21 Mart 2022 Pazartesi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. Ahlaki değerleri çocuklarına yerleştirmeye çalışan anne babalar olarak bazen tıkanabilmekte veya hataya düşebilmekteyiz. Bazı anne babalar ne yapmaları gerektiğini bilmediğinden hata edebilir veya tıkanabilir. Bazıları da bildiği halde tıkanabilir ve yanılabilir. Bilmek, doğruyu yapmak için yeterli değildir. Önemli olan, sahada ve uygulamada doğruyu yapabilmektir. Hata edenlerin en hayırlısı, hatasından dönenlerdir. Bundan da önemlisi, hata yaptığının farkında olabilmek ve yapılan hatayı kabullenebilmektir. Bu yazımı çocuklarına erdemli davranışları alışkanlık haline getirmek isteyen anne babalara bir fikir olması, doğru ebeveyn davranışını hatırlatması ve çocuklarıyla sağlıklı iletişimlerine bir katkı olması adına yazıyorum. Sayacağım faktörler, çocuklara doğru alışkanlıkları kazandırma adına yeterli olmayabilir. Konuya sadece ana hatları ve kısıtlı bilgi ve tecrübeme dayanarak ele aldığımı bilmenizi isteyerek giriş yapmak istiyorum. Gayret bizden, başarı Allah’tandır. Çocuklara Güzel Alışkanlık Kazandırmada Faydalı Bazı Yöntemler – Ahlaklı ve salih bir insan olmak: Bu özelliğe sahip olmak için sadece evli ve çocuklu olmak gerekmez. İnsan, kendini anlamaya başladığından itibaren ahlaklı bir birey olmanın yollarını öğrenmelidir. Zira kişide yerleşmeyen ahlak, çocuğuna sirayet etmez. Şahsi kanaatim şu yöndedir ki kişinin yaşam boyu yaptıkları, sözleri, duyguları ve istekleri bile sonraki kuşağa geçmekte ve zemin bulduğu an, sonraki nesilde kendini izhar etmektedir. O yüzden çocuk sahibi olmayan kişiler ahlak konusunda gevşeklik göstermemeli, kendini bu konuda güzelleştirmenin derdine evlenmeden önce düşmelidir. Bizden önceki nesillerin iyi ve kötü birçok özelliği -farkındayız veya değiliz- bizlerde belirmektedir. Bizden sonraki kuşaklara, iyi ahlak gibi büyük bir miras bırakmak ve bunu canı gönülden dilemek, çok kıymetli bir idealdir. Bu kıymeti, peygamberin tertemiz soyunda görmeliyiz. Onun soyu Hz. İbrahim’e kadar dayanan, içinde zina gibi yüz kızartıcı suçları işleyen kimsenin olmadığı bir soydu. Bu soyluluk, dünyaya büyük ve son peygamber olma vasfına sahip yüce ahlak sahibi bir insan kazandırdı. Bu da bize, ahlak sahibi bir neslin, sonraki kuşaklara tesirini göstermektedir. – Sabır ve tutarlılık: Çocuk eğitiminde olmazsa olmaz iki faktördür. Bir araba düşünün! Sabır, arabayı ileri götüren gaz; tutarlılık ise o arabanın tekerleridir. Sabır olmazsa eğitimde bir adım bile gidilemez. Tutarlılık olmayan eğitimde sabır olsa da ilerleme olmaz. İkisi de şart, ikisi de gerekli. Sabır ve tutarlılık vesilesiyle çocuklarda kazandıramayacağınız güzel alışkanlık yoktur, Allah’ın izniyle. – Hoşgörü ve güven: Bu ikisini de arabanın koltuk ve direksiyonuna benzetebiliriz. Bunların yokluğu ya da eksikliği, çocuğu yaralar. Hayatı boyunca rüzgârın estiği yöne doğru yalpalanmasına sebep olabilir. Hoşgörü ve güven vermek, çocuklara alışkanlık kazandırırken olmazsa olmaz şartlar arasındadır. Hoşgörü ve güven eksikliği ile büyüttüğünüz çocuktan, beklediğiniz güzel davranış, olsa da eksik olacaktır. – Güzel örneklik: Ağızdan çıkanlar değil, gönülden gelenler tesir eder. Ebu Hanife’nin bal hikâyesini bilir misiniz? Bal yiyen bir çocuğun bal sebebiyle vücudunda yaralar çıkarmış. Ama çocuk baldan bir türlü vazgeçemiyormuş. Ailesi sonunda Ebu Hanife’nin yanına gitmişler. Ebu Hanife 40 gün sonra gelmelerini söylemiş. Kırk gün sonra geldiklerinde Ebu Hanife çocuğa “Bundan sonra bal yeme evladım!” demiş. Ailesine dönüp, “gidebilirsiniz” demiş. Şaşkınlık içinde evlerine dönmüşler. Çocuğun bir süre sonra bal yemediğini görünce Ebu Hanife’ye gelerek hikmetini sormuşlar. O da gülümseyerek “Kırk gün önce ben de bal yiyordum. Bal yiyen birinin, başkalarına ‘bal yeme’ demesi etkili olmazdı. Sizin ilk gelişinizde bal yemeyi kestim. Bunu önce kendi nefsimde denedim. Kendim, bunu bırakmamın mümkün olduğunu görünce sözüm de ona tesir etti.” Bu anlamlı olay üzerine şunu söyleyebiliriz ki; anne-babalar çocuklarında gördükleri güzel ahlaka ters davranışlar için önce nefislerine yönelerek varsa bir hata ve eksikleri, onları düzeltmelidirler. – Teenni: Yani acele etmemek. Anne babalar, öğrettikleri şeyleri çocuklarında hemen görmek isterler. Hatta bazı fevri tavırları bu düşünceden kaynaklanır. Ama acele şeytandandır. Hele ki çocuk yetiştirme, aceleyi hiç kaldırmaz. Özellikle ilk bebeklik yıllarında çocuklar, kendilerini konuşarak ifade edemedikleri ve ağlayarak ihtiyaç ve isteklerini dışa vurabildikleri için anne babalar acele hareket edebilmekte ya da hiçbir şeyi öğretemediklerini düşünebilmektedirler. Bu doğru değil ve ebeveynleri hatalı tavırlara itebilir. Çocuklar, bu çok özel dönemlerinde doldurulmayı bekleyen bir kayıt cihazı gibi bomboştur. Verdiklerinizi eksiksiz kaydetme sürecindedirler. Zamanı geldiğinde bandı sarıp sizin izdüşümünüzü yansıtacaklardır. Teenni, bilhassa hazzı, anında elde etmeye alıştırılmış bir çağda yetişen anne babalar için daha da önem kazanmaktadır. Onlar, önce hazzı erteleme veya uzun vadeli ve kademeli işlere odaklanma konusunda kendi farkındalıklarını oluşturmalıdırlar. Doğru davranış ve bilinçli eğitim, ardından gelecektir. – Bilinçli, ahlaklı, aklı selim sahibi bir çevre: Tüm maddelerle birlikte en çok önemsenmesi ve atlanmaması gereken durumdur. Kendisine güzel örneklik sergileyecek bir çevreye sahip olmayan çocukların anne babası mükemmel olsa da etkileri eksik kalacaktır. Zira güzel alışkanlıklarda çevrenin etkisi oldukça büyüktür. Çevre, çocuk için iyiyi veya kötüyü tercih etmesinde, çok önemli bir eşiktir. Anne baba bunu asla atlamamalıdır. Güzel çevre ve doğru örneklik gösteren ortamı bulan anne babalar, hazine bulmuş gibi sevinmeli ve Rabblerine şükretmelidirler. Nice âlimin dizi dibinde yetiştiği halde çevre etkisiyle yanlışa sapan nasipsizler olduğu gibi nice cahil ailede büyüyüp de çevresindeki güzel örnekler sebebiyle hidayet bulan nasipli kullar da vardır. – Sevgi ve saygı: Çocuk da olsa insan, sevgi ve saygı gördüğü kişiyi örnek almaya meyyaldir. Çocuklar, sevgi görmediği insanın dediklerini yapmak istemezler. Bu kişiler anne babaları bile olsa.

11 Nisan 2021 Pazar

Namazı nasıl kılacağım

Namazı nasıl kılacağım Sual: Namaza yeni başladım. Nasıl namaz kılacağımı örnekle açıklar mısınız? CEVAP Sabah namazının sünneti şöyle kılınır: 1- Kıbleye karşı dönülür. Ayaklar birbirinden dört parmak kadar açık tutulur. Ellerin baş parmakları kulak yumuşaklarına değdirilir, avuç içleri kıble istikametine açılır. Niyet ettim. Allah rızası için bu günün sabah namazının sünnetini kılmaya dedikten sonra Allahü ekber diyerek göbek altında sağ el sol elin üzerine bağlanır. O anda kıbleye döndüğünü de bilmek lazımdır. 2- Önce Sübhaneke okunur. Euzü Besmeleden sonra Fâtiha ve Besmele çekmeden veya çekilerek bir zammı sûre okunur. 3- Zammı sureden sonra Allahü ekber diyerek rükuya eğilinir. Ellerle diz kapakları kaplanır, bel düz tutulur ve gözler ayaklara bakar, üç defa Sübhane Rabbiyel-azim denir. 4- Semi'allahü limen hamideh diyerek doğrulur. Doğrulurken, pantolonu çekmemeli ve gözlerini secde yerinden ayırmamalı. Tam dik durunca Rabbena lekel hamd denir. 5- Ayakta biraz durup, Allahü ekber diyerek secdeye gidilir. Secdede üç defa Sübhane Rabbiyel-a'lâ denir. 6- Sonra, Allahü ekber diyerek sol ayak yere yayılır, sağ ayağın parmakları kıble istikametinde bükülür, uylukların üzerinde oturulur. Avuçlar, dizin üzerine konur ve parmaklar kendi haline bırakılır. 7- Sonra Allahü ekber diyerek, tekrar secdeye varılır. 8- Secdede üç defa Sübhane Rabbiyel a’lâ dedikten sonra Allahü ekber diyerek ayağa kalkılır. 9- Ayakta besmele çekilip Fatiha ve bir zammı sure okunup, Allahü ekber diyerek rükuya eğilinir. 10- İkinci rekat da, birinci rekatta tarif edildiği gibi tamamlanır. Yalnız ikinci secdeden sonra (Allahü ekber) diyince ayağa kalkmayıp uyluklar üzerine oturulur, Ettehıyyatü, Allahümme salli, Allahümme barik ve Rabbena âtina dualarını okuduktan sonra önce sağa, sonra sola Esselamü aleyküm ve rahmetullah diye selam verilir ve Allahümme entesselam ve minkesselam tebarekte ya zel-celali vel-ikram denir. Sonra hiç konuşmadan, hiçbir şey okumadan sabah namazının farzını kılmaya kalkılır. Sabah namazının farzı da aynen sünneti gibi kılınır. Namazdan sonra, 3 kere istigfar yani Estagfirullah okunur, sonra, Âyet-el-kürsi, 33 er defa sübhanallah, elhamdülillah ve Allahü ekber ve bir kez (Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerike leh lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir) okunur. Daha sonra dua edilir. Dört rekatlı sünnetlerin ikinci rekatından sonra oturduğunda sadece tehıyyat okuyup, [yani yukarıda tarif ettiğimiz gibi ilk iki rekatı kılıp] üçüncü rekata kalkılır. Üçüncü ve dördüncü rekatlarda Fatiha ve zammı sure okuyarak, rüku ve secdelerini yapıp oturur. Ettehıyyatü, Allahümme salli, Allahümme barik ve Rabbena âtina dualarını okuduktan sonra önce sağa, sonra sola selam vererek namazı tamamlar. Dört rekatlı farzların da ikinci rekatından sonra oturduğunda sadece tehıyyat okuyup, [yani yukarıda tarif ettiğimiz gibi ilk iki rekatı kılıp] üçüncü rekata kalkılır. Ancak, üçüncü ve dördüncü rekatlarda sadece Fatiha okuyarak, rüku ve secdelerini yapıp oturur. Ettehıyyatü, Allahümme salli, Allahümme barik ve Rabbena âtina dualarını okuduktan sonra önce sağa, sonra sola selam vererek namazı tamamlar. Akşamın farzı da böyledir. Yani üçüncü rekatında zammı sure okunmaz. Vitrin üç rekâtında da, Fâtiha’dan sonra zammı sûre okunur. Üçüncü rekâtta zammı sûreden sonra, eller, kulaklara kaldırılır, tekbir getirilerek göbek altına bağlanır, sonra, Kunut duaları okunur. İkindinin ve yatsının ilk sünnetleri, diğer 4 rekâtlı sünnetler gibidir. Ancak ilk teşehhütte Ettehıyyatü’den sonra salli barikler, üçüncü rekâta kalkıldığında ise önce Sübhaneke okunur. Kadın ise namaz kılarken, elleri erkekler gibi kulaklara getirmez, elleri omuz hizasına kaldırıp, niyet eder, elleri göğsü üzerine bağlar. Rükuda tam düz durmaz. Secdede dirsekleri yere yayar. Tehıyyatta uylukların üzerine oturur. Yani, ayaklarını sağa çıkararak yere oturur. El parmakları birbirine yapışık olur. Sual: Namazda niyet etmek ne demektir? CEVAP Namazda niyet etmek demek, o namazın ismini, vaktini, kıbleyi, cemaatle kılıyorsa imama uymayı veya imam olmayı kalbinden geçirmek demektir. Sual: Namazda ilk tekbir getirilirken eller kulakta mı olacaktır? CEVAP Namaza başlarken, erkekler iki eli kaldırır, baş parmak uçları kulak yumuşağına değer. Avuç içleri kıbleye döndürülür. Eller kulaktan ayrılırken, Allahü ekber demeye başlanır, göbek altına bağlarken bitirilir. Allahü ekber denildikten sonra da eller bağlansa namaz bozulmuş olmaz ise de, bahsettiğimiz tarife uygun yapılması iyi olur. Sual: Namaza tekbir getirince mi başlamış oluyoruz, elleri bağlayınca mı? CEVAP Ellerin önemi yok, tekbir getirince başlanmış oluyor. Sual: Seccadesiz namaz kılınır mı? CEVAP Namaz, temiz olan her yerde kılınır. Seccade şart değildir. Toprak üzerinde, hasır üzerinde, kilim üzerinde, temiz olan her şey üzerinde namaz kılınır. Namaz kılacak yer bulunamadığı takdirde ayakkabı ile girilen, fakat necaset görülmeyen odalarda da kılınır. Sual: Bir rekat namaz, ne zaman başlar, ne zaman biter? CEVAP Birinci rekat, namaza durunca, diğer rekatlar ayağa kalkınca başlar, tekrar ayağa kalkıncaya kadar devam eder. Son rekat ise, selam verinceye kadar devam eder. İki rekattan az namaz olmaz. Sual: Zammı sure nedir, uzunluğu ne kadar olmalıdır? CEVAP Fatihadan sonra okunan, uzun veya kısa bir sureye yahut üç âyete veya üç âyet miktarına uygun bir âyete zammı sure denir. Üç âyetin miktarı kelime itibarı ile on kelime, harf itibarı ile otuz [30] harf olmalıdır! (Redd-ül Muhtar) Sual: Beş vakit namazda okunan zammı surenin sünnet miktarı kaç âyettir? CEVAP Sabah namazının iki rekatında toplam kırk, en fazla elli âyet okumak sünnettir. Öğle namazında sünnet olan, sabah namazından daha aşağı miktar okumaktır. İkindi ve yatsı namazında sünnet olan, yirmi âyet okumaktır. Akşam namazında sünnet olan, her rekatta kısa bir sure okumaktır. Kısa sureler, Beyyine suresinden sonraki surelerdir. İmam olan kimsenin farz kıldırırken yukarıda bildirilen âyet miktarlarından fazla okuması tahrimen mekruhtur. Cemaat uzun okunmasını istese de yine mekruh olur. Fakat cemaat sünnet miktarından daha kısa okunmasını isterse, imamın kısa okuması caiz, uzun okuması caiz değildir. Mesela yolcular, abdesti zor tutan kimseler, sabahın farzını kıldıracak imama, “En kısa sure ile namazı kıldır” deseler, imam da Kevser ve İhlas suresi ile namazı kıldırsa caizdir, mekruh olmaz. (Hindiyye) Sual: Elektrik sobasına, hava gazı alevine karşı namaz kılmak caiz midir? CEVAP Her türlü sobaya karşı, aleve ve ışık kaynaklarına karşı namaz kılmak caizdir. Ancak açıkta olan ateşe karşı namaz kılmak caiz değildir. Sual: Namaz kılarken melodili cep telefonum çalarsa, namaza zararı olur mu? CEVAP Cep telefonu çalınca namaz bozulmaz. Fakat İbni Âbidin’de bildirildiğine göre, kalbi meşgul eden, huşuu gideren şeyler yanında, mesela çalgı yanında namaz kılmanın mekruh olduğu bildirilmektedir. Mekruhlar namazın sevabını azaltır. Bazı camilerde hoparlör açık olduğu zaman müzik sesleri geliyor. Namaz kılarken huşua mani olan şeyleri kaldırmak gerekir. Sual: Namaz kılarken nasıl durulur? CEVAP Allahü teâlânın huzurunda bulunduğumuz için edebe uygun durulur. Namaza dururken, önde Sırat varmış gibi düşünmek, Azrail aleyhisselamın her an canımızı almak üzere hazır olduğunu düşünmek ve ömrümüzün en son namazını kılıyormuş gibi hareket etmek iyi olur. Sual: Namaza durunca, önümdeki masanın üstünde bir resim gördüm. Namazımın mekruh olmaması için namazı bozup resmi kaldırmam uygun olur muydu? CEVAP Namazı bozmak caiz değildir. Namazdan önce bunun gibi hususlara dikkat etmeli. Sual: Namaz kılarken, başını yana döndürüp, gelen kimseye bakmak veya falanca eşya nerde diye sorana, kolunu uzatıp el ile işaret etmek namazı bozar mı? CEVAP Namazı bozmayan az işe amel-i kalil, namazı bozacak kadar çok olana amel-i kesir denir. Namaz kılarken başını, yüzünü etrafa çevirmek amel-i kalil olup mekruhtur. (Falanca şey nerede?) diye sorana, eli ile kolu ile işaret etmek de amel-i kalil olup mekruhtur. Namaz kılarken göğsünü kıbleden çevirmek amel-i kesir olup namazı bozar. (Merakıl-felah) Sual: Namaz kılan bir arkadaşa, Düşen takkeni bir elinle al, mahzuru olmaz veya Biraz yer aç da geçeyim gibi sözler söylesem, o da bana uyarak dediklerimi yapsa, arkadaşın namazı bozulur mu? CEVAP Başkasının sözü ile takkeyi almak veya onun sözü ile yer açmak namazı bozar. Fakat kendiliğinden hareket ederse bozmaz. Sual: Namaz kılarken çocuklar gürültü ediyor. Seslerini kesmeleri için tekbirleri biraz yüksek sesle okumak mekruh olur mu? CEVAP Mekruh olmaz. Şaşırtmayacak kadar az olan gürültülerine mani olmamalıdır! Sual: Namaz kılmakta olan bir kimseye, (Namazdan çıkınca, falanca yere gideceksin) gibi bir haber veren kimse, günaha girer mi? CEVAP Günaha girmez. Sual: Namazda selam verirken meleklere ve Peygamber efendimize de niyet edilir mi? CEVAP Yalnız kılan selam verirken hafaza meleklerine niyet eder. Peygamber efendimize de niyet etmesi iyi olur. Cemaatle kılan, imama ve sağındaki solundaki cemaate de niyet eder. Sual: Bir kimse kıbleyi araştırarak namaza durup bir rekat kıldıktan sonra, salih biri gelse, "yanlış durmuşsun" diyerek eli ile kıbleye döndürse, namazı sahih olur mu? CEVAP Evet, namaz sahihtir. Sual: Namazda, kıyamda iken ayakları ne kadar açmak gerekir? CEVAP Kıyamda iken, Hanefiler ayaklarını dört parmak, Şafiiler ise bir karış açar. Sual: İkindi ve yatsının farzını kaza ederken sünnetini kılar gibi ilk oturuşta salli barik okunur mu? Bir de akşamın farzını kaza ederken sünneti gibi iki rekat mı kılmak gerekir? CEVAP Bir farz, nasıl eda ediliyorsa, kazası da aynı olur. Kazası değişik olmaz. Akşamın farzını kaza ederken iki değil, üç rekat kılmak gerekir. (Redd-ül Muhtar) Sual: Dükkanda namaz kılarken müşteri geliyor. Namazı bozup müşteriyle meşgul olmak uygun mudur? Yoksa, namazı bitirmek mi gerekir? CEVAP Namazı zaruretsiz bozmak haramdır. Namazı bitirmeniz gerekir. Müşteri sizin namaz kıldığınızı gördüğüne göre, ya bekler veya gider. Müşteri için günah işlenmez. Sual: Namaz kılarken secdede dua etmek caiz midir? CEVAP Namaz kılarken secdede dua edilmez. Ancak bazı nafile namazlarda, secdede bildirilen tesbihler okunur. Namaz kılmadan da secdeye kapanıp dua etmek iyi olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kulun Rabbine en yakın hâli secdede ikendir. Öyle ise, secdede çok dua edin.) [Müslim] (Rüku ve secdede duaya gayret edin. Bu dua kabule layıktır.) [Müslim] Sual: Sabah ezanı okununca namazımı kılıp yatıyorum. Fakat ben yattıktan sonra başka camilerin ezanı okunuyor. Yeniden mi kılmam gerekir? CEVAP Namaz kılmak için ezanın okunması değil, vaktin girmesi şarttır. Vakit girmişse, ezan okunmasa da, kendimiz ezan okur, namazı kılarız. Ezan okumadan da kılsak namaz yine sahih olur. Fakat ezan okumaktan meydana gelecek sünnet sevabı noksan olur. Sual: Bir rükünde üç defa eli kaldırıp bir yerimizi kaşımak namazı bozar mı? CEVAP Bir rükünde üç defa eli kaldırıp, kaşımak namazı bozar. Bir kaldırışta aynı yeri 3-4 defa kaşımak namazı bozmaz. (Redd-ül Muhtar) Sual: Farz namazların üçüncü ve dördüncü rekatında zammı sure okunursa namaz bozulur mu? Böyle kılınan namazları kaza etmek gerekir mi? CEVAP Farz namazların 3. ve 4. rekatlarında zammı sure okumakta hiç mahzur yoktur. Bu bakımdan okunarak kılınmış namazları kaza etmek gerekmez. (Redd-ül Muhtar) Sual: Namazdan selam verip çıkınca, hemen kalkmak caiz mi? Allahümme entes selamü’yü, otururken değil de, kalkarken okumakta bir mahzur var mıdır? CEVAP Peygamber efendimiz, namaz sonunda selam verince, “Allahümme entes selamü ve minkes selam tebarekte ya zel celali vel ikram” der ve ancak o miktarda otururdu. (Tirmizi) Sual: Akşamın, yatsının, sabahın farzı gündüz kaza edilirken sesli mi okunur? CEVAP Sesli okumak caizdir. Sual: Tehıyyat okurken Besmele çekilse, secde-i sehv gerekir mi? CEVAP Gerekmez. Sual: Son rekatta Ettehıyyatüyü okuduktan sonra, unutarak, kalkıp bir rekat daha kılanın namazı sahih olur mu? CEVAP Son rekatta oturduğu için secde-i sehv ile namazı sahih olur. Fakat bir rekat daha kılması daha iyi olurdu. Son kıldığı iki rekât nâfile olurdu. Sual: Namaz kılarken, yatağa girince, dua veya kelime-i tevhid okurken, ağzımız kapalı olarak kalbden sessiz okumak uygun mu? CEVAP Kıraat, ağız ile okumak demektir. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumaya, hafif okumak denir. Yanında olan kimselerin de işitecekleri kadar sesli okumaya, yüksek sesle okumak denir. Hafif sesle okuyanı bir iki kişinin işitmesi mekruh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir. (Bezzâziyye) Kendi işiteceği kadar sesle okumadan kılınan namaz sahih olmaz. Dua ederken de, kendi işiteceği sesle okuması, söylemesi gerekir. Kelime-i tehlili de, ibadet sevabı hasıl olması için, dil ile, kendi işitecek kadar sesli söylemek gerekir. Hatm-i tehlil okuyanların da, en az kendi işitecekleri kadar sesli okumaları gerekir. Kelime-i tehlil, ibadet olarak değil de, kalbi temizlemek için okunurken, dil oynatılmaz. (Redd-ül Muhtar) Sual: Öğleyi kıldıktan sonra abdestsiz olduğumu hatırladım. Yeniden kılmam gerekir mi? CEVAP Evet yeniden kılmak gerekir. Abdestli olduğunu zannederek, abdestsiz kılınan namaz sahih olmaz. Fakat, niyetine karşılık çok sevap verilir. Temiz zannederek necis su ile abdest alıp kılınan namazın şartı noksan olduğu için sahih olmaz ise de, niyet ettiği için sevap verilir. Şartlarına uygun olduğu için sahih olan bir namaz, riya ile, gösteriş için kılınırsa, sevap hasıl olmaz. (Eşbah) Sual: Takvimlerde yazılı olan imsak ne demektir? Bu vakitte sabah namazı kılınır mı? CEVAP İmsak, gecenin bitimi, yiyip içmenin yasak olduğu vaktin başlaması demektir. Türkiye Takvimi’nde yazılı olan imsak vaktinde, yiyip içmeyi kesmelidir! Türkiye'de bundan 15-20 dakika kadar sonra sabah namazı kılınabilir! Yanlış takvimlere göre hareket edip de, yiyip içmeye ezan okununcaya kadar devam eden kimsenin, suçu yanlış takvime bulması, kendini mesuliyetten kurtaramaz! Sual: Namaz kılarken, zammı surelerin sırasını şaşırınca secde-i sehv gerekir mi? CEVAP Gerekmez. Dalgınlıkla yapılınca, mekruh da olmaz. Sual: Namaz kılarken abdesti bozulan ne yapar? CEVAP Hemen sağ tarafa selam verip, namazdan çıkar. Abdest alıp, namazını tekrar kılar. Son teşehhüdde, salli-barikleri okurken abdest bozulsa, selam verilip namazdan çıkılır, namaz tamam olur. Sual: Eşimle beraber namaz kılıyoruz. Ayrıca niyet etmem lazım mı? CEVAP Cemaatle namazda, imama uyduğuna niyet etmek farzdır. Bu farz yapılmazsa namaz sahih olmaz. Sual: Namazda rüku ve secdedeki tesbihler 3 den fazla (5 veya 9) gibi söylenebilir mi? CEVAP Tek olmak şartı ile 5, 7, 9,11 gibi okumak müstehaptır iyi olur. İmam 3 den fazla okuyamaz. Sual: Vakit namazlarında zammı sure olarak hangilerinin okunması efdaldir? CEVAP Sabah namazında mümkünse biraz uzun sure okumalı, diğer vakitlerde kısa okumalı. Sual: Sadece Fatiha, Kevser ve İhlas surelerini biliyorum. Bunlarla namaz kılınır mı? CEVAP Kılınır. Diğer kısa surelerden de ezberlemeye çalışmalı, hep aynı şeyleri okumamalı. Sual: Ben namazda iken biri hapşırınca namazı bozup, yerhamükallah diyecek miyim? CEVAP Namazda iken hapşırana bir şey denmez. Sual: Soğukta kulakları kapatan pardösü başlığı [kapüşon] ile namaz kılınır mı? CEVAP Evet kılınır. Hatta sıcak günlerde de kılınır. Sual: Namazda âyetleri kendi duyacağımız kadar sesli okumak gerekiyor. Çok gürültülü bir ortamda âyetleri duymak için sesimizi yükseltmek gerekir mi? CEVAP Gerekmez. Gürültü yokken kendi duyacağı kadar yavaş okunur. Sual: Gözlük kullanıyorum. Çıkarmayı unutup namaza duruyorum. Secde ederken gözlükten burnum yere değmiyor. Namaz esnasında gözlüğümü çıkarsam namazım bozulmuş olur mu? CEVAP Secdeye inerken gözlük çıkarılabilir. Namaz bozulmuş olmaz. Tek el ile çıkarılması gerekir. Sual: Namaz kılarken fatihadan sonra sure okuyacağı halde bir an unutarak ellerini aşağı saldı ama eğilmedi. Namaza devam ederken ellerini tekrar bağlayarak mı devam edecek? CEVAP Bağlasa da mahzuru olmaz. Bağlamaması daha iyidir. Namazda fazla hareketten kaçmak gerekir. Sual: Namazda zammı sure deyince genellikle Fil suresi ile Nas suresi arası okunuyor. Kadir suresini Âyet-el kürsiyi Amenerrasulüyü veya herhangi bir uzun surenin birkaç âyetini okuyamaz mıyız? CEVAP Okunur. Kur’anın baştan sona kadar her âyeti okunur. Kısa olduğu için onlara namaz sureleri denmiş. Yoksa her sure okunur. Sual: İkindi namazını kılıyoruz. Namazın sünnetini kılıp bitirdikten sonra farza başlamadan evvel konuşmak (telefona cevap vermek, aile bireylerine bir şey söylemek gibi... vs) caiz midir? CEVAP Zaruret olmadan asla konuşulmaz. Dua vesaire de okunmaz. Zaruretler hariç beklenmez, ara verilmez, hemen farz kılınır. Sual: Cep telefonu çaldığında namazı bozabilir miyiz? CEVAP Namazı bozmak haramdır. Camide telefonu kapatmak gerekir. Yahut sesini kesmek iyi olur. Sual: Rükudan doğrulurken secde yerine mi bakmak lazım? CEVAP Evet. Sual: Yalnız Fatihayı bilen, zammı sure olarak da okur mu? CEVAP Sure öğreninceye kadar Fatihayı okur. Sual: Birinci rekatta kıraati unutan, ikinci rekatta hatırlasa ne yapar? CEVAP Namazı iade etmesi lazımdır. Kıraat farzdır. Sual: Akşamın farzını yanılıp üçüncü rekatta oturmadan dört rekat kılanın iade etmesi lazım mı? CEVAP Evet. Sual: Namaz kılana (Farz mı kılıyorsun) diye sorulunca, onun da evet manasında başını önüne eğmesi caiz mi? CEVAP Evet. Sual: Parka başlığı ile namaz kılmak caiz mi? CEVAP Hiç mahzuru olmaz. Sual: İçine ot doldurulmuş hayvanların bulunduğu odada namaz kılmak caiz mi? CEVAP Namaz kılarken, arkaya koymalı! Sual: Zammı sureyi okuduktan sonra Fatiha okumadığını hatırlayanın, Fatiha okuması gerekir mi? CEVAP Evet. Sonra da secde-i sehv yapar. Sual: Müminler için okunan 25 istigfarı, birer defa namazda Rabbena... dan sonra okumak caiz mi? CEVAP Evet. Namazı müteakip duadan sonra okumak evladır. Sual: Tehıyyatta (İbad-is-salihin) denirse namaz bozulur mu? CEVAP Hayır. Sual: Gülmemek için selam verip namazdan çıkmak caiz mi? CEVAP Hayır. Gülünce mecburen çıkılır. Sual: Besmele geçen âyeti, zammı sure olarak okumak caiz mi? CEVAP Evet. Sual: Namazda sure okunurken, uzun bir sure içinden âyet-i kerimeler okumakla, kısa bir surenin tamamını okumak arasında sevap açısından bir fark var mıdır? CEVAP Kısa sure okumak daha sevaptır. Sual: Gayri müekked sünnet namazlarda, ilk teşehhüdde tehıyyat ve salevatlar dışında rabbena âtina ve rabbenağfirli duaları okunur mu? CEVAP Okumak sevaptır. Sual: Bir sureyi bir rekatta birkaç kere okumak caiz midir? CEVAP Farzlarda bir sureyi bir rekatta tekrar okumak mekruhtur. Nafilelerde mekruh değildir. Sual: Namazda Salli bariklerden sonra, başka dua okumak caiz mi? CEVAP Hadis-i şeriflerde bildirilenleri okumak caizdir. Rabbena âtina veya rabbenağfirli gibi dua âyetlerini dua niyetiyle okumak da caizdir. Sual: Kur'anda, İnnehü min süleymane ve innehü Bismillahirrahmanirrahim diye bir âyet var. Bu âyeti zammı sure olarak okumak caiz olur mu? CEVAP Üç âyet miktarında bir âyet olduğu için caizdir. Sual: Namaz esnasında soluk alırken de kıraat caiz midir? CEVAP Caizdir. Sual: Namazda sure veya dua okurken hapşırsak duayı okumaya tekrar baştan başlamak gerekir mi? CEVAP Kalınan yerden devam edilir. Sual: Namaz surelerinin bazılarında âyetlerin sonlarında "la" durakları var. O duraklarda durmayı karıştırıyorum, geçince böyle okumak namazı bozar mı? CEVAP Namazı bozmaz. Sual: Her namazdan sonra, selam verince, eli yüze sürmek caiz mi? CEVAP Caiz ise de, sürmemeli; çünkü sünnet zannedilebilir. Sual: Secdeye giderken ve secdeden kalkarken sağ sol önceliği var mıdır? CEVAP Secdeye varırken, önce sağ, sonra sol diz, sonra sağ, sonra sol el, sonra burun ve alın yere konur. Secdeden kalkarken de bunun tersi yapılır. Yani secdeden kalkarken önce alın, sonra burun, sonra da sol el ve sağ el, sonra sol diz ve sağ diz yerden kaldırılır. Ancak, bunu çok bariz şekilde değil, başkalarının dikkatini çekmeyecek şekilde yapmalıdır. Sual: Kitaplarda secde için, alnı, burun ile beraber yere koymak vacib diye okudum. Bunlardan biri yere gelirse secdenin sahih olduğunu mu anlayacağız? CEVAP Secde için alnı yere koymak farzdır. Alın yere konmazsa namaz sahih olmaz. Burnu alınla beraber koymak vaciptir. Burnu koymayıp yalnız alnı koymak mekruhtur. Abdest sıkışıkken Sual: Abdesti sıkışıkken namaz kılmak tahrimen mekruhtur, fakat vakit dar olur da, abdest almak, namaz vaktinin geçmesine sebep olacaksa, bu hâlde o namazı kılması gerekir mi? CEVAP Evet, kılması gerekir, çünkü kazaya bırakma günahı, mekruh olarak kılmak günahından daha büyüktür. Kerahat vaktinde kılmak mekruh, kazaya bırakmaksa haramdır. (Hindiyye) Sual: Erkeklerin, namaza başlarken tekbir alış şekli nasıl olmalıdır? Cevap: Namaza başlarken, erkekler iki eli kaldırır, baş parmak uçları kulak yumuşağına değer, avuç içleri kıbleye döndürülmüş olmalıdır. Eller, kulaktan ayrılırken Allahü ekber demeye başlanıp, göbek altına bağlarken bitirilir. Sual: İkindinin sünneti ile, yatsının ve öğle namazının ilk sünnetlerinin kılınışında bir fark var mıdır? Cevap: İkindi ve yatsının ilk sünnetleri, Gayr-ı müekked sünnetlerdendir. Bunların ikinci rekatlerinde otururken, ettehıyyâtüden sonra, Allahümme salli ve Allahümme bârik sonuna kadar okunur. Ayağa kalkınca, üçüncü rekatte, önce Besmele çekmeden, Sübhaneke okunur. Halbuki, öğle namazının ilk sünneti Müekked sünnettir. Yani, kuvvetle emrolunmuştur. Sevabı daha çoktur. Bunda, birinci oturuşta, farzlarda olduğu gibi, yalnız ettehıyyâtü okunup, sonra üçüncü rekat için, hemen ayağa kalkılır. Kalkınca, önce Besmele çekip, doğruca Fâtiha okunur.

22 Şubat 2020 Cumartesi

Emrolunduğun Gibi Dost Doğru Ol

“Ey iman edenler; Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe; 119) Bu ayet bizi hayatımızda dost doğru olabilmek için kimlerle beraber olmamız hususunda ne güzel uyarıyor. Allah Resulü aleyhisselatu vesselamın hadisine baktığımız zaman; “Kesinlikle doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kul, sürekli olarak doğru söyler ve doğru olarak yaşarsa doğru olanlardan yazılır. Tersi ise cehenneme layık eder. Allah katında da yalancılardan yazılır.” (Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104) Ayet-i kerimede Rabbimiz buyuruyor ki: “Şüphesiz bu Kur’an’da kulluk edenler için kâfi bir tebliğ vardır. (Ey Resulüm) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”(Al-i İmran, 106-107) Nakşibendî büyükleri, Hz. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır. Arifler, “Önce usûl, sonra vusûl” demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır. İnsan doğruluğu tüm azalarında yaşamalı. Dilinde. Niyetlerinde. Fedakârlıklarında. Her şeyi “İnsanlar görsün bilsin” diye değil, sadece ve sadece Allah bilsin diye yapmalı. İnsanlara meyletmemeli. Derdi yalnızca “İlâhî Ente Maksûdî” olmalı. İnsanların bilmesi, övmesi, isterse yüz sene sürsün. Allah bilir ve överse ebedî hayat boyunca devam eder. Demek ki, Allah’ın razı olması için yaşamak gerekir. Doğruluk, merhametli olmayı gerektirir. Öfkelenmemeyi gerektirir. Yumuşak, ağırbaşlı olmayı gerektirir. Allah Resulünün en büyük tebliğ gücü herkese yumuşak davranması ile olmuştur. Allah-u Zülcelâl özellikle hak yola davet ederken yumuşak söz söylenilmesini ayet-i kerimede bizzat istemiştir. Firavuna giderken Musa ve Harun aleyhisselama “…Ona yumuşak söz söyleyin…” (Taha, 40) buyuran Rabbimiz, böylelikle düşmanına dahi yumuşak davranılmasını istemiştir. Rabbimiz, Habib-i Zişan Efendimizin ahlakını methederken; “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 128) buyurmaktadır. Yine bir başka ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk’ın, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şahsında bütün müminlere şu ahlakı tembihlemektedir: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (Kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet; 34) Demek ki bir kimse, kendisine şiddetli bir şekilde düşmanlık eden kimselere, Kur’an ahlakına bürünmüş olarak gitse, onları bir dost gibi bulacaktır. Bizlerin de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem gibi Mü’min kardeşlerimize şefkatli ve merhametli davranmamız lazımdır. Doğruluk affetmeyi bildirir. Doğruluk tevazu yani alçak gönüllülük ve güzel ahlak sahibi olmayı ister. Ayette buyuruluyor: “Sana uyan müminlere, tevazu kanadını indir.” (Şu’ara; 215) Yine bir ayeti kerimede de buyuruluyor: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin.”(Al-i İmran; 31) Bakıldığında “Emronulduğun gibi dosdoğru ol” uyarısı esasen Allah Resulünün ahlakının tamamını kapsamaktadır. O zaman bizler Resul aleyhisselatu vesselam’i tanımalıyız ki; “Emronulduğun gibi dosdoğru ol” uyarısına yaşayarak sahip olabilelim. Doğruluk, güler yüzlü, tatlı dili, yardımsever olmayı gerektirir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “İnsanların, her gün güneş yeniden doğduğunda vücutlarındaki eklem sayısınca sadaka vermeleri gerekmektedir. Dargın olan iki kişinin arasını düzeltmek sadakadır. Bir insanın eşyasını aracına yüklemesine yardım etmek de sadakadır. Güzel ve hoş bir söz de sadakadır. Namaza giden bir kimsenin attığı her adım bir sadakadır. Yol üzerinde insanlara eziyet veren bir engeli kaldırmak sadakadır.” (Buhârî, Cihâd ve’s-Siyer 2767). Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Yarım hurma da olsa sadaka vererek cehennem ateşinden korunun. Şayet onu da bulamazsanız biliniz ki, güzel söz de bir sadakadır” buyurmaktadır. (Buhari, Edeb 34) Doğruluk, ahde vefalı olmayı gerektirir. Dostlarımızdan zaman zaman ayrı düşer uzaklaşırız. Tekrar karşılaştığımız zaman onların hal ve hatırlarını sormak ahde vefadır. Bunun için Resulü Ekremin hayatını öğrenmeli ve bu doğrultuda yaşamalıyız. Her şey Allah’a kavuşmakla son bulur. Sen de Hakka vasıl olduğun zaman mânen ve maddeten tekamülünü tamama erdirmiş sayılırsın. Cenâb-ı Hak, içinde yaşadığımız şu dünyamızı biz insanları imtihan için yaratmıştır. Hayatın acı-tatlı yanlarını, üzücü dert ve sıkıntılarını sadece biz insanlar yaşıyor ve bunu da musibet olarak ifade ediyoruz. Demek ki hayatta derdi ve üzüntüsü olmak, öyle uğursuz ve çirkin saymamak lazım. Sonuçta imtihanı rıza çerçevesinde kazanmak var. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de arttığı gözlenen maddeye olan bağımlılık, gerçek değerleri kaybetmeye götürmektedir insanlığı. Bunun için gerçek bir silkinme yaşamalıyız. Bunun için de Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in yaşayışı bilinmeli, anlaşılmalı, tatbik edilmeli ki; insan gerçek değerlerle bir yaşam sürebilsin. Karıncaların bir reisi, arıların bir beyi, turnaların bir kılavuzu vardır. Çocuk annesini, küçük büyüğünü, öğrenci öğretmenini taklit eder. O zaman ne olursunuz, sorun; “Acaba benim önderim ve rehberim kimdir? Bizler kim gibi olmak isteriz? Nefsin istediği yolda olup sonu iyi olmayan biri mi, yoksa istikameti Allah yolu olup sonu kul sıfatına sahip olan biri mi? Hangisini isteriz? Sonuç Olarak İnsan her kimi seviyorsa kıyamette de onunla beraber haşrolacaktır. Seven sevdiği ile, sevgilisiyle yalnız kalmayı istemez mi? Beraber olmayı gözlemez mi? O halde maksuda yaklaşan bir hayat sürdürelim. Her gün evimize gittiğimizde kendimize Hz. Ömer radıyallahu anh gibi sorabiliyor muyuz; “Bugün Allah-u Zülcelâl için ne yaptım?” Aleyhisselatu vesselam Efendimiz buyuruyor: “İki günü eşit olan zarardadır.” Dün ne yaptım? Bugün ne yapıyorum? Yarın ne yapacağım? Ömür boşa geçirilecek, tembellikle heder edilecek kadar değersiz değildir. Hani bazı zamanlar şöyle derler, “Vakit öldürüyoruz.” Sormak lazım, “Hangi vakti? Hayatından olan vakti mi? Bu hayat bir daha verilmezken… – Beni en güzel bir biçimde yaratan kim? – Sayısız nimetlerle besleyip büyüten kim? – Atomdan güneş sistemine kadar her şeyi hizmetime veren kim? Bu soruların cevabını bulabilen insan, öğrenmenin maksadına ulaşmış demektir. Ne mutlu doğru hayatlarla “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” uyarısını bilinçli bir şekilde amel-i salihlerle yaşayanlara. Selam ve Dua ile. Yazar: Şerafettin Karaduman

15 Nisan 2019 Pazartesi

Sahabenin Teslimiyeti ve Şahadet Arzusu

Boyun eğmek, kabullenmek ve neticesinde selamete çıkmak anlamlarına gelen teslimiyet, Kuran-ı Kerim’de Müslüman’ın, Allah Teâlâ’nın emirleri karşısında mutlak bir teslimiyeti anlamlarına gelir. Allah bu teslimiyetin nasıl olması gerektiğini ayetleriyle peygamberler aracılığıyla bizlere bildirmiştir. Teslimiyetin zirvesini İbrahim aleyhisselem’ın ateşe atılacağı zamanda Cebrail aleyhisselam yardımına geldiğinde sarf ettiği şu cümlelerinde görüyoruz: “Size ihtiyacım yok!… Ateşe yanma gücünü kim vermiştir.” “…Allah en güzel vekildir.” Böyle bir teslimiyetin neticesinde yakıcı özelliğine rağmen ateş İbrahim aleyhisselam’ı yakmamıştır. Çünkü yüce Mevla: “Ey ateş! İbrahim’e serin ve selamet ol” (Enbiya, 69) diye emir vermiştir. İlk önce ateşin yakıcı olduğundan korkmak yerine onun Rabbine karşı sağlam bir imana sahip olmalı insan. O ateşi yakıcı özellikte yaratan Allah’tan başkası değildir. Öyleyse korkulacaksa Allah’tan korkmalı, istenecekse de ona el açmalı. Sevginin de korkunun da sahibi odur. Nice hayrı şerre, şerri hayra çevirecek olan şey, Allah’a karşı teslimiyet ve sarsılmaz güvendir. İnsanı bu dünyada yakan ateşten daha şiddetli şeyler vardır. Bazen makam mevki, bazen evlad-ı iyal, bazen hastalık, bazen sağlık. Bazen varlık bazen darlık. Bazen uslanmaz nefis, bazen dünyanın aldatıcı özellikleri ateş kadar belki daha fazla yakar insanı. İşte insan her şeyle imtihan edilirken iradesinin hakkını vererek sarsılmaz bir teslimiyetin neticesi olarak “Allah bana vekildir” diyebilmelidir. Said Nursi hazretleri der ki, “İman tevhidi, tevhit teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.” Allah’ın kabul ettiği hakiki iman Allah’ı birlemekle, O’nu bütün noksan sıfatlardan tenzih etmekle mümkündür. Böyle bir imanın insanı kayıtsız ve şartsız teslimiyete götüreceği muhakkaktır. İmandan kaynaklı teslimiyetin sonucu ise tevekküldür. Tevekkül sebeplerini yerine getirdikten sonra o işin neticesini Allah’a havale edip, hakkımızda takdir edileni hüsn-ü zan ile karşılamaktır. Bu da insanın dünya ve ahiret saadetine vesiledir. Böyleleri için ne korku ne de bir mahzuniyet söz konusudur. Onlar huzur içerisinde bu dünyada hayatlarını geçirebildikleri gibi ahirette de mükâfata nail olurlar… Böyleleri için Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hayır! Kim (güzel davranış ve) iyiliklerde bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, onun Rabbi katında ecri vardır, onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.”(Bakara,112) Teslimiyeti özümsemiş, her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğu bilinciyle hareket eden, hiç bir şeyin Allah’a gizli olmayacağına kalben mutmain olan; ihlâs ve samimiyet içerisinde, rıza-i ilahi doğrultusunda hayat süren insanın ölümünde de hak üzere olacağından ümit edilir. Ancak ölümü düşünmeyen, ölmeden önce hesap ve kitabını yapmayan, nefislerinin istek ve arzularına esir olarak ömrünü geçirenlerin ölümlerinin iman üzere olacağı tehlikededir. Ahirette de hesapları zordur. Peygamber aleyhisselatü vesselam buyuruyor ki: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltirsiniz.” (Münavi, Feyzü’l kadir) Şu dünyada yapmış olduğumuz ibadetleri sadece borç ödeme samimiyetsizliğiyle değil, kul olma şuuruyla, ihlâs ve samimiyetle yerine getirmeliyiz. İçten bir kulluk sergileyerek, hayatı tamamen Allah için yaşamalı, varlığımızı ve yokluğumuzu ona has kılmalıyız. Yeri ve zamanı geldiğinde candan da geçmeli, maldan da, mülkten de, makam mevkiden de; “Sen varsın, Sen bana yetersin. Sen varsan gam yok, keder yok. Senin sevgin olmayınca, Senin muhabbetin bulunmayınca kalbimde, hiçbir şey bana anlamlı değil, hiçbir şeyden de huzurlu olamam” demeli/ diyebilmeliyiz. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır, bütün işlerin sonu Allah’a varır.” (Lokman, 22) Sahabeler her şeylerini Allah’a teslim etmişlerdi Asr-ı Saadete baktığımız zaman başta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem olmak üzere bütün sahabeler dinleri için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış, kimi malı ile kimi canı ile kimi evlad-ı iyali, makamı mevkisi ile dini mübin için hizmet etmişlerdir. Mesela bunlardan bir tanesi sadakatte ve samimiyette zirveleri tutmuş, Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir radıyallahu anh’dır. O ki malının tamamını Allah yoluna sadaka olarak verdiğinde, Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam: “Ya Ebu Bekir evine, çocuklarına ne bıraktın?” diye sormuştur. Sıdık-ı Ekber: “Allah ve Rasülünü, onların sevgisini bıraktım, yetmez mi Ya Resulüllah?” diye cevap vermiştir. Cennet kandili Hz. Ömer, Hz. Ebubekir radıyallahu anhuma ile hayırda her zaman yarış halindeydi; malının yarısını Allah için verdiğinde, bunu kayıp etmek olarak görmüyor, kazanmanın vesilesi biliyordu. Kendisine verilen makam mevkii emanet bilinciyle taşımaya çalışırken; “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu, gelir de adli ilahi sorar Ömer’den onu” korkusuyla zahir olan Allah’a karşı sarsılmaz bir teslimiyeti söz konusuydu. “Şu orduyu kim donatır ve teçhiz ederse, ona cennet var,” dediğinde Allah Resulü, “O cenneti ben satın almak istiyorum” diyerek, 950 deve, 50 at, ayrıca 1000 dinarı Allah yolunda vermekte zerre kadar tereddüt etmedi, Zinnureyn lakaplı, meleklerin bile kendisinden hayâ ettiği Hz. Osman radıyallahu anh. Şahadet mertebesine kavuşarak da teslimiyetin en zirvesini yaşadı O. Sadakanın faziletini duyduklarında “veren el” olabilmek için ellerinde bir şey olmadığından çalışıp çabalayıp infak eden sahabelerin hayatıyla doludur, asrısaadet. Bir kuru ekmeğini ikiye bölen, varını yoğunu kardeşleriyle bölüşen, üst üste günlerce oruç tuttukları halde evlerine gelen bir fakiri geri döndürmemek için iftarlıklarını o fakire vermede tereddüt etmeyen sahabelerden ders almak adına ne yapıyoruz? En Kazançlı Alışveriş İnsanın kendi çalışmasından ve emeğinden başka eline geçecek hiçbir şey yoktur; zerre miktarı hayır işlese de karşılığını görecek şer işlese de. Her şeyini Allah’a hasreden, etmeyenden ayıklanacaktır. Dünyayı isteyene dünyayı, ahireti isteyene de ahireti verecektir, Allah. Ancak geçici dünya için bile birçok fedakârlıktan kaçınmazken ahiret için bu hayat sermayesiyle, dünya tarlasına ne ekiyor, ahiret için nasıl bir yatırım yapıyoruz. Önemli olan bu. Karşılığı rıza-i İlahi olan, mükâfatı cennet olan, saadet-i ebediye olan teklif karşısında insanın çok çalışması gerekmez mi? “Allah’ın vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın.”(Fatır,5) diye uyarıyor Allah, teminat veriyor insana. Yeter ki insan sözünde dursun. En büyük düşmanı şeytanın kandırmalarına kulak asmasın. O şeytan ki bazen günahlara Allah’ın mağfiretini ileri sürerek insanın günaha dalmasına sebep olur. Aslında insan kalubelada, ruhlar âleminde Allah’a söz vermiştir teslim olacağına ve şeytana uymayacağına dair. Kelime-i şahadet de verilen bu sözün teyididir. Bu nedenlerle Allah insanı iki yönlü bir özellikte yaratarak imtihana tabi tutmuştur. Nefsanî yönü, onun hayvani tarafını oluşturur; dünyaya meyillidir. Ruhani yönü melekût özelliğini, ulvi yönünü gösterir. İki özellik arasında tercihi insanın kazanıp kayıp etmesini belirleyen unsurdur. Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: “Allah, Allah yolunda, çarpışıp öldüren ve öldürülen müminlerden, karşılığı cennet olmak üzere, mallarını ve canlarını satın almıştır. Bu onun üzerine Tevrat İncil ve Kur’an’da vaat edilmiş bir haktır. Allah’tan ahdine daha çok vefa gösteren kim vardır? Şu halde yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin, işte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 111) Halık-ı Zülcelâl bu dünyada kar etmenin yollarını göstermiş, fani olan şeyleri ebedi bir nimet haline dönüştürmüştür. Haz ve lezzetleri dünyanın karanlığından çıkarıp ahiretin sonsuzluğuna bırakmıştır. Bu, Allah’ın emirlerini uygulamak üzere taahhüt edilen bir sözleşmeyle ve o sözleşmenin gereklerini yerine getirmekle mümkündür. Mümin Allah’a güvenen, Allah’ın da kendisine güvendiği insandır. Dünya malı bizi kabre kadar takip eder. Ancak salih amellerimiz, yaptığımız fedakârlıklar ise bizimle kalır, bize faydası dokunur. Bu dünyaya gelmek elimizde olmadığı gibi, gitmek de elimizde değildir. Varlığımız son bulacak, her şey gerçek Sahib’ine teslim edilecektir. Halık-ı Zülcelâl istediğini yaratmaya muktedir olduğu gibi almaya da muktedirdir. Onun takdirinin önünde hiç bir fani asla söz sahibi olamaz. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz o size bütün yaptıklarınızı haber vereceksiniz.” (Cuma, 8) Can Emanetini Allah’a Teslim Etmek Allah yolunda nefsiyle mücadele edip onu terbiye eden, savaşarak şehit olan veya bu istikamet üzereyken eceliyle ölen insanın Allah’ın lütfettiği bağışlanma ve rahmet nedeniyle kazandıkları, nefislerinin tatmini için dünya zevkleri uğrunda malk-mülk biriktiren makam mevki peşinde koşanların sahip olduklarından daha iyidir. Ne şekilde olursa olsun bu ömür bitecek, öyleyse son pişmanlığın fayda vermeyeceği o gün için hazırlığımızı yapmalı, yüzümüzü ve kalbimizi her şeyimizle Allah’a döndürmeliyiz. Bu hususta Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki: “Eğer Allah yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz, Allah’ın size lütfettiği, mağfiret ve rahmet, onların biriktirdiklerinden, daha hayırlıdır. And olsun ki ölseniz de öldürülseniz de, muhakkak Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” (Ali İmran, 157-158) Ayrıca, Allah yolunda öldürülenlerin diri olduklarıyla ilgili ise Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, aksine onlar diridirler, ancak siz fark edemiyorsunuz.” (Bakara, 154) Evet, şehitler sağdırlar, Allah tarafından rızıklandırılmaktadırlar. Onlar Allah’ın özel misafiridirler. Şehitler cennette istedikleri yerlere giderler. Şehitlere şefaat yetkisi verilmiştir. Şehitler için Peygamberlerin bile gıpta ettiği makamlar vardır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim arzu ederdim ki, Allah yolunda öldürüleyim, sonra tekrar diriltileyim, sonra yine öldürüleyim, sonra tekrar diriltileyim, sonra yine öldürüleyim.” (Buhârî, Îmân, 26; Müslim, İmâre 103; Nesâî, Cihad, 30) Başka bir hadisi şerifinde ise şahadet mertebesine ulaşan bir insanın önü alınmaz bu istek ve arzusunu şöyle ifade ediyor: “Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehit böyle değil. O mazhar olduğu ikramlar sebebiyle, yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder.”( Buhari, Cihad 5, 21; Müslim, İmaret 108, 109,) Sahabede Şahadet Arzusu Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin haklarında “Onlar gökteki yıldızlar gibidir, kim onlara tabi olursa hidayete erer” dediği, sahip oldukları her şeylerini Allah yoluna feda etmekten çekinmeyen sahabeler, şahadet şerbetini içenlere verilen müjdeleri duydukça onu elde etmek için bir birleriyle yarıştılar. Hep cihada katılmayı arzuladılar, bu hususta önde olmayı, önce ölmeyi bir ikram ve lütuf olarak gördüler. Onlar, tâbi oldukları Nur’dan ilham almışlardı. Fedakârlığın zirvelerdeki bayrağını teslimiyetin esintileriyle dalgalandırmanın nasıl olacağının talimini, stajını ondan görmüşlerdi çünkü. O eşsiz Önderimiz Hz Muhammed aleyhisselatu vesselam Allah’a güzel kul olmanın yollarını göstermiş, yetiştirdiği ve eğittiği ashabıyla dünyanın karanlığına bir aydınlık olarak sunmuştur. Onun içindir ki, o Asr-ı Saadet’in çocukları bile savaşa katılabilmek için ayak parmaklarının uçlarına basarak boylarını uzun göstermeye çalışıyorlardı. Aslında kocaman yüreklerini gösteriyor, savaştan geri kalmayı ise içlerine sindiremiyorlardı. Hele bunlardan, Semüre b. Cündeb ile Rafi b. Hadic radıyallahu anhuma vardı ki adeta bugünün büyük cüsseli insanlarına ders olacak samimiyetlerini ortaya koymuşlardır. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem Uhud harbi için savaşa katılacakları tespit ederken, Rafi b. Hadic’i seçmiş Semüre b. Cündeb’i ise yaşı küçük olduğu için orduya seçmemişti. Arkadaşının harp için seçildiğini duyan Semüre’nin bir soluk babasının yanına varıp, “Halbuki ben onu güreşte yenerdim” diyerek yakınması, dillere destan bir hadisedir. Babası durumu Resulullah’a anlattığında Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, güreş yapmalarını istemiştir. Neticede Semür’e b. Cündeb’in galip geldiğini gördüğünde onun da savaşa katılmasına müsaade etmiştir. İhtiyar sahabeler bu kervandan geri mi duracaklar? Durmadılar da; onlar da genç görünmek için ellerinden gelen gayretleri gösteriyor, dimdik duruyorlardı, ta ki Rasulüllah cihada onları da seçsin. Hz. Amr İbnu’l Cemuh radıyallahu anh başka bir yürektir, asrısaadetten. Ayağı sakat olduğu için, çocukları, harbe katılmasını engelliyorlardı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’e varıp, “Ben şahadetin kokusunu duyuyorum, ancak oğullarım harbe katılmama müsaade etmiyor,” diyerek yakındı. Katıldığı harpte kokusunu duyduğu, şahadet şerbetini içiverdi. (bkz. İbnü Hacer-Beyhaki, Sünen c.9, s. 24) Umeyr b. Humam radıyallahu anhın cennete kanat çırpışını da her müslümanın bilmesi gerekir. Bir gün Resulüllah konuşmasında, müslümanları cihada teşvik etmişti. Umeyr b. Humam çok etkilenmişti bundan. “Ah ne kadar güzel, cennetle aramızda bir nefeslik mesafe kalmış, demek ki cennete gitmek için Allah yolunda çarpışıp şehit olmak kafi…” dedi. O sırada torbasından hurmaları çıkarmış yemekteydi. Ama “Şu hurmalar yeninceye kadar yaşarsam bu uzun süredir,” diyerek hurmaları elinden fırlatıp düşman saflarına dalarak şahadet şerbetini içmiştir. (Müslim, İmare, 145) Uhud savaşı öncesi Abdullah b. Cahş’ın, Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anhumaya: “Gel savaştan önce bir dualaşalım, ben dua edeyim sen amin de sen dua et ben amin diyeyim.” diye sözleşmesi şahadete susamışlığın bir göstergesi olsa gerek. Abdullah bin Cahş şöyle dua ediyor: “Allah’ım benim bugün karşıma güçlü bir düşman çıkar, onunla kıyasıya çarpışayım. Sonra o beni öldürsün. Bununla yetinmeyip karnımı yarsın, kulaklarımı, burnumu kessin ve ben o halimle huzuruna çıkayım. Sen bana, ‘Sana verdiğim azalarımı, ne yaptın?’ dediğinde, ben de: ‘Ey Rabbim, emanet olarak verdiğin o azaları yerinde kullanamadım, hakkını veremedim. Senin huzuruna çıkmaktan haya ettim, bunun için onları senin Resulünün yoluna, senin yoluna harcadım,’ diyeyim.” Sa’d bin Ebi Vakkas diyor ki: “Bu duaya içimden ‘âmin’ demek gelmedi, ancak öyle sözleştiğimiz için ‘amin’ dedim. Vallahi duası da kabul oldu. Akşama doğru gördüm ki şehit olmuş, burnu ve kulağı kesilmiş, bir ipe sarılmış sallanıyordu.” (bkz. Hakim, II, 274-Taberani) Evleneceği gecenin sabahında, cihat çağrısını duyup, yıkanmadan cünüp olarak savaşa katılıp, melekler tarafından yıkanan, “el- gasil” lakaplı Hz. Hanzala’nın hayatında neyi öncelediği, neyi bilinç altına yerleştirdiği, neyi beklediği bizlere -düşünmek için- ne de büyük bir derstir. ( bkz. Bihar’ul- Envar, 20; 57) Ya Hz. Halid b. Velid radıyallahu anh. Yaklaşık yüz savaşa katılmış, vücudunun birçok yerinden yara almış, ancak ölüm hastalığına yakalanarak yatağında ölmüş. Böyle bir samimiyet inşallah ona da şahadet mertebesini kazandırmıştır herhalde. Evet, daha nice örneklerle de göreceğimiz gibi şahadet sahabede bir tutkuydu, o tutku Allah’a olan önü alınmaz bir aşk, dizginlenemeyen bir sevda, dost doğru bir istikamet, sarsılmaz bir teslimiyetti. Allah bizleri de onların cümlesine ilhak eylesin karını zararını düşünen akıllı kullarından eylesin. (Amin) Selam ve dua ile…

4 Ekim 2018 Perşembe

İslam’ın Başı Sonu Edeb

İnsanı hayatta üç şey değerli kılar: Güzel edeb, güzel ahlâk, şüphelerden uzaklaşmak. Ne güzel demiş Mevlana: “Efendi bilmiş ol ki: Edeb insanın bedeninde ruhtur. Efendi, edeb Allah dostlarının gözünün ve gönlünün nurudur.” İslam’ın başı sonu edeptir. İslam’da yemeği nasıl yiyeceğimizin de bir edebi vardır komşumuza nasıl hürmet etmemiz gerektiğinin de. Edeb bütün hayatımızı kuşatıcıdır. Abdurrahman es-Safurî rahmetullahi aleyh, “Allah, hiçbir kimseye akıl ve edepten başka daha üstün bir bağışta bulunmamıştır. O ikisi gencin güzelliğidir. Şayet onları kaybederse hayatın en güzel şeyini kaybetmiş olur.” demiştir. Edeb bizlere Peygamberlerin mirasıdır. Hz. Yusuf aleyhi selam’ın hayâsıdır. Edeb, saliha kadınların hâlidir. Hz. Meryem’in iffetidir. Edeb, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem’in her an hâlidir. Edeb, sahabenin radıyallahu anhum vasfıdır. Edeb Hz. Osman’ın yüzüne vuran Kur’an-ı Kerim nurudur. Edeb ama nasıl? Hz. Lokman aleyhi selam’ın oğluna verdiği öğütler edebin bütün halindeki fotoğrafıdır. Onun çocuğuna verdiği edebi Lokman Suresi’nde Rabbimiz bize şöyle anlatmıştır: “Hani Lokman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: Yavrucuğum! Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, elbette çok büyük bir zulümdür. Biz insana, anne ve babasını (onlara itaati) tavsiye ettik. … Bana şükret, anne babana da. Dönüş ancak banadır. … Küçümseyerek insanlardan yüzünü çevirme. “Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme!” Çünkü Allah, böbürlenen kibirlenenleri sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol. Sesini de alçalt. Çünkü seslerin en çirkini, elbette eşeklerin sesidir. (Lokman; 13-19) Lokman aleyhisselam bir baba olarak oğluna edeb ile yaklaşır. Onun gönlünü hoş etmek için “Yavrucuğum!” diyerek söze başlar. Bir ebeveyn için en çarpıcı örnektir bu. Ama aslında Hz. Lokman, sadece anne-babalar için değil, bütün insanlar için edepte bir örnektir. Lokman aleyhisselamın bize verdiği ilk öğüt, Rabbimize karşı edepli olmamızdır. Yeri göğü yaratan, bizleri nice nimetlere donatan Rabbimize karşı edepli olup O’na hakkıyla iman etmemiz gerekmektedir. Hz. Lokman sonra anne babaya karşı edepli davranmayı öğütler. Anne baba, kişiyi Rabbinin yolundan saptırıyorsa onlara itaat yoktur ama buna rağmen onlara karşı edepli olmak icap eder. Hz. Lokman, anne-babanın ardından bütün insanlara karşı edepli olmayı öğütler. İnsanları küçümsememek, onlara karşı böbürlenmemek, çalımlı yürümemek, onlarla bağırıp çağırarak konuşmamak edeptendir. Hz. Lokman aleyhisselamın anlattıkları edebin özetidir: Allah-u Teâlâ ’ya karşı edeb, yakınlara karşı edeb ve bütün insanlığa karşı edeb. İnsan, bu edebi bir bütün olarak tamamladığında ise onun için kurtuluş vardır. Ama edeb denice Şair Nâbî Hazretlerinin “Ya Hu Kasidesi”ne konu olan yüce edebi de hatırlamak gerekir: Şair Nâbî, Sultan 4. Mehmed döneminde hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkânıyla birlikte yola çıkmıştır. Kafile Medine-i Münevvere’ye yaklaşmıştır. Vakit gecedir. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’e bir an önce ulaşma özlemiyle Nâbî’nin gözüne uyku girmemiştir. Fakat kafiledeki bir mühim adam, hem de ayaklarını kıbleye doğru uzatmış, uyumaktadır. Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi vesellem beldesinde, edebe aykırı böyle bir gaflet hâlini bir türlü hazmedemeyen ve çok üzülen Nâbî, içinden gelen bir ilhamla kasidesini bir anda irticalen söyleyiverir ve bir sır gibi kendine saklar. Ne var ki sır, sahibine ulaşmıştır. Kafile şafak vakti Medine-i Münevvere’ye girmektedir. Ravza-i Mutahhara’nın minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır. Müezzin, ezanın ardından Türkçe bir kaside okumaya başlar. Nâbî, dikkat eder, okunan kendi şiiridir. Hemen minarenin kapısına koşar. Müezzine, “Allah aşkına, okuduğun bu kasideyi nereden öğrendin?” der. Müezzin şöyle cevap verir: “Bu gece rüyamda Efendimiz salallahü aleyhi vesellem’i gördüm, bana dedi ki: ‘Ya müezzin kalk yatma. Benim ümmetimden bana âşık bir zât benim kabrimi ziyarete geliyor. Muhabbetinden benim için şu kasideyi söylemiştir. İşte bu cümlelerle minareden onu istikbal et.’ dedi. Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimiz’in iltifatına mazhar olan âşık acaba kimdir diye düşünerek minareye koştum. Öğretildiği gibi okudum.” Nâbî, “Ümmetimden mi, dedi?” diyerek sevincinden oracığa bayılıp düşer. O kaside şöyledir: Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-i Hudâ’dır bu Nazargâh-i ilâhidir, Makam-ı Mustafâ’dır bu Felekde mâh-i nev, Bâbüsselâm’ın sîne-çâkıdır Bunun kandili Cevzâ, matla’-i ziyâdır Habib-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu. Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem zâil Amâdan açdı mevcûdât düş çeşmin tûtiyâdır bu. Muraât-ı edep şartıyla gir Nâbî bu dergâha Metâf-ı Kudsiyandır cilvegâh-ı enbiyâdır bu Yani der ki: “Burası Allah’ın sevgilisinin beldesidir. Cenâb-ı Hakk’ın nazar buyurduğu, Ravza-i Nebî’dir. Bu gökteki yeni ay, Bâbüsselâm kapısının yüreği yanık âşığıdır. Ayın kandili Cevzâ yıldızı bile ışığının nurunu ondan almaktadır. Burası, Allah-u Zülcelâl’in Sevgilisinin ebedî istirahatgâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın arşının bile üstündedir. Bu toprağın ziyâsından, yokluğun karanlıkları ortadan kalktı. Bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı, çünkü bu toprak, gözlere şifa veren sürmedir. Bu dergâha edep ölçülerini gözeterek gir; çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve Peygamberlerin tecelli ettiği bir yerdir.” Rabbim bizleri edeb yolundan ayırmasın…

23 Ağustos 2018 Perşembe

Kırmızı Meyvelerin Şifası

Allah-u Zülcelâl bizlere verdiği nimetleri çeşitli faydaların yanı sıra aynı zamanda şifa kaynağı olarak da yaratmıştır. Güzel koku, lezzet ve güzel renklerle süslediği bu nimetler, bizi çeşitli hastalıklardan korumaktadır. Yapılan araştırmalar, sağlığımız açısından çok önemli bir yere sahip olan meyve ve sebzelerde, renklerine göre faydalar bulunduğunu göstermektedir. Bu araştırmalar, sebze ve meyvelere kırmızı rengi veren antioksidan maddelerin kanserden koruyucu olduğunu ortaya koymuştur. Vücudun birçok yerinde ortaya çıkabilen kanser hastalığı, esas olarak hücre çekirdeğindeki DNA’nın tahribata uğramasından kaynaklanır. Vücudumuzun kendi hücresi, DNA ismiyle bilinen yapının bozulması sebebiyle tümör haline gelip sağlıklı hücre ve dokulara zarar verdiği zaman tehlikeli sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Kansere sebep olan faktörler arasında en önemlisi, serbest radikaller denilen yabancı maddelerdir. Bu maddeler gıdalara konulan katkı maddeleri, tarım ilaçları, evlerde kullandığımız deterjan ve temizlik maddeleri gibi birçok kimyasallardan vücudumuza girebilmektedir. Bunun yanında hava kirliliği, güneşin ultraviyole ışınları da kansere yol açabilmektedir. İşte antioksidanlar bu tehlikeli maddeleri yakalayıp vücuttan atılmasını sağlamaktadır. Bu sebeple bilhassa günümüzde antioksidanlardan yana zengin gıdalarla beslenmemiz önemlidir. Kırmızı renge sahip sebze ve meyveler aynı zamanda “fenolik bileşikleri” adı verilen sağlığımızı destekleyen şifalı maddeler içerir. Bu sebze ve meyvelerdeki vitamin, mineral ve enzimler sağlıklı hücre bölünmesini sağladıkları için yaşlanmayı geciktirici ve yaşlanmaya bağlı beyin hasarlarını en aza indirici etkiye sahiptir. Severek yediğimiz; çilek, kiraz, vişne, siyah erik, nar, ahududu, böğürtlen gibi kırmızı meyveler, kanserden koruyucu antosiyanidinler bakımından zengin kaynaklardır. Yaz aylarında bol bol yiyebildiğimiz bu meyvelerden kışın da yararlanmak için çözümler sunuyoruz. Domates Domates; Likopen ve C vitamini açısından çok zengindir. Likopen vücudun yağ emilimini azaltır, kalp krizi ve kanser önleyicidir. C vitamini hastalıklardan korunmayı sağlar ve vücuda demir emilimi yapılmasına yardım eder. Yemeklerimize de lezzet veren domatesi saklamak için en bilinen yöntem salça yapmaktır. Bunun yanında büyük bir derin dondurucunuz varsa sağlam ve etli tarla domateslerini sirkeli suda iyice yıkayıp kuruladıktan sonra küp şeklinde doğrayarak veya kabuklarını ayıkladıktan sonra blenderden geçirerek kilitli buzdolabı poşetlerine doldurup saklayabilirsiniz. Bu yöntem buzlukta çok yer işgal edeceği için, bir diğer yöntem de şudur: Domatesleri püre haline getirdikten sonra kaynatın. Kaynar su ile yıkanıp kurutulmuş kavanozlara sıcak haldeyken doldurun. Kavanozların ağızlarını yeni alınmış kapaklarla sıkıca kapatın ve hemen baş aşağı çevirin. Soğuyuncaya kadar bu şekilde bekletip güneş görmeyen serince bir mutfak dolabında kışa saklayın. Kırmızı biber Kırmızı biber de kansere karşı kuvvetli bir koruyucudur. Domatesle birlikte veya ayrı şekilde aynı usulle saklanabilir. Hanımlar bu yönteme “menemenlik” diyorlar. Kiraz Kiraz kolestrole iyi gelir, vücudun hastalıklara karşı direncini arttırır. Böbreklerin çalışmasını düzenler, iyi bir idrar söktürücüdür. Damar sertliği, romatizma ve varislere iyi gelir. İyi bir ağrı kesici ve ateş düşürücüdür. Uykusuzluğa karşı şifadır. Kirazı yıkayıp süzgeçte bırakın. Saplarını ve çekirdeklerini çıkararak saklama poşetleri içinde buzluğa koyun. Kış aylarında çıkarıp tatlılarınızda kullanabilirsiniz. Kirazı geniş bir kap üzerine tek sıra halinde yayarak buzlukta dondurup, donmasından sonra poşete yerleştirin. Bu şekilde saklanmış kirazların şeklini daha kolay koruyabilirsiniz. Kirazı blenderde çekip püre yaptıktan sonra az şekerle hafif pişirip soğutarak da buzlukta saklayabilirsiniz. Böylece çıkardığınız zaman tatlıların üzerinde sos olarak kullanabilirsiniz. Çilek Çilek kanı temizler, kalp rahatsızlıklarını önler. Kolestrole iyi gelir. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Karaciğer dostudur. Cildiniz için de çok faydalıdır. Çileğin reçeli, marmeladı yapılabilir. Dondurulmuş çilekleri, kışın çıkarıp hoşaf ve tatlı yapımında kullanabilirsiniz. Çok narin bir meyve olduğu için sağlam çilekleri seçmeli, ayıklayıp dikkatlice yıkamalısınız. Çok farklı yöntemlerle saklayıp, pek çok şekilde değerlendirebilirsiniz. Kızılcık C vitamini, K vitamini, folik asit, lif ve antosiyanidinler açısından oldukça zengindir. Kanserden korur. Uykusuzluğa iyi gelir. Kan pıhtılaşmasını düzenleyici, ateş düşürücü ve ishali önleyici etkilere sahiptir. Kadınların en büyük derdi "sistit"e de iyi gelir. Kızılcığı suda yumuşayıncaya kadar haşlayıp kevgirden geçirerek konsantre meyve suyu elde edebilirsiniz. Kevgirden geçirilmiş kızılcık püresini biraz şeker ilave edip tekrar kaynatarak kavanozlarda da saklayabilirsiniz. Menemenlik yapar gibi sıcak olarak kavanozlara koyup, ağızları kapatılıp ters çevrilecek. Yaban mersini ve böğürtlen Zararlı bakterilerin yayılımının durdurarak idrar yollarına yapışmalarını durdurur ve sistitlere karşı vücudun korunmasında büyük yardımcı olur. Varisleri önler ve anti bakteriyel özelliklere sahiptir. Romatoid artrit hastalığının tedavisini kolaylaştırır. Kanser riskini azaltırlar. Dikkatlice ayıklanıp yıkandıktan sonra buzlukta saklanabilir. Püre halinde veya pişirerek saklanıp pastalarda sos olarak kullanılabilir. Kırmızı meyvelerin kurutulmuş olanları da şifalıdır. Kurutularak saklanan vişne, kırmızı erik ve kuşburnu ile şifalı içecekler hazırlanabilir.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Arınma ve Dirilme Vakti: Ramazan-ı Şerif

Efendimiz s.a.v. üç aylara girince “Allahım Receb ve Şaban’ı hakkımızda mübarek kıl ve bizleri Ramazan’a ulaştır.” diye dua edermiş. Bu duaya âlimlerden bir kısmı şöyle anlam vermişler: Cenab-ı Hak, Ramazan ayına o kadar büyük bir değer yüklemiş ve bu ayı o kadar faziletli kılmış ki, kendinden önce gelen Receb ve Şaban aylarını ona hazırlık olsun diye mübarek kılmıştır. Bu yüzden evliya-ı kiram hazerâtı, Ramazan gelmeden altı ay öncesinden ona ulaşmak için; Ramazan’dan sonraki altı ayda da kabulü için Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunurlarmış. Esasen gelmekte olan ay, her anıyla o kadar hayırlı ki, diğer aylarda kol gezen şeytanlar bu ayda bağlanır, rahmet melekleri ise vazife başındadır. Ayrıca bu ayda Cenab-ı Hakk kullarını bağışlamayı dilemektedir. O halde bütün günahkârlar bu ayın gelişiyle müjdelenmeli ve Mevlâ Tealâ’ya tövbeye çağrılmalıdır.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Ramazan-ı Şerif’in Kıymeti

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki Kur’an onda (ki Kadir gecesinde levh-i mahfuzdan semâ-i dünyâye) indirilmişdir. (O Kur’an ki) insanlara (mahz-ı) hidâyetdir, doğru yolun ve Hak ile baatılı ayırd eden hükümlerin nice açık delilleridir. Öyleyse içinizden kim o aya erişirse (hazır olur, müsâfir olmazsa) onu (orucunu) tutsun …” (Bakara; 185) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ve ashab-ı kiram radıyallahu taala anhum, Ramazan-ı şerif ayı geldiğinde birbirlerini tebrik ediyorlardı. Bu ay öyle mübarek bir aydır ki, bildiğimiz gibi değil, çok büyük bir nimettir! Onun sevabı, diğer ayların sevabı gibi de değildir: Bu ayda yapılan ibadet, zikir, oruç diğer aylardakinden çok daha fazla sevap kazandırmaktadır. Bu yüzden olsa gerektir Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam ve ashab-ı kiram, bu ay yaklaşınca birbirlerine müjde veriyorlar; rastlaştıklarında, “Sana müjdeler olsun! Ramazan ayına giriyoruz” diyorlardı. Daha bu ay gelmeden, onu sevinçle karşılıyor ve birbirlerini tebrik ediyorlardı. Bir bakın hele! Onlar bizim için örnektirler bizimde onlar gibi Ramazan ayını aşk ve muhabbetle karşılamamız, gelişiyle sevinç ve surur duymamız lazımdır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.” (Taberani) İmam-ı Rabbani kuddise sirruhu şöyle demiştir: “Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.” Oruç tutmanın hikmeti Nefsin ne kadar yaramaz olduğunu biliyorsunuz. Allah-u Zülcelal, nefsi öyle yaratmıştır. O menfaatli olan hiç bir şey yapmak istemez. Oruç da tutmak istemez. O istemiyor diye, Allahu Zülcelal’in biz kullarına bir ikramı olan oruç emrinden ve ibadetinden mahrum kalmamalıyız. Nefis cahildir, bilmez ve sonrasını da düşünmez. Oysa Allah oruç tutması karşılığında ona neler verecektir keşke idrak edip bir bilse? İnsan için Dünya hayatı bir damla kadar az bir şeydir. Ahiret hayatı ise bir okyanus gibidir. Nefis, o Ramazan-ı şerifteki amellerine karşılık sonsuz olan ahiret hayatında, nice mükafatlar bulacaktır. Oruç tutmanın hikmeti; nefsi, Allah-u Zülcelal’in emrine itaat ettirip, meleklerin sıfatıyla sıfatlandırıp, terbiye etmektir. Bir rivayete göre ise, orucun bir hikmeti de şudur; “Haşr’ın müddeti otuz gündür. İnsanlar haşir meydanında otuz gün, otuz ay veya otuz yıl dururlar. İnsan, otuz gün olan Ramazan’ın her bir gününde oruç tutarsa, Allah-u Zülcelal kıyamet gününde, o oruçların hürmetine, onu gölgesi altına alacak ve o kişi yemek ve içmekle lezzetlenecektir. Çünkü kıyamet gününde, Peygamberler ve onların ehli ile oruç tutanlar hariç, diğer insanların hepsi açtır. İnsan, Ramazan orucunu tutarsa, bu azaptan kurtulmuş olur. Oruç tutmaktan maksat, düşman olan şeytanı kahra uğratmaktır. Şeytanın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle, içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmek yoluyla olacaktır. Bu da ancak oruçla olur. Bir saniyemizi bile boşa geçirmemeliyiz! Herhangi bir kimse, ramazan ayının gecelerinde uyanıp kalkmak için yatağında hareket ettiğinde, bir melek şöyle nida eder: “Kalk! Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun.” Kalktığı zaman yatağı: “Ya Rabbi! Ona cennette ipekten yataklar ver.” diye dua eder. Elbiselerini giydiği zaman elbiseleri: “Ya Rabbi! Cennet hurilerinden, cennet elbiselerinden ona ver.” diye dua eder. Ayakkabılarını giydiği zaman ayakkabıları: “Ya Rabbi! Onu sırat köprüsünden çabuk geçir, ayağı kaymasın, ateşin içine düşmesin.” diye dua eder. Abdest almak için suyun yanına gittiği zaman, su: “Ya Rabbi! Onun günahlarını af ve mağfiret et, onu günahlardan temizle.” diye dua eder. Abdest alıp namaz kılmak için seccadesinin üzerine geldiği zaman, ev: “Ya Rabbi! Onun kabrini genişlet, dar etme, ona kabirde azap verme.” diye dua eder. Namaz kıldıktan sonra veya namazın içindeyken, Allah-Zülcelal o kula şöyle nida eder: “Ey kulum! Dua senden, kabul benden. Sen iste, ne istersen vereceğim.” İşte, Allah-u Zülcelal, Ramazan ayının hürmetine, bu fırsatı bize veriyor. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, daha sonra kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse o istirahati de ibadettir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bir gün minbere çıktı. Birinci basamağa çıkınca “Amin” dedi. Sonra ikinci basamağa çıktı “Amin” dedi. Sonra üçüncü basamağa çıkınca, yine “Amin” dedi. Daha sonra şöyle dedi: “Bana Cebrail gelip: ‘Ya Muhammed! Kim Ramazan’a erişir de bağışlanmazsa, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra Cebrail: ‘Kim ana-babasına veya onlardan birine (yaşlılığında) yetişir de cehenneme girerse, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra yine Cebrail aleyhisselam: ‘Sen kimin yanında anılırsan da üzerine salavat getirmezse, Allah onu (ilahi rahmetten) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim.” (İbn Hıbban) Demek ki, Ramazan-ı şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur’an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza ediyorsa, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim. Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelal, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan ayının ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre (ra)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek, Ramazan Ayı’nda oruç tutarsa, Allah onun günahlarını affeder.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sanki kıyameti ve cehennemi görüyordu. Onun için buyurmuştur ki: “Eğer benim ümmetim, Ramazan ayında kendileri için neler olduğunu bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” (Zübdetü’l Vaizin) Ama insanın nefsi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, Ramazanın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Oruç tutmak istemeyen nefsimizi azarlayarak ona şöyle dememiz lazımdır: “Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!” Esasen geçmiş ümmetlerde oruç, yirmi dört saatte bir sefer yemek yemek suretiyle tutuluyordu. Allah-u Zülcelal, fazlıyla bize müsaade etmiştir ki, akşamdan sabaha kadar yemek yiyebiliyoruz. Ya onlar gibi yirmi dört saatte bir sefer yemek yeseydik halimiz ne olurdu? Bunun için kişi Ramazan ayında, vaktini ibadetle, tazarruyla, yalvarmakla geçirmelidir. Affına mazhar olmaya çalışalım Allah-u Zülcelal, her ramazan gecesi bir milyon kişiyi affediyor. Cuma gecesinde ise her gece affettiği bir milyon kişiyle beraber, bir milyon kişiyi daha affediyor. Ramazanın son gecesinde ise başından sonuna kadar kaç kişiyi affetmiş ise bir o kadar kişiyi daha affediyor. Allah-u Zülcelal bu kadar kişiyi affetmesine rağmen, bu sayı yine de yeryüzündeki insanların sayısına oranla, fazla değildir. Af olunan, o milyonlarca kul içerisinde olabilmek için gayret göstermeliyiz. Şöyle ki: “Bu gece daha fazla ibadet edeyim de belki affolunan o kullar içine girerim.” Ertesi gece, yine: “Belki bu gece o sınıfa girerim.” Aynı şekilde: “Cuma gecesi daha faziletlidir, belki Allah-u Zülcelal beni bu gece affeder.” düşüncesi ve gayreti üzere olmalıyız. Bütün merak ve gayemiz, kendimizi Allah-u Zülcelal’in affına layık hale getirmeye çalışmak olmalıdır. Ramazan ayı, malumunuz senede bir defa ele geçen bir fırsattır, bir de bakıyorsunuz hemen bitivermiş . Onun için bu fırsatı çok iyi değerlendirmeliyiz. Bilhassa teravih namazlarımızı kaçırmamalıyız. Teravih namazı çok önemlidir. Öyle ki, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) teravih namazlarını, cemaatle devamlı olarak kılmamıştır. Çünkü devamlı kıldığı taktirde, ümmetine farz kılınacağından ve bunun da onlara ağır geleceğinden korkmuştur. Buradan da anlıyoruz ki, teravih namazı çok sevaptır ve ne yapıp edip sürekli kılmamız gerekmektedir. Ashâbı Kiramlar, Kur’an okumadıkları bir günün geçmesini istemezler, sürekli Kuran okumakla vakitlerine kıymet kazandırırlardı. Ramazan geldiğinde ise çok daha fazla Kur’an okumuşlardır. Mesela, Abdullah bin Ömer radıyallahu anh ailesiyle ilglenmek dışında durmadan Kur’an okurdu. Kur’an’ı hep açıktı. Her vakit namaz için abdest alır, öğle ile ikindi arasını ilim, irfan, ibadetle ihya ederdi. Kur’an-ı Kerim’i hatmedeceği zaman, son sûreye geldiğinde eşini, çocuklarını ve ev halkını yanına çağırır, onların huzurunda hatmeder, onlara dua ederdi. Belki de ulaşamayız bir daha… İşte, ramazan ayı bu kadar mübarek bir aydır. Onun için fırsatı kaçırmamalı, vaktimizi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Yine, Ramazan ayı, kıyamet gününde çok güzel bir şekil ve surette Allah’ın huzuruna çıkacaktır. Allah-u Zülcelal ona: “Ya Ramazan! Ne istiyorsun?” diye soracak, o da şöyle diyecektir: “Ya Rabbi! Bana hürmet gösterenlere, benim vaktimde oruç tutanlara, ibadet ve zikir edenlere şefaat etmek istiyorum.” Bunun üzerine Allah-u Zülcelal ona: “Git, kimi tanıyorsan, kim sana hürmet göstermiş, kim senin hakkını yerine getirmişse, kimden razı olmuşsan, onun elinden tut, cennete götür!” diye müsaade edecektir. Demek ki, Ramazan ayına bir dost gibi hürmet ederek kendimizi ona sevdirmeliyiz. Nasıl iki dost sevgi ve muhabbetle, aşkla bir araya gelip oturup sohbet ediyorlar, birbirlerine sevgilerini gösteriyorlar. Biri diğerinin başına bir musibet gelmesini istemiyor ise biz de Ramazan-ı şerif ayına öyle dost olalım. Allah Zülcelal’in ibadet ve itaatiyle meşgul olmak suretiyle onunla dostluk kurarsak, şüphe yok ki, kıyamet günü bize de şefaat edecektir. Allah-u Zülcelal hepimizi, Ramazan-ı şerifin hakkını yerine getirenlerden eylesin…

1 Mayıs 2018 Salı

Guslü geciktirmek

Sual: Yatsıyı kıldıktan sonra cünüp olan, ne vakte kadar cünüp dursa günah olmaz? CEVAP Yatsı namazını kıldıktan sonra cünüp olanın sabah namazına kadar guslünü tehir etmesi caizse de hemen yıkanması elbette çok iyi olur. İmam-ı Gazali hazretleri, (Cünüp olup gusletmeden bir namaz vaktini geçirene, ateşten gömlek giydirilecektir) buyuruyor. Namaz kılan ve kılmayan herkes, bir namaz vaktini cünüp geçirirse, çok azap görür. Mesela, öğle ezanından sonra cünüp olanın öğle namazını kılmamışsa, ikindi vaktine öğleyi kılacak kadar zaman kalınca gusletmesi farz olur. Farzı yapmak çok sevap, yapmamak büyük bir günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Cünüp olunca, çabuk gusletmeli! Çünkü kiramen kâtibin melekleri, cünüp gezenden incinir.) [Ey Oğul İlmihali] (Canlı resmi, köpek ve cünüp bulunan odaya rahmet melekleri girmez.) [Nesai] (Cünübe, sarhoşa rahmet meleği yaklaşmaz.) [Bezzar] (Gusletmek için kalkana, üzerindeki kıl sayısınca sevap verilir, o kadar günahı affolur, Cennetteki derecesi yükselir. Guslü için ona verilecek sevap, dünyada bulunan her şeyden daha hayırlı olur. Allahü teâlâ meleklerine, "Bakın bu kulum, gece üşenmeden kalkıp emrime uymak için guslediyor. Şahit olun ki, bunun günahlarını af ve mağfiret eyledim" buyurur.) [Gunye] Guslü terk eden Sual: Guslü terk eden dinden çıkar mı? CEVAP Guslü terk eden dinden çıkmazsa da büyük günah işlemiş olur. Gusülsüz gezen, namaz kılamaz. Namaz kılmamak insanı küfre sürükleyen büyük günahlardandır. Böyle bir kimsenin de imanını kaybetmesi çok kolay olur. Onun için guslü geciktirmemelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ buyuruyor ki: Şu üç şeye devam eden, gerçek dostumdur. Bunları terk eden de, gerçek düşmanımdır. Bu üç şey, namaz, oruç ve cünüplükten gusüldür.) [Beyheki] Allahü teâlânın düşmanım dediği ve rahmet meleklerinin uzak durduğu bir kimsenin evinde huzur, bereket diye bir şey kalır mı? Gençler ve gusül Sual: Sabah ihtilam olarak kalktığımda gusül almam gerekiyor. Fakat okula geç kalmamak için guslü namaz vakitleri geçse dahi okuldan geldikten sonra almam mümkün mü? CEVAP İki dakikada gusletmek mümkündür. Namaz vakitlerini cünüp geçirmek haramdır. Namaz kılmamak da ayrıca haramdır. Çifte haram işlemek daha büyük günahtır. Cünüp gezmek Sual: Annemle babam, benim sık sık banyo etmeme mani oluyorlar. Cünüp geziyorum. Cünüp ölen, kâfir olarak mı ölür? CEVAP Cünüp gezmek büyük günahsa da, cünüp gezerek günah işleyene kâfir denmez. Namaz kılmamak çok büyük günahtır. Cünüp gezen, namaz da kılamaz. Uygun bir şekilde yıkanmanızın gerektiğini bildirmeniz gerekir. Hayzı biten kadın Sual: Sabah güneş doğunca hayzı biten kadın, öğle namazına kadar guslü geciktirebilir mi? CEVAP Öğle namazını vaktinde kılacak kadar guslü geciktirmesi caiz olur; fakat ilk fırsatta gusletmesi iyi olur. Cünüpken ölmek Sual: (Cünüpken ölen kâfir olarak ölür) deniyor. Böyle bir şey var mıdır? CEVAP Hayır, öyle bir şey yoktur. Eshab-ı kiramdan Hanzala hazretleri, gusletmeye vakit bulamadığı için, Uhud Savaşı'nda cünüp olarak şehit olmuş, onu melekler yıkamıştı. Bunun için (Gasîl-ül-melâike) ismi ile şereflenmişti. Meleklerin yıkadığı, guslettirdiği zat demektir.

Sünnet üzere gusletmek

Sual: Sünnet üzere nasıl gusledilir? CEVAP Gusletmek çok kolaydır. Ağzını ve burnunu suyla yıkayıp, denize veya göle girip çıkan yahut duş altında bütün vücudunu ıslatan gusletmiş olur. Önce abdest alıp, sonra bütün vücut yıkanırsa sünnete uygun olur. Gusletmek için niyet, Hanefi’de sünnet, diğer mezheplerde farzdır. Guslederken niyeti unutanın da guslü geçerli olur. Guslederken besmele okunur. Hatta kelime-i şehadet de getirmek iyi olur. Sünnet üzere gusül abdesti almak için, önce, temiz olsa bile, iki eli ve avret yerini yıkamalıdır. Sonra bedeninde necaset varsa yıkamalı, sonra, gusle niyet ederek tam bir abdest almalı. Sonra bütün bedene üç defa su dökmelidir. Önce üç defa başa, sonra üç defa sağ omuza, sonra üç defa sol omuza dökmeli, her döküşte, o taraf tamam ıslanmalı. Birinci dökmede ovmalıdır. Gusülde, bir organa dökülen suyu, başka organlara akıtmak caiz olup, orası da temizlenir; çünkü gusülde bütün beden, bir organ sayılır. Abdest alırken bir organa dökülen suyla , başka organ ıslanırsa, yıkanmış sayılmaz. Gusül tamam olunca, tekrar abdest almak mekruhtur. Gusül ederken abdesti bozulursa, gusle zararı olmaz, fakat namaz kılmak için bir daha almak lazım olur. Guslederken sabunlanmak, keselenmek uygun olmaz. Kirden yıkanma işini ya gusülden sonra yapmalı veya önce yapmak gerekir. İkisinin aynı anda yapılması uygun olmaz. Gusülde fazla su harcanmış olur, mekruh olur. Maliki’deyse muvalata yani aralıksız yıkamaya mani olursa gusül geçerli olmaz. Banyoya girince önce gusledilir. Sonra kir için yıkanılır. Kir için yıkanırken ihtiyaç kadar fazla su sarf etmenin mahzuru olmaz. Gusül abdesti alırken, namaz abdesti bozacak haller olursa (mesela kan çıksa, yellenilse, idrar çıksa vs.) gusle kalınan yerden devam edilir, abdesti bozan şey guslü bozmaz. Sadece bu abdestle namaz kılınmaz, sonra namaz abdesti almak gerekir. Cünüpken, kasık ve koltuk altı tıraşı olmak, saç, tırnak kesmek, mekruh olur. Hayzlıyken, bunlar mekruh değildir. Onun için, cünüpken, gusülden önce bunları yapmamalı. Ya gusülden sonra veya başka zaman yapmalı. Gusül ve israf Sual: Abdestte ve gusülde, gereğinden fazla su kullanmak israf mıdır? CEVAP Evet. Yalnız, gusletmeden önce veya sonra, kirlerden temizlenmek için yıkanmanın mahzuru yoktur. Vesvese Sual: Vesveseli biriyim. Dikkat etmeme rağmen, abdestte gusülde kuru yerim kalmışsa yahut secde-i sehv yapılacakken unutmuşsam, buna benzer başka şeyleri unutmuşsam, oruçlu iken unutup yiyip içmişsem, unutarak namaz vaktini çıkarmışsam, sonra da hatırlamadığım için kaza etmemişsem, ahirette benim halim nice olur? CEVAP Dinimizde unutmak özürdür. Unutarak yiyip içmek orucu bozmaz, kaza da gerekmez. Unutarak namazın kazaya kalması da günah olmaz. Abdestte, gusülde kuru yer kalmışsa, bilmediğiniz için hiç mahzuru olmaz. Acaba kuru yer kaldı mı diye defalarca yıkamak gerekmez. Bunlar vesvesedir, vesvese ise günahtır. Guslederken konuşmak Sual: Guslederken konuşmak sakıncalı mıdır? CEVAP Guslederken konuşmamak sünnettir. İhtiyaç yokken konuşmamalıdır. Başka yerde almak Sual: S. Ebediyye’de, (Guslettikten sonra, tekrar abdest almak mekruhtur. Abdest bozulmadan, başka yerde almak caizdir) deniyor. Başka yerde almaktan maksat nedir? CEVAP Guslettiği yerde değil de, başka yerdeki lavaboda abdest almak demektir. Böyle olursa, mekruh olmaz. Gusülden sonra ayakları yıkamak Sual: Gusülden sonra ayakları tekrar yıkamak gerekir mi? CEVAP Eğer ayakların altında su toplanıyorsa, çıkarken ayakları tekrar yıkamak gerekir. Su toplanmıyorsa tekrar yıkanmaz. Mâlikî’ye göre guslederken Sual: Mâlikî mezhebinde ön avret yerine avuç veya parmakların içiyle dokunan erkeğin abdesti bozuluyor. Mâlikî mezhebini taklit eden erkek, guslederken önce avret yerlerini yıkasa sonra, bir daha ön avret yerine hiç dokunmasa, abdest alıp guslettikten sonra, bu gusül abdestiyle namaz kılabilir mi? CEVAP Kılabilir. Guslederken ön avret yerine abdestten sonra dokunulmazsa, abdesti bozulmaz. Avret yerine dokunmak gusle zaten zarar vermez, yani dokunulsa da gusle devam edilir. Sonra namaz kılmak için, sadece namaz abdesti alması yeterli olur. Kadınların ise, avret yerlerine dokunsalar da, abdestleri bozulmaz.

Guslün farzları

Sual: Dört mezhebe göre, guslün farzları nelerdir? CEVAP Hanefî’de: 1- Ağzın içini yıkamak, 2- Burnun içini yıkamak, 3- Bedenin her yerini yıkamak. [Göbek içini, bıyık, kaş ve sakalı ve altlarındaki derileri ve baştaki saçları yıkamak farzdır. Gözleri ve kapalı küpe deliğini yıkamak gerekmez.] Mâlikî’de: 1- Niyet, 2- Bedenin her yerini yıkamak, 3- Delk, 4- Muvalat, 5- Saçları hilâllemek. Şâfiî’de: 1- Niyet, 2- Bedenin her yerini yıkamak. [Bazı kitaplarda, Şafii’de guslün farzı üçtür deniyor. Bedendeki necaseti temizlemeyi de ekliyorlar. Beden yıkanınca, necaset de temizlenmiş olacağı için, guslün farzına iki denmesinin mahzuru olmaz.] Hanbelî’de: Guslün farzı birdir, bu da bütün vücudu yıkamaktır. Bu, guslün rüknüdür. Yani guslün içindeki farzdır. Gusle başlarken, niyet etmek ve Besmele çekmek de farzdır. Ağzın ve burnun içi, bedenin dışı sayıldığı için, buraları da yıkamak farzdır. Bunlar da ilave edince, guslün farzı 5 oluyor: 1- Niyet etmek, 2- Besmele çekmek, 3- Bedenin her yerini yıkamak, 4- Ağzın içini yıkamak, 5- Burnun içini yıkamak. Gusülde gargara Sual: Gusülde, gargara şart mıdır? Buruna çok su çekip, yanma hissedilmesi gerekir mi? CEVAP Hayır, öyle bir şart yoktur. Gargara yapmak abdestte de, gusülde de farz değil, sünnettir. Oruçluyken gargara yapmak ise mekruhtur. (S. Ebediyye) Sual: Gusül abdestinde farz olarak yapılması gerekenler nelerdir? Cevap: Hanefi mezhebinde gusülde mutlak yapılması gereken farz üçtür: 1- Ağzın hepsini iyice yıkamak. Ağız dolusu su içmekle de olur ise de, yutmak mekruhtur diyen âlimler de olmuştur. 2- Burnu yıkamak. Burundaki kuru kir altını ve ağızdaki, çiğnenmiş ekmek altını yıkamazsa gusül sahih olmaz. Hanbeli mezhebinde, mazmaza ve istinşak, abdest alırken de, gusülde de farzdır. 3- Bedenin her yerini yıkamaktır. Bedenin, ıslatılmasında haraç olmayan yerlerini yıkamak farzdır. Yıkanan yerleri ovalamak lazım değil ise de, müstehabtır. İmam-ı Malik ile imam-ı Ebu Yusuf hazretleri lazımdır buyurdu.

30 Nisan 2018 Pazartesi

Berat Gecesi'nin Mahiyeti ve Önemi:

Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler, yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol ve teftiş edilir, kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak son şeklini alır. Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde, ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur. Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebesinin yapılması gayet tabiidir. İşte bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesi'yle biten devreye rastlar. Duhan sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesi'nden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle: "O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur." Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesi'dir. İkrime bin Ebi Cehil'in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesi'nde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesi'ne kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir? Yıllık Kader Programı İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir: - Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir. - Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir. - Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir. - Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e verilir ki bu büyük bir melektir. - Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir. Fahreddin er-Râzî"nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesi'nde başlar, Kadir Gecesi'nde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1 Berat Kandili'nin "bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde" olması bu manalara dayanmaktadır.2 Kur'ân'ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir: Berat Gecesi, Kur'an-ı Kerim'in levh-i mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir Gecesi'nde ise Peygamberimiz (asm)'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir. Berat Gecesi'nin Özellikleri Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesi'nde mü'min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: "Mübarek Gece", "Berae Gecesi", "Sakk (belge ve senet) Gecesi" (Allah Teâlâ bu gece mü'min kullarına beraet yazar)", "Rahmet Gecesi." "Berat, beraet" kelimesi "el-berâe" kelimesinin Türkçe'deki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir. "Berâet" iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü'minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir. Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'dan Mekke'deki Kâbe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesi'nde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.3 Berat Gecesi'nin beş ayrı özelliği vardır: 1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması. 2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması. 3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması. 4. Allah'ın af ve bağışlamasının coşması. 5. Peygamberimiz (asm)'e tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması. Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah (asm) Şâban'ın on üçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. On dördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. On beşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka... Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4 Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesi'nin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir. "Şâban'ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir: 'İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.' Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder."5 Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakk'a iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır. Bu Gece Af Dışı Kalanlar Peygamber Efendimiz (asm) bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir: "Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban'ın on beşinci gecesinde rahmetiyle yetişip her şeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."6 "Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."7 "Allah Teâlâ Şâban'ın on beşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."8 Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz (asm) özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi. Bir Berat Gecesi'nde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe (ra) kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'l-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesi'nin faziletini şöyle anlattı: "Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın on beşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."9 İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandili'nde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir. Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde, Berat Kandili elli senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir. "Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."10 Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü, maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü hâlde, mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez. Berat Gecesi ibadeti Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur'ân tilaveti, zikir, tesbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır. İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ'da, Berat Gecesi'nde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicret'ten 400 sene sonra Kudüs'te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid'at bile olduğunu ifade eder. Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez. Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda, insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır. Berat Gecesi Duası Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir: "Allah'ım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen kendini sena ettiğin gibi yücesin."11 Berat Duası Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır: "Allah'ım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır.'"12 Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesi'nin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk'tan niyaz edelim... Kaynaklar: 1 Hülâsâtü'l-Beyân, XIII/5251. 2 Şualar, s,426. 3 TDİ."Berat" maddesi. 4 Hak Dini Kur'an Dili, V/4295. 5 İbni Mâce, İkame, 191. 6 İbni Mâce, İkame, 191. 7 et-Tergîb ve't-Terhib, II/118. 8 İbni Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38. 9 Tirmizî, Savm:39. 10 Şualar, s.426. 11 et-Tergib ve't-Terhîb, II/119, 120. 12 Ra’d Suresi, 39; Mecmuatü’l-Ahzab, I/597. 385077 kez okundu Yorumlar emos2012 Cu, 22/06/2012 - 09:54 allah razı olsun bizi aydınlatığınız için;rabbim bu değerli geceleri dolu dolu geçirmeyi tüm müslümanlara nasip etsin. doguscankoc Çar, 04/07/2012 - 09:34 Yüce Allah bu mübarek gecede beratını alanlardan eylesin. Kandiliniz mübarek olsun. ismail Deligöz Çar, 04/07/2012 - 18:51 Böylesine Güzel Ve Mü-Min Alemine Yararlı Olacak Bilgileri Bizlerle Paylaştığınız Ve Rabbimizin Rızkını, Affını, Merhametini Ve Bu Gecede Kullarına Dağıttığı Daha Bir Çok Özellikleri Bizlere Bildirerek Yararlanmamıza Vesile Olduğunuz için Allah Emeği Geçen Tüm Herkezden Razı Olsun. Yoluınuz Ve Bahtınız Açık Davanız Daim Olsun. Amin...

29 Nisan 2018 Pazar

Peygamberimizin Talim ve Terbiye Metodu

Peygamber sallallahu aleyhi veselleme bir gün sahabeden bir zat sordu: “Ey Allah'ın Resûlü! Hangi müslüman en üstündür?” Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam şöyle cevap verdi: "Dilinden ve elinden müslümanların emniyette olduğu kimse!" (Buhârî, Îmân 4, 5) Bir başka gün, bir adam Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’e sordu: “İslam’ın hangi ameli daha üstündür?” Resulullah sallallahu aleyhi vesellem ona da şöyle buyurdu: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermendir.” (Buhari, İman 6; Müslim, İman 63) Kaynaklarımızda buna benzer birçok hadis-i şerife rastlarız. Bunlardan anlıyoruz ki, sahabe-i kiram Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme gelerek sorular soruyorlar, böylece dinlerini iyice öğrenmeye çalışıyorlardı. Onların dinlerini öğrenmekteki bu gayreti sayesinde Peygamber aleyhisselatu vesselamın birçok hadis-i şerifi bizlere ulaşmıştır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, insanlığa Hak dini ve selamet yolunu öğretmek için gönderildi. Bu vazifesini yaparken de insanların yaratılışına çok uygun olan metotları uyguladı. Bu metodlar İslam davetçisi ve eğitimcileri için en güzel örnek olduğu için öğrenilmesi ve uygulanması gereken metotlardır. Bu metotlardan biri de soruları cevaplama metodudur. Muhtaçlığının Farkına Varma İnsanoğlu akıl ve gönül sahibi olarak yaratılmıştır. Ama aklını ve gönlünü iyiliğe kullanmak için manevi bir talim ve terbiyeye muhtaçtır. Muhtaçlığının farkında olan bir insan, soru sorar, okur, araştırır, öğrenir. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem her şeyden evvel insanlara, ilim öğrenmeye muhtaç olduklarını öğretti. Böylece onlar, bilmediklerini öğrenme, kendilerini düzeltme ihtiyacı hissettiler. İnsanın nefsi ham haliyle ekseriyetle bilgiçtir, ukaladır. Talim ve terbiyeye muhtaç olduğunu kabule yanaşmaz. Hatta ekseriyetle cahil insanlar kendilerini daha çok beğenir, kabahatlerini bile meziyet zanneder. Meşhur bir söz vardır, ''Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler," derler. Koca Ragıp Paşa'ya ait bir beyit olan bu söz, “Mert Kıpti (Çingene) cesaretiyle övüneceğim derken hırsızlığını anlatır,” manasına gelir. Cahil insan da böyledir, kendisindeki bütün özellikleri marifet zanneder. Yaptığının yanlış olduğunu bilmez, söyleyen olunca da hoşuna gitmez. Bir ikazla karşılaştığı zaman zoruna gider, nasihat edene düşmanlık besler, haklı sözler karşısında direnir. Ama sahabe-i kiram hazeratının böyle olmadığını, aksine doğru yolu ve güzel ahlakı öğrenip uygulamak için Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme sorular sorduklarını görüyoruz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de kendisine soru soran şahsın durumuna göre, ona en faydalı olacak cevabı vermektedir. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin eğitim konusundaki sünnetine baktığımız zaman, herkese ne lazımsa onu en güzel bir şekilde öğrettiğini görüyoruz. Bazen Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem hanımlara hususi sohbet tertip ederek onlara lazım olan ikazlarda bulunuyordu. Bazen de gençlere hususi hitap edip, onları daha fazla ilgilendiren hususları hatırlatıyordu. Allah Resulü aleyhisselatu vesselam insanlara hem İslam'ı bir bütün olarak, hiçbir şeyi gizlemeden ve eksik bırakmadan öğretti ve emretti. Sahabe-i kiram hazeratı da onun bütün ikazlarına samimi bir kalple, teslimiyetle kulak verdiler. Sahabe-i kiramın dinlerini öğrenmekteki bu gayret ve teslimiyeti sayesinde İslam dini hakkında sorulabilecek birçok sorular Rasulullah’a sorulmuş ve bizzat kendisi tarafından cevaplanmış oldu. Allah Resulü aleyhisselatu vesselamın, soru soranları kınamaması, azarlamaması, güzelce cevaplandırması da onları sormaya teşvik ediyordu. Soru Sormaya Teşvik Ederdi İnsanoğlu bir sözü dikkatsizce dinlediği zaman aklında kalmaz. Ama merakını celbeden bir durum olunca dikkatini toplar ve iyice dinler. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bazen merak uyandırıcı şekilde hareket ederek ashabını sorup öğrenmeye teşvik ederdi. Buna örnek bir hadis-i şerif zikredelim: Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bir keresinde minbere çıkarken; bir adım çıktı, "Amin…"; bir adım daha çıktı, "Amin…"; bir adım daha çıktı, "Amin…" dedi. Hutbesi bittikten sonra sahabe merakla: "Ya Resûlallah! Minbere çıktığınız zaman âmin dediniz, her adımınızda bunu neden söylediniz?" diyerek sebebini sordular. Buyurdu ki: "Cebrail aleyhisselam üç dua etti, ben de onlara âmin dedim, dedi. Birincisinde Cebrail aleyhisselam: “Annesine, babasına veya sadece onlardan birine ulaşmış bir evlat, (onlara güzel hizmet edip, onların hayır duasını alıp) cenneti kazanamadıysa ona yazıklar olsun/burnu yerde sürtünsün!” dedi, ben de âmin dedim. İkincisinde, Cebrail: “Sen peygamber olarak, bir insanın yanında anıldığın zaman, sana salat-ü selâm getirmezse; ona yazıklar olsun!.. Onun burnu yere sürünsün!” dedi. Ben de ona âmin dedim." Üçüncüsünde Cebrail: “Ramazana eriştiği halde bir insan, buna ramazanın feyzinden, bereketinden istifade edememiş, Ramazan gelmiş geçmiş de hâlâ Allah'ın mağfiret ettiği bir kul olamamışsa, Allah'ın affını, mağfiretini kazanamamışsa; yazıklar olsun o kula!.. Burnu yerde sürtsün!"' diye dua etti. Ben de ona âmin dedim” buyurdu. (Buharî, el-Edebu’l-müfred- 1419/1998, Taberanî-evsat- h. no: 8994) İşte Rasûlullâh sallallahu aleyhi vesellem, bazen ashabının merakını celbedecek ve sorup öğrenmeye teşvik edecek şekilde bir girizgah yaparak ondan sonra söyleyeceği şeyi söylerdi. Bu da onun insan psikolojisine uygun öğretme metotlarından biridir. Soru Soranları Kınamazdı Ashab-ı kiram, gönüllerinden geçen düşünceler hakkında bile endişe duyar, bunların imanlarına zarar verip vermeyeceğinden endişe ederlerdi. Abdullah ibn Mes'ud radıyallahu anh'tan rivayet edilen bir hadis-i şerife göre bir gün sahabe-i kiramdan bazı kişiler Peygamber efendimize gelip dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercih eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)" Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: "Hayır bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir." buyurdu. (Müslim, İman, 209) İşte sahabe kimsenin bilmediği vesveseler hakkında bile Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme soru soruyordu. Allah Resulü de böyle samimi niyetle sorulan soruları asla kınamıyor, gönüllerine su serpecek cevaplar veriyordu. Bizler de bu sayede vesvesenin imana zarar vermediğini öğrenmiş oluyoruz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, hayalı bir kimseydi. Ayıp ve müstehcen sözler konuşmazdı. Ama Allah'ın emir ve yasaklarını açıkça bildirmek için gerekirse mahrem meseleleri de açıklar, bu hususta soru sorulmasını da ayıplamazdı. Enes b. Malik radıyallahu anh'den şöyle bir rivayet vardır: “Yahudiler hayız oldukları zaman temizleninceye kadar kadınlarıyla birlikte yemek yemez, su içmez, yanlarına yaklaşmaz, yanlarında yatmaz ve hatta aynı evde bulunmazlardı. Hıristiyanlar ve müşrikler ise cima da dahil her şeyi yaparlardı. Peki Müslümanlar nasıl davranmalıydı? Bu konu Rasulullah aleyhisselatu vesselama sorulunca şu ayet nazil oldu: “(Ey Muhammed!) Sana hayız (kadınların ay başı hali) hakkında sorarlar. De ki: “O bir eziyettir. Artık hayız esnasında kadınlarınız(la cinsi münasebet)den temizleninceye kadar uzak durun! Şayet iyice temizlenirlerse (o zaman) Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın! Muhakkak ki Allah çokça tevbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever.” (Bakara, 222) Bu ayet inince Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem hayızlı kadınlarla yemek yemeyi, su içmeyi, onlarla beraber aynı evde bulunmayı ve cima dışında her şeyi yapmayı caiz kıldı. Sadece cinsi münasebetin haram olduğunu bildirdi. Faydasız Soruları Sevmezdi Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem soruları cevaplamayı, tebliğ ve irşad için bir vesile olarak değerlendirirdi. Ama bazı soruları da hoş karşılamazdı. Bunlardan biri, “Kıyamet ne zaman kopacak?” sorusuydu. Bir cuma günüydü. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem minberde iken bir adam mescide girdi ve onun konuşmasını keserek, “Ey Allah’ın Resûlü, kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. Sahâbe, soruyu soran kişiye susmasını işaret ettiyse de o, aynı soruyu üç kez tekrarladı. Efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra, “Kıyametin ne zaman kopacağını soran kişi nerede?” dedi. O adam, “Benim, Yâ Resûlallah.” diyerek cevap verdi. Peygamberimiz, “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu. O adam, “Benim çok fazla amelim yok. Ancak ben Allah ve Resûlü’nü gerçekten seviyorum.” dedi. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz, “Kişi sevdiğiyle beraberdir, sen de sevdiğinle beraber olacaksın.” buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 50) Bu hadis-i şerifte, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin, “Kıyamete ne hazırladın?” diye soruya karşı soru ile cevap vermesi, muhatabı düşündürmek içindir. Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek insana bir şey kazandırmaz, asıl ona hazırlanmak insana fayda sağlar. Peygamberimizin sevmediği bir soru tarzı da, dini zorlaştıracak şekilde sorular sorulmasıydı. Haccı farz kılan ayetler nazil olunca Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bunu Müslümanlara tebliğ etti. Bir konuşma yaparak: “- Ey insanlar, Allah size haccı farz kılmıştır, haccediniz,” buyurdu. Bir sahâbî: “Ey Allah’ın Elçisi! Her yıl mı?” diye sordu. Peygamberimiz, sükût etti cevap vermedi. Sahâbî sorusunu üç defa tekrarladı, bunun üzerine Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Eğer ‘evet’ deseydim her yıl hac yapmak farz olurdu, buna gücünüz yetmezdi.” cevabını verdi. (Müslim, “Hac”, 412) Ömürde bir kere hac yapmak farzdır. Gücü yeten daha fazla hac yapabilir. Ama herkesin gücü yetmeyebileceği için Allah-u Zülcelâl bunu farz kılmadı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bu şekilde sorularla dini zorlaştırmayı uygun görmemiştir. Bu hususta inen bir ayet-i kerime de şöyledir: “Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır, Allah (açık bir hüküm indirmediği hususları) affetmiştir, Allah bağışlayandır, halimdir. Sizden önce bir millet onları sormuştu. Sonra (hüküm indirilince de ) onları inkar etmişlerdi” (Maide 101-102) Buradan anlıyoruz ki, Allah-u Zülcelâl bizi açıkça emredilen hususlardan sorumlu tutmaktadır. Vehim ve vesvese ile türlü türlü sorular sormaya da gerek yoktur.