında olmaksızın kendini, dinin hudutları dışında bulabilir. 

İslâm ümmeti içindeki ihtilafların, bölünme ve parçalanmanın, grupçuluk ve hizipçiliğin, itaatsizlik ve baştanımazlığın Müslüman toplumları ne hale getirdiğini, günümüzde de gözlerimizle görüyor ve bunun ızdırabını hep birlikte çekiyoruz. Ümmet olma vasfına sahip bulunmadığımız gibi, ayrı milletlere ve pek çok ülkelere bölünmüş halimizle, kendi milli hudutlarımız ve coğrafyamız içinde de birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi sağlayabilmiş değiliz.

İslâm toplumlarının fitneden kurtulabilmesi, ihtilaflara düşmemesi için müşterek bir düşünce ve hareket tarzına sahip olmaları gerekir. Bu ise belli bir şahsın veya bir grubun düşünce ve hareket tarzı olamaz. Çünkü başka şahıslar ve gruplar da vardır; onlar da kendilerinin haklı ve doğru olduklarını iddia edebilirler.

İşte Peygamber Efendimiz, bunu da açıkça tespit ve tayin etmiş, “Sizin üzerinize gerekli olan; benim sünnetime, yoluma ve doğru yola ulaştırılmış Hulefa-i Raşidin’in sünnetine sımsıkı sarılmanızdır” buyurarak, ortak hareket noktasını göstermiştir. Bilindiği gibi, Hulefa-i Râşidin, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’dir. Peygamberimiz, başka birçok hadislerinde olduğu gibi, bu hadiste de onların hidayet, hak ve doğru yol üzere bulunacaklarını, kendilerine uyulması gerektiğini ifade buyurmuşlardır. Ehl-i Sünnetin bütün mezhepleri, Hulefâ-i Râşidîn’e uyulması gerektiği konusunda görüş birliği içindedirler.

Bundan sonra, Peygamber Efendimiz bir noktaya daha dikkat çekmekte, bid’atlerden mutlaka sakınılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Çünkü sünnete uygun olmayan davranışlar bid’attır. 

Bid’at, dinde yeri bulunmayan, sonradan ortaya çıkarılmış olan inanç, uygulama ve ibadetlerdir. Kur’an ve Sünnet’te yeri bulunmadığı ve bu iki asla aykırı olduğu için, her bid’at, dalâlet (sapıklık) diye nitelendirilmiştir. Burada “bidat” veya “muhdes” kelimelerinin “sonradan ortaya çıkan şey” anlamındaki sözlük manası kastedilmiş değildir. Kastedilen esas mana ise, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olarak ortaya çıkan itikat, ibadet ve dinden sayılan şeylerdir. 

Çünkü sonradan olan bazı işler ve icadlar vardır ki, bunlar hayatî ihtiyaç ve zaruretlerdir. Bu nevi şeyleri bidattır diye reddetmek mümkün değildir. Bu ihtiyaç ve zaruretlerin, sapıklıkla da bir alâkası yoktur. Bu sebepledir ki, sonradan ortaya çıkıp itikat, ibadet ve amelle ilgili olmayan şeyleri, yani icadları bidat olarak nitelemek, doğru bir anlayış ve yaklaşım sayılmaz. (Mesela, Mevlid-i Şerif okumak gibi.)

Dinde bid’at; Allah ve Resulünün emir ve delillerine muhalif olarak dine sokulan şeylerdir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin “Her bid’at sapıklıktır” ifadesi, insanları bundan sakındırmaktadır.