Kıyamette iman ve salih amelin nuru yol gösterecek
Dünyada iman
edenlerle etmeyenlerin, salih amel yapanlarla yapmayanların, kıyamet gününde
durumlarının ne şekilde olacağı hakkında, Allah-u Zülcelâl ayet-i kerime de
şöyle haber veriyor:
“Münafık erkeklerle münafık kadınların, müminlere:
‘Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım’, diyeceği günde kendilerine:
‘Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın!’ Denilir. Nihayet onların arasına,
içinde rahmet, dışında azap bulunan kapılı bir sur çekilir.” (Hadid;
13)
Onlara, münafık olanlara “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık
arayın!” yani, iman edin deniliyor onlara…
Tabii onlar dönemiyorlar.
Fakat Allah-u Zülcelâl, kıyamet gününde müminlere öyle bir nur verecek ki onlar
onun aydınlığında, süratle Cennet-i Alâ’ya gidecekler.
Kıyamet günü çok
karanlık olacaktır. İşte, o zaman, müminlerin yüzünden çok parlak bir nur
yayılacak. Münafıklar, kâfirler, açıktan günah işleyen fasıklar, bu nuru
gördüklerinde, o karanlıkta, müminlerin nurundan faydalanmak
isteyecekler.
O karanlıkta, kıyamet gününde herkesin ameline, imanına
göre Allah-u Zülcelâl nur verecek, aydınlık nasip edecek müminlere.
İşte
münafıklar, o müminleri, dünyada fırsat varken amel-i salih yapmış olanları
görünce diyecekler “Bekleyin, biz sizin yüzünüzden yayılan nurdan aydınlıktan
istifade edelim” diyecekler, fakat melekler onlara engel olacaklar ve “Siz
gidin, dünyaya iman edin gelin, ancak öyle nur alabilirsiniz” diyecekler. İş
işten geçiyor çünkü…
O halde daha vakit varken, elimizde fırsat varken,
bu dünyada imanımızın, tevbemizin, amel-i salihin kıymetini bilelim. Yüzde yüz,
bir milim bile eksiklik olmadan, önümüze gelecek bunların faydaları… Göreceğiz
orada. Nasıl şimdi birbirimizi görüyoruz, bunların da faydasını göreceğiz,
karşımıza çıkacaktır. İster bin sene yaşa, isterse bir dakika yaşa. Fark etmez.
Bu bize verilen zaman bitecek ve ne yaptıysak karşımıza çıkartılacak ve
göreceğiz öylece.
Güzel ahlakı isteyelim
İslam ahlakının,
iman ahlakının, salih amelin kıymetini bilmemiz lazımdır. Mümin kardeşlerimize
İslam ahlakına göre davranırsak onlar bizden çok istifade edecekler, onlara
menfaatli olacağız. Çünkü İslam ahlakında bir bereket vardır.
Allah azze
vecelle, nebilerine bile bunu emretmiş. Bunu çok defa söylüyoruz… Allah-u
Zülcelâl nebi Musa aleyhissalatu vesselama “Gidin firavuna, yumuşak bir dil ile
nasihat edin.” Oysa Allah-u Zülcelâl her şeyi kuşatan sonsuz ilmi ile biliyordu
ki firavun dünyadan imansız olarak ayrılacaktır. Fakat Allah-u Zülcelal’in
yeryüzünde kullarına karşı muamelesi bu şekildedir. Ama kıyamette, yine
merhameti gazabından daha geniştir, rahmeti gazabını geçmiştir fakat bu yalnızca
müminleredir. Hak edenlere, gazabı da kahrı da şiddetlidir. Bunu da böylece
bilelim.
Anamız Aişe radıyallahu teâlâ anhum anlatıyor… Hazreti
Peygamber aleyhissalatu vesselam bir gün dedi;
- Ya Aişe, kime dünyada
rıfktan, yumuşaklıktan güzel ahlaktan bir pay verilmişse ona dünya ve ahiret
payı verilmiştir. Kime de -neuzû billâh- rıfktan bir pay verilmemişse dünya ve
ahiretin hayrından mahrumdur.”
O’nun için elimizden geldiği kadar güzel
ahlaklı olup yumuşak davranalım. Bizim mensubu olduğumuz tasavvuf yolu;
muhabbet, ihlâs, güzel ahlak ve teslimiyet üzerine kurulmuştur. Bunlar, bu yolun
temelidir.
Biz de daima arkadaşlarımıza nasihat etmek suretiyle, güzel
ahlakla davranalım. Allah-u Zülcelâl ile murakabeli olmak, huzurlu olmak, daima
Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmak, emir ve yasaklarını yerine getirmek ve
sünneti yaşamak suretiyle, bunu elde etmek için gayret gösterelim.
Eğer
biz güzel ahlak sahibi olmak istiyorsak Allah-u Zülcelal’i zikretmek, Allah-u
Zülcelal’in emirlerine teslim olmak suretiyle, Allah-u Zülcelâl ile beraber
olalım. Çünkü bütün hazinelerin anahtarı, Allah-u Zülcelal’in katındadır. Güzel
ahlakında, salih amellerde başarılı olabilmenin de, günahtan kaçınabilmenin de,
aklınıza her ne getirirseniz getirin, ne derseniz deyin, bütün bu hazinelerin
anahtarları Allah-u Zülcelal’e aittir. Allah-u Zülcelal’e teslim olursak,
Allah-u Zülcelal’in zikrini yapar, itaatinde bulunursak, Allah’tan yardım
istersek, bu şekilde Allah da bize verecektir inşaallahu teâlâ.
Allah
ile beraber olmak, yani zahiri olarak, sanki Allah-u Zülcelal’i görüyormuşsun
gibi… Yani, Allah-u Zülcelal’in her an seni gördüğünü bilerek hareket etmek,
ihsan üzere olmak…
Manevi olarak da kalben daima Allah-u Zülcelal’in
zikri ile meşgul olmak, Allah-u Zülcelâl ile huzurlu olmak
demektir…
Bütün İslam ahlakı, Allah-u Zülcelal’in katında(n)dır, Allah
onu nazil etmiştir, Allah-u Zülcelâl ile huzurlu olduğumuzda, bize verecektir
inşaallahu teâlâ.
Eğer kişi gafilse ve daima şeytan ile beraber oluyorsa
o zaman da ona şeytanın ahlakı nasip oluyor -neuzû billâh! Şeytanın ahlakı
nedir? İnsanlara zulmetmektir, incitmektir, kırmaktır… Hırsızlık yapmak, içki
içmektir. Her ne varsa İslam’ın yasakladığı; kötü, pislik, onu yapmaktır onun
ahlakı.
İslam ahlakı ise tam tersi; güzeldir, başkalarına, kendisine
ailesine, komşularına bütün Müslümanlara, insanlara menfaatli olmaktır. Bu,
insanın önemsemesi gereken çok mühim bir şeydir. İşte, insan buna talip olup
istediği zaman, Allah-u Zülcelal de ona bunu verecektir.
Murakabe
bedir?
Murakabe, insanın daima kendisini kontrol etmesi, Allah-u
Zülcelal’in kendisini her an gördüğünü bilmesi, gözettiğini unutmaması demektir.
Yani, kulun “Allah-u Zülcelâl benimledir, her an beni görüyor, ben Allah-u
Zülcelal’in huzurundayım” diye düşünmesi ve kendisini kontrol altında
tutmasıdır.
Bu murakabe hali, o kadar kıymetlidir ki birkaç misal ile
anlatalım inşaallah...
Bir padişahın çok hizmetçisi vardı. Padişah
hepsini severdi ama bir tanesini daha çok severdi. Bu durum, hizmetinde olanlar
arasında tefrikaya neden olmaya başlamış, “Padişah, falan kimseyi neden daha çok
seviyor, onun ne fazlası vardır?” diye sürekli konuşmaya başlamışlardı. Bu
sözler, padişahın kulağına kadar gitti.
Padişah, bunları topladı ve alıp
hava almak bahanesiyle, kıra gezmeye götürdü. Orada dinlenirken, bir ara
padişahın gözü, tepesinde kâr olan karşıdaki dağa ilişti. Uzun uzun o dağ baktı.
Padişahın bu halini gören, o daha çok sevilen hizmetlisi, hemen kalktı,
atına bindi ve doğruca dağ giderek, bir miktar kar alıp getirip padişahın önüne
koydu.
Ona sordular: “Niye getirdin, kim sana dedi?” O hizmetli:
“Padişah uzun uzun o karlı dağa bakınca anladım ki padişahın canı kar istiyor,
iştahı vardır bu kara. Onun için gittim alıp getirdim.” Cevabını
verdi.
Bunu gören diğer hizmetlilerin hepsi itiraf ettiler, “Padişah onu
bu halinden dolayı daha çok sevmektedir, bu kişinin daha fazla sevilmesi
hakkıdır.” dediler.
Bizim halimizin de böyle olması lazımdır. Bütün
kulları, Allah-u Zülcelal’in katında aynıdır. Yalnız samimiyete bakıyor Allah-u
Zülcelâl… Kul ne kadar Allah-u Zülcelal’e karşı, emirlerine karşı samimidir,
Allah-u Zülcelâl o derece o kulunu sevecektir. Samimi olanları Allah-u Zülcelâl
seviyor.
Onun için biz de daima samimi olarak Allah-u Zülcelal’in
rızasını kazandıran ecir ve sevapları tercih edelim. Nefsin istek ve arzularına
karşı, daima Allah-u Zülcelal’in rızasını tercih edelim.
Bu dünya
geçicidir, çok kısa zamanda bitecektir. Biz böyle yaptığımız zaman, bu dünya
bittikten sonra, karşımıza bizi ziyadesiyle ferahlandıracak, çok sevindirecek
mükâfatlar çıkacaktır, inşaallah.
Murakabe halinde olmak, insanı
günahlardan muhafaza eder, sevapları da yaptırır. Gücümüz yettiği kadar
Allah’tan gafil olmayalım.
Abdullah İbn-i Ömer radıyallahu anhum ile bir
arkadaşı beraber giderken, köle olan bir çobana rastladır.
- Bize bir
koyun ver, satın alalım onu senden, dediler. Çoban:
- Benim değildir bunlar,
veremem, dedi. Onlar:
- Sahibine kurt yedi, dersin dediler. Çoban onlara
derin derin baktı ve:
- Ben onu aldatabilirim ama Allah nerde, o beni
görmüyor mu? Allah her halimden haberdar değil mi? Allah beni görürken, ben ne
yaparsam bilirken, ben nasıl ona ihanet edebilirim, dedi.
Çobanın bu
hali, Hazret-i Abdullah’ın çok hoşuna gitti ve köleyi sahibinden satın alıp azad
etti. Hatta bazen arkadaşları ile sohbet ederken, bu olayı hatırlıyor ve çobanın
o sözünü tekrar ediyordu: “Allah beni görmüyor mu? Allah her halimden haberdar
değil mi? Allah beni görürken, ben ne yaparsam bilirken, ben nasıl ona ihanet
edebilirim”
İnsan böyle Allah için murakabe halinde olursa çok sevapları
da kazandırıyor ona, çok da günahlardan muhafaza ediyor onu.
Bu ay
dersimiz murakabedir. Eğer başka bir şey varsa onunla beraber murakabe de
vardır. Namaz kılarken murakabeli olacağız; “Allah beni görüyor” diye
düşüneceğiz. Zikirde, hatmede yâda her hangi gibi bir hizmet yaptığımız zaman,
“Allah beni görüyor! Senin için yapıyorum ya Rabbi!” diyeceğiz.
Bugünden, ta öbür aya kadar, dersimiz murakabedir. Sohbet
meclislerimizde murakabe üzerinde duracağız. Murakabeden bahsedeceğiz.
Bir de
dikkatimi çekti, virdlerimizde (zikir derslerimizde) biraz daha yanlışlık
vardır. Usulüne uygun yapılmıyor. Bir iki ay önce çok rastlıyordum. Biraz
düzelmiş fakat daha eksiklikler vardır. Virdlerimizi de usulüyle yapmak için
onun da üzerinde duracağız inşaallah.
Murakabeli olanı Allah
günahlardan korur
Kim, kalbinde Allah-u Zülcelal’i, murakabeli olarak
daima düşünürse Allah da onun bütün azalarını, zahiri azalarını muhafaza
edecektir inşaallah. Günahlardan muhafaza edecektir, bu çok
mühimdir!
Bak, sen kalbini Allah’a teslim et, onun huzuruna koy. Ondan
sonra, Allah senin bütün azalarını muhafaza edecek günahlardan. Gözlerini,
ellerini dilini, bahusus; bunların hepsini hayırlarda kullandırtacak inşaallahu
teâlâ. Yeter ki biz, kalbimizi, Allah-u Zülcelal’in emrettiği gibi muhafaza
edelim, daima Allah-u Zülcelâl ile beraber olalım; Allah-u Zülcelal de bizi
muhafaza edecektir inşaallahu teâlâ.
Allah’ın rızası, bütün dünyadaki
eşyalardan daha kıymetli olmalıdır bizim nazarımızda. Hatta ruhumuzdan dahi!
Misal, “Şimdi göklerde olsak, Allah da bize emretse ki, ‘Sen kendini
atarsan ben senden razı olacağım’ hiç düşünmeden, tereddüt göstermeden kendimizi
atmalıyız. Kendine sor, hesaba çek: “Böyle olsa ben yapar mıydım, yapmaz
mıydım?” diye, kendini kontrol et!
İnşaallah, hepimiz, tereddüt etmeden
yapacağız değil mi? Allah-u Zülcelâl böyle emretmemiştir. Şayet böyle emretse
diyorum, örnek veriyorum.
Zaten biz ne için gelmişiz (bu dünyaya)?
Allah-u Zülcelal’i razı etmek için… Allah “Böyle yaparsan razı olacağım” diyor.
“Bütün malından vazgeç, Ben, senden razı olacağım” dese...
“Şunu şöyle
yap, Ben razı olacağım” dese…
Allah’ın rızası neyde ise; bir saniye, bir
milim durmadan, Allah’a feda etmek lazımdır, mümin için yani...
Bizim
ömrümüz, içinde olduğumuz şu vakit kadardır. Şu dakikalar var ya… Dünyamız
budur. Bu kadardır. Geçmiş zaten geçmiştir, sanki hiç görmedik gibi... Gelecek
için de endişe içindeyiz, “Acaba yetişecek miyiz yetişemeyecek
miyiz?”
Demek dünya hayatımız ne oldu? Şu anda içinde olduğumuz
dakikamızdır. Dünya hayatımız budur. Eğer mümkün oluyorsa içinde olduğumuz
dakikaları ne hayır varsa onunla değerlendirmek ve Allah-u Zülcelal’i razı etmek
için gayret göstermemiz lazımdır.
Bazı evliyalar demişler: “Zaman bir
kılıçtır, sen onu kesmezsen o seni keser!” Kim vaktini değerlendirirse o daima
hayırları yapacaktır. Elimizden geldiği kadar zamanımızı yakalayalım. Eğer
zamanımızı yakalamazsak kaçacaktır.
Bir mesel vardır, şöyle derler:
“Hırsız seni tutmadan önce, sen onu tut!” O seni gafil yakalarsa her şeyini alıp
gidecek. Ama sen onu tutarsan, yakalarsan esir edeceksin onu. Zaman da aynen
böyledir. Biz onu yakalamazsak o bizi yakalayacak; bitecek, ölüm gelecek!
Bitiyor zaman…
Hz. Ömer radıyallahu anhu şöyle
anlatmıştır: “Resulullah sallallahu aleyhi veselleme bir grup esir getirilmişti.
İçlerinde bir kadın vardı, göğüsleri sütle dolu idi. Bu kadın (sağa sola)
koşuyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu zaman onu yakalayıp kucaklıyor,
göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. (Dikkatleri çeken bu manzara karşısında),
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem:
- Bu kadının, çocuğunu ateşe
atacağına kanaatiniz olur mu? Dedi. Bizler:
- Hayır! Diye cevap verince,
şöyle buyurdu:
- (Bilin ki), Allah’ın kullarına olan rahmeti, bu kadının
çocuğuna olan şefkatinden fazladır. (Buhari, Müslim)
Allah’ın
rahmeti, şefkati, bize karşı böyleyken, O’na kurban olmak, O’na âşık olmak hak
değil midir? Haktır… Ama maalesef o hakkı yerine getirmiyoruz.
Allah
Azze ve Celle böyledir bize karşı…
İnşaallahu teâlâ biz de elimizi
vicdanımıza koyalım: “Allah’a âşık olmak, sevmek, benim üzerimde de bir haktır,
ben de bu hakkı yerine getireceğim yarabbi! Bundan sonra, ölünceye kadar gayret
göstereceğim” diye karar vermeliyiz.
Bakın, bu yine bizim içindir. Biz
Allah-u Zülcelal’e bir fayda veremeyiz. Kâr da bizedir, zarar da bizedir. “Kim
iyi iş yaparsa faydası kendinedir, kim de kötülük yaparsa zararı yine
kendinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Câsiye; 15) buyuruyor
Allah Azze ve Celle.
Dikkat edin Şeytan sizi
saptırmasın!
Buna da dikkat edelim. Bazı tasavvuf ehli kişiler “Bizde
maneviyat vardır” diyorlar, Kur’an'a ve Sünnet’e uymayan şeylerden
bahsediyorlar. Şöyle konuşuyorlar, böyle konuşuyorlar. Buna çok dikkat etmek
lazımdır.
Şeyh Abdulkadir-i Geylani hazretleri, o kadar büyük bir zat
olduğu halde, şeytan-ı lâin bir gün onu aldatmak istedi. Güya nurdan bir bulut
suretinde ona göründü ve: “Ya Şeyh Abdulkadir! Ben senden razı oldum. Ben
namazı, ibadeti senin üzerinden kaldırdım. Daha ibadet yapmaya ihtiyacın
yoktur!” diye ona seslendi. Şeyh Abdulkadir-i Geylani:
- Ya lâin, sen ne
yapmaya çalışıyorsun? Dedi. Lâin şeytan:
- Eyvah, sen beni nasıl tanıdın!
Dedi.
- Birincisi, sesin tek cihetten geliyordu. (Allah-u Tela’nın
hitabı cihetsiz, yönsüzdür.) İkincisi de Peygamber aleyhissalatu vesselam en
yüksek makamdadır, Allah’a en yakın olan kimsedir, buna rağmen Allah-u Zülcelâl,
emir ve yasaklarını onun üzerinden kaldırmadı. Ben kimim ki Allah benim
üzerimden emirlerini kaldıracak? Dedi. Bunun üzerine lâin:
- Ben, senin
gibi 70 evliyayı küfre düşürdüm. Sen ilmin için şükret, dedi.
Bazı cahil
sofiler, bir şeyler konuşuyorlar. Şeytan onları yoldan çıkarıyor. Böylece onları
küfre de götürür (Allah muhafaza!). Her şeyi de yaptırır, onun haberi bile
olmaz. Şeyh Abdulkadir-i Geylani gibi bir pehlivanı nerede bulacaksın! İlimle
kendini muhafaza edecek, şeytana cephe alacak…
Onun için sofiler, ilim
öğrenmeli, kendi mürşidinin verdiklerini yapmalı, başka virdler, dersler
yapmamalıdır.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı amel-i salihler
nasip etsin. Bizi kendi nefsimize teslim etmesin. O, nefsimizi hayırlarda
kullansın inşaallah.
14 Şubat 2013 Perşembe
10 Şubat 2013 Pazar
Sonsuzluğa İlk Adım: Ölüm
Şu fezanın boşluğunda nereye akıp gidiyoruz? Ve hangi iş için burada varız?
Doğarken bu gezegende kimse sormadı bize doğmak ister misin, istemez misin diye… Dünya hayatımızın son sayfasına ölüm yazılırken de bu karardan habersizdik.
Öyleyse bize bahşedilen bu hayat aslında bize ait değildir. Emanet olarak bize sunulan bu ömür sayfalarını kirletmeden, ak bir şekilde sahibine teslim etmeliyiz. Yol üstünde bir handa konaklayan, yada gar’ın bekleme salonunda trenin kalkmasını bekleyen bir yolcu gibiyiz. Sahibimizin bir görev için bizi göndermiş olduğu yere geldik ve şimdi görevimizin mes’uliyetinin ağırlığıyla tekrar onun huzuruna rapor vermek üzere gidiyoruz.
“Her nefis ölümü tadıcıdır. Sonra Bize döndürüleceksiniz.”(Ankebut-57)
Ölüm son değildir. Belki yolculuğumuzun bir durağıdır ölüm. Mevlana hazretleri ölümü tarif ederken bir başka âlem için yeni bir başlangıç olduğunu şöyle ifade eder:
“Bil ki ölüm, ruhun bir başka âleme doğması hadisesinin sancısıdır. Yani bu fani âlem için adı ölümdür, ama bakî ve ebedi olan âlem için adı doğumdur.”
Yolculuk, cennet ya da cehenneme kadar devam etmekte…
Böyle bir yolculuk olmasaydı iyilik ve kötülük neden var olurdu ki? Ölüm sonrası hayat olmasaydı iyilik adına bir şey olur muydu? İyiliğin anlamı kalır mıydı? Kim, neden iyilik yapardı? Zalimin zulmü yanına kâr kalırsa, mazlumun âhı ne olacaktı?
Dinsizler ölüm sonrası hayata inanmadıkları için iyilik yapmayı gereksiz görürler. İyilikte saklı olan hayata kördürler. Kendisi darlığa düştüğünde iyilik bulamadığı zaman da kin kusar tüm insanlığa…
Zaten inançsızların zihniyeti kan ve kin üzere doğmuştur. Onlara göre büyük balık yaşamak için küçük balığı yemeliydi. Oysa bilmezler ki insanlarda büyük ya da küçük diye bir şey yoktur.
Herkes insandır ve herkes aynı haklara sahiptir. Mutluluk ve sıkıntı her insanın ruhunda belirir. Küçük gördüğü insanlar da aynı onun gibi acıkır, doyar, sevinir ve üzülürler. Onlar da duygu sahibidir, güler ve ağlar. Sahi, diğerleri (zalimler) ağlar mı?!
Zalimler ağlayamasalar da mazlumlar ağlarlar ve onlar ağlayınca, Allah’ın ğazabının korkusundan Arş-ı Âlâ titrer.
Nefis sadece kendi rahatını düşündüğü için başkasına yaşama hakkı tanımaz. İşte nefis böyle bir düşünceyi beslediğinden dünyayı kavga ve zulüm mekânı haline getirir. Kimseye huzur hakkı tanımadığı gibi kendisi de huzurlu olamaz.
Bir ayeti kerimede Allah azze ve celle şöyle buyurur:
“Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız.”(Nisa-78)
Ecel ne zaman gelip çatar bilinmez. Şu satırları okurken bir gün, bir saat, bir dakika hatta bir saniye daha yaşayacağımızın garantisi yoktur. Zamanı ve mekânı malumatımızın dışında gerçekleşecek olan ölüme her zaman hazırlıklı olmamız için imtihana tabi tutuluyoruz.
Ölüm vaktinin bilinmemesi lütfudur Allah’ın.
Bilinseydi ecelin vakti, kalmazdı anlamı imtihanın.
Hem azaptır mahkûma idamını beklemesi
Sonsuzluğa ilk adımdır insanın son nefesi.
Ve hadiste de buyrulduğu gibi “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.”
Ölüm ve sonrası hayatımızın şekli ve hakikati, şu dünya tarlasında ne ektiğimize bağlı olacak. Bu dünyada ne ekersek ahiret boyutunda da ektiğimizin dışında bir şey biçemeyiz. Hiç acı biber eken tatlı bir meyve elde edebilir mi?! Buğday ekersen buğday biçersin. Ne ekersen onu biçersin.
İşte bunun gibi bu dünyada imtihanını başarıyla geçenler, salih ameller ekenler öbür âlemde salih amellerin filizlenmiş hali, meyvasını vermiş olarak cenneti ve Allahın rızasını biçecektir.
Kötü amel tohumu ekenlerse öbür âlemde o tohumun büyümüş hali olan cehennemi biçecektir.(hafizenallahu ve iyyakum)
Ayeti kerimede şöyle buyrulur:
“Ölüm anında Allah ruhları alır. Diri olanları da uykularında bir çeşit ölüme mazhar eder; sonra ölümleri takdir edilmiş olanların ruhunu tutar, diğerlerini ise takdir edilmiş ecellerine kadar bedenlerine geri gönderir.
Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için öldükten sonra dirilişe dair deliller vardır.” (Zümer-42)
Resul-i Kibriya sallallahu aleyhi vesellemin “Uyku ölümün kardeşidir” buyurmaları buna işaret etmektedir.
Hz. Mevlana’nın ifadesiyle:
Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Surun üfürülmesi, Allah’ın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir.
Sabah uyanınca aklımız nasıl bedenimize geliyorsa herkesin de canı tıpkı öyle kendi bedenine girer.
Kıyamet günü can, kendi bedenini tanır. Her ruh kendi bedenine girer. Kuyumcunun canı nasıl olurda terzinin bedenine girer? Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer, zulmedenin canı zulmedenin bedenine.
Sabah çağı kuzu anasını, koyun kuzusunu nasıl tanırsa, Allah bilgisi de bedenleri tanıma hususunda ruhlara böyle bir bilgi vermiştir.
Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken a güzelim can kendi bedenini nasıl tanımaz?
Ey Allah’a sığınan! Sabah küçük mahşerdir. Büyük mahşeri de var ondan kıyas et.
Doğarken bu gezegende kimse sormadı bize doğmak ister misin, istemez misin diye… Dünya hayatımızın son sayfasına ölüm yazılırken de bu karardan habersizdik.
Öyleyse bize bahşedilen bu hayat aslında bize ait değildir. Emanet olarak bize sunulan bu ömür sayfalarını kirletmeden, ak bir şekilde sahibine teslim etmeliyiz. Yol üstünde bir handa konaklayan, yada gar’ın bekleme salonunda trenin kalkmasını bekleyen bir yolcu gibiyiz. Sahibimizin bir görev için bizi göndermiş olduğu yere geldik ve şimdi görevimizin mes’uliyetinin ağırlığıyla tekrar onun huzuruna rapor vermek üzere gidiyoruz.
“Her nefis ölümü tadıcıdır. Sonra Bize döndürüleceksiniz.”(Ankebut-57)
Ölüm son değildir. Belki yolculuğumuzun bir durağıdır ölüm. Mevlana hazretleri ölümü tarif ederken bir başka âlem için yeni bir başlangıç olduğunu şöyle ifade eder:
“Bil ki ölüm, ruhun bir başka âleme doğması hadisesinin sancısıdır. Yani bu fani âlem için adı ölümdür, ama bakî ve ebedi olan âlem için adı doğumdur.”
Yolculuk, cennet ya da cehenneme kadar devam etmekte…
Böyle bir yolculuk olmasaydı iyilik ve kötülük neden var olurdu ki? Ölüm sonrası hayat olmasaydı iyilik adına bir şey olur muydu? İyiliğin anlamı kalır mıydı? Kim, neden iyilik yapardı? Zalimin zulmü yanına kâr kalırsa, mazlumun âhı ne olacaktı?
Dinsizler ölüm sonrası hayata inanmadıkları için iyilik yapmayı gereksiz görürler. İyilikte saklı olan hayata kördürler. Kendisi darlığa düştüğünde iyilik bulamadığı zaman da kin kusar tüm insanlığa…
Zaten inançsızların zihniyeti kan ve kin üzere doğmuştur. Onlara göre büyük balık yaşamak için küçük balığı yemeliydi. Oysa bilmezler ki insanlarda büyük ya da küçük diye bir şey yoktur.
Herkes insandır ve herkes aynı haklara sahiptir. Mutluluk ve sıkıntı her insanın ruhunda belirir. Küçük gördüğü insanlar da aynı onun gibi acıkır, doyar, sevinir ve üzülürler. Onlar da duygu sahibidir, güler ve ağlar. Sahi, diğerleri (zalimler) ağlar mı?!
Zalimler ağlayamasalar da mazlumlar ağlarlar ve onlar ağlayınca, Allah’ın ğazabının korkusundan Arş-ı Âlâ titrer.
Nefis sadece kendi rahatını düşündüğü için başkasına yaşama hakkı tanımaz. İşte nefis böyle bir düşünceyi beslediğinden dünyayı kavga ve zulüm mekânı haline getirir. Kimseye huzur hakkı tanımadığı gibi kendisi de huzurlu olamaz.
Bir ayeti kerimede Allah azze ve celle şöyle buyurur:
“Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız.”(Nisa-78)
Ecel ne zaman gelip çatar bilinmez. Şu satırları okurken bir gün, bir saat, bir dakika hatta bir saniye daha yaşayacağımızın garantisi yoktur. Zamanı ve mekânı malumatımızın dışında gerçekleşecek olan ölüme her zaman hazırlıklı olmamız için imtihana tabi tutuluyoruz.
Ölüm vaktinin bilinmemesi lütfudur Allah’ın.
Bilinseydi ecelin vakti, kalmazdı anlamı imtihanın.
Hem azaptır mahkûma idamını beklemesi
Sonsuzluğa ilk adımdır insanın son nefesi.
Ve hadiste de buyrulduğu gibi “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.”
Ölüm ve sonrası hayatımızın şekli ve hakikati, şu dünya tarlasında ne ektiğimize bağlı olacak. Bu dünyada ne ekersek ahiret boyutunda da ektiğimizin dışında bir şey biçemeyiz. Hiç acı biber eken tatlı bir meyve elde edebilir mi?! Buğday ekersen buğday biçersin. Ne ekersen onu biçersin.
İşte bunun gibi bu dünyada imtihanını başarıyla geçenler, salih ameller ekenler öbür âlemde salih amellerin filizlenmiş hali, meyvasını vermiş olarak cenneti ve Allahın rızasını biçecektir.
Kötü amel tohumu ekenlerse öbür âlemde o tohumun büyümüş hali olan cehennemi biçecektir.(hafizenallahu ve iyyakum)
Ayeti kerimede şöyle buyrulur:
“Ölüm anında Allah ruhları alır. Diri olanları da uykularında bir çeşit ölüme mazhar eder; sonra ölümleri takdir edilmiş olanların ruhunu tutar, diğerlerini ise takdir edilmiş ecellerine kadar bedenlerine geri gönderir.
Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için öldükten sonra dirilişe dair deliller vardır.” (Zümer-42)
Resul-i Kibriya sallallahu aleyhi vesellemin “Uyku ölümün kardeşidir” buyurmaları buna işaret etmektedir.
Hz. Mevlana’nın ifadesiyle:
Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Surun üfürülmesi, Allah’ın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir.
Sabah uyanınca aklımız nasıl bedenimize geliyorsa herkesin de canı tıpkı öyle kendi bedenine girer.
Kıyamet günü can, kendi bedenini tanır. Her ruh kendi bedenine girer. Kuyumcunun canı nasıl olurda terzinin bedenine girer? Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer, zulmedenin canı zulmedenin bedenine.
Sabah çağı kuzu anasını, koyun kuzusunu nasıl tanırsa, Allah bilgisi de bedenleri tanıma hususunda ruhlara böyle bir bilgi vermiştir.
Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken a güzelim can kendi bedenini nasıl tanımaz?
Ey Allah’a sığınan! Sabah küçük mahşerdir. Büyük mahşeri de var ondan kıyas et.
17 Ocak 2013 Perşembe
MÜMİN, ÜLFETİN MEKâNIDIR
Günahta yardımlaşanların lanetleşmesi
Allah-u Zülcelâl, kullarını ahirette perişan etmemek için Kur’an-ı azimüşşanla, peygamberimiz aracılığıyla, onlara menfaatli ve zararlı olan şeyleri daha bu dünyada iken bildirmiş, bütün kullarına, yollarını beyan etmiştir. Zararlı olan yolları ve menfaatli olan yollarının hepsini, açık açık beyan etmiştir bize Allah-u Zülcelâl. Kullarının hidayete, Allah-u Zülcelal’in rızasına kavuşabilmeleri için bazı vesileler yaratmıştır. Neuzûbillah, O’nun gazabına sebep olacak şeyler de vardır ki onları da bize beyan etmiş, açıklamıştır. Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Dostlar, o gün (kıyamet gününde) birbirine düşmandır. Takva sahipleri (Allah-u Zülcelal’e karşı muttaki olanlar) müstesna.” (Zuhruf; 67) Onlar birbirlerine lanet getiriyorlar, lanet ediyorlar. Bir kişi, bir kişiyle oturup kalkıyor, rakı içiyor o kişi, o da onunla beraber rakı içiyor. Kıyamet gününde diyor ki “Allah sana lanet etsin, sen beni alıştırdın.” Uyuşturucu veyahut kumar ne olursa olsun, Allah’ın razı olmadığı şeyleri beraber yapanlar, Allah’a karşı gelmekte birbirlerine yardımcı olanlar, birlikte hareket edenler, kıyamet gününde birbirlerine lanet ederler. Dünyada birbirlerine dostturlar, dünyada birbirlerini çok seviyorlar, beraber günah işliyor, birlikte isyan ediyorlar ama ahirette birbirlerine lanet edecekler. Fakat Allah Azze ve celle beyan ediyor, “Muttaki olanlar, Allah-u Zülcelal’den hakkıyla korkanlar, Allah-u Zülcelal’in rızası için günahtan sakınanlar ve bunun için birbirlerine yardımcı olanlar var ya, işte onlar, kıyamete kadar, ahirette de birbirlerine dostturlar.” Onlar birbirleriyle dünyada dostluk kurdukları gibi ahirette de dostturlar birbirlerine. Çünkü onlar, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı amelleri birbirlerinden öğreniyorlar, birbirlerini teşvik ediyorlar, birbirlerine öğretiyorlar, beraber yapıyorlar, birbirlerini sakındırıyorlardı dünyada. Allah-u Zülcelâl böyle açıklıyor bize. Sana ne lazım olacaksa onu yap! Anlatıyorlar ki Şah-ı Nakşibend rahmetullahi aleyhi şöyle söylemiş, bu sözüne iyi kulak verelim. Vefat ettikten sonra, rüyada görmüşler onu. Ona, “İnsan hangi ameli yaparsa kıyamette kendini kurtarabilir?” Diye sormuşlar. Onlara cevap vermiş: “Senin nefesin bittiğinde, sana ne lazım olacak ise şu anda onu yapmandır.” Yani insanın nefesi bitip Azrail aleyhisselam ruhunu almaya geldiği zaman, ruhu kabzedilirken, insan için ahiretin kapısı açılmış oluyor. Ondan sonra kabir, haşir, mizan bunlar hepsi geliyor ya… “İlk başta Azrail senin ruhunu aldığı zaman, senin onunla karşılaşmanda ne hoşuna gidecek, sana ne menfaat verecek, faydalı olacaksa şu an onu yapman sana fayda verecektir” diyor, Şah-ı Nakşibend rahmetullahi aleyh. Yoksa iş işten geçmiş oluyor. Nefesin tükendikten sonra, pişman olacaksın, isteyeceksin ama yapamayacaksın. “Keşke şunu yapsaydım, keşke şunu da yapsaydım, keşke şunu yapmasaydım” diyeceksin ama iş işten geçmiş oluyor o zaman, pişman oluyorsun ve elde edeceğin hiçbir menfaat kalmıyor. O halde diyor, “Nefesin tükendiği, bittiği zaman, sana ne menfaat verecekse şu an onu yap, o zamana bırakma!” diyor. Ne güzel söylemiş, Cennet ona helal olsun… O zaman bize ne fayda veriyor, ne istiyoruz? Amel defterimiz, hep sevaplarla dolu olsun istiyoruz. İçinde yazılmış, hiç günah olsun istemiyoruz. Çünkü eğer insanın amel defterinin içinde günahlar olduğu zaman, insan perişan oluyor. Hayâsından, utanmasından, mahcubiyetinden perişan oluyor. Çünkü günahlar, bütün insanlar, peygamberler, melekler, insanlar, cinler, evliyalar, senin tanıdığın tanımadığın bütün insanların önünde açıklanıyor. Defterin açılıyor ve sen hesaba çekiliyorsun. Allah setretmezse (örtmezse) herkes, sen ne yaptıysan öğreniyor. Oluyor, insan günah işleyeceği zaman, ufak bir çocuktan bile gizli yapmak istiyor. Biliyor ki günah çirkindir, biçimsizdir, kimsenin görmesini istemiyor. İşte burada, insanın yaptığı o çirkin günahlar orada, Allah-u Zülcelal’in huzurunda, peygamberlerin, meleklerin huzurunda açığa çıkacaktır. Allah ile dost olalım Ama Elhamdulillah, bakın; Allah bize ne büyük bir fırsat vermiş, bize tevbe nasip etmiştir. Bunun kıymetini bilelim. Şimdi, zahiri olarak elimize bir şey geçmiyor ama o dehşetli kıyamet gününde, o yapmış olduğumuz günahları Allah affettiği zaman; ne melekler ne peygamberler bilmeyecek; günahlarımızdan haberdar olmayacaklardır. Tamamıyla bizimle Allah-u Zülcelâl arasında olan bir haldir bu. Allah setredecek, günahları örtecektir. Kiramen Kâtibin melekleri dahi senin işlediğin günahları yazdıkları halde, bilmeyecektir. Unutacaklar, Allah onlara unutturacaktır. Allah, işte böyle merhametlidir, Azze ve Celle… Biz, Allah’a karşı samimi olarak tevbe edersek, günahsız olarak tertemiz onun huzuruna gideceğiz inşaallah. Allah bize böyle ikram etmiştir, sanki kıymetsiz bir şeymiş gibi görmeyelim. Çok kıymetli bir şeydir. İmandan sonra, insanlar için, insanların kurtuluşları için en büyük nimettir tevbe… Kıyamet gününde muttaki olan dostlar birbirleriyle beraberdirler, günahkâr olan kimseler ise dünyada dost iken birbirlerinden kaçacaktır. Öyleyse daha dünyadayken kötü insanlardan kaçalım. Bahusus Allah ile beraber olalım. Allah ile meşgul olalım. Zikrini yaparak, emirlerini yerine getirerek, itaat ederek, Allah’a dost olalım. Sonra Peygamberlerle, sonra evliyalarla, sonra mümin kardeşlerimizle dostluk kuralım, dost olalım birbirimize. Ve bu şekilde de hizmetimizi yapalım inşaallah. Bazen nefsanî şeyler önümüze geliyor, şeytan insanı hükmü altına alarak kötü yola düşürmeye, kötü yolda kullanmaya çalışıyor; kulak vermeyelim, uymayalım şeytana… “Allah vardır, gam yoktur!” diye bir söz var ya… Dünyada ne olursa olsun; sana eziyet de verseler, nefiste yapsalar, zulüm de etseler, kederlenme! Dert etme! “Allah vardır, gam yoktur!” diyerek, Allah-u Zülcelal’in rızasına kaçalım. O zaman Allah bize yardım edecektir inşaallah. ‘Çünkü sen, Allah ile dost olmamışsın!’ Allah’tan başka dünyada hiç bir şey yok ki bize menfaat versin. İnsana tek fayda verecek olan şey Allah ve Allah’ın rızası için yapılan şeylerdir. Peygamberleri seveceksin Allah içindir, salihleri seveceksin Allah içindir, hizmet yapacaksın Allah içindir. Hep Allah için yapacaksın. İşte, Allah o zaman razı oluyor senden. Allah yardımcın oluyor. İşte böyle olduğu zaman, bütün dünya senindir. Dünyadaki her şey de sana dost oluyor o zaman. Böyle olmadığı zaman, tam bunun tersi oluyor. Sen Allah’a dost olmadığın için bütün dünya sana düşman oluyor. İsterse bütün dünya senin olsun, bütün insanlar hizmetçin olsun yine de sen dünyanın en fakir insanı oluyorsun. Fakirsin, perişansın, muhtaçsın. Çünkü sen, Allah ile dost olamamışsın!… Zülkarneyn aleyhisselam vefat edeceği zaman yakınlarına, ailesine ve dostlarına dünyanın nasıl olduğunu anlatmak için vasiyette bulunuyor. Diyor ki “Ben öldüğümde kefenleyeceğiniz zaman, ellerimi ve kollarımı kefenin içine koymayın, açıkta bırakın.” Yani demek istiyor ki “Allah dünyayı bana temlik etmişti. Mülk olarak vermişti bana; insanları, cinleri, arazileri, malları hepsini benim emrim altına vermişti. Ama bakın görün ki ellerim boş olarak bu dünyadan ayrılıyorum.” İnsan biliyor; dünya boştur fakat Zülkarneyn aleyhisselam onlar iyice anlasın, bilsinler diye bu şekilde vasiyette bulundu. İyi miyiz, kötü müyüz nasıl bileceğiz? Her insan istiyor ki Allah ondan razı olsun, cennet-i âlânın nimetleri kendisine nasip olsun, cehennemden muhafaza olsun. Fakat bu, insanın iyi olmasına ve kötü olmasına bağlı olan bir şeydir. Peki, biz nasıl bileceğiz; iyi miyiz, kötü müyüz? Bir kişi böyle merak etmiş ve hazret-i Peygamber aleyhisselamın yanına gelmiş sormak için… - Ben nasıl bileceğim, iyi bir kimse miyim, kötü bir kimse miyim? Ben nasıl bileceğim ya Rasulullah? Efendimiz ona şöyle cevap vermiş: - Beraber olduğun kimselere (bir dairede çalışıyorlar yahut bir işyerinde veyahut da en yakın komşularına) sor. Eğer onlar derse ki “Sen iyisin” sen iyisin! Onlara sorarsan, onlar “Sen kötüsün” derlerse, sen kötüsün! Peygamber aleyhisselam böyle cevap vermiş ona. İnsan kendi nefsini sevdiği için hatalarını görmez, tespit edemez kendi hatalarını. Daima “Ben iyi yapıyorum” zanneder. “Benim hiç kötülüğüm yoktur, hatam yoktur” diye düşünür. Fakat onun yanındaki insanlar, onun hatalarını görür ve daha iyi tespit edebilirler. Onun için insanın yakın çevresindekiler “Sen iyisin” derse o insan kötüdür. Kendine baksın ve hatalarını düzeltsin. Demek ki bizim terazimiz, ölçümüz budur. Eğer arkadaşlarımız, komşularımız bizden razı ise inşaallah, Allah Azze ve Celle de razıdır ve biz İslam ahlakına göre yaşıyoruz demektir. Kamil Müminlerden soracaksın, onlar senden razı iseler inşaallah, Allah da razıdır senden… Hizmetteki kardeşinle sorun mu yaşadın? Buna dikkat edelim. Hizmette de böyledir. Bazıları nefisleri için arkadaşlarının kalbini kırarak onları incitiyorlar. Bu yanlış bir şeydir. Aranızda bir şey olduğu zaman, çağır onu: “Gel gardaşım! Şöyle şöyle bir sorun yaşıyoruz. Allah’ın kitabı var, peygamber aleyhisselamın sünneti var, hadisleri var. Bizim ölçümüz bunlardır. Bunlara müracaat ederek, bu sorunu çözelim. Allah ne buyurmuşsa onu yapalım. Bu iş biter.” Diyelim. Ama nefsimize uyarsak, şeytan seni yoldan çıkartmak için o taraftan gelir. Sen, arkadaşının kalbini kırarak kaybedersin. Başka bir şey yok! Başta da belirttiğimiz gibi birbirini Allah yolundan çevirenler, (kıyamet günü) birbirlerine lanet ediyorlar. Her bir azamız için şükretmeliyiz Biz, daima Allah-u Zülcelal’e karşı sorumluyuz. İnsanın vücudunda 360 mafsal vardır. Bu her bir mafsalımız için Allah-u Zülcelal’e şükretmemiz, bir hayır yapmamız, bir sadaka vermemiz lazımdır ki Allah-u Zülcelal’in bu nimetleri bize vermesinin hakkını yerine getirmiş olalım. “Ben bunu nasıl yapabilirim?” derseniz. “Subhanellah, Elhamdulillah, Lailahe illellah, Allah-u Ekber” diyeceksiniz. Böyle zikredersek işte, bu mafsalların sorumluluğunu yerine getirmiş, şükrünü eda etmiş oluruz. Bunlardan herhangi birisini bir defa söylemek bir sadakadır. Ne kadar kolay, bakın! … Bize verilen bu 360 mafsalın hakkını, bunları söylemek suretiyle yerine getirmiş oluyoruz. Hatta kitaplarda geçiyor, iki rekât Duhâ sünneti, bunun hepsini kapatıyor. Sünnet olan iki rekâtlık Duhâ namazını kılmakla, bunların hakkını vermiş oluyorsunuz, yetiyor. Ama -neuzubillah- insan, Allah’tan gafil olursa her gününü böyle namaz kılmadan, oruç tutmadan, Allah’ın emirlerini yerine getirmeden geçirirse bu hakları eda etmemiş olur. Bunlar, birike birike katlanır… Kul, bir de günahlar işlerse Allah muhafaza, kıyamet gününde insan nasıl perişan olur… Açıktır, hepimiz biliyoruz. ‘Mümin, ülfetin mekânıdır’ Subhanallah, İslam ahlakı bambaşkadır. Dünyayı da cennet yapıyor, ahireti de cennet yapıyor. Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet olunan bir hadis-i şerifte geçiyor. Hazret-i peygamber aleyhissalatu vesselam buyuruyor: “Mümin, ülfetin mekânıdır, yeridir.” “Allah’a iman eden her mümin ülfetin mahallidir, yeridir.” Müminin, herkesin seveceği, muhabbet edeceği, görmek isteyeceği, yakınlık kurmak isteyeceği bir yer olmasıdır. Nasıl? Bilateşbih; güzellikleriyle, yeşilliğiyle herkesin içinde durmak istediği, bakıp ayrılmak istemediği, ülfet etmek istediği bir bahçe düşünün. Herkes oraya ülfet ediyor. Mümin de böyle ülfet yeridir. Müminin böyle ülfet yeri olması lazımdır. Öyle olmalıdır ki; herkesin ona bakmak, onunla oturmak, onunla konuşmak istemesi lazımdır, buyuruyor Efendimiz aleyhissalatu vesselam. Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimiz devam ediyor: “Başka insana ülfet vermeyen kimsede hayır yoktur” diyor. Yani, bir mümin ile karşılaştın. “Sen, kendi yakınlığınla, ülfetinle ona meyletmediğin zaman, sende hayır yoktur” buyuruyor. “Müminin mümini sevmesi, yakınlık göstermesi lazımdır” diyor, yani. Yine devamla: “Kendisini, insanların kendisine ülfet edeceği bir kimse haline getirmeyen kimsede de hayır yoktur” buyuruyor. Hülasa, daima mümin kardeşimizi sevmek, ona ülfet edip yakınlık göstermek ve mümin kardeşlerimizin bizi seveceği, ülfet edeceği şekilde davranmamız gerekiyor. Kardeşimizi sevmeye mecburuz Biz ülfet etmeye, mümin kardeşimizi sevmeye mecburuz, yoksa bizde hayır yoktur. Ve mümin kardeşimizin bizi seveceği, bizimle ülfet etmek isteyeceği şekilde davranacağız, yoksa bizde yine hayır yoktur. Bir mümin diğer mümine kötü davranırsa, her gün ona küfrederse, hakaret ederse, onu incitirse, kızarsa o kimse, o kimseyi sevmez ki! … Ne yapacaksın ki seni sevsin? Güzel davranacaksın. Onu seveceksin. Ona yardımcı olacaksın. Sen bu şekilde İslam ahlakıyla davrandığın zaman, o da seni sevecektir. İslam ahlakı böyledir. Müminlere şifa ve huzur kaynağıdır. Biz, kardeşimize ona göre davrandığımız zaman, hem o seni sever hem de sen o kardeşini seversin. Böyle yaparsak hizmetlerde de başarılı oluruz. Tersini yapmak, hizmetlerimizi sekteye uğratır, baltalar ve İslam hizmetinde başarısız oluruz. Bunu böyle bilelim. İnsan Allah’tan korkarsa İslam ahlakına göre davranır. Bilir ki insan acizdir. Hem ahireti hem dünyası Allah-u Zülcelal’in hükmü altındadır. O kudret ve azamet sahibidir. Dilerse bir anda, insanı yok edebilir. Bütün işlerini bozabilir. Bunun yanında bütün işlerini düzeltebilir. Yani, hem ahirette hem dünyada, insan Allah’a karşı kendisinin aciz, muhtaç, fakir olduğunu idrak ederse Allah’tan korkar. “Allah’ın yasakladığı bir hata yapsam, Allah bir an bana gazap etse, dünyam da ahiretim de biter” diye, düşünürse kendisine çeki düzen verir. İslam ahlakıyla davranır ve Allah’ın rızasına müstahak olur böylece… Allah-u Zülcelâl hepimize, razı olacağı şekilde, salih ameller nasip etsin. Bizi, kendi nefsimize teslim etmesin. Bizi, hizmette, o razı olacağı dininin hizmetlerinde, nefsimizi kullansın inşaallah. (Âmin) | |||||||
| SEYDA MUHAMMED KONYEVî | |||||||
10 Ocak 2013 Perşembe
Hayırsever evlatlar yetiştirelim
Hayırsever evlatlar yetiştirelim
İçinde bulunduğumuz zaman, insanı hep bir mücadele ve rekabet ortamının içine itiyor. Bir çocuk daha okul yıllarından itibaren başkalarını geçip öne çıkmak üzere eğitiliyor hem öğretmenleri hem anne babası tarafından. İnsanın derslerinde, işinde, hizmetinde başarılı olmak için çalışması, gayret göstermesi kötü değildir. Hatta tavsiye edilir, olması gerekendir. Kötü olan, bunun yegane amaç haline getirilmesidir. Niyetlerin bozulması ve bu bozukluk neticesinde de insanın bencilleşerek çevresindekileri ezmesidir. Kendinden gayrisini düşünmemesidir.ÇOCUĞUN AHLAKI DERSLERİNDEN ÖNEMLİDİR
Anne babaların bu açıdan kendi niyetlerini kontrol etmesi kadar çocuklarını da bu şuur üzere yetiştirmesi gerekir. Çocuklarını sadece dünyalık amaçlar için koşturmaları, çocuk okuldan geldiğinde sadece derslerini sormaları, gün içinde iyi-kötü neler yaptığıyla ilgilenmemeleri yanlıştır. Çocuğun iyi bir arkadaş, saygılı bir öğrenci, hayırlı bir kul olduğu derslerinden çok daha mühimdir. Zira bu hayat fani, ahiret bakidir.ÇOCUKLARIMIZI İYİLİĞE TEŞVİK ETMELİYİZ
Allah Teala “…İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın” (Maide, 2) buyuruyor. Çocuklarımızı ayet-i kerimede emredildiği üzere iyilik yapmaya teşvik etmeliyiz. İyilik ve takvada ailemizle yardımlaşmalıyız. “Dersini iyi dinle” diye tembihlediğimiz çocuğumuza “Yemeğini arkadaşınla paylaş”, “Yardıma ihtiyacı olana yardım et” gibi nasihatler etmeyi unutmamalıyız. Sokakta arkadaşlarıyla oynayıp eve gelen çocuğa neler yaptığını sorup, yaptığı iyiliklerin, hayırların Allah’ın rızasını kazandıracağını; kötülüklerin Allah’ın sevgisinden mahrum bırakacağını söylemeliyiz.Onlara iyiliğin ne olduğunu anlatmalıyız. Cömert olmanın, insanlara yumuşak ve saygılı davranmanın, yardıma ihtiyacı olana yardım etmenin insanı güzelleştireceğini belirtmeliyiz. Yolda duran bir çöpü alıp çöp kutusuna atmanın yahut hayvanlar yesin diye sokak aralarına bir kap yiyecek, su koymanın Allah’ın rızasını kazandıracak işler olduğunu söylemeliyiz. Allah’ın rızasının, sevgisinin bu kadar küçük şeylerle bile kazanılabileceği düşüncesi çocukların hoşuna gider. Nasıl gitmesin? Büyüklerin bile hoşuna gidiyor böyle şeyleri duymak. Zira bunlar Allah’ın rahmetinin büyüklüğünün göstergesidir ve ümitlerimizin tazelenmesine vesile olur.
BUGÜNÜN KÜÇÜK İYİLİĞİ YARINA KAT KAT BÜYÜR
Küçük yaşında bu tür iyilikler yapmaya alışan bir çocuk geleceğin hayırsever müminlerinden biri olur. Bugün kedi köpeğe bir kap yemek veren bir çocuk büyüdüğünde kimsesizlere aşevleri açabilir. Bugün arkadaşının ihtiyacını gideren bir çocuk yarın kimsesizlerin, düşkünlerin imdadına koşar. Hasılı iyilik yapmayı öğrenen, ahlak haline getiren çocuğun karakteri de düzgün olur. Hem topluma hem anne babasına hayrı dokunur. Yaptığı işlerde atacağı adımların birine zarar verip vermediğine dikkat eder. Kendi geçimini sağlarken başkalarının zayıf durumundan çıkar sağlamaz. Daha fazla kazanmak için hileye başvurmaz. İçinden çıkmadığı durumlarda yalandan medet ummaz. Doğru ve güzel olana alışık bir insan kötü bir işler yapmaya çekinir; bu tür hareketleri kendine yakıştırmaz.ÇOCUĞUN İYİLİĞİNDE ANNE BABAYA DA PAY VAR
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi sevap vardır” (Müslim) buyuruyor. Çocuklarımızı iyiliğe teşvik etmemiz bizim de o iyiliğin sevabından nasiplenmemize vesile olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün Ravha mevkiinde bir deve kervanına rastladı ve “Sizler kimlersiniz?” dedi. Onlar “Biz Müslümanlarız, sen kimsin?” diye sordular. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Ben Allah’ın Rasulüyüm” dedi. İçlerinden bir kadın, küçük bir çocuğu Peygamberimiz’e (s.a.v) doğru kaldırarak “Bu çocuğun haccı olur mu?” diye sordu. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) “Evet, ayrıca sana da sevap vardır” buyurdu. (Müslim)Ve son olarak, Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de Al-i İmran suresinin 104. ayetinde şöyle buyuruyor: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”
3 Ocak 2013 Perşembe
Aile ve Güzel Ahlak
Aile; saygı, sevgi üzerine kurulan ve yerine bir başka şey konamayan en küçük en temel birim. Öyle önemli ki değerlerini yitiren, bireyleri arasında sevgi, saygı ve beraberlik duyguları körelen ailelerden oluşan bir toplum, hızla manevi ve ahlakî dejenerasyona doğru yol alır.
İslam ahlâkına sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan, huzur ve güven içindeki ortamlardır. İslam barıştır, ışıl ışıl aydınlıktır; insana gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti, dostluğu tarif eder, sevmenin sanatını öğretir. O’nun sınırları içerisinde yaşayan insan da her zaman ve her ortamda samimidir, saygı ve sevgi doludur.
Din hayatın her anını kapsar ve insana Kur’an ekseninde güzel ahlâkı kazandırır. Üstün ahlak özelliklerinin de ibadet olduğu bilincine sahip insan Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için Kur’an ahlakını yaşama çabası içindedir.
İslam ahlâkının yaşandığı evlerde, Allah'ın buyruğu gereği anne babaya "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.
Yazık ki itaatsiz, saldırgan çocuklara ve onlara doğruyu yanlışı anlatmayan, onlarla ilgilenmeyen, birbiriyle geçimsiz, sürekli tartışan anne- babalara çok sık rastlıyoruz. Bu evlerde sevgi, saygı, anlayış ve şefkat yerine kavga, hakaret ve isyan yaşanıyor.
Aile bireylerinin birbirine saygı duyması ve değer vermesi etkileyicidir. Allah sevgisinin bulunmadığı evlerde saygı, sevgi ve karşılıklı değer verme yoktur. İnanan insan eşine çok değer verir, çok ciddiye alır, eşi onun için çok özeldir, gözünde çok büyüktür, kutsaldır, tertemizdir. Eşi emanetidir; onu korur, kollar ve en iyi şartlarda yaşatmaya çalışır.
Müminler Allah’ın verdiği o derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte güzel kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler.
Allah korkusunun ve sevgisinin yaşanmadığı bir evde insan nasıl mutlu olabilir? Böyle bir ev, adeta ahiretten önce dünyada cehenneme benzeyen bir ortamdır. Sürekli yalan söyleyen, birbirine oyun oynayan, taktik geliştiren insanların mutlu olması imkânsızdır.
İnsanın evinde aradığı şey samimiyet, dürüstlük ve güvendir. Güven duymak insanı çok rahatlatır. Güven de Allah korkusu ve Allah sevgisi ile olur. İnsan, eşinin Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a bağlı ve tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar.
İnanan insanların şiddetli bir muhabbet ve derin bir tutkuyla örülü hayatları vardır. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen; maddi ve nefsani çıkarıyla çatıştığında anında sırtını dönen eşlerin yaşadığının adı tutku değildir.
İman etmeyen kişi Allah aşkından kaynaklanan gerçek aşkı, hak dinlerden gelen tutku kavramını- duymuştur; onu arar, ancak bulamaz. Mümin ise bunu bilinçaltında bilir ve yaşar, Yüce Allah ona yaşatır. Çünkü bu özel duyguyu Allah mümin için yaratır. Bu duygu Allah’a duyulan derin aşktan meydana gelen bir nimettir.
Sevgi, saygı, dayanışma, fedakârlık, karşılıklı sabır ve sadakat gibi duyguları olmayan ya da bu duyguları körelen insanların evlerinin temelleri çürüktür. Tıpkı örümceğin evi gibi. O da yuvasını dostluk ve sevgi üzerine kurmaz; bu sebeple en dayanıksız ev onunkidir. Evler saf sevgi üzerine kurulmalı ki sağlam temeller üzerinde güçlü kalabilsin.
Allah'tan uzak yaşayan, kalbinde Allah sevgisi ve korkusu taşımayan anne-babalar, çocuklarına da Allah’ın emrettiği merhametli, adaletli, hoşgörülü, akılcı güzel ahlâkı öğretemezler. Onlar zalim nesiller yetiştirirler. Hz. Nuh'un Kur’an’daki duası, duamız olsun o halde:
Nuh "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma." dedi. "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facir'den) kafirden başkasını doğurmazlar." "Rabbim, beni, annemi, babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını artırma." (Nuh Suresi, 26-28)
Kalpleri etkileyecek ve hidayete ulaştıracak olan kuşkusuz Allah’tır. Ancak anne ve baba, ahlâkı, kişiliği ve karakter özellikleriyle iyi bir Müslüman modeli oluşturuyorsa iyi birer örnektir ve Allah’ın dilemesiyle çocuklarının güzel ahlâk özelliklerini kazanmasına vesile olurlar.
Rabb’inin huzurunda hesabını veremeyeceği işler yapmaktan, O’nun rızasını, rahmetini ve cennetini kaybetmekten içi titreyerek korku duyan insanlardan oluşan ailelerin çoğalması, toplumun geleceği için en önemli güvencelerden biridir. Kur’an birlik içinde ve güçlü olmanın sırrını şöyle haber verir:
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
İslam ahlâkına sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan, huzur ve güven içindeki ortamlardır. İslam barıştır, ışıl ışıl aydınlıktır; insana gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti, dostluğu tarif eder, sevmenin sanatını öğretir. O’nun sınırları içerisinde yaşayan insan da her zaman ve her ortamda samimidir, saygı ve sevgi doludur.
Din hayatın her anını kapsar ve insana Kur’an ekseninde güzel ahlâkı kazandırır. Üstün ahlak özelliklerinin de ibadet olduğu bilincine sahip insan Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için Kur’an ahlakını yaşama çabası içindedir.
İslam ahlâkının yaşandığı evlerde, Allah'ın buyruğu gereği anne babaya "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.
Yazık ki itaatsiz, saldırgan çocuklara ve onlara doğruyu yanlışı anlatmayan, onlarla ilgilenmeyen, birbiriyle geçimsiz, sürekli tartışan anne- babalara çok sık rastlıyoruz. Bu evlerde sevgi, saygı, anlayış ve şefkat yerine kavga, hakaret ve isyan yaşanıyor.
Aile bireylerinin birbirine saygı duyması ve değer vermesi etkileyicidir. Allah sevgisinin bulunmadığı evlerde saygı, sevgi ve karşılıklı değer verme yoktur. İnanan insan eşine çok değer verir, çok ciddiye alır, eşi onun için çok özeldir, gözünde çok büyüktür, kutsaldır, tertemizdir. Eşi emanetidir; onu korur, kollar ve en iyi şartlarda yaşatmaya çalışır.
Müminler Allah’ın verdiği o derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte güzel kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler.
Allah korkusunun ve sevgisinin yaşanmadığı bir evde insan nasıl mutlu olabilir? Böyle bir ev, adeta ahiretten önce dünyada cehenneme benzeyen bir ortamdır. Sürekli yalan söyleyen, birbirine oyun oynayan, taktik geliştiren insanların mutlu olması imkânsızdır.
İnsanın evinde aradığı şey samimiyet, dürüstlük ve güvendir. Güven duymak insanı çok rahatlatır. Güven de Allah korkusu ve Allah sevgisi ile olur. İnsan, eşinin Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a bağlı ve tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar.
İnanan insanların şiddetli bir muhabbet ve derin bir tutkuyla örülü hayatları vardır. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen; maddi ve nefsani çıkarıyla çatıştığında anında sırtını dönen eşlerin yaşadığının adı tutku değildir.
İman etmeyen kişi Allah aşkından kaynaklanan gerçek aşkı, hak dinlerden gelen tutku kavramını- duymuştur; onu arar, ancak bulamaz. Mümin ise bunu bilinçaltında bilir ve yaşar, Yüce Allah ona yaşatır. Çünkü bu özel duyguyu Allah mümin için yaratır. Bu duygu Allah’a duyulan derin aşktan meydana gelen bir nimettir.
Sevgi, saygı, dayanışma, fedakârlık, karşılıklı sabır ve sadakat gibi duyguları olmayan ya da bu duyguları körelen insanların evlerinin temelleri çürüktür. Tıpkı örümceğin evi gibi. O da yuvasını dostluk ve sevgi üzerine kurmaz; bu sebeple en dayanıksız ev onunkidir. Evler saf sevgi üzerine kurulmalı ki sağlam temeller üzerinde güçlü kalabilsin.
Allah'tan uzak yaşayan, kalbinde Allah sevgisi ve korkusu taşımayan anne-babalar, çocuklarına da Allah’ın emrettiği merhametli, adaletli, hoşgörülü, akılcı güzel ahlâkı öğretemezler. Onlar zalim nesiller yetiştirirler. Hz. Nuh'un Kur’an’daki duası, duamız olsun o halde:
Nuh "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma." dedi. "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facir'den) kafirden başkasını doğurmazlar." "Rabbim, beni, annemi, babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını artırma." (Nuh Suresi, 26-28)
Kalpleri etkileyecek ve hidayete ulaştıracak olan kuşkusuz Allah’tır. Ancak anne ve baba, ahlâkı, kişiliği ve karakter özellikleriyle iyi bir Müslüman modeli oluşturuyorsa iyi birer örnektir ve Allah’ın dilemesiyle çocuklarının güzel ahlâk özelliklerini kazanmasına vesile olurlar.
Rabb’inin huzurunda hesabını veremeyeceği işler yapmaktan, O’nun rızasını, rahmetini ve cennetini kaybetmekten içi titreyerek korku duyan insanlardan oluşan ailelerin çoğalması, toplumun geleceği için en önemli güvencelerden biridir. Kur’an birlik içinde ve güçlü olmanın sırrını şöyle haber verir:
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
27 Aralık 2012 Perşembe
Kibir ve Belirtileri
Kibirli insan her haliyle belli olur. Giyim-kuşamında, yüz ifadesinde, bakışında, başını dikerek kimseye bakmamasında, oturmasında, gerilip yaslanmasında, yürüyüşünde, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesinde, ses tonunda…
Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir .
Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh .a . şu belirtilerle ölçüyor:
Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.
Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.
Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.
Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.
Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.
Söyleyene değil, söylenene bak
Başkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.
Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene ‘iyi gidiyorsun’ demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan ‘dikkat et, düşeceksin’ diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.
Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.
Hizmette tevazu ve kibir
Aynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah’ın dinine hizmet ederken Hakk’ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.
Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.
O yüzden enaniyet , benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.
Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve “Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder” diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab -ı Hakk’a el açıp: “Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma.” diye dua etmelidir.
Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.
Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.
Enaniyet tuzağı
Ulvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:
Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: “maşallah ne güzelsin, güzelleştin” dese, sen de: “hâşâ ben neyim, güzellik nerede” desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet “evet ben güzelim” desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, “evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir” dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun.
“Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti” benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ’nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.’in “küçük şirk” olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.
Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah’tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah’a sığınmak icap eder.
Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir .
Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh .a . şu belirtilerle ölçüyor:
Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.
Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.
Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.
Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.
Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.
Söyleyene değil, söylenene bak
Başkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.
Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene ‘iyi gidiyorsun’ demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan ‘dikkat et, düşeceksin’ diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.
Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.
Hizmette tevazu ve kibir
Aynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah’ın dinine hizmet ederken Hakk’ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.
Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.
O yüzden enaniyet , benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.
Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve “Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder” diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab -ı Hakk’a el açıp: “Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma.” diye dua etmelidir.
Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.
Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.
Enaniyet tuzağı
Ulvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:
Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: “maşallah ne güzelsin, güzelleştin” dese, sen de: “hâşâ ben neyim, güzellik nerede” desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet “evet ben güzelim” desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, “evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir” dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun.
“Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti” benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ’nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.’in “küçük şirk” olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.
Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah’tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah’a sığınmak icap eder.
20 Aralık 2012 Perşembe
Azametine Layık Kulluk İçin…
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah’ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, mü’minlerle birliktedirler. Allah, mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146)
Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Tevbedir. İnsan dünyada tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir.
Kıyamet gününde insan terazisinin sevap kısmımın ağır gelmesi için salih amele ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde terazinin başına geldiği zaman kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insan o gün hacetinin yerine gelmesi için bu dünyada, elinde fırsat varken salih amel için gayret göstermesi lazımdır.
Bütün zamanımız, nefes alıp verinceye kadar geçen zamanlarımız dahi, kıyamet gününde üzerimize arz olunacaktır. Allah-u Zülcelâl: “Ey kulum! Sen bu dakikalarını, saatlerini nasıl değerlendirdin?” diye bizi sorguya çekecektir. Öyle ise biraz derin olarak düşünürsek ne kadar büyük taksirat sahibi olduğumuzu meydana çıkarabiliriz.
Peki o zaman: “Ya Rabbi! Ben hata sahibiyim. Senden özür dilerim. Çünkü layıkı ile Senin hakkını yerine getiremiyorum. Aldığım her nefesimden beni sorguya çekeceksin. Benim nefeslerim nerede, senin sorgun nerede? Ben bütün amellerimden dolayı pişmanım.” Diye Allah-u Zülcelal’e karşı yalvarmamız lazım değil midir? Daima bu şekilde Allah-u Zülcelal’e yalvararak, kulluk vazifemizi yerine getirmemiz lazımdır. Bu hal, Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gitmektedir.
Anlatıldığına göre, bir Evliya Allah-u Zülcelal’e bir haceti için dua etti. Fakat Allah-u Zülcelâl onun duasını kabul etmedi. O zaman nefsine dönerek: “Ey Nefsim! Bak senin kıymetin bu kadardır. Ne kadar adi olduğunu iyice bildin mi?” dedi. Allah-u Zülcelâl ona bir melek göndererek şöyle buyurdu: “Şimdi dua et, Ben kabul edeyim. Çünkü sen nefsini bildin. Her şeyin Benim elimde olduğunu anladın, kendi nefsinin de ne kadar aciz olduğunu anladın.”
Allah-u Zülcelal’in ne kadar kudret ve azamet sahibi olduğunu iyice idrak etmemiz lazımdır. Böyle idrak ettiğimiz zaman, Allah-u Zülcelal’in vahdaniyetini bilmiş oluruz.
İnsan, Allah-u Zülcelal’e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman sadece O’nun rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, kabul de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman, kabul de onlardan ayrılır.
Denilmiştir ki: “Herhangi bir insanı, bir sevap yaparken gördüğün zaman, bil ki o sevabın bir çok arkadaşı vardır. Herhangi bir insanı da bir günah yaparken gördüğün zaman, yine bil ki o günahın da birçok arkadaşı vardır.”
Yani bir insanı namaz kılarken, zikir yaparken, sadaka verirken gördüğün zaman, bil ki o kişi Allah-u Zülcelal’in dostudur. Çünkü o namaz kılan, zikir yapan ya da sadaka veren kişinin, bunun gibi daha pek çok sevabı vardır ve bunlar onun arkadaşıdır. Bir kimseyi de kumar oynarken, içki içerken yani bir günahın üzerinde gördüğün zaman, bil ki onun daha pek çok günahları vardır.
İşte bizim halimiz de aynen böyledir. Zaten mühim olan kendi halimizdir. Biz daima bir hayır yaptığımız zaman, o hayır başka hayırları da çeker. Bir günaha da düşersek iyi bilelim ki, o günah bizi başka günahlara sevk eder. Onun için elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı salih amellere sarılmamız lazımdır.
Allah-u Zülcelâl öyle kudret ve azamet sahibidir ki, her ne ibadet yaparsak yapalım; nasıl bir kişiye bir hediye vereceğimiz zaman, o kişi şerefli ve yüksek bir makam sahibiyse, ona vereceğimiz hediyenin makbul bir hediye olmasına gayret ediyorsak, Allah-u Zülcelal’e yaptığımız ibadetlerin de O’nun zatına layık olmasına gayret göstermemiz lazımdır. Bilhassa namaz konusunda çok titiz davranmamız lazımdır.
Abdest alırken besmele ile başlamalı, namazın içine girince de: “Ben Allah-u Zülcelal ile konuşuyorum, O’nun huzurundayım.” Diye düşünerek, rükûları, secdeleri tam manası ile yerine getirip, namazını sağlam olarak kılmak lazımdır. Bütün ibadetler de bu şekilde hareket etmek gerekir.
Fudayl bin İyaz şöyle demiştir: “Bir kimse, Allah-u Zülcelal’e karşı ağladığı zaman, onun bu ağlaması Allah-u Zülcelal’in kudret parmağını onun kalbinin üzerine koymasından ve ancak fazlından dolayıdır.”
Yine Fudayl bin İyaz şöyle demiştir: “Ben, dünyanın mecburen benden ayrılacağını gördüğüm için, kendi ihtiyarımla onu bıraktım.”
Yani insan biraz derin olarak düşünürse, bir gün dünyanın mutlaka kendisinden ayrılacağını anlayabilir. Onun için dünya ondan ayrılmadan, o kendi ihtiyarı ile dünyanın muhabbetini kalbinden çıkarır ve sadece Allah-u Zülcelal’in muhabbetini kazanmak için çaba gösterirse, bu kendisi için çok büyük fırsat olmuş olur.
Bir zat, İbrahim bin Ethem’in yanına geldi ve: “Ey Eba İshak, ben günahkâr bir kişiyim. Bana bir vasiyette bulun ki, o şekilde davranayım ve kendimi kurtarayım!” dedi. İbrahim bin Ethem ona şöyle dedi: “Ben sana bir kaç şey söyleyeceğim. Eğer bunları yerine getirirsen hem dünyada hem de ahirette zarar görmezsin.
Birincisi: “Sen Allah-u Zülcelal’e karşı günah işleyeceğin zaman nefsine söyle ki, ben O’nun rızkını bir daha yemeyeceğim, çünkü ben O’na âsi oluyorum!”
Bu sırada o adam: “Ey İbrahim, Şarkta, garb’da, havada, gökte, dağlarda, denizlerde Allah’ın rızkı var. O zaman ben nerede yaşayacağım?” deyince, İbrahim bin Ethem:
“Ey adam, hem sen O’na asi geleceksin ve hem de O’nun rızkını yiyeceksin. Peki bu hak mıdır?” diye sordu. Adam: “Hayır!” deyince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Peki o zaman ya günah işleme ya da O’nun rızkını yeme! İkincisi: Günah işlemek istediğin zaman O’nun yarattığı şehirde yani kainatta durma!” dedi.
Adam: “Bu birincisinden daha zordur.” deyince, İbrahim bin Ethem: “Ey Adam; sen O’na âsi geleceksin, sonra O’nun rızkını yiyip yarattığı mekânda duracaksın. Peki, bu uygun mudur?” diye sordu. Adam da: “Hayır!” cevabını verdi. İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Öyleyse ya günah işlemeyeceksin, ya da bu kâinatta durmayacaksın. Üçüncüsü: Günah işleyeceğin zaman, kendine O’nun görmediği bir yer seç ve orada günah işle!” dedi. Adam: “Ey İbrahim, O her yeri görüyor. İnsanın kalbinden geçeni dahi biliyor, O’ndan hiçbir şey gizli olmuyor.” deyince, İbrahim bin Ethem: “Öyleyse O’nun verdiği rızkı yemek, O’nun yarattığı kâinatta durmak ve O’nun göreceği şekilde günah işlemek senin hoşuna gidiyor mu?” diye sordu.
Adam: “Hayır!” diye cevap verince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Öyleyse ya günah işleme, ya da O’nun göremeyeceği mekânda günah işle! Dördüncüsü: Azrail aleyhisselam ruhunu almak için yanına geldiği zaman ona de ki: “Bana tevbe edinceye kadar mühlet ver. Tevbe edeyim de sonra benim ruhumu al” Bu şekilde ona teklifte bulun!” dedi. Adam: “O beni dinlemez.” deyince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Madem ki senin teklifini dinlemiyor. Olabilir ki, sen tevbe etmeden önce gelip ruhunu alır. Onun için kendini hazırla! Beşincisi: Allah-u Zülcelâl seni hesap için önüne durdurup ve günahlarının çokluğundan dolayı cehenneme sevk edilirsen: “Ya Rabbi, ben gitmiyorum!” diyecek kuvvetin var mıdır?” dedi. Adam: “Ey İbrahim, bu söylediklerin bana kâfidir. Bunları yapmam için bana dua et!” dedi ve bu şekilde İbrahim bin Ethem’in yanından ayrıldı.
İşte bizim de bunları çok iyi tefekkür etmemiz gerekir. Kudret ve azamet sahibi olan Allah-u Zülcelal’e karşı zayıf kuvvetimizle yanlış davranışlarda bulunmakla, kendi nefsimize haksızlık yapıyoruz demektir. Allah-u Zülcelâl hepimize hakikati göstersin.
Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin…
13 Aralık 2012 Perşembe
Namaz ile ilgili Ayetler
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Eğer bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın.Namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun.
BAKARA SURESİ
3- Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.
43- Hem namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
45- Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah’a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir.
110- Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
152- O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.
177- Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.
238-Namazlara ve orta namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun.
239-Eğer bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın, (korkudan) emin olduğunuz zaman da böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı zikredin (namazlarınızı yine her zamanki gibi huşû ile kılın).
277- İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar.
NISA SURESİ
55- Sizin asıl dostunuz Allah’tır, O’nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir.
58- Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır.
91 – Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi
Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?
ENAM SURESİ
72- Bize: “Namazı dosdoğru kılın, Allah’a karşı gelmekten sakının” (diye emredildi), toplanacağınız yer O’nun huzurudur.
92- Bu Kitap (Kur’ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab’a da iman ederler ve onlar namazlarına da devamlıdırlar.
162- De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.
ARAF SURESİ
170- Kitaba sarılanlara ve namazı kılmaya devam edenlere gelince, biz o iyilerin ecrini hiçbir zaman yitirmeyiz.
ENFAL SURESİ
3- Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar.
TEVBE SURESİ
71- Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Al lah rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir.
YUNUS SURESİ
87- Biz Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: “Kavminiz için Mısır’da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıbleye karşı yapın ve namazı kılın ve müminlere müjde verin.”
RAD SURESİ
22. Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler ve namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açıkça Allah yolunda harcarlar ve çirkinlikleri güzelliklerle yok ederler. İşte bunlar, bu hayatın akibeti kendilerinin olacak olanlardır.
IBRAHIM SURESİ
31- (Ey Muhammed!) İman eden kullarıma söyle: “Namazı dosdoğru kılsınlar, alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli (Allah için) harcasınlar.”
37- “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını namazı dosdoğru kılmaları için, senin Beyt-i Haram’ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmını onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler.
40- “Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! duamı kabul et!
MERYEM SURESİ
31- “Beni, nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti.”
55- Ailesine ve çevresine namaz kılmayı ve zekat vermeyi emrederdi ve Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.
TA-HA SURESİ
14- Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.
132- (Ey Muhammed!) Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel akibet takva sahiplerinindir.
ENBIYA SURESİ
73- Onları buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir.
MÜ’MİNUN SURESİ
2- Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.
9- Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler.
HAC SURESİ
35- Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.
78- Artık namaz kılın, zekat verin, Allah’a sarılın. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!
NEML SURESİ
3- Ki o (müminler) namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler.
NUR SURESİ
37- Birtakım insanlar (Allah’ı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.
56- Hem namazı kılın, zekatı verin ve peygambere itaat edin ki rahmete eresiniz.
RUM SURESİ
31- Başkasından geçerek hep O’na gönül verin ve O’ndan sakının. Namaza devam edin ve müşriklerden olmayın.
LOKMAN SURESİ
4- Onlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, âhirete de kesin olarak inanırlar.
17- “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir.”
AHZAB SURESİ
33- Namazı kılın, zekatı verin. Allah ve Resulü’ne itaat edin. Ey ehli beyt! Al lah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor.
FATIR SURESİ
18- Hem günah çeken bir kimse, başkasının günahını çekmeyecek; yükü ağır basan, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun. Fakat sen ancak o kimseleri sakındırısın ki, gaybda Rablerinin korkusunu duyarlar, namazı dürüst kılarlar. Temizlenen de sırf kendisi için temizlenir. Nihayet dönüş Allah’adır.
29- Allah’ın kitabını okuyan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak verenler, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticaret umarlar.
MÜCADELE SURESİ
13. Gizli (özel) bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? Fakat Allah da sizi affetti. Şu halde namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Al lah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
MEARİC SURESİ
22- Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.
23- Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar.
34- Namazlarına devam ederler.
MÜZZEMMİL SURESİ
20-Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur’ân’dan size ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur’ân’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Al lah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
BEYYİNE SURESİ
5- Halbuki onlar, dini sadece Allah’a tahsis ederek, Allah’ı birleyerek, ancak Al lah’a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.
CUM’A SURESİ (cuma namazi)
9- Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. 10- Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.
NISA SURESİ (Munafiklarin Namazi)
142- Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı pek az anarlar.
NAMAZIN FAYDASI
Ankebut-45- Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.
Bir önceki yazımız olan Bazı Sure Ve Ayetlerin Faziletleri başlıklı makalemizde ayet, cibril ve Fatiha Suresi hakkında bilgiler verilmektedir.
6 Aralık 2012 Perşembe
Cennetteki Yüksek Köşkler
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cennetlikler, kendilerinden yüksekteki köşklerde oturanları, aralarındaki derece farkı sebebiyle, sizin sabaha karşı doğu veya batı tarafında, gökyüzünün uzak bir noktasında batmak üzere olan parlak ve iri bir yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir.” Bunun üzerine ashâb–ı kirâm:
– Yâ Resûlallah! O yerler, peygamberlere ait ve başkalarının ulaşamayacağı köşkler olmalıdır, dediler. Resûl–i Ekrem şöyle buyurdu:
– “Evet, öyledir. Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, o yerler, Allah’a iman edip peygamberlere bütün benlikleriyle inanan kimselerin de yurtlarıdır.” (Buhârî; Müslim)
Sehl İbni Sa’d radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Cennetlikler, yükseklerdeki köşkleri, sizin gökyüzündeki yıldıza baktığınız gibi seyredeceklerdir.”(Buhârî)
“Cennet ehli hiçbir şeye pişmanlık duymaz Yalnız, Allah’ı zikirsiz geçirdikleri vakitler için pişman olurlar.” (Hâkim)
22 Kasım 2012 Perşembe
Helal Lokma
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Rasulullah s.a.v. Efendimiz hadis-i şeriflerinde “helali ve “ilim”i arayıp bulmak her müslümana farzdır, buyurmuşlardır, ilmin hakikati Allah Tealâ’yı, O’nun alemlerin yaratıcısı olduğunu, ahirette kullarını hesaba çekeceğini bilmektir.
Bu bilgi günahlardan pişman olup tövbe etmeye vesile olur. Tövbede sabit kalmak için ilim ve amel-i salih birbirinden ayrılmayan unsurlardır. Dervişin elinde ilim, kalbinde iman ve takva olmalıdır.
Rızkın helali olmadan da tövbede sabit kalınamaz. Bu hususta insanların birbirine yardımcı olması gerekir, insanlar arasında hukukun temini ve iyi ilişkilerin kurulması, birbirlerini aldatmamaları, birbirlerine zulmetmemeleri ve birbirlerinin helal rızkına yardımcı olmaları ile mümkündür. Yoksa gerek ilim, gerek ibadet haram üzerine kurulursa, kıraç bir tarla gibi bir miktar çalı çırpı yetişmesine sebep olur ama verim olmaz.
Halbuki Rasulullah s.a.v.: “Bir kimse kırk gün helal yemeye devam ederse yüce Allah kalbini nurlandırır. Hikmet kaynakları kalbinden taşar diline gelir.” buyurmuşlardır.
Helal yemek, yeme içme ve giyinmeyle ilgilidir. Haramlardan sakınmak ise binlerce günahı terk etmeye bağlıdır. Bu asırda aklımıza hayalimize gelmeyen çeşitli günahlar vardır.
Şeytanın bu konuda hileleri çok büyük olup, Adem Aleyhisselam’a secde etmeyen kovulmuş Azazil, evladını toplayarak Ümmet-i Muhammed’i baştan çıkarma yollarını hazırlamıştır.
“Madem peygamberleri hürmetine Allah onları kolaylıkla bağışlıyor, biz de onlara yollarını zorlaştıralım” diyerek haram işleri helal gösterme belasını insanlara sarmıştır. Böylece insanlar helal sandıkları haram işlerden dolayı tövbe de etmeyecekler ve günahlar âdet halini alacaktır. Bu yüzden yeme içme, evlilik, akrabalık ve benzeri birçok işte haram ve şüpheli işler meşru zannedilmektedir.
Hz. Sa’d (R.A) Rasulullah s.a.v. Efendimiz’den “duası makbul bir kişi” olması için dua rica etti. Efendimiz şöyle buyurdular:
-”Tertemiz helal şeyler ye, duan kabul olur.”
Yine bir hadis-i şeriflerinde Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyuruyorlar ki:
-”Nice toz toprak içinde, saçı başı dağınık yollara düşen kimse var ki, yediği de giydiği de haramdır. Bu haliyle elini açar, ‘Ya Rabbi, şu şu isteklerimi yerine getir!’ der. Öyle bir kimsenin duası nasıl olsun da makbul olsun!”
Bir başka hadis-i şeriflerinde de şöyle buyuruyorlar:
-”Yüce Allah Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya bir melek yerleştirdi. Bu melek hemen her gün oradan şöyle seslenir: ‘Haram yiyen kimsenin ne sarfı ne adli kabul edilir’”.
“Sarf” kelimesi ile anlatılmak istenen farz ibadetler, “adli” kelimesi ile de sünnet ve nafile ibadetlerdir. Yani haram yiyen kimsenin farz, sünnet ve nafile ibadetleri kabul edilmez. İşin başı yeme içmeye dayanıyor. Bu asırda kurşun sıkılmış bir hayvanın kesilmesinden faiz karışmış lokmaya kadar pek çok karışık mesele vardır.
Bir kimse on kuruşa bir elbise satın alsa, on kuruşun bir kuruşu haram olsa, bu elbise ile kıldığı namaz makbul olmaz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurmuşlardır ki:
-”İbadet on bölümden ibarettir. Dokuz bölümü rızıkta ve yaşayışta helali aramaktır.”
14 Kasım 2012 Çarşamba
MUSİBETE SABREDENE MÜJDELER OLSUN!
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) ‘Sabır ve namaz ile yardım isteyin’
‘And olsun ki... Sizi imtihan edeceğiz’
Allah-u Zülcelâl, ayeti kerime de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, (taate ve belâya) sabr ile bir de namazla (Hak’tan) yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah(ın yardımı) sabredenlerle beraberdir.Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlamazsınız.Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lütfu keremimi) müjdele.”(Bakara; 153-155)
Burada, ibadetler içinde sabrın yanında,özellikle namaz zikredilmiştir. Çünkü namazda Allah’ın kitabını okuma, dünya zevklerini terk etme, ahireti ve orada insanlar için Allah-u Teâlâ’nın, hazırlamış olduğu nimetleri hatırlama vardır. İşte, bu sebeplerdir ki Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, bir sıkıntıyla karşılaştığı zaman, hemen namaz kılmaya başlardı.
Ayet-i kerimede nimetin, kimi zaman belâ ve çeşitli musibetlerle bir arada bulunabileceği beyan edilmektedir. Fakat bela, musibet ve imtihanlara katlanmak, müşriklerden ve Kitap Ehli'nden oluşan düşmanlara karşı direnmek için sabır ve namaz ile yardım dilemekten başka çare yoktur. Çünkü sabır ile irade güçlendirilir, sıkıntılara karşı tahammül gösterilir, musibetlere karşı sebat elde edilir ve Allah sabredenlerle beraberdir.Allah’ın yardımı, zaferi, koruyup gözetlemesi ve desteklemesi onların yanındadır. Allah-u Zülcelâl, sabır ve namaz ile yardım istenebileceğini bize gösterdi. Çünkü kul ya bir nimet içerisindedir ona şükretmesi gerekir ya da bir sıkıntı içerisindedir buna da sabretmesi gerekir.
Mümin, sabır ve Allah'a karşı huşu ile kalbi dolduran ve insanın ruhunu her türlü hayâsızlık ve münkerlerden uzaklaştıran namaz ile yardım dilediği takdirde; onun için zorluklar önemsizleşir, her türlü sıkıntı ve meşakkate katlanır, her türlü zorluk ve kedere direnç gösterir.
Bundan dolayı, Allah-u Zülcelâl sabır ve namazı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Dininizi ve dininizin şiarlarını zafere götürmek için yardım isteyiniz. Karşı karşıya kaldığınız her türlü sıkıntı ve musibete karşı yardım dileyiniz.”
Bu hususlarda, insana ağır gelen her türlü dert ve tasayı hafifleten sabır ve insanın kalbine Allah'a güveni yerleştiren, sıkıntıları unutturan namaz en büyük iki vasıtadır.
Namazın özellikle anılması, insana en zor gelen zahirî bir amel olduğundan dolayıdır. Allah sabredenlerin yardımcısıdır, onların duasını kabul eder, kederlerini giderir. …
Allah kullarını imtihan eder
Daha sonra Allah-u Zülcelâl, yeminle şöyle buyurmaktadır: “Yemin olsun ki ey müminler; sizleri savaşta düşmana karşı duyacağınız az bir korku, bir miktar kıtlık ve kuraklıktan dolayı açlık, kaybolmaları, zayi olmaları suretiyle mallardan yana eksiklik, kâfirlerle savaşmak ve başka şeylerle uğraşmaktan dolayı ölmek suretiyle canlardan yana eksiklik, telef etmek suretiyle meyvelerden yana bir eksiklik gibi musibetlerle karşı karşıya bırakacağız, sizi imtihan edeceğiz...”
İmam-ı Şafiî'ye güre mahsullerin azlığı, çocukların ölümü demektir. Çünkü kişinin çocuğu, kalbinin meyvesidir.
Ayet-i kerime de bir yeminin yapılmasının sebebi ise gelecekte ansızın karşı karşıya kalacakları olaylardan yana, müminlerin gönüllerinin rahatlaması, huzura ermesi, bir musibete maruz kaldıklarında ise Allah'ın kaza ve kaderine rıza göstermeleri içindir. Nitekim bütün bunlar gerçekleşti. Sahabe asrında bir mümin iman edince birden fakir oluverir, ailesi onu terk ediverirdi. Ya da Medine'ye hicret edip de Mekke'yi terk ettikleri sırada, yurdundan, malından uzak kalırdı. Bir sahabe savaşa gittiği zaman, birkaç hurma ile yetinmek zorunda kalırdı. Özellikle Ahzab ve Tebük gazvelerinde... Muhacirler, Medine'nin sıtma ve vebası ile karşılaştığında, ölüme maruz kalırlardı. Daha sonraları ise Medine'nin iklimi zamanla güzelleşti.
Kaza ve kadere iman eden müminlere müjedele! Fakat bu müjde ancak, felaket ve musibetin çöktüğü ilk anda sabredenler içindir. Bunlar, bu sabırlarından dolayı da Allah katında ecirlerini umarak: “Muhakkak biz Allah aidiz ve muhakkak biz O'na dönücüleriz” derler. İşte bu, onların işlerinde güzel akıbet ile karşılaşacaklarının müjdesidir. Sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir. Rablerinden günahları için bir mağfiret onlara has bir rahmet de vardır.
Bu rahmetin etkisini, musibet ile karşılaştıkları vakit kalplerindeki serinlikte, ruhlarının ferahlığında bulurlar. İşte kâfirler, müminleri bu rahmetten dolayı kıskanır. Çünkü kâfir, bir musibet ile karşılaştığında dünya ona dar gelir. Bazen kendisini öldürüp intihar dahi edebilir. Amerika gibi onların memleketlerinde, intihar olayları bundan dolayı çoktur!
Gerçekten sabreden kimseler hakka, doğruya hidayet bulan, faydalı fiiller işlemeye Allah tarafından yönlendirilenler, dünya ve ahiret hayrını elde ederek umduklarına kavuşanlardır.
Ebu Musa'dan,Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Kulun oğlu öldüğünde, Allah-u Zülcelâl meleklerine: ‘Kulumun oğlunun ruhunu kabzettiniz mi?’ diye sorar. Onlar: ‘Evet’ derler. Yüce Allah: ‘Onun kalbinin meyvesini mi aldınız!’ buyurur. Onlar: ‘Evet’ derler. Yüce Allah: ‘Peki, kulum ne dedi?’ Der. Onlar: ‘Sana hamdu sena etti, (“innâlillah ve innâileyhiraciun” diyerek) istircada bulundu. Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Siz kuluma cennette bir ev yapınız ve ona Hamd Evi adını veriniz.” (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî)
Allah ne takdir ettiyse o olur…
İbn Abbas radıyallahu anhu, şu hadis-i şerifi rivayet ediyor: “Ey genç, ben sana bazı şeyler öğreteceğim (bunları iyi dinle) Sen Allah’ı(n koyduğu emir ve yasak sınırlarını) koru, Allah da seni korur. Sen Allah’ı koru, O’nu yanında bulursun. Bir şey istediğinde, Allah’tan iste. Yardım istediğinde, Allah’tan yardım iste. İyi bil ki bütün Ümmet, sana bir fayda sağlamak için bir araya gelecek olsa ancak, Allah’ın senin için yazdığı kadar fayda verir; yine, bütün Ümmet sana bir zarar vermek için bir araya gelecek olsa ancak Allah’ın senin için yazdığı kadar zarar verebilir. Artık kalemler kaldırılmış, defterler kurutulmuştur(kapatılmıştır). (Ahmed b. Hanbel, Tirmizi)
Hadiste geçtiği üzere,eğer bütün insanlar, Allah-u Zülcelal’in senin hakkında takdir etmemiş olduğu bir konuda sana yararlı olmak isteseler, o işi yapamazlar. Buna karşılık bütün insanlar, Allah'ın sana takdir etmemiş olduğu bir zararı sana ulaştırmak isteseler, bunu başaramazlar.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, diğer bazı hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Hoşuna gitmeyen bir olay karşısında sabretmek, senin hakkında çok hayırlıdır. Sabrın sonu zafer, sıkıntının sonu ferahlık ve zorluğun arkası kolaylıktır.” (Tirmizi, İmam Ahmed)
“Kul, Allah katında öyle bir dereceye erer ki, bu dereceye hiç bir amel ile ermesi mümkün olmaz, ancak uğrayacağı bir bedeni kazaya katlanmak sayesinde o dereceye erebilir.”
İbn-i Abbas radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre, başka bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü en önce cennete çağırılacak olanlar, sevinçli ve sıkıntılı anlarında Allah'a çok hamdedenlerdir.”
Buna göre kul, başına gelen sıkıntılara sabırla katlanmalı ve bilmeli ki; Allah'ın kendisine verdiği belalar, başından savdığı belalardan çok daha fazladır. Bunu düşünerek, Allah'a hamdetmelidir. Ayrıca mümin, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi kendisine örnek almalı ve onun eziyetlere karşı nasıl sabrettiğine bakmalıdır.
Sabredenleri mükâfatlar bekliyor
“Kıyamet günü iyi amel işleyenler huzura gelince; namaz kılanların, oruç tutanların, zekât verenlerin ve hacca gidenlerin amelleri tartılarak sevapları verilir, fakat belalara sabredenler için ne terazi kurulur ne de defterleri incelenir. Bunlar üzerine, dünyada ne kadar bela yağdırıldı ise aynı şekilde üzerine sevap yağdırılır.Dünyada başı hiç derde girmemiş kimseler bu durumu görünce, vücutlarının makaslarla doğranmış olmasını temenni edecekler(dir).” buyurulmuştur.
Nitekim Allah-u Zülcelal: “Hiç şüphesiz, sabredenlere mükâfatları hesapsız olarak verilecektir.” (Zümer; 10) diye buyurmuştur.
Yine bazı kitaplarda denilmiştir ki; “Bir kimse başına gelen musibete sabrederse onun için üç yüz derecelik sevap verilir ki her derecenin arası, yerle gök arası kadardır.Bir kimse ma'siyetten uzak durursa, sabırlı olursa, onun için dokuz yüz derecelik sevap yazılır ki iki derecenin arası, arş ile yerin dibi arası kadardır.”
İbn-i Mübarek radıyallahu anhunun da şöyle dediği anlatılır: “Musibet önce birdir, ağlayıp sızlama sonunda iki olur, şöyle ki: Birinci musibet başa gelen neyse odur. İkinci musibet ise ağlama sızlama sonunda, o musibetin verilecek müfakâfatının elden gitmesidir. En büyük musibet de mükâfatının elden gitmesidir.”
Allah-u Zülcelâl bizlere sabır ihsan edip razı olacağı amel-i salih işlemeyi nasip eylesin. (Âmin)
8 Kasım 2012 Perşembe
Rabbimizi Unutmadan Yaşamak
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Allah’ı bilmek Allah’a itaati, Allah’a itaat Allah’ı sevmeyi gerektirir. Allah sevilince de Allah’tan korkulur. Sevgi ile korku müşterektir.
Ölüm yokluk değildir. Bir mekândan başka bir mekâna göçmek, yer değiştirmektir. Her iki mekân da Allah’ın mülküdür. Allah’ın mülkünden yine Allah’ın mülküne sefer edilir. Fakat ahiretteki durum dünyada yapılanlara bağlıdır. Tevbenin önemi de bu yüzdendir. Ölümü bilen hazırlıklı olur. Ölüme hazırlıklı olan Allah’ı bilir. Ölümü ve Allah’ı bilen günahtan sakınır.
Tevbesiz kul olmaz. Peygamberler dahi sürekli tevbe ederlerdi. Bu isyandan değil, azamet-i ilâhiyeye layık olan tazimden, haşyetten, Allah’a olan muhabbetten dolayıdır. Allah’ı bilmek Allah’a itaati, Allah’a itaat Allah’ı sevmeyi gerektirir. Allah sevilince de Allah’tan korkulur. Sevgi ile korku müşterektir. Ben Rabbimi çok seviyorsam O’ndan korkarım ki emrine asi olmayayım ve Rabbimin fermanından bir lahza dışarıya çıkmayayım.
Allah’tan korkmak arslandan korkmak gibi midir? Hayır… Arslan maddi hayatımıza son verir. Bizi sakat bırakabilir ya da öldürebilir. Allah’tan korkmak haşyettir, O’na saygısızlık etmemeye titizlik göstermektir.
Allah’ı bilmek ilim ister. İlim de amel ister. İlmi olup amel etmeyenlerin ahirette karşılaşacakları şey hesap ve azaptır. “Niçin bildiğinle amel etmedin?” suali ile karşılaşırlar. Allah’ı bilmemek günaha ve isyana götürür. Ya Hakk’a giden yola girilir, ya nefse ve şeytana itaat eden yola… Üçüncü bir yol ve ahirette de üçüncü bir mekân yoktur. Ya cennet ve cemal veya cehennem ve azap…
Bu yüzden sırf dünya için çalışıp ahireti bırakmak olmaz. Asıl gaye ebedi saadetin yaşanacağı bir ahiret hayatına erişmektir. Bu sebeple dünyada yapılacak her şeyin ahirette iyi bir karşılığı olmalıdır. Dünyada ne için bulunduğunu bilmek, Rabbinden gafil olmamak şarttır.
Manevi ilimlere önem vermek, iç alemi daima kontrol edip kalplerin günahla, isyanla dolmasını engellemek ve yapılan her işin amel-i salih olmasına çalışmak, alimlerimizin, maneviyat büyüklerimizin şiarı olmuştur. Allah Tealâ da onların yardımcısıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Bizim uğrumuzda çalışanlara elbette yolları mızı açarız.” (Ankebût, 69).
Rasulullah s.a.v. Efendimiz de: “Bir kimse öğrendiği ile amel ederse Allah Tealâ ona bilmediklerini de öğretir.” buyurmuşlardr. Bildiklerini hayatlarına tatbik eden kimseler tevbeyi de hakkıyla yapmış olurlar. Zira tevbeden maksat bugün günah işleyip yarın tevbe etmek değil, Allah’ın rızasına uygun olmayan hallerden vaz geçmektir. Böylece “Eğer Allah’tan korkarsanız, Allah size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir.” (Enfal, 29) mealindeki ayete muhatap olunur.
Bu anlayışı ele geçirmek çok önemlidir. Çünkü anlayış sahibi olan kişi, her hakkın gereğini yerine getirir. Allah Tealâ’nın, aile, akraba ve komşu gibi her tür hakkın gereğini yerine getirerek rahmete, merhamete mazhar olur.
Muhammed Parisa Hazretleri “Faslu’l-Hitab” isimli eserinde Ebu Said Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Cüz’î aklımızla yaptığımız küçük bir işe kıymet verip onu büyük görüyoruz. Cenab-ı Hakk’ın bunca fazl u keremini, nihayetsiz rahmetini görmezlikten geliyoruz. Bu gaflet halinin, bu unutkanlığın büyük bir perde, kalın bir hicap olduğunu anlamamız, kötü huyların, süşî düşüncelerin, insanın gözüne perde olduğunu bilip bu hallerden kurtulmaya çalışmamız lazım geliyor. Biz hesabı kendimize göre yapıyoruz. Oysa Allah’ın kitabına göre olması gerekir. İşlerimizi Allah’ın emrine göre yapmamız gerekiyor. İki cihan erdinden kurtulmadıkça, yaratılmışların cümlesinden gözümüzü kesip Allah’a dönmedikçe hakiki hürriyete ve hayra kavuşmaya imkan yoktur. Çünkü bizim düşüncemiz ya nefsimizin hesabı ya şeytanın, kötü arkadaşın iğvası ya da dünyanın muktezasıdır. Bunlarla Allah Tealâ Hazretleri’ni unutup, kulların köleliğini kabul etmiş oluyoruz.”
Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin sözünü ettiği köleliğe düşmeden yaşamanın yolu belli. Hayatımızın her anını Allah Tealâ’yı unutmadan yaşamak… O zaman yaptığımız bütün işlerimiz hayra döner, dünyada yaptıklarımız da ahirette kurtuluşumuza vesile olur.
1 Kasım 2012 Perşembe
GAFLETE DÜŞENE; ‘GEL KARDEŞİM…’ DİYELİM
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Müslüman uyarılmayı kabul eder
Vaaz, nasihat, emr-i bilmaruf ve nehy-i anil-münker yap, yani iyiliği, hakkı tavsiye et ve kötülüğü uzaklaştır! “Hatırlat, zikir (hatırlatmak) ve vaaz müminlere fayda verir.” (Zariyat, 55)
Hepimiz biliriz ki fasıklara, günahında ısrar edenlere, Kur'an, Tevrat ve İncil'in hepsini okusan da onun kulağına girmez, bunlardan bir fayda görmez. Bakınız Allah-u Zülcelâl ne buyuruyor; “Vaaz, nasihat, müminlere fayda eder.” Demek ki, burada bize Allah-u Zülcelâl tarafından bir emir vardır ki, mümin sıfatıyla bu nasihatlerden faydalanmamız gerekmektedir.
Bazı insanlarda olduğu gibi hiç kulağına girmemek, bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak ya da duyup da tatbik etmemek şeklinde olmamalıdır. Nasıl ki, bazı insanlar, “İşte, şu kişilerin kararları kâğıt üzerinde kaldı, hiç bir fayda sağlamıyor, tatbik edilmiyor” diyorlarsa vaaz da böyledir.
Hakikaten, tatbik edilmeyen kararın hiç bir faydası yoktur. Bunun için vaazlarda anlatılanları tatbik etmek lazımdır. Söylenen emir ve nehiyleri yerine getirmek lazımdır. Elden geldiğince nefis ve şeytanla mücadele ederek o vaazları tatbik etmeye çalışmalıdır. Buna ek olarak insan; kalbine, ruhuna, sırrına, Allah ile kendi arasındaki duruma daima dikkat etmelidir.
İnsan manevi olarak düzeldiği zaman, o maneviyatın düzelmesiyle, mutlaka zahiri azaları da düzelecektir. İnsanın maneviyatı, kalbi, sırrı iyi olmadığı zaman, o kişi ne kadar mücadele etse, gayret gösterse de kendini düzeltemez. Bunun için Ashab-ı Kiram, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme, bu tür manevi hastalıkların tedavi etmesi için çok soru sormuşlar ve bu konuda çok gayret sarf etmişlerdir. Çünkü insana maneviyat bakımından hastalık veren, yedi tane büyük kalbi hastalık vardır. Kıyamet Günü bunlardan her birisi cehennemin bir kapısı olacaktır. Haset, kibir, ucub gibi sıfatlar, Kıyamet Günü’nde insanın Cehennem ateşine atılmasına sebep olacak sıfatlardır.
Hz. Muaviye’nin ilk müslüman olduğu sıralarda, maneviyat bakımından noksanlığı vardı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hemen onu ikaz etti ve ona; “Ya Muaviye! Kalbindeki zerre kadar kalbi amel, dağlar gibi zahiri amelden daha eftaldir” dedi.
İşte, bunun için insanın kalbini, ruhunu, sırrını, kendisiyle Allah arasındaki durumu düzeltmesi, Allah'ın katında çok makbuldür.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz ki, kendi nefsini kötü sıfatlardan (manevi hastalıklardan) temizleyen iflah olmuştur.” (Şems, 9)
Bakınız Ashab-ı Kiram nasıldı; bir kimse, bir olay üzerine, Hz. Ömer'e radıyallahu anhu; “Ya Ömer! Allah'tan kork!” diyor. O kimse öyle dediğinde, Hz. Ömer radıyallahu anhu, yanında Allah'ın ismi anıldığı için, Allah'ın mübarek ismine hürmet etmek için, mübarek yanaklarını yere sürmüş, o şekilde saygıda, tazimde bulunmuştur.
Harun Reşid'e, ordusuyla, askerleriyle atlı olarak bir yere giderken, yolda birisi; “Ya Harun! Allah'tan kork!” dedi. Bunun üzerine Harun Reşid ve ordusundaki bütün askerleri, Allah-u Zülcelâl'e tazim ve hürmet göstermek için atlarından inmişlerdir. İşte bu insanlar, manevi olarak nefislerini temizlemiş kimselerdir.
Şimdi sen her hangi bir müslümana; “Allah'tan kork!” desen, “Sen kendine bak!” diyecektir... Oysa bakınız, anlattığımız kimseler Emiru’l Müminin, yani devlet başkanı oldukları halde, o söze nasıl karşılık verdiler...
Onlara; “Allah'tan kork!” denildiğinde, nasıl karşılık veriyorlardı! Onlar ne kadar tevazu sahibi, ne kadar da alçak gönüllüydüler. Onlarda; kibir, riya, ucub, nefis vs. yoktu. Bunlar bizim için çok büyük bir örnektir.
‘Sen kendine bak!’ (!)
Dediğimiz gibi zamanımızda, bir kimseye; “Allah'tan kork!” deseniz, hemen; “Sen kendine bak, ben korkuyorum” veya; “Sen kendine bak, bana karışma” diyecektir.
Dikkat edin! Bu söz çok büyük bir günahtır. Çünkü bu, kardeşinin nasihatini kabul etmemektedir. Oysa Allah (celle celaluhu) “Vaaz ve nasihat, müminlere fayda verir” buyurmaktadır. Demek ki öyle cevap veren bir kimsede, mümin sıfatı yoktur. Buna çok dikkat etmemiz lazımdır.
Olur ki, bir arkadaşımız bize nasihat ederse; “Başım gözüm üstüne. Hay hay, senin dediğini yaparım. Senin dediğin, benim ebedi saadetimi kazanmama sebeptir” diye, düşünerek kabul etmemiz ve ona karşı çıkmamamız lazımdır. Çünkü ayette buyurulduğu gibi müminler nasihatten faydalananlardır. Bunun için güzel bir sıfat olan uyarıya, nasihate açık olmaya çalışalım.
Hz Ömer radıyallahu anhu ölümün var olduğunu bildiği halde, maaşla adam tutmuş ve her gün, o kişinin gelip kendisine: “Ölüm var! Ölüm var!” diye, uyarıda bulunmasını istemiştir. Niçin? Çünkü bir başkası tarafından kendisine hatırlatma ve nasihatte bulunulmasını arzu ediyordu.
İşte, hepimizin, böyle birbirimizden gelecek uyarı ve nasihatlere açık olması gerekmektedir. Keşke, mümin kardeşimiz bize her fırsatta; “Bak gaflete düştün, hemen zikir yap, şu günahı yapma” dese... Keşke her zaman bize böyle seslenseler… Niçin? Çünkü bu, ebedi saadetimizi kazanmaya sebeptir. Bizden öncekiler niçin daima kendilerine nasihat edilmesini istiyorlar, hatta üzerine para veriyorlardı? Demek ki onlar, ayet-i kerimenin hakkını vermeye gayret ediyorlardı.
Kişi, bir kimse kendisine nasihat ettiği zaman, eğer İslam ahlakıyla ahlaklanmış ve mümin kardeşini seviyorsa bilecek ki, o nasihat eden şahıs, beni mümin kardeşi olarak gördüğü, beni sevdiği için bana nasihatte bulunmaktadır. Çünkü müminlerin arasında muhabbet ve sevgi bağı vardır. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede
“Şüphesiz müminler kardeştir.” (Hucurat, 10)
Kişi düşünecek ki, bu benim mümin kardeşim olduğu için bana nasihatte bulundu ve hemen kabul edecek. Allah için birbirini sevmek Allah (celle celaluhu) indinde çok makbuldür ve birbirini sevenlere, Kıyamet Günü’nde çok büyük bir mükâfat verecektir.
İbrahim bin Edhem’e âşık olan adam
İbrahim bin Edhem kuddise sırruhu bildiğiniz gibi, malını mülkünü bırakıp fakirlik içinde yaşadı. Bir gün, o fakir haliyle, bir camiye gitti. Namazını kıldıktan sonra, (onu tanımayan) müezzin camiyi kapatmak için onu dışarıya çıkarmak istedi. O; “Benim kimsem yok, ben garibim, yabancıyım, bu gece burada kalayım” dediyse de müezzin; “Hayır, yabancılar camiyi soyuyorlar, hırsızlık yapıyorlar, ben kimseyi içeride bırakmam” dedi. İbrahim bin Edhem; “Ben nereye gideyim, tanıdığım kimse yok, hava soğuk, bu gece burada kalayım” diye yalvardı. Müezzin onca yalvarmaya kulak asmayarak, kabul etmedi ve onu eliyle çekip yüzüstü sürükleyerek dışarı çıkardı.
İbrahim bin Edhem kuddise sırruhu, kapının önüne konulunca ilerde ateşi yanan bir hamam gördü. Hamamın kapısına gelerek, oraya girmek istedi ve hamamın ateşini yakan şahsa selam verdi. Hamamcı selamını almadı, yalnız eliyle ‘otur’ diye işaret etti. İbrahim oturdu, fakat adamın haline hayret etti. Çünkü adam bir sağa, bir sola bakıyordu. İbrahim, bu adam beni öldürecek mi, ne yapacak acaba, selamımı da almadı, diye düşünmeye başladı...
Adam işini bitirdikten sonra; “Aleyküm selam” dedi. İbrahim ona; “Ya mübarek! Niçin selamımı verdiğim zaman almadın?” diye sordu. Adam; “Ben burada ücretle çalışıyorum, işimle meşguldüm. Bunun için işimi bitireyim de sonra selama cevap vereyim diye düşündüm” dedi.
“Peki, o sağa sola bakmak neydi?” diye sorunca İbrahim bin Edhem, adam; “Ben bir sağa bakıyorum, bir sola bakıyorum, bilmiyorum ki Azrail aleyhisselam canımı hangi taraftan gelip alacak. Bu şekilde her an ölümü bekliyorum” dedi. Ve devamla; “Ben Allah için İbrahim bin Edhem'i öyle seviyorum, ona öylesine aşığım ki, ‘Ya Rabbi! Onu bir görsem de öyle canımı alsan’ diye, dua ediyorum” dedi.
Bunun üzerine, İbrahim bin Ethem; “Eyvah! Allah beni senin yanına nasıl getirdi biliyor musun? Yüzüstü sürünerek senin yanına geldim, Allah senin duanı nasıl kabul etmez! Öyle kabul etti ki, yüzüstü sürünerek geldim. Sana müjdeler olsun, ben İbrahim'im” dedi. Öylesine candan kucaklaştılar ki, neredeyse muhabbetten birbirlerini yiyeceklerdi...
O sırada adam dua etmeye başladı; “Ya Rabbi! Benim isteğim yerine geldi, emanetini al” dedi ve hemen oracıkta, İbrahim bin Edhem'in kucağına yığılıverdi...
İşte bakınız, onlar, Allah için birbirlerini böyle seviyorlardı. Oysa dünya için birbirini sevmenin faydalı bir neticesi yoktur. İnsanlar birbirlerini dünya için sevdikleri zaman, birinin dünyalığı kalmadığında, sevgi ve muhabbetleri de sona eriyor. Ama Allah için olan muhabbet ise kıyamete kadar devam ediyor, hatta haşir meydanında, ahirette de devam ediyor.
Arkadaşına sahip çık!
Nasıl, dünya hayatında bir tehlikeyle karşılaştığımızda, hemen arkadaşımızı o tehlikeden kurtarmak için yardıma koşuyoruz, aynı o şekilde, ahiret bakımından da birbirimize yardımcı olmamız lazımdır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor; “Cennet, size ayakkabınızın bağından daha yakındır.” Demek ki insan günah işlediği zaman sanki cehennemin içinde, sevap işlediği zaman da cennetin içindedir.
Bir arkadaşımız bir hataya (günaha) müptela olduğu zaman, cehennemin içindedir. Öyleyse onu cehennemden çekip çıkarmak lazımdır. Niçin geçici bir hayat olan dünyanın tehlikesinden onu koruyoruz, muhafaza ediyoruz da ebedül ebed, hiç bitmeyecek olan ahiretin musibetinden, tehlikesinden onu muhafaza etmiyoruz?
Dünya hayatı, hakikaten göz önünde olduğu için arkadaşımızın başına bir musibet geldiği zaman, hemen ona “Başın sağ olsun”, “Geçmiş olsun” diyoruz, oysa ahiretin musibetine gelince, yokmuş gibi davranıyoruz, onu bu musibetten dolayı taziye etmiyoruz. Halbuki, bu çok daha büyük bir afettir!
Dikkatle düşünelim; iki tane dost, ahbap var. Bunlardan birisi namaz-niyazlı, diğeri ise namaz kılmıyor, her pisliği yapıyor. Bunlar yan yana geldiğinde, birbirlerinin hatırını soruyorlar. Birisi “Ben iyiyim” diyor. Öbürünün hatırını sorduğunda, o da “Ben de iyiyim” diyor. Oysa “İyiyim” demesine rağmen pislik içindedir, namaz kılmıyor, günah işliyor, cehennem ateşinin içindedir! Öbür namaz-niyazlı arkadaşı; “Evet, sen de iyisin” diyor. Beraber yemek yiyorlar, çay içiyorlar, sohbet ediyorlar…
Oysa arkadaşı, az bir musibete uğrasa, bir trafik kazası geçirse, yahut da bir tarafında yara çıksa, hemen “Geçmiş olsun, ne oldu sana!” diyecektir. Oysa ahiret bakımından musibete uğradığı, Allah'ın azabının içinde olduğu zaman, sanki bir şey yokmuş gibi davranmaktadır!...
İnsanlar, sanki ahiret kendilerinden uzakmış gibi davranmakta, gaflet uykusunda uyumaktadırlar.
Bu konuda çok dikkatli olalım. Birbirimize sahip çıkalım. İslam ahlakına uygun bir şekilde, kardeşliğin gereği olarak, birbirimize, yumuşak bir dille, iyiyi ve güzeli, hakkı tavsiye edelim.
Kötü hal ve davranışları olan kardeşlerimizi nefsi ve şeytanıyla baş başa bırakmayalım: “Gel kardeşim, bak biz böyle yapıyoruz, şunları yapmıyoruz, Allah-u Zülcelâl bunu yasaklamıştır” diyelim. Hep birlikte, el ele vererek, Allah'a doğru yürüyelim, inşaallah.
18 Ekim 2012 Perşembe
TEVBE, ZİKİR VE NAMAZIN ÖNEMİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Tevbe edenlere mükâfatlar var
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah’ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, müminlerle birliktedirler. Allah, müminlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146)
Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Yine ayet-i kerimden anlıyoruz ki tevbedir! İnsan tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir. Bu müjdeyi ise Allah-u Zülcelâl, şu ayeti kerimede haber veriyor: “Ancak tevbe ve iman edip iyi amel işleyenler başka; çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.”(Furkan; 70)
Tevbe, mümin için imandan sonra en büyük nimettir. Tevbe çok mühimdir bilhassa bu ahir zamanda, sokaklar ve çarşılar, sanki günah denizi gibi olduğu için çok daha mühim hale gelmiştir. Bir insan denize düştüğü halde “Ben ıslanmadım” diyebilir mi? Her kim olursa olsun sabahtan akşama kadar, bu günah denizinin içine girmişse ıslanacaktır, kirlenecektir.
Bir kul, tevbe ettiği zaman Rabbi ile sulh etmiş, arasını düzeltme yoluna girmiştir. Çünkü kişi şeytanın yanında olduğu zaman, şeytan Allah-u Zülcelal’e düşman olduğu için sanki o da düşman olmuş gibi olur. Şeytanın yanından ayrılıp Allah-u Zülcelal’e tevbe ettiği zaman, kendi Rabbi ile sulh yapmış, barışmış olur.
Öyle ise İslam dininde, tevbeden daha güzel bir şey var mıdır? İnsan için öyle büyük ve kıymetli bir nimettir ki, anlatmakla bitiremeyiz. Onun için tevbenin kıymetini iyi bilelim.
Bazı insanlara, “Gelin tevbe edin” dediğimiz zaman o kimseler: “Allah, benim gibi bir adama azap verir mi?” diyerek, bir kibrin ve ucubun (kendini beğenmişliğin) içine giriyorlar. Oysa işledikleri günahlarla Allah katındaki hallerini bir bilselerdi, ne kadar yanlış düşündüklerini anlayacaklardı.
Tevbe, Allah’ın gazabını söndürür
Allah-u Zülcelal’e hamd-ü senalar olsun ki, bize çok büyük bir nimet olarak iman vermiş ve bu imandan sonra da tevbe ederek yanlış yaptığımızda dönebilmeyi nasip etmiştir. İnsan, kulluk yolunda kendisinde bir ilerleme olmayıp yerinde saydığı zaman veya geri gittiği zaman, hemen tevbeye kaçmalıdır. “Acaba Allah-u Zülcelâl, bu günahtan dolayı bana gazaba mı geldi?” diyerek, hemen tevbeye sarılmamız lazımdır.
Aylarca tevbeyi terk etmek, çok yanlıştır.
Nice işlediğimiz günahlar vardır ki, biz onları unutuyoruz fakat kıyamet gününde bu günahların hepsini zerresine kadar göreceğiz. Bunların hepsi Allah-u Zülcelal’in katında sabittir. Fakat biz, gaflete düşmüşüz, o günahları unutmuşuz. Hiç hatırımıza getirmiyoruz. Bu sebeple, bütün yapmış olduğumuz günahlardan tevbe etmeliyiz. Böyle yaparsak, Allah-u Zülcelâl, bu unutmuş olduğumuz günahlarımızı da sevaba çevirecektir inşaallah.
Aliyyü’l-Havvas, her sabah ve her akşam vücudunda ne kadar aza varsa hepsinden tevbe ediyordu. Gözlerinden, kulaklarından, dilinden, ayaklarından, kalbinden yani bütün azalarından birer birer: “Ya Rabbi! Bu azalarımla yapmış olduğum bütün günahlarımdan ben pişmanım” diye tevbe ediyordu. Ve diyordu ki: “Tevbe, Allah-u Zülcelal’in gazabını söndürür.”
Çünkü insan bir günah yaptığı zaman, Allah-u Zülcelâl ona gazaba gelir. Hatta insan günah yapıp da Allah-u Zülcelâl ona gazaba geldiği zaman, Arş ve Arş’taki melekler korkudan titrerler. İşte, biz de günahı böyle görüp farkına varmalıyız.
Kabrimiz bize sesleniyor
Dünyada dolaşıyoruz, yiyoruz, içiyoruz, önümüze ne gelirse yapıyoruz ama hakikat böyle değildir. Biz Allah-u Zülcelal’e karşı nasıl davranıyorsak, ağaçlar, taşlar, topraklar da bize o şekilde muamele ediyorlar. Hatta kabrimiz de bize öyle muamelede bulunuyor. Eğer biz vaktimizi ibadetle, zikirle, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı işlerle geçirirsek, kabrimiz bize şöyle sesleniyor: “Allah senden razı olsun! Ben sana aşığım. Ne zaman yanıma geleceksin? Sen benim yanıma geldiğin zaman, sana hürmet edeceğim.”
Ama günahlarla meşgul olup, Allah’a asi olduğumuz zaman, yine o kuru toprak bize şöyle sesleniyor: “Allah seni kahretsin! Ben sana karşı çok öfkeleniyorum. Sen benim yanıma ne zaman geleceksin? Geldiğin zaman senin kemiklerini birbirine geçireceğim.”
Eğer biz, Allah-u Zülcelal’e âşık olursak onlar da bize âşık oluyorlar. Fakat biz asi olursak, onlar da bize buğzediyorlar.
Allah-u Zülcelâl bizleri, kendisine ibadet edelim diye yaratmıştır. Allah-u Zülcelâl, bizi bu dünyaya kendi rızasını kazanabilmemiz için göndermiştir. O halde, kalbimizde daima Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için bir merak, bir hararet ve yanma bulunmalıdır. Eğer insanın kalbinde Allah-u Zülcelal’in rızasının merakı varsa günbe gün, saatbe saat mutlaka O’na doğru gidecektir.
En hayırlı amelle meşgul olalım
Allah’ın zikri insan için kurtuluştur. Bunu daima söylüyoruz fakat istediğimizi maalesef yerine getirmiyoruz. Allah-u Zülcelal’in zikri, insan için hem çok kolay hem de çok büyük bir sevaptır.
Ebu’d-Derda radıyallahu anhu anlatıyor: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, (bir gün) sordu:
- En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, Melîk’inizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi? (Ashab-ı Kiram):
- Evet! Ey Allah’ın Resulü! Dediler. (Resulullah sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah’ın zikridir!’ Buyurdu.” (Tirmizi)
Allah-u Zülcelal’in zikri çok kolaydır. İnsan oturduğu yerden bile kalben veya hem dil ile hem de kalple Allah’ı zikrettiği zaman, çok büyük hayırların sahibi olur.
Bu bizim için çok büyük bir fırsattır. Fakat bu fırsatı, bu sermayeyi denize akan fakat değerlendirilmeyen nehirler gibi kaybediyoruz. Yani, sabahtan akşama kadar geçen sürede, zikir yapmadığımız zaman, bu sermayeyi kaybetmiş oluyoruz. Ara sıra da olsa tespihlerimizi elimize alıp bir köşeye çekilerek, bir miktar Allah-u Zülcelal’i zikretmemiz lazımdır. Bize yarayacak olan budur.
Bir defa terk ettirirse…
Nefis yaramazdır, Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmak istemez. Bunu hepimiz tecrübe edebiliriz. Nefsin hileleri çoktur. İnsanı aldatabileceği bir fırsat bulduğu zaman, artık onu bırakmaz.
Bir kişi namazını hiç terk etmemişse onunla namazını terk etmesi için fazla uğraşmaz. Çünkü o kişinin namazını terk etmeyeceğini ve uğraşmasının boş olduğunu bilir. Fakat bir sefer de terk ettirdiği zaman, ondan sonra öyle bir baskı yapar ki her zaman terk ettirmeye başlar: “Sen zikir yapamazsın. Zikir yaptığın zaman bunalıma giriyorsun!” diyerek, daima zikirden alıkoymak için uğraşır.
İnsanın, kıyamet gününde terazisinin sevap kısmının ağır gelmesi için salih amele ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada, nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde terazisinin başına geldiği zaman, kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insan o gün pişman olmamak için bu dünyada, elinde fırsat varken salih ameller yapabilmek için gayret göstermelidir.
İnsan, Allah-u Zülcelal’e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman, sadece Allah-u Zülcelal’in rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, ‘kabul’ de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman, ‘kabul’ de onlardan ayrılır.
Namaz hayâsızlıklardan alıkoyar
Allah-u Zülcelâl, öyle kudret ve azamet sahibidir ki, her ne ibadet yaparsak yapalım, yaptığımız ibadetlerin O’nun Zat’ına layık olması için gayret edelim. Bilhassa namazın üzerinde elimizden geldiğince gayretli olmamız lazımdır. Çünkü namaz, İslam dininin direğidir. Namazın olmaması, binanın direksiz olması gibidir.
Onun için ilk olarak kendimize, ailemize, dost ve akrabalarımıza namaz ile tavsiyede bulunmalıyız. Namaz bütün ibadetlerin başıdır. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut; 45)
İşte, namaz böyledir. Onun kıymetini iyi bilelim. Rükûsu ile secdesi ile huşu içinde, huzurlu olarak namazımızı kıldığımız müddetçe Allah-u Zülcelâl bizi muhakkak günahlardan muhafaza eder, hakiki tevbe etmeyi ve salih amel yapmayı da nasip eder inşaallah.
Allah-u Zülcelal’e ibadetlere, namaz olsun, oruç olsun, zekât olsun, hac olsun, Allah için yolun üzerindeki bir şeyi kaldırmak olsun, mümin kardeşimize yardımcı olmak olsun, yani hangi ibadet olursa olsun, daima o ibadetlere âşık olmamız lazımdır. Böyle olduğu zaman, belki de Allah-u Zülcelâl bizim küçük ama samimi olarak yaptığımız bir ibadetimizden dolayı bizi af ve mağfiret eder.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)
14 Ekim 2012 Pazar
Cumanın Sünnetleri ve mekruhları
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) CUMANIN SÜNNETLERi VE MEKRUHLARI
1-) Cumaya gelen kimse için yıkanmak, hoş koku sürünmek ve en güzel elbiseleri giyinmek sünnettir. Yıkanmanın vakti, cuma gününün sabah vaktinden öğle vaktine kadardır. Cumaya gitmeye yakın yıkanmak daha faziletlidir. Nitekim Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)‘den rivayet edilen hadis-i şerifte Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Caminin kapısında duran melekler vardır. ilk geleni ve sonrakini yazarlar. Her kim cuma günü cünüplükten yıkanır gibi yokanır da sonra cumaya giderse bir deve sadaka vermiş gibi sevap alır. İkinci saatte giderse, bir inek sadaka vermiş gibi sevap alır. Üçüncü saatte giderse, boynuzlu bir koç sadaka vermiş gibi olur. Dördüncü saatte giderse bir tavuk sadaka vermiş gibi olur. Beşinci saatte giderse, bir yumurta sadaka vermiş gibi olur. İmam mimbere çıktğında, melekler içerde hutbeyi dinlemeye hazır olurlar.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)
2-) Cumaya erkenden yaya olarak sükunet ve vakarla gitmek, imama yakın oturmak, yolda Kur’an okumakla yahut zikir ile meşgul olmak sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü iyice yıkanıp kirlerinden temizlenen, acele edip mescide ilk gelen, bineğe binmeyip yaya yürüyen, imama yakın oturup hutbeyi dinleyen boş şeylerle uğraşmayanın her bir adımına bir yıllık gündüzleri oruç, geceleri kıyamda bulunma ameli sevabı vardır.” (Tirmizi, Ebu Davud, Ibn-i Mace, Hakim)
3-) Namazdan önce bedeni temizlemek, kendine çeki düzen vermek, ağızdaki çirkin kokuları misvakla temizleyerek gidermek, bedendeki diğer kötü kokuları gidermek sünnettir.
4-) Cuma günü Kehf suresini okumak sünnettir. Kehf suresini gündüzün okumak hakkındaki rivayet daha kuvvetlidir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Her kim cuma günü kehf suresini okursa, iki cuma arasında meydana gelen bir nurdan ona ışık saçılır.” (Hakim)
Kehf suresinin okunmasının hikmeti ise; kıyamet cuma günü kopacaktır. Cuma günü de halkın toplanması bakımından kıyamet gününe benzemektedir. Kehf suresinde ise kıyamet korkularından bahsedilmektedir.
5-) Cuma günü ve gecesi çok dua etmek sünnettir. Cuma gününde dua etmek duaların kabul edildiği saate tesadüf etme ümidinden ötürüdür. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) cuma gününden bahsederken şöyle buyurmuştur:
“Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, müslüman bir kul, Allah’tan bir şey isterken o saate tesadüf ederse mutlaka Allahu Teala ona istediğini verir.” (Buhari, Müslim)
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) eli ile de işaret ederek bu saatin az bir zaman dilimi olduğunu belirtmiştir.
Duaların kabul edildiği saat konusunda en sağlam görüş, şu hadis-i şeriftir:
“Duaların kabul edildiği saat, imamın mimbere oturduğu andan namaz bitinceye kadar geçen zamandır.” (Müslim)
6-) Ittifakla, cuma günü ve cuma gecesi Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)‘e çok salavat getirmek sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü ve gecesi bana çok salavat getirin. Her kim bana bir kere salavat getirirse Allahu Teala ona on kere rahmet eder.” (Beyhaki)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)