16 Ekim 2014 Perşembe
BİZE ‘DELİ’ DESİNLER
Yeterince hizmet etmiyoruz
Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.” (Zariyat; 56) Allah-u Zülcelal, insanları başıboş hareket etsinler, nefislerinin istediği gibi yaşasınlar diye yaratmamıştır.
Efendimiz aleyhissalâtu vesselâmla birlikte, Bedir Harbi’nde üç yüz mümin vardı, üç yüz küsür mümin...
Harpten bir önceki gece, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kendisi için hazırlanan yerde durmadan ibadet yapıyor, ardından da Allah-u Zülcelal'e “Allah’ım! Bana yaptığın vaadini yerine getir. Sen, şu bir avuç topluluğu helak edersen, (kâfirler onlara galip olurlarsa) artık sana yeryüzünde ibadet edecek hiç kimse kalmaz!” diyerek, öyle yalvarıyordu ki Efendimizin cübbesi mübarek sırtından düşmüş, bu hali gören sahabe efendilerimiz, Hazreti Ebubekir radıyallahu anhu Efendimiz, dayanamayıp üzüntüden ağlıyorlardı.
Kardeşlerim, bizim de bu zamandaki halimiz aynen öyledir. Biz çok geriye gidiyoruz. Müminler olarak, Müslümanlar olarak çok geriye gidiyoruz. İslam için yeterince çalışmıyor, İslam hizmetinde gayretli olmuyoruz. Ya dünyayla, ya hep keyf ü sefayla; çayla, boş konuşmakla, malayani işlerle meşgul oluyoruz. Bu şekilde ömrümüzü bitiriyoruz. Biz bu haldeyken, mümin kardeşlerimiz de günahlara, şeytana, dünyaya, küfre meylediyorlar ve bu şekilde dinimizi kaybediyoruz!
Git gide Allaha ibadet edecek, hakiki olarak bir toplum, bir cemaat kalmayacak. Çalışmıyoruz, İslam için, Müslümanlar için, dinin yaşanması için yeterince gayret göstermiyoruz. Bu konuda çok üzgünüm.
Çalışalım! Her nerede oturursak Allah'tan bahsedelim. Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerinden, Allah-u Zülcelal ve Hazreti Resûlullah Efendimize itaatten bahsedelim. Allah-u Zülcelal’in rızası bundadır. Daima söylüyorum; Allah'a âşık olalım. O bize kalacak, o bize yarayacak, bize menfaat verecek olan odur. Kabirde onu öyle bir güzel göreceksiniz, onunla öyle ferahlanacaksınız ki ancak karşılaştığınızda bunun güzelliğini anlayabilirsiniz.
Herkese tevbeyi anlatalım…
Her bir insanın eline, kıyamet gününde bir kitap verilecek. Sabahtan akşama kadar ne yapmış isek kıyamet gününde, o kitapta bir sayfa olarak karşımıza çıkacak. Eğer Allah'ın zikriyle, ibadetiyle, İslam hizmetiyle meşgul olmuş; tevbeyi, namazı anlatmakla ömrümüzü geçirmiş isek o sayfa, şarkla garbı aydınlatacaktır. O kadar bir ışık, o kadar bir nur, aydınlık meydana çıkacak... ‘Cehennem ehli dahi o sayfayı gördüğü, o nura baktığı zaman azabı hafifleyecek’ diye söylenmiştir. O kadar ferah, o kadar güzel ve muazzam bir şeydir!
Eğer bir kul da bunun aksine ömrünü, günlerini hep gafletle, hep malayani ile hep günahlarla geçirmişse onun kitabının sayfaları da kıyamet gününde açıldığı zaman, bir karanlık, zulmet, pis bir koku ortaya çıkacaktır. Eğer diyor kitap, “Cennet ehli onu görürlerse cennet nimetlerinden lezzet almaları azalırdı.” O kadar biçimsiz, o kadar kabih bir şeydir, yani o kadar sıkıntılıdır.
Günlerimiz bu şekilde öyle ya da böyle geçiyor. Boşa harcamayalım onları. Elimizden geldiği kadar arkadaşlarımıza anlatalım, çalışalım. Onların imanına bak, bomba gibiydiler! Ashab-ı Kiram’dan bir kişi, bir yere gitseydi, kimi görse, kiminle karşılaşsa, rastladığı bütün insanları imana davet ediyordu. Çünkü onlar, Allah’a âşık idiler, imanları kuvvetliydi.
Bizde elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar onlar gibi yapalım. Onlar ne şekilde yapmışlarsa biz de o şekilde; nerede oturursak hep Allah'tan bahsedelim, Allah’ın rızasını kazandıracak amellerden bahsedelim. Bahusus tevbeden bahsedelim. Çünkü bir insan tevbe etmezse Allah-u Zülcelal’in rızası yolunda başarılı olamaz, o yola giremez. Tevbe etmeyen insan, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandıran amellerle arasını düzeltemez. O kimse Allah-u Zülcelal’e dua da ederse olmuyor.
Şimdi bakın! Dünya hayatına baktığımız zaman, nasıl bir kişi bir yere gitmek için oraya götüren bir yola giriyorsa tevbe de öyle Allah-u Zülcelal’in rızasına götüren bir yoldur. Sen o yola girmezsen o yere gidemezsin.
Tevbe, böyledir işte. Bakmayın, din garip olmuş, şimdi insanlar kıymetini bilmiyorlar. Tevbe, kişiyle Allah arasında öyle bir vesiledir ki, sayılamayacak kadar kıymetlidir. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Eğer siz, büyük günahlardan kendinizi muhafaza ederseniz, Allah azze ve celle sizin küçük günahlarınızı affeder ve çok güzel bir yere sizi nasip edecektir.”
9 Ekim 2014 Perşembe
Namaz hakkında Ayet-i Kerimeler
“Her nefis kendi kazandığından dolayı rehindir. Ancak amel defterleri sağından verilenler müstesna. Onlar cennettedirler. Günahkârlara sorarlar: ‘Nedir sizi cehenneme sokan?’ Onlar der ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik. Ceza gününü de yalanlardık. Nihayet bize ölüm gelip çattı.” (Müddessir 38-47)
“Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” (Taha 14)
“Birtakım insanlar ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur 37)
“Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 45)
“Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular; onlar cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır.” (Meryem 59)
Kur’an, bu ve benzeri onlarca ayetiyle namazı emrediyor ve namaz kılmamanın acı neticesini insanlara ders veriyor.
2 Ekim 2014 Perşembe
Kurban kesmenin fazileti
Kurban nisabına malik olanın, kurban kesmesi vacib iken, kurban kesilmeyen ev inleyerek, sahibine beddua eder, (Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara düçar kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Kurban kesmeyi bir nimet bilmeli! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye]
(Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hâkim]
(Kurbanın postunun her kılına ve her parçasına bir sevab vardır.) [Hakim]
(Kurbanlarınız semiz olsun. Onlar Sıratta bineklerinizdir.) [Zâd-ül mukvin]
(Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevab vardır. Kanının her damlası kadar mükâfat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun!) [İbni Mace]
(Kurbanlarınızı gönül hoşluğuyla kesin! Çünkü hiçbir Müslüman yoktur ki, kurbanını kıbleye döndürüp kessin de, bunun kanı, boynuzu, yünü, her şeyi kıyamette kendi mizanına konan sevabı olmasın!) [Deylemi]
(Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani]
(Kurban bayramında yapılan amellerden Allahü teâlâ katında kurban kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden Allahü teâlâ, onu muhafaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin!) [Tirmizi]
(Kurbanların en hayırlısı boynuzlu koçtur.) [İbni Mace]
(Ya Fatıma, kurbanının yanına git! Kesilirken orada bulun! Kurbanının yere akacak ilk kan damlasıyla, geçmiş günahların affedilir.) [İ. Hibban]
(Kesilen kurban, Kıyamette, etiyle, kanıyla 70 kat büyüyerek mizana konur.) [İsfehani]
25 Eylül 2014 Perşembe
Komşuya Ne Oldu?
Çağın albenili çehresiyle tanıştıkça hırslanıyor, hırslandıkça dünyevîleşiyor, dünyevîleştikçe de değerlerimize duyarsız hale geliyoruz. Gün geçmiyor ki bizi biz eden değerlerimizden birini ihmal veya ihlal etmiş olmayalım. İşte onlardan biri de komşuluk…
Kökü, “konuş-mak: birlikte yakın yerlere konmak, yerleşmek” fiiline dayanan ve eski Türkçe’de “konşu, konşı…” gibi değişik şekillerde telaffuz edilen komşu kelimesi, bilindiği üzere, evleri birbirine yakın veya bitişik kimseler için kullanılır. Ancak geleneğimizde komşu, evlerin yakınlığı manasının ötesinde bir anlama sahiptir. O da paylaşım, dayanışma ve gönül yakınlığıdır.
Bize göre gerçek komşu, evini, ekmeğini ve gönlünü komşusuyla paylaşabilen insandır. Komşu o kişidir ki, komşusuyla karşılaştığında selamlaşıp halleşsin, keder ve sevincine ortak olsun, kusurlarını araştırmasın, kendisine yönelik hatalarını affedip yüzüne vurmasın.
Dinimiz gerçek komşuyu, komşusu fakir düştüğünde ihtiyacını gideren, borç istediğinde veren, bir hayır isabet ettiğinde onu tebrik eden, şer isabet ettiğinde taziye ve tesellide bulunan, hastalandığında ziyaretine giden, öldüğünde cenazesini kaldıran ve komşusuna asla eziyet etmeyen erdemli şahsiyet olarak tanımlar. Bunlar, aynı zamanda komşunun komşu üzerindeki haklarıdır.
Sevgili Peygamberimiz s.a.v., “Cebrail, komşu hakkında bana öyle tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.”1 buyurmuşlardır. Bununla komşu komşuya mirasçı yapılmasa bile, komşu hak ve yükümlülüklerinin önemi vurgulanmıştır.
İyi davranmak
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, komşuya iyi davranmamızı emrederken2 Sevgili Peygamberimiz s.a.v. de Allah katında en hayırlı komşunun, komşusuna en çok hayrı dokunan olduğunu ifade buyurur.3
Bir müslüman, komşusuna ne kadar iyi davranır, onunla ne kadar iyi geçinirse, müslümanlığı da o denli kâmil demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyrulur ki: “Civarında bulunan komşu ile iyi geçin ki (gerçek) müslüman olasın.”4
İyi komşuluk ilişkileri toplumun huzur ve mutluluğu demektir. İyi komşuya sahip olmayı müslümanın saadetinden5 sayan Rasul-i Ekrem Efendimiz s.a.v., Allah’a ve ahiret gününe inanan kimsenin, komşusuna iyilik ve ikramda bulunmasını öğütler.6 O’nun komşu hakkında Ebu Zer r.a.’a yaptığı şu tavsiye oldukça manidardır: “Tencereyi kaynattığın zaman suyunu bol koy, sonra etrafındaki komşularına bak ve onlara da ver.”7
Hemen aklımıza, “Ya yapmış olduğumuz yemekten ancak bir ya da birkaç komşuya verebilecek durumumuz varsa?” diye bir soru gelebilir. Benzer soruyu Hz. Aişe r.a. validemiz, sevgili eşi, iki cihan güneşi Peygamber Aleyhisselam’a yöneltiyor:
- İki komşum var; birinin kapısı tam kapıma bakıyor, diğerinin kapısı ise arkadadır. Bazen her ikisine de verecek durumum olmuyor? Bunların hangisini tercih edeyim, hangisi daha çok hak sahibidir? Rasul-i Ekrem s.a.v. buyuruyor ki:
- “Kapısı kapına bakan daha çok hak sahibidir.”8
Hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere, üzerimizde en çok hakkı bulunan komşu bize en yakın olan komşudur. Dolayısıyla yardıma en yakın komşudan başlanması en uygun olanıdır.
18 Eylül 2014 Perşembe
İNSANA HİZMET HAKKA HİZMETTİR
İnsana hizmet
Şair Baki şöyle der: ‘Şu gök kubbe altında baki kalan, hoş bir seda imiş.” Kâinatın sahibine kulluk ve mahlûkatın sıkıntı ve meşakkatlerine ortak olmaktır hayata mana katan. Bir başkasının selamet bulabilmesi için kendi elindeki kibrit ile onun yolunu aydınlatmaktır.
Elinde olan ışık huzmesi çok bir aydınlık vermiyorsa, yüzünde sırlı nur ve elinde kandil mumu olanın, mum altlığı olmaktır. Başka bir ifadeyle, hizmete gücü yetmiyorsa hizmet edene hizmet etmektir.
Hz. Peygamberin omuzlarından yükselen İslam-ı Mübin, kendisine hizmet edeni kurtuluşa erdirmiş, ona dünya ve ahiret mutluluğun sunmuştur. Nasıl ki bir işçi kendisine verilen bir ücret karşılığında canla başla çalışıp patronunun takdirini ve güvenini kazanıyorsa, Allah’ın dini için her hangi bir dünyevi karşılık beklemeden hizmet eden kişiye de mülkün sahibi olan Allah’ın ikramı elbet kesintisiz ve sürekli olacaktır. Bu Allah’ın adaletindendir.
Yeryüzünü bizler için bir imtihan yeri kılan Yüce Allah, yeryüzüne gönderdiği her bir kulunu da kendisine halife kılmıştır. Kul dünyada yaptığı ameller ile o halifelik vazifesinin niteliklerine bürünür; ameli, ihlâsı, samimiyeti, ölçüsünde de müminin kalbi Yüce Allah’ın yeryüzündeki sıfatlarının bir tecelligah yeri haline gelir. Çünkü kul amel ettikçe Allah’ın sıfatları kulda tecelli eder.
Böyle bir durumda, kim Allah’ın kullarına dünya sahnesinde yardımda bulunur, onun kolu kanadı olur, hatta: “Bu mümin kardeşim de yeryüzünde Allah’ın bir halifesidir, bu yüzden ben bu kula hizmet etmeliyim, varsa sıkıntıları, gidermeliyim” derse o vakit, o kulun indinde Allah’a hizmet etmiş olur. Kula hizmet eden kişi de tıpkı Allah’a hizmet etmiştir. Allah’a hizmetkâr olana da kâinattaki canlı cansız tüm varlıklar hizmetkâr olur.
Bari hizmet edebe hizmet edelim
Yaratıcının dinine hadim olan kul, bir toprağa bastığında, Seyda Muhammed Konyevî Efendinin ifadesi ile, o toprak kendi lisanı ile yüce Allah’a: “Ya Rabbi sana hamd olsun ki, senin dinine hizmet eden, rızanı alan bir kul, benim üzerimden geçti.” der. Peygamber Efendimizin, “Kişi arkadaşının dini (ahlakı) üzeredir.” hadis-i şerifi ve sair ayetlerdeki “Sadıklarla beraber olun” ifadeleri de bir cihetle, insanın diğer bir insan üzerindeki etkisine işaret etmektedir.
İnsan, yaratılışındaki bir hikmetin neticesindendir ki, iletişim kurduğu bir başka mahlûkata tesiri dokunur. Yaratıcımız da bizlerin yaratılış nüvemize kodladığı bu tesir etme kabiliyetini, asıl itibari ile dinin emir ve yasaklarını bir diğer mümin kardeşimize anlatıp onlarda bir etki uyandıralım diye vermiştir.
İşte, böyle bir tesir oluşturma kabiliyetine sahip insanoğlu, yapacağı emri bil maruf nehy-i an-il münker ile bir başka âdemoğluna Allah adına hizmet etmiş olur. Şu dünya misafirhanesinde, Allah’ın bir diğer misafiri olan yaratığına iyilik eden kişi, böylelikle Hak Teala’nın misafirine ev sahipliği yaparak, ona Ensar (yardımcı) olmuş olur. Allah’ın misafirini ağırlamak onun hizmetinde olmak, hem o misafirin Allah katındaki kıymetini artırır hem de gerçek ev sahibi olan Allah’ın yüceliği takdis edilmiş olur.
Bundandır ki, biz müminlerin en büyük düşmanı olan şeytan aleyhillane, bitkinin, havanın, tahribatı için değil, bizzat tüm bunlara muktedir olabilecek olan insanın bozulmasına kast ediyor; insanoğlunun asıl gönderiliş vazifesini, yine insanın kendisine unutturmaya çalışıyor. Bu yüzden, insanoğlunun kendisini yoktan var eden Allah’a karşı kulluk yapmasını istememek sureti ile insanı, insana hizmetkâr değil; bir rekabetçi, bir düşman olarak gösteriyor.
Bundaki gayesi ise insanlar arasında nifak tohumu ekip kendi gibi Allah’a asi mahlûkatın sayısını arttırmaktır. Çünkü şeytan ve onun ehli de biliyor ki, şu yeryüzünün misafiri olan bizler, birbirimize düşüp ayrılık çıkarır isek, bu gök kubbenin altı niteliksiz, davasız nereden gelip nereye gideceğini bilemeyen insanlarla dolacaktır. Oysa bizi bir kan pıhtısından yaratan yaratıcımız, her çağda ve her mekânda, dostlarını bu dünya toprağından eksik bırakmamıştır.
Kimi şarkta kimi garpta, kimi Yemen’de, kimi şimalde, hepsi kendilerini Allah’ın sonsuzluk vaadine teslim etmiş şekilde, hayatlarını, Rahmanın biz kullarına adamışlardır.
Hiç unutulmayan iki insan
Yeryüzü kurulalı beri iki sınıf insan vardır ki hiç unutulmamışlardır. Örneğin, Hz. Âdem ve Hz. Havva annemiz yeryüzüne indiklerinden beridir hiç unutulmamışlardır. Sürekli nesilden nesile aktarıla gelmişlerdir. Bu birinci sınıf insanlar ki Allah’ın kendilerine verdiği maldan ilimden infak edip kendilerini Allah’ın dinine hasretmişlerdir. Diğer bir ifade ile insanlığın kurtuluşu için kendilerini Allah’ın kullarına hizmete adamışlardır.
Binaenaleyh; bu grup insanlara Yüce Allah sahip çıkmış, diğer inananları da bu kullarına yardımcı kılmıştır. Hatta sonraki gelen nesiller, geçmişteki güzel insanları daimi surette hayırla yâd edip onlara her devirde ve her çağda rahmet okumuşlardır. Mesela, bir Abdulkadir-i Geylani, ömrünü Allah’ın kullarına hizmetle geçirmiştir. Allah da kendi misafirleri kabul ettiği kullarına olan hizmetlerinden ötürü, Abdulkadir-i Geylani gibi zatları, kıyamete kadar diğer müslümanlar tarafından hayır ile andırmış, andırmaktadır. Diğer bir sınıf insanlar da vardır ki, Allah’a ve onun misafiri olan kullara eziyetleri sebebi ile her zaman ve her çağda lanet ile anılmışlar ve anılmaktadırlar.
Kim ki Allah’a hakkı ile kul oldu, kâinat ona hizmetkâr oldu.
Kim ki şeytana rabt oldu, cehennem ona yoldaş oldu.
İnsanoğlu yeryüzünün şehzadesidir. Lakin şehzadeler de bazı zaman yolunu kaybeder, gayya kuyularına düşerler, ıztırar dolu şehirlerin telaşı onları da sürükler; ta ki gelip pis bir dere yatağında duraklarlar. Yolunu kaybeden Allah’ın halifesi olan eşref-i mahlûkat için kendi imtihan serüveni, daha güzel yolu tercih edebilmek, nimetin kıymetine, farkına varabilmek için bereketli yol kazalarıdır. Yani, insan melek de değildir ki günah işlemesin; Allah kuluna, kul olmak zafiyeti içerisinde, bu ahvali ile kıymet verip, onu yüceltmiş; bazılarını da peygamber seçmiştir. Evliyalar halk etmiş, peygamberleri önümüze örnek, şühedaları bize iman fedaileri, âlimleri ise bizlere yol gösterici olarak seçmiştir.
Dünya işlerinin bir desisesi ya da birkaç hilesi varken, Allah yolunun binler desisesi, binler şeytani tuzakları vardır… Hizmeti asıl kıymetlendiren de çekilen bu çilelerdir. Bu çile insanı hamlıktan kurtarır; insanı insan-ı kâmil eder.
Kişi Allah’ın dinine hizmet ederse Allah da o kuldan razıdır demiştik.
Peki, ne vakit?
Âlim, edindiği ilmi üstülük kurma aracı görmediğinde; zengin, malı sebebi ile toplum içerisinde söz sahibi olmak niyetinden müstağni olduğunda; idareci, idaresi altında bulunanları, evladı veya babası olarak gördüğünde; tüccar, yaptığı her akdi Allah ile yapıyormuş gibi kabul ettiğinde, o zaman Allah da o kullarından razı olacaktır.
15 Eylül 2014 Pazartesi
ALLAH SENİNLEYKEN, SEN KİMİNLEYDİN?
Allah’ın Gazabı
Kıyamet ve mahşer günü hesap sorma günüdür. İnsanları yaratan ve onları dünya hayatında imtihana tabi tutan Allah-u Zülcelal, o gün onlardan hesap sorar.
Nitekim Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Yemin olsun, biz kendilerine Peygamber gönderdiğimiz milletlerden de, onlara gönderdiğimiz Peygamberlerden de hesap soracağız. Biz bunların yaptıklarını tam bir bilgi ile onlara anlatacağız. Çünkü biz onlardan uzak değildik. O gün amelleri tartmak gerçektir. Kimin iyi amelleri ağır gelirse o iflah olur. Kimin iyi amelleri hafif gelirse, ayetlerimize karşı işledikleri zulümden dolayı nefislerini hüsrana bırakmıştır." (A'raf; 6-7)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Siz, Rabb'inizin huzuruna vardığınızda, tercüman olmaksızın size soru soracak, siz de O'na cevap vereceksiniz." (Tirmizi)
Kıyamet gününde, ister hayır ister şer, bütün amellerimizden hesaba çekileceğiz. O günde, ameli kötü olanlar için ayet-i kerimede buyrulduğu gibi: "Yazıklar olsun o kullara..." (Yasin; 30) denilecektir.
Kalpler çarpmaya, vücutlar titremeye başlayacak
İnsanın başına nasıl bir dert bir musibet geldiğinde: "Ah! Çok kederliyim!" dediği gibi, kıyamet gününde de kafir ve münafıklar, hasret ve keder içinde böyle diyeceklerdir. Evet, o gün öyle bir gündür ki, nice büyük Peygamberler bile, hayret içinde olduğu için kendi nefislerinin kurtuluşu için "Nefsi, nefsi" (Ben ne yapacağım!) diyecektir.
Melekler halka dönecek, teker teker bütün insanları çağırararak; "Ey falan oğlu falan, hesaba gel!" diyecekler. İşte, o anda kalpler çarpmaya ve vücutlar titremeye başlayacak, akıllar yerinden oynayacak, hatta bazıları hesaba çekilmeden cehenneme girmeyi tercih edecekler.
‘Keşke bu çirkin amellerimizle Allah-u Zülcelal'in huzuruna çıkmadan ve rezil olmadan, doğrudan cehenneme gitsek’ diyeceklerdir. İşte, bu dehşetli gün gelmeden evvel, hazırlanmamız lazımdır.
İnsan, sonbaharda toprağa buğday atarsa, baharda orada ne biter? Buğday biter. Çiçek ekerse, çiçek çıkar. Toprağa diken tohumu atarsa, ondan diken çıkar. İnsan dünyada ne tohum ekerse, kıyamet gününde onu biçecektir.
Bu dünyada insanın kalbindeki, içindeki, ruhundaki şey görülmez, tam hakikatiyle meydana çıkmasa da zahiri âzâlar üzerinde belli olur. Fakat kıyamet gününde, tam hakikatiyle ortaya çıkacaktır.
İnsan son baharda ne tohum atarsa, baharda onu elde eder. Tohum atmayan kimseler, herkes harman zamanı buğdayını kaldırırken, tohum atmadığı için eli boş kalacaktır.
Dünyada ibadet, zikir yapmayan, Allah-u Zülcelal'e taatte bulunmayan kimseler de sonbaharda tohum atmamış gibi olurlar. Dünyada sonbaharda tohum atmayanlar, arkadaşları buğdayını pirincini kaldırıp sevinirken, nasıl pişman olup 'keşke ben de tohum atsaydım, tembellik yapmasaydım' diyorlarsa; bunun gibi bu dünyada hayır, taat ve zikir tohumu atmazsak, kıyamet gününde pişman oluruz.
Yazın buğday toplamayan kışın aç kalır
Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri bazen şu hikayeyi anlatırdı: "Eski insanlar, buğdayını biçtiği zaman, geride bazı taneler kalırdı. Fakir kadınlar ve erkekler de onu toplardı. O zamanlar, dul bir kadın ve yetişmiş bir de kızı vardı. Buğdaylar biçildikten sonra o kadına: "Gidin geride kalan taneleri toplayın. Şimdi tam zamanıdır. Eğer toplamazsanız kış mevsiminde perişan olursunuz. Kızın da sana yardım etsin." dediler.
Bu sözler karşısında, kadın: "Biz toplayıp ne yapacağız? Zaten ben ihtiyarım yakında öleceğim. Kızım da yetişkin olduğu için onu evlendireceğim. Dolayısıyla o tanelere ihtiyacımız yoktur." dedi.
Kış geldiğinde ne ihtiyar kadın öldü, ne de nasibi olmadığı için kızı evlenebildi. Kış mevsimi geldi, hava soğudu, evde bir şeyleri olmadığı için perişan oldular. Kadın sokağa çıkıp; "Buğday toplama yeri neresidir? Bana gösterin ki biraz buğday toplayayım!" deyince, ona: "Bu zaman buğday toplama zamanı değildir, her tarafı kar kaplamıştır. Onun vakti yaz mevsimindeydi." dediler.
Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri bu olayı anlattıktan sonra şöyle derdi: "İşte, bu dünyada daha vücudumuzda hayat varken, şimdi buğday toplama zamanı iken, hazırlığımızı yapalım. Kış mevsimi geldiği, kar diz boyu olduğu zaman, yani ölüpte kabre girdikten sonra pişman olacağız. Bana bir yol gösterin diyeceğiz. Ama o zaman iş işten geçmiş olacak ve amel yapma vakti bulunmayacaktır."
Şimdi amel yapma zamanı iken, elimizden geldiğince bunu değerlendirelim. Şimdi elimizde fırsat vardır. Yoksa, fırsat kaçtıktan sonra, o ihtiyar kadın gibi perişan oluruz.
Allah-u Zülcelal kullarına karşı çok merhamet ve şefkat sahibidir. Fakat biz O'nun bu sabrına, keremine güvenip aldanıyoruz.
Allah seninleyken, sen kiminleydin?
Bir gün Şeyh Ebu Hasan (r.aleyh), camide vaaz veriyordu. Evliyaullahtan Şibl-i Numani de caminin önünden geçerken onun vaaz ettiğini gördü. O diyordu ki: "Kıyamet günü Allah-u Zülcelal insana şöyle soracaktır: "Sana ömür verdim, bu ömrü nerede sarf ettin? Bu gençliği, kuvveti sana verdim, nerede sarf ettin? Günah işleyerek mi, sevap isleyerek mi yoksa boş gezerek mi geçirdin? Sana mal verdim, bu malı nereden kazanıp nereye harcadın, ölümü duydun buna ne hazırlık yaptın?"
Şeyh Ebu Hasan'ın bu şekilde vaaz verdiğini duyan Şibli, ona şöyle dedi: "Ya Hasan! Allah'ın kullarını o kadar korkutma!" O: "Peki, ne diyeyim ya Şibli?" deyince, dedi ki: "Sen onlara, Allah seninle beraberken, sen kiminle beraberdin diye sor!"
Bakınız, ne büyük bir sorudur. Allah devamlı olarak seninle beraberken, sen kiminle beraberdin? Buna nasıl cevap vereceğiz? Ben dünyayla, kötü insanlarla, keyf ve sefayla beraberdim mi diyeceğiz?
Allah, kendi kudret ve azametiyle bizimle beraber olup bizden hiç ayrılmıyorken, bizim başkalarıyla beraber olmamız, ne kadar büyük bir haksızlıktır. Oysa cevabımızın ne olması gerekirdi?
"Ya Rabbi! Senin bu zayıf yaramaz kulun, senin kuvvetinle, seninle beraberdir." dememiz lazımdı. O bizimle beraberken, bizim dünyayla, günahla, kötü insanlarla beraber olmamız çok ayıptır. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir." (Hadid; 4)
Onun için kendimizi hesap gününe hazırlayalım. Allah-u Zülcelal'in merhameti, keremi, bize sabretmesi, bizi mağrur ediyor. (Kendimizi güven içinde görüyoruz.) Yoksa eğer cenneti, cehennemi, haşir meydanını, sırat köprüsü veya mizanı, bir an bize gösterseydi, aklımız hemen başımıza gelecekti. Ama bu bir imtihandır. Allah-u Zülcelal imtihanın bitmemesi için göstermiyor.
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Sen Rabbinin kerim olmasıyla mı mağrur oluyorsun?" (İnfitar; 6)
Nasıl Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ile beraber olmaya muhtaç idiler. O, dinlerini muhafaza etmek için onlara bir delil idiyse, bunun gibi zamanımıza gelinceye kadar da Sadat-ı Kiram da bizim için delildirler.
Mevlana Halid-i Bağdadi kuddise sırruhu bir nasihatlerinde şöyle buyurmuştur: "En mühim vasiyetim şudur ki; ölümü, ahiret hallerini ve nimetlerin hakiki sahibini unutmayınız. Elden geldiği kadar Peygamberlerin Efendisinin sallallahu aleyhi vesellem sünnetine uymada ileri gitmeye çalışınız.
Zikir yapmamak; harpten kaçmak gibidir
Biz Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetindeniz. Elimizden geldiği kadar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat edip, aynı şekilde hareket etmeliyiz. Sahabe-i Kiram, açlık ve susuzluk içinde, bir hurma ile yetinerek harp yapıyorlardı. Peki, biz niçin: "Zikrimi yapamıyorum, nefsim şöyle etmiyor, böyle etmiyor!" diyoruz. Bu son derece yanlış bir şeydir. Kaldı ki zamanımızda kılıçla harp da yoktur.
Namaz kılmak, namaz kılmak için cemaate gitmek, imsaktan önce teheccüde kalmak, işte bunların hepsi (manevi) harptir. Bunları yapmadığımız zaman, benim kanaatimce, harpten kaçıyoruz demektir. Bunları yapmayan kimse, harp olduğu zaman da kaçacak demektir.
Allah-u Zülcelal bir insana muhabbet veriyor. Fakat insan, muhabbetin neden dolayı geldiğini, niçin verildiğini düşünmüyor. Halbuki kendisini Allah'a verdiği için, Allah da ona muhabbet vermiştir.
Bundan başka, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme uymuş, mutabaat etmiş idi. Bundan dolayı da muhabbet verilmişti. Fakat o mutabaat azaldığı zaman, insanın muhabbeti de azalıyor.
Çünkü muhabbet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatına bağlanmıştır. Bu dünyada bir şeyimiz kaybolduğu zaman, hemen onu aramaya koyuluyoruz. Peki, dünyada geçici olan, adi bir şeyimizi arıyoruz da, neden kaybolan muhabbetimizi aramıyoruz?!..
Halbuki insan, o muhabbetle Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanarak, cennete girip cehennemden muhafaza olacaktır. Haklı olarak, insan nasıl ki, kaybolan dünyalık bir şeyini arıyorsa, Allah-u Zülcelal'in muhabbetini daha ziyade araması lazımdır. O muhabbetin tekrar bulunması da, yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat etmekle mümkündür. İnsan, Hz. Peygamber'e mutabaat ettiğinde, yine eski muhabbetini bulacaktır.
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Amin)
21 Ağustos 2014 Perşembe
Doğru itikad
Doğru itikada sahip olmak için, inanışımız şöyle olmalıdır:
1- Muhammed aleyhisselam son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmez.
2- Kabir ziyareti, enbiya ve evliyadan yardım istemek caizdir.
3- Kabir suâli haktır.
4- Kabir azabı hak olup, ruh ve bedene birlikte olacaktır.
5- Okunan Kur’an-ı kerimin ve verilen sadakanın sevabı ölülere gönderilir. Bu sevaplar ve edilen duâlar ölülere ulaşır, azaplarının azalmasına sebep olur.
6- Kıyamette hesap vardır.
7- Mizan vardır.
8- Sırat köprüsü vardır.
9- Şefaat haktır.
10- Cennet ve cehennem şu anda vardır ve ebedîdir.
11- Mirac ruh ve bedenle olmuştur.
12- Eshab-ı kiramın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek gerekir.
13- Eshab-ı kiramın tamamı cennetliktir. Bunlardan on tanesi [aşere-i mübeşşere] dünyada ismen de cennetle müjdelenmiştir. Dört halife bunlardandır.
İnsanların en üstünleri
14- Peygamberden sonra en üstünü 4 halifedir. Üstünlükleri halifelik sırasına göredir.
15- Cennet ehli Allahü teâlâyı görecektir.
16- Enbiyanın mucizesi ve evliyanın kerameti haktır.
17- Günahkâr mümin, günahları nisbetinde cehennemde azap görür, yahut şefaate veya affa kavuşup cennete girer. Kâfirler ise, ebedî cehennemde kalır.
18- Kur’an-ı kerim, kelam-ı İlâhîdir, mahluk [yaratık] değildir.
19- Mest üzerine mesh etmek caizdir.
20- İman, kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır.
21- Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek, [yani namaz kılan müslümana günahlardan dolayı kâfir dememek.] Ehl-i kıble denilen kimsenin bir inanışı, anlamı açık olan kesin bir delile zıt ise, küfür olur. Böyle bir kimse, namaz kılsa da, her ibâdeti yapsa da kâfir olur.
22- Allahü teâlâ zamandan, mekândan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.
23- İbadet imandan parça değildir. Büyük günah işleyen mümine kâfir denmez.
24- Ölümden sonra herkes dirilir.
25- Hak âşığından, evliyadan da ilâhî teklifler kalkmaz. Onların da ibâdetleri yapma mecburiyeti vardır.
26- İmansız ölmekten korkmak gerekir.
27- Hak bir mezhebe mensup olmak, mezhepsiz olmamak gerekir.
İbadetin faydası
Cehenneme gideceği alnına yazılan kimsenin ibâdet etmesinin bir faydası olur mu? diye sual soran
birine, Resulullah efendimiz, (İbadet et, herkese ezelde takdir edilmiş olanı yapmak kolay gelir) buyurdu. Cennetliklerin ibâdet yapması ve cehennemliklerin isyan etmesi; genelde sağlıklı yaşaması ezelde takdir edilmiş olanın gerekli ilacı almasına; hastalanması takdir edilmiş olanın da, ilaç bulamamasına benzer. Hastalıktan ölmesi takdir edilmiş olana, ilaç almak nasip olmaz. Zengin olması takdir edilmiş olana, kazanç yolları açılır. Bunun gibi, ezelde cennetlik olanın iman ve ibâdet etmesi nasip olur. Hadis-i şerifte, (Cennetlik olan, cennete götürecek; cehennemlik olan da, cehenneme götürecek amel işler.) buyuruldu. Cehennemlik olan, (Herkesin cennetlik veya cehennemlik olduğu ezelde takdir edilmiş) der ve ibâdet etmez. Bol mahsul alması takdir edilene ise, tarlasını sürmek, tohum ekmek nasip olur. İşte cennetlik olanın iman edip ibâdet yapması, cehennemlik olanın da, isyan edip kâfir olması böyledir.
14 Ağustos 2014 Perşembe
Allahı anmak
Allahı anmak, yani zikir, kendini gafletten kurtarmak demektir. Gaflet, Allahü teâlâyı unutmak demektir. Zikir, her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak, zikir olur. O hâlde, dinin emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak zikirdir. Dinin emirlerini gözeterek yapılan alışveriş zikirdir. Çünkü, bunları yaparken, emirlerin, yasakların sahibi hatırlanmakta, gaflet gitmektedir.
Allahü teâlâyı anan, Onun büyüklüğünü, sıfatlarını, emir ve yasaklarını düşünür, tefekkür eder, iyi şeyleri yapma, kötü şeylerden kaçma arzusu doğar. Bu bakımdan Allahü teâlâyı zikretmek çok faydalıdır. Hasan-ı Basri hazretleri buyurdu ki: Allahü teâlâyı anmak iki türlüdür:
1- Kalbden hatırlamak büyük sevabdır. 2- Daha iyisi ise, haramları işleyeceği anda, Allahü teâlâyı hatırlayıp vazgeçmektir.
Rahata kavuşmak için
Allahü teâlâ buyuruyor ki:
(Kalbler ancak Allahü teâlâyı anmakla, itminana, rahata kavuşur.) [Rad 28]
Allahü teâlâyı anmak her şeyden büyüktür.) [Ankebut 45]
(Allahın nimetlerini anın ki, kurtulasınız.) [Araf 69]
(Beni anmayan, sıkıntılara mâruz kalır, kıyamette de kör olarak haşrolur.) [Taha 124]
(Beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin; nankörlük etmeyin.) [Bekara 152]
(Beni anan, şükretmiş, beni unutan da nankörlük etmiş olur.) [Hadisi kudsî]
(Ya Musa, seninle beraber olmamı istersen, beni zikredenin yanında ol. Kim Beni nerede ve ne zaman ararsa bulur.) [Hadisi kudsî]
(Beni bir gün hatırlayan ve bir defa benden korkanı cehennemden çıkartırım.) [H.Kudsî]
(Kulum ne vakit beni hatırlayıp anarsa, onunla birlikte olurum. Şayet kulum beni bir topluluk içinde anarsa, ben de onu daha iyi bir topluluk içinde anarım.) [H.Kudsî]
Topluluklarda
Bir toplulukta, Allahı anmadan kalkmamalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir yere toplanıp da Allahı anmadan kalkanlar, sanki eşek leşinden kalkmış gibi olur ve Kıyamette bunun üzüntüsünü duyarlar.)
(Bir toplulukta Allah anılmaz, resulüne salevat getirilmezse, kıyamette pişmanlık çekilir.)
(Gece ibâdet edemiyen, malını hayra harcayamıyan, Allahı çok zikretsin.)
(Deli deninceye kadar Allahı çok anın!)
(Allahı gizli zikreden, düşmanlarla tek başına savaşan gibidir.)
(Şükreden kalb, zikreden dil, uygun bir ev ve saliha bir kadına sahip olan, dünya ve ahiretin hayrına kavuşmuş demektir.)
(Allahı anan ile anmayan arasındaki fark, diri ile ölü arasındaki fark gibidir.)
(Herşeyin bir cilası vardır; kalbin cilası da Allahü teâlâyı anmaktır.)
(Zikrin en faziletlisi la ilahe illallah demektir.)
(Gafiller içinde Allahı zikreden, cepheden herkes kaçarken, savaşan asker gibidir.)
7 Ağustos 2014 Perşembe
MÜSLÜMAN İSLAM’I İYİ TEMSİL ETMELİ
Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah, sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa; 26)
Allah-u Zülcelal bize sabretmektedir. Onun için de daima günah işlediğimiz halde, bize hiçbir ceza vermiyor. Hâlbuki dünya hayatımız boyunca kendimize dikkat etmemiz, mağrur olmamamız lazımdır.
Bakın! Ben kendi nefsim adına diyebilirim ki, dünyada ne kadar yaşamış isem, sanki kendimi hiç yaşamamış gibi hissediyorum. Bazen rahat olarak yaşadım; bazı zamanlarda ise çok zahmet gördüm. Ama ikisi de geride kaldı. Kalan ömrüm de aynen bu şekilde devam edecektir. Sanki dünyayı bir gün dahi görmemiş gibiyim.
Oysa kıyamet gününde kâfirlere, “Siz dünyada keyif ve sefa yaptınız. Dünya nasıldı?” diye sorulur. Onlar da, “Bir şey hatırlamıyoruz” diye cevap verirler.
Gün gelip de keyfi ve zahmeti hatırımda dahi kalmayacak olan bir dünya ne işimize yarar ki? Onun için elimizden geldiği kadar rahat yaşamayı ahirete bırakalım. Yine müminlere de: “Siz dünyada namaz kıldınız, oruç tuttunuz, zikir yaptınız, birçok meşakkatler çektiniz. Dünya nasıldı?” diye sorulur. Onlar da: “Bir şey hatırlamıyoruz” diye cevap verirler.
Avrupa’ya giden bazı kimseleri duyuyoruz ki namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, Avrupalılar gibi içki içiyorlar. Kâfirler ise onlar hakkında: “Siz nasıl Müslümansınız! İslam böyle ise hiç bir işe yaramaz, siz de bizim gibi namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, siz de bizim gibi içki içip her pisliği yapıyorsunuz” diye düşünüyorlar. Bakınız, onlar hem İslam’ı yaşamadıkları hem de İslamiyet’i iyi temsil edemedikleri ve insanların, Allah’ın dini hakkında insanların kötü düşünceye kapılmalarına sebep oldukları için ne kadar vebal altında kaldılar…
Eğer onlar iyi olsaydı, kâfirler: “Müslümanlık ne güzel bir şey, biz de Müslüman olalım!” diyeceklerdi. İşte bakınız, kâfirler dahi, iyi olmayan, kötü olan kimseyi beğenmiyorlar.
Dünya, şeytanın kızıdır
Adamın birisi, salih kullardan bir topluluğa gidip:
- Ben ne kadar ibadet yapıyorsam da bir lezzet alamıyorum, diye dert yanmış, çare istemiş. Ona:
- Her halde, senin kalbinde şeytanın kızı var! Demişler. Zavallı adam:
- Bu nasıl olur? Diye hayretle sormuş. Sonunda, kendisine, içinde bulunduğu durumu teşbih yollu, şöyle açıklamışlar:
- Dünya, şeytanın kızıdır. Kim dünyayla evlenirse, elbette şeytan, kızının yanına gelecektir. Sen şeytanın kızını, yani dünyayı kalbine koyduğun için o da kendi kızını ziyaret maksadıyla senin kalbine geliyor. O lanetlenmiş şeytan, oraya geldiği için de sen ibadetten zevk alamıyorsun. Halbuki, sen dünya sevgisini kalbine koysan da koymasan da dünyalığın ne artar, ne eksilir. Yani, dünyayı sevmen, dünyalığını artırmaz.
Gerçekten de dünya sevgisini kalpten silmek lazımdır. Her derdin bir devası bulunduğu gibi bunun da bir çaresi vardır. Dünya sevgisi, kişinin kalbine geldiği zaman, Allah’a sığınarak; “Ya Rabbi! Beni bundan kurtar, bu hâli benden al! Ben senin sevgini, senin muhabbetini istiyorum.” Diyerek, Allah’a yalvarmalıdır. Allah-u Zülcelal mert ve cömert olduğu için onun kalbinden dünya sevgisini silecek; eline de bol miktarda dünyalık verecektir, inşaallah.
Elimize aldığımız, yemek dolu bir tabağı düz bir zemine koyduğumuzda, nasıl içindeki yemek yere dökülmez, tabağı yan tuttuğumuzda ise yemek dökülürse; biz de kalbimizi Allah’ın rahmetine, ihsanına, bağışlamasına o şekilde dümdüz bir şekilde açmalıyız. Eğer kalbimizi Allah’ın huzurunda, ıslah olmamız için O’na dümdüz açmazsak, O’nun rızasını, feyzini elde edemeyiz. Çünkü o bize değil, biz O’na muhtacız.
Kader…
Bazı insanlar, şeytan onları aldattığı için şöyle diyorlar:
“Eğer benim kaderimde olsaydı, namaz kılacak, zekât verecek, ibadet edecektim. Takdir edilmediği için yapamıyorum. Ben ne yapayım, elimden bir şey gelmez.”
Bu çok yanlış bir düşüncedir. Allah-u Zülcelal insana cüz-i ihtiyari, seçme kuvveti vermiştir. Yani ibadet edip etmemek, insanın kendi isteğine bağlıdır. Dolayısıyla insan: “Benim ibadet etmemi, Allah takdir etmediği için ben ibadet yapmıyorum, O’nun emir ve yasaklarına karşı kayıtsız kalıyorum, içimden gelmiyor.” diyemez. Bu, nefis ve şeytanın insana apaçık bir oyunudur.
Allah-u Zülcelal insanı, ibadet ve imanda serbest bıraktığı, inanıp inanmamak, yapıp yapmamak insanın elinde olduğu için sorumlu tutmuştur. Bu yüzden, kişi Allah’ın emirlerine uymadığında, suçu bizzat kendinde aramalıdır.
Aramızdaki hidayet ehline tabi olalım
Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmek, birbirinden ayırt etmek için bizden öncekilerin, Selef-i Salihin’in, Ashab-ı Kiram'ın hal ve hareketlerini öğrenmemiz lazımdır. Bunları öğrendiğimiz zaman, hem kendi noksanımız hem de diğer mü'min kardeşlerimizin noksanları meydana çıkar.
Bakınız, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bize yol göstermiştir: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.” (Rezin)
Öyleyse, Ashab-ı Kiram, dünyadan ayrıldığına göre; günümüzdeki insanlar içerisinde, kim Ashab'ın yolundan gidiyor, onlara mutabaat ediyorsa, biz de onları kendimize örnek alalım. Kim ibadet yapıyor, Allah'ı zikrediyor, O'nun yolunda hizmet ediyorsa, biz de onlara uyalım.
Yine, bu konuda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki âlimler Peygamberlerin varisleridir. Onlar dinar ve dirhemlere varis olmamışlardır. Ancak ilme varis olmuşlardır.” (Ebu Davud, Tirmizi, Beyhaki)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem miras olarak, mal-mülk bırakmadı, ilmi ve nasihati miras bıraktı. Kim bu ilme, nasihatlere, emr-i bil'maruf ve nehy-i an'il-münkere sahip çıkarsa işte gerçek varis odur. O kimse kim olursa olsun, fark etmez. İçimizden birisi, bir kaç kitap okuyup kendisini yetiştirir ve öğrendikleri ile amel ederse, manevi olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakıyla ahlaklanırsa, o da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ve Ashab-ı Kiram'ın varisi olur. Kısacası onlara uyan, hidayete erenlerden olur.
Yok, eğer kendimizi onların gitmiş olduğu yoldan uzaklaştırırsak dalâlete sapanlardan oluruz. Çünkü bu doğru yolun dışındaki bütün yollar şeytanın yollarıdır.
İşte, bu yolun dışında kendimize başka bir yol aramak, dalâletten başka bir şey değildir. Selef-i Salihin’in ve Ashab-ı Kiram'ın hal ve hareketlerini çok iyi öğrenmeliyiz ki, birisi: “Ben Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve Ashab-ı Kiram'ın ahlakıyla ahlaklandım, onların yolundan gidiyorum.” dediği zaman, doğru mu değil mi ayırt edebilelim. Yanlış kimselerin ardına düşmeyelim.
Tasavvuf Kur’an ve Sünnet’e bağlıdır
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Bir mü’minin diğer mü’min kardeşlerine karşı ilgisi, birbirini bağlayıp destekleyen bir binanın taşları gibidir.” (Buhari)
Allah-u Zülcelal ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bize böyle emretmesine rağmen, bazı mü’min kardeşlerimiz ve bağlı oldukları cemaatler, diğer cemaatlere ve mü’min kardeşlerimize sanki aralarında bir husumet varmış gibi davranmaktadır. Bu çok yanlış bir tutumdur. Kişi, bu ayet ve hadislere bakıp kendisini sorgulayıp davranışlarını düzeltmelidir. Günümüzdeki gelişen olaylara bakarsak, bu ayet ve hadislerin ışığında hareket etmemekten dolayı başımıza her türlü hal gelmektedir.
Mü’minler fert fert kendi nefislerine sormaları gerekir: “Ey nefsim, bu ayet ve hadisler mi doğru; yoksa senin yaptığın mı?” deyip, bu yanlışlarını düzeltmeye çalışmalıdır. Bize emredilen budur.
Bazı kimseler, kendi nefislerini ve düşüncelerini haklı çıkarmak için bu kötü fiilleri, sanki tasavvufun bir rüknü gibi göstererek tasavvufa bağlıyorlar. Tasavvuf; Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere bağlıdır. Bunun dışında hareket edenler, kendi nefislerine göre bir yol uydurup -Allah muhafaza- helake giderler.
Hatta bazı kimseler, kendilerini haklı çıkarmak için bir takım yalanlarla bu olayları mürşidlerine bağlıyorlar. Böyle yaparak da mürşidini yücelttiğini zannediyorlar. Aksine, bu hareketlerle, bilerek ya da bilmeyerek hem mürşidine münkir oluyor; hem de mü’min kardeşlerimizin yoldan çıkmalarına sebep oluyorlar.
Yanlış sohbete itiraz etmelidir
Bir mü’min şuurlu olacak ve yapılan sohbetlerin Kur’an’a ve hadislere uygun olup olmadığına dikkat edecektir. Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere aykırı yapılan sohbetler karşısında susmayacak ve (usulüne uygun olarak) itiraz edecektir. Çünkü bu sohbetler, insanı helake götürür. Buna bir misal verecek olursak: Bir kişi düşünelim. Sohbetinde, diğer müslüman cemaatlerin ve kişilerin gıybetini yapıp şiddetle eleştiriyor. Bu sohbetin yapılmasına veya dinlenmesine de rıza göstermek büyük yanlıştır. Bu, mü’mine yakışmaz.
Bazı cemaatler ve bu cemaatlere bağlı kişiler; kendi cemaatlerinde ki kişilere: “Başka cemaatlere gitmeyiniz. Muhabbetiniz azalır.” gibi telkinler yapmakta, karşı cemaatlerle de her hangi bir yerde tevafuk ettiklerinde, birbirlerine düşmanca bakmakta ve soğuk davranmaktadırlar. İşte bu hareketler, ayet ve hadislere muhaliftir. Müslümanların kardeşliğini ve birleşmelerini önleyenler, çok büyük yanlış içindedirler. Bu olaylar karşısında, ayet ve hadislere bakmalı ve öyle hareket etmelidir.
İşte, bu söylenenleri, bütün mü’min kardeşlerimiz okuyup ayet ve hadislerin ışığı altında değerlendirsin. Bizim söylediklerimizi de ayet ve hadislerle değerlendirip; ellerini vicdanlarına koyarak muhakeme yapsınlar. Kişi: “Ben doğruyum.” demekle doğru olmaz. Doğruluk ancak, ayet ve hadislerin ışığı altında istikamet üzere olmakla olur.
Hepimiz Allah-u Zülcelal için birbirimizi sevmeli ve birbirimize yardımcı olup, nasihatte bulunmalıyız. Bir arkadaşımız hangi cemaatten olursa olsun, yoldan çıkınca, muhabbeti azalınca: “Nasılsın, iyi misin? Neyin var, ne oldu, işin nasıl? …” diyerek, ona sahip çıkmalıyız.
Nasıl ki bir taş harca saplanınca sımsıkı yapışıyor ve oradan ayrılmıyorsa, mü’min de İslam’a sımsıkı sarılmalı ve ayrılmamalıdır. Ne dünya, ne insanların oyunu, ne nefis… Hiçbir şey, onu yerinden oynatmamalıdır, şuurlu olmalıdır.
31 Temmuz 2014 Perşembe
İbadet Nedir - Niçin İbadet Ediyoruz ?
İbadet, Yüce Rabbimiz olan Allah(cc) 'ın, vermiş olduğu nimetlere karşı kulluk vazifelerimizi kapsayan genel bir fıkıh terimidir. Yerde ve gökte bulunan herşey Allah'ı tesbih ederler, onu zikrederler, her bir mahlukun ve eşyanın zikri farklı olabilir. Sonuçta istikamet tevhid'dir. Bir ve tek olan Allah'a şükretmek, emir ve yasaklarına uymaktır.
De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. [En'am,162]
Neden yapılan ibadetler, alemlerin rabbi için ? sorusuna, bütün nimetleri veren, bizi yaratan ve tek hükümdar olan Rabbimizin aklımıza gelmesi güzel bir cevap olur.
İbadet, Allah için yapılırsa faydalı olur. Aksi halde, kişinin kendi zararına olur. Nitekim, riya olan işte hayır yoktur. (Birileri görsün, bilsin diye, gösteriş amacıyla yapılan ibadetler riya kapsamındadır)
Niçin İbadet Ediyoruz ?
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. [Zariyat,56]
İbadet kulluktur. Mademki yaratılış amacımız Allah'ı bir ve tek bilip, ona kulluk etmektir, o zaman ne duruyoruz ?
"Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz." [Yasin,22]
Rabbimiz, bizi yarattı, bize sayamayacağımız kadar nimet verdi, bizleri yanlız bırakmadı, en hayırlı mahluk olan insan olarak yarattı ve bizlere müslümanlığı nasip etti.
Bizi o kadar sevdi ki, imtahan üstüne imtahan verdi, kendisine güvenenleri ve rızası için yapılan hiçbir ameli karşılıksız bırakmadı. Bizden kul olmamızı, kulluk etmemizi isteyen, sadece ondan korkmamızı, ona yönelmemizi, istedi. Tanınmak istedi, zikredilmek istedi, sevmek ve sevilmek istedi. O, ol dedi ve her istediği oldu.
Artık imtahan dönemine vardık. Yaratılma amacımızı bilmemiz için peygamberler, kitaplar gönderdi. Birçok şeyi vesile kıldı. Ancak insanların çoğu, bu kadar verilen nimetin şükrü karşısında hep aciz kaldı ve hep aciz kalıyor. İbretlik çok olay oldu. Hatta birçoğunu Kur'an-ı Kerimde haber verdi. Ders alın, Şükredin, nankörlük etmeyin, itaat edin, isyan etmeyin öğütleriyle bizleri uyardı.
O, hep güzel ve hayırlı olanı murat etti. Bizim ona kul olmamızı istedi.
İsyan edenler ve karşı gelenler oldu. İtirazcılar ve nankörlükler arttı. Ancak samimi olan kulları, nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi, ne için yaratıldığımızın bilincini kavrayarak düşündüler. Ölüm sonrasına inandıkları, bu kâinatın bir düzen ile hareket ettiğini kavradıkları ve Allah emrettiği için, onun rızasını kazanmak için ibadet etme mecburiyeti hissettiler.
İbadet ile onu zikretmek, onun rızası için çalışmak ve şükretmek ile, hem dünyamızı hem ahiretimizi kazanmamız gerekir. İmtahan vaktindeyiz. Bu imtahan içerisinde, sıkıntıya düştüğümüz ve rahatlığa kavuştuğumuz zamanlar olacaktır. Dua, ile Allah'a yönelerek ondan istemek, ondan beklemek ve ona güvenmek gerektiğini bilmekte bize yardımcı olacaktır. Nitekim Dua, ibadetin ta kendisidir (Hadis-i Şerif)
Nasıl İbadet Etmeliyiz ?
Müslümanlığımız gereği, yapılması tavsiye edilen ilk işimiz, Allah'ın adıyla başlamak sûretiyle samimi ve Allah(cc) rızası için yapılan niyettir. Niyetler samimi olmadıkça, ibadetlerde gösteriş oldukça ilerleyemeyiz. Bu yüzden, ilkönce niyetimizi kontrol etmeliyiz.
İbadet etmek için fıkıh öğrenmemiz ve bilmemiz gerekir. (Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer. [Hadis-i Şerif, Deylemi])
Bütün farzlar, vacipler, sünnetler ibadettir. Namaz, oruç, zekat, hac, rızık temin etmek, zikretmek, yardım etmek, haramdan sakınmak, helali talep etmek, dua etmek, din kardeşinin sıkıntısını gidermek, Kur'an okumak, ilim öğrenmek, ilim öğretmek gibi Allah için yapılan her şey ibadettir.
İnsanların en çok ibadet edeni, en çok Kur'an okuyandır. [Hadis-i Şerif, Deylemi]
Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez. [Hadis-i Şerif, Taberani]
İbadetlerdeki feyzi, bereketi, lezzeti almak ve yaşamak istiyorsak Fıkıh öğrenmeliyiz. Bu sitenin amaçlarından biri, fıkıh öğretmektir. Fıkıh ise, bütün dini bilgileri kapsayan en büyük İLİM'lerden biridir.
24 Temmuz 2014 Perşembe
İYİLİK KAYBOLMAZ, FENALIK UNUTULMAZ
Süfyan-ı Sevrî rahmetullahi aleyhiden bazı sözler
- Eğer insanların ağraz-ı dünyadan âri (dünyevi hedeflerden uzak) olarak ilim tahsil edeceklerine emin olsaydım, Allah rızası için evlerine gider öğretirdim.
- Cidden âlim olanlar, ziyaretlerini zenginlere hasretmezler.
- Haksız sözleri tasdik eden dost değildir.
- Kalp hulusu ile tahsil olunan ilim, ibadetin ta kendisidir.
- Çok adam vardır ki, haktan yana görünür; münafıktır.
Ebu Nasr Beşer İbnü’l-Haris rahmetullâhi aleyhiden…
- Elem ve kederlerden masun (muhafaza) olmak isteyenler, kötü tabiatlılarla konuşmasınlar.
- Medihten (övülmekten) hoşlanmak kadar ahmaklık tasavvur edilemez.
Ebu Yahya Malik rahmetullâhi aleyhiden…
- Bir köpek, fena ve kötü ahlâklı arkadaştan hayırlıdır.
- Âhiret işlerine teşvik edecek arkadaş kalmadı. Şimdiki arkadaşlar, arkadaşının kalbini ifsat etmekten başka bir şeye yaramazlar.
Ebû Derda rahmetullâhi aleyhiden…
- İyilik kaybolmaz, fenalık unutulmaz.
- Hayrın ne kadar ufak olsa da yine işle.
- İlim olmayınca insan muttaki de olamaz
Ubey İbni Ka’b rahmetullâhi aleyhiden…
- Kitabullah’ı rehber edinenin hükmüne razı olun. Çünkü Cenab-ı Nebi aleyhissalâtu vesselâm bize Kur’ân’ı halef olarak bıraktı.
- Açlık nur, tokluk şehvet ateşidir.
- Hakikati söyleyenlerin ne kadar muarız ve tahkir edicisi olsa da düşmanları dahi onların ulviyetini tasdik ederler.
Selman-ı Fârisî rahmetullâhi aleyhiden…
- Gece ibadetlerini bırakma.
- Sadık arkadaşını bir kabahatinden dolayı terk etme, zira o, müsait bir zamanda hatasını telafi eder.
Talha bin Abdullah rahmetullâhi aleyhiden…
- Çok zeliller vardır ki, hüsn-ü ahlâkı (güzel ahlak) kendisini aziz eylemiştir. Sû-i ahlâk (kötü ahlak) bir vahşettir ki, neticesi vahimdir.
- Hayâsız bir ömürde hayır yoktur.
Hz. Ali kerremallahu vecheden…
- Seninle arkadaş olacak kimse; akıllı, fenalıklardan sakınan, sâfi, doğru ve dürüst kimse olmalı.
- Halk arasında fenalıklar doğuracak sözler söyleme, dilini tut.
- Senin hakkında bir fenalığa sebep olabilecek herhangi bir şeye bakmaktan gözlerini men et.
- Dünyaya aldanıp da saraylar kurmaktan çekin.
- Bir dostunun Allah’a sevgisi yoksa sadık bile olsa ondan ayrıl.
- Sır, bence anahtarı kaybolmuş, kapısı mühürlenmiş, kilitli bir ev içindeki vediaya (emanet) benzer.
- Akıl din ile; din akıl ile beraberdir.
Abdullah bin Hasan rahmetullâhi aleyhiden…
- Salihlerin bulunduğu yerlere rahmet nazil olur.
- Cemal-i ilim cemal-i servetten efdaldir. (İlmin güzelliği zenginlik güzelliğinden üstündür.)
- Kendini senâ eden (öven), kadir ve itibardan düşer.
İmam-ı Âzam rahmetullâhi aleyhiden…
- Elli senedir halkla temas ederim. Ne günahlarımı affedecek bir dost, ne de gazabımı teskin ve ayıbımı örtecek bir arkadaş bulabildim.
- İlmi ve faydalı şeyleri bırakıp da cahiller ve kararsız adamlarla konuşmaya koyulmak, ahmaklık gibidir.
- (Ey ilim ehli!) İlmi zillete düşürmeyin. Cahil ile ünsiyetten daha elim bir şey yoktur.
Zemahşeri rahmetullâhi aleyhiden…
- Büyük bir fenalığa karşı akla gelecek iyilik, onu af etmektir. Lakin en büyük iyilik, fazladan kendisine iyilikte bulunmaktır.
- Seni zemmedeni methetmen (aşağılayanı övmen), (sevap ve fazilet açısından) ciğerpareni öldüren adamın oğlunu ölümden kurtarmak gibidir.
Hazret-i Aişe radıyallâhu anha validemizden…
- İyi ahlâkın alametleri şunlardır:
Halkla olan münasebette munis ve sadık olmak,
Ana-baba ve akrabayı ziyaret etmek,
İyilik edenleri mükâfatlandırmak,
Komşunun, dostların, yakınların ayıplarını örtmek.
Muhyiddin-i Arabî rahmetullâhi aleyhiden…
- Birlik kuvvettir. Müslümanlar İslâmî bağlarla birbirlerine bağlanıp uzlaşırlarsa, yıkılmaz bir kale gibi olurlar. Din düşmanlarının bütün tecavüzlerine, zulüm ve taarruzlarına, düşmanların hilelerine karşı koymak ve korunmakta muvaffak olurlar. Ve dünyada en sadık dost, en civanmert kardeş ve arkadaşa nail olurlar.
- Mürüvvet sahibi odur ki, halkın iyiliklerini görür, fenalıklarını görmez.
- Nefsinin noksanını görmekte kör olanın günden güne azgınlığı artar.
Davut bin İsfehânî rahmetullâhi aleyhiden…
- Af aklın zekâtıdır.
- Kendini, nefsini beğenmek kadar ahmaklık olamaz.
18 Temmuz 2014 Cuma
AF VE MAĞFİRET AYI: RAMAZAN-I ŞERİF
Kadir Gecesi’ni arayalım
Oruçla insan şeytanı kahreder
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “... Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer; 10)
Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan ayında oruç tutanlardır.” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor.
Her amelin bir sevabı, her sevabın da bir hesabı vardır. Bazı ameller vardır ki her bir tanesi on sevaptır, bazıları yetmiş sevap, bazıları da yedi yüz sevaba kadar gider. Bazı ameller de vardır ki o amellere, Allah istediği kadar sevap verebilir. Orucun sevabı ise Allah-u Zülcelâl’in karşılığını hesapsız olarak verdiklerindendir. Bu hüküm, hadis-i şeriflerde bildirilmektedir.
Denilmiştir ki: “Oruç tutmaktan maksat, Allah’ın düşmanını kahra uğratmaktır; o da şeytandır. Şeytan’ın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmekle olur. Bunun yolu ise oruçtur.”
İbn Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü oruç ve Kur’an, kul için şefaat edeceklerdir. Oruç şöyle diyecektir: ‘Ey Rabbim! Ben, onu gündüzleri şehevi arzulardan almıştım.’ Kur’an da şöyle diyecektir: ‘Ben de onu, geceleri uykudan, dinlenmekten almıştım.’ Onların böyle demeleri üzerine, her ikisinin de şefaatleri makbul olur.” (Ahmed bin Hanbel, Taberani, İbn-i Ebi’d Dünya, Hâkim)
Ramazan ayı, Allah’ın rızasına ulaşmak, cennet nimetlerini elde etmek ve cehennemden azat olmak için çok büyük bir vesiledir. Dikkat edersek hadis-i şeriflerde geçtiği üzere Ramazan ayı, hakkını yerine getirenlere şefaat edecektir. Burada, bizlere bir işaret vardır. “Onun hakkını yerine getirmek”… Çok kısa bir cümle olduğu halde, altında çok büyük manalar vardır. Orucun hakkını yerine getirmek, Allah’ın bütün emir ve nehiylerini gözetmekle olur.
Demek ki Allah-u Zülcelâl, kabirde ve kıyamet gününde perişan olmamamız için bize Ramazan ayını ve Kur’an’ı nur olarak vermiştir. Öyleyse bizlerin de Ramazan ayına hürmet konusunda çok dikkatli davranması gerekir. Ramazan ayında, bol bol Kur’an okuyarak, kabir ve kıyamet gününün karanlığına karşı, bu iki nuru elde etmemiz gerekir. Bu mübarek ayda, gece gündüz demeyip elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl’i zikredelim.
Hayırlar harmanı…
Ramazan ayı öyle bir hayırlar harmanıdır ki, bildiğimiz gibi değil! Onu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Hz. Ömer radıyallahu anhu buyuruyor ki: “İnsan, Ramazan ayında yemek yemek için sahura kalkıyor, bu sünnettir. Fakat onun niyeti, esas olarak namaz kılmak zikir yapmak, ibadet etmek olsun.”
Herhangi bir kimse, Ramazan Ayı'nın gecelerinde uyanıp kalkmak için yatağında hareket ettiğinde, bir melek şöyle nida ediyor: “Kalk! Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun.” Kalktığı zaman yatağı: “Ya Rabbi! Ona, cennette ipekten yataklar ver” diye, dua ediyor. Elbiselerini giydiği zaman elbiseleri: “Ya Rabbi! Cennet hurilerinden, cennet elbiselerinden ona ver” diye, dua ediyor. Ayakkabılarını giydiği zaman ayakkabıları: “Ya Rabbi! Onu sırat köprüsünden çabuk geçir, ayağı kaymasın, ateşin içine düşmesin” diye dua ediyor. Abdest almak için suyun yanına gittiği zaman, su: “Ya Rabbi! Onun günahlarını affu mağfiret et, onu günahlardan temizle” diye dua ediyor. Abdest alıp namaz kılmak için seccadesinin üzerine geldiği zaman, ev: “Ya Rabbi! Onun kabrini genişlet, dar etme, ona kabirde azap verme” diye, dua ediyor. Namaz kıldıktan sonra veya namazın içindeyken, Allah-Zülcelâl o kula şöyle nida ediyor: “Ya kulum! Dua senden, kabul benden. Sen iste, ne istersen vereceğim.”
İşte, Allah-u Zülcelâl, Ramazan ayının hürmetine, bu fırsatı bize veriyor. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, ibadetinden sonra, tekrar kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse, o rahat ettirmesi de ibadettir.
Bu ayda vaktimizi gafletle geçirmemeliyiz. Çünkü çok kıymetlidir.
Nitekim bir gün, Allah Resulü minbere çıkarken Cebrail aleyhisselâm gelmiş ve: “Ramazan-ı şerîf’e erişip de günahlarını affettiremeyen kimse, rahmetten uzak olsun! Yanında Sen’in ismin zikredildiği hâlde salât ve selâm getirmeyen kimse, rahmetten uzak olsun! Ana babasının yaşlılığına erişip de veya onlardan birinin ihtiyarlığını görüp de, cenneti kazanamayan kişi rahmetten uzak olsun!” diye dua etmiş, Allah Resulü aleyhisselatu vesselam da her birinden sonra: “Âmîn!” buyurmuşlardır. (Hâkim, IV, 170/7256)
Demek ki, Ramazan-ı Şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur'an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza etmek ister çünkü dehşetinden artık hakikatin farkına varmıştır, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim.
Af ve mağfiret ayı
Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelâl, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan Ayı'nın ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Kim, inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, Müslim)
Onun için firsat elimizdeyken, bunu iyi değerlendirmemiz ve kendimizi Allah-u Zülcelal'in affına müstahak etmemiz lazımdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, sanki kıyameti ve cehennemi görüyordu. Onun için demiştir ki: “Eğer benim ümmetim, Ramazan ayında kendileri için neler olduğunu bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” Ama insanın nefsi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, Ramazan'ın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Nefsimizi azarlayarak ona: “Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!” dememiz ve Efendimiz aleyhisselatu vesselamın buyurduğu gibi davranmamız lazımdır.
Cennete çağırılıyoruz
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzeli ve daha fazlasıyla karşılık vardır. Yüzlerine ne kara bulaşır ne de aşağılanırlar. Cennet ehli işte bunlardır. Orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus; 26)
Allah-u Zülcelâl, kullarına karşı şefkat ve merhamet sahibi olduğu için, daima onları imana ve dolayısıyla cennete çağırır. İnsanın başına kötü olarak ne gelirse, nefsinden dolayı gelir. Nefis, insana o kadar düşmandır!
Nefis, insana der ki: “Sen ölünceye kadar nasıl namaz kılacaksın? Ramazan ayında, bir ay boyunca nasıl yemek yemeyeceksin, sigara içmeyeceksin, su içmeyeceksin, çay içmeyeceksin? Mallarının zekâtı çoktur, nasıl onun hepsini başkalarına vereceksin? Bütün bunlara nasıl dayanacaksın!” diye daima arsızlık ve yaramazlık yaparak, sahibini şeytanın tarafına götürmek için hatara ve fikirler ileri sürer.
Nefis, çok yaramazdır. Bazen de sahibine: “Sen bu şehvetinden, bu gafletinden kendini hiç kurtaramazsın. Bunlardan kurtulmanın çaresi yoktur!” diye, ümitsizlik aşılamaya çalışır.
O böyle söyleyince, kişi de o şehvetine ve gafletine, ‘Nasılsa kurtulamıyorum’ diye devam ediyor. Hâlbuki böyle bir şey yoktur. Bir kimsenin böyle düşünmesi çok gariptir. Kim: “Benim bu şehvet duygularımdan, bu gafletten kurtulmam imkânsız. Eğer kurtulursam da bu çok acayip bir şey olur!” derse, o kimse, Allah-u Zülcelal'in ilahi kudret ve azametini -hâşâ- aciz görüyor demektir.
Oysa onun nefsine hidayet vermek, Allah-u Zülcelal'in katında nedir ki? Allah için hiçbir şey zor değildir. Fakat nefis ve şeytan insanı ümitsiz etmeye çalışmaktadır. Hâlbuki insanın aklı vardır; nefsin bu gibi arzularına karşı mücadele etmesi ve bunların bir hatara, bir vesvese olduğunu kabul etmesi gerekir.
Kadir gecesinin kıymetini bilelim
Ramazan ayı içerisinde, Kur’an-ı Kerim’de bin aydan daha hayırlı olduğu haber verilen Kadir Gecesi bulunmaktadır. Bin aydan daha kıymetli ve faziletli olan Kadir Gecesi’ni fırsat bilip kendimizi kurtaramazsak Allah’ın nasip ettiği aklın, bize ne faydası var ki? …
Kadir Gecesi, çok büyük ve şerefli bir gecedir. Bu gecenin büyük ve şerefli olmasından dolayı da bu gecede yapılan ibadet ve bu ibadeti yapan kimse de büyük ve şerefli kimselerden olmaktadır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Leyle-i Kadir’i bilhassa Ramazan’ın son on gününde aramamızı bizlere tavsiye etmiştir. Ulemanın birçoğu, Kadir Gecesi'nin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğunu, bazıları ise ya yirmi bir, ya yirmi üç veya yirmi beş veya yirmi dokuzunda olduğunu söylemişlerdir. Ulamanın çoğunluğu, yirmi yedinci gecesi olabilir, dediği için hepimiz o geceyi Kadir Gecesi olarak biliyoruz. Fakat başka geceler de olabilir. Onun için diğer gecelerde de kendimizi yapılması gereken ibadetlerden mahrum etmemeliyiz. Bu gece, bin aydan daha hayırlı olduğu için çok iyi değerlendirmek lazımdır. Bu gecede “Allah-u Zülcelâl, bizi, benim kulum gerçekten samimiyet ve ihlâsla rızamı istiyor” diye görsün. O şekilde davranalım.
16 Temmuz 2014 Çarşamba
Vah Günahlarım!
Rivayet edildiğine göre Hz. Ali r.a., günahlarından korkup ümitsizliğe düşen birine:
– Seni bu hale düşüren nedir, diye sordu. Adam:
– Büyük günahlarım, diye cevap verdi. Hz. Ali r.a.:
– Hay yazık sana! Allah’ın rahmeti senin günahlarından daha büyüktür, dedi. Adam:
– Benim günahlarım hiçbir şeyin temizlemeyeceği kadar büyük, dedi. Hz. Ali r.a.:
– Hayır! Asıl senin Allah’ın rahmetinden ümidini kesmen, işlediğin günahlarından daha büyük, dedi.
10 Temmuz 2014 Perşembe
ZEKâT SORULARI
Zekât ne demektir? Zekâtın hükmü nedir?
Zekâtın sözlük anlamı, artmak, çoğalmak, arınmak ve bereketlenmek demektir.
Dini anlamda zekât; ‘Nisab’ adı verilen, asgari zenginlik ölçüsündeki bir malın belirli bir miktarını, belirli bir zamandan sonra, Allah rızası için ihtiyaç sahibi kimselere karşılıksız olarak teslim etmektir.
Zekât verebilecek niteliklere sahip olan bir insanın zekât vermesi, farzdır. Bu; kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Bunun için zekâtı inkâr etmek küfürdür. Farz olduğu halde onu yerine getirmemek, diğer farzları işlememek gibi günah ve haramdır.
Zekât vermemenin cezası nedir?
Zekât vermemenin hem dünyada hem de ahirette azabı vardır. Ahiretteki azabı, yakıcı, şiddetli bir azaptır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Altın ve gümüşleri biriktirip Allah yolunda harcamayanları, büyük bir azabın beklediğini müjdele. Kıyamet günü, altın ve gümüşleri ateşte kızartılarak, bunlarla sağları, solları, yanları ve sırtları dağlanır. ‘İşte bunlar biriktirdiğinizdir. Biriktirdiğinizin tadına bakın.” (Tevbe; 4-5)
Allah için zekat vermek, dünya nimetlerinden uzaklaşarak, ahiret için yapılan karlı bir ticarettir. Onun için insan, elindeki bu varlığı ve zenginliği, Allah-u Zülcelal’in verdiğine ve yine O’nun bir gün alabileceğine inanıyorsa, emretmiş olduğu zekâtı verirken de cimrilik yapmamalıdır.
Dün Karun’u malları ile beraber toprağa yutturan Allah-u Zülcelâl, bugün senin malını da elinden alabilir. Dünyada verilen cezanın bir çeşidi de budur. Bunu akıldan hiç çıkarmamak lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur: “O mallarda, dilencilerin ve mahrum kalanların hakkı vardır.” (Mearic; 24-25)
Nisab ne demektir? Altının nisabı 20 miskal, gümüşün nisabı ise 200 dirhemdir denilmektedir. Bunlar, bugünkü ölçülere göre ne kadardır?
Nisab; zekâtın farz olabilmesi için, zaruri ve aslî ihtiyaçların dışında, sahip olunan malın en az sınırıdır. Hanefi mezhebine göre; bu günkü ölçülerle altının nisabı yaklaşık 85 gramdır. Gümüşün nisabı ise yaklaşık 700 gr.dır. Şafii mezhebine göre; bugünkü ölçülerle altının nisabı yaklaşık 85 gr.dır. Gümüşün nisabı ise 504 gr.dır.
Zekât Ramazan ayında mı ödenir? Vakti girmeden önce zekât ödenir mi?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, şartlar tamamlandıktan sonra, zekâtın hemen verilmesi gerekir. Bir kimseye zekât vermek farz olur da bu zekâtını ödeme gücüne sahip olursa onu geciktirmesi caiz değildir.
Zekâtın farz olmasının şartlarından birisi de üzerinden bir yıl geçmiş olmasıdır. Zekâtın Ramazanla hiçbir münasebeti yoktur. Mal sahibi, hangi tarihte nisaba malik olmuşsa, o andan itibaren üzerinden bir yıl geçtiği vakit, onun zekâtını vermeye mecburdur. Zekât vermekle yükümlü olan kişi, özürsüz olarak zekâtını tehir ederse günahkâr olur.
Bir kimse, ödeme gücüne sahip olduğu halde zekâtını tehir ederse, bunu tazmim etmesi gerekir. Bu mesele, bir kişinin yanında bulunan emanet mala benzer. Sahibi bu emaneti istediği zaman onu nasıl ödemek gerekirse, zekât vakti gelince onu da hemen ödemek gerekir. (Durrü’l-Muhtar; 2/16)
Nisaba malik olan bir kimsenin zekâtını, yılı dolmadan önce kendi isteği ile vermesi caizdir. (Fethü’l-Kadir, 1/516; el-Mühezzeb, 1/166; el-Muğni, 2/629) Vakti gelmeden önce yıl içerisinde verilen zekâtlar, hesap edilerek, yılsonunda, yani vakti girince verilmesi gerekli olan zekât miktarından düşürülür.
Zekât verilirken ticaret malları alış fiyatıyla mı yoksa satış fiyatıyla mı değerlendirilmelidir?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, satım için bulundurulmayan sabit eşyalar (demirbaşlar) düşüldükten sonra, üzerinden bir yıl geçmiş olan ve zekâtın kendisine farz olduğu ticaret mallarının değerlerinin tespit edilmesi gerekir.
Meşhur olan görüşe göre, zekâtın farz olduğu anda, pazarda malın satıldığı günün fiyatı üzerinden değerlendirme yapılır. Bu fukaha çoğunluğunun görüşüdür.
Bundan dolayı tercihe uygun olan, üzerinden bir yıl geçince malın zekâtının, ödeneceği gündeki çarşıdaki fiyatı esas alınarak değerlendirilmesi gerektiği şeklindeki cumhurun görüşüdür. Satış fiyatından maksat ‘toptan satış’ fiyatıdır. Çünkü bu, ihtiyaç halinde kolaylıkla satılabilecek fiyattır.
Ticari malların zekâtları kendilerinden mi verilir yoksa kıymeti mi verilir?
Hanefi mezhebine göre; tacir zekâtını, malın kendisinden vermekle, kıymetini vermek arasında serbesttir. Yani, bir yıl tamamlandığı zaman, mal sahibi, ticaret malının kıymetinin 1/40’ını vermekle, ticaret mallarının kendinden 1/40’ını vermek arasında serbesttir.
Zengin bir kimse, fakir olan damadına zekât verebilir mi?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, damat hakiki evlat sayılmadığı için muhtaç olduğu takdirde kayınpederiyle kayınvalidesinin zekâtlarını alabildiği gibi, zengin bir damat muhtaç kayınpederiyle kayınvalidesine de zekât verebilir.
Bir kimse ticaret yapmak için değil de paranın değerini muhafaza etmek için bir arsa alıp muhafaza etse, iyi bir müşteri çıkınca da satma ihtimali olsa, arsa üzerinden bir yıl geçince zekâtının verilmesi gerekir mi?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, bir kimse ticaret maksadı ile değil de elindeki paranın bugünkü değerini muhafaza etmek için bir arsa satın alır ve üzerinden bir yıl geçerse zekâtının verilmesi gerekmez. Çünkü gayesi ticaretle meşgul olup devamlı alış veriş yapmak değildir. Ancak emlak alım satımı yapan kimse, bu işin ticaretini yaptığı için zekât vermesi lazımdır.
Sabit mallarda (demirbaş) zekât var mıdır?
Zekât verilmesi gereken ticaret malında dikkate alınan şey, malın dönüp dolaşan (mütedavil) bir özelliğe sahip olmasıdır. Ticari mahallerde bulunan, alınıp satılmayan binalar ve sabit eşyalar, değerlendirme anında hesaba katılmaz ve bunların zekâtı verilmez.
Ticaret yapan bir kimsenin elindeki ticaret malı yıllarca kalsa yine her sene zekâtını verecek midir?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, ticaret yapan bir kimsenin elinde ticaret malı yıllarca kalsa bile nisaba ulaştığı takdirde, mutlaka her sene hesaplanıp zekâtı verilir. (Fetava el-Kübra, 2/43)
Ziynet eşyasına zekât düşer mi?
Hanefi mezhebine göre, altından ve gümüşten yapılmış olan; nişan yüzüğü, küpe, bilezik gibi ziynet eşyaları nisab miktarına ulaştığında, üzerinden bir sene geçtiği zaman zekât vermek gerekir. (Fethu’l-Kadir, 1/574; Durrü’l-Muhtar, 2/41)
Şafii mezhebine göre, kadının sahip olduğu altın ve gümüşten olan ziynet eşyasının üzerinden bir sene geçmiş olsa bile, zekâta tabi olmaz. Çünkü bu mezhebe göre, kadının ziynet eşyası, insanın normal olarak kullandığı elbise gibidir.
Fıtır sadakasını (fitre) kimler ve ne zaman verirler?
Fıtır sadakası, Ramazan ayının sonuna yetişen ve asli ihtiyaçlarının dışında en az nisab miktarı bir mala sahip olan her hür Müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Buna kısaca “fitre” de denir.
Bu sadaka; orucun kabulüne, ölüm sırasında sıkıntılardan ve kabir azabından kurtuluşa bir vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye ve onların da bayram sevincine katılmalarına bir yardımdır.
Hanefi mezhebine göre, fitre, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olur. Ancak bu vakitten önce veya sonra da verilebilir. Önceden verilmesi ile fakirler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar. Bu nedenle, Ramazan ayı içinde verilmesi daha iyidir. Şafii mezhebine göre, fitre sadakası Ramazan ayının son akşamında güneşin batmasından itibaren vacip olur.
Bayramdan sonraya bırakılması ile sadaka düşmez, kaza edilmesi gerekir.
3 Temmuz 2014 Perşembe
HAKİKİ DOSTUN MÜKâFATI
Bir dostun en hakiki yoldaşı, hiç şüphesiz üzerinde hiçbir münafıklık alameti bulunmayan, hakiki samimiyeti özünde taşıyan kimsedir. Ne emanete hıyanet eder, ne yalan söyler ne de söz verdiğinde sözünden döner. Velhasıl, kişinin milyonlarca arkadaşı olsa da dostları, bir elin beş parmağını geçemeyecek kadar azdır. İnsan yarenini daha özenli seçer ya da hayatındaki tecrübelerle tek tek elenirler.
Dostluktan muhabbet açılınca aklımıza ilk gelen, sahabelerden hep Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu oluyor. Hz. Resulullah’a dostluğu yanında, elbette Rabbine olan teslimiyeti ve muhabbeti de dikkat çekiyor. Hatta üzerine ayetler indiriliyor…
“Ümmetine en şefkatli muamelede bulunan hak Peygamber 124.000 sahabesinin her birinin ayrı ayrı takipçisi ve destekçisiydi. Öyle ki; her biri bu samimiyetten ötürü, en çok kendisinin sevildiğini iddia edebilirdi. Çünkü hangisi onunla bir dem beraber olsa oradan Muhammedi kokular ve nurlarla gönlü doymuş bir halde kalkıyordu.
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, her vakit namazından sonra sahabelerin halini hatırını sorar. İhtiyacı olanın Mescid-i Nebevi’den çıkmadan ihtiyacı giderilir; suali olan cevabını almadan ayrılmazdı oradan. Eğer mescide iki ya da üç vakit üst üste gelemeyen olursa bizzat kendisi ziyaretinde bulunur; hasta ise şifası için dua eder, bir ihtiyacı var ise giderilmesi için yardımcı olurdu.
Bir gün, yareni Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu da mescide gelemedi. Bu hal, iki veya üç vakti bulduğunda, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem hüzünle onu ziyaret için yola koyulur. Bir yandan da eğer bir hastalığı varsa şifa bulması için, yok borcu ya da dünyalık bir meşgalesi varsa Rabbi’sinden onu gidermesi için yardım ister…
Yolda Cebrail aleyhisselam ile karşılaşırlar. Fakat Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şaşkınlaşır, bir türlü anlam veremez Cebrail aleyhisselâmın haline ve sorar:
- Nedir bu halin Ya Cebrail? Niçin hasır içerisindesin? Hz. Cebrail:
- Ya Resulellah, arkamdaki binlerce melekle beraber Ebu Bekir şerefine arza gönderildik. Ebu Bekir (radıyallahu anhu) öyle bir fedakârlık yaptı ki bizler de kendisini örnek almak istedik. Bu gün içerisinde; son bir kıyafeti üzerindeyken, sahabelerden ihtiyaç sahiplerinden biri kapısını çaldı. İhtiyacının bir kıyafet olduğunu belirtti. Ve Allah rızası için Ebu Bekir’den yardım istedi. O da o sahabenin ihtiyacını giderdi fakat kendisi hasıra sarılmak zorunda kaldı ve namazını da hem utanarak hem ağlayarak, bu şekilde eda etti. Elbisesi olmadığından, cemaatle namaza da iştirak edemedi. Biz de Allah’dan ona bir haber getirdik, dedi.
O ki Kureyş’in ve Mekke’nin en tanınmış, en varlıklı ailelerinden idi. Çıkıp sokaklara seslense ihtiyacı giderilebilecek bir dost. Sadece Rabbi’sinden ihtiyacının giderilmesini istedi belki de.
Sıkıntısını Rabbi’sine ısmarlamış ve sabırla beklemişti. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, gözlerinde mübarek yaşlarıyla Hz. Cebrail’e yoldaş oldu. Ve Hz. Ebu Bekir’in evine geldiler. Kapıyı çaldılar. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu kapıdan başını uzattı. Nurlu yüzünde, edepten ötürü bir kızıllık vardı. Belki sevgilisini, gönlünün huzurunu karşısında görmek onu utandırmıştı. Cebrail aleyhisselam:
- Ey Ebu Bekir, Rabbim beni sana gönderdi ve buyurdu ki; “Ya Cebrail, ben Ebu Bekir kulumdan razıyım. Sor bakalım kulum da benden razı mıdır?”
Hz. Ebu Bekir’in dizlerinin bağı çözüldü. Gönlünün bağları şenlendi. Rabbi’si, kudret ve şanı yüce olan Rahman ve Rahim olan biricik Rabbi’si, zerre gönlüne hitapta bulunmuş ve ona lütufta bulunmuştu. İnci inci ağlamaya başladı. O ki Kuran’ı okurken (veya Allah’ı zikrederken) yanan ciğerinin kokusu, tüm Mekke sokaklarını doldurmuştu da aç olanlar, bir lokma tadabilmek için onu ziyaret ettiğinde, yanan Ebu Bekir’i bulmuştu. O ki teslimiyetin zirvesinde yaşayan ferman… O ki hüzün yolunda üçten biri olmuştu… O ki her asırda, her demde, her lahzada aşk hazinesinin rayihası…
- Ey Cebrail, ben kimim ki, ben kimim ki Rabbimden razı gelmeyeyim. Razıyım elbette ondan gelene… Razıyım elbette ondan iletilene…
Razıyım elbette Rabbimden her demde… Diyerek, olduğu yerde aşkın küllerini savururcasına dönmeye başladı.”
Bir aşk hikâyesi… Bir rızalık hatırası…
Bakınız, dostluk adına nice kıssalar, mucizeler, hatıralar anlatılır. Ama Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhunun teslimiyeti ve sevdası bambaşkadır.
Ölümün dahi bölemediği kusursuz vuslatlar ve sayısız hasretler vardır. Zamanlar farklı, diyarlar farklı, mesafeler zorlu, kişiler iştiyaklı olsa da kusursuz hediyeler taşıyan yürekler vardır.
26 Haziran 2014 Perşembe
Ramazan, Kur'an ayıdır
Ramazan ayını değerli kılan nedenlerden birisi, Kutsal kitabımız olan Kur'an'ın bu ayda indirilmiş olmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da " Ramazan ayı insanları kurtuluş yolan götüren, doğruyu yanlıştan ayıran Kur'an'ın indiği aydır. "(Bakara suresi, ayet 185) buyurmuştur.
Kur'an', Allah tarafından insanlara öğüt vermek ve yol göstermek için gönderilmiştir. Bu nedenle Kur'an insan için hayati değer taşır. Kur'an okumak bir ibadettir. Peygamberimiz Allah'ın bildirdiği görev ve sorumluluklarımızı sıkça hatırlamamız için Kur'an'ı çok okumayı teşvik etmiştir.
Müslümanlar, ramazan ayında Kur'an okumaya her zamankinden daha çok özen gösterirler. Bunun için evlerde veya camilerde bir araya gelerek, her gün Kur'an'dan yirmi sayfa okurlar. Ramazan ayının sonuna gelindiğin de ise Kur'an'ı baştan sona bir kez okumuş olurlar. Buna hatim denir. Daha sonra hatim duası yapılır. Müslümanlar yüzyıllar boyu bu geleneği devam ettirmişlerdir.
Kur'an, Ramazan ayında inmeye başlamıştır
Kur'anıkerim, ramazan ayının Kadir Gecesi'nde indirilmeye başlanmıştır. Kadir gecesi ramazan ayının 27. gecesi olarak bilinir. Yüce Allah Kadir Gecesi'nin "Bin aydan daha hayırlı" olduğunu haber vermiştir. Peygamberimiz de "Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Kadir Gecesi'ni değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhari) buyurarak, bu gecenin önemini belirtmiştir.
Ramazan, oruç ve sabır ayıdır
Ramazan ayını önemli kılan etkenlerden biri de, dinimizin temel ibadetlerinden olan orucun bu ay içinde tutulmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da "…Kim Ramazan ayına ulaşırsa oruç tutsun" (Bakara suresi, 185. ayet) buyurarak, ramazan ayında oruç tutulmasını emretmektedir. Bu nedenle Müslümanlar ramazan ayı boyunca oruç tutarlar.
Ramazan ayı oruç, ibadet ve sabır ayıdır. Allah'ın rahmet ve bağış kapılarının açıldığı aydır. Sevgili Peygamberimiz, ramazan ayında içtenlikle yapılan dua, ibadet ve iyiliklerin Allah katında daha değerli olacağını bildirmiştir.
Ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ne gibi etkileri vardır?
Gerçekten ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ayrı bir etkisi vardır. Bu ayın yaklaşması ile birlikte hazırlıklara başlanır. Ramazan boyunca yiyeceğimiz özel yemeklerin malzemelerini önceden alırız. Evlerimizde genel temizlik yapılır. Çevremizde bazı camilerin minarelerine mahya denilen "Hoş geldin ya şehrü ramazan" gibi yazılar görürüz. Radyolar, televizyonlar özel ramazan programı yaparlar.
Ramazanda oruç açma vaktinin ayrı bin neşesi vardır. Bütün aile bireyleri hep birlikte sofraya oturur, oruç açma vaktini gelmesini bekleriz. Ezan veya top sesinin duyulmasıyla birlikte orucumuzu dua ile açarız. Yemeğimizi yedikten sonra dua ederek Allah'a şükrederiz. Sonra akşam namazını kılar ve teravih namazı için hazırlıklara başlarız. Bu ayda camiler dolar taşar.
Ramazan ayı gerçekten bir ibadet ayı olarak yaşanır. Namaz ve orucun yanında aynı zamanda bir yardımlaşma ayıdır. Bu ayda yoksullar, düşkünler daha çok hatırlanır. Geleneğimizde yakınlar, komşular, yoksullar iftara çağrılır. Maddi durumu iyi olmayanlar için iftar sofraları düzenlenir.
19 Haziran 2014 Perşembe
GÜNAHLARDAN TAKVA İLE KORUNALIM
Günahlar karşısında
titrememiz lazımdır
Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O'dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O'nun katındadır. Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.” (En'âm; 2)
Allah'ın emir ve nehiylerini yerine getirirsek, kıyamet gününde O'nun huzuruna başarıyla, yüzümüz ak, açık bir alınla çıkarız. Cenneti kazandıracak sebeplere başvurmadan, cenneti istememiz doğru değildir. Cennete talip olmamız lazımdır. Eğer biz talip olursak, Allah-u Zülcelâl de verecektir.
Nasıl, dünya işi; yatarak, boş durarak yapılamıyor, dünya malı böyle elde edilemiyor, kişinin ille de çalışması gerekiyorsa; cenneti elde etmek için de böyle davranılmalıdır. Allah'ın katındaki ecir ve sevaplara, Allah'ın rızasına âşık olmalıyız. Bazı zatlar vardır ki, el ve ayakları hiç durmadan dünya ile meşgul olduğu halde Allah'a âşıktırlar, Allah'ı zikretmektedirler. Biz de böyle olmalıyız. Bize yarayacak olan şey budur.
Herhangi bir cenaze gördüğümüz zaman, kendimizin de bir gün hiç şüphesiz, yüzde yüz onun gibi olacağımızı düşünmeliyiz. Mademki bir gün öyle olacağız, o zaman daha bu dünyadayken ahiretimize hazırlanmalıyız.
Rabbimizin var olduğunu, kerem sahibi ve azap sahibi olduğunu biliyoruz ama meseleyi hafife alıyoruz. Onu bir saat düşünüyoruz, fakat yirmi saat gafiliz. Bu, Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanımak, bilmek değildir! Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanıyabilmemiz için bir saniye dahi Allah’tan gafil olmamamız lazımdır. Karşımıza bir günah geldiği zaman, titrememiz lazımdır.
Melekler şahitlik yapacaklar
Allah-u Zülcelâl, başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “O gün herkes, kendisiyle beraber bir sevk memuru ve bir şahid bulunduğu halde (mahşer meydanına) gelir.” (Kaf; 21)
Kıyamet gününde, her bir kişi, yeryüzünde nerede ne yapmış ise bir melek ona şahit olacaktır. Nasıl, dünyada birisi suç işlediğinde, iki kişiyi onun başına dikiyorlar ve onu elleri bağlı olarak götürüyorlarsa, kıyamet gününde de her bir insanın yanında bir melek olacak ve Allah-u Zülcelâl, o kişinin nereye götürülmesini istiyorsa oraya götürecek, onunla beraber gidecektir.
Allah-u Zülcelâl, diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfâl; 33) İnsanlar Allah'ın istediği gibi olurlarsa, hatta günah işleseler dahi, tevbe ve istiğfar ettikleri takdirde, Allah-u Zülcelâl onlara azap etmez. Çok gariptir ki, Allah-u Zülcelâl bize işaret vermekte, doğruyu göstermekte, bizler ise bundan gafil kalmaktayız!
Allah-u Zülcelâl çok adalet sahibidir. Kullarına bakıyor; kulun fikri, niyeti, ne şekilde ise Allah'a karşı samimiyet derecesi ne ise ona o şekilde muamele ediyor.
İnsan Allah-u Zülcelal'e, O'nun rızasına düşkün olduğu ve samimi olduğun zaman, Allah-u Zülcelal ona yardım etmekte, günahlardan kaçınması için güç ve kuvvet vermektedir.
Gece gündüz ibadet etmeliyiz
İnsan dünyada ne şekilde davranırsa kıyamet gününde o şekilde ameli önüne gelir. Arkamızda cehennem ateşi varken uyumayıp kalkmamız, yani gece gündüz ibadet etmemiz lazımdır.
Görüyoruz ki bu ahir zamanda, günahlar çok fazla olduğu için insanlar manevi olarak hasta olmakta ve kolay kolay da tevbe etmemektedirler. Kalpleri katılaştığı için manevi olarak hasta olmaktadırlar.
Allah’ın yardım ve inayetiyle bir kişinin tevbe etmesine vesile olunduğu zaman, o kişi bir müddet sonra, iyi bir hale geliyor. Fakat başkaları tarafından, ona kötü muamele yapılınca, bakıyorsun tevbesini bozabiliyor, yine eski kötü haline dönebiliyor. Bu, vebali ağır bir iştir. Onun için daima mümin kardeşlerimize karşı güler yüzlü olmalı, onlara şefkat ve merhametle davranmalıyız. Buna çok dikkat etmeliyiz!
Cennete en son girene…
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e: “Ya Rabbi! Cennete girecek en son kula ne kadar cennet vereceksin?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: ‘Kıyamet gününde cennete en son girecek olan şahıs cennetin kapısına gelir, Ben ona cennete gir ya kulum!’ derim. O: “Ya Rabbi! Herkes yerini aldı, cennet doldu, bana yer kalmadı” der. Ben: ‘Ya Kulum! Dünyadaki bir padişahın mülkü kadar sana versem yetmez mi?’ diye sorarım. Kul: “Yeter Ya Rabbi!” der. Bunun üzerine: ‘Bunun üç katı, hatta on katını sana verdim’ buyurur.
Bu kadar cennet verilen kul, o kadar sevinir, o kadar sevinir ki sanki cennetin hepsi ona verilmiştir. Musa aleyhisselam: “Ya Rabbi! Bu en adi, kendisine en az cennet verilen kuldur. Peki, kendisine en çok cennet verilen kula ne kadar vereceksin?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl: ‘Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.’ (Secde; 17) buyurdu.” (Müslim, Tirmizi)
Yani, onlara ne kadar cennet verileceğini, ancak Allah-u Zülcelâl bilir. En çok cennet verilecek kişiye, ne kadar cennet verileceği gizlidir. İnsanlar bunu ancak kıyamet gününde görecek, o zaman ne kadar olduğunu bileceklerdir. İşte Allah-u Zülcelâl, onlara böyle bir mükâfat hazırlamıştır.
Tevbeden kaçan kimse cennetten, Allah'ın rızasından kaçmış olur. İnsan bundan kaçar mı? Ne kadar yanlış bir şeydir. Kişi niçin kaçmaktadır? Nefis ve şeytan onu oyuna getirmekte, onun: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan pişman oldum, keşke yapmasaydım” demesini istememektedir. Tevbe etmek çok kolay olup mükâfatı çok büyüktür. Demek ki tevbe etmek de Allah'ın nasip etmesiyledir. Allah nasip etmediği zaman, kişi tevbe edemiyor.
Günahtan takva ile perdelenelim
Ne zaman, tam hakiki olarak Allah'a yönelirsek bize yarayacak odur. Bu dünyanın keyf ü sefası, dünya malı bize bir menfaat vermez.
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” (Bakara; 186)
Bu ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre, Rabbimiz daima bizimle beraberdir. Ve bizimle beraber olduğu için hem dünya hem de ahiret onun elinde olduğu için, her hayrı O'ndan istememiz lazımdır.
Bakın! Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyor: “Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.” (Bakara; 194)
Allah-u Zülcelâl ne güzel bizi irşad ediyor. Allah-u Zülcelâl, yardımı ile bir kimseyle beraber olursa o kişi daha ne isteyebilir?
Allah-u Zülcelal'in korkusu, nefisle günahın arasında daima bir perdedir. O korku, sahibinin günaha girmesine engeldir. Yani takva, Allah korkusudur. Korkmadığımız zaman, yine Allah-u Zülcelal'e yalvaralım. Çünkü Allah-u Zülcelâl, hem dünyada hem de ahirette selamete kavuşmamız için bize yol göstermiştir. Onun için Allah-u Zülcelal'e yalvarıp dua etmemiz lazımdır.
Günahtan ikrah etmeli insan…
Bir kişi, Allah-u Zülcelal'in gazabına sebep olacak hangi günah olursa olsun; bu günahlara karşı kalbinde, ruhunda, sırrında, daima acizliğini görüp o günahlardan kaçınmayı, uzak durmayı istemelidir. Allah-u Zülcelal'in üzerine farz kılmış olduğu ibadetlerin dışında fazla bir ibadet yapmayan fakat günah yapmayı da istemeyen, günahlardan ikrah eden kişi; Allah-u Zülcelal'in katında, çok fazla ibadet yaptığı halde günahlara meyleden kişiden daha hayırlıdır.
İnsan daima hayırlara meyilli olmalı, günahlardan da ikrah etmelidir. Bu hali kalbinde daima bulundurmalıdır. Eğer nefsine ve şeytana mağlup olup bir günah işlese bile, yine bu günahı yapmaktan ikrah etmelidir. Günah işlemese dahi günahtan ikrah etmediği takdirde, günahlara meyilli olup yine zarar görür.
Allah-u Zülcelal insanın kalbine muttalidir. Kulunun kalbinde, gazabına sebep olacak günahlardan kaçma, ikrah etme var mı, yok mu diye kontrol etmektedir. Onun için daima kalbimizde günahlara karşı bir ikrah, buğz etme hali bulunmalıdır.
Hülasa olarak, insanların içinde görünürde Evliya; manevi olarak da Allah-u Zülcelal'e düşman olmayalım. Allah-u Zülcelal, hem zahiri hem de manevi olarak kendisine dost olmamızı istemektedir. Yani, zahiri olarak bütün davranışlarımız, insanlara karşı düzgün olur ama kalbimiz, ruhumuz, sırrımız Allah-u Zülcelal'e karşı samimi olmazsa bu hal fâsıklıktır.
Onun için zahiri âzâlarımızdan daha fazla kalbimizle Allah-u Zülcelal'e dost olmamız lazımdır. Allah-u Zülcelal'e meylimizin güçlü olması lazımdır. Eğer biz şeytanın tarafına gidersek, Allah bize buğzeder ama kendisine yönelirsek hoşuna gidecektir.
İnsanların bir grubu, Allah-u Zülcelal'in yanında, bir grubu da şeytanın yanındadır. Biz de kalbimizle, ruhumuzla ve sırrımızla, Allah-u Zülcelal'in yanında olmamız lazımdır.
İnsan sadece zahiri olarak Allah-u Zülcelal'e yöneldiği zaman, onun ameli devamlı olmaz. Mutlaka manevi olarak da Allah-u Zülcelal'e yönelmesi lazımdır. İman, hem zahiri hem de manevidir. Zahiri olarak dil ile kelime-i tevhid getirdiğimiz zaman, eğer bunu kalp ile de tasdik etmezsek iman etmiş sayılmayız. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin zamanında, üç yüz kişi, bu kelime-i tevhidi dil ile söylemişlerdi ama kalben bunu tasdik etmedikleri için münafık idiler. O yüzden, maneviyat insan için çok önemlidir.
Allah’ın yardımına muhtacız
İnsan, Allah-u Zülcelal'in tevfikine (yardımına) muhtaç olduğuna inanır ve şiddetli olarak bunu Allah'tan isterse; Allah-u Zülcelâl de ona iman kuvveti verir ve güzel olan sebeplerle onu süsler. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı ona çirkin göstererek bunlardan muhafaza eder.
Öyle ise daima Allah-u Zülcelal'den tevfik istememiz lazımdır. Çünkü O'nun tevfikine çok muhtacız.
Tevfik; Allah-u Zülcelal'in, kendi rızasına sebep olacak amelleri insana nasip etmesi, insana yardım etmesidir. Allah-u Zülcelal hangi amellerden razı oluyorsa bu amelleri bir kişiye nasip etmesi, ona tevfik vermesinin bir alametidir. Bunun tam tersine, razı olmadığı ve gazaba geldiği amelleri de bir kişiye nasip ederse bu da o kişiye gazaba geldiğinin bir alametidir. Onun içindir ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah-u Zülcelal'e daima şöyle dua ediyordu:
“Ey kalpleri evirip çeviren Allah! Benim kalbimi, dininin üzerinde sabit kıl. Ey kalplere tasarruf eden Allah! Benim kalbimi, senin ibadetin üzerinde sabit kıl.” (Tirmizi)
Tabi dinimizde gevşek olmamızın sebebi de şudur: Hep dünyanın zahirine bakıyoruz ve ona çok kıymet veriyoruz. Anlatıldığına göre, bir Evliyaya: “Senin tevbe etmenin sebebi nedir?” diye sormuşlar, o da şöyle cevap vermiştir: “Ben çok büyük bir tüccardım. Aklım, fikrim, daima ticaretimde kâr yapmaktı, aklıma başka bir şey gelmiyordu. Bir sebepten dolayı zarar ettim ve malımın hepsini kaybettim. Bu durumdan aklımı kaybedecek duruma geldim ve nereye gittiğimi bilmeden sahraya çıktım. Sahrada kulağıma bir ses geldi, fakat baktım kimseyi göremedim. Bana şöyle diyordu:
“Bir kimse malı telef olduğu için mahzun oluyor ama ömrü faydasız bir şekilde boşu boşuna geçiyor, hiç mahzun olmuyor. Dünya, daima insanlara sırtını dönüp gidiyor. Ahiret de yüzünü dönmüş insanlara doğru geliyor. Sırtını dönüp kaçanın peşine düşmek ve yüzünü dönüp insana doğru gelenden kaçmak ne kadar garip!” Bu sesi duyunca kendi kendime dedim ki:
‘Ben ne kadar yanlış yapmışım. Hakikaten de bütün dünyanın ticaretini yapsaydım ve çok büyük kâr elde etseydim yine de bir gün ondan ayrılacaktım. Bu kadar üzüntü nedendir? Benim ömrüm hep boşuna geçiyor ama buna hiç üzülmüyorum! Hâlbuki ömür, benim elimde büyük bir sermayedir, onunla neler yapabilirdim… Kabir, her gün biraz daha bana yaklaşıyor, ben de ona doğru gidiyorum. Ben bunu bırakıp dünyanın peşine düşüyorum! Bu ne kadar yanlış…’ Böyle diyerek o hatalarımdan, dünyaya olan muhabbetimden pişman olup tevbe ettim ve kendimi tamamıyla Allah-u Zülcelal'e ve O'nun ibadetine verdim.”
Bu, hepimiz için bir ders değil midir? O Evliyanın davranışı doğru değil midir? Onun bu davranışı doğrudur. O sesi, sanki hepimize geliyormuş gibi düşünmemiz lazımdır.
İnsan daima Allah-u Zülcelal'e karşı samimi olmalıdır ve Allah-u Zülcelal'in razı olacağı amellere, nefsinin arzularından daha fazla gayretli olması lazımdır. Allah-u Zülcelal'e karşı kendimizi bir hiç olarak görmemiz gerekir. Daima O'nun kapısında durup konuşmalarımızda, hareketlerimizde, niyetlerimizde:
“Allah daima beni görüyor. Bunu yapmamdan razıdır, bunu yapmamdan razı değildir.” diye düşünüp daima Allah-u Zülcelal'in razı olacağı amelleri yapmamız lazımdır.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin...
12 Haziran 2014 Perşembe
GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAAT KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ....
GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAAT KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ....: Perşembeyi Cumaya bağlayan gece idrak edilecek Berat Kandili dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bir mesaj yayımladı..
TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAAT KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ. SELAM VE DUAYLA..... .Sabri KÖNTEK..
Perşembeyi Cumaya bağlayan gece idrak edilecek Berat Kandili dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bir mesaj yayımladı.
Mesajında, Berat gecesinin insanoğlu için her yıl bir hesaplaşma durağı olduğunu ifade eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez, “İnsanoğlu için adeta her yıl hesaplaşma durakları olarak oluşturulan bu rahmet gecelerinde, Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirme, zaman zaman ihmal ettiğimiz kulluğumuzun farkına varma, kendimize çeki düzen verme fırsatı buluyoruz” dedi.
Berat’ın yegâne sahibinin Allah olduğunu ancak her insanın beratının kendi elinde olduğunu kaydeden Başkan Görmez’in mesajında şu ifadelere yer verildi;
“Berat gecesi Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirmek için bir fırsat…”
12 Haziran Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Cenab-ı Hakk’ın lütfu ve inayetiyle yeni bir Berat Kandilini daha idrak edeceğiz. Hızla akıp giden ömür içerisinde böylesine bir geceye bir kez daha eriştirip bizlere güzel bir fırsat bahşettiği için Cenab-ı Hakk’a ne kadar hamd ü sena etsek ve ne kadar şükretsek azdır. Her yıl gelişiyle pek çok güzelliğin yaşandığı rahmet, mağfiret ve arınma mevsimi Ramazan-ı şerife yaklaştığımızın habercisi, kurtuluş, af ve arınma gecesi olan Berat Kandili, bizlere manevi bir nefes aldırma, kendimize dönme, tefekkür etme, kendimizi sorgulama, geçici olanla kalıcı olanı fark etme, kalp gözümüzü açma ve gönül dünyamızı temizleme fırsatı sunar. İnsanoğlu için adeta her yıl hesaplaşma durakları olarak oluşturulan bu rahmet gecelerinde, Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirme, zaman zaman ihmal ettiğimiz kulluğumuzun farkına varma, kendimize çeki düzen verme fırsatı buluyoruz.
“Berat Kandilinin bize öğrettiği en önemli hususlardan biri sadece Allah’ın affına mazhar olmak değil, affedici olmaktır…”
Berat Kandili, bizlere her türlü kötülük, çirkinlik, haksızlık ve adaletsizlikten beri olmayı, arzularımızın, tutkularımızın, heva ve heveslerimizin, bencilliklerimizin egemenliğinden, nefsimizin esaretinden kurtularak gerçek özgürlük olan beratımıza nasıl kavuşacağımızı öğretir. Nefis ve şeytanın hile ve tuzaklarından uzak kalmayı öğretir. Müslümanlar bu gecede kendilerini, hayatlarını, hayal ve beklentilerini planlayarak, onları Kur’an ve sünnet ölçüleri içinde bir kere daha gözden geçirerek aslında gerçek mü’min olma ve rıza-yı Bâri’yi kazanma yolunda kayda değer mesafe kat etme imkânına sahip olurlar. Bu mübarek gecenin bize sunduğu manevi iklimde beratımızı almamızın Yüce Rabbimiz’in ilahi mesajına kulak vermekle, Sevgili Peygamberimiz (sas)’in bizlere miras bırakmış olduğu sünnetini ve ahlakî erdemleri hayatımıza yansıtmakla mümkün olacağını bir kez daha anlarız.
Her yıl mübarek Ramazan ayına on beş gün kala idrak ettiğimiz Berat Kandilinin bize öğrettiği en önemli hususlardan biri sadece Allah’ın affına mazhar olmak değil, affedici olmaktır. Zira Allah’tan af bekleyen affedici olur. Allah’tan bağışlanma dileyen bağışlayıcı olur. Allah’ın hoşnutluğunu isteyen, hiç kimseyi hor ve hakir görmez. Allah’ın sevgisine ulaşmak isteyen, daima yüreğinde sevgi ve merhamet taşır.
“Berat’ın yegâne sahibi elbette Yüce Rabbimizdir. Ancak her insanın beratı kendi elindedir…”
Zira biz O’na bir adım yaklaşırsak O bize bin adım yaklaşır. Her türlü kötü amellerimizden tövbe ile uzaklaşır, salih amel ile O’na yönelirsek Allah’ın mağfireti şüphesiz bize erişir.
Yeryüzünü nimetleriyle donatan Rabbimizin verdikleri karşısında şükran duygusunu ifa ederek mülke ve eşyaya bakışımızı değiştirmeye vesile yapacağımız bu gecelerde elde ettiklerimizin, hayatımızın bütün gün ve gecelerine ahlak olarak yansımasını dua ve niyazlarımızda istemeliyiz. Biz müminlerin hırsları, tutkuları ve arzuları sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Allah’ın rızası sadece Rabbimize yaptığımız ibadetlerimizle sınırlı olmayıp tüm beşeri ilişkilerdeki ahlaki tutum ve davranışlarımızda da Rabbimizin rızasını kazanma arzu ve iştiyakını içimizde barındırmalıyız. Rabbimizin rızasına muvafık olmayan her türlü dünyevi çıkar ve isteklerden bizi beri kılması için beraat gecesini bir fırsat gecesi olarak görmeliyiz.
“Berat Kandili, kendimize, ailemize, din kardeşlerimize ve tüm kâinata karşı affedici, onarıcı ve bağışlayıcı olmayı öğretir…”
Berat Kandili, Yüce Rabbimiz nezdinde beratımıza vesile olduğu, Rabbimizin affediciliğine ve bağışlayıcılığına sığınmayı öğrettiği gibi, kendimize, ailemize, din kardeşlerimize ve tüm kâinata karşı affedici, onarıcı ve bağışlayıcı olmayı öğretir. Berat, kırılan kalpleri onarma, dargınlık duvarlarını yıkma, kin, nefret ve intikam duygularını aşma günüdür. Yüce Yaradan’ın affına erebilmek için yaratılanı affetme günüdür.
“Günahlarımızın beraatı ahdimize uygun olmayan davranışlarımızdan vazgeçerek Rabbimizin mağfiretiyle gerçekleşir…”
Bu gece vesilesiyle her türlü fitne ve fesattan kendimizi beri kılmalıyız. Günahlarımızın beraatı ancak misakımızı hatırlayarak ahdimize uygun olamayan davranışlarımızdan vazgeçerek Rabbimizin mağfiretiyle gerçekleşir. Bu gece mağfiret gecesi, bugün rahmetin tecelli edeceği gündür.
Gündelik hayatın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere, bir kandil olması dileğiyle aziz milletimizin ve yurt dışında yaşayan millet varlığımızla birlikte bütün İslâm âleminin Berat Kandili’ni kutluyorum. Yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların bizleri istikamet sahibi yapmasını temenni ediyor, bu gecenin, ülkemizin, İslâm âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, insanlığın hidayet, barış ve huzuruna, bütün müminlerin tövbe ve dualarının kabulü ile arınma ve affına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
5 Haziran 2014 Perşembe
Cuma günü
1- Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allah katında günlerin efendisi Cuma’dır. O kurban ve Ramazan bayramı günlerinden de faziletlidir. Cuma gününde şu beş özellik vardır: 1- Hazret-i Âdem o gün yaratıldı. 2- O gün yeryüzüne indirildi. 3- O gün vefat etti. 4- O günde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir. 5- Kıyamet o gün kopacaktır. Allah’a yakın hiç bir melek, hiçbir gök, hiçbir yer yoktur, hiçbir rüzgar, hiçbir dağ ve taş yoktur ki, Kıyametin kopmasına sahne olacağı için Cuma gününün heybetinden korkmasın.) [Buhari, İ. Ahmed] Cuma, müminlerin bayramıdır. Bugün yapılan ibadetlere en az, iki kat sevap verilir. Bugün işlenen günahlar da, iki kat yazılır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de, Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha kötüsü yoktur.) [Ramuz] (Cuma günü günah işlemeden geçerse, diğer günler de selametle geçer.) [İ.Gazali] (Cuma günü, kuşlar, vahşi hayvanlar birbirine, “Selam size, bugün Cumadır” derler.) [Deylemi] (Cuma diğer Cumaya kadar ve fazladan üç gün içinde işlenen günahlara kefaret olur. Çünkü iyi bir amel işleyene on kat sevap verilir.) [Taberani] (Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.) [Deylemi] (Cuma günü gusleden kimsenin günahları affolur.) [Taberani] (Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni] [Böyle büyük mükafat verilebilmesi için, o kişinin, düzgün itikada sahip olması, kul hakkını, kazaya kalan farzlarını ödemesi ve haramlardan vazgeçmesi şarttır.] (Cuma günü veya gecesi ölen mümin, şehid olur, kabir azabından kurtulur.) [Ebu Nuaym] (Ana-babanın kabrini, Cuma günleri ziyaret eden kimsenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.) [Tirmizi] (Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni] (Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehani] (Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk verilir.) [Taberani] 2- Kendisine Cuma namazı farz olan her müslümanın alışverişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Özürsüz Cumaya gitmemek haramdır. Ezan okunurken de, alışveriş yapmak mekruhtur. Halbuki alışverişin kendisi helaldir. Yani alınan mal mekruh değil, helaldir. Fakat ezan okunurken alışveriş yapılması mekruhtur. (Dürer) Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cuma namazını farz kıldı. Adil veya zalim bir imam [başkan] zamanında küçümseyerek veya inkâr ederek Cuma namazını terk edenin iki yakası bir araya gelmesin! Böyle bir kimse tevbe etmezse, onun namazı, zekatı, haccı, orucu ve hiçbir ibadeti kabul olmaz.) [İbni Mace] (Allah’a ve ahirete inanan, Cuma namazına gitsin!) [Taberani] (Cuma namazını kılmayan kimsenin kalbi mühürlenir [iyilik yapamaz olur], gafil olur.) [Müslim] (Cuma namazına giderken ayakları tozlanan kimseye Cehennem ateşi haramdır.) [Tirmizi] (Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn [yani iki Kul euzüyü] okuyan kimseyi, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İbni Sünni] (Büyük günah işlenmediği müddetçe, beş vakit namaz ile Cuma namazı, öteki Cumaya kadar aralarda işlenen günahlara kefarettir.) [Müslim] Seferi olana Cuma kılmak farz değildir, kılarsa farz sevabını alır. (Hindiyye) Cuma namazı kılınmayan çok küçük köylerde ve kâfir ülkelerinde, cemaatle öğle namazı kılınır ve ikamet okunur. Cumanın sahih olduğu yerlerde, öğleyi cemaatle kılmak ve ikamet okumak mekruh olur. (Redd-ül Muhtar, Fetava-i Abdurrahim) Mahkumlara Cuma namazı farz değildir. Öğle namazını cemaatle kılabilirler. Cuma namazı yalnız erkeklere farzdır. Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi şöyle: (Cuma namazı kılmak, köle, kadın, çocuk, hasta hariç, her müslümana farzdır.) [Hakim] (Cumaya gelmeyen erkeklerin evlerini yıksam diye düşündüm.) [Buhari] Kadınların Cuma günü, öğle namazını evlerinde kılmak için cemaatin camiden çıkmasını beklemeleri şart değildir. (Hidaye) 3- Cuma günü oruç tutmak müstehaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cuma günü oruç tutana, on ahiret günü oruç sevabı verilir.) [Beyheki] Bazı âlimlere göre de yalnız Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yalnız Cuma günü oruç tutmayın! Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutun.) [Buhari] (Sünnet ve mekruh olduğu bildirilen bir işi yapmamalıdır! Bunun için Cuma günü orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmalıdır!) (Redd-ül Muhtar)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)