20 Kasım 2014 Perşembe

İhlâslı Amel Ömrün Bereketidir

Allah-u Zülcelâl kullarına karşı çok şefkatli olduğu için bize selametli, güzel yolu gösteriyor. Nasıl ki baba ve anne, kendi çocuklarına karşı şefkatli olduğu için ona menfaatli ve doğru yolu gösteriyorsa Allah-u Zülcelâl de bize dünya ve ahirette selamete kavuşmamız için doğru ve güzel yolu gösteriyor. Kim selametli yolu istemez, kim kendini tehlikeli yollardan muhafaza etmiyor? Şimdi deseler ki Ankara yolu üzerinde yol kesiciler var, tehlike vardır, kimse gitmez. İnsanlar böyle dese gitmiyoruz, hâlbuki Allah’ın dediği insanların dediği gibi değildir; Allah’ın dediği yüzde yüz doğrudur. Allah-u Zülcelâl bize bir yolu kesin olarak selametli, bir yolu da tehlikeli ve sıkıntılı olarak gösteriyor. Allah Azze ve Celle bir ayet-i kerimede iyi yolu seçenleri şöyle methediyor ve Allah’ın yanında onlar için ne vardır, bunu şöyle haber veriyor: “Onlar ki, sözü dinler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerine hidayet verdiği, doğru yolu gösterdiği kimselerdir, işte aklı erenler onlardır.” (Zümer, 18) Allah-u Zülcelâl diyor ki, “onlar akıllı kimselerdir.” Tabi bir insana “oraya gitme, orada ateş var” denirse, o dinlemez gider kendini ateşe atarsa ne diyeceğiz ona? “Herhalde psikolojisi bozuktur, delidir,” diyoruz, değil mi? Artık onun hakkında her şey söylenir. Çünkü açık açık kendini tehlikeye atıyor, azaba atıyor. Öbür tarafta ise, “Allah-u Zülcelâl’in cenneti şu tarafta” deyince o yola gidenler hakkında da “Bunlar ne kadar akıllı” derler ona değil mi? Bunlar aynı dünyada da böyledir. Allah-u Zülcelâl’in dediğine uyanlar, tabi olanlar, Allah onları hidayet etmiş ve onlar akıllı kimselerdir. İnsanın aklı daima iyiliği seçiyor. Bazen insan kötülüğe gidiyor ya, işte o zaman oraya nefis gidiyor, akıl istemiyor onu. Hatta içki içen, kumar oynayan, günah işleyen insanlara da sorsanız itiraf ederler, “Bu yaptığım iyi bir şey değildir, akıllı işi değildir” diye. Akıl iyiyi kötüyü ayırt edebiliyor. Allah aklı böyle makbul kılmış, bize akıl gibi hidayeti anlayıp uyan bir cevher nasip etmiştir, onunla doğru yolu anlayabiliyoruz. Ama o yaramaz nefis insanı yoldan çıkarıyor. Şeytan neyle şeytan oldu? Nefisle, kibirle, kendini beğenmekle… Allah bütün meleklere emretti, “Âdem’e secde edin” diye, o karşı geldi, “Ben ona secde etmem, ben ondan daha iyiyim” dedi. Nefsine uydu orada mahvoldu gitti. Allah hepimizi nefsin belasından, hatasından, kibrinden muhafaza etsin. Ben kendime ve size tavsiyede bulunuyorum; hiç kimse nefsine uymasın. Nefsin oyununa gelmesin. Nefsi Beğenmek Bütün Kötülüklerin Başı Bakın Yusuf Peygamber aleyhisselam, Allah’ın Habîbi, onun babası Allah’ın Habibi, bütün sülalesi Peygamber, o diyor ki “Ben nefsimi temize çıkarmam, (aklamam, hata yapmam diye savunmaya geçmem.) Çünkü nefis kötülüğü çok emredicidir.” (Yusuf, 53) O dahi kendi nefsinden razı değildir bak. Çünkü kişi biraz zeki olduğu için, biraz ibadet ve hizmet yaptığı için, nefis başka arkadaşlara karşı üstünlük iddiasıyla gelebilir ona… Dikkatimi çekiyor, hem İslam tarihine bakıyorum hem zamanımızdaki insanlara bakıyorum, nefsine uyan şahıs, önce iyiyken sonra kötü oluyor. Nefsi beğenmemek lazım; nefsi beğenmek bütün günahların başıdır; nefsinden razı olmamak da bütün hayrın başıdır. İnsana kibir gelmesi ne kadar haksızdır, senin ilmin varsa, senin güzelliğin varsa neyin olursa olsun hepsi senin değil Allah’ındır. Allah istese bir saniye içinde aklını alır, deli olursun, sağlığını alır, hasta olursun. Hepsi Allah’ın malıdır. Böyleyken kibirlenmek, kendini beğenmek ne kadar haksızdır.Ben eski sofiyim, bu sofiler acemidir diye kibirlenmek ne kadar yanlıştır… Bir gün nebi İsa aleyhisselam, havarileriyle beraber bir yolda gidiyorlar. Onları gören fasık, zahiri günahlar işlemiş bir kişi; “Bunlar mübarek kişilerdir. Biri Allah’ın nebisi diğerleri de onun ashabı… ben onların yanına yaklaşayım, gölgeleri üzerime gelsin, belki Allah bana merhamet eder, affeder,” diye, alçak gönüllülükle, kendini Allah’a karşı mahkum görerek gitmiş onların arkasında yürümeye başlamış. Onu gören, İsa aleyhisselamın maiyetindekilerden bir kişi, “ Biz nerede bu fasık kişi nerede,” diye kalbinden geçirip kibirlenmiş. Allah-u Zülcelâl o sırada İsa aleyhisselama vahyetti; “O, alçak gönüllü fasık, o kibirli âbidin yerine geçti, o da öbürünün yerine geçti. Yani o kibirlenmekle fasık oldu, o da Hz. İsa aleyhisselama ashab oldu.” O yüzden dikkat edelim hiçbir zaman kendimizi kimsenin üstünde görmeyelim. Sadâtlardan bir zat kendi mürşidine bir mektup gönderiyor, diyor ki: “Efendim, ben şöyle bir rüya gördüm” Mürşidi ona cevaben diyor ki: “Senin rüyanda bir alamet vardır, sen insanlara çok menfaatli olacaksın, insanlar senden çok istifade edecek, yalnız kendini Moskof kâfirlerden iyi görme!” Niçin, çünkü belki o Müslüman olabilir, sen ise kendi akıbetini bilmediğin için kendini onlardan üstün görme. İşte insanın Allah-u Zülcelâl’e karşı durumu böyledir. Nefis seni hayra götürürken bile kendine bir pay çıkarmak ister. Zamanında bir zat nafile hacca gitmek için yol masrafını hazırlamıştı. Nefsine sordu, “Hacca mı gideyim yoksa bu parayı gizlice fakirlere mi dağıtayım?” Nefsi dedi ki: “Hacca git! Orada seni herkes görecek, hacı diyecek” Hemen o zat o parayı fakirlere dağıttı. Çünkü gördü ki nefsi riya yapmak istiyor. İşte nefis böyle hain bir ortaktır, onunla daima hesaplaşalım. Kendi Kusurunla Meşgul Ol Nefsin oyunları çoktur. Mesela kendi nefsinin hatalarını görmemen için seni daima başkalarının hatalarını araştırmaya sevk eder. Mümin kardeşlerinin hatalarıyla meşgul olup kendi hatalarının görmemek, Allah’ın en çok gazaplandığı, en tehlikeli haldir. Çünkü sen kendinle meşgul olmuyorsun daima başkalarıyla meşgul oluyorsun. İbrahim bin Edhem bir arkadaşıyla yolculuk yapmıştı. Yolun sonunda arkadaşı ona dedi ki: “Sen büyük bir evliyasın Allah dostusun. Bu yolculukta bende ne hata gördüysen bana söyle ki, ben de onları terk edeyim.” İbrahim bin Edhem diyor ki: “Kusura bakma, ben hiç senin kusurlarını görmedim, çünkü ben hep kendimle meşgul oldum.” Bakın işte onlar böyle evliya oluyorlardı. Kendi kusurlarını görmekten başkasını görmeye vakitleri yoktur. Rivayet edilen bir haberde gelmiştir ki, bazı ömürler fazla olur, yani kişinin yaptığı iyilikler sebebiyle, anne babasına yaptığı iyiliklerle ömrü ziyadeleşir. Ya o kişinin ömrü kırk seneyse elli sene olur yahut bereketlenir. Birbirimize söylediğimiz meşhur dua vardır ya, “Allah senin ömrüne bereket versin” diyoruz. İşte bereket şudur: kısa bir zamanda öyle ihlâslı kulluk yapıyorsun, öyle İslam ahlakı üzerinde devam ediyorsun ki, ömrü uzun olduğu halde böyle güzel amel yapmamış insanları geçiyorsun. Çünkü sırf Allah için amel yaptığın, güzel ahlak sahibi olduğun için Allah sana böyle amel yapmamış olanlardan daha yüksek makam veriyor, cennet-i ala nasip ediyor. Ömrü uzun olduğu halde böyle ihlâslı amel yapmayan kişinin ömrü boşa geçmişken senin ömrün kısa olduğu halde ihlaslı amelle bereketli oluyor. İmam Ali radıyallahu anhu diyor ki “Asıl bayram, kişinin hiçbir günah işlemeden geçirdiği gündür.” Niçin? Çünkü insanlar nasıl ki bayramda ferahlanıyorsa, günah işlemediği gün için de mümin kişi ahiret gününde öyle ferahlanacak. Günah işlemek, Allah atkında öyle gazap sebebidir ve kâinattaki her şey günahkâra karşı öyle lanet eder ki, toprak, kendisi üstünde günah işleyen kişi hakkında Allah’tan izin istiyor: “Ya Rabbi izin ver onu yutayım!” Üstündeki gök onun hakkında Allah’tan izin istiyor: “ Ya Rabbi bana izin ver onun üzerine yıkılayım!” Ama Allah-u Zülcelâl öyle merhametli ki; “Bırakın onu, siz onu yaratmadınız, onu Ben yarattım. Eğer onu yaratan siz olsaydınız belki ona siz de merhamet ederdiniz. Ben ona merhamet edeceğim, mühlet vereceğim. Eğer tevbe ederse affederim, etmezse cehennemi yaratmışım, ona dolduracağım!” diyor. Müminleri Sevmek En Kolay İbadet Allah-u Zülcelâl günah işleyenleri görünce gazab ediyor, ama sonra bakıyor camileri yaptıran müminleri, birbirini seven müminleri azap etmekten vazgeçiyor. Kudsî hadiste buyuruyor ki: “Ben yeryüzü halkına azap etmeyi murat ettiğimde, mescitleri inşa ve tamir edenleri, benim rızam için birbirlerini sevenleri ve seher vakitlerinde istiğfar edenleri görünce, onlara azap etmekten vazgeçerim.” Demek ki, aramızda akrabalık bağı olmadığı halde birbirimizi sevmemiz, Allah’ın camilerini yapmamız Allah’ın gazabını söndürüyor. Öyleyse Allah için birbirimizi sevelim, kin gütmeyelim. Herkesin hatası olabilir, birbirimizi affedelim. Biz bütün amellerimizi Allah’ın rızasını kazanmak için yapıyoruz, öyle değil mi? Namaz kılıyoruz, zekât veriyoruz, hacca gidiyoruz. Bir de “Bu mümin kardeşimi seveyim, ne güzel bir kul” dediğimiz zaman kolayca Allah’ın rızasını kazanıyoruz. Öyleyse kalbimizdeki yaramazlıkları kaldıralım, Allah’a karşı tertemiz edelim inşaallah. O zaman az bir ibadetle bile Allah bizi kurtaracaktır. Selef âlimleri demişler ki; “Allah-u Zülcelâl bize iki emanet bırakmış ki biz onlarla Allah’ın azabından emin oluruz, onlardan biri gitti, biri kaldı.” Bunun hakkında ayette buyruluyor ki: “(Ey Resulüm,) Sen onların aralarında bulundukça, Allah onları azab etmez. Bir de istiğfar ettikleri sürece Allah onları azaba çarptırmaz.” (Enfal, 33) Bunlardan biri gitti, yani Allah’ın Resulü ahirete göçtü, artık bizim aramızda değil, bize tevbe istiğfar kaldı. Tevbe etmek, bize Allah’ın azab etmemesi için bir emniyettir, muhafazadır. Öyleyse tevbenin kıymetini bilelim. Hem kendimiz için kıymetini bilelim hem de mümin arkadaşlarımız için… Buraya gelen herkes bir kişinin tevbe etmesine, namaza başlamasına vesile olmaya gayret etsin. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Allah’ın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete eriştirmesi, senin en kıymetli dünya malı olan kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhari, Fezailu’l-Ashab, 9) Eğer derin düşünürsek ahiret için ne kadar gevşek olduğumuzu görebiliyoruz. Birisi dünya işi için çağırsa ve yüksek bir ücret vaad etse, hasta olanlar bile kalkıp gider çalışmaya, mükafat çok diye… Öyleyse Allah yoluna niye çalışmayalım? Elhamdulillah, ne mutlu bize, Peygamberin ümmetinden bizi yaratmış, Allah’ın evine gelmişiz. Bu manzara bize Allah’ın nimetidir. Biz burada Allah’ın misafiriyiz. Bir kişinin evine misafir olduğumuz zaman bize “Hoş geldiniz” diyor, yemek, çay ikram ediyor. Allah, herhangi bir kişi gibi midir? Allah-u Zülcelâl, evine misafir gelen kuluna, rahmetini mağfiretini ikram ediyor. Bunun için Allah’ın evine ziyaretimizi çoğaltalım, başka insanların da gelmesine vesile olalım. Allah-u Zülcelâl Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme buyuruyor ki: “Allah sana öyle verecek ki sen razı olacaksın.” (Duha, 5) Yani Allah sana istediğini verecek, sen razı oluncaya kadar. Peygamberimiz de buyuruyor ki: “Benim ümmetimden bir kişi cehennemde kalsa ben razı olmam.” Bakın herhangi bir insanın vaad ettiğini söylemiyorum size, Allah-u Zülcelâl’in vaadini haber veriyorum. Allah Herkesten Daha Merhametlidir Allah buyuruyor ki; “De ki: Ey kendilerine haksızlık edip ölçüyü aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah elbette bütün günahları bağışlar ve gerçekten O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer, 53) Tevbe etmekle “Ya Rabbi senin kulluğunu yerine getiremedim” demiş oluyorsun. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “Allah’ın kadrini gereği gibi takdir edemediler, Allah, yegâne kaviy, yegâne azîzdir.” (Hacc, 74) Allah’ın azametine layık kulluğu yerine tam getirmiyoruz. Getirmediğimiz zaman bu nedir, hatadır. Öyleyse bu hatadan, gafletten tevbe edelim. Geçmiş zamanlarımızdaki gafletten özür dilersek, “Ya Rabbi keşke benim bütün zamanım senin huzurunda murakabe ile geçseydi” dersek Allah bizi affedecektir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter” derler.” (Tahrim, 8) Bakın Allah buyuruyor ki, “O gün Allah Peygamberi ve ona iman edenleri utandırmaz, hakir eylemez.” Allah öyle merhametlidir ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme Allah dedi ki, “Ya Muhammed, ister misin, senin ümmetinin hesabını görmeyi sana nasip edeyim.” Peygamberimiz buyuruyor: “Hayır Ya Rabbi! Çünkü sen onlara karşı benden daha merhametlisin. Belki ben onları günahını görünce ‘azaba müstahaktır’ diyebilirim ama sen Erhamü’r Rahiminsin, merhametlilerin en merhametlisisin. Onları ancak Sen bağışlarsın” Süfyan-ı Sevri diyor ki, “Eğer kıyamet gününde deseler ki, ‘Senin hesabını annenle baban mı görsün yoksa Rabbin mi görsün,’ ben Allah’ın hesabını seçerim. Çünkü o bana anne babamdan daha merhametlidir.” Öyle merhametlidir Allah azze ve celle. Ama siz de biliyorsunuz mesela senin beş altı çocuğun vardır. İçlerinden biri kendisini devamlı kucağına atıyor, “Baba bana şöyle al, böyle yap” diyor, diğerleri kendi halinde duruyor. Siz ona karşı daha merhametli olursunuz. Allah’ın kulları da böyledir. Biz de böyle Allah’a karşı yalvaralım. “Allahım senin şanına göre bana muamele et, benim durumuma göre bana muamele etme ya Rabbi” diyelim. Allah-u Zülcelal kendi nefsimize teslim etmesin, bizi hayırlarda kullansın inşallah.

13 Kasım 2014 Perşembe

Namazı terk etmenin fıkhi hükmü

Namaz kılmamanın fıkhî hükmünü nakletmeden önce şunu tekrar hatırlatmak isteriz ki: “Amacımız korkutmak değil, sevdirmektir; uzaklaştırmak değil, yakınlaştırmaktır; zorlaştırmak değil, kolaylaştırmaktır.” Ancak bizlerin sevdirme, yakınlaştırma ve kolaylaştırma niyeti, bir hakikati gizlemeye ve saklamaya sebep olmamalıdır. Yoksa Allah katında mesul oluruz ve “bildiklerini saklayanlar” zümresine dâhil oluruz ki, bizler bu zümreye dâhil olmaktan Allah’a sığınırız. Belki de gizlenen ve saklanan bu fıkhi hükümler insanlara tebliğ edilseydi, namaz kılmayanlar işledikleri günahın ne kadar büyük bir günah olduğunu öğrenirler ve namazı terk etme günahına tövbe ederlerdi. Bizler bu büyük günahın fıkhî hükmünü naklederek uhrevi mesuliyetten kurtulmak istiyoruz. Bu sayede ahirette bizden davacı olunamayacak ve bizler Rabbimize karşı bir mazeret sunabileceğiz. Bu kısa beyandan sonra şimdi geldik namaz kılmamanın fıkhi hükmüne: Namazı küçümsediği ve namaza ehemmiyet vermediği için kılmayan kimse ittifakla İslam dininden çıkmış ve küfre girmiş olur. Namazı küçümsediği için kılmayan kimsenin kâfir olacağı hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Bu arada “küfre girme”nin ne demek olduğunu da beyan edelim: Küfre girmek demek, İslam dininden çıkmak ve Müslüman olma sıfatını kaybetmek demektir. Yani artık o kişi bir Müslüman ile evlenemez, kestiği yenilemez, öldüğünde yıkanmaz ve kendisine cenaze namazı kılınmaz, ebedi cehenneme girer ve asla cennete giremez. Yani o kişi şeriat nazarında artık kâfirdir. “Ben de Müslümanım.” demesi ona hiçbir fayda vermez. Demek, namazı küçümsediği için kılmayan kişi kâfirdir. Bu kişinin tekrar İslam’a girebilmesi için günahına tövbe etmesi ve tekrar kelime-i şehadet getirmesi gerekir. Nefsi emmarenin damarına dokunan bu fetvayı ve fıkhî hükmü naklediyoruz ki, namazı küçümsediği ve ehemmiyet vermediği için kılmayan kişinin aklı başına gelsin ve hemen günahına tövbe ederek iman dairesine girsin!.. Namazı küçümsediği ve namaza ehemmiyet vermediği için kılmamanın hükmünü böylece öğrendik. Şimdi, namazı tembellikten dolayı kılmamanın fıkhî hükmüne bakalım: Namazı, kıymetine ve önemine inandığı halde tembellikten dolayı kılmama hususunda iki farklı görüş mevcuttur. Birinci görüş Hanefilerin, Malikilerin ve Şafilerin görüşüdür ki, bu üç mezhebe göre, namaz kılmayan kişi, çok büyük bir günah işlemekle birlikte yine de Müslümandır. Namazı terk etmesi onu dinden çıkarmamaktadır. Bu kişi, günahkâr bir Müslüman olmakta ve namazı terk etmesi sebebiyle küfre girmemektedir. Hanbelî mezhebine göre ise namaz kılmayan kişi kâfirdir. Hanbelî mezhebine göre, mazereti olmaksızın tek bir vakit namazını kılmayan kişi kâfir olur. Bu kişiye, dinden dönenlere tatbik edilen hükümler tatbik edilir. Ölünce yıkanmaz, kefenlenmez ve cenaze namazı kılınmaz. Bir çukur kazılarak cenazesi içine bırakılır ve üzeri toprakla örtülür. Hanbelî mezhebinin görüşü olan, namaz kılmayanın dinden çıkması ve küfre düşmesi, aynı zamanda birçok sahabenin de görüşüdür. Hz. Ömer, Abdurrahman bin. Avf, Muaz bin. Cebel, Ebu Hüreyre, İbn-i Mes’ud, İbni Abbas, Cabir İbni Abdullah, Ebu’d Derda gibi sahabelerin büyükleri; ayrıca İshak b. Râhuye, Abdullah bin. El-Mübarek, İbrahim en-Nehai, Hakem bin. Uteybe gibi adlarını saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok İslam âlimi de, Ahmed İbni Hanbel gibi, namaz kılmayanın dinden çıkıp kâfir olduğuna hükmetmişlerdir. Demek namazı terk etmenin hükmü şöyledir: Namazı küçümseyerek ve ehemmiyet vermeyerek terk eden ittifakla kâfir olur. Ebedi olarak cehennemde kalır ve cennet kendisine haram olur. Küçümseme olmaksızın, tembellik gibi bir sebeple namazı terk edenler hakkında ise ihtilaf vardır. Üç mezhebe göre, iman dairesinden çıkmamakla beraber büyük bir günah işlemektedir. Hanbelî Mezhebine göre ise, bu kişi dinden çıkmakta ve kafir olmaktadır ki, isimlerini saydığımız birçok sahabe ve âlim de Ahmed İbn-i Hanbel hazretlerinin görüşündedir. Şimdi ey namazını kılmayan kişi! Bütün bunları duyduktan sonra hala namaz kılmamaya devam mı edeceksin? Yoksa hemen tövbe edip namaza mı başlayacaksın? Gel, ikinci yolu seç ve Allah’a tövbe ederek namaza başla. Yoksa ölüm gelip çattığında pişmanlığın öyle büyük olur ki, akıl ve hayal tasavvurundan aciz kalırlar. Hem sakın deme: “Ben de herkes gibiyim. Namaz kılmayan tek ben değilim ki. Eğer ceza varsa hepimize var.” Sakın böyle deme, çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Hiçbiri kabirde yardımına gelemez. Hem herkesle musibette beraber olmakla oluşan teselli, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Yani sana kabirde veya cehennemde azap edilirken, kendisine azap edilen başkalarına bakarak teselli bulamazsın. Hem kendini sakın başıboş zannetme. Zira şu dünya misafirhanesine, hikmet nazarıyla baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin; sen nasıl nizamsız ve gayesiz olabilirsin?

6 Kasım 2014 Perşembe

KURTULUŞ İÇİN ZİKİR ŞART

Kalb onunla tedavi oluyor… Zikir şart, tefekkür lazım… Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Eğer (Yunus aleyhisselam) çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun (balığın) karnında kalırdı.” (Saffat; 143-144) Burada, insanlar için ne kadar da açık bir işaret vardır. Allah-u Zülcelal'in ibadeti, zikri, insan için çok büyük bir kurtarıcıdır, dertlere, kederlere, sıkıntılara çaredir. Demek ki Yunus aleyhisselamın ihlasla zikri, ibadeti ve samimiyeti hürmetine, Allah-u Zülcelal onu kırk gün sonra balığın karnından kurtarmıştır. İnsan, bu ayet-i kerimenin ve daha başka ayet-i kerimelerin üzerinde biraz derin olarak düşünecek olursa, tek çarenin Allah-u Zülcelal'in zikri ve ibadeti olduğunu açıkça görebilir. İnsana hem dünyada hem de ahirette yarayacak olan Allah-u Zülcelal'in zikri, ibadeti, Allah-u Zülcelal için gösterilen samimiyet, ihlas ve takvadır. Ama bu adi olan nefis, Allah-u Zülcelal'in zikrini, ibadetini, hizmetini yapmak istemiyor. Allah-u Zülcelal onu da öyle yaratmıştır. Yapmış olduğumuz zikir, ibadet ve hizmetler Allah-u Zülcelal’in rızası için olursa, herhangi bir musibetle karşı karşıya kaldığımız zaman, bu salih ameller, bizim selamete çıkmamıza vesile olacaktır. Eğer insan, günde birkaç dakika veya bir saat kadar oturup Allah-u Zülcelal'in cenneti, cehennemi ve ahireti niçin yarattığını tefekkür etse; dünyayı, altını, gümüşü ve bunların sonunun ne olacağını iyice bir düşünse, Allah’ın zikrinden gafil olarak ve ahiret için çalışmayarak ne büyük bir yanlışın içinde olduğunu açık bir şekilde anlayacaktır. Nasıl gözlerimizi kapattığımız zaman dünyayı göremiyorsak, düşünmediğimiz zaman da kendimize faydalı ve zararlı olan şeyi göremeyiz. Kör gibi olup bunları birbirinden ayıramayız. Allah'tan korkan, Allah-u Zülcelal'in daima kendileriyle beraber olduğunu bilen kimseler şeytan kendileriyle uğraşmak istediği zaman, Allah'ın azametini, büyüklüğünü, kıyamet gününü, cennet ve cehennemi hatırlarlar da bu sayede, iman nuru kalplerinin üzerine inerek; nasıl gözümüzü açtığımız zaman dünyayı görüyorsak, onlar da bu şekilde hakikati görürler, hakiki bir insan olurlar. İnsan daima, iyi ve kötüyü birbirinden ayırmak suretiyle düşündüğü zaman, kalbinde iman nuru parlayacak ve imanın feyziyle kalp, ruh ve nefis tedavi olacaktır. O kişiye günahlardan muhafaza olmak için bir istek, daima ibadet etmek için bir gayret ve Allah'ın muhabbeti gelecektir. Yani o kişi İslam'ın, insandan istediği bütün davranışlar içinde olacaktır. Bunun için daima iman nuru sayesinde, kalbin üzerine iman, feyiz ve rahmet gelmesi çalışması lazımdır. Bunun tersine de insan kendisini bıraktığı, aklıyla düşünmediği zaman, nefis kalbi daima kötü yola sevk edecek, hatta gitgide küfre kadar da götürecektir. İnsan hakiki olarak tefekkür ettiğinde, Allah'ı çok sevmesi gerektiğini anlar. Ölecek ve hesaba çekileceğiz Bu dünyada insanın, ahireti ve Allah-u Zülcelal’in rızası için mahzun olması lazımdır. “Ben dünyada niye zengin olamıyorum, niye benim dünyalığım yok?” diye değil, ahiret için mahzun olmalıdır. Kabristanların sessizliğine bakıp aldanmayalım. Orada büyük şeyler oluyor. Sanki kendimizi hiç ölmeyecekmiş gibi görüyoruz. Oysa hepimiz öleceğiz. Şimdi ne soru vardır, ne de cevap vardır. Fakat öldüğümüz zaman bize soracaklar, bizi hesaba çekecekler. Dünyada sanki ebedi kalacakmışız gibi aldanmayalım. Bizim, o sorulara cevap vermek için hazırlık yapmamız lazımdır. Her ne kadar biz duymuyorsak da kabirlerde sorgu ve sual melekleri ölüleri sorguya çekiyorlar. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: “Ölü kabre konulur. Salih kişi, kabrinde korkusuz ve endişesiz oturtulur. Sonra kendisine: “Hangi dinde idin?” denilir. “İslâm dinindeydim” der. “Şu adam nedir?” denilir. “O, Allah'ın Resulü Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)dir, bize Allah indinden açık deliller getirdi, biz de onu tasdik ettik” der. Ona: “Allah'ı gördün mü?” denilir. O: “Allah'ı görmek hiç kimseye mümkün ve muvafık değildir” der. Bu safhadan sonra cehenneme doğru bir delik açılır. Oraya bakar, ateş alevlerinin birbirini kırıp yok etmeye çalıştığını görür. Kendisine: “Allah'ın seni koruduğu ateşe bak!” denilir. Sonra ona cennet cihetinden bir delik açılır ve onun güzelliklerine ve içinde bulunan (nimet)lere bakar. Kendisine: “İşte senin makamın!” denilir ve yine ona: “Sen bunlar hususunda yakîn (kesin iman) sahibi idin. Bu iman üzere öldün, bu iman üzere yeniden diriltileceksin inşaallah!” denilir. Kötü adam da kabrinde korku ve endişe ile oturtulur. Kendisine: “Hangi dinde idin?” diye sorulur. “Bilmiyorum” diye cevap verir. Kendisine: “Bu adam kimdir?” denilir. Halkı dinledim, bir şeyler söylüyorlardı, onu ben de söyledim” der. Ona cennet cihetinden bir delik açılır. Cennetin güzelliklerine, içinde bulunan nimetlerine bakar. Ona: “Allah'ın senden uzaklaştırdığı şu cennete bak!” denilir. Sonra ona cehenneme doğru bir delik açılır. Oraya bakar. Alevlerin birbirini yiyip yok etmekte olduğunu görür. Ona: “İşte makamın burasıdır. Sen cehennemin varlığı hususunda şekk (şüphe ve inkâr) içerisinde idin, bu şekk üzere öldün ve bu şekk üzere diriltileceksin inşaallah!” denilir.” (Kütüb-i Sitte; Hadis No:7277) İşte bu hadis-i şerifte anlatılanlarla hiç şüphe yoktur, aynen karşılaşacağız. Birbirimizi gördüğümüz gibi sorgu ve sual meleklerini göreceğiz ve onlar bizi sorguya çekecekler. O yüzden daha elimizde fırsat varken, geç olmadan tevbe ile Allah-u Zülcelal’e yönelelim ve bize sorulacak olan kabirdeki o sorulara cevap hazırlayalım. Bahusus zikir, hep Allah’ın zikriyle meşgul olalım ve gafletten kaçınalım. Kurtuluşumuz için seherlerde Allah’a yalvaralım Sırrı-i Sakati bir gün baktı ki Sadil Mecnun, avucunun içine 'Allah' kelimesini yazmış. “Ya Sadil bu nedir? Allah kelimesini niçin avucunun içine yazdın?” dedi. Dedi ki: “Ya Sırrı! Ben kalbimin üzerine Allah'ın adını yazdım. Oraya Allah'ın zikrinden, Allah-u Zülcelal’in muhabbetinden başkasını koymuyorum. Dilimin üzerine de Allah'ın adını yazdım. Ondan başkasını zikretmiyorum. Avcumun içine de yazdım ki daima Rabbimin ismine bakayım.” Mecnun Arapça deli demektir. Bakınız, ona Deli Sadil diye isim takmışlardı. Hâlbuki o akıllıdır, biz deliyiz. Çünkü o muhabbet ve aşkla, saadet-i ebediyyesini, baki hayatını temin ediyordu. Biz ise daha önce de denildiği gibi birkaç günlük keyf-u sefa için ebedi hayatımızı tehlikeye atıyoruz. Bu durumda biz mi deliyiz, yoksa o mu delidir? Bu ahirzamanda insanın çaresi, daima Allah'a yalvarmaktır. Seher vakti duaların makbul olduğu bir zamandır. İmsâktan yarım saat, bir saat önce, Allah-u Zülcelal'e yalvarmalı; günahlarımızı affetmesi, bizi doğru yola iletmesi, bizi günahlardan muhafaza etmesi, bize ibadetini nasip etmesi; nihayet rahmetiyle, keremiyle, fazlıyla bizi rızasına müstahak etmesi için yalvarmalıyız. Böyle yaptığımız zaman, kalbimiz tedavi olacaktır. Zikir ve ihlasla dua yapmak hali insanın kalbini tedavi eder. İnsanın, Allah-u Zülcelal'in emirlerine ne kadar merakı varsa, Allah-u Zülcelal onu, yeryüzünde o kadar aziz kılar. Çünkü Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Üstünlük (izzet, şeref), ancak Allah'a, O'nun elçisine ve müminlere mahsustur.” (Münafikun; 8) Kalp zikirle tedavi oluyor Zikrin manası, kalben Allah'la beraber olmaktır. Kalbimizle Allah’a yönelmek suretiyle huzurlu olduğumuz zaman, Rahmet-i ilahi kalbimize doğru gelecek ve günahlardan dolayı kararan kalbimiz tedavi olacaktır. Saadat-ı kiram şöyle demiştir: “Bir saniye huzur ile Allah'ı zikretmek, bin sene gafletle ibadet yapmaktan daha hayırlıdır.” Yine saadat-ı kiramdan bir zat şöyle demiştir: “Ben zaten gaflet içinde zikrediyorum. Böyle zikir yapacağıma hiç yapmayayım' diye, şeytan kişiye vesvese vererek onun kalbiyle oynayabilir. Bu düşünce çok yanlıştır. İnsan, gafletle zikir yapa yapa, huzurlu bir şekilde zikir yapmayı öğrenecektir ve o gaflet halinden kurtulacaktır.” Tabi ki, insan ilk defa zikrettiğinde, gafletle olabilir yahut da zamanla 'Ben hala gafletteyim, benim kalbim çalışmıyor' diye düşünebilir. Bunlara aldırmamak, devam etmek lazımdır. Bir gün, iki gün, üç gün, dört ay, bir sene, onu aramak ve yapmak lazımdır. Bir gün bulacaktır, inşaallah. İnsan, manevi hastalıklarını tedavi edip kâmil olmazsa; Allah-u Zülcelal'in ibadetinden, zikrinden gafil olursa, kendisine yapılan eziyetlere dayanamayacağı gibi, şeytan ve nefse mağlup olup karşısındakilere zararda verir kendisi de buguz ettiği ve kin duyduğu zarar görür. İnsanın vücudunun herhangi bir yerinde bir çıban çıktığı zaman, çıbanın içindeki cerahat çıkarılmadığı sürece, yarası iyileşmez. Çıbanın içindeki pisliği çıkarıp, üzerine merhem sürülürse bir kaç gün içinde nasıl iyileşirse insanın kalbi de zikrullah ile tedavi olur ve kin, kibir, riya, ucb, hased, salih amellerde gevşeklik göstermek gibi manevi hastalıklarından kurtulur. İnsanın kalbinde bu hastalıklar olduğu zaman insan, kendisinde ne ibadet yapmaya güç bulabilir, ne yaptığı ibadetlerden lezzet alabilir ne de akl-ı selim ile düşünebilir. Kalbimizdeki bu habis hastalıkları zikrullah ile temizlediğimiz zaman, yaptığımız ibadetlerin lezzeti, çok başka olur. Bunu, herkes üzerimizde göreceği gibi kendimiz de hissederiz. Dünya hayatının faniliği İnsanın, daha bu dünyadan ayrılmadan önce dünya sevgisini kalbinden çıkartması lazımdır ki ölürken pişman olmasın. Dünya sevgisini, muhabbetini, kalbimizden çıkartmak içinse eşyanın özüne ve hakikatine bakmalı, fani ve geçici olduklarını kalbimizle ve ruhumuzla temaşa etmeliyiz. Onların fani olduğunu, geçici bir süre sonra hiçbir kıymetlerinin kalmayacağını anlayıp bildiğimiz zaman, dünyanın nasıl olduğunu görerek kalbimize, sadece Allah-u Zülcelal'in ve ahiret gününün muhabbetini yerleştiririz. Fabrikadan yeni çıkan bir otomobile bakın mesela! Sahibi onu aldığı zaman gözü gibi bakıp, bakımını aksatmadan yapar. Herhangi bir yerine bir şey olmaması için azami gayret sarfeder. Ancak, bazen de hurdalıklarda her tarafı çürümüş, kullanılamayacak duruma gelmiş arabalar görürüz. Hâlbuki o araba da bir zamanlar yeniydi. Sahibi onu seviyor, ona itina gösteriyordu. Arabanın muhabbetiyle kalbi doluydu. Peki, ne oldu? O yepyeni araba, yavaş yavaş eskidi, çürüdü ve topraktan bir farkı kalmadı. Böyle olduğu için de sahibinin ona duyduğu sevgi de kayboldu. Bir kişi yeni bir elbise aldığında itina ile giyer. Ama bir süre giydikten sonra, eskidiği için kaldırıp çöpe atar. Hani sahibi o elbiseyi aldığında, yeniyken özen gösteriyordu. Ne oldu ona? Eskidi ve sahibinin ona olan beğenisi, sevgisi de zail oldu, geçti gitti. Hepimiz, yediğimiz yemeğin ne olduğunu biliyoruz. İşte, eşyanın aslı, hakikati böyledir. Dünya da sevgisi de böyledir. İnsan bunlara meylederse Allah-u Zülcelal'den, ebedi olan ahiret gününden gafil kalır. Fakat dünyanın ne olacağını tefekkür ettiği zaman, kendisini ibadetten, zikirden alıkoyan şeyler, bütün cazibesini kaybeder. Hakikaten de şuurlu bir şekilde düşünecek olursak; padişah olsak biz şimdi, bütün dünya da bizim olsa ve bütün insanlar da bize hizmet etseler, hiç bir kıymeti yoktur, hepsi; o padişahlık makamı da sahip olduğumuz saltanatta, hizmet eden insanlarda zail olacaklardır. Çünkü faniyiz ve bir gün mutlak herkes gibi ölüp toprağa karışacağız. Onun için kendime ve sizlere daima şunu tavsiye ediyorum; gaflete daldığımız zaman, kendimizi hemen uyandıralım. Çaremiz, Allah-u Zülcelal'i zikretmektir. Zira bu ahirzamanın gafletinden, günahların zilletinden Allah’ın zikri ile korunabiliriz. Ölü kalpler, bir de diri olan kalpler vardır. İnsanın vücudundaki kalp, gafil olursa, ölür. Onun içinde insan namaz kılamaz, oruç tutamaz, zikir yapamaz ve günahlardan korunamaz hale gelir. Ama diri olan, gafletten uzak olan kalpte, Allah-u Zülcelal'in feyzi, rahmeti ve affı vardır. Zaten insan kalbiyle, “Allah, Allah” derse, Allah-u Zülcelal'in rahmetine, affına talip olmuş, Allah-u Zülcelal'i zikrederek, Allah’tan yardım talebinde bulunmuş demektir. Allah-u Zülcelal'in yardımı olmazsa insanın hali ne olur? İşte onun için çaremiz, Allah-u Zülcelal'in zikridir. Kendimizi bundan mahrum edersek, Allah muhafaza kalbimiz ölü bir kalp haline gelir. İslam dininde, manevi olarak zikir yapmak, Allah-u Zülcelal’e karşı olan durumu düzeltmek kadar kıymetli bir şey yoktur. İşte henüz geç kalmamışken, elimizdeki fırsatlar kaçmamışken, ancak kıyamet gününde ferahlanacağımız şeylerle şimdi ferahlanmamız lazımdır. Bu dünyada önümüze gelen fani olan güzel şeylerle ferahlanmak ve dünya zevkleri geçicidir. Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...

30 Ekim 2014 Perşembe

ANA-BABA HAKKI

Cennet annelerin ayakları altındadır Anne, çocuğu aylarca karnında taşıyan, sonrada dünyaya getiren ve her türlü fedakârlığı göze alarak çocuğu maddİ ve manevi açıdan yetiştiren kadındır. İslam Dini, ananın çocuk üzerindeki hakkının daha büyük olması nedeniyle özellikle analara daha sonra da babalara çok iyilik yapılmasını emretmiştir. Ananın emeğini hiçbir teşekkür karşılayamaz. Bu emeğin karşılığı hiç bir mükâfatla takdir edilemez. Babanın da hakkı büyüktür. Anne, hamile kaldığı andan, itibaren evlad sebebiyle meşakkatler çekmeye başlar. Doğum kolay bir hadise değildir. Hayati tehlikeleri beraberinde getirir. Doğum sırasında ölen, şifasız dertlere giriftar olan anneler çoktur. Doğum normal cereyan etse bile, doğum sonu ve acılar başlı başına ciddi ve tahammülü zor fevkalade bir imtihandır. Annenin esas hizmeti doğumdan sonra başlar. Çocuğun emzirilmesi, giydirilmesi temizliğinin yapılması, terbiye edilmesi, tedavisi gibi ardı arkası kesilmeyen vasati on beş yıl sürecek hasbi bir hizmet dönemi doğumla başlar. Eğer çocuk özürlü ise belki ölünceye kadar o çocuğuna en güzel şekilde bakmaya devam eder bıkmadan, usanmadan. Cenab-ı Hakk'ın annelere koyduğu şefkat duygusu, -sefihleşerek fıtratını bozmamış- anneleri istirahatını, sıhhatini, yeme içme ve giyinmesini düşünmeden bütün imkânlarıyla çocuğuna hizmete sevk eder. Evladın bu hizmeti maddi bir karşılıkla ödemesi mümkün değildir? Yapabilecek tek şey annenin kendine sunduğu anneliğin idrakinde olması, minnettarlığının şuurundan olduğuna annesine hissettirmesidir. Anneye daha çok iyilik etmek gerektiğini şu hadisi şerif bize haber vermektedir: “Adamın biri Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme gelip sordu: - Ey Allah'ın Resulü, insanlar içinde iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en ziyade kim hak sabidir? Diye sordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: - Annen" diye cevap verdi. Adam: - Sonra kim? Dedi. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, yine: - Annen, diye cevap verdi. Adam tekrar: - Sonra kim? Diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem yine: - Annen, diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: - Sonra kim? Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bu dördüncüyü: - Baban! Diye cevapladı.” (Buhari, Müslim) İslam Dini evladın annesine ve babasına karşı olan saygı ve hizmet borcu hususunda ısrar eder, annenin evlat üzerindeki hukukunun babanınkine nisbetle en az üç misli olduğunu söyler. Âlimler annenin babaya rağmen üç misli zahmet çektiğine Kur'an-ı Kerimin şu ayette işaret buyurduğunu söylemişlerdir: (Mealen) “Biz insana, anne babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Zira annesi, onu karnında, zorluğa uğrayarak taşımış onu güçlükle doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.” (Ahkâf; 15) Âlimler der ki; “Hadiste anneye tanınan üç misli hak, ayette zikredilen üç şeye karşılıktır; hamilelik zahmeti, doğurma meşakkati ve emzirme sıkıntısı.” Anne ve babalara kim bakacak? Ana ve babanın çocukları üzerinde bir takım dini ve hukuki hak ve yetkileri sahip kabul edilmiştir. Analık ve babalık ilişkisine dair bazı özel hükümler konulmuştur. Kur'an-ı Kerim'de gerekse hadislerde çoğunlukla Allah'a kulluk görevinin hemen ardından ana babaya karşı saygılı olma ve iyi davranmanın bir görev olduğuna dikkat çekilir. Nitekim Bakara suresinin 83. ayetinde İsrailoğullarına yüklenen ve uyacaklarına dair söz (misak) alınan sekiz konudaki görevler sıralanırken en başta yalnızca Allah'a kulluk, ikinci olarak da ana babaya iyilik etme vazifesi gösterilmiştir. Mesela şu ayetler anne ve babaya iyiliğe emretmektedir: “Allah'a kulluk edin. O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya iyilik edin.” (Nisa; 36) “Rabbin, ancak kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa sakın onlara öf bile deme, onları azarlama; her zaman onlara güzel değerli sözler söyle, acıyarak onlara daima kucak aç ve yumuşak davran ve Ya Rab beni küçükken bakıp büyüttükleri gibi sen de şimdi onlara acı, diyerek dua et!” (İsrâ; 24) Bu ayetlerde anne-baba hakkının, Allah'a kulluktan sonra gelmesi, tüm diğer insani haller karşısında önceliği olduğunun açık kanıtıdır. Mikdad b. Ma'kerib 'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah size analarınıza iyi davranmanızı tavsiye ediyor. (Bu cümleyi üç kez tekrarladı). Allah size babalarınıza iyi davranmanızı emrediyor. Allah size en yakın akrabanıza ve sonra yakınlık derecesine göre diğer akrabalarınıza iyi davranmanızı ve haklarını gözetmenizi tavsiye ediyor.” (Ahmet Bin Hanbel, İbni Mace) Hatta bu Kütüb-i Sitte (17/471) de bu hadisin bir rivayette de şöyle bir ilave vardır. Hatta anne ve babası kendisine eza vermiş olsa bile iyilik yapılmasını Peygamberimiz tavsiye etmektedir.

21 Ekim 2014 Salı

ALLAH’A DOST OLMA YOLU

Şimdi de neden mümkün olmasın ki? “Allah dostu olmak” deyince birçoğumuzun aklına; menkıbelerini duyduğumuz, fevkalade haller gösteren, keramet sahibi yüksek şahsiyetler gelir. Genellikle “Eskiden öyle insanlar gelmiş geçmiş, ama şimdi nerede…” gibi bir düşünceye kapılırız. Sanki Allah dostu olmak ancak belli asırlarda yaşayan insanları alakadar eden bir durumdur, bu çağda onlar gibi olmak pek mümkün görünmemektedir... Bu düşünceler sebebiyle de birçoğumuz kendimize özel manada Allah dostu olmak gibi bir gayeyi kendimize yakıştıramayız. Peki, bu düşünceler doğru mudur? Neden, Allah-u Zülcelâl sadece belli çağlarda yarattığı kullardan dostlar seçsin ki? Allah indinde zamanların ne farkı var ki? Her zamanın kendine göre imtihanları olduğu bir gerçek. Ahir zamanın fitnelerinin bizi her yandan kuşattığını da görüyoruz. Velayet makamı kesbîdir! Öte yandan biliyoruz ki, zaten büyük hedeflere ancak büyük imtihanları aşarak ulaşılır. Öyleyse bu çağın insanının kulluk yolunda önüne çıkan engeller Allah dostu olmaya neden engel olsun ki? Belki de tam aksine, bu çeldirici şartlara rağmen içtenlikle kulluk yapma çabası göstermek, bize Allah'ın rızasını çok daha kolay kazandırabilir. Mesela, dünyayı bir cennet gibi gösteren bu maddi gelişmişlik içinde dünyevilikten vazgeçmek, nefsanîliğin olabildiğince serbest olduğu şu halde kendini tutmak, Allah'ın rızasına giden en kısa yol olabilir. Dünyevi bütün eğlencelerin parmağımızın ucuna kadar gelmiş olduğu bu çağda, bütün oyalayıcı meşgalelerin ayağına serildiği bir zamanda, onlardan yüz çevirip Allah'a ibadet eden bir kul, kendi payına düşen imtihandan yüz akıyla çıkmış olabilir. Bizi çoğu zaman yanıltan şu olmaktadır; “Allah'ın evliyası olmak, sadece bazı üstün kabiliyetlere sahip seçilmiş kullara mahsustur. Biz ise beşeri zaaflar içindeki sıradan kişileriz. Öyle yüksek makamlara ermek bizim gibi acizlere mi kaldı? Onlar öyle bambaşka kişilermiş… Biz kim, onlar kim?” Hâlbuki bu düşünce doğru değildir! Allah'ın evliyası olmak, Peygamberlik gibi vehbi değil, kesbidir; yani her kul için çalışıp, gayret etmekle erişilmesi mümkün bir makamdır. Peygamberlik vehbidir, yani Allah vergisidir. Peygamberler belli bir görev için seçilmiş kullardır; herhangi bir kul çalışıp çabalamakla Peygamber olamaz. Zaten artık Allah-u Zülcelâl, başka Peygamber göndermeyeceğini bildirmiştir, Peygamber efendimiz Hatem’ül Enbiya’dır, Peygamberlik müessesesi onunla tamamlanmıştır. Evliyalık ise böyle değildir; her kul için evliya olmanın yolu açıktır. Bir kul Rabbine ihsan makamında kulluk yapmak için çalışıp çabalasa Allah onun emeğini zayi etmez. Bir hadis-i kudside mecaz yoluyla bildirildiği gibi: “Ben, kulumun benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O, beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse ben de onu onunkinden daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım, o bana bir zira' yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.” (Buhari, Tevhid 50; Müslim, Zikr, 2) Bu hadis-i şerif de gösteriyor ki, kulun Allah'ın rızasını kazanmak, onun sevdiklerinden olmak, ona yaklaşmak için gösterdiği samimi çaba asla reddedilmez, yeter ki bunun gereğini yerine getirsin. Bunun gereği de açıkça bildirilmiştir: “Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir.”(Al-i İmran, 31) Neden evliya olamıyoruz? Kulluk, bir insanın kendi aklına göre yapacağı bir iş değildir. Dünyadaki hiçbir ciddi iş, kimsenin keyfine veya zannına bırakılamaz. Hele hele Âlemlerin Rabbine kul olmak işlerin en büyüğü olduğuna göre elbette kuralları, usulü, incelikleri olacaktır. Kişi gerçekten, samimiyetle Rabbinin evliyası olmayı istiyorsa onun gereğini yapmak için bu kurallara, usule uymak da zoruna gitmeyecektir. Peki, Allah'ın evliyası olmak için yol yöntem belli ise, neden herkes bu gayeye erişemiyor? Madem yol belli, hem önümüzde de bir rehberimiz var; onu takip etmek yeterli; öyleyse neden bu yolda ilerleyemiyoruz? Neden evliya olmak şöyle dursun, salih bir mümin bile olamıyoruz? İnsanoğlu gözünü bu dünya hayatına açtığı andan itibaren hep bir gelişme, ilerleme, olgunlaşma yoluna davet ediliyor. Aklen gelişme, kalben gelişme, zevk duygusu bakımından gelişme… Mesela bir çocuk önce konuşmayı öğreniyor, sonra okuma yazmayı öğreniyor, sonra temel bilgileri, ardından ileri seviye bilgileri öğreniyor. İsterse bu yolda ilerleye ilerleye akademik kariyer yapabiliyor, hatta ordinaryüs profesör bile olabiliyor. İstemezse, ortaokulda, lisede tahsili yarım bırakıyor; hayatını kazanmak için tahsil gerektirmeyen işlere yöneliyor. Sebebini sorarsan, “Zor geldi,” diyor. Dikkat ederseniz bazen zekâ seviyesi, birbirine oldukça yakın olan iki çocuktan biri okuyor, diğeri okumuyor. Sebebini incelerseniz çoğu zaman arkasından şu sebep çıkıyor: Birincisi tahsil yapmayı kendine gaye ve görev sayıyor, bu sebeple kendini zorluyor, sıkıntılara sabrediyor; diğeri ise bunu gaye olarak görmediği için en ufak bir zorlukla karşılaşınca vazgeçiveriyor. Çünkü onun için okumak sadece ekmek parası kazanmanın bir aracı. Eğer bu hedefine okumaktan daha kolay bir yolla ulaşabilecekse onu tercih ediveriyor. Mesela “Kaç sene okumakla zaman harcayacağıma babamın dükkânının başına geçerim” diyor. Bu kişi için, ilim öğrenmek ve bu şekilde yüksek hedeflere varmak diye bir gaye söz konusu değil; kendine böyle bir makamı yakıştırmış da değil, buna talip de değil… İşte Allah'ın evliyası olmak hususunda da kulların durumu bu misale benziyor. Kulların birçoğu, “Ben farzları yapar, haramlardan kaçar, canımı cehennemden kurtarırsam bana yeter” diyor. Çünkü bu kulların kulluğu hesabi bir kulluk; hasbi bir kulluk değil… Azap tehdidinden kurtulacak kadar kulluk etsin, yeter. Sufîlerin kulluk anlayışı Sufiler ise, bu sebeple kulluğu ikiye ayırmışlar ve demişler ki: “İnsanların ekseriyeti Allah'a, kendilerini cehennemden azad etsin, kurtarsın, cennete koysun, diye kulluk ediyorlar. Kulluk borcunu ödeyip kurtulmaya bakıyorlar. Hâlbuki biz, Allah'a o kulluğa layık olduğu için kulluk etmek istiyoruz. Biz azad edilmek için borcunu ödeyen köleler gibi değil, efendisinin kapısından asla ayrılmak istemeyen, azad kabul etmeyen köleler gibi içtenlikle kulluk etmek istiyoruz.” Aslında sufilerin sözünü ettiği kulluk anlayışı, ilk kez onların icad ettiği bir anlayış değil; aksine Peygamber Efendimizin kulluğudur. Peygamberimizin ayakları şişinceye kadar ayakta durup namaz kıldığı gecenin sabahında, “Ya Rasullallah, Rabbin seni bağışlayacağını vaad etmedi mi? Neden böyle kendini yoruyorsun?” sorusuna verdiği cevap meşhurdur: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” Aynı ruh halini, aynı kulluk edebini, başta aşere-i mübeşşere olmak üzere ashabının seçkinlerinde de görürüz. Onlar Allah Resulünün diliyle cennetle müjdelenmişlerdir ama bu onların kulluk gayretinde en ufak bir gevşekliğe yol açmaz. Zaten yol açacak olsaydı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir müjde vermezdi. Onlar kulluğu, hayatın bizatihi gayesi ve değeri olarak gördükleri için, güzel bir kul olmaktan başka bir sıfata ihtiyaç duymadıkları, başka hiçbir şeyi arzu etmedikleri için ifa eder hale gelmişlerdir. Onlar bizim gibi, “Beş vakit namazı kıldıktan sonra zamanın geri kalanı benimdir; istediğimi yaparım” diye düşünmezler. “Zekâtını verdikten sonra malın geri kalanı benimdir istediğim gibi harcarım” diye düşünmezler. Onlar her nefesin, her kuruşun, kendilerine ihsan edilmiş her şeyin emanet ve imtihan olduğu şuuruyla, hepsini kulluk yolunda harcamaktan başkasının yakışık almayacağı edebiyle hareket etmişlerdir. İşte kulluğunu böyle bir içtenlik, incelik ve yüce gönüllükle yapanlar Allah dostu haline gelmişlerdir. Tasavvuf ehlinin sistemleştirmeye çalıştığı yol, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin etrafında halelenerek bir sevgi yumağı halinde Allah'ın dostluğuna erişmeye uğraşan sahabenin yoludur. Ehlullaha düşmanlık nereye uzanıyor? Malumdur ki, insan sevgi ve dostluk yolunda çelişkili bir halde bulunamaz; yani bir kişiyi seven onun sevdiğini de sever, sevmediğini sevmez. Bir kişiyle dost olan artık dostunun dostuna düşmanlık etmez veya düşmanıyla dostluk yapamaz. Öyleyse Allah dostu olmak isteyenler de Allah'ın dostlarına düşman olamaz, Allah'ın düşmanlarına dostluk besleyemez. İşte tasavvuf yolu da bu temel esasa dayanır. Rabbimiz bize dostlarını ve düşmanlarını kitabında tanıtmıştır. Allah'ın dostları, başta Rasulü olmak üzere, imanda kemale ve takvaya ermiş salih müminlerdir: “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar iman edip de takvaya ermiş olanlardır.” (Yunus; 62-63) Müminlere düşen de böyle Allah yoluna çağıranların davetine uymak, müminlerle cemaat haline gelmek, onlarla dostluk kurmaktır. Ayet-i kerime de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe; 119) “Kim Allah’ı Rasulunu ve iman edenleri dost edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” (Maide; 56) Allah-u Zülcelâl düşmanlarını da tanıtmış ve onları dost edinmeyi yasaklamıştır: “Allaha ve kıyamet gününe iman edenler; babaları, kardeşleri ve akrabası olsa da, Allah'ın ve Resulünün düşmanlarını sevmez.” (Mücadele; 22) Allah'ın düşmanları, başta Resulü olmak üzere onun yoluna davet eden kâmil mürşitlere düşmanlık besleyenlerdir. İşte Allah-u Zülcelâl bu düşmanlığı, kendi zatına karşı düşmanlıkla eş tutmuştur: “Kim benim veli kullarımdan birine düşmanlık beslerse, ben o kişiye harb açarım Kulum bana kendisinin üzerine farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle yaklaşmaz Kulum, nafile ibadetlerle bana yaklaşmaya devam eder. Neticede ben o kulumu severim Onu sevince de. kendisinin işiten kulağı, gören gözü tutan eli, yürüyen ayağı olurum, Kulum benden bir şey isterse, ona mutlaka veririm, Kulum bana sığınırsa onu mutlaka korurum!” (Buharî, Rikak, 38) Elbette her nefeste Allah'a muhtaç olan bir kulun doğrudan Allah-u Zülcelâl’in zatına düşmanlık etmesi mümkün değildir. Onlar ancak Allah'a kulluk yoluna davet edenlere düşmanlık ederler. Çünkü onların çağırdığı yolu, nefislerinin arzularına uygun görmezler. Nefislerine karşı düşkünlükleri adeta onun hevâ ve arzularını ilah ittihaz edecek hale geldiği için, Allah'a kulluk yolunda nefisle mücadeleye çağıranlardan nefret ederler. Peygamberimize düşmanlık edenlerin çoğunun durumu da böyleydi. Allah-u Zülcelâl onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Hevasını ilah edinen ve Allah'ın, durumunu bilerek kendisini sapıklıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne perde çektiği kimseyi görmüyor musun? Allah kendisini terkettikten sonra kim onu doğru yo/a eriştirir? Hiç düşünmez misiniz?" (Casiye; 23) Nefis, insanı Allah'a karşı böyle bir cüretkârlığa kadar sürükleyebileceği için Allah'ın en büyük düşmanıdır. İşte sufiler, insanı nefis konusunda bilinçlendirmek suretiyle en büyük tehlikeden korumaya çalışmışlardır. Tasavvuf yolunun amacı Kısacası, tasavvuf yolu, Allah'ın dostu olmak için, onun dostlarına dost olmak, başta şeytan, nefis ve onlara uyanlara düşman olmak yoludur. Bu yol kıyamete kadar açıktır, hepimiz de bu yola davet edilmekteyiz. Allah'a dost olmak yoluna koyulanlar, velev ki Allah dostlarının her haliyle hallenemeseler de, her amelini işleyemeseler de, onların yüksek derecelerine erişemeseler de muhabbetleri sayesinde onlarla bir ve beraber sayılırlar. Çünkü Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme bir bedevi gelip: “Ey Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)! İnsan bir cemaati seviyor, fakat kendisi henüz onlara (nasib olan seviyeye) ulaşamamış bulunuyor (ise ne olacak)?” diye sorunca Efendimiz: “Kişi sevdikleriyle beraberdir” buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 50) Elbette sevginin ispatı, uyabildiği kadar uymak, yapabildiği kadar aynı amelleri yapmak, olabildiği kadar sevdiği gibi olmaya, ona benzemeye çalışmaktır. İspat edilmeden kuru iddianın bir geçerliliği olmaz.

16 Ekim 2014 Perşembe

BİZE ‘DELİ’ DESİNLER

Yeterince hizmet etmiyoruz Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.” (Zariyat; 56) Allah-u Zülcelal, insanları başıboş hareket etsinler, nefislerinin istediği gibi yaşasınlar diye yaratmamıştır. Efendimiz aleyhissalâtu vesselâmla birlikte, Bedir Harbi’nde üç yüz mümin vardı, üç yüz küsür mümin... Harpten bir önceki gece, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kendisi için hazırlanan yerde durmadan ibadet yapıyor, ardından da Allah-u Zülcelal'e “Allah’ım! Bana yaptığın vaadini yerine getir. Sen, şu bir avuç topluluğu helak edersen, (kâfirler onlara galip olurlarsa) artık sana yeryüzünde ibadet edecek hiç kimse kalmaz!” diyerek, öyle yalvarıyordu ki Efendimizin cübbesi mübarek sırtından düşmüş, bu hali gören sahabe efendilerimiz, Hazreti Ebubekir radıyallahu anhu Efendimiz, dayanamayıp üzüntüden ağlıyorlardı. Kardeşlerim, bizim de bu zamandaki halimiz aynen öyledir. Biz çok geriye gidiyoruz. Müminler olarak, Müslümanlar olarak çok geriye gidiyoruz. İslam için yeterince çalışmıyor, İslam hizmetinde gayretli olmuyoruz. Ya dünyayla, ya hep keyf ü sefayla; çayla, boş konuşmakla, malayani işlerle meşgul oluyoruz. Bu şekilde ömrümüzü bitiriyoruz. Biz bu haldeyken, mümin kardeşlerimiz de günahlara, şeytana, dünyaya, küfre meylediyorlar ve bu şekilde dinimizi kaybediyoruz! Git gide Allaha ibadet edecek, hakiki olarak bir toplum, bir cemaat kalmayacak. Çalışmıyoruz, İslam için, Müslümanlar için, dinin yaşanması için yeterince gayret göstermiyoruz. Bu konuda çok üzgünüm. Çalışalım! Her nerede oturursak Allah'tan bahsedelim. Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerinden, Allah-u Zülcelal ve Hazreti Resûlullah Efendimize itaatten bahsedelim. Allah-u Zülcelal’in rızası bundadır. Daima söylüyorum; Allah'a âşık olalım. O bize kalacak, o bize yarayacak, bize menfaat verecek olan odur. Kabirde onu öyle bir güzel göreceksiniz, onunla öyle ferahlanacaksınız ki ancak karşılaştığınızda bunun güzelliğini anlayabilirsiniz. Herkese tevbeyi anlatalım… Her bir insanın eline, kıyamet gününde bir kitap verilecek. Sabahtan akşama kadar ne yapmış isek kıyamet gününde, o kitapta bir sayfa olarak karşımıza çıkacak. Eğer Allah'ın zikriyle, ibadetiyle, İslam hizmetiyle meşgul olmuş; tevbeyi, namazı anlatmakla ömrümüzü geçirmiş isek o sayfa, şarkla garbı aydınlatacaktır. O kadar bir ışık, o kadar bir nur, aydınlık meydana çıkacak... ‘Cehennem ehli dahi o sayfayı gördüğü, o nura baktığı zaman azabı hafifleyecek’ diye söylenmiştir. O kadar ferah, o kadar güzel ve muazzam bir şeydir! Eğer bir kul da bunun aksine ömrünü, günlerini hep gafletle, hep malayani ile hep günahlarla geçirmişse onun kitabının sayfaları da kıyamet gününde açıldığı zaman, bir karanlık, zulmet, pis bir koku ortaya çıkacaktır. Eğer diyor kitap, “Cennet ehli onu görürlerse cennet nimetlerinden lezzet almaları azalırdı.” O kadar biçimsiz, o kadar kabih bir şeydir, yani o kadar sıkıntılıdır. Günlerimiz bu şekilde öyle ya da böyle geçiyor. Boşa harcamayalım onları. Elimizden geldiği kadar arkadaşlarımıza anlatalım, çalışalım. Onların imanına bak, bomba gibiydiler! Ashab-ı Kiram’dan bir kişi, bir yere gitseydi, kimi görse, kiminle karşılaşsa, rastladığı bütün insanları imana davet ediyordu. Çünkü onlar, Allah’a âşık idiler, imanları kuvvetliydi. Bizde elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar onlar gibi yapalım. Onlar ne şekilde yapmışlarsa biz de o şekilde; nerede oturursak hep Allah'tan bahsedelim, Allah’ın rızasını kazandıracak amellerden bahsedelim. Bahusus tevbeden bahsedelim. Çünkü bir insan tevbe etmezse Allah-u Zülcelal’in rızası yolunda başarılı olamaz, o yola giremez. Tevbe etmeyen insan, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandıran amellerle arasını düzeltemez. O kimse Allah-u Zülcelal’e dua da ederse olmuyor. Şimdi bakın! Dünya hayatına baktığımız zaman, nasıl bir kişi bir yere gitmek için oraya götüren bir yola giriyorsa tevbe de öyle Allah-u Zülcelal’in rızasına götüren bir yoldur. Sen o yola girmezsen o yere gidemezsin. Tevbe, böyledir işte. Bakmayın, din garip olmuş, şimdi insanlar kıymetini bilmiyorlar. Tevbe, kişiyle Allah arasında öyle bir vesiledir ki, sayılamayacak kadar kıymetlidir. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Eğer siz, büyük günahlardan kendinizi muhafaza ederseniz, Allah azze ve celle sizin küçük günahlarınızı affeder ve çok güzel bir yere sizi nasip edecektir.”

9 Ekim 2014 Perşembe

Namaz hakkında Ayet-i Kerimeler

“Her nefis kendi kazandığından dolayı rehindir. Ancak amel defterleri sağından verilenler müstesna. Onlar cennettedirler. Günahkârlara sorarlar: ‘Nedir sizi cehenneme sokan?’ Onlar der ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik. Ceza gününü de yalanlardık. Nihayet bize ölüm gelip çattı.” (Müddessir 38-47) “Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” (Taha 14) “Birtakım insanlar ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur 37) “Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 45) “Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular; onlar cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır.” (Meryem 59) Kur’an, bu ve benzeri onlarca ayetiyle namazı emrediyor ve namaz kılmamanın acı neticesini insanlara ders veriyor.

2 Ekim 2014 Perşembe

Kurban kesmenin fazileti

Kurban nisabına malik olanın, kurban kesmesi vacib iken, kurban kesilmeyen ev inleyerek, sahibine beddua eder, (Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara düçar kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Kurban kesmeyi bir nimet bilmeli! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye] (Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hâkim] (Kurbanın postunun her kılına ve her parçasına bir sevab vardır.) [Hakim] (Kurbanlarınız semiz olsun. Onlar Sıratta bineklerinizdir.) [Zâd-ül mukvin] (Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevab vardır. Kanının her damlası kadar mükâfat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun!) [İbni Mace] (Kurbanlarınızı gönül hoşluğuyla kesin! Çünkü hiçbir Müslüman yoktur ki, kurbanını kıbleye döndürüp kessin de, bunun kanı, boynuzu, yünü, her şeyi kıyamette kendi mizanına konan sevabı olmasın!) [Deylemi] (Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani] (Kurban bayramında yapılan amellerden Allahü teâlâ katında kurban kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden Allahü teâlâ, onu muhafaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin!) [Tirmizi] (Kurbanların en hayırlısı boynuzlu koçtur.) [İbni Mace] (Ya Fatıma, kurbanının yanına git! Kesilirken orada bulun! Kurbanının yere akacak ilk kan damlasıyla, geçmiş günahların affedilir.) [İ. Hibban] (Kesilen kurban, Kıyamette, etiyle, kanıyla 70 kat büyüyerek mizana konur.) [İsfehani]

25 Eylül 2014 Perşembe

Komşuya Ne Oldu?

Çağın albenili çehresiyle tanıştıkça hırslanıyor, hırslandıkça dünyevîleşiyor, dünyevîleştikçe de değerlerimize duyarsız hale geliyoruz. Gün geçmiyor ki bizi biz eden değerlerimizden birini ihmal veya ihlal etmiş olmayalım. İşte onlardan biri de komşuluk… Kökü, “konuş-mak: birlikte yakın yerlere konmak, yerleşmek” fiiline dayanan ve eski Türkçe’de “konşu, konşı…” gibi değişik şekillerde telaffuz edilen komşu kelimesi, bilindiği üzere, evleri birbirine yakın veya bitişik kimseler için kullanılır. Ancak geleneğimizde komşu, evlerin yakınlığı manasının ötesinde bir anlama sahiptir. O da paylaşım, dayanışma ve gönül yakınlığıdır. Bize göre gerçek komşu, evini, ekmeğini ve gönlünü komşusuyla paylaşabilen insandır. Komşu o kişidir ki, komşusuyla karşılaştığında selamlaşıp halleşsin, keder ve sevincine ortak olsun, kusurlarını araştırmasın, kendisine yönelik hatalarını affedip yüzüne vurmasın. Dinimiz gerçek komşuyu, komşusu fakir düştüğünde ihtiyacını gideren, borç istediğinde veren, bir hayır isabet ettiğinde onu tebrik eden, şer isabet ettiğinde taziye ve tesellide bulunan, hastalandığında ziyaretine giden, öldüğünde cenazesini kaldıran ve komşusuna asla eziyet etmeyen erdemli şahsiyet olarak tanımlar. Bunlar, aynı zamanda komşunun komşu üzerindeki haklarıdır. Sevgili Peygamberimiz s.a.v., “Cebrail, komşu hakkında bana öyle tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.”1 buyurmuşlardır. Bununla komşu komşuya mirasçı yapılmasa bile, komşu hak ve yükümlülüklerinin önemi vurgulanmıştır. İyi davranmak Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, komşuya iyi davranmamızı emrederken2 Sevgili Peygamberimiz s.a.v. de Allah katında en hayırlı komşunun, komşusuna en çok hayrı dokunan olduğunu ifade buyurur.3 Bir müslüman, komşusuna ne kadar iyi davranır, onunla ne kadar iyi geçinirse, müslümanlığı da o denli kâmil demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyrulur ki: “Civarında bulunan komşu ile iyi geçin ki (gerçek) müslüman olasın.”4 İyi komşuluk ilişkileri toplumun huzur ve mutluluğu demektir. İyi komşuya sahip olmayı müslümanın saadetinden5 sayan Rasul-i Ekrem Efendimiz s.a.v., Allah’a ve ahiret gününe inanan kimsenin, komşusuna iyilik ve ikramda bulunmasını öğütler.6 O’nun komşu hakkında Ebu Zer r.a.’a yaptığı şu tavsiye oldukça manidardır: “Tencereyi kaynattığın zaman suyunu bol koy, sonra etrafındaki komşularına bak ve onlara da ver.”7 Hemen aklımıza, “Ya yapmış olduğumuz yemekten ancak bir ya da birkaç komşuya verebilecek durumumuz varsa?” diye bir soru gelebilir. Benzer soruyu Hz. Aişe r.a. validemiz, sevgili eşi, iki cihan güneşi Peygamber Aleyhisselam’a yöneltiyor: - İki komşum var; birinin kapısı tam kapıma bakıyor, diğerinin kapısı ise arkadadır. Bazen her ikisine de verecek durumum olmuyor? Bunların hangisini tercih edeyim, hangisi daha çok hak sahibidir? Rasul-i Ekrem s.a.v. buyuruyor ki: - “Kapısı kapına bakan daha çok hak sahibidir.”8 Hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere, üzerimizde en çok hakkı bulunan komşu bize en yakın olan komşudur. Dolayısıyla yardıma en yakın komşudan başlanması en uygun olanıdır.

18 Eylül 2014 Perşembe

İNSANA HİZMET HAKKA HİZMETTİR

İnsana hizmet Şair Baki şöyle der: ‘Şu gök kubbe altında baki kalan, hoş bir seda imiş.” Kâinatın sahibine kulluk ve mahlûkatın sıkıntı ve meşakkatlerine ortak olmaktır hayata mana katan. Bir başkasının selamet bulabilmesi için kendi elindeki kibrit ile onun yolunu aydınlatmaktır. Elinde olan ışık huzmesi çok bir aydınlık vermiyorsa, yüzünde sırlı nur ve elinde kandil mumu olanın, mum altlığı olmaktır. Başka bir ifadeyle, hizmete gücü yetmiyorsa hizmet edene hizmet etmektir. Hz. Peygamberin omuzlarından yükselen İslam-ı Mübin, kendisine hizmet edeni kurtuluşa erdirmiş, ona dünya ve ahiret mutluluğun sunmuştur. Nasıl ki bir işçi kendisine verilen bir ücret karşılığında canla başla çalışıp patronunun takdirini ve güvenini kazanıyorsa, Allah’ın dini için her hangi bir dünyevi karşılık beklemeden hizmet eden kişiye de mülkün sahibi olan Allah’ın ikramı elbet kesintisiz ve sürekli olacaktır. Bu Allah’ın adaletindendir. Yeryüzünü bizler için bir imtihan yeri kılan Yüce Allah, yeryüzüne gönderdiği her bir kulunu da kendisine halife kılmıştır. Kul dünyada yaptığı ameller ile o halifelik vazifesinin niteliklerine bürünür; ameli, ihlâsı, samimiyeti, ölçüsünde de müminin kalbi Yüce Allah’ın yeryüzündeki sıfatlarının bir tecelligah yeri haline gelir. Çünkü kul amel ettikçe Allah’ın sıfatları kulda tecelli eder. Böyle bir durumda, kim Allah’ın kullarına dünya sahnesinde yardımda bulunur, onun kolu kanadı olur, hatta: “Bu mümin kardeşim de yeryüzünde Allah’ın bir halifesidir, bu yüzden ben bu kula hizmet etmeliyim, varsa sıkıntıları, gidermeliyim” derse o vakit, o kulun indinde Allah’a hizmet etmiş olur. Kula hizmet eden kişi de tıpkı Allah’a hizmet etmiştir. Allah’a hizmetkâr olana da kâinattaki canlı cansız tüm varlıklar hizmetkâr olur. Bari hizmet edebe hizmet edelim Yaratıcının dinine hadim olan kul, bir toprağa bastığında, Seyda Muhammed Konyevî Efendinin ifadesi ile, o toprak kendi lisanı ile yüce Allah’a: “Ya Rabbi sana hamd olsun ki, senin dinine hizmet eden, rızanı alan bir kul, benim üzerimden geçti.” der. Peygamber Efendimizin, “Kişi arkadaşının dini (ahlakı) üzeredir.” hadis-i şerifi ve sair ayetlerdeki “Sadıklarla beraber olun” ifadeleri de bir cihetle, insanın diğer bir insan üzerindeki etkisine işaret etmektedir. İnsan, yaratılışındaki bir hikmetin neticesindendir ki, iletişim kurduğu bir başka mahlûkata tesiri dokunur. Yaratıcımız da bizlerin yaratılış nüvemize kodladığı bu tesir etme kabiliyetini, asıl itibari ile dinin emir ve yasaklarını bir diğer mümin kardeşimize anlatıp onlarda bir etki uyandıralım diye vermiştir. İşte, böyle bir tesir oluşturma kabiliyetine sahip insanoğlu, yapacağı emri bil maruf nehy-i an-il münker ile bir başka âdemoğluna Allah adına hizmet etmiş olur. Şu dünya misafirhanesinde, Allah’ın bir diğer misafiri olan yaratığına iyilik eden kişi, böylelikle Hak Teala’nın misafirine ev sahipliği yaparak, ona Ensar (yardımcı) olmuş olur. Allah’ın misafirini ağırlamak onun hizmetinde olmak, hem o misafirin Allah katındaki kıymetini artırır hem de gerçek ev sahibi olan Allah’ın yüceliği takdis edilmiş olur. Bundandır ki, biz müminlerin en büyük düşmanı olan şeytan aleyhillane, bitkinin, havanın, tahribatı için değil, bizzat tüm bunlara muktedir olabilecek olan insanın bozulmasına kast ediyor; insanoğlunun asıl gönderiliş vazifesini, yine insanın kendisine unutturmaya çalışıyor. Bu yüzden, insanoğlunun kendisini yoktan var eden Allah’a karşı kulluk yapmasını istememek sureti ile insanı, insana hizmetkâr değil; bir rekabetçi, bir düşman olarak gösteriyor. Bundaki gayesi ise insanlar arasında nifak tohumu ekip kendi gibi Allah’a asi mahlûkatın sayısını arttırmaktır. Çünkü şeytan ve onun ehli de biliyor ki, şu yeryüzünün misafiri olan bizler, birbirimize düşüp ayrılık çıkarır isek, bu gök kubbenin altı niteliksiz, davasız nereden gelip nereye gideceğini bilemeyen insanlarla dolacaktır. Oysa bizi bir kan pıhtısından yaratan yaratıcımız, her çağda ve her mekânda, dostlarını bu dünya toprağından eksik bırakmamıştır. Kimi şarkta kimi garpta, kimi Yemen’de, kimi şimalde, hepsi kendilerini Allah’ın sonsuzluk vaadine teslim etmiş şekilde, hayatlarını, Rahmanın biz kullarına adamışlardır. Hiç unutulmayan iki insan Yeryüzü kurulalı beri iki sınıf insan vardır ki hiç unutulmamışlardır. Örneğin, Hz. Âdem ve Hz. Havva annemiz yeryüzüne indiklerinden beridir hiç unutulmamışlardır. Sürekli nesilden nesile aktarıla gelmişlerdir. Bu birinci sınıf insanlar ki Allah’ın kendilerine verdiği maldan ilimden infak edip kendilerini Allah’ın dinine hasretmişlerdir. Diğer bir ifade ile insanlığın kurtuluşu için kendilerini Allah’ın kullarına hizmete adamışlardır. Binaenaleyh; bu grup insanlara Yüce Allah sahip çıkmış, diğer inananları da bu kullarına yardımcı kılmıştır. Hatta sonraki gelen nesiller, geçmişteki güzel insanları daimi surette hayırla yâd edip onlara her devirde ve her çağda rahmet okumuşlardır. Mesela, bir Abdulkadir-i Geylani, ömrünü Allah’ın kullarına hizmetle geçirmiştir. Allah da kendi misafirleri kabul ettiği kullarına olan hizmetlerinden ötürü, Abdulkadir-i Geylani gibi zatları, kıyamete kadar diğer müslümanlar tarafından hayır ile andırmış, andırmaktadır. Diğer bir sınıf insanlar da vardır ki, Allah’a ve onun misafiri olan kullara eziyetleri sebebi ile her zaman ve her çağda lanet ile anılmışlar ve anılmaktadırlar. Kim ki Allah’a hakkı ile kul oldu, kâinat ona hizmetkâr oldu. Kim ki şeytana rabt oldu, cehennem ona yoldaş oldu. İnsanoğlu yeryüzünün şehzadesidir. Lakin şehzadeler de bazı zaman yolunu kaybeder, gayya kuyularına düşerler, ıztırar dolu şehirlerin telaşı onları da sürükler; ta ki gelip pis bir dere yatağında duraklarlar. Yolunu kaybeden Allah’ın halifesi olan eşref-i mahlûkat için kendi imtihan serüveni, daha güzel yolu tercih edebilmek, nimetin kıymetine, farkına varabilmek için bereketli yol kazalarıdır. Yani, insan melek de değildir ki günah işlemesin; Allah kuluna, kul olmak zafiyeti içerisinde, bu ahvali ile kıymet verip, onu yüceltmiş; bazılarını da peygamber seçmiştir. Evliyalar halk etmiş, peygamberleri önümüze örnek, şühedaları bize iman fedaileri, âlimleri ise bizlere yol gösterici olarak seçmiştir. Dünya işlerinin bir desisesi ya da birkaç hilesi varken, Allah yolunun binler desisesi, binler şeytani tuzakları vardır… Hizmeti asıl kıymetlendiren de çekilen bu çilelerdir. Bu çile insanı hamlıktan kurtarır; insanı insan-ı kâmil eder. Kişi Allah’ın dinine hizmet ederse Allah da o kuldan razıdır demiştik. Peki, ne vakit? Âlim, edindiği ilmi üstülük kurma aracı görmediğinde; zengin, malı sebebi ile toplum içerisinde söz sahibi olmak niyetinden müstağni olduğunda; idareci, idaresi altında bulunanları, evladı veya babası olarak gördüğünde; tüccar, yaptığı her akdi Allah ile yapıyormuş gibi kabul ettiğinde, o zaman Allah da o kullarından razı olacaktır.

15 Eylül 2014 Pazartesi

ALLAH SENİNLEYKEN, SEN KİMİNLEYDİN?

Allah’ın Gazabı Kıyamet ve mahşer günü hesap sorma günüdür. İnsanları yaratan ve onları dünya hayatında imtihana tabi tutan Allah-u Zülcelal, o gün onlardan hesap sorar. Nitekim Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Yemin olsun, biz kendilerine Peygamber gönderdiğimiz milletlerden de, onlara gönderdiğimiz Peygamberlerden de hesap soracağız. Biz bunların yaptıklarını tam bir bilgi ile onlara anlatacağız. Çünkü biz onlardan uzak değildik. O gün amelleri tartmak gerçektir. Kimin iyi amelleri ağır gelirse o iflah olur. Kimin iyi amelleri hafif gelirse, ayetlerimize karşı işledikleri zulümden dolayı nefislerini hüsrana bırakmıştır." (A'raf; 6-7) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Siz, Rabb'inizin huzuruna vardığınızda, tercüman olmaksızın size soru soracak, siz de O'na cevap vereceksiniz." (Tirmizi) Kıyamet gününde, ister hayır ister şer, bütün amellerimizden hesaba çekileceğiz. O günde, ameli kötü olanlar için ayet-i kerimede buyrulduğu gibi: "Yazıklar olsun o kullara..." (Yasin; 30) denilecektir. Kalpler çarpmaya, vücutlar titremeye başlayacak İnsanın başına nasıl bir dert bir musibet geldiğinde: "Ah! Çok kederliyim!" dediği gibi, kıyamet gününde de kafir ve münafıklar, hasret ve keder içinde böyle diyeceklerdir. Evet, o gün öyle bir gündür ki, nice büyük Peygamberler bile, hayret içinde olduğu için kendi nefislerinin kurtuluşu için "Nefsi, nefsi" (Ben ne yapacağım!) diyecektir. Melekler halka dönecek, teker teker bütün insanları çağırararak; "Ey falan oğlu falan, hesaba gel!" diyecekler. İşte, o anda kalpler çarpmaya ve vücutlar titremeye başlayacak, akıllar yerinden oynayacak, hatta bazıları hesaba çekilmeden cehenneme girmeyi tercih edecekler. ‘Keşke bu çirkin amellerimizle Allah-u Zülcelal'in huzuruna çıkmadan ve rezil olmadan, doğrudan cehenneme gitsek’ diyeceklerdir. İşte, bu dehşetli gün gelmeden evvel, hazırlanmamız lazımdır. İnsan, sonbaharda toprağa buğday atarsa, baharda orada ne biter? Buğday biter. Çiçek ekerse, çiçek çıkar. Toprağa diken tohumu atarsa, ondan diken çıkar. İnsan dünyada ne tohum ekerse, kıyamet gününde onu biçecektir. Bu dünyada insanın kalbindeki, içindeki, ruhundaki şey görülmez, tam hakikatiyle meydana çıkmasa da zahiri âzâlar üzerinde belli olur. Fakat kıyamet gününde, tam hakikatiyle ortaya çıkacaktır. İnsan son baharda ne tohum atarsa, baharda onu elde eder. Tohum atmayan kimseler, herkes harman zamanı buğdayını kaldırırken, tohum atmadığı için eli boş kalacaktır. Dünyada ibadet, zikir yapmayan, Allah-u Zülcelal'e taatte bulunmayan kimseler de sonbaharda tohum atmamış gibi olurlar. Dünyada sonbaharda tohum atmayanlar, arkadaşları buğdayını pirincini kaldırıp sevinirken, nasıl pişman olup 'keşke ben de tohum atsaydım, tembellik yapmasaydım' diyorlarsa; bunun gibi bu dünyada hayır, taat ve zikir tohumu atmazsak, kıyamet gününde pişman oluruz. Yazın buğday toplamayan kışın aç kalır Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri bazen şu hikayeyi anlatırdı: "Eski insanlar, buğdayını biçtiği zaman, geride bazı taneler kalırdı. Fakir kadınlar ve erkekler de onu toplardı. O zamanlar, dul bir kadın ve yetişmiş bir de kızı vardı. Buğdaylar biçildikten sonra o kadına: "Gidin geride kalan taneleri toplayın. Şimdi tam zamanıdır. Eğer toplamazsanız kış mevsiminde perişan olursunuz. Kızın da sana yardım etsin." dediler. Bu sözler karşısında, kadın: "Biz toplayıp ne yapacağız? Zaten ben ihtiyarım yakında öleceğim. Kızım da yetişkin olduğu için onu evlendireceğim. Dolayısıyla o tanelere ihtiyacımız yoktur." dedi. Kış geldiğinde ne ihtiyar kadın öldü, ne de nasibi olmadığı için kızı evlenebildi. Kış mevsimi geldi, hava soğudu, evde bir şeyleri olmadığı için perişan oldular. Kadın sokağa çıkıp; "Buğday toplama yeri neresidir? Bana gösterin ki biraz buğday toplayayım!" deyince, ona: "Bu zaman buğday toplama zamanı değildir, her tarafı kar kaplamıştır. Onun vakti yaz mevsimindeydi." dediler. Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri bu olayı anlattıktan sonra şöyle derdi: "İşte, bu dünyada daha vücudumuzda hayat varken, şimdi buğday toplama zamanı iken, hazırlığımızı yapalım. Kış mevsimi geldiği, kar diz boyu olduğu zaman, yani ölüpte kabre girdikten sonra pişman olacağız. Bana bir yol gösterin diyeceğiz. Ama o zaman iş işten geçmiş olacak ve amel yapma vakti bulunmayacaktır." Şimdi amel yapma zamanı iken, elimizden geldiğince bunu değerlendirelim. Şimdi elimizde fırsat vardır. Yoksa, fırsat kaçtıktan sonra, o ihtiyar kadın gibi perişan oluruz. Allah-u Zülcelal kullarına karşı çok merhamet ve şefkat sahibidir. Fakat biz O'nun bu sabrına, keremine güvenip aldanıyoruz. Allah seninleyken, sen kiminleydin? Bir gün Şeyh Ebu Hasan (r.aleyh), camide vaaz veriyordu. Evliyaullahtan Şibl-i Numani de caminin önünden geçerken onun vaaz ettiğini gördü. O diyordu ki: "Kıyamet günü Allah-u Zülcelal insana şöyle soracaktır: "Sana ömür verdim, bu ömrü nerede sarf ettin? Bu gençliği, kuvveti sana verdim, nerede sarf ettin? Günah işleyerek mi, sevap isleyerek mi yoksa boş gezerek mi geçirdin? Sana mal verdim, bu malı nereden kazanıp nereye harcadın, ölümü duydun buna ne hazırlık yaptın?" Şeyh Ebu Hasan'ın bu şekilde vaaz verdiğini duyan Şibli, ona şöyle dedi: "Ya Hasan! Allah'ın kullarını o kadar korkutma!" O: "Peki, ne diyeyim ya Şibli?" deyince, dedi ki: "Sen onlara, Allah seninle beraberken, sen kiminle beraberdin diye sor!" Bakınız, ne büyük bir sorudur. Allah devamlı olarak seninle beraberken, sen kiminle beraberdin? Buna nasıl cevap vereceğiz? Ben dünyayla, kötü insanlarla, keyf ve sefayla beraberdim mi diyeceğiz? Allah, kendi kudret ve azametiyle bizimle beraber olup bizden hiç ayrılmıyorken, bizim başkalarıyla beraber olmamız, ne kadar büyük bir haksızlıktır. Oysa cevabımızın ne olması gerekirdi? "Ya Rabbi! Senin bu zayıf yaramaz kulun, senin kuvvetinle, seninle beraberdir." dememiz lazımdı. O bizimle beraberken, bizim dünyayla, günahla, kötü insanlarla beraber olmamız çok ayıptır. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir." (Hadid; 4) Onun için kendimizi hesap gününe hazırlayalım. Allah-u Zülcelal'in merhameti, keremi, bize sabretmesi, bizi mağrur ediyor. (Kendimizi güven içinde görüyoruz.) Yoksa eğer cenneti, cehennemi, haşir meydanını, sırat köprüsü veya mizanı, bir an bize gösterseydi, aklımız hemen başımıza gelecekti. Ama bu bir imtihandır. Allah-u Zülcelal imtihanın bitmemesi için göstermiyor. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Sen Rabbinin kerim olmasıyla mı mağrur oluyorsun?" (İnfitar; 6) Nasıl Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ile beraber olmaya muhtaç idiler. O, dinlerini muhafaza etmek için onlara bir delil idiyse, bunun gibi zamanımıza gelinceye kadar da Sadat-ı Kiram da bizim için delildirler. Mevlana Halid-i Bağdadi kuddise sırruhu bir nasihatlerinde şöyle buyurmuştur: "En mühim vasiyetim şudur ki; ölümü, ahiret hallerini ve nimetlerin hakiki sahibini unutmayınız. Elden geldiği kadar Peygamberlerin Efendisinin sallallahu aleyhi vesellem sünnetine uymada ileri gitmeye çalışınız. Zikir yapmamak; harpten kaçmak gibidir Biz Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetindeniz. Elimizden geldiği kadar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat edip, aynı şekilde hareket etmeliyiz. Sahabe-i Kiram, açlık ve susuzluk içinde, bir hurma ile yetinerek harp yapıyorlardı. Peki, biz niçin: "Zikrimi yapamıyorum, nefsim şöyle etmiyor, böyle etmiyor!" diyoruz. Bu son derece yanlış bir şeydir. Kaldı ki zamanımızda kılıçla harp da yoktur. Namaz kılmak, namaz kılmak için cemaate gitmek, imsaktan önce teheccüde kalmak, işte bunların hepsi (manevi) harptir. Bunları yapmadığımız zaman, benim kanaatimce, harpten kaçıyoruz demektir. Bunları yapmayan kimse, harp olduğu zaman da kaçacak demektir. Allah-u Zülcelal bir insana muhabbet veriyor. Fakat insan, muhabbetin neden dolayı geldiğini, niçin verildiğini düşünmüyor. Halbuki kendisini Allah'a verdiği için, Allah da ona muhabbet vermiştir. Bundan başka, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme uymuş, mutabaat etmiş idi. Bundan dolayı da muhabbet verilmişti. Fakat o mutabaat azaldığı zaman, insanın muhabbeti de azalıyor. Çünkü muhabbet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatına bağlanmıştır. Bu dünyada bir şeyimiz kaybolduğu zaman, hemen onu aramaya koyuluyoruz. Peki, dünyada geçici olan, adi bir şeyimizi arıyoruz da, neden kaybolan muhabbetimizi aramıyoruz?!.. Halbuki insan, o muhabbetle Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanarak, cennete girip cehennemden muhafaza olacaktır. Haklı olarak, insan nasıl ki, kaybolan dünyalık bir şeyini arıyorsa, Allah-u Zülcelal'in muhabbetini daha ziyade araması lazımdır. O muhabbetin tekrar bulunması da, yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat etmekle mümkündür. İnsan, Hz. Peygamber'e mutabaat ettiğinde, yine eski muhabbetini bulacaktır. Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Amin)

21 Ağustos 2014 Perşembe

Doğru itikad

Doğru itikada sahip olmak için, inanışımız şöyle olmalıdır: 1- Muhammed aleyhisselam son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmez. 2- Kabir ziyareti, enbiya ve evliyadan yardım istemek caizdir. 3- Kabir suâli haktır. 4- Kabir azabı hak olup, ruh ve bedene birlikte olacaktır. 5- Okunan Kur’an-ı kerimin ve verilen sadakanın sevabı ölülere gönderilir. Bu sevaplar ve edilen duâlar ölülere ulaşır, azaplarının azalmasına sebep olur. 6- Kıyamette hesap vardır. 7- Mizan vardır. 8- Sırat köprüsü vardır. 9- Şefaat haktır. 10- Cennet ve cehennem şu anda vardır ve ebedîdir. 11- Mirac ruh ve bedenle olmuştur. 12- Eshab-ı kiramın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek gerekir. 13- Eshab-ı kiramın tamamı cennetliktir. Bunlardan on tanesi [aşere-i mübeşşere] dünyada ismen de cennetle müjdelenmiştir. Dört halife bunlardandır. İnsanların en üstünleri 14- Peygamberden sonra en üstünü 4 halifedir. Üstünlükleri halifelik sırasına göredir. 15- Cennet ehli Allahü teâlâyı görecektir. 16- Enbiyanın mucizesi ve evliyanın kerameti haktır. 17- Günahkâr mümin, günahları nisbetinde cehennemde azap görür, yahut şefaate veya affa kavuşup cennete girer. Kâfirler ise, ebedî cehennemde kalır. 18- Kur’an-ı kerim, kelam-ı İlâhîdir, mahluk [yaratık] değildir. 19- Mest üzerine mesh etmek caizdir. 20- İman, kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır. 21- Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek, [yani namaz kılan müslümana günahlardan dolayı kâfir dememek.] Ehl-i kıble denilen kimsenin bir inanışı, anlamı açık olan kesin bir delile zıt ise, küfür olur. Böyle bir kimse, namaz kılsa da, her ibâdeti yapsa da kâfir olur. 22- Allahü teâlâ zamandan, mekândan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez. 23- İbadet imandan parça değildir. Büyük günah işleyen mümine kâfir denmez. 24- Ölümden sonra herkes dirilir. 25- Hak âşığından, evliyadan da ilâhî teklifler kalkmaz. Onların da ibâdetleri yapma mecburiyeti vardır. 26- İmansız ölmekten korkmak gerekir. 27- Hak bir mezhebe mensup olmak, mezhepsiz olmamak gerekir. İbadetin faydası Cehenneme gideceği alnına yazılan kimsenin ibâdet etmesinin bir faydası olur mu? diye sual soran birine, Resulullah efendimiz, (İbadet et, herkese ezelde takdir edilmiş olanı yapmak kolay gelir) buyurdu. Cennetliklerin ibâdet yapması ve cehennemliklerin isyan etmesi; genelde sağlıklı yaşaması ezelde takdir edilmiş olanın gerekli ilacı almasına; hastalanması takdir edilmiş olanın da, ilaç bulamamasına benzer. Hastalıktan ölmesi takdir edilmiş olana, ilaç almak nasip olmaz. Zengin olması takdir edilmiş olana, kazanç yolları açılır. Bunun gibi, ezelde cennetlik olanın iman ve ibâdet etmesi nasip olur. Hadis-i şerifte, (Cennetlik olan, cennete götürecek; cehennemlik olan da, cehenneme götürecek amel işler.) buyuruldu. Cehennemlik olan, (Herkesin cennetlik veya cehennemlik olduğu ezelde takdir edilmiş) der ve ibâdet etmez. Bol mahsul alması takdir edilene ise, tarlasını sürmek, tohum ekmek nasip olur. İşte cennetlik olanın iman edip ibâdet yapması, cehennemlik olanın da, isyan edip kâfir olması böyledir.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Allahı anmak

Allahı anmak, yani zikir, kendini gafletten kurtarmak demektir. Gaflet, Allahü teâlâyı unutmak demektir. Zikir, her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak, zikir olur. O hâlde, dinin emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak zikirdir. Dinin emirlerini gözeterek yapılan alışveriş zikirdir. Çünkü, bunları yaparken, emirlerin, yasakların sahibi hatırlanmakta, gaflet gitmektedir. Allahü teâlâyı anan, Onun büyüklüğünü, sıfatlarını, emir ve yasaklarını düşünür, tefekkür eder, iyi şeyleri yapma, kötü şeylerden kaçma arzusu doğar. Bu bakımdan Allahü teâlâyı zikretmek çok faydalıdır. Hasan-ı Basri hazretleri buyurdu ki: Allahü teâlâyı anmak iki türlüdür: 1- Kalbden hatırlamak büyük sevabdır. 2- Daha iyisi ise, haramları işleyeceği anda, Allahü teâlâyı hatırlayıp vazgeçmektir. Rahata kavuşmak için Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Kalbler ancak Allahü teâlâyı anmakla, itminana, rahata kavuşur.) [Rad 28] Allahü teâlâyı anmak her şeyden büyüktür.) [Ankebut 45] (Allahın nimetlerini anın ki, kurtulasınız.) [Araf 69] (Beni anmayan, sıkıntılara mâruz kalır, kıyamette de kör olarak haşrolur.) [Taha 124] (Beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin; nankörlük etmeyin.) [Bekara 152] (Beni anan, şükretmiş, beni unutan da nankörlük etmiş olur.) [Hadisi kudsî] (Ya Musa, seninle beraber olmamı istersen, beni zikredenin yanında ol. Kim Beni nerede ve ne zaman ararsa bulur.) [Hadisi kudsî] (Beni bir gün hatırlayan ve bir defa benden korkanı cehennemden çıkartırım.) [H.Kudsî] (Kulum ne vakit beni hatırlayıp anarsa, onunla birlikte olurum. Şayet kulum beni bir topluluk içinde anarsa, ben de onu daha iyi bir topluluk içinde anarım.) [H.Kudsî] Topluluklarda Bir toplulukta, Allahı anmadan kalkmamalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bir yere toplanıp da Allahı anmadan kalkanlar, sanki eşek leşinden kalkmış gibi olur ve Kıyamette bunun üzüntüsünü duyarlar.) (Bir toplulukta Allah anılmaz, resulüne salevat getirilmezse, kıyamette pişmanlık çekilir.) (Gece ibâdet edemiyen, malını hayra harcayamıyan, Allahı çok zikretsin.) (Deli deninceye kadar Allahı çok anın!) (Allahı gizli zikreden, düşmanlarla tek başına savaşan gibidir.) (Şükreden kalb, zikreden dil, uygun bir ev ve saliha bir kadına sahip olan, dünya ve ahiretin hayrına kavuşmuş demektir.) (Allahı anan ile anmayan arasındaki fark, diri ile ölü arasındaki fark gibidir.) (Herşeyin bir cilası vardır; kalbin cilası da Allahü teâlâyı anmaktır.) (Zikrin en faziletlisi la ilahe illallah demektir.) (Gafiller içinde Allahı zikreden, cepheden herkes kaçarken, savaşan asker gibidir.)

7 Ağustos 2014 Perşembe

MÜSLÜMAN İSLAM’I İYİ TEMSİL ETMELİ

Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah, sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa; 26) Allah-u Zülcelal bize sabretmektedir. Onun için de daima günah işlediğimiz halde, bize hiçbir ceza vermiyor. Hâlbuki dünya hayatımız boyunca kendimize dikkat etmemiz, mağrur olmamamız lazımdır. Bakın! Ben kendi nefsim adına diyebilirim ki, dünyada ne kadar yaşamış isem, sanki kendimi hiç yaşamamış gibi hissediyorum. Bazen rahat olarak yaşadım; bazı zamanlarda ise çok zahmet gördüm. Ama ikisi de geride kaldı. Kalan ömrüm de aynen bu şekilde devam edecektir. Sanki dünyayı bir gün dahi görmemiş gibiyim. Oysa kıyamet gününde kâfirlere, “Siz dünyada keyif ve sefa yaptınız. Dünya nasıldı?” diye sorulur. Onlar da, “Bir şey hatırlamıyoruz” diye cevap verirler. Gün gelip de keyfi ve zahmeti hatırımda dahi kalmayacak olan bir dünya ne işimize yarar ki? Onun için elimizden geldiği kadar rahat yaşamayı ahirete bırakalım. Yine müminlere de: “Siz dünyada namaz kıldınız, oruç tuttunuz, zikir yaptınız, birçok meşakkatler çektiniz. Dünya nasıldı?” diye sorulur. Onlar da: “Bir şey hatırlamıyoruz” diye cevap verirler. Avrupa’ya giden bazı kimseleri duyuyoruz ki namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, Avrupalılar gibi içki içiyorlar. Kâfirler ise onlar hakkında: “Siz nasıl Müslümansınız! İslam böyle ise hiç bir işe yaramaz, siz de bizim gibi namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, siz de bizim gibi içki içip her pisliği yapıyorsunuz” diye düşünüyorlar. Bakınız, onlar hem İslam’ı yaşamadıkları hem de İslamiyet’i iyi temsil edemedikleri ve insanların, Allah’ın dini hakkında insanların kötü düşünceye kapılmalarına sebep oldukları için ne kadar vebal altında kaldılar… Eğer onlar iyi olsaydı, kâfirler: “Müslümanlık ne güzel bir şey, biz de Müslüman olalım!” diyeceklerdi. İşte bakınız, kâfirler dahi, iyi olmayan, kötü olan kimseyi beğenmiyorlar. Dünya, şeytanın kızıdır Adamın birisi, salih kullardan bir topluluğa gidip: - Ben ne kadar ibadet yapıyorsam da bir lezzet alamıyorum, diye dert yanmış, çare istemiş. Ona: - Her halde, senin kalbinde şeytanın kızı var! Demişler. Zavallı adam: - Bu nasıl olur? Diye hayretle sormuş. Sonunda, kendisine, içinde bulunduğu durumu teşbih yollu, şöyle açıklamışlar: - Dünya, şeytanın kızıdır. Kim dünyayla evlenirse, elbette şeytan, kızının yanına gelecektir. Sen şeytanın kızını, yani dünyayı kalbine koyduğun için o da kendi kızını ziyaret maksadıyla senin kalbine geliyor. O lanetlenmiş şeytan, oraya geldiği için de sen ibadetten zevk alamıyorsun. Halbuki, sen dünya sevgisini kalbine koysan da koymasan da dünyalığın ne artar, ne eksilir. Yani, dünyayı sevmen, dünyalığını artırmaz. Gerçekten de dünya sevgisini kalpten silmek lazımdır. Her derdin bir devası bulunduğu gibi bunun da bir çaresi vardır. Dünya sevgisi, kişinin kalbine geldiği zaman, Allah’a sığınarak; “Ya Rabbi! Beni bundan kurtar, bu hâli benden al! Ben senin sevgini, senin muhabbetini istiyorum.” Diyerek, Allah’a yalvarmalıdır. Allah-u Zülcelal mert ve cömert olduğu için onun kalbinden dünya sevgisini silecek; eline de bol miktarda dünyalık verecektir, inşaallah. Elimize aldığımız, yemek dolu bir tabağı düz bir zemine koyduğumuzda, nasıl içindeki yemek yere dökülmez, tabağı yan tuttuğumuzda ise yemek dökülürse; biz de kalbimizi Allah’ın rahmetine, ihsanına, bağışlamasına o şekilde dümdüz bir şekilde açmalıyız. Eğer kalbimizi Allah’ın huzurunda, ıslah olmamız için O’na dümdüz açmazsak, O’nun rızasını, feyzini elde edemeyiz. Çünkü o bize değil, biz O’na muhtacız. Kader… Bazı insanlar, şeytan onları aldattığı için şöyle diyorlar: “Eğer benim kaderimde olsaydı, namaz kılacak, zekât verecek, ibadet edecektim. Takdir edilmediği için yapamıyorum. Ben ne yapayım, elimden bir şey gelmez.” Bu çok yanlış bir düşüncedir. Allah-u Zülcelal insana cüz-i ihtiyari, seçme kuvveti vermiştir. Yani ibadet edip etmemek, insanın kendi isteğine bağlıdır. Dolayısıyla insan: “Benim ibadet etmemi, Allah takdir etmediği için ben ibadet yapmıyorum, O’nun emir ve yasaklarına karşı kayıtsız kalıyorum, içimden gelmiyor.” diyemez. Bu, nefis ve şeytanın insana apaçık bir oyunudur. Allah-u Zülcelal insanı, ibadet ve imanda serbest bıraktığı, inanıp inanmamak, yapıp yapmamak insanın elinde olduğu için sorumlu tutmuştur. Bu yüzden, kişi Allah’ın emirlerine uymadığında, suçu bizzat kendinde aramalıdır. Aramızdaki hidayet ehline tabi olalım Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmek, birbirinden ayırt etmek için bizden öncekilerin, Selef-i Salihin’in, Ashab-ı Kiram'ın hal ve hareketlerini öğrenmemiz lazımdır. Bunları öğrendiğimiz zaman, hem kendi noksanımız hem de diğer mü'min kardeşlerimizin noksanları meydana çıkar. Bakınız, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bize yol göstermiştir: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.” (Rezin) Öyleyse, Ashab-ı Kiram, dünyadan ayrıldığına göre; günümüzdeki insanlar içerisinde, kim Ashab'ın yolundan gidiyor, onlara mutabaat ediyorsa, biz de onları kendimize örnek alalım. Kim ibadet yapıyor, Allah'ı zikrediyor, O'nun yolunda hizmet ediyorsa, biz de onlara uyalım. Yine, bu konuda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki âlimler Peygamberlerin varisleridir. Onlar dinar ve dirhemlere varis olmamışlardır. Ancak ilme varis olmuşlardır.” (Ebu Davud, Tirmizi, Beyhaki) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem miras olarak, mal-mülk bırakmadı, ilmi ve nasihati miras bıraktı. Kim bu ilme, nasihatlere, emr-i bil'maruf ve nehy-i an'il-münkere sahip çıkarsa işte gerçek varis odur. O kimse kim olursa olsun, fark etmez. İçimizden birisi, bir kaç kitap okuyup kendisini yetiştirir ve öğrendikleri ile amel ederse, manevi olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakıyla ahlaklanırsa, o da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ve Ashab-ı Kiram'ın varisi olur. Kısacası onlara uyan, hidayete erenlerden olur. Yok, eğer kendimizi onların gitmiş olduğu yoldan uzaklaştırırsak dalâlete sapanlardan oluruz. Çünkü bu doğru yolun dışındaki bütün yollar şeytanın yollarıdır. İşte, bu yolun dışında kendimize başka bir yol aramak, dalâletten başka bir şey değildir. Selef-i Salihin’in ve Ashab-ı Kiram'ın hal ve hareketlerini çok iyi öğrenmeliyiz ki, birisi: “Ben Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve Ashab-ı Kiram'ın ahlakıyla ahlaklandım, onların yolundan gidiyorum.” dediği zaman, doğru mu değil mi ayırt edebilelim. Yanlış kimselerin ardına düşmeyelim. Tasavvuf Kur’an ve Sünnet’e bağlıdır Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Bir mü’minin diğer mü’min kardeşlerine karşı ilgisi, birbirini bağlayıp destekleyen bir binanın taşları gibidir.” (Buhari) Allah-u Zülcelal ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bize böyle emretmesine rağmen, bazı mü’min kardeşlerimiz ve bağlı oldukları cemaatler, diğer cemaatlere ve mü’min kardeşlerimize sanki aralarında bir husumet varmış gibi davranmaktadır. Bu çok yanlış bir tutumdur. Kişi, bu ayet ve hadislere bakıp kendisini sorgulayıp davranışlarını düzeltmelidir. Günümüzdeki gelişen olaylara bakarsak, bu ayet ve hadislerin ışığında hareket etmemekten dolayı başımıza her türlü hal gelmektedir. Mü’minler fert fert kendi nefislerine sormaları gerekir: “Ey nefsim, bu ayet ve hadisler mi doğru; yoksa senin yaptığın mı?” deyip, bu yanlışlarını düzeltmeye çalışmalıdır. Bize emredilen budur. Bazı kimseler, kendi nefislerini ve düşüncelerini haklı çıkarmak için bu kötü fiilleri, sanki tasavvufun bir rüknü gibi göstererek tasavvufa bağlıyorlar. Tasavvuf; Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere bağlıdır. Bunun dışında hareket edenler, kendi nefislerine göre bir yol uydurup -Allah muhafaza- helake giderler. Hatta bazı kimseler, kendilerini haklı çıkarmak için bir takım yalanlarla bu olayları mürşidlerine bağlıyorlar. Böyle yaparak da mürşidini yücelttiğini zannediyorlar. Aksine, bu hareketlerle, bilerek ya da bilmeyerek hem mürşidine münkir oluyor; hem de mü’min kardeşlerimizin yoldan çıkmalarına sebep oluyorlar. Yanlış sohbete itiraz etmelidir Bir mü’min şuurlu olacak ve yapılan sohbetlerin Kur’an’a ve hadislere uygun olup olmadığına dikkat edecektir. Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere aykırı yapılan sohbetler karşısında susmayacak ve (usulüne uygun olarak) itiraz edecektir. Çünkü bu sohbetler, insanı helake götürür. Buna bir misal verecek olursak: Bir kişi düşünelim. Sohbetinde, diğer müslüman cemaatlerin ve kişilerin gıybetini yapıp şiddetle eleştiriyor. Bu sohbetin yapılmasına veya dinlenmesine de rıza göstermek büyük yanlıştır. Bu, mü’mine yakışmaz. Bazı cemaatler ve bu cemaatlere bağlı kişiler; kendi cemaatlerinde ki kişilere: “Başka cemaatlere gitmeyiniz. Muhabbetiniz azalır.” gibi telkinler yapmakta, karşı cemaatlerle de her hangi bir yerde tevafuk ettiklerinde, birbirlerine düşmanca bakmakta ve soğuk davranmaktadırlar. İşte bu hareketler, ayet ve hadislere muhaliftir. Müslümanların kardeşliğini ve birleşmelerini önleyenler, çok büyük yanlış içindedirler. Bu olaylar karşısında, ayet ve hadislere bakmalı ve öyle hareket etmelidir. İşte, bu söylenenleri, bütün mü’min kardeşlerimiz okuyup ayet ve hadislerin ışığı altında değerlendirsin. Bizim söylediklerimizi de ayet ve hadislerle değerlendirip; ellerini vicdanlarına koyarak muhakeme yapsınlar. Kişi: “Ben doğruyum.” demekle doğru olmaz. Doğruluk ancak, ayet ve hadislerin ışığı altında istikamet üzere olmakla olur. Hepimiz Allah-u Zülcelal için birbirimizi sevmeli ve birbirimize yardımcı olup, nasihatte bulunmalıyız. Bir arkadaşımız hangi cemaatten olursa olsun, yoldan çıkınca, muhabbeti azalınca: “Nasılsın, iyi misin? Neyin var, ne oldu, işin nasıl? …” diyerek, ona sahip çıkmalıyız. Nasıl ki bir taş harca saplanınca sımsıkı yapışıyor ve oradan ayrılmıyorsa, mü’min de İslam’a sımsıkı sarılmalı ve ayrılmamalıdır. Ne dünya, ne insanların oyunu, ne nefis… Hiçbir şey, onu yerinden oynatmamalıdır, şuurlu olmalıdır.

31 Temmuz 2014 Perşembe

İbadet Nedir - Niçin İbadet Ediyoruz ?

İbadet, Yüce Rabbimiz olan Allah(cc) 'ın, vermiş olduğu nimetlere karşı kulluk vazifelerimizi kapsayan genel bir fıkıh terimidir. Yerde ve gökte bulunan herşey Allah'ı tesbih ederler, onu zikrederler, her bir mahlukun ve eşyanın zikri farklı olabilir. Sonuçta istikamet tevhid'dir. Bir ve tek olan Allah'a şükretmek, emir ve yasaklarına uymaktır. De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. [En'am,162] Neden yapılan ibadetler, alemlerin rabbi için ? sorusuna, bütün nimetleri veren, bizi yaratan ve tek hükümdar olan Rabbimizin aklımıza gelmesi güzel bir cevap olur. İbadet, Allah için yapılırsa faydalı olur. Aksi halde, kişinin kendi zararına olur. Nitekim, riya olan işte hayır yoktur. (Birileri görsün, bilsin diye, gösteriş amacıyla yapılan ibadetler riya kapsamındadır) Niçin İbadet Ediyoruz ? Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. [Zariyat,56] İbadet kulluktur. Mademki yaratılış amacımız Allah'ı bir ve tek bilip, ona kulluk etmektir, o zaman ne duruyoruz ? "Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz." [Yasin,22] Rabbimiz, bizi yarattı, bize sayamayacağımız kadar nimet verdi, bizleri yanlız bırakmadı, en hayırlı mahluk olan insan olarak yarattı ve bizlere müslümanlığı nasip etti. Bizi o kadar sevdi ki, imtahan üstüne imtahan verdi, kendisine güvenenleri ve rızası için yapılan hiçbir ameli karşılıksız bırakmadı. Bizden kul olmamızı, kulluk etmemizi isteyen, sadece ondan korkmamızı, ona yönelmemizi, istedi. Tanınmak istedi, zikredilmek istedi, sevmek ve sevilmek istedi. O, ol dedi ve her istediği oldu. Artık imtahan dönemine vardık. Yaratılma amacımızı bilmemiz için peygamberler, kitaplar gönderdi. Birçok şeyi vesile kıldı. Ancak insanların çoğu, bu kadar verilen nimetin şükrü karşısında hep aciz kaldı ve hep aciz kalıyor. İbretlik çok olay oldu. Hatta birçoğunu Kur'an-ı Kerimde haber verdi. Ders alın, Şükredin, nankörlük etmeyin, itaat edin, isyan etmeyin öğütleriyle bizleri uyardı. O, hep güzel ve hayırlı olanı murat etti. Bizim ona kul olmamızı istedi. İsyan edenler ve karşı gelenler oldu. İtirazcılar ve nankörlükler arttı. Ancak samimi olan kulları, nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi, ne için yaratıldığımızın bilincini kavrayarak düşündüler. Ölüm sonrasına inandıkları, bu kâinatın bir düzen ile hareket ettiğini kavradıkları ve Allah emrettiği için, onun rızasını kazanmak için ibadet etme mecburiyeti hissettiler. İbadet ile onu zikretmek, onun rızası için çalışmak ve şükretmek ile, hem dünyamızı hem ahiretimizi kazanmamız gerekir. İmtahan vaktindeyiz. Bu imtahan içerisinde, sıkıntıya düştüğümüz ve rahatlığa kavuştuğumuz zamanlar olacaktır. Dua, ile Allah'a yönelerek ondan istemek, ondan beklemek ve ona güvenmek gerektiğini bilmekte bize yardımcı olacaktır. Nitekim Dua, ibadetin ta kendisidir (Hadis-i Şerif) Nasıl İbadet Etmeliyiz ? Müslümanlığımız gereği, yapılması tavsiye edilen ilk işimiz, Allah'ın adıyla başlamak sûretiyle samimi ve Allah(cc) rızası için yapılan niyettir. Niyetler samimi olmadıkça, ibadetlerde gösteriş oldukça ilerleyemeyiz. Bu yüzden, ilkönce niyetimizi kontrol etmeliyiz. İbadet etmek için fıkıh öğrenmemiz ve bilmemiz gerekir. (Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer. [Hadis-i Şerif, Deylemi]) Bütün farzlar, vacipler, sünnetler ibadettir. Namaz, oruç, zekat, hac, rızık temin etmek, zikretmek, yardım etmek, haramdan sakınmak, helali talep etmek, dua etmek, din kardeşinin sıkıntısını gidermek, Kur'an okumak, ilim öğrenmek, ilim öğretmek gibi Allah için yapılan her şey ibadettir. İnsanların en çok ibadet edeni, en çok Kur'an okuyandır. [Hadis-i Şerif, Deylemi] Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez. [Hadis-i Şerif, Taberani] İbadetlerdeki feyzi, bereketi, lezzeti almak ve yaşamak istiyorsak Fıkıh öğrenmeliyiz. Bu sitenin amaçlarından biri, fıkıh öğretmektir. Fıkıh ise, bütün dini bilgileri kapsayan en büyük İLİM'lerden biridir.

24 Temmuz 2014 Perşembe

İYİLİK KAYBOLMAZ, FENALIK UNUTULMAZ

Süfyan-ı Sevrî rahmetullahi aleyhiden bazı sözler - Eğer insanların ağraz-ı dünyadan âri (dünyevi hedeflerden uzak) olarak ilim tahsil edeceklerine emin olsaydım, Allah rızası için evlerine gider öğretirdim. - Cidden âlim olanlar, ziyaretlerini zenginlere hasretmezler. - Haksız sözleri tasdik eden dost değildir. - Kalp hulusu ile tahsil olunan ilim, ibadetin ta kendisidir. - Çok adam vardır ki, haktan yana görünür; münafıktır. Ebu Nasr Beşer İbnü’l-Haris rahmetullâhi aleyhiden… - Elem ve kederlerden masun (muhafaza) olmak isteyenler, kötü tabiatlılarla konuşmasınlar. - Medihten (övülmekten) hoşlanmak kadar ahmaklık tasavvur edilemez. Ebu Yahya Malik rahmetullâhi aleyhiden… - Bir köpek, fena ve kötü ahlâklı arkadaştan hayırlıdır. - Âhiret işlerine teşvik edecek arkadaş kalmadı. Şimdiki arkadaşlar, arkadaşının kalbini ifsat etmekten başka bir şeye yaramazlar. Ebû Derda rahmetullâhi aleyhiden… - İyilik kaybolmaz, fenalık unutulmaz. - Hayrın ne kadar ufak olsa da yine işle. - İlim olmayınca insan muttaki de olamaz Ubey İbni Ka’b rahmetullâhi aleyhiden… - Kitabullah’ı rehber edinenin hükmüne razı olun. Çünkü Cenab-ı Nebi aleyhissalâtu vesselâm bize Kur’ân’ı halef olarak bıraktı. - Açlık nur, tokluk şehvet ateşidir. - Hakikati söyleyenlerin ne kadar muarız ve tahkir edicisi olsa da düşmanları dahi onların ulviyetini tasdik ederler. Selman-ı Fârisî rahmetullâhi aleyhiden… - Gece ibadetlerini bırakma. - Sadık arkadaşını bir kabahatinden dolayı terk etme, zira o, müsait bir zamanda hatasını telafi eder. Talha bin Abdullah rahmetullâhi aleyhiden… - Çok zeliller vardır ki, hüsn-ü ahlâkı (güzel ahlak) kendisini aziz eylemiştir. Sû-i ahlâk (kötü ahlak) bir vahşettir ki, neticesi vahimdir. - Hayâsız bir ömürde hayır yoktur. Hz. Ali kerremallahu vecheden… - Seninle arkadaş olacak kimse; akıllı, fenalıklardan sakınan, sâfi, doğru ve dürüst kimse olmalı. - Halk arasında fenalıklar doğuracak sözler söyleme, dilini tut. - Senin hakkında bir fenalığa sebep olabilecek herhangi bir şeye bakmaktan gözlerini men et. - Dünyaya aldanıp da saraylar kurmaktan çekin. - Bir dostunun Allah’a sevgisi yoksa sadık bile olsa ondan ayrıl. - Sır, bence anahtarı kaybolmuş, kapısı mühürlenmiş, kilitli bir ev içindeki vediaya (emanet) benzer. - Akıl din ile; din akıl ile beraberdir. Abdullah bin Hasan rahmetullâhi aleyhiden… - Salihlerin bulunduğu yerlere rahmet nazil olur. - Cemal-i ilim cemal-i servetten efdaldir. (İlmin güzelliği zenginlik güzelliğinden üstündür.) - Kendini senâ eden (öven), kadir ve itibardan düşer. İmam-ı Âzam rahmetullâhi aleyhiden… - Elli senedir halkla temas ederim. Ne günahlarımı affedecek bir dost, ne de gazabımı teskin ve ayıbımı örtecek bir arkadaş bulabildim. - İlmi ve faydalı şeyleri bırakıp da cahiller ve kararsız adamlarla konuşmaya koyulmak, ahmaklık gibidir. - (Ey ilim ehli!) İlmi zillete düşürmeyin. Cahil ile ünsiyetten daha elim bir şey yoktur. Zemahşeri rahmetullâhi aleyhiden… - Büyük bir fenalığa karşı akla gelecek iyilik, onu af etmektir. Lakin en büyük iyilik, fazladan kendisine iyilikte bulunmaktır. - Seni zemmedeni methetmen (aşağılayanı övmen), (sevap ve fazilet açısından) ciğerpareni öldüren adamın oğlunu ölümden kurtarmak gibidir. Hazret-i Aişe radıyallâhu anha validemizden… - İyi ahlâkın alametleri şunlardır: Halkla olan münasebette munis ve sadık olmak, Ana-baba ve akrabayı ziyaret etmek, İyilik edenleri mükâfatlandırmak, Komşunun, dostların, yakınların ayıplarını örtmek. Muhyiddin-i Arabî rahmetullâhi aleyhiden… - Birlik kuvvettir. Müslümanlar İslâmî bağlarla birbirlerine bağlanıp uzlaşırlarsa, yıkılmaz bir kale gibi olurlar. Din düşmanlarının bütün tecavüzlerine, zulüm ve taarruzlarına, düşmanların hilelerine karşı koymak ve korunmakta muvaffak olurlar. Ve dünyada en sadık dost, en civanmert kardeş ve arkadaşa nail olurlar. - Mürüvvet sahibi odur ki, halkın iyiliklerini görür, fenalıklarını görmez. - Nefsinin noksanını görmekte kör olanın günden güne azgınlığı artar. Davut bin İsfehânî rahmetullâhi aleyhiden… - Af aklın zekâtıdır. - Kendini, nefsini beğenmek kadar ahmaklık olamaz.

18 Temmuz 2014 Cuma

AF VE MAĞFİRET AYI: RAMAZAN-I ŞERİF

Kadir Gecesi’ni arayalım Oruçla insan şeytanı kahreder Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “... Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer; 10) Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan ayında oruç tutanlardır.” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor. Her amelin bir sevabı, her sevabın da bir hesabı vardır. Bazı ameller vardır ki her bir tanesi on sevaptır, bazıları yetmiş sevap, bazıları da yedi yüz sevaba kadar gider. Bazı ameller de vardır ki o amellere, Allah istediği kadar sevap verebilir. Orucun sevabı ise Allah-u Zülcelâl’in karşılığını hesapsız olarak verdiklerindendir. Bu hüküm, hadis-i şeriflerde bildirilmektedir. Denilmiştir ki: “Oruç tutmaktan maksat, Allah’ın düşmanını kahra uğratmaktır; o da şeytandır. Şeytan’ın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmekle olur. Bunun yolu ise oruçtur.” İbn Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü oruç ve Kur’an, kul için şefaat edeceklerdir. Oruç şöyle diyecektir: ‘Ey Rabbim! Ben, onu gündüzleri şehevi arzulardan almıştım.’ Kur’an da şöyle diyecektir: ‘Ben de onu, geceleri uykudan, dinlenmekten almıştım.’ Onların böyle demeleri üzerine, her ikisinin de şefaatleri makbul olur.” (Ahmed bin Hanbel, Taberani, İbn-i Ebi’d Dünya, Hâkim) Ramazan ayı, Allah’ın rızasına ulaşmak, cennet nimetlerini elde etmek ve cehennemden azat olmak için çok büyük bir vesiledir. Dikkat edersek hadis-i şeriflerde geçtiği üzere Ramazan ayı, hakkını yerine getirenlere şefaat edecektir. Burada, bizlere bir işaret vardır. “Onun hakkını yerine getirmek”… Çok kısa bir cümle olduğu halde, altında çok büyük manalar vardır. Orucun hakkını yerine getirmek, Allah’ın bütün emir ve nehiylerini gözetmekle olur. Demek ki Allah-u Zülcelâl, kabirde ve kıyamet gününde perişan olmamamız için bize Ramazan ayını ve Kur’an’ı nur olarak vermiştir. Öyleyse bizlerin de Ramazan ayına hürmet konusunda çok dikkatli davranması gerekir. Ramazan ayında, bol bol Kur’an okuyarak, kabir ve kıyamet gününün karanlığına karşı, bu iki nuru elde etmemiz gerekir. Bu mübarek ayda, gece gündüz demeyip elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl’i zikredelim. Hayırlar harmanı… Ramazan ayı öyle bir hayırlar harmanıdır ki, bildiğimiz gibi değil! Onu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Hz. Ömer radıyallahu anhu buyuruyor ki: “İnsan, Ramazan ayında yemek yemek için sahura kalkıyor, bu sünnettir. Fakat onun niyeti, esas olarak namaz kılmak zikir yapmak, ibadet etmek olsun.” Herhangi bir kimse, Ramazan Ayı'nın gecelerinde uyanıp kalkmak için yatağında hareket ettiğinde, bir melek şöyle nida ediyor: “Kalk! Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun.” Kalktığı zaman yatağı: “Ya Rabbi! Ona, cennette ipekten yataklar ver” diye, dua ediyor. Elbiselerini giydiği zaman elbiseleri: “Ya Rabbi! Cennet hurilerinden, cennet elbiselerinden ona ver” diye, dua ediyor. Ayakkabılarını giydiği zaman ayakkabıları: “Ya Rabbi! Onu sırat köprüsünden çabuk geçir, ayağı kaymasın, ateşin içine düşmesin” diye dua ediyor. Abdest almak için suyun yanına gittiği zaman, su: “Ya Rabbi! Onun günahlarını affu mağfiret et, onu günahlardan temizle” diye dua ediyor. Abdest alıp namaz kılmak için seccadesinin üzerine geldiği zaman, ev: “Ya Rabbi! Onun kabrini genişlet, dar etme, ona kabirde azap verme” diye, dua ediyor. Namaz kıldıktan sonra veya namazın içindeyken, Allah-Zülcelâl o kula şöyle nida ediyor: “Ya kulum! Dua senden, kabul benden. Sen iste, ne istersen vereceğim.” İşte, Allah-u Zülcelâl, Ramazan ayının hürmetine, bu fırsatı bize veriyor. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, ibadetinden sonra, tekrar kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse, o rahat ettirmesi de ibadettir. Bu ayda vaktimizi gafletle geçirmemeliyiz. Çünkü çok kıymetlidir. Nitekim bir gün, Allah Resulü minbere çıkarken Cebrail aleyhisselâm gelmiş ve: “Ramazan-ı şerîf’e erişip de günahlarını affettiremeyen kimse, rahmetten uzak olsun! Yanında Sen’in ismin zikredildiği hâlde salât ve selâm getirmeyen kimse, rahmetten uzak olsun! Ana babasının yaşlılığına erişip de veya onlardan birinin ihtiyarlığını görüp de, cenneti kazanamayan kişi rahmetten uzak olsun!” diye dua etmiş, Allah Resulü aleyhisselatu vesselam da her birinden sonra: “Âmîn!” buyurmuşlardır. (Hâkim, IV, 170/7256) Demek ki, Ramazan-ı Şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur'an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza etmek ister çünkü dehşetinden artık hakikatin farkına varmıştır, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim. Af ve mağfiret ayı Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelâl, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan Ayı'nın ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Kim, inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, Müslim) Onun için firsat elimizdeyken, bunu iyi değerlendirmemiz ve kendimizi Allah-u Zülcelal'in affına müstahak etmemiz lazımdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, sanki kıyameti ve cehennemi görüyordu. Onun için demiştir ki: “Eğer benim ümmetim, Ramazan ayında kendileri için neler olduğunu bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” Ama insanın nefsi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, Ramazan'ın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Nefsimizi azarlayarak ona: “Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!” dememiz ve Efendimiz aleyhisselatu vesselamın buyurduğu gibi davranmamız lazımdır. Cennete çağırılıyoruz Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzeli ve daha fazlasıyla karşılık vardır. Yüzlerine ne kara bulaşır ne de aşağılanırlar. Cennet ehli işte bunlardır. Orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus; 26) Allah-u Zülcelâl, kullarına karşı şefkat ve merhamet sahibi olduğu için, daima onları imana ve dolayısıyla cennete çağırır. İnsanın başına kötü olarak ne gelirse, nefsinden dolayı gelir. Nefis, insana o kadar düşmandır! Nefis, insana der ki: “Sen ölünceye kadar nasıl namaz kılacaksın? Ramazan ayında, bir ay boyunca nasıl yemek yemeyeceksin, sigara içmeyeceksin, su içmeyeceksin, çay içmeyeceksin? Mallarının zekâtı çoktur, nasıl onun hepsini başkalarına vereceksin? Bütün bunlara nasıl dayanacaksın!” diye daima arsızlık ve yaramazlık yaparak, sahibini şeytanın tarafına götürmek için hatara ve fikirler ileri sürer. Nefis, çok yaramazdır. Bazen de sahibine: “Sen bu şehvetinden, bu gafletinden kendini hiç kurtaramazsın. Bunlardan kurtulmanın çaresi yoktur!” diye, ümitsizlik aşılamaya çalışır. O böyle söyleyince, kişi de o şehvetine ve gafletine, ‘Nasılsa kurtulamıyorum’ diye devam ediyor. Hâlbuki böyle bir şey yoktur. Bir kimsenin böyle düşünmesi çok gariptir. Kim: “Benim bu şehvet duygularımdan, bu gafletten kurtulmam imkânsız. Eğer kurtulursam da bu çok acayip bir şey olur!” derse, o kimse, Allah-u Zülcelal'in ilahi kudret ve azametini -hâşâ- aciz görüyor demektir. Oysa onun nefsine hidayet vermek, Allah-u Zülcelal'in katında nedir ki? Allah için hiçbir şey zor değildir. Fakat nefis ve şeytan insanı ümitsiz etmeye çalışmaktadır. Hâlbuki insanın aklı vardır; nefsin bu gibi arzularına karşı mücadele etmesi ve bunların bir hatara, bir vesvese olduğunu kabul etmesi gerekir. Kadir gecesinin kıymetini bilelim Ramazan ayı içerisinde, Kur’an-ı Kerim’de bin aydan daha hayırlı olduğu haber verilen Kadir Gecesi bulunmaktadır. Bin aydan daha kıymetli ve faziletli olan Kadir Gecesi’ni fırsat bilip kendimizi kurtaramazsak Allah’ın nasip ettiği aklın, bize ne faydası var ki? … Kadir Gecesi, çok büyük ve şerefli bir gecedir. Bu gecenin büyük ve şerefli olmasından dolayı da bu gecede yapılan ibadet ve bu ibadeti yapan kimse de büyük ve şerefli kimselerden olmaktadır. Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Leyle-i Kadir’i bilhassa Ramazan’ın son on gününde aramamızı bizlere tavsiye etmiştir. Ulemanın birçoğu, Kadir Gecesi'nin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğunu, bazıları ise ya yirmi bir, ya yirmi üç veya yirmi beş veya yirmi dokuzunda olduğunu söylemişlerdir. Ulamanın çoğunluğu, yirmi yedinci gecesi olabilir, dediği için hepimiz o geceyi Kadir Gecesi olarak biliyoruz. Fakat başka geceler de olabilir. Onun için diğer gecelerde de kendimizi yapılması gereken ibadetlerden mahrum etmemeliyiz. Bu gece, bin aydan daha hayırlı olduğu için çok iyi değerlendirmek lazımdır. Bu gecede “Allah-u Zülcelâl, bizi, benim kulum gerçekten samimiyet ve ihlâsla rızamı istiyor” diye görsün. O şekilde davranalım.