http://sabrikontek.azbuz.com :}
Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçen,
إِنَّ فِي أُمَّتِي أَرْبَعًا مِن الْجَاهِلِيَّةِ لَيْسُوا بِتَارِكِيهِنَّ الْفَخْرُ بِالْأَحْسَابِ وَالطَعْنُ فِى الْأَنْسَابِ وَالِاسْتِسْقَاءُ بِالنُّجُومِ وَالنِّيَاحَةُ عَلَى الْمَيِّتِ
hadisinde soyla övünme, başkalarını neseplerinden dolayı ta’n etme, yağmuru yıldızlardan bekleme ve ölünün ardından ağıt yakma şeklinde dört câhiliye âdetinin ümmet arasında bâki kaldığı ifade ediliyor. Bu câhiliye âdetlerinin günümüzde de var olduğu söylenebilir mi? Hadisten anlaşılması gerekenleri lutfeder misiniz? Câhiliye devrinde insanlar, bâtıl âdetleri onların doğruluğuna inanarak işliyorlardı; daha sonraki dönemlerde de o cehâletin bir yansıması ve devamı olarak -belki biraz mahiyet değişikliğiyle- aynı âdetleri devam ettiriyorlar. (01:17)
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) mezkur hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Câhiliye işlerinden olduğu halde hâlâ ümmetim arasında mevcut bulunan, onların da terk etmedikleri dört âdet vardır: Geçmişleri ile övünmek, başkalarını neseplerinden dolayı ta’n etmek, yıldızlardan yağmur beklemek ve ölünün ardından ağıt yakarak bağırıp çağırmak.” (01:53)
Zikredilen dört câhiliye âdetinin birincisi; soy sopla, geçmişle ve atalarla övünmektir. Fahirlenmenin her çeşidi çirkin olduğu gibi soy sopla övünmek de mezmumdur. (02:34)
İnsan bazı nisbetleri bütün bütün silip atamaz; belki silip atmamalıdır da. Mesela, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mübarek soyundan gelmiş temiz şecereler (sülaleler) ve onların şecereleri (soy ağaçları, o soyun bütün fertlerini gösteren cetveller) de vardır. Onlar da, “Allahım, bu mübarek soydan gelmek ve o altın, yakut, zeberced zincirin bir halkası olmak bizim elimizde değildi; bize bu lütfu Sen ihsan buyurdun. Sana binlerce hamd ü sena olsun.” demeli; onu caka mevzuu yapmamalı, kendilerini farklı bir konumda saymamalı ve bu mazhariyetten dolayı asla fahre kapılmamalıdırlar. (04:12)
Üstünlük soy sopta değildir. Nezd-i Uluhiyette sizin en kerim olanınız, en muttakî olanınızdır. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) dediği gibi, “Allah bizi dinle aziz kılmıştır.” Bunun haricinde fazilet ve üstünlük vesileleri aramak beyhûdedir. (06:27)
Câhiliye işlerinden olduğu halde hâlâ ümmet arasında mevcut bulunan, onların da terk etmedikleri bir âdet de başkalarını neseplerinden dolayı ta’n etmektir. (07:52)
Haddizatında, kendini üstün görme ve başkalarını hafife alma duygusu belki çok daha eski medeniyetlere dayanmaktadır. Hint dinlerinden kaynaklandığı ve Hindistan’da doğduğu söylenen “kast sistemi” inancı, aslında, Enbiyâ-i izâmın mesajıyla iyi bir terbiyeden geçmeyen bütün insanların tabiatında vardır. Vahyin ışığına sırt dönen bütün toplumlarda havas ve avam, zenginler tabakası ve ayaktakımı sınıfı ya da soylular ve köleler şeklindeki ayırımlar mutlaka olmuştur/olmaktadır. İlahi mesajın gölgesinde nefsini dizginleyememiş kimseler bazen soya-sopa, bazen mala-mülke, bazen de şana-şöhrete bağlı olarak kendilerine bir nevi kudsiyet, bir fevkalâdelik ve bir farklılık atfetmişlerdir. Kendilerinin dışındakileri de hep ikinci ya da üçüncü sınıf vatandaş olarak görmüşlerdir. Tabiat-ı beşerde bir virüs olarak saklı bulunan farklılık ve üstünlük mülahazası, hemen her fırsatta ortaya çıkmıştır. Maalesef, günümüzde de her toplumun içinde sorgulanamaz zümreler mevcuttur. Bunlar da bir nevi kast sistemine inanmakta, hâşâ ve kellâ- kendilerini Zât-ı Ulûhiyet’in ağzından, gözünden varedilmiş gibi görmekte ve kendileri dışındakileri de tırnaktan yaratılan kimseler olarak kabul etmektedirler. Bazı kimselerin, “Ne yani, benim oyum bir köylünün oyuyla bir mi sayılacak!” demeleri işte bu inançlarının ifadesidir. (09:05)
Anadolu memerr-i akdâmdır; çok farklı kavimlerin gelip geçtikleri, konup göçtükleri bir uğrak yeri ve mutlaka bir müddet durup dinlendikleri ya da yurt edindikleri bir geçit noktasıdır. Dolayısıyla da ülkemizde bazı kimselerin bir iki dede ötesinde soyları başka milletlerle buluşuyor olabilir. Nitekim, Ashâb-ı Kirâm’ın pek çoğunun da anne babası müslüman olamadan göçüp gitmişlerdir. Bu açıdan da mesele insanların kendilerindeki iyilik ve güzelliklerdir, hiç kimse geçmişinden ve nesebinden dolayı kınanmamalı, ayıplanmamalı ve farklı yere konulmamalıdır. (10:24)
Bir câhiliye âdeti de yıldızlardan yağmur beklemek ve yağan yağmuru yıldızlardan bilmektir. Belki günümüzde yıldızlardan yağmur beklemek ve onların kadere tesir ettiklerine inanmak söz konusu değildir ama maalesef onun bir gölgesi olan yıldız falına ve burçlara inanma hâlâ devam etmektedir. Yıldız ve burç falı, eski Hint geleneğine kadar uzanan bir geçmişe ve astronomiyle birlikte ele alındığı dönemlerde bilimsel bazı açıklamalara sahip görünse de esasen insanın uçsuz bucaksız varlıklar âlemi karşısındaki acz ve merakının, bunalım ve arayışının ürünüdür. Kur’an’da kâinatın muhteşem düzenine, güneş, ay ve yıldızlara sürekli dikkat çekilmiş ise de bunlar da dahil yeryüzündeki bütün varlıkların Allah’ın emrine râm oldukları, yaratıcı, etkileyici ve yönlendirici bir güçlerinin bulunmadığı, her şeyin Allah’ın sevk ve idaresinde olduğu sıklıkla vurgulanmıştır. (13:12)
Zeyd b. Halid el Cühenî’nin (radıyallahu anh) rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle denmektedir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında yağmur yağmıştı; bunun üzerine Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurdu: “Rabbinizin bu gece ne dediğini biliyor musunuz? Kullarıma her nimet verişimde mutlaka bir grubu o nimet yüzünden küfre girerler; çünkü, ‘Bu yağmuru bize falan yıldız gönderdi’ derler ve kafir olmuş olurlar. Fakat Bana inanan ve verdiğim yağmurdan dolayı Bana hamd edenler, yıldızlarda yağmur verme gücü olmadığını ikrar ederler. Kim ‘yıldız bize yağmur verdi’ derse, işte o Beni inkar edip yıldızın yağmur yağdırma gücü olduğuna inanan müşrik kimsedir.” (Müslim, İman: 32; Muvatta’, İstiska: 2) (14:45)
Sohbetin konusu olan hadis-i şerifte câhiliye işlerinden olduğu vurgulanan dördüncü çirkin âdet; ölünün ardından ağıt yakarak bağırıp çağırmak ve mübalağalarla onun mevhum meziyetlerini sayıp dökmektir. (17:37)
Cenazeye iştirak eden kimseler, gerçekten mevtâyı hayırlı bir insan olarak tanıyorlarsa hüsn-ü şehadette bulunmalı, aksi halde sükut etmelidirler. Mü’minler, hep doğru sözlü olmaları gerektiği gibi, orada da doğru şehadeti esas almalıdırlar. Seleflerimiz bazı hadis-i şeriflere dayandırarak, cenaze namazının akabinde “Nasıl bilirdiniz?” deyip şahitlik yaptırmayı ve halka haklarını helal ettirmeyi geleneklerimizin arasına dahil etmişlerdir. Bunun doğru bir uygulama olup olmadığının da münakaşası yapılabilir; zira, Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat) uygulamasında böyle bir şey yoktur. Belki o insanların mevta hakkında güzel mülahazalara yönlendirilmeleri, o güzel düşüncelerin dua yerine geçmesi gibi mütalaalarla şahitlik yaptırılıyor olabilir. Ne var ki, tabutun başında ağıtlar yakmak, bağırıp çağırmak, yaka paça yırtmak ve feryad etmek mahzurlu olduğu gibi, musallada ya da kabirde nutuk atmak, hamasî laflar etmek ve uzun uzun konuşup durmak da dinin ruhuna ters ve yakışıksız davranışlardır. (19:12)
Bazı kaynaklarda, ölen kimseyi mezarında sorguya çeken Münker ve Nekir adlı meleklerin, hakkında övgüler sıralanan ve “Şöyle iyiydi, böyle kıymetliydi!” denilen kimseye “Söyle bakalım, sahi sen onların dediği gibi miydin?” şeklinde sualler yönelttiklerinden, sonra da mübalağalarla anlatılan kimseleri cezalandırdıklarından bahsedilmektedir. (20:15)
Bazıları, insanların takdir etmelerine ve alkışlamalarına o kadar değer verirler ki, cenaze merasimlerinde çok kalabalık bir cemaatin bulunmasını can u gönülden ister ve beklerler. Oysa, “Acaba benim cenazeme de şu kadar iştirak olur mu?” düşüncesi insanın kendi nefsine ne ölçüde meftun olduğunu ve kendini ifade etmeye ne denli müptela bulunduğunu gösteren ne büyük bir inhiraftır!.. Şayet sen ölüm ötesine, mahşere, hesaba, Sırat’a, Cennet’e ve Cehennem’e inanmıyorsan, öbür âleme inanan bir insan edasıyla yaşamamış ve koskoca bir ömrü heder etmişsen, bütün dünya senin cenaze namazını kılsa ne ifade eder ki?!. Fakat, sen sağlam gitmişsen öteye, cenaze namazını sadece iki kişi de kılsa önemli değildir. Cenaze namazı ve kabre son yolculuk şan ü şöhret aranacak, debdebe ve ihtişam istenecek, âlâyişe girilecek bir yer değildir. Orası, hakiki mü’minler için en mahcup olunması ve şefkate en çok ihtiyaç duyulması gereken bir acz durağıdır. (21:26)
Ahmed Naim’in, Mehmet Akif’in ve Vehbî Efendi’nin cenaze namazlarına farklı bir bakış.. ibret alınacak hususlar... (21:52)
Asıl mesele Cenâb-ı Hak indinde makbul bir kul olabilmektir; yoksa, sadece insanların hüsn-ü şehadeti hiçbir mana ifade etmemektedir. Sâlih kulların, mevtânın iyiliğine şahitlik etmeleri, hayırlı insanların arkadan Kur’an okumaları ve istiğfarda bulunmaları, ancak imanla giden insanlar için muhtemel bir kurtuluş vesilesi olsa da, meselenin nîrengi noktası insanın kendisinin son yolculuğa hazır ve “gel” emrine âmadeyken ötelere yürümesidir. (24:41)
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Ebû Zer hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurmuştur:
جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ
وَخُذِ الزَّادَ كاَمِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ
وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ
وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ
“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlaslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden de haberdârdır.” (27:27)
Oğlu İbrahim daha küçücük yaşında vefat edince, Müşfik Nebi, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatmış ve etraftakilerin “Sen de mi ya Rasûlallah?” sualine muhatap olmuştur. Peygamber Efendimiz’in cevabı bizim için çok güzel bir ölçüdür: “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!” Bunu söyleyen Peygamber Efendimiz, kucağında son nefeslerini alıp veren biricik oğlunu öpüp koklamış, bağrına basmış ve “Ey İbrahim, gerçekten senin firkatinden dolayı mahzunuz.” deyip gözyaşı dökmüştür ama kaderi tenkit manasına gelecek ve isyan ifade edecek tek kelime söylememiştir. (29:06)
Tabii ki, çok sevdiği bir insanın ölüm haberini almak anne-baba, abi-abla, eş-dost ve çoluk-çocuk için pek acı bir hadisedir. Böyle bir haber karşısında üzülmek ve ağlamak insan olmanın iktizasıdır, şefkatin gereğidir. Bir sevdiğinin ya da yakınının vefatına üzülmeyene dense dense katı kalbli denir. İbrahim Canan Hocamızın vefat haberini aldığım vakit sesim gırtlağımda düğümlendi. İbrahim Canan gibi bir insana nasıl ağlamayacaksın!.. Ne var ki, İnsanlığın İftihar Tablosu bizim için her meselede en güzel örnektir; o bir insanın başına gelebilecek pek çok musibeti görüp yaşamış ve bu musibetler karşısındaki tavır ve duruşuyla da bize hüsn-ü misal olmuştur. Onun bilhassa oğlu İbrahim’in vefatı karşısındaki tavır ve davranışı bizim için ölçüdür. (31:20)
31 Mart 2011 Perşembe
24 Mart 2011 Perşembe
KURAN’IN ÖZÜ; FâTİHA SûRESİ
http://sabrikontek.azbuz.com :} Sûreyi Takdim
Bu mübarek sûre, yedi ayettir ve Mekke'de inmiştir. Kur'an-ı Kerîm'e bu sûre ile başlandığı için “el-Fatiha” (açan) diye isim verilmiştir. İniş itibariyle olmasa da tertib itibariyle Kur'an'ın ilk süresidir.
Fatiha, kısa ve veciz olmasına rağmen, Kur'an-ı Kerîm'in bütün mânâlarını ihtiva eder ve özet olarak onun esas maksatlarını kapsar. Dinin esaslarını ve teferruatını içine alır. İtikad, ibadet ve muamelatı, âhirete ve Allah'ın güzel sıfatlarına imanı, yalnız O'na ibadet etme, O'ndan yardım dileme ve O'na dua etmeyi; imânda ve sâlihlerin yolunu tutmada sabit kılması, gazaba uğramışların ve sapmışların yolundan sakındırması için O'na yalvarmayı ihtiva eder.
Ayrıca bu sûrede, geçmiş toplumlara dair haberler, bahtiyar kimselerin yükseleceği mevkiler, bedbaht kimselerin düşeceği kötü durumlar hakkında bilgi vardır. Yine bu sûrede, Allah'ın emrine uyma, nehyinden sakınmadan bahsedilir. Bunların dışında, bu sûrede daha birçok maksat, gaye ve hedefler vardır.
Fatiha sûresi diğer sûrelerin aslı durumundadır. Bundan dolayı buna “Ümmü'l Kitab” (Kitab'ın anası) denilir. Çünkü bu sûre, kitabın esas maksatlarını kendisinde toplamıştır. [1]
Surenin Meali
1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
3. O, Rahman ve Rahîm'dir.
4. Ceza gününün mâlikidir.
5. (Ey Allah'ım!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.
6. Bize doğru yolu göster.
7. Kendilerine ihsanda bulunduğun kimselerin yolunu… Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!
İstiâzenin (Eûzu'nun) Tefsiri:
“Kovulmuş olan Şeytan’dan, Allah'a sığınırım.”
İnatçı ve kibirli olan şeytanın, din ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından, Allah'a sığınır ve O'nun yardımıyla korunurum.
Şeytanın arkadan çekiştirmesi, yüze karşı alay etmesi ve vesvese vermesinden de yine her şeyi yaratan, işiten ve bilen Allah'a sığınırım. Çünkü onun insanlara zarar vermesini, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan başkası önleyemez. Hadiste rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (sav), gece namaz kılmaya kalktığında, tekbir ile namazına başlar, sonra şöyle derdi: “Kovulmuş Şeytan’dan, O'nun arkadan çekiştirmesinden ve vesvesesinden her şeyi işiten ve bilen Allah'a sığınırım.”[2]
Besmelenin Tefsiri:
“Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla.”
Bütün işlerimde, Allah'tan yardım dileyerek ve sadece O'ndan medet umarak, her şeyden önce O'nun adıyla ve zikriyle başlarım. Çünkü O Rab'tır, itaate layık olan yalnız O'dur. O, lütuf ve kerem sahibidir, rahmeti engin, lütuf ve ihsanı boldur, rahmeti her şeyi kuşatan ve lütfu bütün mahlûkatı kapsayandır. [3]
Taberî şöyle der: “Zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allah (cc), peygamberi Muhammed (sav)'i, bütün işlerinde, önce kendisinin güzel isimlerini zikretmeyi öğreterek yetiştirdi. Bunu, bütün mahlûkatı için uyacakları bir sünnet ve takip edecekleri bir yol kıldı. Bir kimsenin, bir sûreyi okumak istediğinde (besmeleyi) demesi, onun maksadının, “Allah'ın adiyle okuyorum” demek olduğunu gösterir. Diğer işlerde de durum aynıdır.[4]
Fatiha Suresi'nin Fazileti
Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'inde rivayet ettiğine göre, Übeyy b. Ka'b, Fatiha sûresini Rasulullah (sav)'a okumuş, bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a andolsun ki, bu okuduğunun bir benzeri ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da ve ne de Kuran’da indirilmiştir. O ‘seb'ul-mesânî’ (tekrarlanan yedi âyet) ve bana verilen yüce Kuran’dır.”
Sûrenin Tefsiri
Yüce Allah, lâyık olduğu şekilde kendisine nasıl hamd etmemiz, O'nu nasıl takdis etmemiz ve ne şekilde övmemiz gerektiğini, bize bu sûreyle öğretti ve şöyle buyurdu;
1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Yani, ey kullarım! Bana şükretmek ve beni övmek istediğinizde “elhamdulillah” deyin. Size olan lütuf ve ihsanımdan dolayı bana şükredin. Çünkü ben azamet, şeref ve şan sahibi olan Allah'ım. Yaratmak ve icat etmek bana mahsustur. Ben insanların, cinlerin, meleklerin, göklerin ve yerlerin Rabbiyim. O halde övgü ve şükür, (uydurulan ve vehmedilen) diğer tanrılara değil, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. [5]
3. “Rahman ve rahimdir.” O, rahmeti her şeyi kapsayan ve lütfu bütün mahlûkata şamil olandır. Zira O, kullarına, onları yaratmak, azıklarını vermek ve onlara dünya ve ahiret mutluluğuna götüren yolu göstermek lütfunda bulunmuştur. O, yüce rahmeti büyük ve ihsanı devamlı olan Rabb'dır. [6]
4. Ceza gününün mâlikidir “Yüce Allah, ceza ve hesabın mâlikidir. Ceza gününde, kendi mülkünde tasarrufta bulunan bir mülk sahibi gibi tasarrufta bulunacaktır. “O gün, hiç kimse başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün, herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [7]
5. “(Ey Allah'ım!) ancak sana kulluk eder ve yalnız senden medet umarız. Ey Allah'ım, sadece sana ibadet ederiz. Sadece senden yardım isteriz. Senden başka hiç kimseye kulluk etmeyiz. Sadece sana boyun eğer, itaat eder ve sadece sana karşı huşu ve tevazu gösteririz. Ey Rabbimiz! Sana itaat etmek ve senin rızanı elde etmek için yalnız senden yardım isteriz. Çünkü her türlü tazim ve hürmete sen layıksın. Bize yardım etme gücüne, senden başka kimse sahip değildir. [8]
6. Bize doğru yolu göster. “Yani Ey Rabbimiz! Bize doğru yolunu ve hak dinini göster ve bizi ona ilet. Bizi, Nebilerine, Rasullerine ve son peygamberine gönderdiğin İslâm dini üzere sabit kıl. Bizi, sana yakın olan kimselerin yoluna girenlerden eyle. [9]
7- Kendilerine ihsan ve ikramda bulunduğun yani, peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna girenlerden eyle. Onlar ne güzel arkadaştır. Ey Allah'ım! Bizi, doğru yoldan çıkan ve eğri yola giren düşmanlarının zümresine katma. Yani bizi, senin gazabına uğramış olan Yahudilerin veya hak yoldan sapmış olan Hıristiyanların zümresine katma. Çünkü onlar senin mukaddes şeriatından çıktılar ve böylece gazaba ve ebedî lanete mûstehak oldular. Allah'ım duamızı kabul et. [10]
Fatihâ-i Şerifenin Kudsî Sırları
İslâm şehidi Hasan el-Bennâ, “Tefsire Giriş” adlı değerli risalesinde şöyle der: “Şüphe yok ki, kim Fatihâ-i Şerife üzerinde düşünürse onda kişiyi hayrete düşüren ve kalbini aydınlatan engin mânâları, o mânâların güzelliklerini, parlak ve üstün bir uyum görür. Kişi, her şeyde rahmetinin yeni yeni eserlerini meydana çıkaran bir rahmet sıfatıyla vasıflanmış olan Allah'ın adını anarak ve ondan bereket umarak diye başlar.”
“Bu mânâyı hissedip onu ruhunda yücelttiği zaman, bu Yüce İlâh'a hamd gayesiyle dilinden lafızları dökülür. Bu lafızlar ona, Allah'ın nimetinin büyüklüğüne, lütuf ve keremine ve bütün âlemlerin beslenip büyütülmesinde görülen güzel nimetlerine karşılık hamdetmeyi hatırlatır da kişi, bu uçsuz bucaksız okyanus üzerinde tefekkür eder.”
“Sonra yeniden, bu bol bol nimetlerin ve bu yüce terbiyenin bir teşvik ve korkutma arzusundan değil de bir lütuf ve merhametten kaynaklandığını hatırlar. Böylece ikinci defa sıfatını adaletle birleştirmesi ve lütuftan sonranın hesabı hatırlatması, bu Yüce İlâh'ın kemâlini gösterir. O, sürekli yenilenen bol merhameti ile birlikte, din gününde kullarına yaptıklarının karşılığını verecek, mahlûkatını hesaba çekecektir. “O gün hiç kimse, başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [11]
O'nun mahlûkatını (Rab sıfatıyla) terbiye etmesi; rahmetiyle teşvik ve adalet ve hesaba çekmesiyle korkutma esasına dayanmaktadır. Bu sebeple “ceza günün sahibi” buyurulmuştur. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda kendisini doğru yola iletecek ve sırat-ı mustakimi gösterecek bir kılavuza şiddetle ihtiyacı vardır.
Bu kılavuzluğu yapmaya onun yaratıcısından ve Mevlasından daha uygunu yoktur. Öyleyse O'na sığınmalı, O'na dayanmalı ve “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” diyerek, O'na seslenmelidir. Lütfu ile kendisini doğru yola, yani hakkı hak bilerek ona tabi olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.
Daha önce lütfuna mazhar olup da kadrini bilmeyerek ve hidayete ermişken, tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların yoluna iletmemesini istemelidir. Çünkü bunlar, haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir. Allah'ım, duamızı kabul et.
“Şüphesiz ki” kelimesi, son derece güzel bir beraat-ı makta' yani bitiriştir. Böyle bir güzel sonucu ve dua etmek için Allah'a yönelmeye, Fatihâ-i Şerife’den daha uygun ne olabilir?
Sen, bu âyet-i kerimelerin manaları arasında gördüğünden daha ince bir uygunluk veya daha sağlam bir irtibat gördün mü? Sen, o güzellik vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşırken, Rasulullah (sav)’in Rabbinden rivayet ettiği şu kudsî hadisi hatırla: “Namazı, kulumla kendi aramda ikiye böldüm. Kuluma istediği verilecektir...”
Ve bu tefekkür ve Allah'ın bu ihsanını devam ettir. Namazda ve namaz dışında ağır ağır, huşu ve huzur içerisinde okumaya ve âyet sonlarında durmaya çalış. Zorlanmadan ve teganni yapmadan, mânâyı ihmal edecek şekilde lafızlarla meşgul olmadan, tecvid ve nağmelerle tilavetin hakkını ver. Çünkü bu şekilde okumak, manayı anlamaya yardımcı olur ve kurumuş olan gözyaşlarını harekete geçirir. Kalbe, tefekkür ve huşu içerisinde Kur'an okumaktan daha faydalı hiçbir şey yoktur. [12]
Dipnotlar: [1] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/29. [2] Tirmizi, Mevakit, 65; İbn Mace, İkame, 2. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [3] Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [4] et-Taberi, Câmiu'l-Beyan 1/37. Mısır, M.321. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [5] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [6] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [7] İnfitar sûresi, 82/19. Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [8] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [9] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [10] Safvetü’t-Tefasir, 1/36-37. [11] İnfitar sûresi, 82/19. [12] Mukaddime fi't-Tefsir, s. 59. Safvetü’t-Tefasir, 1/38-39.
Bu mübarek sûre, yedi ayettir ve Mekke'de inmiştir. Kur'an-ı Kerîm'e bu sûre ile başlandığı için “el-Fatiha” (açan) diye isim verilmiştir. İniş itibariyle olmasa da tertib itibariyle Kur'an'ın ilk süresidir.
Fatiha, kısa ve veciz olmasına rağmen, Kur'an-ı Kerîm'in bütün mânâlarını ihtiva eder ve özet olarak onun esas maksatlarını kapsar. Dinin esaslarını ve teferruatını içine alır. İtikad, ibadet ve muamelatı, âhirete ve Allah'ın güzel sıfatlarına imanı, yalnız O'na ibadet etme, O'ndan yardım dileme ve O'na dua etmeyi; imânda ve sâlihlerin yolunu tutmada sabit kılması, gazaba uğramışların ve sapmışların yolundan sakındırması için O'na yalvarmayı ihtiva eder.
Ayrıca bu sûrede, geçmiş toplumlara dair haberler, bahtiyar kimselerin yükseleceği mevkiler, bedbaht kimselerin düşeceği kötü durumlar hakkında bilgi vardır. Yine bu sûrede, Allah'ın emrine uyma, nehyinden sakınmadan bahsedilir. Bunların dışında, bu sûrede daha birçok maksat, gaye ve hedefler vardır.
Fatiha sûresi diğer sûrelerin aslı durumundadır. Bundan dolayı buna “Ümmü'l Kitab” (Kitab'ın anası) denilir. Çünkü bu sûre, kitabın esas maksatlarını kendisinde toplamıştır. [1]
Surenin Meali
1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
3. O, Rahman ve Rahîm'dir.
4. Ceza gününün mâlikidir.
5. (Ey Allah'ım!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.
6. Bize doğru yolu göster.
7. Kendilerine ihsanda bulunduğun kimselerin yolunu… Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!
İstiâzenin (Eûzu'nun) Tefsiri:
“Kovulmuş olan Şeytan’dan, Allah'a sığınırım.”
İnatçı ve kibirli olan şeytanın, din ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından, Allah'a sığınır ve O'nun yardımıyla korunurum.
Şeytanın arkadan çekiştirmesi, yüze karşı alay etmesi ve vesvese vermesinden de yine her şeyi yaratan, işiten ve bilen Allah'a sığınırım. Çünkü onun insanlara zarar vermesini, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan başkası önleyemez. Hadiste rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (sav), gece namaz kılmaya kalktığında, tekbir ile namazına başlar, sonra şöyle derdi: “Kovulmuş Şeytan’dan, O'nun arkadan çekiştirmesinden ve vesvesesinden her şeyi işiten ve bilen Allah'a sığınırım.”[2]
Besmelenin Tefsiri:
“Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla.”
Bütün işlerimde, Allah'tan yardım dileyerek ve sadece O'ndan medet umarak, her şeyden önce O'nun adıyla ve zikriyle başlarım. Çünkü O Rab'tır, itaate layık olan yalnız O'dur. O, lütuf ve kerem sahibidir, rahmeti engin, lütuf ve ihsanı boldur, rahmeti her şeyi kuşatan ve lütfu bütün mahlûkatı kapsayandır. [3]
Taberî şöyle der: “Zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allah (cc), peygamberi Muhammed (sav)'i, bütün işlerinde, önce kendisinin güzel isimlerini zikretmeyi öğreterek yetiştirdi. Bunu, bütün mahlûkatı için uyacakları bir sünnet ve takip edecekleri bir yol kıldı. Bir kimsenin, bir sûreyi okumak istediğinde (besmeleyi) demesi, onun maksadının, “Allah'ın adiyle okuyorum” demek olduğunu gösterir. Diğer işlerde de durum aynıdır.[4]
Fatiha Suresi'nin Fazileti
Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'inde rivayet ettiğine göre, Übeyy b. Ka'b, Fatiha sûresini Rasulullah (sav)'a okumuş, bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a andolsun ki, bu okuduğunun bir benzeri ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da ve ne de Kuran’da indirilmiştir. O ‘seb'ul-mesânî’ (tekrarlanan yedi âyet) ve bana verilen yüce Kuran’dır.”
Sûrenin Tefsiri
Yüce Allah, lâyık olduğu şekilde kendisine nasıl hamd etmemiz, O'nu nasıl takdis etmemiz ve ne şekilde övmemiz gerektiğini, bize bu sûreyle öğretti ve şöyle buyurdu;
1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Yani, ey kullarım! Bana şükretmek ve beni övmek istediğinizde “elhamdulillah” deyin. Size olan lütuf ve ihsanımdan dolayı bana şükredin. Çünkü ben azamet, şeref ve şan sahibi olan Allah'ım. Yaratmak ve icat etmek bana mahsustur. Ben insanların, cinlerin, meleklerin, göklerin ve yerlerin Rabbiyim. O halde övgü ve şükür, (uydurulan ve vehmedilen) diğer tanrılara değil, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. [5]
3. “Rahman ve rahimdir.” O, rahmeti her şeyi kapsayan ve lütfu bütün mahlûkata şamil olandır. Zira O, kullarına, onları yaratmak, azıklarını vermek ve onlara dünya ve ahiret mutluluğuna götüren yolu göstermek lütfunda bulunmuştur. O, yüce rahmeti büyük ve ihsanı devamlı olan Rabb'dır. [6]
4. Ceza gününün mâlikidir “Yüce Allah, ceza ve hesabın mâlikidir. Ceza gününde, kendi mülkünde tasarrufta bulunan bir mülk sahibi gibi tasarrufta bulunacaktır. “O gün, hiç kimse başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün, herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [7]
5. “(Ey Allah'ım!) ancak sana kulluk eder ve yalnız senden medet umarız. Ey Allah'ım, sadece sana ibadet ederiz. Sadece senden yardım isteriz. Senden başka hiç kimseye kulluk etmeyiz. Sadece sana boyun eğer, itaat eder ve sadece sana karşı huşu ve tevazu gösteririz. Ey Rabbimiz! Sana itaat etmek ve senin rızanı elde etmek için yalnız senden yardım isteriz. Çünkü her türlü tazim ve hürmete sen layıksın. Bize yardım etme gücüne, senden başka kimse sahip değildir. [8]
6. Bize doğru yolu göster. “Yani Ey Rabbimiz! Bize doğru yolunu ve hak dinini göster ve bizi ona ilet. Bizi, Nebilerine, Rasullerine ve son peygamberine gönderdiğin İslâm dini üzere sabit kıl. Bizi, sana yakın olan kimselerin yoluna girenlerden eyle. [9]
7- Kendilerine ihsan ve ikramda bulunduğun yani, peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna girenlerden eyle. Onlar ne güzel arkadaştır. Ey Allah'ım! Bizi, doğru yoldan çıkan ve eğri yola giren düşmanlarının zümresine katma. Yani bizi, senin gazabına uğramış olan Yahudilerin veya hak yoldan sapmış olan Hıristiyanların zümresine katma. Çünkü onlar senin mukaddes şeriatından çıktılar ve böylece gazaba ve ebedî lanete mûstehak oldular. Allah'ım duamızı kabul et. [10]
Fatihâ-i Şerifenin Kudsî Sırları
İslâm şehidi Hasan el-Bennâ, “Tefsire Giriş” adlı değerli risalesinde şöyle der: “Şüphe yok ki, kim Fatihâ-i Şerife üzerinde düşünürse onda kişiyi hayrete düşüren ve kalbini aydınlatan engin mânâları, o mânâların güzelliklerini, parlak ve üstün bir uyum görür. Kişi, her şeyde rahmetinin yeni yeni eserlerini meydana çıkaran bir rahmet sıfatıyla vasıflanmış olan Allah'ın adını anarak ve ondan bereket umarak diye başlar.”
“Bu mânâyı hissedip onu ruhunda yücelttiği zaman, bu Yüce İlâh'a hamd gayesiyle dilinden lafızları dökülür. Bu lafızlar ona, Allah'ın nimetinin büyüklüğüne, lütuf ve keremine ve bütün âlemlerin beslenip büyütülmesinde görülen güzel nimetlerine karşılık hamdetmeyi hatırlatır da kişi, bu uçsuz bucaksız okyanus üzerinde tefekkür eder.”
“Sonra yeniden, bu bol bol nimetlerin ve bu yüce terbiyenin bir teşvik ve korkutma arzusundan değil de bir lütuf ve merhametten kaynaklandığını hatırlar. Böylece ikinci defa sıfatını adaletle birleştirmesi ve lütuftan sonranın hesabı hatırlatması, bu Yüce İlâh'ın kemâlini gösterir. O, sürekli yenilenen bol merhameti ile birlikte, din gününde kullarına yaptıklarının karşılığını verecek, mahlûkatını hesaba çekecektir. “O gün hiç kimse, başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [11]
O'nun mahlûkatını (Rab sıfatıyla) terbiye etmesi; rahmetiyle teşvik ve adalet ve hesaba çekmesiyle korkutma esasına dayanmaktadır. Bu sebeple “ceza günün sahibi” buyurulmuştur. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda kendisini doğru yola iletecek ve sırat-ı mustakimi gösterecek bir kılavuza şiddetle ihtiyacı vardır.
Bu kılavuzluğu yapmaya onun yaratıcısından ve Mevlasından daha uygunu yoktur. Öyleyse O'na sığınmalı, O'na dayanmalı ve “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” diyerek, O'na seslenmelidir. Lütfu ile kendisini doğru yola, yani hakkı hak bilerek ona tabi olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.
Daha önce lütfuna mazhar olup da kadrini bilmeyerek ve hidayete ermişken, tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların yoluna iletmemesini istemelidir. Çünkü bunlar, haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir. Allah'ım, duamızı kabul et.
“Şüphesiz ki” kelimesi, son derece güzel bir beraat-ı makta' yani bitiriştir. Böyle bir güzel sonucu ve dua etmek için Allah'a yönelmeye, Fatihâ-i Şerife’den daha uygun ne olabilir?
Sen, bu âyet-i kerimelerin manaları arasında gördüğünden daha ince bir uygunluk veya daha sağlam bir irtibat gördün mü? Sen, o güzellik vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşırken, Rasulullah (sav)’in Rabbinden rivayet ettiği şu kudsî hadisi hatırla: “Namazı, kulumla kendi aramda ikiye böldüm. Kuluma istediği verilecektir...”
Ve bu tefekkür ve Allah'ın bu ihsanını devam ettir. Namazda ve namaz dışında ağır ağır, huşu ve huzur içerisinde okumaya ve âyet sonlarında durmaya çalış. Zorlanmadan ve teganni yapmadan, mânâyı ihmal edecek şekilde lafızlarla meşgul olmadan, tecvid ve nağmelerle tilavetin hakkını ver. Çünkü bu şekilde okumak, manayı anlamaya yardımcı olur ve kurumuş olan gözyaşlarını harekete geçirir. Kalbe, tefekkür ve huşu içerisinde Kur'an okumaktan daha faydalı hiçbir şey yoktur. [12]
Dipnotlar: [1] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/29. [2] Tirmizi, Mevakit, 65; İbn Mace, İkame, 2. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [3] Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [4] et-Taberi, Câmiu'l-Beyan 1/37. Mısır, M.321. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [5] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [6] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [7] İnfitar sûresi, 82/19. Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [8] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [9] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [10] Safvetü’t-Tefasir, 1/36-37. [11] İnfitar sûresi, 82/19. [12] Mukaddime fi't-Tefsir, s. 59. Safvetü’t-Tefasir, 1/38-39.
13 Mart 2011 Pazar
Nefis; En Kötü İlah
http://sabrikontek.azbuz.com :} Allah-u Zülcelal Ayet-i Kerimede şöyle buyurmuştur:
“Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden, şiddetli bir azap vardır.” (Sâd; 26)
Dünya hayatındayken, Allah-u Zülcelal’in uyarılarına rağmen, hesap gününü unutarak, nefislerinin arzusuna tabi olup, Allah-u Zülcelal’in doğru ve saadete götüren yolundan ayrılanlar için ahirette büyük ve çetin bir azap vardır.
Akılsız insan odur ki, yaşadığı süre içinde, ahiret mutluluğunu düşünmeden, kendi ateşini kendi eliyle tutuşturur. Ne yazık ki, insan Allah-u Zülcelal’den o kadar gafildir ki, arkasında cehennem olduğunu bildiği halde, gülmeye devam eder. Halbuki tek kurtuluş yolu, çok ağlamak ve daima Allah-u Zülcelal’e yalvarmaktır.
Bütün kötülüklerin anası, nefsin isteklerine uymaktır. Nefis, hiçbir zaman insana, bir şeref, bir mükâfat kazandırmaz. İmam-ı Şafii (Radıyallahu Anh) Hz. şöyle buyurmuştur:
“İki görüşten hangisi doğru, hangisi yanlış diye karar veremediğiniz zaman, nefsi isteklerinizin meyl ettiğinin tersine olanını seçiniz. Zira nefis, insanı daima kınanmış amelleri yapmaya teşvik eder.”
Bundan dolayı Firavun’un durumunu daima hatırımızda bulundurmalıyız. Çünkü, onun nefsi kendisine; “Ben Rabb’ım” dedirtti. Nefsimizi serbest bırakıp, gem vurmadığımız zaman, tabi ki nefis de bizi günaha sürüklemeye devam edecektir.
Bu Ahir Zaman’da insanın nefsi, Allah-u Zülcelal’e yönelmeye engel olmak için oldukça büyük çaba sarf etmektedir. İnsanın ibadet, zikir, sohbet, hizmet yapmasını istemediğinden, türlü bahanelerle onu bu işlerden alıkoymaya gayret eder.
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadis-i şeriflerinde:
“Yeryüzünde ilâh olarak ibadet edilenler içinde, Allah-u Zülcelal’e karşı, heva-i nefisten (nefsin arzularından) daha büyüğünü görmedim” buyurmuştur. Nefse tabi olmak, putlara tabi olup, onlara ibadet etmekten daha ağır bir suçtur.
Onun için elimizden geldiği kadar, nefisimizin arzularına uymaktan sakınmalıyız. Nefis ve şeytanla mücadele, insan için çok büyük bir mücadeledir. Bunun şuurunda olarak, nefisimize hakim olmaya gayret etmeliyiz. Çakmak taşında ateşin gizlenmesi gibi, nefsin istekleri de kalpte öyle gizlidir. Çakıldığı zaman parlar, kendi haline bırakıldığı zaman gizlenir.
Nefsin isteklerine uymak, çirkin bir binektir. Bizi, Allah-u Zülcelal’in yolundan, zikirden, ibadetten, hizmetten alıkoyup, günahlara ve karanlıklara sürükleyerek geri bırakır. Tabi ki bu, insanın imtihanıdır. Dediğimiz gibi imtihanı kazanmak için biraz mücadele etmek lazımdır.
Kim ki hayata, nefsinin isteklerinin gözüyle bakarsa, daha dünyada iken kendi –cehennem- ateşini yakmış demektir.
Onun için elimizden geldiği kadar, hata ve günahlar üzerinde konaklamadan, kendimizi Allah-u Zülcelal’e yöneltmeliyiz.
“Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden, şiddetli bir azap vardır.” (Sâd; 26)
Dünya hayatındayken, Allah-u Zülcelal’in uyarılarına rağmen, hesap gününü unutarak, nefislerinin arzusuna tabi olup, Allah-u Zülcelal’in doğru ve saadete götüren yolundan ayrılanlar için ahirette büyük ve çetin bir azap vardır.
Akılsız insan odur ki, yaşadığı süre içinde, ahiret mutluluğunu düşünmeden, kendi ateşini kendi eliyle tutuşturur. Ne yazık ki, insan Allah-u Zülcelal’den o kadar gafildir ki, arkasında cehennem olduğunu bildiği halde, gülmeye devam eder. Halbuki tek kurtuluş yolu, çok ağlamak ve daima Allah-u Zülcelal’e yalvarmaktır.
Bütün kötülüklerin anası, nefsin isteklerine uymaktır. Nefis, hiçbir zaman insana, bir şeref, bir mükâfat kazandırmaz. İmam-ı Şafii (Radıyallahu Anh) Hz. şöyle buyurmuştur:
“İki görüşten hangisi doğru, hangisi yanlış diye karar veremediğiniz zaman, nefsi isteklerinizin meyl ettiğinin tersine olanını seçiniz. Zira nefis, insanı daima kınanmış amelleri yapmaya teşvik eder.”
Bundan dolayı Firavun’un durumunu daima hatırımızda bulundurmalıyız. Çünkü, onun nefsi kendisine; “Ben Rabb’ım” dedirtti. Nefsimizi serbest bırakıp, gem vurmadığımız zaman, tabi ki nefis de bizi günaha sürüklemeye devam edecektir.
Bu Ahir Zaman’da insanın nefsi, Allah-u Zülcelal’e yönelmeye engel olmak için oldukça büyük çaba sarf etmektedir. İnsanın ibadet, zikir, sohbet, hizmet yapmasını istemediğinden, türlü bahanelerle onu bu işlerden alıkoymaya gayret eder.
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadis-i şeriflerinde:
“Yeryüzünde ilâh olarak ibadet edilenler içinde, Allah-u Zülcelal’e karşı, heva-i nefisten (nefsin arzularından) daha büyüğünü görmedim” buyurmuştur. Nefse tabi olmak, putlara tabi olup, onlara ibadet etmekten daha ağır bir suçtur.
Onun için elimizden geldiği kadar, nefisimizin arzularına uymaktan sakınmalıyız. Nefis ve şeytanla mücadele, insan için çok büyük bir mücadeledir. Bunun şuurunda olarak, nefisimize hakim olmaya gayret etmeliyiz. Çakmak taşında ateşin gizlenmesi gibi, nefsin istekleri de kalpte öyle gizlidir. Çakıldığı zaman parlar, kendi haline bırakıldığı zaman gizlenir.
Nefsin isteklerine uymak, çirkin bir binektir. Bizi, Allah-u Zülcelal’in yolundan, zikirden, ibadetten, hizmetten alıkoyup, günahlara ve karanlıklara sürükleyerek geri bırakır. Tabi ki bu, insanın imtihanıdır. Dediğimiz gibi imtihanı kazanmak için biraz mücadele etmek lazımdır.
Kim ki hayata, nefsinin isteklerinin gözüyle bakarsa, daha dünyada iken kendi –cehennem- ateşini yakmış demektir.
Onun için elimizden geldiği kadar, hata ve günahlar üzerinde konaklamadan, kendimizi Allah-u Zülcelal’e yöneltmeliyiz.
6 Mart 2011 Pazar
Enfal suresi
http://sabrikontek.azbuz.com :} Medine-i münevverede Bedir harbinden sonra nazil oldu. Sure ismini, birinci âyette geçen enfal kelimesinden almıştır. Enfal, ganimet demektir. Farzdan başka yapılan ibadetler anlamındaki nafile kelimesi de, aynı kökten türemiştir. Bu surede, Bedir harbinde elde edilen ganimetlerin dağıtılmasına dair emirler, Peygamber efendimiz ve diğer peygamberlerle ilgili bazı hususlar bildirilmiştir.
Enfal suresindeki, (Hâlis müminler o kimselerdir ki, Allahü teâlânın ismi anılınca, kalblerinde korku hâsıl olur) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık içindir.
(Allah’ın âyetleri okununca imanları artar) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Ömer içindir.
(Onlar Rablerine tevekkül ederler) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Osman içindir.
(Namazlarını kılıp verdiğimiz rızıklardan dağıtanlar) mealindeki 3. âyet-i kerime, Hazret-i Ali içindir.
(Onlar hakiki müminlerdir) mealindeki 4. âyet-i kerime de, büyüklerin ve onları sevenlerin, hakiki mümin oldukları bildirilmektedir. (Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Enfal suresinin, (Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar yetişir) mealindeki 64. ayetinin geliş sebebi, Hazret-i Ömer’in Müslüman olmasıdır. (2/99)
Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Enfal ve Berae surelerini okuyana kıyamette şefaat edip, onun nifaktan kurtulduğuna şehadet ederim.) [Envâr-üt-tenzil]
Enfal suresindeki, (Hâlis müminler o kimselerdir ki, Allahü teâlânın ismi anılınca, kalblerinde korku hâsıl olur) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık içindir.
(Allah’ın âyetleri okununca imanları artar) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Ömer içindir.
(Onlar Rablerine tevekkül ederler) mealindeki ikinci âyet-i kerime, hazret-i Osman içindir.
(Namazlarını kılıp verdiğimiz rızıklardan dağıtanlar) mealindeki 3. âyet-i kerime, Hazret-i Ali içindir.
(Onlar hakiki müminlerdir) mealindeki 4. âyet-i kerime de, büyüklerin ve onları sevenlerin, hakiki mümin oldukları bildirilmektedir. (Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Enfal suresinin, (Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar yetişir) mealindeki 64. ayetinin geliş sebebi, Hazret-i Ömer’in Müslüman olmasıdır. (2/99)
Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Enfal ve Berae surelerini okuyana kıyamette şefaat edip, onun nifaktan kurtulduğuna şehadet ederim.) [Envâr-üt-tenzil]
Yol levhası olmak
http://sabrikontek.azbuz.com :} Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir gün evliya bir zatın dergâhına yağız bir genç gelir. Sert şekilde der ki:
— Bu dergâh ne iş yapar?
Mübarek zat, gülümseyerek der ki:
— Sizi bizi Müslüman yapar.
— Yahu biz Müslüman değil miyiz?
— Hâşâ elbette hepimiz Müslümanız, ama yetmiş üç türlü Müslümanlık var. Bu dergâh, İslamiyet’in doğrusunu öğretiyor, Ehl-i sünnet yolunu gösteriyor. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını yayıyor. Bu büyüklerin sevgisini veriyor. İnsanların bozuk itikatlarını düzeltip, onları Resulullah efendimize götürüyor.
— İyi de öteki gruplar da aynı şeyi söylüyor. Hepsi de, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia ediyor. Hangisinin doğru olduğunu nereden bileceğiz? Onlarla sizin aranızdaki fark nedir?
— Onlar, (Bize gel, biz seni kurtarırız) diyorlar. Biz ise, (Gel, beraber Ehl-i sünnet âlimlerine gidelim, onlar sizi de bizi de kurtarır) diyoruz.
İşin özünü anlayan genç, (Tamam şimdi oldu) der. Bundan sonra dergâhtan ayrılmaz, bütün hayatını bu hizmetlere verir.
Başkalarından önce kendimizi kurtarmaya uğraşmalıyız, sonra da, insanları kurtaracak olan İmam-ı Gazali, Abdülkadir-i Geylani, İmam-ı Rabbani, Halid-i Bağdadi hazretleri gibi büyüklere onları havale etmeye çalışmalıyız. Hiçbir zaman, (Gel bize tâbi ol, sizi ancak biz kurtarırız) gibi bir iddiada bulunmamalıyız. Sadece büyüklerin yolunu anlatmaya gayret etmeliyiz. (O büyüklerin kitapları, nasihatleri işte burada, onları okuyarak beraber kurtulalım, yoksa bizim sizden bir farkımız yok) demeliyiz.
Maksadımız, yol levhası olmaktır. Levhanın maddi değeri önemli değil, ama gösterdiği istikamet çok önemlidir. Büyüklerin, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunu gösteren levha çok kıymetlidir. Bu istikamete giden ve o büyüklere uyan, Cennete girer.
Ehl-i sünnet âlimleri, istirahatlerini, zevklerini terk ettiler. Gece gündüz çalıştılar. Kitaplar yazdılar, nasihat ettiler. İnsanlar, akın akın onlara geldiler. Kitaplarını okuyup hidayete kavuştular.
İslam âlimlerini tanıyan ve yollarında olan seçilmiş kimselere her şey verilmiştir. Ne kadar şükredilse azdır.
Allahü teâlâ, büyük zatlara tâbi olan kimseyi, hayvan değil insan, kâfir değil Müslüman, bid’at ehli değil Ehl-i sünnet olarak yaratmıştır. Ayrıca Ehl-i sünnetin içinde de İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların yolunu tanımayı nasip etmiş, verilmedik bir şey bırakmamıştır. Bize ihsan edilen bu nimetlere şükredip o yolda ilerlemeye çalışmalıyız.
Bir gün evliya bir zatın dergâhına yağız bir genç gelir. Sert şekilde der ki:
— Bu dergâh ne iş yapar?
Mübarek zat, gülümseyerek der ki:
— Sizi bizi Müslüman yapar.
— Yahu biz Müslüman değil miyiz?
— Hâşâ elbette hepimiz Müslümanız, ama yetmiş üç türlü Müslümanlık var. Bu dergâh, İslamiyet’in doğrusunu öğretiyor, Ehl-i sünnet yolunu gösteriyor. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını yayıyor. Bu büyüklerin sevgisini veriyor. İnsanların bozuk itikatlarını düzeltip, onları Resulullah efendimize götürüyor.
— İyi de öteki gruplar da aynı şeyi söylüyor. Hepsi de, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia ediyor. Hangisinin doğru olduğunu nereden bileceğiz? Onlarla sizin aranızdaki fark nedir?
— Onlar, (Bize gel, biz seni kurtarırız) diyorlar. Biz ise, (Gel, beraber Ehl-i sünnet âlimlerine gidelim, onlar sizi de bizi de kurtarır) diyoruz.
İşin özünü anlayan genç, (Tamam şimdi oldu) der. Bundan sonra dergâhtan ayrılmaz, bütün hayatını bu hizmetlere verir.
Başkalarından önce kendimizi kurtarmaya uğraşmalıyız, sonra da, insanları kurtaracak olan İmam-ı Gazali, Abdülkadir-i Geylani, İmam-ı Rabbani, Halid-i Bağdadi hazretleri gibi büyüklere onları havale etmeye çalışmalıyız. Hiçbir zaman, (Gel bize tâbi ol, sizi ancak biz kurtarırız) gibi bir iddiada bulunmamalıyız. Sadece büyüklerin yolunu anlatmaya gayret etmeliyiz. (O büyüklerin kitapları, nasihatleri işte burada, onları okuyarak beraber kurtulalım, yoksa bizim sizden bir farkımız yok) demeliyiz.
Maksadımız, yol levhası olmaktır. Levhanın maddi değeri önemli değil, ama gösterdiği istikamet çok önemlidir. Büyüklerin, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunu gösteren levha çok kıymetlidir. Bu istikamete giden ve o büyüklere uyan, Cennete girer.
Ehl-i sünnet âlimleri, istirahatlerini, zevklerini terk ettiler. Gece gündüz çalıştılar. Kitaplar yazdılar, nasihat ettiler. İnsanlar, akın akın onlara geldiler. Kitaplarını okuyup hidayete kavuştular.
İslam âlimlerini tanıyan ve yollarında olan seçilmiş kimselere her şey verilmiştir. Ne kadar şükredilse azdır.
Allahü teâlâ, büyük zatlara tâbi olan kimseyi, hayvan değil insan, kâfir değil Müslüman, bid’at ehli değil Ehl-i sünnet olarak yaratmıştır. Ayrıca Ehl-i sünnetin içinde de İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların yolunu tanımayı nasip etmiş, verilmedik bir şey bırakmamıştır. Bize ihsan edilen bu nimetlere şükredip o yolda ilerlemeye çalışmalıyız.
Her gün okunacak dualar
http://sabrikontek.azbuz.com :}Hadis-i şeriflerde bildirilen dualardan bazıları şöyle:
(Sabah akşam 7 defa “Allahümme ecirnî minennâr” diyen Cehennemden kurtulur.) [E. Davud]
(Sabah akşam, 3 defa, “Bismillahillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemî’ul alîm” okuyan, büyücü ve zalimden emin olur.) [İbni Mace]
(Sabah 3 defa, “Eûzü billahis-semî’il alîmi mineşşeytânirracîm” diyerek Haşr suresinin son üç âyetini okuyana, 70 bin melek, akşama kadar dua eder. O gün ölürse şehid olur. Akşam okursa yine aynı şeylere kavuşur.) [Tirmizi]
(Sabah namazından sonra 11 ihlas okuyana, Cennette bir köşk verilir.) [Haraiti]
(Sabah namazından sonra on defa, "La ilahe illallahü vahdehü la-şerikeleh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyi ve yümit ve hüve ala külli şeyin kadir" okuyan, akşama kadar her çeşit zarardan korunur, hiçbir günah ona zarar vermez.) [Nesai] ("Günah zarar vermez" demek, günah işlemez veya işlediği günaha tevbe eder, o günah ona zarar vermemiş olur demektir.)
(Akşam namazından sonra [yukarıdaki tesbihi] okuyan, sabaha kadar şeytandan korunur. On sevaba kavuşur, on günahı affolur ve on köle azat etmiş gibi sevap verilir.) [Tirmizi]
(Sabah namazlarından sonra üç defa Sübhanallah-il azim ve bi hamdihi diyen körlük, cüzzam ve felçten korunur.) [İ. Ahmed]
(Şirkten korunmak için “Allahümme innî eûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a’lemü ve estağfiruke li-mâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb” okuyun!) [İ. Ahmed]
(Sabah akşam 7 defa, “Hasbiyallahü lâ ilahe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm” okuyanın, dünya ve ahiret işine Allahü teâlâ kâfi gelir.) [Beyheki]
(“Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi ehadin min halkıke, fe minke vahdeke lâ şerîke leke, felekel hamdü ve lekeş-şükr” duasını, gündüz okuyan o günün, akşam okuyan o gecenin şükrünü ifa etmiş olur.) [M. Rabbani 3/17] (Akşam esbaha yerine emsâ denir.)
(Bir kimse, sabah akşam yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, o gün ve o gece, hiç kimse onun kadar sevab kazanamaz.) [Deylemi]
(Evden çıkarken “Bismillahi, tevekkeltü alallahi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizi]
(“Lâ havle...” okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebu Nuaym] [İmam-ı Rabbani hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa Salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazheri)]
(Her gün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve Cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehidlerle beraber olur.) [Taberani]
(Günde 25 defa “Allahümme bâriklî fil mevt ve fî mâ ba’del-mevt” okuyan şehid olur.) [Redd-ül muhtar]
(Gece Âmenerrasulüyü okuyana, bu iki âyet, her şey için yeterlidir. Bu iki âyeti yatsıdan sonra okuyana, geceyi ibadetle geçirmiş sevabı verilir.) [Şir’a]
(Tebârekeyi okumadan yatma! Kabir azabını def eder. Her gece Tebâreke okuyan, Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Ey Oğul İlmihali]
(Eve girerken İhlâs suresini okuyan, yoksulluk görmez.) [T. Kurtubi]
(Evden çıkarken Âyet-el kürsi okuyana melekler, eve gelene kadar dua eder.) [Ey Oğul İlmihali]
(Sıkıntılı veya borçlu olan kimse, bin kere “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a] (İmam-ı Rabbani hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca 100’er defa salevat getirirdi.) [Tefsir-i Mazheri]
İstiğfara devam etmek
(İstiğfara devam eden kimse, her sıkıntıdan kurtulur, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mace] [İstiğfar olarak (Estağfirullah el azim ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyel kayyum ve etubü ileyh) okumalıdır.
(Günde yüz kere “La ilahe illallah diyen kimsenin, kıyamet gününde yüzü ay gibi parlar.) [Taberani]
(Bir yere gelen, “Euzü bikelimâtillahittammâti min şerri ma haleka” okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim]
(Sıkıntılı veya borçlu, bin kere “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azim” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a]
Sual: Her gün nasıl dua etmeli?
CEVAP
Okunacak dualar çok ise de, birkaçını bildirelim!
Sabah ve akşam namazlarını kılıp dua ederken yedi defa (Allahümme ecirni minennâr) demelidir! Bunu okuyan Cehennemden kurtulur.
Sabah-akşam üç defa Besmele çekerek (Bismillahillezi, la yedurru maasmihi şeyün fil erdi vela fissemai ve hüvessemi-ul-âlim) okuyan, büyücülerin, zalimlerin şerrinden ve her çeşit zarardan korunur.
Sabah-akşam üç defa (Euzü billahis-semiil âlimi mineşşeytanirracim) diyerek Haşr suresinin son üç âyetini okuyana yetmiş bin melek dua eder, ölünce de şehid olur.
Küfre düşenin bütün ibadetleri yok olur. Onun için küfre düşüren söz ve işleri bilmelidir! Şirke düşmekten korunmak için de sabah-akşam (Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şeyen ve ene âlemü ve estağfirüke lima la âlemü inneke, ente allamülguyub) duasını okumalıdır!
Sabah-akşam 7 defa (Hasbiyallahü la ilahe illahü aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azim) okuyana Allahü teâlâ, onun din ve dünya işlerinde yardımcı olur.
Evden çıkarken (Âyet-el kürsi)yi okuyana melekler, eve dönünceye kadar dua ve istiğfar ederler. Dinimize, dünyamıza gelecek zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa (La havle vela kuvvete illa billah) okunmalıdır! okumaya başlarken ve okuduktan sonra da yüzer defa Salevat okumalıdır!
Sıkıntıdan kurtulmak için de (La havle...) okumaya devam etmelidir! Her gün yüz defa okuyan da fakirliğe düşmez. Elindeki nimetler de devam eder.
Günde yüz defa salevat (Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala âli seyyidina Muhammed) okuyan Cehennemden kurtulur ve şehidlerle beraber olur.
Sual: Gece okuduğum bazı duaları okuyamadığım, teheccüt namazını kılamadığım geceler oluyor. Duaları ertesi günü okusam ve teheccüt namazını da kuşluk vakti kılsam aynı sevabı alabilir miyim?
CEVAP
Tembellik, ihmal ve başka bir mazeretle vaktinde yapılmayan bu nafile ibadetleri ertesi sabah, öğleye kadar yapan aynı sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Bir kimse, her gece okuduğu dua ve zikirleri ihmal edip okumadan yatarsa, ertesi günü öğleye kadar okursa, vaktinde okumuş gibi aynı ecir ve sevaba kavuşur.) [Müslim]
Tesbih ve dua okurken
Sual: Her gün belli sayıda okuduğum, tesbih ve dualar var. Mesela, her gün 100 salevat-ı şerife ve ardından 500 la havle, sonra 100 salevat-ı şerife okuyorum. Bunları hiç ara vermeden, arada hiç konuşmadan mı okumak gerekir?
Hayır, ara vermenin veya bir ihtiyaç olunca, arada konuşmanın mahzuru olmaz.
(Sabah akşam 7 defa “Allahümme ecirnî minennâr” diyen Cehennemden kurtulur.) [E. Davud]
(Sabah akşam, 3 defa, “Bismillahillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemî’ul alîm” okuyan, büyücü ve zalimden emin olur.) [İbni Mace]
(Sabah 3 defa, “Eûzü billahis-semî’il alîmi mineşşeytânirracîm” diyerek Haşr suresinin son üç âyetini okuyana, 70 bin melek, akşama kadar dua eder. O gün ölürse şehid olur. Akşam okursa yine aynı şeylere kavuşur.) [Tirmizi]
(Sabah namazından sonra 11 ihlas okuyana, Cennette bir köşk verilir.) [Haraiti]
(Sabah namazından sonra on defa, "La ilahe illallahü vahdehü la-şerikeleh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyi ve yümit ve hüve ala külli şeyin kadir" okuyan, akşama kadar her çeşit zarardan korunur, hiçbir günah ona zarar vermez.) [Nesai] ("Günah zarar vermez" demek, günah işlemez veya işlediği günaha tevbe eder, o günah ona zarar vermemiş olur demektir.)
(Akşam namazından sonra [yukarıdaki tesbihi] okuyan, sabaha kadar şeytandan korunur. On sevaba kavuşur, on günahı affolur ve on köle azat etmiş gibi sevap verilir.) [Tirmizi]
(Sabah namazlarından sonra üç defa Sübhanallah-il azim ve bi hamdihi diyen körlük, cüzzam ve felçten korunur.) [İ. Ahmed]
(Şirkten korunmak için “Allahümme innî eûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a’lemü ve estağfiruke li-mâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb” okuyun!) [İ. Ahmed]
(Sabah akşam 7 defa, “Hasbiyallahü lâ ilahe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm” okuyanın, dünya ve ahiret işine Allahü teâlâ kâfi gelir.) [Beyheki]
(“Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi ehadin min halkıke, fe minke vahdeke lâ şerîke leke, felekel hamdü ve lekeş-şükr” duasını, gündüz okuyan o günün, akşam okuyan o gecenin şükrünü ifa etmiş olur.) [M. Rabbani 3/17] (Akşam esbaha yerine emsâ denir.)
(Bir kimse, sabah akşam yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, o gün ve o gece, hiç kimse onun kadar sevab kazanamaz.) [Deylemi]
(Evden çıkarken “Bismillahi, tevekkeltü alallahi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizi]
(“Lâ havle...” okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebu Nuaym] [İmam-ı Rabbani hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa Salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazheri)]
(Her gün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve Cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehidlerle beraber olur.) [Taberani]
(Günde 25 defa “Allahümme bâriklî fil mevt ve fî mâ ba’del-mevt” okuyan şehid olur.) [Redd-ül muhtar]
(Gece Âmenerrasulüyü okuyana, bu iki âyet, her şey için yeterlidir. Bu iki âyeti yatsıdan sonra okuyana, geceyi ibadetle geçirmiş sevabı verilir.) [Şir’a]
(Tebârekeyi okumadan yatma! Kabir azabını def eder. Her gece Tebâreke okuyan, Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Ey Oğul İlmihali]
(Eve girerken İhlâs suresini okuyan, yoksulluk görmez.) [T. Kurtubi]
(Evden çıkarken Âyet-el kürsi okuyana melekler, eve gelene kadar dua eder.) [Ey Oğul İlmihali]
(Sıkıntılı veya borçlu olan kimse, bin kere “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a] (İmam-ı Rabbani hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca 100’er defa salevat getirirdi.) [Tefsir-i Mazheri]
İstiğfara devam etmek
(İstiğfara devam eden kimse, her sıkıntıdan kurtulur, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mace] [İstiğfar olarak (Estağfirullah el azim ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyel kayyum ve etubü ileyh) okumalıdır.
(Günde yüz kere “La ilahe illallah diyen kimsenin, kıyamet gününde yüzü ay gibi parlar.) [Taberani]
(Bir yere gelen, “Euzü bikelimâtillahittammâti min şerri ma haleka” okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim]
(Sıkıntılı veya borçlu, bin kere “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azim” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a]
Sual: Her gün nasıl dua etmeli?
CEVAP
Okunacak dualar çok ise de, birkaçını bildirelim!
Sabah ve akşam namazlarını kılıp dua ederken yedi defa (Allahümme ecirni minennâr) demelidir! Bunu okuyan Cehennemden kurtulur.
Sabah-akşam üç defa Besmele çekerek (Bismillahillezi, la yedurru maasmihi şeyün fil erdi vela fissemai ve hüvessemi-ul-âlim) okuyan, büyücülerin, zalimlerin şerrinden ve her çeşit zarardan korunur.
Sabah-akşam üç defa (Euzü billahis-semiil âlimi mineşşeytanirracim) diyerek Haşr suresinin son üç âyetini okuyana yetmiş bin melek dua eder, ölünce de şehid olur.
Küfre düşenin bütün ibadetleri yok olur. Onun için küfre düşüren söz ve işleri bilmelidir! Şirke düşmekten korunmak için de sabah-akşam (Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şeyen ve ene âlemü ve estağfirüke lima la âlemü inneke, ente allamülguyub) duasını okumalıdır!
Sabah-akşam 7 defa (Hasbiyallahü la ilahe illahü aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azim) okuyana Allahü teâlâ, onun din ve dünya işlerinde yardımcı olur.
Evden çıkarken (Âyet-el kürsi)yi okuyana melekler, eve dönünceye kadar dua ve istiğfar ederler. Dinimize, dünyamıza gelecek zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa (La havle vela kuvvete illa billah) okunmalıdır! okumaya başlarken ve okuduktan sonra da yüzer defa Salevat okumalıdır!
Sıkıntıdan kurtulmak için de (La havle...) okumaya devam etmelidir! Her gün yüz defa okuyan da fakirliğe düşmez. Elindeki nimetler de devam eder.
Günde yüz defa salevat (Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala âli seyyidina Muhammed) okuyan Cehennemden kurtulur ve şehidlerle beraber olur.
Sual: Gece okuduğum bazı duaları okuyamadığım, teheccüt namazını kılamadığım geceler oluyor. Duaları ertesi günü okusam ve teheccüt namazını da kuşluk vakti kılsam aynı sevabı alabilir miyim?
CEVAP
Tembellik, ihmal ve başka bir mazeretle vaktinde yapılmayan bu nafile ibadetleri ertesi sabah, öğleye kadar yapan aynı sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Bir kimse, her gece okuduğu dua ve zikirleri ihmal edip okumadan yatarsa, ertesi günü öğleye kadar okursa, vaktinde okumuş gibi aynı ecir ve sevaba kavuşur.) [Müslim]
Tesbih ve dua okurken
Sual: Her gün belli sayıda okuduğum, tesbih ve dualar var. Mesela, her gün 100 salevat-ı şerife ve ardından 500 la havle, sonra 100 salevat-ı şerife okuyorum. Bunları hiç ara vermeden, arada hiç konuşmadan mı okumak gerekir?
Hayır, ara vermenin veya bir ihtiyaç olunca, arada konuşmanın mahzuru olmaz.
24 Şubat 2011 Perşembe
BAŞYAZI
http://sabrikontek.azbuz.com :}Önce kendimizi yenilemek
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
“….Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez..” (Ra’d, 11.)
Değişim, tecdit, teceddüt, yenilik veya yenilenme tarih boyunca insanoğluna çok cazip gelen kavramlar olmuştur. İnsanoğlu değişimi çok istemiş, yeniliği çok arzu etmiş, ancak bireysel ve toplumsal değişimin yasalarına, yenilenmenin sünnetlerine riayet etmeyi ihmal etmiştir.
Yukarıdaki ayete göre önce kendimizi yenilemekle işe başlamak gerekir. Kendimizi yenilemek, kalbimizi, kalbimizin derinliklerinde sakladığımız sırları ve bütün davranışlarımızın tohumları ve çekirdekleri mesabesinde olan niyetlerimizi yenilemek demektir. Kendimizi yenilemek, fıtrat dünyamızın ‘kâlû belâ’sında Rabbimize verdiğimiz misakımızı yenilemek, Efendiler Efendisine ümmet olma yolunda verdiğimiz ahd ü peymanımızı yenilemektir. Kendimizi yenilemek, mutlak hakikate, şaşmaz adalete, yüksek ahlâka bağlı kalacağımızı ilan ettiğimiz akitlerimizi yenilemek demektir.
Kendimizi yenilemenin en önemli yolu bilgimizi yenilemektir. Biz bilgimizi yeniledikçe, bilgimiz bizi yenileyecektir. Ufkumuz âfaka ancak yüksek bir irfan ile ulaşabilir. Okumak, yeniden okumak, okumalarımızı, okuduklarımızı hep yenilemek zorundayız. Kitab-ı Kerim kadar kâinat kitabını okumak, Kitab’ın ayetleri kadar kâinat ayetlerini, enfüsî ve afakî tüm ayetleri okumamız gerekir. Fayda vermeyen bilgiden Allah’a sığınmak, faydalı her bilginin peşinden koşmak, yenilenmenin namütenahi sınırlarını gösterecektir bize.
Her an yenilenmenin en önemli yöntemi, tefekkür etmektir. Dağarcığımızda biriktirdiğimiz ve bizi hep kendimizin ve hayatın gerisinde kalmamızı mukadder kılan önyargılardan, basmakalıp düşüncelerden kurtulmanın yolu, düşünce dünyamızı yenilemekten geçer. Kendimiz üzerinde yeniden düşünmek, varlık anlayışımızı, kâinat algımızı, insana bakışımızı, âlem tasavvurumuzu sürekli tefekkür ve tedebbür süzgecinden geçirmek, yenilenmenin en temel kuralıdır.
Çağdaş dünyamızın ciddi bir dil sorunu yahut dilsizlik sorunu var. Manalar, mefhumlar ve mazmunlar zayıfladıkça, dil beyan etmede, lisan ifade etmede aciz kalıyor. Gönül manasındaki dil ile lisan anlamındaki dil arasındaki ilişki zayıfladıkça gönül dili yok oluyor. “Üslub-u beyan ayniyle insan” fehvasınca, dil zayıfladıkça insan, insan zayıfladıkça dil zayıflıyor.
Yenilenme insanlar için olduğu kadar kurumlar için de gereklidir. Eğer kurumlar yenilenmeye ve değişime direnirlerse, sürekliliklerini ve canlılıklarını kaybederler. Sürdürülebilirlik açısından değişim ile süreklilik arasındaki ilişki son derece önemlidir. Toplumsal değişimlere göre kendilerini yenileyemeyen kurumlar çağın gerisinde kalırlar. Ancak kurumlar, sadece değişime yoğunlaşırlar da, tarih sahnesinde kendilerine süreklilik kazandıran sabitelerini, temel ilke ve prensiplerini terk ederlerse, dönüşme ve başkalaşma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle dönüşmemek ve başkalaşmamak için sabitelere bağlı kalarak sürekli değişimi ve yenilenmeyi esas almak gerekir. Dolayısıyla kurumlar da, hizmet anlayışlarını gözden geçirerek özeleştiri yapmalı, kurumsal bir asabiyete girmeksizin görev tanımlarını güncellemeli, kısaca yukarıda ifade ettiğimiz tüm yenilenmeleri dikkate alarak kendilerini yenilemeli ve böylece süreklilik kazanmalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığımızın temel görevi, hiç şüphesiz toplumu din konusunda aydınlatmaktır. Fakat aydınlatma sadece anlatma ile değil, aynı zamanda anlaşılabilir ve kavranabilir olmakla mümkündür. Bugün bir mihrap ve minber gönüllüsü kadar kendisini, bilgisini ve dilini sürekli yenilemek durumunda olan çok az görev vardır. Din görevlileri olarak bizler, ne yazık ki bugünün kuşaklarına hitap etmede, onlara Dîn-i Mübîn-i İslam’ın hakikatini anlatmada, kısaca kendimizi ifade etmede zorlanmaktayız. Bu nedenle din hizmeti gibi ulvi bir görevi icra eden bizler, söylem ve üsluplarımızı yenilemeliyiz. Bundan kastımız, yeni kelime ve cümleler kurabilmek değil, hikmetli bir üslup ve yüksek bir gönül dili ile her türlü idrake, yüce dinimiz İslam’ın hakikatlerini sunabilmektir.
Sağlam bir düşünme metodolojisi sunan rahmet dini İslam’ın evrensel ilkeleri, her çağı ve zamanı kuşatacak bir hüviyete sahiptir. Dinin hakikatleri eskimez, tecdide ihtiyacı yoktur. Ancak bizim algımız, bilgimiz ve hakikatlere olan bağlılığımız eskir, dolayısıyla bizim yenilenmeye ihtiyacımız vardır. Dinin sahih öğretileri hiçbir illetle muallel olmazlar, hastalanmazlar, ıslaha ihtiyacı yoktur. Ancak bizim bakış açılarımız, anlayışlarımız her türlü illete müptela olabilir. Bu itibarla özümüzü yeniden ihya ve ıslah etmeye, dindarlığımızı, sadakat ve bağlılığımızı yenilemeye ihtiyacımız vardır
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
“….Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez..” (Ra’d, 11.)
Değişim, tecdit, teceddüt, yenilik veya yenilenme tarih boyunca insanoğluna çok cazip gelen kavramlar olmuştur. İnsanoğlu değişimi çok istemiş, yeniliği çok arzu etmiş, ancak bireysel ve toplumsal değişimin yasalarına, yenilenmenin sünnetlerine riayet etmeyi ihmal etmiştir.
Yukarıdaki ayete göre önce kendimizi yenilemekle işe başlamak gerekir. Kendimizi yenilemek, kalbimizi, kalbimizin derinliklerinde sakladığımız sırları ve bütün davranışlarımızın tohumları ve çekirdekleri mesabesinde olan niyetlerimizi yenilemek demektir. Kendimizi yenilemek, fıtrat dünyamızın ‘kâlû belâ’sında Rabbimize verdiğimiz misakımızı yenilemek, Efendiler Efendisine ümmet olma yolunda verdiğimiz ahd ü peymanımızı yenilemektir. Kendimizi yenilemek, mutlak hakikate, şaşmaz adalete, yüksek ahlâka bağlı kalacağımızı ilan ettiğimiz akitlerimizi yenilemek demektir.
Kendimizi yenilemenin en önemli yolu bilgimizi yenilemektir. Biz bilgimizi yeniledikçe, bilgimiz bizi yenileyecektir. Ufkumuz âfaka ancak yüksek bir irfan ile ulaşabilir. Okumak, yeniden okumak, okumalarımızı, okuduklarımızı hep yenilemek zorundayız. Kitab-ı Kerim kadar kâinat kitabını okumak, Kitab’ın ayetleri kadar kâinat ayetlerini, enfüsî ve afakî tüm ayetleri okumamız gerekir. Fayda vermeyen bilgiden Allah’a sığınmak, faydalı her bilginin peşinden koşmak, yenilenmenin namütenahi sınırlarını gösterecektir bize.
Her an yenilenmenin en önemli yöntemi, tefekkür etmektir. Dağarcığımızda biriktirdiğimiz ve bizi hep kendimizin ve hayatın gerisinde kalmamızı mukadder kılan önyargılardan, basmakalıp düşüncelerden kurtulmanın yolu, düşünce dünyamızı yenilemekten geçer. Kendimiz üzerinde yeniden düşünmek, varlık anlayışımızı, kâinat algımızı, insana bakışımızı, âlem tasavvurumuzu sürekli tefekkür ve tedebbür süzgecinden geçirmek, yenilenmenin en temel kuralıdır.
Çağdaş dünyamızın ciddi bir dil sorunu yahut dilsizlik sorunu var. Manalar, mefhumlar ve mazmunlar zayıfladıkça, dil beyan etmede, lisan ifade etmede aciz kalıyor. Gönül manasındaki dil ile lisan anlamındaki dil arasındaki ilişki zayıfladıkça gönül dili yok oluyor. “Üslub-u beyan ayniyle insan” fehvasınca, dil zayıfladıkça insan, insan zayıfladıkça dil zayıflıyor.
Yenilenme insanlar için olduğu kadar kurumlar için de gereklidir. Eğer kurumlar yenilenmeye ve değişime direnirlerse, sürekliliklerini ve canlılıklarını kaybederler. Sürdürülebilirlik açısından değişim ile süreklilik arasındaki ilişki son derece önemlidir. Toplumsal değişimlere göre kendilerini yenileyemeyen kurumlar çağın gerisinde kalırlar. Ancak kurumlar, sadece değişime yoğunlaşırlar da, tarih sahnesinde kendilerine süreklilik kazandıran sabitelerini, temel ilke ve prensiplerini terk ederlerse, dönüşme ve başkalaşma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle dönüşmemek ve başkalaşmamak için sabitelere bağlı kalarak sürekli değişimi ve yenilenmeyi esas almak gerekir. Dolayısıyla kurumlar da, hizmet anlayışlarını gözden geçirerek özeleştiri yapmalı, kurumsal bir asabiyete girmeksizin görev tanımlarını güncellemeli, kısaca yukarıda ifade ettiğimiz tüm yenilenmeleri dikkate alarak kendilerini yenilemeli ve böylece süreklilik kazanmalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığımızın temel görevi, hiç şüphesiz toplumu din konusunda aydınlatmaktır. Fakat aydınlatma sadece anlatma ile değil, aynı zamanda anlaşılabilir ve kavranabilir olmakla mümkündür. Bugün bir mihrap ve minber gönüllüsü kadar kendisini, bilgisini ve dilini sürekli yenilemek durumunda olan çok az görev vardır. Din görevlileri olarak bizler, ne yazık ki bugünün kuşaklarına hitap etmede, onlara Dîn-i Mübîn-i İslam’ın hakikatini anlatmada, kısaca kendimizi ifade etmede zorlanmaktayız. Bu nedenle din hizmeti gibi ulvi bir görevi icra eden bizler, söylem ve üsluplarımızı yenilemeliyiz. Bundan kastımız, yeni kelime ve cümleler kurabilmek değil, hikmetli bir üslup ve yüksek bir gönül dili ile her türlü idrake, yüce dinimiz İslam’ın hakikatlerini sunabilmektir.
Sağlam bir düşünme metodolojisi sunan rahmet dini İslam’ın evrensel ilkeleri, her çağı ve zamanı kuşatacak bir hüviyete sahiptir. Dinin hakikatleri eskimez, tecdide ihtiyacı yoktur. Ancak bizim algımız, bilgimiz ve hakikatlere olan bağlılığımız eskir, dolayısıyla bizim yenilenmeye ihtiyacımız vardır. Dinin sahih öğretileri hiçbir illetle muallel olmazlar, hastalanmazlar, ıslaha ihtiyacı yoktur. Ancak bizim bakış açılarımız, anlayışlarımız her türlü illete müptela olabilir. Bu itibarla özümüzü yeniden ihya ve ıslah etmeye, dindarlığımızı, sadakat ve bağlılığımızı yenilemeye ihtiyacımız vardır
10 Şubat 2011 Perşembe
Evlilikte Şiddet
http://sabrikontek.azbuz.com :}
Evlilikte şiddet denilince hekimliğe başladığım ilk yılda karşılaştığım bir âile faciasını unutamıyorum.
Evlilikte şiddet denilince hekimliğe başladığım ilk yılda karşılaştığım bir âile faciasını unutamıyorum. Evin erkeği alkollü bir şekilde eve gelmiş, evdekileri kırıp geçirmişti. Çocuklarla birlikte anne, üst başları perişan ve darbe morluklarıyla ağlıyorlardı. Bu âile, acınacak halde psikiyatriye getirilmişti. Toplumdaki tehlikelere, tehditlere, gerginlik yapan faktörlere karşı bir zırh, bir korunma ortamı olması gereken âile birliği, burada üzüntü ve mahcubiyet kaynağı oluvermiştir.
Tabii, âilede şiddet sadece alkole bağlı olarak ortaya çıkmaz. Birçok faktör eşlerin birbirine kaba kuvvetle muâmele etmesine sebep olabilir.
-Çocuk ve eşlerini dövenler, genelde çocukluklarında şiddete mâruz kalmış kişilerdir. Bu şahıslar, anlaşmazlık ve geçimsizliklerin dayakla halledilebileceği konusuna âdetâ yıllar boyu şartlanmışlardır. Şuuraltlarındaki şiddeti, bâzen farkında bile olmadan tatbik ederler.
-Öfkeli, alıngan, çabuk sinirlenen kişiler şiddete daha çok müracaat ederler.
-Eşler arasında sevgi, saygı ve hoşgörünün azalması, iletişim bozukluğunun ortaya çıkması da şiddete başvurmayı kolaylaştırmaktadır.
- Sürekli endişe ve stres içinde yaşamak da öfkelenmeye ve giderek şiddete kapılmaya yol açabilmektedir. Eve gelince ufak bir bahâne şiddeti netice verebilir.
Dayak ne sonuçlar doğurur?
-Kocanın hanımına karşı kaba kuvvete başvurması hâlinde o evlilikte yanlış şeyler var demektir. Kaba kuvvet, geçimsizliğe ve giderek iplerin kopmasına sebep olur.
-Dayak atılan evde eşlerin birbirine saygısı yoktur. Kişilikler karşılıklı zarar görür. Artık o evlilik değişik iki şahsın birleşmesi değil, birbirilerine saygı duymayan zoraki birliktelik hâline gelir.
- Yine dayak yiyen hanım, eşine karşı gizli öfke besler. Kişiliğinin zedelenmesinden dolayı kalbi kırıktır ve aşağılık duyguları taşıyabilir. Giderek cinsi ilişkiden de soğuyabilir.
ABD'de alkolik kadınlar üzerinde yapılan çalışmalarda. Alkole başlama sebebinin, kocalarının uyguladığı şiddet olduğu tespit edilmiştir. ABD'de her iki evlilikten birinde şiddet uygulanmaktadır ve her yedi sâniyede bir kadın dövülmektedir. Kadın psikiyatri hastalarının yüzde 45'i şiddet tatbiklerinden dolayı yaptıklarını söylemişlerdir.
-Yine şiddet, karı koca arasında hiçbir meseleyi halletmemekte, ancak geçimsizliklerin keskinleşmesine sebep olmaktadır.
-Dayak olayı, hamilelikte de olabilmekte, bu da doğacak çocuğun sağlığını kötü yönde etkilemektedir.
Dayak ve çocuk
Eşler arasındaki kaba kuvvet en çok çocukları etkiler. Özellikle onların yanında yapılırsa kötü tesir daha çok olur.
-Annelerinin devamlı dayak yediği, hakaretlerle aşağılandığı âilelerde çocuklar ezik büyür. Kız çocuğu, annesiyle kişiliğini özdeşleştirdiğinde yetersizlik düşünceleri ve hattâ erkeklere karşı kin ve nefret fikirleri olan biri hâline gelebilir. Erkek çocuğundaysa, kadınların dövüleceği anlayışı yerleşebilir. Ayrıca baba çok iticiyse bu sefer özdeşleşmeyi annesiyle yaparak cinsel kimlik zorlukları geliştirebilir.
-Yine âiledeki şiddetli geçimsizlikler, çocuklarda evlilik kurumuna karşı soğukluk ortaya çıkarabilir. Bu da yetişkinliğinde evlenmeyip yalnız yaşamayı tercihe sebep olur.
-Dayak, çocuğun en sevdiği iki insan arasında olduğundan çocuğun kendine güveni yeterince gelişmez. Aşağılık duyguları bulunan ve teşebbüs gücü zayıf kişiler olmalarına yol açar. Kaba kuvvetin egemen olduğu evlerde ki çocukların mutsuz ve psikolojik sorunları olduğunu söylemek zor değildir.
-Yine dayak yiyen anne, çocuğunu daha fazla dövmektedir. Yani hırsını âdeta çocuktan alabilmektedir.
Kimler dayak atıyor?
-Bahsettiğimiz gibi alkol kullanan şahıslar kaba kuvvete daha çok başvururlar.
-Eğitim seviyesiyle dayak arasında çok belirgin bir ilgi yoktur. Mühendis, doktor, yönetici gibi tahsilli kişiler bile şiddete müracaat edebilmektedirler. ABD'de yapılan bir araştırma da, aile içi şiddetin yaşandığı ailelerde kadınların yüzde 40'ının, erkeklerin ise yüzde 44'ünün lise ve yüksek öğrenim görmüş olması bunu göstermektedir.
-İktisadi sebepler, maddi problemler yine dayakta önemli bir faktördür.
- Bazen gelin - kaynana arasındaki anlaşmazlıklar da eşler arasında kaba kuvvete kadar giden geçimsizliklere yol açabilmektedir.
"Dışarda kuzu, içeride kurt"
Dayak olayından söz ederken ev dışında sâkin, yumuşak bilinip de evlerinde hanımlarına dayak atan erkeklerden de bahsetmek gerekir.
Bugünkü geçerli eğitim, insanlara devamlı bağışlayıcı olma telkininde bulunmaktadır. İnsanlar, kendilerine kötü davranan kişiye sonuna kadar sabır ve nezâket göstermek konusunda âdetâ şartlandırılmaktadır. İşte bu kişiler, dışarıda aşırı nezâket ve yumuşaklık göstererek içlerine attıkları öfkelerini, maalesef eşlerine boşaltabilmektedir.
Böyleleri muhakkak kendilerini özeleştiriden geçirmeli, kendi iç dünyalarına girmeye çalışmalıdırlar. Ancak böylelikle bu tehlikeli alışkanlıktan vazgeçebilirler. Çünkü aslında kendilerini öfkelendiren hanımları değil, dış dünyanın şartlarıdır. Bunu iyi değerlendirmek zorundadırlar. Bunu iyi değerlendirmek zorundadırlar.
Kaba kuvvet nasıl önlenir?
Dayağın sebebi eşler arasındaki problemler olabilir. Aslında problemleri büyüterek, evde boşalma sağlanması için farkında olmadan şiddete başvuruluyor olabilir.
Şöyle ki: Akşam eve gelen evin erkeği, eşinin yaptığı yemeği beğenmeyerek hanımına bağırmaya başlar. Böyle bir durumda hanım, yemekte öfkelenecek bir şey olmadığını, hergünkü gibi özen gösterdiğini söyleyerek cevap verir. Bunun üzerine evin erkeği, yine kendine göre bahâneler bularak sertliği arttırabilir ve kaba kuvvete kadar olayı sürükleyebilir.
Burada aslında hanımın yapacağı kocasını yumuşatmaktadır. Zor da olsa, önce olayı anlamaya ve eşine karşılık vermeyip alttan almaya çalışmalıdır. Böyle davrandığında görecektir ki, beyi yaptığı bir iş görüşmesinde kötü sonuç almıştır veya birine kızmış, ancak kendini boşaltmamıştır.
Yani öfke doludur. Yemeği bahâne etmesi, aslında bardağı taşıran son damladır.
Böyle davranmakla sadece bir kavga önlenmiş olmayacaktır. Ayrıca kocası bir süre sonra gereksiz kızdığını ve hanımının kalbini boş yere kırdığını anlayacaktır. Bütün sorunlar, karşılıklı sevgi ve saygı çerçevesinde konuşarak çözülür. Bazen öyle çiftleri görüyorum ki yıllarca evliler ama bir kere olsun ilişkilerin, hayatlarını, problemlerini konuşmamışlardır. Birbirilerinin iç dünyalarına girmemişlerdir.
-Evlilik, karşılıklı fedakârlık üzerine kurulur. Bir çift ne kadar uyumlu olursa olsun, iki ayrı şahsiyettirler. Yani iki ayrı dünyadadırlar. İlgi ve zevkleri değişik olabilir. Aralarında birçok farklılık bulunabilir. Önemli olan bu farklılıklara karşılıklı saygı göstermektir.
-Karşılıklı olumsuz duygular bazen yanlış anlamadan veya gereksiz alınganlıktan kaynaklanabilir. İşte konuşmak, iletişim burada devreye girmeli ve hemen kaba kuvvet sergilenmesinin önüne geçilmelidir.
-Eşler, aralarındaki problemleri herhangi biri öfkeliyken, açken, yorgunken veya çocuklar yanlarındayken konuşmaktan kaçınmalıdırlar.
-Yine eşlerin birbirilerine sık sık jestler (kocanın hanımına uygun hediyeler alışı veya hanımın beyine sevdiği yemekleri hazırlaması gibi yapmaları iletişimi kolaylaştırır.
-Yine unutulmamalıdır ki, İslâm nazarında dövmek kötü bir fiildir. Peygamberimiz (s.a.v.) hayatında hiç kimseyi dövmemiş, yüze vurmayı kesinlikle yasaklamış, bırakın dövmeyi kötü söz söylemeyi bile menetmiştir. "Karılarını döven erkekler hayırlı kimseler değildir" buyurmuştur.
-Erkekle kadın, birbirilerinin işlerini ve faaliyetlerini küçümsememelidirler. Meselâ evin hanımı, akşama kadar evde çocuklarıyla uğraşır, çamaşır yıkar, bir çok iş yapar. Erkek bunlara rağmen "Ne yaptı ki" der, eşinin yaptıklarını küçük görürse kalp kırmış olur. Halbuki bunlar başlı başına bir iştir, yorucudur. Erkek, eşine teşekkür ve taltif etmelidir.
-Bunlara rağmen kaba kuvvetin devam ettiği âileler, o zaman ebeveynlere, âile büyüklerine başvurmalıdırlar. Onlardan yardım istemelidirler.
- Bundan sonraki safhadaysa hâlâ şiddet olayı varsı bir uzmanın yardımı istenmelidir. Bâzı ruhî hastalıklar veya kişilik bozuklukları söz konusu olabilir.
Unutmayalım ki, evlilikte şiddetle iyi geçim bir arada olmaz ve şiddet meseleleri halletmez. Aksine arttırır, içinden çıkılmaz hâle getirir.
RAKAMLARLA TÜRKİYE'DE AİLE İÇİ ŞİDDET
Aile içi şiddet araştırmalarından elde edilen sonuçlar:
-Evli kadınların çoğunulğu kocadan, babadan şiddet şiddet görmüş. Fiziksel şiddet oranı yüzde 59. fiziksel olmayan şiddet oranı yüzde 63.
-İntihar girişiminde bulunan kadınlar istismara daha çok uğramışlar.
-Şiddete uğrayan kadınların yüzde 41'i intihar girişiminde bulunmuş.
-Şiddete başvuran erkeklerin yüzde 33'ünün alkol ve kumar alışkanlığı var.
-Evli kadınların yüzde 92'si evliliklerinin ilk günlerinde şiddete uğramışlar.
-Şiddete uğrayan kadınların yüzde 41'i şiddet nedeniyle karakola gitmemiş.
-Karakolda polisin temel tutumu barıştırmaktır. Kadınların yüzde 26'sı polisin polis'in ilgisiz kaldığını, yüzde 18'i ise çok anlayışlı davrandığını belirtmiş.
-Kadınların tamamı şiddete ev ortamın
da maruz kalmış.
-Şiddete başvuranların yüzde 46'sı hiçbir nesne kullanmadan fiziksel gücüyle şiddet uyguluyor. Bunu yüzde 22 ile kesici alet ve yüzde 13 ile sopa izliyor.
-Kocasını kızması durumunda kadınların yüzde 77,8'i hiç kimseden yardım istememiş.
-Kadınların yüzde 49'4'ü çocukluğunda anne-babasından dayak yemiş.
Evlilikte şiddet denilince hekimliğe başladığım ilk yılda karşılaştığım bir âile faciasını unutamıyorum.
Evlilikte şiddet denilince hekimliğe başladığım ilk yılda karşılaştığım bir âile faciasını unutamıyorum. Evin erkeği alkollü bir şekilde eve gelmiş, evdekileri kırıp geçirmişti. Çocuklarla birlikte anne, üst başları perişan ve darbe morluklarıyla ağlıyorlardı. Bu âile, acınacak halde psikiyatriye getirilmişti. Toplumdaki tehlikelere, tehditlere, gerginlik yapan faktörlere karşı bir zırh, bir korunma ortamı olması gereken âile birliği, burada üzüntü ve mahcubiyet kaynağı oluvermiştir.
Tabii, âilede şiddet sadece alkole bağlı olarak ortaya çıkmaz. Birçok faktör eşlerin birbirine kaba kuvvetle muâmele etmesine sebep olabilir.
-Çocuk ve eşlerini dövenler, genelde çocukluklarında şiddete mâruz kalmış kişilerdir. Bu şahıslar, anlaşmazlık ve geçimsizliklerin dayakla halledilebileceği konusuna âdetâ yıllar boyu şartlanmışlardır. Şuuraltlarındaki şiddeti, bâzen farkında bile olmadan tatbik ederler.
-Öfkeli, alıngan, çabuk sinirlenen kişiler şiddete daha çok müracaat ederler.
-Eşler arasında sevgi, saygı ve hoşgörünün azalması, iletişim bozukluğunun ortaya çıkması da şiddete başvurmayı kolaylaştırmaktadır.
- Sürekli endişe ve stres içinde yaşamak da öfkelenmeye ve giderek şiddete kapılmaya yol açabilmektedir. Eve gelince ufak bir bahâne şiddeti netice verebilir.
Dayak ne sonuçlar doğurur?
-Kocanın hanımına karşı kaba kuvvete başvurması hâlinde o evlilikte yanlış şeyler var demektir. Kaba kuvvet, geçimsizliğe ve giderek iplerin kopmasına sebep olur.
-Dayak atılan evde eşlerin birbirine saygısı yoktur. Kişilikler karşılıklı zarar görür. Artık o evlilik değişik iki şahsın birleşmesi değil, birbirilerine saygı duymayan zoraki birliktelik hâline gelir.
- Yine dayak yiyen hanım, eşine karşı gizli öfke besler. Kişiliğinin zedelenmesinden dolayı kalbi kırıktır ve aşağılık duyguları taşıyabilir. Giderek cinsi ilişkiden de soğuyabilir.
ABD'de alkolik kadınlar üzerinde yapılan çalışmalarda. Alkole başlama sebebinin, kocalarının uyguladığı şiddet olduğu tespit edilmiştir. ABD'de her iki evlilikten birinde şiddet uygulanmaktadır ve her yedi sâniyede bir kadın dövülmektedir. Kadın psikiyatri hastalarının yüzde 45'i şiddet tatbiklerinden dolayı yaptıklarını söylemişlerdir.
-Yine şiddet, karı koca arasında hiçbir meseleyi halletmemekte, ancak geçimsizliklerin keskinleşmesine sebep olmaktadır.
-Dayak olayı, hamilelikte de olabilmekte, bu da doğacak çocuğun sağlığını kötü yönde etkilemektedir.
Dayak ve çocuk
Eşler arasındaki kaba kuvvet en çok çocukları etkiler. Özellikle onların yanında yapılırsa kötü tesir daha çok olur.
-Annelerinin devamlı dayak yediği, hakaretlerle aşağılandığı âilelerde çocuklar ezik büyür. Kız çocuğu, annesiyle kişiliğini özdeşleştirdiğinde yetersizlik düşünceleri ve hattâ erkeklere karşı kin ve nefret fikirleri olan biri hâline gelebilir. Erkek çocuğundaysa, kadınların dövüleceği anlayışı yerleşebilir. Ayrıca baba çok iticiyse bu sefer özdeşleşmeyi annesiyle yaparak cinsel kimlik zorlukları geliştirebilir.
-Yine âiledeki şiddetli geçimsizlikler, çocuklarda evlilik kurumuna karşı soğukluk ortaya çıkarabilir. Bu da yetişkinliğinde evlenmeyip yalnız yaşamayı tercihe sebep olur.
-Dayak, çocuğun en sevdiği iki insan arasında olduğundan çocuğun kendine güveni yeterince gelişmez. Aşağılık duyguları bulunan ve teşebbüs gücü zayıf kişiler olmalarına yol açar. Kaba kuvvetin egemen olduğu evlerde ki çocukların mutsuz ve psikolojik sorunları olduğunu söylemek zor değildir.
-Yine dayak yiyen anne, çocuğunu daha fazla dövmektedir. Yani hırsını âdeta çocuktan alabilmektedir.
Kimler dayak atıyor?
-Bahsettiğimiz gibi alkol kullanan şahıslar kaba kuvvete daha çok başvururlar.
-Eğitim seviyesiyle dayak arasında çok belirgin bir ilgi yoktur. Mühendis, doktor, yönetici gibi tahsilli kişiler bile şiddete müracaat edebilmektedirler. ABD'de yapılan bir araştırma da, aile içi şiddetin yaşandığı ailelerde kadınların yüzde 40'ının, erkeklerin ise yüzde 44'ünün lise ve yüksek öğrenim görmüş olması bunu göstermektedir.
-İktisadi sebepler, maddi problemler yine dayakta önemli bir faktördür.
- Bazen gelin - kaynana arasındaki anlaşmazlıklar da eşler arasında kaba kuvvete kadar giden geçimsizliklere yol açabilmektedir.
"Dışarda kuzu, içeride kurt"
Dayak olayından söz ederken ev dışında sâkin, yumuşak bilinip de evlerinde hanımlarına dayak atan erkeklerden de bahsetmek gerekir.
Bugünkü geçerli eğitim, insanlara devamlı bağışlayıcı olma telkininde bulunmaktadır. İnsanlar, kendilerine kötü davranan kişiye sonuna kadar sabır ve nezâket göstermek konusunda âdetâ şartlandırılmaktadır. İşte bu kişiler, dışarıda aşırı nezâket ve yumuşaklık göstererek içlerine attıkları öfkelerini, maalesef eşlerine boşaltabilmektedir.
Böyleleri muhakkak kendilerini özeleştiriden geçirmeli, kendi iç dünyalarına girmeye çalışmalıdırlar. Ancak böylelikle bu tehlikeli alışkanlıktan vazgeçebilirler. Çünkü aslında kendilerini öfkelendiren hanımları değil, dış dünyanın şartlarıdır. Bunu iyi değerlendirmek zorundadırlar. Bunu iyi değerlendirmek zorundadırlar.
Kaba kuvvet nasıl önlenir?
Dayağın sebebi eşler arasındaki problemler olabilir. Aslında problemleri büyüterek, evde boşalma sağlanması için farkında olmadan şiddete başvuruluyor olabilir.
Şöyle ki: Akşam eve gelen evin erkeği, eşinin yaptığı yemeği beğenmeyerek hanımına bağırmaya başlar. Böyle bir durumda hanım, yemekte öfkelenecek bir şey olmadığını, hergünkü gibi özen gösterdiğini söyleyerek cevap verir. Bunun üzerine evin erkeği, yine kendine göre bahâneler bularak sertliği arttırabilir ve kaba kuvvete kadar olayı sürükleyebilir.
Burada aslında hanımın yapacağı kocasını yumuşatmaktadır. Zor da olsa, önce olayı anlamaya ve eşine karşılık vermeyip alttan almaya çalışmalıdır. Böyle davrandığında görecektir ki, beyi yaptığı bir iş görüşmesinde kötü sonuç almıştır veya birine kızmış, ancak kendini boşaltmamıştır.
Yani öfke doludur. Yemeği bahâne etmesi, aslında bardağı taşıran son damladır.
Böyle davranmakla sadece bir kavga önlenmiş olmayacaktır. Ayrıca kocası bir süre sonra gereksiz kızdığını ve hanımının kalbini boş yere kırdığını anlayacaktır. Bütün sorunlar, karşılıklı sevgi ve saygı çerçevesinde konuşarak çözülür. Bazen öyle çiftleri görüyorum ki yıllarca evliler ama bir kere olsun ilişkilerin, hayatlarını, problemlerini konuşmamışlardır. Birbirilerinin iç dünyalarına girmemişlerdir.
-Evlilik, karşılıklı fedakârlık üzerine kurulur. Bir çift ne kadar uyumlu olursa olsun, iki ayrı şahsiyettirler. Yani iki ayrı dünyadadırlar. İlgi ve zevkleri değişik olabilir. Aralarında birçok farklılık bulunabilir. Önemli olan bu farklılıklara karşılıklı saygı göstermektir.
-Karşılıklı olumsuz duygular bazen yanlış anlamadan veya gereksiz alınganlıktan kaynaklanabilir. İşte konuşmak, iletişim burada devreye girmeli ve hemen kaba kuvvet sergilenmesinin önüne geçilmelidir.
-Eşler, aralarındaki problemleri herhangi biri öfkeliyken, açken, yorgunken veya çocuklar yanlarındayken konuşmaktan kaçınmalıdırlar.
-Yine eşlerin birbirilerine sık sık jestler (kocanın hanımına uygun hediyeler alışı veya hanımın beyine sevdiği yemekleri hazırlaması gibi yapmaları iletişimi kolaylaştırır.
-Yine unutulmamalıdır ki, İslâm nazarında dövmek kötü bir fiildir. Peygamberimiz (s.a.v.) hayatında hiç kimseyi dövmemiş, yüze vurmayı kesinlikle yasaklamış, bırakın dövmeyi kötü söz söylemeyi bile menetmiştir. "Karılarını döven erkekler hayırlı kimseler değildir" buyurmuştur.
-Erkekle kadın, birbirilerinin işlerini ve faaliyetlerini küçümsememelidirler. Meselâ evin hanımı, akşama kadar evde çocuklarıyla uğraşır, çamaşır yıkar, bir çok iş yapar. Erkek bunlara rağmen "Ne yaptı ki" der, eşinin yaptıklarını küçük görürse kalp kırmış olur. Halbuki bunlar başlı başına bir iştir, yorucudur. Erkek, eşine teşekkür ve taltif etmelidir.
-Bunlara rağmen kaba kuvvetin devam ettiği âileler, o zaman ebeveynlere, âile büyüklerine başvurmalıdırlar. Onlardan yardım istemelidirler.
- Bundan sonraki safhadaysa hâlâ şiddet olayı varsı bir uzmanın yardımı istenmelidir. Bâzı ruhî hastalıklar veya kişilik bozuklukları söz konusu olabilir.
Unutmayalım ki, evlilikte şiddetle iyi geçim bir arada olmaz ve şiddet meseleleri halletmez. Aksine arttırır, içinden çıkılmaz hâle getirir.
RAKAMLARLA TÜRKİYE'DE AİLE İÇİ ŞİDDET
Aile içi şiddet araştırmalarından elde edilen sonuçlar:
-Evli kadınların çoğunulğu kocadan, babadan şiddet şiddet görmüş. Fiziksel şiddet oranı yüzde 59. fiziksel olmayan şiddet oranı yüzde 63.
-İntihar girişiminde bulunan kadınlar istismara daha çok uğramışlar.
-Şiddete uğrayan kadınların yüzde 41'i intihar girişiminde bulunmuş.
-Şiddete başvuran erkeklerin yüzde 33'ünün alkol ve kumar alışkanlığı var.
-Evli kadınların yüzde 92'si evliliklerinin ilk günlerinde şiddete uğramışlar.
-Şiddete uğrayan kadınların yüzde 41'i şiddet nedeniyle karakola gitmemiş.
-Karakolda polisin temel tutumu barıştırmaktır. Kadınların yüzde 26'sı polisin polis'in ilgisiz kaldığını, yüzde 18'i ise çok anlayışlı davrandığını belirtmiş.
-Kadınların tamamı şiddete ev ortamın
da maruz kalmış.
-Şiddete başvuranların yüzde 46'sı hiçbir nesne kullanmadan fiziksel gücüyle şiddet uyguluyor. Bunu yüzde 22 ile kesici alet ve yüzde 13 ile sopa izliyor.
-Kocasını kızması durumunda kadınların yüzde 77,8'i hiç kimseden yardım istememiş.
-Kadınların yüzde 49'4'ü çocukluğunda anne-babasından dayak yemiş.
24 Ocak 2011 Pazartesi
Kur’ân-ı Kerîm’i Gönül Sultânımız Efendimiz’in Aynasından Okumak
http://sabrikontek.azbuz.com :}
Hepimizin bildiği üzere, Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah’ın doğru yolu göstermek üzere bütün insanlığa gönderdiği ve korunmasını kendi üzerine aldığı (Hicr 15/9) İlâhî kitaptır. Allah Teâlâ, indirildiği şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’i koruma vaadini, mü’minler tarafından sürekli okunmak, ilk yazıldığı şekliyle kayıt altına alınmak ve içeriğinin yaşanmasını sağlamak yoluyla hiçbir değişikliğe uğramadan ilk nesilden itibaren kesintisiz biçimde gerçekleştirmektedir.
Nesiller boyu İslâm toplumunun Kur’ân-ı Kerîm’i her şeyden değerli bilmesi, anlayıp anlatmaya çalışması, yazılı ve şifahî olarak onu koruyup emir ve yasaklarını yerine getirmeyi en yüksek gaye edinmesi İlâhî iradenin bir tecellisidir. Mü’minlerin içinde bulunulan manevî iklimde de bunu idrak ederek hareket etmesi gerekmektedir.
Tam olarak mahiyeti düşünülüp idrak edilemese dahi, gerek ilim ve fikir adamları, gerekse toplumun diğer fertleri, Kur’ân ve Sünnet arasında bir ayrılığın olmadığının farkındadır. İlk vahyin gelişinden bu yana vücûda getirilen ilmî birikim gözden geçirildiğinde, bu iki ana kaynağın aslâ birbirinden ayrılmadığı ve sürekli bir bütünlük içinde algılanması gerektiği açıkça fark edilir.
Aydınlanma dönemi öncesinde Kur’ân ve Sünnet arasında, tabiî olarak bir bütünlük bulunduğundan ve öyle de algılandığından buna yönelik bir vurgu gözlemlenmez. Ancak, özellikle çağdaşlaşma tartışmaları bağlamında ‘Kur’ân’ın iç bütünlüğü’ ya da ‘Kur’ân’a yaklaşımlarda ‘bütünlük sorunu’ veya ‘bütüncüllük’ ifadelerine rastlanırken, Kur’ân Sünnet bütünlüğünden pek fazla söz edilmemiştir. Oysa bu tartışmalar dikkate alındığında, bunun kadar önemli bir Kur’ân Sünnet bütünlüğü meselesinin varlığı ortadadır. Zira Kur’ân Sünnet bütünlüğünü anlamak, Kur’ân’ı doğru anlama çabasıyla eşdeğerdir.
Hiç şüphesiz, bir beşer olarak Kur’ân-ı Kerîm’in ilk muhatabı ve uygulayıcısı Hz. Peygamber’dir. Doğru anlamanın ilk adımı da Kur’ân’ı, vahyin ilk muhatapları olan Allah Resûlü ve sahâbîleri gibi, kalbinde hiç bir tereddüde yer vermeksizin teslim olarak ve yaşamak gayesiyle ve onların yolundan gitmek suretiyle anlamaya çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm, yalnızca inanıldığı ifade edilmekle sınırlı kalınan ve yalnızca zihinlere hitap eden, gündelik hayatımızı meşrulaştırma aracı gibi görülmesi gereken, entelektüel bir çabayla ilgi duyulan bir kitap değildir. Allah’ın varlığına inanıp, O yokmuş gibi bir hayat sürdürmek, Kur’ân-ı Kerîm’e inandığını söyleyip onu dikkate almadan yaşamak, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu örnek hayat tarzını göz ardı etmek demektir.
Öncelikle şuna işaret edilmelidir ki, Kur’ân ve Sünnet’i anlamanın ve aralarındaki ilişkiyi en doğru şekilde kurmanın yolu tefsir, hadis ve fıkıh bilginlerinin ortaya koyduğu usûller ve esaslara göre hareket etmekten geçer. Zira usûle riayet edilmemesi doğru sonuca varılmasını da engelleyecektir. Çağımızda anlama konusundaki farklılıklar, usûle dair gerekli ilmî alt yapı eksikliklerinden kaynaklanmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm, kendi kendisini muhtelif âyetlerde açıkladığı gibi, Hz. Peygamber de söz, davranış ve onaylarıyla Kur’ân’ı en güzel şekilde açıklamıştır. Allah Resûlü’nün “Haberiniz olsun! Bana Kur’ân ve onunla birlikte bir benzeri verildi” (Ebû Dâvûd, Sünne 6, hadis no: 4606), “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitâbı ve Peygamber’inin Sünneti” (Muvatta, Kader 1, hadis no: 1628) şeklindeki ifadeleri Kur’ân ve Sünnet bütünlüğünü, Kur’ân’ı anlarken sünnete de müracaat etmek zorunda olduğumuzu açıkça beyan etmektedir.
Öte yandan, Hz. Âişe validemizin “Allah Resûlü’nün ahlâkı Kur’ân’dı” (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn 18, hadis no: 1773) sözü, Peygamber Efendimizin Kur’ân-ı Kerîm ile mutlak irtibatını ortaya koymaktadır. Kur’ân’ın kendi kendini açıkladığı ve Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı yaşanır hâle getirdiği ilkesi ihmâl edildiği takdirde herkesin kendi anlayışına göre âyetleri ilkesiz ve bireysel bir yaklaşımla istediği tarafa çekme tehlikesi vardır. Bu durumda gerek Kur’ân’ın iç bütünlüğü gerekse Kur’ân Sünnet bütünlüğü göz ardı edilmiş olur.
Âyetler arası iç bütünlüğü yanında, Kur’ân-ı Kerîm’in en doğru biçimde anlaşılması, ancak hadisleri ve nesilden nesle intikal ettirilmiş fiilî uygulamayı da dikkate almakla mümkündür. Kur’ân ve hadis kitaplarından herhangi birisinin ön yargısız ve eş zamanlı okunması durumunda geneli itibariyle ikisinin içeriklerinin birbiriyle tamamen örtüştüğü açıkça görülecektir.
Ayrıca, hadisler dikkate alınmadan Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmaya çalışılması durumunda, önü alınamayacak ihtilâfların ortaya çıkacağı, dinin bir kaos yumağına dönüşeceği, toplum ile dinî dayanakları arasındaki irtibatın zayıflayacağı ortadadır. İhtilâfa düşülünce başvurulacak yegâne otoritenin Hz. Peygamber olduğunun bizzat Kur’ân’da ifade edilmesi (Nisâ 4/65) bu sebepledir.
Dolayısıyla, manevî bir coşku ve ibadet iklimine girdiğimiz ve Kurân-ı Kerîm’in nüzûlünün 1400. yılını büyük bir coşkuyla kutladığımız şu günlerde, kendi arzularımıza göre değil, Gönül Sultânımız Efendimiz’in anlayıp yaşadığı şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’i anlayıp yaşamak yapılacak en doğru ve anlamlı iş olacaktır.
Hepimizin bildiği üzere, Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah’ın doğru yolu göstermek üzere bütün insanlığa gönderdiği ve korunmasını kendi üzerine aldığı (Hicr 15/9) İlâhî kitaptır. Allah Teâlâ, indirildiği şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’i koruma vaadini, mü’minler tarafından sürekli okunmak, ilk yazıldığı şekliyle kayıt altına alınmak ve içeriğinin yaşanmasını sağlamak yoluyla hiçbir değişikliğe uğramadan ilk nesilden itibaren kesintisiz biçimde gerçekleştirmektedir.
Nesiller boyu İslâm toplumunun Kur’ân-ı Kerîm’i her şeyden değerli bilmesi, anlayıp anlatmaya çalışması, yazılı ve şifahî olarak onu koruyup emir ve yasaklarını yerine getirmeyi en yüksek gaye edinmesi İlâhî iradenin bir tecellisidir. Mü’minlerin içinde bulunulan manevî iklimde de bunu idrak ederek hareket etmesi gerekmektedir.
Tam olarak mahiyeti düşünülüp idrak edilemese dahi, gerek ilim ve fikir adamları, gerekse toplumun diğer fertleri, Kur’ân ve Sünnet arasında bir ayrılığın olmadığının farkındadır. İlk vahyin gelişinden bu yana vücûda getirilen ilmî birikim gözden geçirildiğinde, bu iki ana kaynağın aslâ birbirinden ayrılmadığı ve sürekli bir bütünlük içinde algılanması gerektiği açıkça fark edilir.
Aydınlanma dönemi öncesinde Kur’ân ve Sünnet arasında, tabiî olarak bir bütünlük bulunduğundan ve öyle de algılandığından buna yönelik bir vurgu gözlemlenmez. Ancak, özellikle çağdaşlaşma tartışmaları bağlamında ‘Kur’ân’ın iç bütünlüğü’ ya da ‘Kur’ân’a yaklaşımlarda ‘bütünlük sorunu’ veya ‘bütüncüllük’ ifadelerine rastlanırken, Kur’ân Sünnet bütünlüğünden pek fazla söz edilmemiştir. Oysa bu tartışmalar dikkate alındığında, bunun kadar önemli bir Kur’ân Sünnet bütünlüğü meselesinin varlığı ortadadır. Zira Kur’ân Sünnet bütünlüğünü anlamak, Kur’ân’ı doğru anlama çabasıyla eşdeğerdir.
Hiç şüphesiz, bir beşer olarak Kur’ân-ı Kerîm’in ilk muhatabı ve uygulayıcısı Hz. Peygamber’dir. Doğru anlamanın ilk adımı da Kur’ân’ı, vahyin ilk muhatapları olan Allah Resûlü ve sahâbîleri gibi, kalbinde hiç bir tereddüde yer vermeksizin teslim olarak ve yaşamak gayesiyle ve onların yolundan gitmek suretiyle anlamaya çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm, yalnızca inanıldığı ifade edilmekle sınırlı kalınan ve yalnızca zihinlere hitap eden, gündelik hayatımızı meşrulaştırma aracı gibi görülmesi gereken, entelektüel bir çabayla ilgi duyulan bir kitap değildir. Allah’ın varlığına inanıp, O yokmuş gibi bir hayat sürdürmek, Kur’ân-ı Kerîm’e inandığını söyleyip onu dikkate almadan yaşamak, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu örnek hayat tarzını göz ardı etmek demektir.
Öncelikle şuna işaret edilmelidir ki, Kur’ân ve Sünnet’i anlamanın ve aralarındaki ilişkiyi en doğru şekilde kurmanın yolu tefsir, hadis ve fıkıh bilginlerinin ortaya koyduğu usûller ve esaslara göre hareket etmekten geçer. Zira usûle riayet edilmemesi doğru sonuca varılmasını da engelleyecektir. Çağımızda anlama konusundaki farklılıklar, usûle dair gerekli ilmî alt yapı eksikliklerinden kaynaklanmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm, kendi kendisini muhtelif âyetlerde açıkladığı gibi, Hz. Peygamber de söz, davranış ve onaylarıyla Kur’ân’ı en güzel şekilde açıklamıştır. Allah Resûlü’nün “Haberiniz olsun! Bana Kur’ân ve onunla birlikte bir benzeri verildi” (Ebû Dâvûd, Sünne 6, hadis no: 4606), “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitâbı ve Peygamber’inin Sünneti” (Muvatta, Kader 1, hadis no: 1628) şeklindeki ifadeleri Kur’ân ve Sünnet bütünlüğünü, Kur’ân’ı anlarken sünnete de müracaat etmek zorunda olduğumuzu açıkça beyan etmektedir.
Öte yandan, Hz. Âişe validemizin “Allah Resûlü’nün ahlâkı Kur’ân’dı” (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn 18, hadis no: 1773) sözü, Peygamber Efendimizin Kur’ân-ı Kerîm ile mutlak irtibatını ortaya koymaktadır. Kur’ân’ın kendi kendini açıkladığı ve Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı yaşanır hâle getirdiği ilkesi ihmâl edildiği takdirde herkesin kendi anlayışına göre âyetleri ilkesiz ve bireysel bir yaklaşımla istediği tarafa çekme tehlikesi vardır. Bu durumda gerek Kur’ân’ın iç bütünlüğü gerekse Kur’ân Sünnet bütünlüğü göz ardı edilmiş olur.
Âyetler arası iç bütünlüğü yanında, Kur’ân-ı Kerîm’in en doğru biçimde anlaşılması, ancak hadisleri ve nesilden nesle intikal ettirilmiş fiilî uygulamayı da dikkate almakla mümkündür. Kur’ân ve hadis kitaplarından herhangi birisinin ön yargısız ve eş zamanlı okunması durumunda geneli itibariyle ikisinin içeriklerinin birbiriyle tamamen örtüştüğü açıkça görülecektir.
Ayrıca, hadisler dikkate alınmadan Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmaya çalışılması durumunda, önü alınamayacak ihtilâfların ortaya çıkacağı, dinin bir kaos yumağına dönüşeceği, toplum ile dinî dayanakları arasındaki irtibatın zayıflayacağı ortadadır. İhtilâfa düşülünce başvurulacak yegâne otoritenin Hz. Peygamber olduğunun bizzat Kur’ân’da ifade edilmesi (Nisâ 4/65) bu sebepledir.
Dolayısıyla, manevî bir coşku ve ibadet iklimine girdiğimiz ve Kurân-ı Kerîm’in nüzûlünün 1400. yılını büyük bir coşkuyla kutladığımız şu günlerde, kendi arzularımıza göre değil, Gönül Sultânımız Efendimiz’in anlayıp yaşadığı şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’i anlayıp yaşamak yapılacak en doğru ve anlamlı iş olacaktır.
13 Ocak 2011 Perşembe
BABANIN ‘SALİH’ OLMASI SENİ KURTARMAZ
http://sabrikontek.azbuz.com :} Dede veya babalarının salih olması, fasık çocuklarına veya torunlarına fayda verir mi?
Şunu hepimiz bilmeliyiz ki, iman ve küfür, tokluk ve açlık gibi haller olup bir insandan diğer insana geçmez. Yani tok olan bir kimsenin tokluğu, çocuklarına sirayet etmediği gibi iman, küfür ve isyan gibi şeyler de babadan evlada veya evlattan babaya sirayet etmez.
Bilindiği gibi Nuh aleyhisselam büyük peygamberlerden olduğu halde, oğlu Tevhid’i reddettiği için kâfir olarak ölmüştür. Dolayısıyla, babasının büyük bir peygamber olması ona fayda vermemiştir!
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin amcası Ebu Talib, Hz. Peygamber (sav)’i o kadar himaye ettiği halde, iman etmediği için cezaya uğrayacaktır.
Bunlardan anlaşılıyor ki, bir insanın salih veya abid olması, onun fasık veya kâfir olan babasına veya çocuklarına fayda vermemektedir.
Evlat babası gibi salih insanlar olursa…
Ancak, Allahu Zülcelâl dilediğinde, salih kullarının hürmetine, onun yakınlarına da ihsanda bulunduğu da bir gerçektir. Nitekim Allahu Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da salih bir kimse idi…” (Kehf; 82)
Ayeti kerimede geçen; “Babaları da salih bir kimse idi” cümlesinden anlıyoruz ki, o çocukların babalarının salih olması hürmetine Allahu Zülcelâl, Hızır aleyhisselama duvarı düzeltmesini emretti.
Hatta tefsir kitaplarında da geçtiği üzere, Cafer bin Muhammed şöyle demiştir: “O iki yetim çocuk ile salih babaları arasında yedi tane baba vardır. Burada bahsedilen hazine, yedinci dedelerinindi.”
O iki yetim, yalnız yetim olduklarından dolayı değil, babalarının iyiliğinden faydalanarak o hazineyi elde etmişlerdir. Nitekim İbni Abbas radıyallahu anhu ayeti kerimede geçen: “O ikisinin babası salih kimse idi” ifadesi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “O iki çocuk, babalarının salih kimse oluşları sebebiyle korunmuşlardır.”
Muhammed bin Muktedir de şöyle demiştir: “Allah-u Zülcelâl, salih bir insanın hatırına, onun çocuklarını, torunlarını ve akrabasını korur. Onlar, Allah'ın koruma ve gözetiminde olurlar.”
Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İman eden ve nesillerinden imanda kendilerine uyan kimselere, nesillerini de kendilerine katarız. Onların amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı rehindir.” (Tur; 21)
Âlimlerin çoğu, bu ayeti kerimeyi şu şekilde tefsir etmişlerdir: “O kimseler ki iman etmişler, zürriyetleri de iman ederek onların ardından gitmiştir. İşte biz, onların zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır. Yani zürriyetleri, amel bakımından atalarından daha aşağı derecede olmakla beraber, iman ederek onlara tâbi olmaları sebebiyle, cennette atalarının derecelerine çıkarılarak yanlarında bulundurulurlar.
“Böylece onların (atalarının) zevk ve sevinçleri tamamlanmış olur. Bununla beraber kendilerine amellerinden hiçbir şey eksiltmemişizdir. Yani, zürriyetlerini kendilerine katmaktan dolayı, yaptıkları amellerin sevaplarından, onlara bir şey eksik verilmiş değildir.
“Muttakiler, Allah’ın yardımı ile kurtulup cennetlerde nimetler içinde yaşayacaklar ve Allah’ın lütfuna mazhar olmak suretiyle, zürriyetlerinin yükselmesine de sebep olacaklardır. Bu cümlenin zikredilmesi, zürriyetler açısından da önemlidir.”
Yani zürriyetlerin kurtuluşu ve atalarının derecelerine yükselişleri, kendilerinin hiç katkıları olmaksızın sırf babalarının kazançlarıyla değildir. Kendilerinin iman ederek onlara uymaları ve izlerinden gitmeleri kurtuluşlarının asıl sebebidir. Ataları fiilen sebep oldukları için evlatlarını cennette yanlarında görmekten mutlu olacaklar, evlatları da iman ile onlara tâbi oldukları için kendilerini kurtarmış ve Allah'ın lütuf ve kereminden babaları gibi istifade etmiş olacaklardır.
Amel etmeyen kendisini kurtaramaz
Demek ki evlatlar, kendi fiilleri olmaksızın sırf babalarının ve dedelerinin yaptıklarıyla kendilerini kurtaramazlar. Ancak imanlı olarak çalıştıkları takdirde, atalarının feyzinden de faydalanarak, daha kolay bir şekilde yükselebilirler.
İşte Allah Zülcelâl, müminlerin evlatlarını, atalarına uymak suretiyle yükselmeğe sevk ederken, soy şerefine güvenerek tembellik etmemeleri için (sonda) “Herkes kendi kazandığına bağlıdır” buyurdu.
Buna göre, insan atalarının durumlarına güvenip amelden geri kalmamalıdır. Hiç bir amel yapmadan, atalarının takvasıyla kurtulacağını zannetmesi, babasının yemek yemesi ile kendi karnının doyacağına veya babasının hacca gitmesi ile kendisinin hacı olacağını zannetmesi gibidir.
Bazı kimseler, çalınan eşyaların yerini bulmak için ve hırsızı tanımak için cinlere başvurduklarını iddia ediyorlar. Böyle bir şey mümkün müdür?
Allahu Zülcelâl, ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “De ki; göklerde ve yerde olanlar gaybı bilmezler. Ancak Allah bilir.” (Neml; 65)
Ayeti kerimede de belirtildiği gibi Allah-u Zülcelal’den başka gaybı bilen yoktur. Ancak istisna olarak, Allahu Zülcelal’in peygamberlere ve velilere zaman zaman gaybı bildirdiğini unutmamak gerekir. (Hızır aleyhisselamın kıssası, Allah’ın velilerine de bazı şeyleri bildirebileceğine delildir.)
Cinler de mahlûk olup gayb bilgisine sahip değildirler. Hatta cinlerin bilgilerinin insan bilgisine itibarla daha az olduğu belirtilmiştir. O halde, gaybı bilmesine imkân olmayan cinlerin bir başkasına gaybı bildirmesi mümkün olabilir mi?
İmanları tehlikededir
Akaid kitaplarında da belirtildiği üzere, kehanetle uğraşanlar, “çalınan malları bulurum, cinlerden haber alırım” diyenler ve onları tasdik edenler, (Allah muhafaza) kâfir olurlar.
Fetava el-Bezzaziye’de de belirtildiğine göre, bir kimse “çalınmış şeylerin yerini bilirim veya cinler bana yerlerini bildiriyor” derse kâfir olur.
Şunu hepimiz bilmeliyiz ki, iman ve küfür, tokluk ve açlık gibi haller olup bir insandan diğer insana geçmez. Yani tok olan bir kimsenin tokluğu, çocuklarına sirayet etmediği gibi iman, küfür ve isyan gibi şeyler de babadan evlada veya evlattan babaya sirayet etmez.
Bilindiği gibi Nuh aleyhisselam büyük peygamberlerden olduğu halde, oğlu Tevhid’i reddettiği için kâfir olarak ölmüştür. Dolayısıyla, babasının büyük bir peygamber olması ona fayda vermemiştir!
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin amcası Ebu Talib, Hz. Peygamber (sav)’i o kadar himaye ettiği halde, iman etmediği için cezaya uğrayacaktır.
Bunlardan anlaşılıyor ki, bir insanın salih veya abid olması, onun fasık veya kâfir olan babasına veya çocuklarına fayda vermemektedir.
Evlat babası gibi salih insanlar olursa…
Ancak, Allahu Zülcelâl dilediğinde, salih kullarının hürmetine, onun yakınlarına da ihsanda bulunduğu da bir gerçektir. Nitekim Allahu Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da salih bir kimse idi…” (Kehf; 82)
Ayeti kerimede geçen; “Babaları da salih bir kimse idi” cümlesinden anlıyoruz ki, o çocukların babalarının salih olması hürmetine Allahu Zülcelâl, Hızır aleyhisselama duvarı düzeltmesini emretti.
Hatta tefsir kitaplarında da geçtiği üzere, Cafer bin Muhammed şöyle demiştir: “O iki yetim çocuk ile salih babaları arasında yedi tane baba vardır. Burada bahsedilen hazine, yedinci dedelerinindi.”
O iki yetim, yalnız yetim olduklarından dolayı değil, babalarının iyiliğinden faydalanarak o hazineyi elde etmişlerdir. Nitekim İbni Abbas radıyallahu anhu ayeti kerimede geçen: “O ikisinin babası salih kimse idi” ifadesi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “O iki çocuk, babalarının salih kimse oluşları sebebiyle korunmuşlardır.”
Muhammed bin Muktedir de şöyle demiştir: “Allah-u Zülcelâl, salih bir insanın hatırına, onun çocuklarını, torunlarını ve akrabasını korur. Onlar, Allah'ın koruma ve gözetiminde olurlar.”
Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İman eden ve nesillerinden imanda kendilerine uyan kimselere, nesillerini de kendilerine katarız. Onların amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı rehindir.” (Tur; 21)
Âlimlerin çoğu, bu ayeti kerimeyi şu şekilde tefsir etmişlerdir: “O kimseler ki iman etmişler, zürriyetleri de iman ederek onların ardından gitmiştir. İşte biz, onların zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır. Yani zürriyetleri, amel bakımından atalarından daha aşağı derecede olmakla beraber, iman ederek onlara tâbi olmaları sebebiyle, cennette atalarının derecelerine çıkarılarak yanlarında bulundurulurlar.
“Böylece onların (atalarının) zevk ve sevinçleri tamamlanmış olur. Bununla beraber kendilerine amellerinden hiçbir şey eksiltmemişizdir. Yani, zürriyetlerini kendilerine katmaktan dolayı, yaptıkları amellerin sevaplarından, onlara bir şey eksik verilmiş değildir.
“Muttakiler, Allah’ın yardımı ile kurtulup cennetlerde nimetler içinde yaşayacaklar ve Allah’ın lütfuna mazhar olmak suretiyle, zürriyetlerinin yükselmesine de sebep olacaklardır. Bu cümlenin zikredilmesi, zürriyetler açısından da önemlidir.”
Yani zürriyetlerin kurtuluşu ve atalarının derecelerine yükselişleri, kendilerinin hiç katkıları olmaksızın sırf babalarının kazançlarıyla değildir. Kendilerinin iman ederek onlara uymaları ve izlerinden gitmeleri kurtuluşlarının asıl sebebidir. Ataları fiilen sebep oldukları için evlatlarını cennette yanlarında görmekten mutlu olacaklar, evlatları da iman ile onlara tâbi oldukları için kendilerini kurtarmış ve Allah'ın lütuf ve kereminden babaları gibi istifade etmiş olacaklardır.
Amel etmeyen kendisini kurtaramaz
Demek ki evlatlar, kendi fiilleri olmaksızın sırf babalarının ve dedelerinin yaptıklarıyla kendilerini kurtaramazlar. Ancak imanlı olarak çalıştıkları takdirde, atalarının feyzinden de faydalanarak, daha kolay bir şekilde yükselebilirler.
İşte Allah Zülcelâl, müminlerin evlatlarını, atalarına uymak suretiyle yükselmeğe sevk ederken, soy şerefine güvenerek tembellik etmemeleri için (sonda) “Herkes kendi kazandığına bağlıdır” buyurdu.
Buna göre, insan atalarının durumlarına güvenip amelden geri kalmamalıdır. Hiç bir amel yapmadan, atalarının takvasıyla kurtulacağını zannetmesi, babasının yemek yemesi ile kendi karnının doyacağına veya babasının hacca gitmesi ile kendisinin hacı olacağını zannetmesi gibidir.
Bazı kimseler, çalınan eşyaların yerini bulmak için ve hırsızı tanımak için cinlere başvurduklarını iddia ediyorlar. Böyle bir şey mümkün müdür?
Allahu Zülcelâl, ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “De ki; göklerde ve yerde olanlar gaybı bilmezler. Ancak Allah bilir.” (Neml; 65)
Ayeti kerimede de belirtildiği gibi Allah-u Zülcelal’den başka gaybı bilen yoktur. Ancak istisna olarak, Allahu Zülcelal’in peygamberlere ve velilere zaman zaman gaybı bildirdiğini unutmamak gerekir. (Hızır aleyhisselamın kıssası, Allah’ın velilerine de bazı şeyleri bildirebileceğine delildir.)
Cinler de mahlûk olup gayb bilgisine sahip değildirler. Hatta cinlerin bilgilerinin insan bilgisine itibarla daha az olduğu belirtilmiştir. O halde, gaybı bilmesine imkân olmayan cinlerin bir başkasına gaybı bildirmesi mümkün olabilir mi?
İmanları tehlikededir
Akaid kitaplarında da belirtildiği üzere, kehanetle uğraşanlar, “çalınan malları bulurum, cinlerden haber alırım” diyenler ve onları tasdik edenler, (Allah muhafaza) kâfir olurlar.
Fetava el-Bezzaziye’de de belirtildiğine göre, bir kimse “çalınmış şeylerin yerini bilirim veya cinler bana yerlerini bildiriyor” derse kâfir olur.
12 Ocak 2011 Çarşamba
Bediüzzaman ve İmam Gazzâlî
http://sabrikontek.azbuz.com :} Gelmiş-geçmiş İslâm âlimleri arasında Üstad Bediüzzaman’a en çok benzeyen İmam Gazzâlî’dir. Eğer yaşadıkları şartlar ve ortam aynı olsaydı, belki aralarındaki misliyet de ayniyete inkılâp ederdi. Ne var ki şartlar farklıydı; İmam Gazzâlî’nin yaşadığı dönemde, Müslümanlar arasında, monizm ve neoplatonizm gibi felsefî cereyanlar oldukça yaygındı. Günümüzde olduğu şekliyle bir inkâr-ı ulûhiyet söz konusu değildi. Gerçi dolaylı yollardan hakikat-ı ulûhiyete münafi sayılan bir kısım kabuller vardı: Meselâ, bir taraftan Allah’ın isimleri ve sıfatları mevzuunda, “aynı mı, gayrı mı?” tartışmaları olurken, diğer taraftan bazılarının “Hiç sıfat yoktur, tevhid esastır.” gibi “dalâlet” diyebileceğimiz mülâhazaları vardı ki, işte İmam Gazzâlî de bunlara karşı mücadele etmişti.
Ama -hâşâ- o büyük imama bir nakîse isnadı mahiyetinde anlaşılmamak kaydıyla, onun döneminde fünun-u medeniyenin (pozitif bilimlerin), tabir-i diğerle aklın ziyasının biraz ihmale uğradığı ve zamanla medresenin kendinden beklenen fonksiyonu eda edemez hâle geldiği de bir gerçekti. Üstad’da ise, daha bidayet-i hayatında, medrese-mektep-zikirhâne aynı değer ölçüleri içinde, aynı ihtimamla ele alındığı müşâhede edilir. Şunu da söylemek mümkündür ki, İmam Gazzâlî bugün olsaydı, o da Üstad’ın yaptığı aynı şeyleri yapardı.
Ayrıca Gazzâlî döneminde fünun-u medeniye ile felsefî ilimler birbirinden henüz ayrılmamıştı. Felsefe, bütün cereyan ve ekolleriyle yüzde doksan dokuz şüphe, tereddüt ve kuşku üretiyordu. Dolayısıyla felsefeye karşı çıkma aynı zamanda fünun-u medeniyeye ve araştırmaya da karşı çıkma gibi algılanıyordu. Bu açıdan İmam Gazzâlî mazur olabilir. Ne var ki bizim İslâmî düşünce tarihimiz ele alındığında, İmam Gazzâlî ve Nizamiye Medreseleri ile başlayan bir fünun-u medeniye ihmali içine girildiği de bir gerçektir. İslâmî düşünce tarihimizin gerçek çöküş sebepleri ise aslında 7-8. Asra dayanmaktadır ki, Üstad da, Muhakemât’ın başında buna işaret eder.
Aslında Bediüzzaman ile İmam Gazzâlî kıyaslandığında bunun dışında daha pek çok yönüyle birbirlerine benzedikleri görülür. Meselâ, her ikisinde de ciddî bir Sünnî çizgiyi koruma gayreti ve her şeyi Kitap ve Sünnet’e bağlama cehdi göze çarpar. Ayrıca her ikisinin, yaşadığı dönem de oldukça buhranlıdır. Asya’daki çözülme sonucu, oradaki devletler birbirleriyle boğuşmaktadırlar. Hatta o dönemde, bölge devletlerinin Asya’yı bir baştan bir başa yangın yeri hâline getirmeleri söz konusudur. İşte böyle bir dönemde, İslâmî toplumlara birlik ve beraberlik ruhunun üflenmesi çok önemliydi. Aynı şeylerin hemen hepsi, Devlet-i Âliye’nin parçalanması, İslâm’ın dağılması-çözülmesi döneminde de söz konusu idi. Gazzâlî döneminde felsefî cereyanlar, akideye müteallik bazı hususların yayılma istidadında olmasına karşılık Üstad döneminde pozitivizm ve rasyonalizm gibi “izm”ler gemi azıya almıştı. O, Müslümanın düşünce hayatından sanat anlayışına kadar hemen her sahada işgal yaşadığı bir dönemde ortaya çıkmış ve bütün bu işgallerin hepsini birden göğüslemeye çalışmıştı. (Fikir Atlası, s. 18-19)
Ama -hâşâ- o büyük imama bir nakîse isnadı mahiyetinde anlaşılmamak kaydıyla, onun döneminde fünun-u medeniyenin (pozitif bilimlerin), tabir-i diğerle aklın ziyasının biraz ihmale uğradığı ve zamanla medresenin kendinden beklenen fonksiyonu eda edemez hâle geldiği de bir gerçekti. Üstad’da ise, daha bidayet-i hayatında, medrese-mektep-zikirhâne aynı değer ölçüleri içinde, aynı ihtimamla ele alındığı müşâhede edilir. Şunu da söylemek mümkündür ki, İmam Gazzâlî bugün olsaydı, o da Üstad’ın yaptığı aynı şeyleri yapardı.
Ayrıca Gazzâlî döneminde fünun-u medeniye ile felsefî ilimler birbirinden henüz ayrılmamıştı. Felsefe, bütün cereyan ve ekolleriyle yüzde doksan dokuz şüphe, tereddüt ve kuşku üretiyordu. Dolayısıyla felsefeye karşı çıkma aynı zamanda fünun-u medeniyeye ve araştırmaya da karşı çıkma gibi algılanıyordu. Bu açıdan İmam Gazzâlî mazur olabilir. Ne var ki bizim İslâmî düşünce tarihimiz ele alındığında, İmam Gazzâlî ve Nizamiye Medreseleri ile başlayan bir fünun-u medeniye ihmali içine girildiği de bir gerçektir. İslâmî düşünce tarihimizin gerçek çöküş sebepleri ise aslında 7-8. Asra dayanmaktadır ki, Üstad da, Muhakemât’ın başında buna işaret eder.
Aslında Bediüzzaman ile İmam Gazzâlî kıyaslandığında bunun dışında daha pek çok yönüyle birbirlerine benzedikleri görülür. Meselâ, her ikisinde de ciddî bir Sünnî çizgiyi koruma gayreti ve her şeyi Kitap ve Sünnet’e bağlama cehdi göze çarpar. Ayrıca her ikisinin, yaşadığı dönem de oldukça buhranlıdır. Asya’daki çözülme sonucu, oradaki devletler birbirleriyle boğuşmaktadırlar. Hatta o dönemde, bölge devletlerinin Asya’yı bir baştan bir başa yangın yeri hâline getirmeleri söz konusudur. İşte böyle bir dönemde, İslâmî toplumlara birlik ve beraberlik ruhunun üflenmesi çok önemliydi. Aynı şeylerin hemen hepsi, Devlet-i Âliye’nin parçalanması, İslâm’ın dağılması-çözülmesi döneminde de söz konusu idi. Gazzâlî döneminde felsefî cereyanlar, akideye müteallik bazı hususların yayılma istidadında olmasına karşılık Üstad döneminde pozitivizm ve rasyonalizm gibi “izm”ler gemi azıya almıştı. O, Müslümanın düşünce hayatından sanat anlayışına kadar hemen her sahada işgal yaşadığı bir dönemde ortaya çıkmış ve bütün bu işgallerin hepsini birden göğüslemeye çalışmıştı. (Fikir Atlası, s. 18-19)
8 Ocak 2011 Cumartesi
İnsanın diğer canlılara saygısı
http://sabrikontek.azbuz.com :} Teknolojinin ön plana çıktığı, şehirleşmenin hızla ilerlediği bağ, bahçe gibi alanların ilaçlandığı günümüzde canlıların yaşama hakkı iyice daralmıştır. Diğer taraftan çevre bilincinin yeterince gelişmemiş olması konuyu daha da olumsuz yönden etkilemiş ve birçok hayvan türünün tükenmesine neden olmuştur. Oysaki yaşayan bütün canlıların kendilerine özgü öncelikleri ve hakları vardır. İnsanoğlu kendi cinsine gösterdiği saygı ve sevgiyi onlardan da esirgememelidir. Unutmayalım ki bütün hayvanlar, insanlar gibi saygı gösterilme hakkına sahiptir.
Canlılar âlemi
Çevremize baktığımızda her şeyin bir hesap, ölçü ve düzen içinde yaratıldığını görürüz. Biz nedenini bilemesek bile yaratılan canlı ve cansız varlıkların hepsinin bir amacı ve hikmeti vardır. Bir an için insanı bu varlıkların dışında tutalım. Karada ve denizde birçok hayvan türünün yaşadığını biliyoruz, Bunlardan bir bölümü sürünerek, bir bölümü yürüyerek, bir bölümü uçarak, bir bölümü de sularda yüzerek hayatlarını devam ettirmektedir. Bunların her biri topluma ve üzerinde yaşadığımız dünyaya ayrı bir katkı sağlamaktadır. Görüntü yönünden çok renkli, birbirinden farklı cilveleri, güzellikleri, hareket tarzları ve duruşlarına şahit oluyoruz. Böylece hayvanlar âlemi, günlük hayatımızın önemli bir parçası olmuştur. Bu itibarla üzerinde yaşadığımız dünyayı onlarla paylaşmak zorundayız. Nitekim tarihin en eski dönemlerinde yaşayan toplumların bile hayvanların resimlerini ve motiflerini ağaç, taş, duvar ve mağara gibi yerlere kazıyarak işledikleri anlaşılmaktadır. Bu uygulama, onlara çok değer verildiğinin bir ifadesidir. Bir kısmına da saygı ve tapınma derecesinde aşırılığa varan anlamlar yüklenmiştir. Diğer taraftan bu canlılar edebiyat, hikâye, masal ve şiir metinlerinde de sıkça anılmışlardır. Anka, hüma, güvercin, serçe, geyik, ceylan, at, deve ve fil gibi türler, bunlardan sadece birkaç tanesidir.
fiüphesiz ki tarihte her toplumun hayvanlar âlemine yönelik farklı muamele ve yaklaşımları olmuştur. İslam dininin Kur’an, hadis gibi sahih kaynaklarında, bunlarla ilgili kapsamlı açıklamalar yer almıştır. Hatırlanacağı üzere Kur’an surelerinden birkaç tanesi hayvan isimlerini taşımaktadır. Bunlar; Bakara (inek), En’am (sığır-davar), Nahl (bal arısı), Neml (karınca), Ankebut (örümcek) ve Fil (fil) sureleridir. Hadis ve fıkıh metinlerinde de; hayvanlara iyi muamele edilmesi gerektiği, bunlardan zararlı olanların hangi durumlarda itlaf edileceği, eti yenen ve yenmeyenler ile kurbanlıkların nasıl kesileceği, ölü hayvanın hükmü ve zekât gibi konulara yer verilmiştir. Kur’an’da ve hadislerde hayvanların sıkça anılmalarının nedeni; bunların da Allah tarafından yaratıldığını hatırlatmak ve onların yaratılışındaki güzellikler üzerinde düşünmeye dikkat çekmek içindir. Bunların bir bölümü de; insanların gıda, binek ve taşıt ihtiyaçlarını karşılamaları, servet ve ziynet değeri taşımaları ve kendisinin istifadesine sunulduğuna işaret edilmiştir. Diğer taraftan bu nimetlere karşılık şükretmenin bir kulluk görevi olduğu vurgulanmıştır. Çünkü insanın hayvanlardan faydalanma hususunda hukuki kurallarının düzenlenmesi, helal ve haram olanların belirlenmesi önem arz etmektedir. Ayrıca bunlardan bir kısmı; kurban ve zekât ibadetlerinde değerlendirildiği için bunlarla insanların Allah’a yaklaşması söz konusu olmaktadır.
Haklarının korunması
Üzülerek belirtelim ki teknolojinin ön plana çıktığı, şehirleşmenin hızla ilerlediği, bağ, bahçe gibi alanların ilaçlandığı günümüzde canlıların yaşama hakkı iyice daralmıştır. Diğer taraftan çevre bilincinin yeterince gelişmemiş olması konuyu daha da olumsuz etkilemiş ve birçok hayvan türünün tükenmesine neden olmuştur. Oysaki yaşayan bütün canlıların kendilerine özgü öncelikleri ve hakları vardır. İnsanoğlu kendi cinsine gösterdiği saygı ve sevgiyi, onlardan da esirgememelidir. Unutmayalım ki bütün hayvanlar, insanlar gibi saygı gösterilme hakkına sahiptir. Onlara kötü muamele edilemez. Zalimane davranışlarda bulunulamaz. Doğal çevrelerinde özgürce üreme hakkı ve fırsatı kısıtlanamaz. İnsan yardımına muhtaç olan bu varlıkların, beslenme ve barınma ihtiyacı usulüne uygun olarak karşılanmalıdır. Kesinlikle aç ve susuz bırakılmamalıdır. Üzerlerinde fiziksel veya psikolojik acı çekmeye yönelik deneyler yapılmamalıdır. Bu eylemler hayvan haklarının ihlali sayılır. İslam tarihinde hayvanların sahipsiz bırakılmaması için koruma ve tedavi amaçlı vakıflar kurulmuş ve barınaklar yapılmıştır. Etlerine ihtiyacı olmadığı halde sadece zevk ve eğlence için avlamak da doğru değildir. Yüzlerine acı oluşturacak damgalar yapılmamalıdır. Gücünden fazla yük vurulmamalıdır. Hz. Ömer (r.a.) devesine fazla yük vuranları ciddi anlamda ikaz ederek gerekli cezayı vermiştir. Ömer bin Abdüaziz de hayvanlara ağır yük yüklenmemesi, demir, değnek ve taş gibi sert cisimlerle dövülmemesi için talimat yayınlamıştır. İslam hukukçuları da hayvanların canlarını acıtacak şekilde dövülmesini, aç bırakılmasını, gücünün üstünde yük vurulmasını suç kabul etmiştir.
Hayatlarının devamı için gerekli önlemlerin alınması, toplumun ortak bir görevidir. Hayvanın güç ve yaş bakımından verimini kaybetmesi hâlinde bile terk edilmemesi gerekir. Bakımı, tedavisi yaşadığı müddetçe devam etmelidir.
Hayvanların maruz kaldıkları haksızlıkları önlemek maksadıyla 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki UNESCO Merkezinde Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi ilan edilmiştir. Bu metnin 9 ve 10. maddeleri hayvan koruma hakkını ve güvenliğini önemli ölçüde teminat altına almıştır.
Madde: 9- Hayvanların kendilerine özgü yasal statüleri ve hakları hukuk tarafından tanınmak zorundadır. Hayvanların güvenliğinin koruma altına alınması hususu devlet örgütleri düzeyinde temsil edilmelidir.
Madde: 10- Eğitimden ve okullaşmadan sorumlu merciler, vatandaşlarına çocukluktan itibaren hayvanları anlamayı ve saygı göstermeyi öğrenmeleri için imkân sağlamak zorundadır.
Hayvanlara karşı şefkat ve merhamet
İnsanın emrine verilen veya kendisine emanet edilen sayısız nimetler arasında hayvanların çok istisnai bir yeri vardır. Bunlardan elde edilen ürünlerin her biri ayrı bir fayda ve şifa kaynağıdır. Bir bölümünden binek, yük ve ulaşım olarak istifade edilmektedir. Bir bölümünden de gıda, deri ve yün gibi gelirinden yararlanılmaktadır. Doğal olarak insanların günlük ve hayati ihtiyaçlarıyla iç içe olan ve bizim gibi ruh taşıyan, acı, sızı duyan, konuşamayan, kendisini savunamayan bu çaresiz varlıklara karşı sorumluluklarımızın olduğu tartışılamaz. Gerçekten evcil veya vahşi hangi tür olursa olsun, bu çaresiz varlıklara karşı şefkat ve merhamet gösterilmelidir. Allah’ın emri ve iradesi de bütün yaratıklara karşı adaletli ve ölçülü muamele edilmesi doğrultusundadır. Zira O’nun Rahim sıfatı da; bütün varlıklara karşı sınırsız şefkatini, lütuf ve merhametini ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu sözleri bizim için çok anlam ifade etmektedir: “Merhamet edene, Allah da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet ediniz ki göktekiler de size merhamet etsin.” (Ebu Davud; Ede, 58.)
Modern dünyamızda hayvanlara duyulan şefkat ve merhamet düzeyinin mükemmel olduğu söylenemez. Diğer bir ifade ile bugünkü anlayış, yerel ve bireyseldir. Hadis kaynaklarında gösterilen örnekler ile İslam tarihinde gerçekleşen uygulamaların daha ileri derecede olduğu söylenebilir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) günahkâr bir müminin, susamış bir köpeğe yardım ederek su temin ettiği için Allah tarafından günahlarının bağışlandığını müjdelemiştir. (Buhari; fiirb, 9.) Başka bir olayda ise; bir kediyi hapsederek, açlıktan ve susuzluktan ölmesine yol açan bir kadının, bu yüzden cehennemlik olduğunu bildirmiştir. (Müslim; Selâm, 151-152.) Yine Hz. Peygamber (s.a.s.) yuvasından yavruları alındığı için acı ve feryatla kanat çırpan bir kuşu görünce bunu yapanları uyarmış ve yavrularının derhal geri teslim edilmesini istemiştir. (Ebu Davud; Cihad, 112.) Cinsi ne olursa olsun canlı hayvanın atış hedefi yapılması yasaklanmıştır. Bunların eğlence amacıyla güreş veya dövüştürülme ortamına sürüklenerek acı çekmelerine de izin verilmemiştir. Yukarda açıklandığı gibi gereksiz yere damga vurularak eziyet edilmesi, zevk için avlanılması veya kötü söz söylenmesi de kınanmıştır. (Buhari; Zebaih, 25.) Hz. Peygamber (s.a.s.); bir deveye binen Hz. Âişe’ye, devesine karşı şefkat ve merhametle davranmasını tavsiye etmiştir. Yine açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deveyi görünce; hem sahibini hem diğerlerini ikaz etmek maksadıyla, “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.” buyurmuştur. (Ebu Davud, Cihad, 44.)
Hayvan besleme
Çoğu kez evde hayvan beslenip beslenemeyeceği tartışma konusu olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde sahabiden bir kısmının evlerinde kanarya veya serçe cinsinden kuş beslediği bilinmektedir. (Buhari; Edeb, 81,112.) Başka bir nakilde ise; yalnızlıktan şikâyet eden bir sahabiye de güvercin veya horoz beslemesini tavsiye etmiştir. İslam bilginlerine göre; eziyet etmemek, aç ve susuz bırakmamak şartıyla kedi ve kafeslerde kuş beslenmesinde sakınca görülmemiştir. Ancak bu tür hayvanlar evlerde beslenirken, çevre açısından rahatsızlık ve kirlilik riski teşkil etmemelidir. Avlanmanın yanı sıra ihtiyaç duyulan alanlarda değerlendirilmek üzere köpek de beslenebilir. Ancak ihtiyaç olmadığı takdirde evde köpek beslemenin doğru olmadığı görüşü daha yaygındır. Ne var ki günümüzde aile, akraba, komşu ve arkadaşlık bağları oldukça zayıflamış, ferdiyetçi, maddeci ve bencil bir hayat tarzı ortaya çıkmıştır. Bu olumsuz gelişmelerden etkilenen fert ve toplumların sayısı her geçen gün artmaktadır. Buna paralel olarak her geçen gün evlerde süs ve eğlence olarak köpek besleme geleneği yaygınlaşmaktadır. İlk bakışta hayvan sevgisinin uzantısı gibi algılanabilecek bu âdetin, insan sağlığı, ev içi ile çevre temizliği ve maddi imkânların israfı açısından çeşitli sakıncalar oluşturduğu söylenebilir. Diğer taraftan bu tür uygulamalar insanın mesai, sevgi ve ilgisinin yanlış yere odaklanmasına neden olabilir.
Özetlemek gerekirse, insan gibi ruh taşıyan, acı hisseden, yiyeceğe ve suya muhtaç olan hayvanlar âlemi, toplumun bir emanetidir. Dili yok, konuşması yok, kendini ifade edemez. fiikâyet edemez. Bir şey verirsen alır, yoksa beklemede kalır. Oysaki bunların her biri insanlığın bir ihtiyacını gidermek üzere görevlendirilmiştir. Bal arısının gayreti, eti yenen, sütü içilen ve yününden istifade edilen diğerleri… Suda yüzen balıklar, dalda öten kuşlar, tarlada, bağda ve bahçede gezen böcekler… Allah bütün bunların yaratılış sebeplerinde; hikmet, ibret ve iman ilişkisine de işaret etmiştir. Nitekim Yüce Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmemiştir. (Bakara, 26)
Canlılar âlemi
Çevremize baktığımızda her şeyin bir hesap, ölçü ve düzen içinde yaratıldığını görürüz. Biz nedenini bilemesek bile yaratılan canlı ve cansız varlıkların hepsinin bir amacı ve hikmeti vardır. Bir an için insanı bu varlıkların dışında tutalım. Karada ve denizde birçok hayvan türünün yaşadığını biliyoruz, Bunlardan bir bölümü sürünerek, bir bölümü yürüyerek, bir bölümü uçarak, bir bölümü de sularda yüzerek hayatlarını devam ettirmektedir. Bunların her biri topluma ve üzerinde yaşadığımız dünyaya ayrı bir katkı sağlamaktadır. Görüntü yönünden çok renkli, birbirinden farklı cilveleri, güzellikleri, hareket tarzları ve duruşlarına şahit oluyoruz. Böylece hayvanlar âlemi, günlük hayatımızın önemli bir parçası olmuştur. Bu itibarla üzerinde yaşadığımız dünyayı onlarla paylaşmak zorundayız. Nitekim tarihin en eski dönemlerinde yaşayan toplumların bile hayvanların resimlerini ve motiflerini ağaç, taş, duvar ve mağara gibi yerlere kazıyarak işledikleri anlaşılmaktadır. Bu uygulama, onlara çok değer verildiğinin bir ifadesidir. Bir kısmına da saygı ve tapınma derecesinde aşırılığa varan anlamlar yüklenmiştir. Diğer taraftan bu canlılar edebiyat, hikâye, masal ve şiir metinlerinde de sıkça anılmışlardır. Anka, hüma, güvercin, serçe, geyik, ceylan, at, deve ve fil gibi türler, bunlardan sadece birkaç tanesidir.
fiüphesiz ki tarihte her toplumun hayvanlar âlemine yönelik farklı muamele ve yaklaşımları olmuştur. İslam dininin Kur’an, hadis gibi sahih kaynaklarında, bunlarla ilgili kapsamlı açıklamalar yer almıştır. Hatırlanacağı üzere Kur’an surelerinden birkaç tanesi hayvan isimlerini taşımaktadır. Bunlar; Bakara (inek), En’am (sığır-davar), Nahl (bal arısı), Neml (karınca), Ankebut (örümcek) ve Fil (fil) sureleridir. Hadis ve fıkıh metinlerinde de; hayvanlara iyi muamele edilmesi gerektiği, bunlardan zararlı olanların hangi durumlarda itlaf edileceği, eti yenen ve yenmeyenler ile kurbanlıkların nasıl kesileceği, ölü hayvanın hükmü ve zekât gibi konulara yer verilmiştir. Kur’an’da ve hadislerde hayvanların sıkça anılmalarının nedeni; bunların da Allah tarafından yaratıldığını hatırlatmak ve onların yaratılışındaki güzellikler üzerinde düşünmeye dikkat çekmek içindir. Bunların bir bölümü de; insanların gıda, binek ve taşıt ihtiyaçlarını karşılamaları, servet ve ziynet değeri taşımaları ve kendisinin istifadesine sunulduğuna işaret edilmiştir. Diğer taraftan bu nimetlere karşılık şükretmenin bir kulluk görevi olduğu vurgulanmıştır. Çünkü insanın hayvanlardan faydalanma hususunda hukuki kurallarının düzenlenmesi, helal ve haram olanların belirlenmesi önem arz etmektedir. Ayrıca bunlardan bir kısmı; kurban ve zekât ibadetlerinde değerlendirildiği için bunlarla insanların Allah’a yaklaşması söz konusu olmaktadır.
Haklarının korunması
Üzülerek belirtelim ki teknolojinin ön plana çıktığı, şehirleşmenin hızla ilerlediği, bağ, bahçe gibi alanların ilaçlandığı günümüzde canlıların yaşama hakkı iyice daralmıştır. Diğer taraftan çevre bilincinin yeterince gelişmemiş olması konuyu daha da olumsuz etkilemiş ve birçok hayvan türünün tükenmesine neden olmuştur. Oysaki yaşayan bütün canlıların kendilerine özgü öncelikleri ve hakları vardır. İnsanoğlu kendi cinsine gösterdiği saygı ve sevgiyi, onlardan da esirgememelidir. Unutmayalım ki bütün hayvanlar, insanlar gibi saygı gösterilme hakkına sahiptir. Onlara kötü muamele edilemez. Zalimane davranışlarda bulunulamaz. Doğal çevrelerinde özgürce üreme hakkı ve fırsatı kısıtlanamaz. İnsan yardımına muhtaç olan bu varlıkların, beslenme ve barınma ihtiyacı usulüne uygun olarak karşılanmalıdır. Kesinlikle aç ve susuz bırakılmamalıdır. Üzerlerinde fiziksel veya psikolojik acı çekmeye yönelik deneyler yapılmamalıdır. Bu eylemler hayvan haklarının ihlali sayılır. İslam tarihinde hayvanların sahipsiz bırakılmaması için koruma ve tedavi amaçlı vakıflar kurulmuş ve barınaklar yapılmıştır. Etlerine ihtiyacı olmadığı halde sadece zevk ve eğlence için avlamak da doğru değildir. Yüzlerine acı oluşturacak damgalar yapılmamalıdır. Gücünden fazla yük vurulmamalıdır. Hz. Ömer (r.a.) devesine fazla yük vuranları ciddi anlamda ikaz ederek gerekli cezayı vermiştir. Ömer bin Abdüaziz de hayvanlara ağır yük yüklenmemesi, demir, değnek ve taş gibi sert cisimlerle dövülmemesi için talimat yayınlamıştır. İslam hukukçuları da hayvanların canlarını acıtacak şekilde dövülmesini, aç bırakılmasını, gücünün üstünde yük vurulmasını suç kabul etmiştir.
Hayatlarının devamı için gerekli önlemlerin alınması, toplumun ortak bir görevidir. Hayvanın güç ve yaş bakımından verimini kaybetmesi hâlinde bile terk edilmemesi gerekir. Bakımı, tedavisi yaşadığı müddetçe devam etmelidir.
Hayvanların maruz kaldıkları haksızlıkları önlemek maksadıyla 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki UNESCO Merkezinde Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi ilan edilmiştir. Bu metnin 9 ve 10. maddeleri hayvan koruma hakkını ve güvenliğini önemli ölçüde teminat altına almıştır.
Madde: 9- Hayvanların kendilerine özgü yasal statüleri ve hakları hukuk tarafından tanınmak zorundadır. Hayvanların güvenliğinin koruma altına alınması hususu devlet örgütleri düzeyinde temsil edilmelidir.
Madde: 10- Eğitimden ve okullaşmadan sorumlu merciler, vatandaşlarına çocukluktan itibaren hayvanları anlamayı ve saygı göstermeyi öğrenmeleri için imkân sağlamak zorundadır.
Hayvanlara karşı şefkat ve merhamet
İnsanın emrine verilen veya kendisine emanet edilen sayısız nimetler arasında hayvanların çok istisnai bir yeri vardır. Bunlardan elde edilen ürünlerin her biri ayrı bir fayda ve şifa kaynağıdır. Bir bölümünden binek, yük ve ulaşım olarak istifade edilmektedir. Bir bölümünden de gıda, deri ve yün gibi gelirinden yararlanılmaktadır. Doğal olarak insanların günlük ve hayati ihtiyaçlarıyla iç içe olan ve bizim gibi ruh taşıyan, acı, sızı duyan, konuşamayan, kendisini savunamayan bu çaresiz varlıklara karşı sorumluluklarımızın olduğu tartışılamaz. Gerçekten evcil veya vahşi hangi tür olursa olsun, bu çaresiz varlıklara karşı şefkat ve merhamet gösterilmelidir. Allah’ın emri ve iradesi de bütün yaratıklara karşı adaletli ve ölçülü muamele edilmesi doğrultusundadır. Zira O’nun Rahim sıfatı da; bütün varlıklara karşı sınırsız şefkatini, lütuf ve merhametini ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu sözleri bizim için çok anlam ifade etmektedir: “Merhamet edene, Allah da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet ediniz ki göktekiler de size merhamet etsin.” (Ebu Davud; Ede, 58.)
Modern dünyamızda hayvanlara duyulan şefkat ve merhamet düzeyinin mükemmel olduğu söylenemez. Diğer bir ifade ile bugünkü anlayış, yerel ve bireyseldir. Hadis kaynaklarında gösterilen örnekler ile İslam tarihinde gerçekleşen uygulamaların daha ileri derecede olduğu söylenebilir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) günahkâr bir müminin, susamış bir köpeğe yardım ederek su temin ettiği için Allah tarafından günahlarının bağışlandığını müjdelemiştir. (Buhari; fiirb, 9.) Başka bir olayda ise; bir kediyi hapsederek, açlıktan ve susuzluktan ölmesine yol açan bir kadının, bu yüzden cehennemlik olduğunu bildirmiştir. (Müslim; Selâm, 151-152.) Yine Hz. Peygamber (s.a.s.) yuvasından yavruları alındığı için acı ve feryatla kanat çırpan bir kuşu görünce bunu yapanları uyarmış ve yavrularının derhal geri teslim edilmesini istemiştir. (Ebu Davud; Cihad, 112.) Cinsi ne olursa olsun canlı hayvanın atış hedefi yapılması yasaklanmıştır. Bunların eğlence amacıyla güreş veya dövüştürülme ortamına sürüklenerek acı çekmelerine de izin verilmemiştir. Yukarda açıklandığı gibi gereksiz yere damga vurularak eziyet edilmesi, zevk için avlanılması veya kötü söz söylenmesi de kınanmıştır. (Buhari; Zebaih, 25.) Hz. Peygamber (s.a.s.); bir deveye binen Hz. Âişe’ye, devesine karşı şefkat ve merhametle davranmasını tavsiye etmiştir. Yine açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deveyi görünce; hem sahibini hem diğerlerini ikaz etmek maksadıyla, “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.” buyurmuştur. (Ebu Davud, Cihad, 44.)
Hayvan besleme
Çoğu kez evde hayvan beslenip beslenemeyeceği tartışma konusu olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde sahabiden bir kısmının evlerinde kanarya veya serçe cinsinden kuş beslediği bilinmektedir. (Buhari; Edeb, 81,112.) Başka bir nakilde ise; yalnızlıktan şikâyet eden bir sahabiye de güvercin veya horoz beslemesini tavsiye etmiştir. İslam bilginlerine göre; eziyet etmemek, aç ve susuz bırakmamak şartıyla kedi ve kafeslerde kuş beslenmesinde sakınca görülmemiştir. Ancak bu tür hayvanlar evlerde beslenirken, çevre açısından rahatsızlık ve kirlilik riski teşkil etmemelidir. Avlanmanın yanı sıra ihtiyaç duyulan alanlarda değerlendirilmek üzere köpek de beslenebilir. Ancak ihtiyaç olmadığı takdirde evde köpek beslemenin doğru olmadığı görüşü daha yaygındır. Ne var ki günümüzde aile, akraba, komşu ve arkadaşlık bağları oldukça zayıflamış, ferdiyetçi, maddeci ve bencil bir hayat tarzı ortaya çıkmıştır. Bu olumsuz gelişmelerden etkilenen fert ve toplumların sayısı her geçen gün artmaktadır. Buna paralel olarak her geçen gün evlerde süs ve eğlence olarak köpek besleme geleneği yaygınlaşmaktadır. İlk bakışta hayvan sevgisinin uzantısı gibi algılanabilecek bu âdetin, insan sağlığı, ev içi ile çevre temizliği ve maddi imkânların israfı açısından çeşitli sakıncalar oluşturduğu söylenebilir. Diğer taraftan bu tür uygulamalar insanın mesai, sevgi ve ilgisinin yanlış yere odaklanmasına neden olabilir.
Özetlemek gerekirse, insan gibi ruh taşıyan, acı hisseden, yiyeceğe ve suya muhtaç olan hayvanlar âlemi, toplumun bir emanetidir. Dili yok, konuşması yok, kendini ifade edemez. fiikâyet edemez. Bir şey verirsen alır, yoksa beklemede kalır. Oysaki bunların her biri insanlığın bir ihtiyacını gidermek üzere görevlendirilmiştir. Bal arısının gayreti, eti yenen, sütü içilen ve yününden istifade edilen diğerleri… Suda yüzen balıklar, dalda öten kuşlar, tarlada, bağda ve bahçede gezen böcekler… Allah bütün bunların yaratılış sebeplerinde; hikmet, ibret ve iman ilişkisine de işaret etmiştir. Nitekim Yüce Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmemiştir. (Bakara, 26)
Bir engelli çevresinden ne bekler?
http://sabrikontek.azbuz.com :}Hayat Beklentiler Arası Yolculuk…
Esasen hayat başlı başına bir beklentiler yumağıdır. İnsanoğlu hayatı boyunca beklentiden beklentiye gelir gider.
Beklenti deyip geçmemek lazım, zira insan beklentileri karşılandığı ölçüde huzurlu ve mutlu, beklentilerini karşılayabildiği ölçüde başarılıdır. Bu itibarla denilebilir ki, bir öğretmen öğrencilerinin beklentilerine cevap verebildiği ölçüde onlara yararlı olabilir. Bir din görevlisi, cemaatin taleplerine cevap verebildiği kadar onlar üzerinde etkili olur. Bir köşe yazarı, okurlarının duygularına tercüman olabildiği kadar okunur. Bir futbolcu taraftarını, bir sanatçı, izleyicisini coşturabildiği kadar sevilir.
Hepimizin herkesten beklentileri var, mesela biz toplum olarak bir engelliden ne bekleriz? Bu beklentileri şu şekilde sıralamak mümkün:
Biz bir engelli kişiden öncelikle engelini aşmasını bekleriz, çalışkan bir kişi, üretken bir insan, azimli bir birey olmasını arzu ederiz.
Yukarıdaki soruyu bir de tersten soralım: Bir engelli, ailesinden, hocalarından, idarecilerinden, arkadaşlarından ve çevresinden ne bekler? İşte bu çok önemli soruya mütevazı birkaç cevap denemesi:
Engellinin, ailesinden beklentileri: Engelli bir kimsenin, isyan bataklığından çıkıp huzur tepelerine yükselmesinin merdiveni ailedir. Ailesinden yeterli derecede destek almış bir engelliye hiçbir zorluk köstek olamaz, ailesini arkasına almış bir engelli hedeflediği bütün başarıları da önüne almış demektir. Bu meyanda anne, baba, kardeşler, eş ve çocuklara düşen görevleri tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, zannediyorum şöyle bir cümle kurmak yerinde olacaktır: “İstisnasız bütün aile bireyleri, içlerindeki engelliyi sevgiyle bağrına basmalı, ona anlayışla yaklaşmalı; bir sırdaş, bir yoldaş, bir arkadaş olarak onu aileye ve topluma kazandırmalıdır.”
Engellinin, öğretmenden beklentileri: Her başarılı engellinin arkasında fedakâr, cefakâr ve vefakâr bir öğretmen vardır. Anne-babanın elinden tutarak okula getirdiği engelliyi, öğretmen de aklından tutarak aydınlık yarınlara götürmelidir. Bu zaviyeden bakıldığında engellilerle ilgili öğretmenlere düşen görevleri şu şekilde aktarabiliriz:
Bir engelliyi topluma kazandırma noktasında, kendisini o gayeye adayarak, bu konuda hiçbir engel tanımamak.
Engellilerin okuldaki sorunlarına pratik çözümler üretecek donanıma sahip olmak.
Engelli öğrencilerin, arkadaşlarından gelecek zararlı söz ve davranışlara karşı gerekli tedbirleri almak.
Onlara hayat okulunda ayakta kalabilecekleri bilgi ve becerileri okul hayatında kazandırmak.
Engellinin din görevlisinden beklentileri: Engelli bir kimse için din görevlisi de en az öğretmen kadar önemlidir. Bir engelliye doğru bir şekilde Rabbini, dinini, kitabını, peygamberini öğretmek, deyim yerindeyse onu intihar girdabından alıp iftihar bahtiyarlığına yükseltmektir.
Engelli olmanın peygamber olmaya, peygamber müezzini olmaya, devlet başkanı olmaya, muhaddis, müfessir ve mütefekkir olmaya engel olmadığını bilen bir engelli bütün engellere meydan okur. Nitelikli bir din görevlisi, gönlünden tuttuğu bir engelliyi Allah (c.c.)’ın izniyle aciz insan konumundan çıkarıp, herkesin el üstünde tuttuğu aziz insan durumuna getirebilir.
Bütün engellileri kederden emin kılmanın en güzel yolu, onlara her şeyin Allah (c.c.)’tan geldiğini, yani kaza ve kader kavramını tüm boyutlarıyla özümsetmekten geçmektedir.
Yüce dinimiz İslam’ın diriltici soluklarına belki de en çok muhtaç olan kitlelerden birisi de engellilerdir. İslam’ın engellilere verdiği değeri bilen bir engelli, isyankâr dillerden aklına düşen sonra da kalbini paslandıran, “Ben kulun değil miyim?”, “Batsın bu dünya!”, “Kader utansın!” cümlelerini, kadere iman silgisiyle siler; onların yerine sabır kalemi ve tevekkül harfleriyle şunları yazar:
“Kahrın da hoş, lütfun da hoş.”
“Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.”
“Göz, Hakk’ı görendir, gündüz gören göz değil.”
“Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin.”
Engellinin medyadan beklentileri: Medyanın öncelikle, engellileri bilinçlendirip topluma kazandırma noktasında azami gayret sarf etmesi gerekmektedir. Tabii engelli eğitimine, onların ailelerini eğitmekle başlamak icap eder. Bu noktada medya fevkalâde önemli bir okuldur.
Medyanın, “Dünya Özürlüler Günü ve Engelliler Haftası”nda engelliler ve sorunlarına reyting kaygısı ile yaklaştığını üzülerek müşahede etmekteyiz.
Elbette engellilere ve sorunlarına bu şekilde yaklaşmayan yayın kuruluşları da var, onları tenzih ediyoruz.
Engellilerle ilgili medyadan beklentilerimiz şunlardır:
Tarihte ve günümüzde engellerini aşmış, büyük başarılara ulaşmış, bilim, sanat ve siyaset alanlarında çığır açmış engelliler için nitelikli sinema filmleri, belgeseller ve programlar yapılmalı.
Engellilerin sorunları ve onların çözümleriyle ilgili ciddi çalışmalar medyada hak ettiği yeri bulmalı.
Engelliler, sadece belirli gün ve haftalarda değil, sürekli gündemde tutulmalı.
Engellilerle ilgili yalnız göğüs kabartan ve yürek burkan haber, yorum ve analizler değil; en az bunlar kadar “kafa yoran, çözüm sunan” haber, yorum ve analizlere de yer verilmeli.
Engellinin toplumdan beklentileri: Hiçbir sınıfsal fark gözetmeksizin engellilerin toplumdan beklentileri konusunda şunlar söylenebilir:
Esasen bir engellinin toplumdan beklentileri herhangi bir insanın beklentilerinden çok da farklı değildir. Bir engelli, her insan gibi toplumdan öncelikle iki şey bekler: Sevgi ve anlayış. Sonra bir tatlı dil, bir güler yüz. Bir engelli, insanlardan özde ve sözde, nezaket ve zarafet bekler. Herkesin bir gün engelli olabileceğini hiç kimsenin unutmamasını bekler.
Engelli, iş üretmeyip bahane üretenlere şöyle seslenmek ister: Ya bir yol aç, ya da yoldan çekil; güneş olamıyorsan bari gölge etme; elin baston olamıyorsa hiç olmazsa dilin sopa olmasın.
Ve bir engelli bütün dünya insanlığına şu hakikati haykırmak ister:
“Görmek istemeyenden kör, duymak istemeyenden sağır ve anlamak istemeyenden daha cahili yoktur.”
Esasen hayat başlı başına bir beklentiler yumağıdır. İnsanoğlu hayatı boyunca beklentiden beklentiye gelir gider.
Beklenti deyip geçmemek lazım, zira insan beklentileri karşılandığı ölçüde huzurlu ve mutlu, beklentilerini karşılayabildiği ölçüde başarılıdır. Bu itibarla denilebilir ki, bir öğretmen öğrencilerinin beklentilerine cevap verebildiği ölçüde onlara yararlı olabilir. Bir din görevlisi, cemaatin taleplerine cevap verebildiği kadar onlar üzerinde etkili olur. Bir köşe yazarı, okurlarının duygularına tercüman olabildiği kadar okunur. Bir futbolcu taraftarını, bir sanatçı, izleyicisini coşturabildiği kadar sevilir.
Hepimizin herkesten beklentileri var, mesela biz toplum olarak bir engelliden ne bekleriz? Bu beklentileri şu şekilde sıralamak mümkün:
Biz bir engelli kişiden öncelikle engelini aşmasını bekleriz, çalışkan bir kişi, üretken bir insan, azimli bir birey olmasını arzu ederiz.
Yukarıdaki soruyu bir de tersten soralım: Bir engelli, ailesinden, hocalarından, idarecilerinden, arkadaşlarından ve çevresinden ne bekler? İşte bu çok önemli soruya mütevazı birkaç cevap denemesi:
Engellinin, ailesinden beklentileri: Engelli bir kimsenin, isyan bataklığından çıkıp huzur tepelerine yükselmesinin merdiveni ailedir. Ailesinden yeterli derecede destek almış bir engelliye hiçbir zorluk köstek olamaz, ailesini arkasına almış bir engelli hedeflediği bütün başarıları da önüne almış demektir. Bu meyanda anne, baba, kardeşler, eş ve çocuklara düşen görevleri tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, zannediyorum şöyle bir cümle kurmak yerinde olacaktır: “İstisnasız bütün aile bireyleri, içlerindeki engelliyi sevgiyle bağrına basmalı, ona anlayışla yaklaşmalı; bir sırdaş, bir yoldaş, bir arkadaş olarak onu aileye ve topluma kazandırmalıdır.”
Engellinin, öğretmenden beklentileri: Her başarılı engellinin arkasında fedakâr, cefakâr ve vefakâr bir öğretmen vardır. Anne-babanın elinden tutarak okula getirdiği engelliyi, öğretmen de aklından tutarak aydınlık yarınlara götürmelidir. Bu zaviyeden bakıldığında engellilerle ilgili öğretmenlere düşen görevleri şu şekilde aktarabiliriz:
Bir engelliyi topluma kazandırma noktasında, kendisini o gayeye adayarak, bu konuda hiçbir engel tanımamak.
Engellilerin okuldaki sorunlarına pratik çözümler üretecek donanıma sahip olmak.
Engelli öğrencilerin, arkadaşlarından gelecek zararlı söz ve davranışlara karşı gerekli tedbirleri almak.
Onlara hayat okulunda ayakta kalabilecekleri bilgi ve becerileri okul hayatında kazandırmak.
Engellinin din görevlisinden beklentileri: Engelli bir kimse için din görevlisi de en az öğretmen kadar önemlidir. Bir engelliye doğru bir şekilde Rabbini, dinini, kitabını, peygamberini öğretmek, deyim yerindeyse onu intihar girdabından alıp iftihar bahtiyarlığına yükseltmektir.
Engelli olmanın peygamber olmaya, peygamber müezzini olmaya, devlet başkanı olmaya, muhaddis, müfessir ve mütefekkir olmaya engel olmadığını bilen bir engelli bütün engellere meydan okur. Nitelikli bir din görevlisi, gönlünden tuttuğu bir engelliyi Allah (c.c.)’ın izniyle aciz insan konumundan çıkarıp, herkesin el üstünde tuttuğu aziz insan durumuna getirebilir.
Bütün engellileri kederden emin kılmanın en güzel yolu, onlara her şeyin Allah (c.c.)’tan geldiğini, yani kaza ve kader kavramını tüm boyutlarıyla özümsetmekten geçmektedir.
Yüce dinimiz İslam’ın diriltici soluklarına belki de en çok muhtaç olan kitlelerden birisi de engellilerdir. İslam’ın engellilere verdiği değeri bilen bir engelli, isyankâr dillerden aklına düşen sonra da kalbini paslandıran, “Ben kulun değil miyim?”, “Batsın bu dünya!”, “Kader utansın!” cümlelerini, kadere iman silgisiyle siler; onların yerine sabır kalemi ve tevekkül harfleriyle şunları yazar:
“Kahrın da hoş, lütfun da hoş.”
“Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.”
“Göz, Hakk’ı görendir, gündüz gören göz değil.”
“Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin.”
Engellinin medyadan beklentileri: Medyanın öncelikle, engellileri bilinçlendirip topluma kazandırma noktasında azami gayret sarf etmesi gerekmektedir. Tabii engelli eğitimine, onların ailelerini eğitmekle başlamak icap eder. Bu noktada medya fevkalâde önemli bir okuldur.
Medyanın, “Dünya Özürlüler Günü ve Engelliler Haftası”nda engelliler ve sorunlarına reyting kaygısı ile yaklaştığını üzülerek müşahede etmekteyiz.
Elbette engellilere ve sorunlarına bu şekilde yaklaşmayan yayın kuruluşları da var, onları tenzih ediyoruz.
Engellilerle ilgili medyadan beklentilerimiz şunlardır:
Tarihte ve günümüzde engellerini aşmış, büyük başarılara ulaşmış, bilim, sanat ve siyaset alanlarında çığır açmış engelliler için nitelikli sinema filmleri, belgeseller ve programlar yapılmalı.
Engellilerin sorunları ve onların çözümleriyle ilgili ciddi çalışmalar medyada hak ettiği yeri bulmalı.
Engelliler, sadece belirli gün ve haftalarda değil, sürekli gündemde tutulmalı.
Engellilerle ilgili yalnız göğüs kabartan ve yürek burkan haber, yorum ve analizler değil; en az bunlar kadar “kafa yoran, çözüm sunan” haber, yorum ve analizlere de yer verilmeli.
Engellinin toplumdan beklentileri: Hiçbir sınıfsal fark gözetmeksizin engellilerin toplumdan beklentileri konusunda şunlar söylenebilir:
Esasen bir engellinin toplumdan beklentileri herhangi bir insanın beklentilerinden çok da farklı değildir. Bir engelli, her insan gibi toplumdan öncelikle iki şey bekler: Sevgi ve anlayış. Sonra bir tatlı dil, bir güler yüz. Bir engelli, insanlardan özde ve sözde, nezaket ve zarafet bekler. Herkesin bir gün engelli olabileceğini hiç kimsenin unutmamasını bekler.
Engelli, iş üretmeyip bahane üretenlere şöyle seslenmek ister: Ya bir yol aç, ya da yoldan çekil; güneş olamıyorsan bari gölge etme; elin baston olamıyorsa hiç olmazsa dilin sopa olmasın.
Ve bir engelli bütün dünya insanlığına şu hakikati haykırmak ister:
“Görmek istemeyenden kör, duymak istemeyenden sağır ve anlamak istemeyenden daha cahili yoktur.”
Amelleri Boşa Gidenler
http://sabrikontek.azbuz.com :}
“İnkâr edenler ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya; işte Allah onların bütün amellerini boşa çıkarır.” (Muhammed, 1)
Ayet-i kerime üç hüküm içermektedir: (1) İnkâr etmeyin, (2) insanları Allah yolundan alıkoymayın, (3) Allah, inkâr edenlerin ve insanları Allah yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarır.
1. İnkâr Etmeyin
Sözlükte; bir şeyi örtüp gizlemek ve nimete nankörlük etmek anlamlarındaki "küfr" kelimesi, bir Kur’an kavramı olarak; Hz. Peygamber'i ve onun Allah’tan getirdiği kesinlikle sabit olan şeylerden birini ya da bir kaçını veya tamamını inkâr etmek demektir. Bu anlamda "küfr", "imân" kavramının zıddıdır.
Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu, meleklerin varlığını, ahiret hayatını, Kur’an ayetlerinden herhangi birini Kur’an’da bildirilen bir emri, bir yasağı, bir helâli veya bir haramı kabul etmemek küfürdür. Küfür, en büyük günahların başında gelir. Bir insanın iman edilmesi gereken hususların hepsini inkâr ettiğinde küfre düşmüş olacağı gibi sadece birini inkâr etse, yalanlasa, hatta beğenmese, küçümsese veya alay konusu etse yine küfre düşmüş olur. Küfre düşen kimseye “kâfir” denir. Ayetleri yalanlayanlar ile münafık ve müşrikler de “kâfir” kavramına dâhildir.
İnsanlar din duygusuyla yüklü olarak yaratılmışlardır: “Yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın dinine çevir ki, Allah insanları o din üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.” (Rûm, 30) ve “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabb’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabb’iniz değil miyim? Onlar da evet (Rabbimizsin), buna şahit olduk dediler.” (A'râf, 172) anlamındaki ayetler ile “Her doğan çocuk (İslam) fıtratı üzerine doğar.” (Tirmizî, Kader, 5) anlamındaki hadis-i şerif bu gerçeği ifade eder. Bu, insanın doğuştan dinsiz, kâfir, fasık ve âsi olmadığını, tevhid dinini kabule elverişli olarak yaratıldığı anlamına gelir. İnsan, yetiştiği çevrede aldığı terbiye, eğitim ve öğretime göre Müslüman veya gayri müslim olur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.), “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, (İslam) fıtratı üzerine doğmuş olmasın. (Ancak daha sonra onu) anası ve babası Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” buyurmuştur. (Buhârî, Cenaiz, 80)
Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah; ısrarla insanların iman etmelerini istemiş ve kâfirlerin lanetlendikleri ve cehennem halkı olduğunu bildirerek inkârdan uzak durmalarını teşvik etmiştir: “Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerindedir.” (Bakara, 161); “İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 39); “Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (Al-i İmrân, 91)
Birinci ayette kâfirlerin lanetlendiği, ikinci ayette cehenneme atılacağı, üçüncü ayette ise cehennemden kurtulmalarının mümkün olmadığı bildirilerek insanlar inkârdan sakındırılmaktadır.
Bir kimse inkâr konumuna düşerse dünyada yaptığı iyi ve yararlı amellerin karşılığını dünyada görse de (Ahkâf, 20) ahirette hiçbir yararını göremez. Çünkü imansız amelin ahirette hiçbir faydası olmaz, çünkü kâfirin dünyada yaptığı ameller boşa gitmiştir: “Her kim iman edilmesi gerekenleri inkâr ederse bütün ameli boşa gider ve bu kimse ahirette ziyana uğrayanlardan olur.” (Maide, 5) “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri ve Allah’ın onların amellerini boşa çıkarması sebebiyledir.” (Muhammed, 8-9)
İnsan; aklını, idrakini ve yeteneklerini iyi kullandığı, varlık âlemini ve Allah’ın son mesajı Kur’an-ı Kerim’i incelediği zaman kendisini inkârdan kurtarır ve iman eder. Kâfirlerin inkâr bataklığından kurtarılması konusunda müminlere önemli görevler düşmektedir. Mümin söz, eylem ve davranışı ile insanları imana davet etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülükten hiçbir kimse kendisini müstağni sayamaz. Müslüman olarak biz her zaman, her yerde ve her fırsatta Rabbimizi, Peygamberimizi, kitabımızı, iman, ibadet ve ahlakımızı insanlara anlatmalı ve İslam’a uygun yaşantımızla göstermekle yükümlüyüz.
2. İnsanları Allah Yolundan Alıkoymayın
“Alıkoymak” diye çevirdiğimiz ayetteki “sadd” kelimesi “an” edatıyla kullanıldığı zaman birsini bir şeyden alıkoymak ve bir şeye engel olmak, “Allah yolu” diye çevirdiğimiz “sebîlüllah” ise İslam dini anlamındadır. Allah yolu, Fatiha suresinin altıncı ayetinde “sırat-ı müstakîm” (doğru yol) olarak ifade edilmiştir. İnsanları Allah yolundan yani İslam’dan alıkoymak iki şekilde olur:
a) İnsanların İman Etmelerine Engel Olmak
Mekkeli müşrikler, her türlü baskıyı uygulayarak insanların iman etmelerine engel olmaya çalışıyorlar, Müslümanlara özellikle köle, cariye ve kimsesiz olanlara işkence ediyorlardı. Müslüman oldular diye kimisi yakıcı kumlar üzerine yatırılıyor, göğüslerinin üzerine ağır taşlar bastırılıyor, kimisinin kızgın demir çubuklarla çıplak vücutları dağlanıyor; kimisi aç ve susuz bırakılıyor, böylece Müslümanlıktan vazgeçirilmeye zorlanıyorlardı. Mesela Müslüman oldu diye Habbab, Bilal ve Ammar zalimce işkenceye maruz bırakılmışlardı. Ammar’ın annesi Sümeyye ile babası Yasir çok feci ve çirkin bir şekilde sırf Müslüman oldukları için öldürülmüşlerdi.
b) İslamî Hükümlerin Uygulanmasına Engel Olmak
Bir Müslüman’ın dinî görevlerini yerine getirmesine mesela cuma namazına katılmasına, namaz kılmasına, oruç tutmasına, zekât vermesine, hacca gitmesine, Kur’an okumasına, zikretmesine, kurban ibadetini îfa etmesine veya Kur’an’ın bir emrini uygulamasına engel olmak, “insanları Allah yolundan alıkoymak” hükmüne dâhildir. Dolayısıyla Müslüman’ın İslam’ın her hangi bir hükmünü özel, aile ve toplum hayatında uygulamasına engel olan kimse insanları Allah yolundan alıkoymuş olur. İnsanları Allah yolundan alıkoymak iman ile bağdaşan bir davranış değildir.
Müslüman, kendisi dinî görevlerinde ihmalkâr olsa bile bir başkasının iman etmesine, ibadetleri ifasına veya dinin herhangi bir kuralını uygulamasına asla engel olamaz, olmamalıdır, olursa bu ayetin hükmüne girmiş olur.
3. İnkâr Edenlerin ve İnsanları Allah Yolundan Alıkoyanların Amelleri Boşa Gider
“Amel” niyet ve iradeye bağlı olarak yapılan bilinçli eylemdir. (Rağıb, s. 348) Amel, iyi veya kötü, yararlı veya zararlı olabilir. İyi ve yararlı olan amele “amel-i salih”, kötü ve zararlı olan amele ise “amel-i sû’” denir. (Bakara, 62; Nahl, 119) Kur’an’a ve sünnete uygun olan her amel, amel-i salih, uygun olmayan amel ise amel-i sû’dur. Ayette kastedilen amel ile maksat amel-i salihtir.
“Boşa çıkarmak” diye çevirdiğimiz “edalle” kelimesi bu ayette; heder etmek, hükümsüz ve değersiz hale getirmek demektir. “Edalle” kelimesi başka ayetlerde “hak yoldan saptırmak” anlamında kullanılmıştır. (bk. Nisa, 113)
“Amelleri boşa çıkarmak” Kur’an’da “ihbat” ve “ibtal” kelimeleri ile de ifade edilmiştir. (bk. Muhammed, 9, 33; Bakara, 264) Allah’ın bir ameli boşa çıkarması; o ameli kabul etmemesi ve o amele sevap vermemesi anlamına gelir. Bir amelin makbul olabilmesi için dört şartın birlikte bulunması gerekir: (a) Kişinin iman sahibi olması, (b) Amelin ihlâsla yapılması, (c) İyi bir niyetle yapılması, (ç) İslam’a uygun olması. Bu şartlardan biri eksik olursa o amel geçersiz olur. Mesela gösteriş için namaz kılan kimsenin ameli boşa gider, niyet etmeden Ramazan ayında aç ve susuz duran kimse oruç tutmuş sayılmaz. İbadetin farzlarından birini yapmayan, mesela abdestsiz namaz kılan kimsenin namazı veya Arafat’a çıkmayan kimsenin haccı boşa gider. Maide suresinin beşinci ayetinde, “Her kim bir iman esasını inkâr ederse o kimsenin ameli boşa gider ve o ahirette ziyana uğrayanlardan olur.” ayetiyle amelin geçerli olması için imanın şart olduğu bildirilirken Muhammed suresinin; “Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, amellerinizi boşa çıkarmayın.” anlamındaki 33. ayetinde Allah ve Peygambere itaat edilerek ibadetlerin boşa çıkarılmaması emredilmektedir.
Boşa gideceği bildirilen “ameller” Allah’a kulluk niyetiyle yapılan iyi işler, görevler ve ibadetlerdir. Kâfirlerin amellerinin boşa gitmesi Kur’an’da şöyle tasvir edilmektedir: “İnkâr edenlerin amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu su zanneder. Yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. (Tıpkı bunun gibi kâfir de hesap günü amellerinden bir şey bulamaz). Ancak Allah’ı yanında bulur da Allah onun hesabını tastamam görür. Allah hesabı çabuk görendir.” (Nur, 39)
Kur’an-ı Kerim’de kâfir, müşrik ve münafıkların, Allah’ın hükümlerini beğenmeyen, ayetleri yalanlayan ve ayetler ile alay edenlerin amellerinin boşa gideceği bildirilmektedir:
a) Müşrikler
“Müşrik”; Allah’tan başka bir varlığı ilah kabul eden veya isim ve sıfatlarında Allah’a ortaklar isnat eden kimseye denir. Müşriklerin amellerinin boşa gideceği Kur’an’da açıkça bildirilmektedir: “(Ey Peygamberim!) De ki, “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz? Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol.” (Zümer, 64-66) “Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.” (Tevbe, 17; bk. En’âm, 88; Ahzab, 19)
b) Münafıklar
“Münafık”; kalbiyle inanmadığı halde bir takım dünyevî çıkarlar için iman ettiğini söyleyen ikiyüzlü kimsedir. Münafıkların imanı olmadığı için yaptığı amellerin Allah katında değeri olmaz: “İşte onların (münafıkların) dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir." (Tevbe, 69; bk. Maide, 51-53)
c) Ayetleri ve Ahiret Hayatını İnkâr Edenler ve Yalanlayanlar
Ayetleri ve ahiret hayatını inkâr etmek küfür olduğu gibi yalanlamak, yalan saymak, yalan olduğunu söylemek de küfürdür. Kur’an-ı Kerim’de 6236 ayet vardır. Her bir ayet iman konusudur. (Zuhruf, 69) Dolayısıyla bir tek ayeti bile inkâr etmek ve yalanlamak insanı küfre götürür. Ayetleri yalanlamak; Allah sözü olduğunu kabul etmemektir. Allah’ın ayetlerini ve ahiret hayatını inkâr edenlerin ve yalanlayanların amellerinin boşa gideceği şöyle bildirilmektedir: “Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır.” (A’raf, 147) “Onlar (Allah'ın ayetlerini inkâr edenler), amelleri, dünyada da, ahirette de boşa gitmiş kimselerdir. Onların hiç bir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmran, 22)
ç) Ayetlerle Alay Edenler
“Alay” bir şeyi küçümsemenin, hafife almanın, değersiz ve önemsiz görmenin sonucudur. Ayetleri, ayetlerde yer alan bir hükmü, bir emri, bir yasağı alaya alan kimse inkâra düşmüş olur. Dolayısıyla bu kimsenin amelleri boşa gider: “(Ey Peygamberim!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?” Onlar Rab’lerinin ayetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir.
İşte böyle. İnkâr etmeleri, ayetlerimi ve Peygamberlerimi alay konusu yapmaları yüzünden onların cezası Cehennemdir.” (Kehf, 103-106)
d) Allah’ın Hükümlerini Beğenmeyenler
Bir şeyi beğenmeyen kimse, o şeyin doğruluğunu, iyi ve uygulanabilir olduğunu kabul etmiyor demektir.
Allah’ın bir hükmünü, bir emir ve yasağını beğenmeyen kimse inkâr etmiş olur. Dolayısıyla bu kimsenin ameli boşa gider: “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri ve Allah’ın onların amellerini boşa çıkarması sebebiyledir.” (Muhammed, 8-9)
e) Dinden İrtidat Edenler
“İrtidat”, hak dini İslam’ı terk edip başka bir inanca sahip olmak, mesela Hıristiyan olmak veya ateist olmaktır.
İrtidat eden kimse inkâr etmiş olur dolayısıyla yaptığı amelleri boşa gider. “Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse böylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 217)
f) Hz. Peygamber’e Karşı Gelenler ve Ona Saygısızlık Edenler
“Peygambere karşı çıkmak”tan maksat; onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği dini kabul etmemek; “saygısızlık”tan maksat ise onu alaya almak, küçümsemek ve aşağılamak gibi davranışlarda bulunmaktır ki bu küfürdür. Hz. Peygambere karşı gelenlerin ve ona saygısızlık edenlerin Kur’an’da amellerinin boşa gideceği açıkça bildirilmektedir: “İnkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların amellerini boşa çıkaracaktır.” (Muhammed, 32) “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.” (Hucurat, 2)
g) Sadece Dünya İçin Çalışıp Ahiret İçin Çalışmayı Terk Edenler
İnsanın hem dünya nimetlerine hem de ahiret nimetlerine talip olması ve her iki dünya için çalışması gerekir. Eğer insan sadece dünya nimetlerine talip olan ve “boş ver ahireti, bana dünya nimetleri yeter” diyen, dolayısıyla ahiret nimetlerini göz ardı eden ve yok sayan kimsenin ahirette bir kazancı olmaz. Çünkü çalışmasının karşılığını dünyada almıştır, inanmadığı için ahirette amellerinin karşılığını göremez: “Kim yalnız dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlar, kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da, boş şeylerdir.” (Hud, 15-16)
ğ) Zekât ve Sadaka Verdiği Kimseleri Minnet Altında Bırakanlar
Bir kimse zekât ve sadakasını verir, sonra zekât ve sadaka verdiği kimseyi minnet altında bırakır ve ona eziyet ederse bu kimsenin amel-i kabul edilmez ve boşa gider: “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın.” (Bakara, 264)
Sonuç olarak; Allah kâfir, müşrik, münafık ve riyakâr kimselerin amellerini kabul etmez. Bir insan kâfir olarak ölürse dünyada yaptığı iyi amellerinin karşılığını dünyada aldığı için ahirette iyi amellerinin bir faydası olmaz. Bu kimse imanı olmadığı için, cehenneme atılır (Ahkaf, 20) ve asla bağışlanmaz: “İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.” (Muhammed, 34) Onun için imanımıza sahip çıkmamız, her hangi bir kimsenin inkâra düşmesine sebep olabilecek söylem, eylem ve davranışlardan sakınmamız, başkasının ibadet etmesine ve dinî bir görevi yapmasına engel olmaktan uzak durmamız, ibadetlerimizi riya ve süm’adan uzak tutmamız ve şartlarına uygun olarak ihlâs ile yapmamız gerekir.
“İnkâr edenler ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya; işte Allah onların bütün amellerini boşa çıkarır.” (Muhammed, 1)
Ayet-i kerime üç hüküm içermektedir: (1) İnkâr etmeyin, (2) insanları Allah yolundan alıkoymayın, (3) Allah, inkâr edenlerin ve insanları Allah yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarır.
1. İnkâr Etmeyin
Sözlükte; bir şeyi örtüp gizlemek ve nimete nankörlük etmek anlamlarındaki "küfr" kelimesi, bir Kur’an kavramı olarak; Hz. Peygamber'i ve onun Allah’tan getirdiği kesinlikle sabit olan şeylerden birini ya da bir kaçını veya tamamını inkâr etmek demektir. Bu anlamda "küfr", "imân" kavramının zıddıdır.
Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu, meleklerin varlığını, ahiret hayatını, Kur’an ayetlerinden herhangi birini Kur’an’da bildirilen bir emri, bir yasağı, bir helâli veya bir haramı kabul etmemek küfürdür. Küfür, en büyük günahların başında gelir. Bir insanın iman edilmesi gereken hususların hepsini inkâr ettiğinde küfre düşmüş olacağı gibi sadece birini inkâr etse, yalanlasa, hatta beğenmese, küçümsese veya alay konusu etse yine küfre düşmüş olur. Küfre düşen kimseye “kâfir” denir. Ayetleri yalanlayanlar ile münafık ve müşrikler de “kâfir” kavramına dâhildir.
İnsanlar din duygusuyla yüklü olarak yaratılmışlardır: “Yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın dinine çevir ki, Allah insanları o din üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.” (Rûm, 30) ve “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabb’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabb’iniz değil miyim? Onlar da evet (Rabbimizsin), buna şahit olduk dediler.” (A'râf, 172) anlamındaki ayetler ile “Her doğan çocuk (İslam) fıtratı üzerine doğar.” (Tirmizî, Kader, 5) anlamındaki hadis-i şerif bu gerçeği ifade eder. Bu, insanın doğuştan dinsiz, kâfir, fasık ve âsi olmadığını, tevhid dinini kabule elverişli olarak yaratıldığı anlamına gelir. İnsan, yetiştiği çevrede aldığı terbiye, eğitim ve öğretime göre Müslüman veya gayri müslim olur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.), “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, (İslam) fıtratı üzerine doğmuş olmasın. (Ancak daha sonra onu) anası ve babası Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” buyurmuştur. (Buhârî, Cenaiz, 80)
Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah; ısrarla insanların iman etmelerini istemiş ve kâfirlerin lanetlendikleri ve cehennem halkı olduğunu bildirerek inkârdan uzak durmalarını teşvik etmiştir: “Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerindedir.” (Bakara, 161); “İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 39); “Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (Al-i İmrân, 91)
Birinci ayette kâfirlerin lanetlendiği, ikinci ayette cehenneme atılacağı, üçüncü ayette ise cehennemden kurtulmalarının mümkün olmadığı bildirilerek insanlar inkârdan sakındırılmaktadır.
Bir kimse inkâr konumuna düşerse dünyada yaptığı iyi ve yararlı amellerin karşılığını dünyada görse de (Ahkâf, 20) ahirette hiçbir yararını göremez. Çünkü imansız amelin ahirette hiçbir faydası olmaz, çünkü kâfirin dünyada yaptığı ameller boşa gitmiştir: “Her kim iman edilmesi gerekenleri inkâr ederse bütün ameli boşa gider ve bu kimse ahirette ziyana uğrayanlardan olur.” (Maide, 5) “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri ve Allah’ın onların amellerini boşa çıkarması sebebiyledir.” (Muhammed, 8-9)
İnsan; aklını, idrakini ve yeteneklerini iyi kullandığı, varlık âlemini ve Allah’ın son mesajı Kur’an-ı Kerim’i incelediği zaman kendisini inkârdan kurtarır ve iman eder. Kâfirlerin inkâr bataklığından kurtarılması konusunda müminlere önemli görevler düşmektedir. Mümin söz, eylem ve davranışı ile insanları imana davet etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülükten hiçbir kimse kendisini müstağni sayamaz. Müslüman olarak biz her zaman, her yerde ve her fırsatta Rabbimizi, Peygamberimizi, kitabımızı, iman, ibadet ve ahlakımızı insanlara anlatmalı ve İslam’a uygun yaşantımızla göstermekle yükümlüyüz.
2. İnsanları Allah Yolundan Alıkoymayın
“Alıkoymak” diye çevirdiğimiz ayetteki “sadd” kelimesi “an” edatıyla kullanıldığı zaman birsini bir şeyden alıkoymak ve bir şeye engel olmak, “Allah yolu” diye çevirdiğimiz “sebîlüllah” ise İslam dini anlamındadır. Allah yolu, Fatiha suresinin altıncı ayetinde “sırat-ı müstakîm” (doğru yol) olarak ifade edilmiştir. İnsanları Allah yolundan yani İslam’dan alıkoymak iki şekilde olur:
a) İnsanların İman Etmelerine Engel Olmak
Mekkeli müşrikler, her türlü baskıyı uygulayarak insanların iman etmelerine engel olmaya çalışıyorlar, Müslümanlara özellikle köle, cariye ve kimsesiz olanlara işkence ediyorlardı. Müslüman oldular diye kimisi yakıcı kumlar üzerine yatırılıyor, göğüslerinin üzerine ağır taşlar bastırılıyor, kimisinin kızgın demir çubuklarla çıplak vücutları dağlanıyor; kimisi aç ve susuz bırakılıyor, böylece Müslümanlıktan vazgeçirilmeye zorlanıyorlardı. Mesela Müslüman oldu diye Habbab, Bilal ve Ammar zalimce işkenceye maruz bırakılmışlardı. Ammar’ın annesi Sümeyye ile babası Yasir çok feci ve çirkin bir şekilde sırf Müslüman oldukları için öldürülmüşlerdi.
b) İslamî Hükümlerin Uygulanmasına Engel Olmak
Bir Müslüman’ın dinî görevlerini yerine getirmesine mesela cuma namazına katılmasına, namaz kılmasına, oruç tutmasına, zekât vermesine, hacca gitmesine, Kur’an okumasına, zikretmesine, kurban ibadetini îfa etmesine veya Kur’an’ın bir emrini uygulamasına engel olmak, “insanları Allah yolundan alıkoymak” hükmüne dâhildir. Dolayısıyla Müslüman’ın İslam’ın her hangi bir hükmünü özel, aile ve toplum hayatında uygulamasına engel olan kimse insanları Allah yolundan alıkoymuş olur. İnsanları Allah yolundan alıkoymak iman ile bağdaşan bir davranış değildir.
Müslüman, kendisi dinî görevlerinde ihmalkâr olsa bile bir başkasının iman etmesine, ibadetleri ifasına veya dinin herhangi bir kuralını uygulamasına asla engel olamaz, olmamalıdır, olursa bu ayetin hükmüne girmiş olur.
3. İnkâr Edenlerin ve İnsanları Allah Yolundan Alıkoyanların Amelleri Boşa Gider
“Amel” niyet ve iradeye bağlı olarak yapılan bilinçli eylemdir. (Rağıb, s. 348) Amel, iyi veya kötü, yararlı veya zararlı olabilir. İyi ve yararlı olan amele “amel-i salih”, kötü ve zararlı olan amele ise “amel-i sû’” denir. (Bakara, 62; Nahl, 119) Kur’an’a ve sünnete uygun olan her amel, amel-i salih, uygun olmayan amel ise amel-i sû’dur. Ayette kastedilen amel ile maksat amel-i salihtir.
“Boşa çıkarmak” diye çevirdiğimiz “edalle” kelimesi bu ayette; heder etmek, hükümsüz ve değersiz hale getirmek demektir. “Edalle” kelimesi başka ayetlerde “hak yoldan saptırmak” anlamında kullanılmıştır. (bk. Nisa, 113)
“Amelleri boşa çıkarmak” Kur’an’da “ihbat” ve “ibtal” kelimeleri ile de ifade edilmiştir. (bk. Muhammed, 9, 33; Bakara, 264) Allah’ın bir ameli boşa çıkarması; o ameli kabul etmemesi ve o amele sevap vermemesi anlamına gelir. Bir amelin makbul olabilmesi için dört şartın birlikte bulunması gerekir: (a) Kişinin iman sahibi olması, (b) Amelin ihlâsla yapılması, (c) İyi bir niyetle yapılması, (ç) İslam’a uygun olması. Bu şartlardan biri eksik olursa o amel geçersiz olur. Mesela gösteriş için namaz kılan kimsenin ameli boşa gider, niyet etmeden Ramazan ayında aç ve susuz duran kimse oruç tutmuş sayılmaz. İbadetin farzlarından birini yapmayan, mesela abdestsiz namaz kılan kimsenin namazı veya Arafat’a çıkmayan kimsenin haccı boşa gider. Maide suresinin beşinci ayetinde, “Her kim bir iman esasını inkâr ederse o kimsenin ameli boşa gider ve o ahirette ziyana uğrayanlardan olur.” ayetiyle amelin geçerli olması için imanın şart olduğu bildirilirken Muhammed suresinin; “Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, amellerinizi boşa çıkarmayın.” anlamındaki 33. ayetinde Allah ve Peygambere itaat edilerek ibadetlerin boşa çıkarılmaması emredilmektedir.
Boşa gideceği bildirilen “ameller” Allah’a kulluk niyetiyle yapılan iyi işler, görevler ve ibadetlerdir. Kâfirlerin amellerinin boşa gitmesi Kur’an’da şöyle tasvir edilmektedir: “İnkâr edenlerin amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu su zanneder. Yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. (Tıpkı bunun gibi kâfir de hesap günü amellerinden bir şey bulamaz). Ancak Allah’ı yanında bulur da Allah onun hesabını tastamam görür. Allah hesabı çabuk görendir.” (Nur, 39)
Kur’an-ı Kerim’de kâfir, müşrik ve münafıkların, Allah’ın hükümlerini beğenmeyen, ayetleri yalanlayan ve ayetler ile alay edenlerin amellerinin boşa gideceği bildirilmektedir:
a) Müşrikler
“Müşrik”; Allah’tan başka bir varlığı ilah kabul eden veya isim ve sıfatlarında Allah’a ortaklar isnat eden kimseye denir. Müşriklerin amellerinin boşa gideceği Kur’an’da açıkça bildirilmektedir: “(Ey Peygamberim!) De ki, “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz? Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol.” (Zümer, 64-66) “Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.” (Tevbe, 17; bk. En’âm, 88; Ahzab, 19)
b) Münafıklar
“Münafık”; kalbiyle inanmadığı halde bir takım dünyevî çıkarlar için iman ettiğini söyleyen ikiyüzlü kimsedir. Münafıkların imanı olmadığı için yaptığı amellerin Allah katında değeri olmaz: “İşte onların (münafıkların) dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir." (Tevbe, 69; bk. Maide, 51-53)
c) Ayetleri ve Ahiret Hayatını İnkâr Edenler ve Yalanlayanlar
Ayetleri ve ahiret hayatını inkâr etmek küfür olduğu gibi yalanlamak, yalan saymak, yalan olduğunu söylemek de küfürdür. Kur’an-ı Kerim’de 6236 ayet vardır. Her bir ayet iman konusudur. (Zuhruf, 69) Dolayısıyla bir tek ayeti bile inkâr etmek ve yalanlamak insanı küfre götürür. Ayetleri yalanlamak; Allah sözü olduğunu kabul etmemektir. Allah’ın ayetlerini ve ahiret hayatını inkâr edenlerin ve yalanlayanların amellerinin boşa gideceği şöyle bildirilmektedir: “Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır.” (A’raf, 147) “Onlar (Allah'ın ayetlerini inkâr edenler), amelleri, dünyada da, ahirette de boşa gitmiş kimselerdir. Onların hiç bir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmran, 22)
ç) Ayetlerle Alay Edenler
“Alay” bir şeyi küçümsemenin, hafife almanın, değersiz ve önemsiz görmenin sonucudur. Ayetleri, ayetlerde yer alan bir hükmü, bir emri, bir yasağı alaya alan kimse inkâra düşmüş olur. Dolayısıyla bu kimsenin amelleri boşa gider: “(Ey Peygamberim!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?” Onlar Rab’lerinin ayetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir.
İşte böyle. İnkâr etmeleri, ayetlerimi ve Peygamberlerimi alay konusu yapmaları yüzünden onların cezası Cehennemdir.” (Kehf, 103-106)
d) Allah’ın Hükümlerini Beğenmeyenler
Bir şeyi beğenmeyen kimse, o şeyin doğruluğunu, iyi ve uygulanabilir olduğunu kabul etmiyor demektir.
Allah’ın bir hükmünü, bir emir ve yasağını beğenmeyen kimse inkâr etmiş olur. Dolayısıyla bu kimsenin ameli boşa gider: “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri ve Allah’ın onların amellerini boşa çıkarması sebebiyledir.” (Muhammed, 8-9)
e) Dinden İrtidat Edenler
“İrtidat”, hak dini İslam’ı terk edip başka bir inanca sahip olmak, mesela Hıristiyan olmak veya ateist olmaktır.
İrtidat eden kimse inkâr etmiş olur dolayısıyla yaptığı amelleri boşa gider. “Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse böylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 217)
f) Hz. Peygamber’e Karşı Gelenler ve Ona Saygısızlık Edenler
“Peygambere karşı çıkmak”tan maksat; onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği dini kabul etmemek; “saygısızlık”tan maksat ise onu alaya almak, küçümsemek ve aşağılamak gibi davranışlarda bulunmaktır ki bu küfürdür. Hz. Peygambere karşı gelenlerin ve ona saygısızlık edenlerin Kur’an’da amellerinin boşa gideceği açıkça bildirilmektedir: “İnkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların amellerini boşa çıkaracaktır.” (Muhammed, 32) “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.” (Hucurat, 2)
g) Sadece Dünya İçin Çalışıp Ahiret İçin Çalışmayı Terk Edenler
İnsanın hem dünya nimetlerine hem de ahiret nimetlerine talip olması ve her iki dünya için çalışması gerekir. Eğer insan sadece dünya nimetlerine talip olan ve “boş ver ahireti, bana dünya nimetleri yeter” diyen, dolayısıyla ahiret nimetlerini göz ardı eden ve yok sayan kimsenin ahirette bir kazancı olmaz. Çünkü çalışmasının karşılığını dünyada almıştır, inanmadığı için ahirette amellerinin karşılığını göremez: “Kim yalnız dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlar, kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da, boş şeylerdir.” (Hud, 15-16)
ğ) Zekât ve Sadaka Verdiği Kimseleri Minnet Altında Bırakanlar
Bir kimse zekât ve sadakasını verir, sonra zekât ve sadaka verdiği kimseyi minnet altında bırakır ve ona eziyet ederse bu kimsenin amel-i kabul edilmez ve boşa gider: “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın.” (Bakara, 264)
Sonuç olarak; Allah kâfir, müşrik, münafık ve riyakâr kimselerin amellerini kabul etmez. Bir insan kâfir olarak ölürse dünyada yaptığı iyi amellerinin karşılığını dünyada aldığı için ahirette iyi amellerinin bir faydası olmaz. Bu kimse imanı olmadığı için, cehenneme atılır (Ahkaf, 20) ve asla bağışlanmaz: “İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.” (Muhammed, 34) Onun için imanımıza sahip çıkmamız, her hangi bir kimsenin inkâra düşmesine sebep olabilecek söylem, eylem ve davranışlardan sakınmamız, başkasının ibadet etmesine ve dinî bir görevi yapmasına engel olmaktan uzak durmamız, ibadetlerimizi riya ve süm’adan uzak tutmamız ve şartlarına uygun olarak ihlâs ile yapmamız gerekir.
Örnek Dede Hz. Peygamber (s.a.s.)
http://sabrikontek.azbuz.com :} Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur'an-ı Kerim'in açıkladığı gibi, şâhid, müjdeleyici, uyarıcı, Allah'a davet edici ve aydınlatıcı bir ışık olarak bütün insanlığa gönderilmiştir. (Ahzâb, 45-46, Sebe, 28) O, âlemler için rahmettir ve büyük bir ahlak üzerindedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu üstün özelliklerinin tezahür yerlerinden biri çocuklar olmuştur. Bundan dolayıdır ki, dünyanın en mutlu çocukları, onun yaşadığı dönemin çocuklarıdır. Onun söz konusu üstün nitelikleri, merhameti, sevgi ve şefkati bütün çocukları kucaklamıştır. Engin tevazusuyla çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş hal hatırlarını sormuş, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmiş, onların kusurlarını da hoş karşılamıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün çocuklara karşı gösterdiği emsalsiz sevgi, şefkat ve merhameti özellikle onun kendi torunları ile ilgili haberlerde bulmamız mümkündür. Onun en büyük kızı Zeyneb (r.anha), Ebu'l-As (r.a.) ile evlenmiş ve ondan iki çocuğu olmuştur ki, bunlar Ali ve Ümâme’dir. Ali’nin küçük yaşta öldüğü anlaşılıyor. Ümâme (r.anha) ise önce Hz. Ali (r.a.) ile, ondan sonra da Muğire b. Nevfel (r.a.) ile evlenmişti. Bir rivayete göre onun Muğire (r.a.)'den Yahya isimli bir çocuğu olmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in nesli çocuklarından sadece Hz. Fâtıma (r.anha)'dan, onun da, oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'den devam etmiştir. Allah Rasulü (s.a.s.)’nün torunu Hz. Hasan'dan gelen nesline “şerif”, Hz. Hüseyin'den gelen nesline “seyyid” denmiş ve tarih boyunca bu soylar bütün Müslümanların saygı ve sevgilerine mazhar olmuşlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in torunlarından bir kısmı hakkında, onlarla ilgili değişik olayları anlatan birçok haber vardır. Bunlarda bir dedenin torunlarına ilgisinin, onlara karşı sevgi ve alakasının muazzam örneklerini bulmak mümkündür.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in çocuklara alâkası doğumdan itibaren başlar. O, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, onlara isim verir, önceden kötü isim takılmışsa değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Meselâ Hz. Hasan doğduğunda iki kulağına “ezan” okumuştu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 114) Torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Muhassin'e başta konulan Harb ismini hoş bulmamış ve onları mezkûr isimlerle değiştirmişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 98, 118)
Hz. Peygamber (s.a.s.) torunlarını evde bazen sırtına, bazen karnının üzerine alıp eğlendirdiği rivayet edilir. Hatta zaman zaman camide namaz kıldırırken bile çocuklar onun omzunda veya sırtında olurlardı. Mesela Hz. Zeyneb'den kız torunu Ümâme bu çocuklardan biridir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, IV, 125) Hz. Peygamber (s.a.s.) onu namazda omzuna alır, rüküâ gittiğinde yere bırakır, kalktığında tekrar omzuna alırdı. (Buhârî, Salât, 106; Müslim, Mesâcid, 41) Bazen Rasul-i Ekrem (s.a.s.) secdeye gidince Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de gelip sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere bırakırdı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum, namaz bitene kadar bu şekilde devam ederdi. Namaz bitince ise Rasulüllah (s.a.s.) onları hiç kızmaksızın alıp dizlerine oturturdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 513). Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) secdedeyken sırtına Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin binince, ininceye kadar secdeyi uzatmıştı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 494; Nesâî, Tatbik, 82) Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) zekât hurmalarını dağıtırken Hz. Hasan kucağında bulunuyordu. Dağıtma işi bitince onu omzuna almıştı. (Müsned, II, 279) Sahabeden Berâ (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in omzunda Hz. Hasan olduğu halde; “Allah'ım, doğrusu ben bunu seviyorum. Onu sen de sev” dediğini rivayet eder. (Buhârî, Fedâilu'l-Ashab 22) Çocuklar bineğinin üzerinde de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanındadırlar. Mekke'nin fethinde şehre girerken Hz. Zeyneb'den torunu Ali onun terkisinde bulunuyordu. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, IV, 126)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.) torunlarına olan sevgisini, alâkasını her yerde, her fırsatta gösterirdi. Nitekim bir gün bir omzunda Hz. Hasan, diğerinde Hz. Hüseyin olduğu ve sırasıyla onları öperken sahabenin yanına gelmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 440)
Ebû Hureyre (r.a.) bir gün Allah'ın Rasulü (s.a.s.) ile dışarı çıktıklarını ve Fâtıma (r.anha)'nın evine geldiklerinde Peygamber (s.a.s.)’in Hasan (r.a.)'ı kastederek “Küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu ve Hasan (r.a.)'ın geldiğini, kucaklaştıkları sırada Allah'ın Rasulü (s.a.s.)’nün: “Ey Allah'ım! Ben onu seviyorum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni niyaz ediyorum” buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17) Üsâme b. Zeyd (r.a.)'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hasan (r.a.)'ı ve onu alır: “Ey Allah'ım!, onları sevdiğim için, onları sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ederdi. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17; Tirmizî, Menâkıb, 31) Bir başka rivayette Üsâme b. Zeyd (r.a.) Rasulüllah (s.a.s.)’ın kendisini ve Hasan (r.a.)'ı dizlerine aldığını bir dizine kendisi ve bir dizine Hasan (r.a.)'ı oturttuğunu ve “Ey Allah'ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyorum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini söylemiştir. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17) Yine Üsâme b. Zeyd (r.a.) şöyle der: “Bir gece bir işim için gittiğimde, Peygamber (s.a.s.) dışarıya elbisesinin içinde bir şeyle çıktı. Ben, ona işimden bahsetmeyi bitirdiğimde, elbisesinin içinde ne olduğunu sorunca elbisesini açtığında Hasan ile Hüseyin'i gördüm. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bunlar benim oğullarım, benim kızımın oğulları! Ey Allah'ım ben onları seviyorum, senin de onları ve onları sevenleri sevmeni niyaz ediyorum.” (Buhârî, Menâkıb, 27; Tirmizî, Menâkıb, 31) Benzer bir olay Hz. Hüseyin için de gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir davete giderken yolda Hz. Hüseyin'i oynarken görünce öne çıkıp ellerini açmış ve Hz. Hüseyin'i tutup öpmüştür. (İbn Mâce, Mukaddime, 11)
Rivayete göre Rasulüllah (s.a.s.) mescidde insanlara hitap ederken torunları Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) gömlekleri içinde düşe kalka yürüyerek yanlarına geldiler. Rasul-i Ekrem (s.a.s.) minberden indi, onları kaldırdı, ardından da şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ malınız ve evlâtlarınız birer fitnedir" diyerek hakikati buyurmuştur: Şu iki çocuğun düşe kalka yürüyüşlerine baktım ve vaazımı kesip onları yukarı almaktan kendimi alıkoyamadım.” (İbn Mâce, Libâs, 20; Tirmizî, Menâkıb, 30; Ebû Dâvûd, Salât, 17; Nesâî, Cuma, 30) İbn Abbâs rivayet etmiştir: Rasulüllah (s.a.s.) Hasan'ı omuzlarında taşırken sahâbeden biri Hasan (r.a.)'a “Bindiğin binek ne güzel binektir.” dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine “Ve sürücüsü ne güzel sürücüdür.” cevabını vermiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 31)
Hz. Ebû Bekir (r.a.) Allah'ın Rasulü (s.a.s.)’nü yanında Hasan (r.a.)’la birlikte minberde gördü. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir insanlara, bir de ona bakıyor ve şöyle diyordu: “Bu benim oğlum bir liderdir ve Allah'ın, iki büyük Müslüman fırkayı onun vasıtası ile uzlaştırması umulur.” (Buhârî, Menâkıb, 27; Nesaî, Cuma, 17) Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet ediyor: “Rasulüllah’a ehli-beytinden en sevgili olanın kim olduğu sorulduğunda “Hasan ve Hüseyin” diye cevaplamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Fâtıma (r.anha)'ya "Oğullarımı bana çağır, onları kucaklayayım." diyordu. Rasulüllah (s.a.s.)’ın “Hüseyin bana, ben Hüseyin'e aitim. Hüseyin'i seveni Allah sevsin.” buyurduğu rivayet edilmiştir. (Buhârî, Fedâil, 18-22; Müslim, Fedâil, 32, 56, 58-61, 67; Tirmizî, Menâkıb, 31; İbn Mâce, Mukaddime, 27)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu sevgi tezahürleri Arap kabile reislerinin garibine gitmiştir. Nitekim onlardan biri olan Akra' b. Habis Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Hz. Hasan'ı öperken görünce “Doğrusu benim 10 çocuğum var, hiçbirini öpmemişimdir!” dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) ona şöyle mukabelede bulunmuştur: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” (Müslim, Fedâil, 65)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in torunlarıyla münasebetinde dikkat çeken bir husus da, onlar arasında ayrım yapmamaya, onlara eşit davranmaya özen göstermesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) çocuklara, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit davranılması gerektiğini öğretmiştir. İslâm öncesi Arap toplumunda uzun süredir yerleşmiş bulunan kız çocuklarına karşı olumsuz tavırları değiştirmek için kız çocuklarına özel ilgi göstermiştir. Bu hususta “kim ki iki kız çocuğu erginlik çağına vardıktan sonra yanında kaldıkları veya o kimse onların yanında kaldığı sürece onlara iyi davranıp ihsanda bulunursa kızları onu cennete dâhil ederler (yâni o kimse kızlarına ettiği iyilik sayesinde cennetlik olur.)” buyurmuştur. (İbn Mâce, Edeb, 3) Bu hususta Hz. Âişe (r.a.)’den şöyle bir rivayet gelmiştir: Rasulüllah (s.a.s.) buyurdu ki: “Eğer bir kimse kızlara değer verdiğinden dolayı eziyet görürse ve onlara iyi davranırsa onlar cehennem'e karşı perde olurlar.” (Buhârî, Edeb, 18) Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in bunlardan başka kız çocuklarını güzelce ve özenle yetiştirenlere Allah'ın büyük mükâfat vereceğini belirten pek çok hadisi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İslam'la müşerref olan kadınlardan biat alırken, biatın bir şartının da “çocuklarını öldürmeyecekleri”nin olduğu bilinmektedir. (Mümtehine, 12)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in torunları arasında adaletle muamelede bulunduğuna dair şu örnek verilebilir: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Fâtıma'nın (r.anha) evine gitmişti. Hz. Hüseyin içecek bir şey istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir koyun sağmaya yönelmişti. O zaman Hz. Hasan yanına gelmiş, ama Rasulüllah (s.a.s.) sağdığını ona vermemişti. Bunun üzerine Hz. Fâtıma, Hz. Hüseyin'i mi daha çok sevdiğini sorduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Hayır, o ondan önce içecek istemişti!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 101) Tabiatıyla bu bütün çocukları aynı derecede sevdiğini ifade etmez. Bazı çocukları diğerlerinden daha çok sevdiğini belirten haberler vardır. Bunda ilk çocuk olma, o esnadaki en küçük çocuk olma, bazı kabiliyetlere sahip olma gibi sebepler etkili olmuştur. Nitekim Allah Rasulü (s.a.s.) kendisine hediye gelen bir gerdanlığı; "Bunu ailemden en çok sevdiğime vereceğim!" demiş, sonra onu torunu Ümâme (r.anha)'ye vermişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,101) Muhtemeldir ki, her halde bu olayın meydana geldiği zamanda Ümâme (r.anha) ailenin en küçüğüydü.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunlarına muamelesi hakkında söylenen hususları, onların Hz. Peygamberle (s.a.s.) alâkalı hatıraları da teyid etmektedir: Hz. Hasan (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.s.) aklında 5 vakit namazın kaldığını (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 200) ayrıca ondan zekât hurmalarıyla ilgili olayı, “Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüpheye düşürmeyen şeye bak! Şüphesiz doğru söylemek gönül rahatlığı (verir), yalan söylemek ise şüphe (doğurur).” hadisini (Nesâî, Eşribe, 50; Dârimî, Büyü, 2) ve öğrettiği bir duayı hatırladığını bildirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunlarının hayatları boyunca sergiledikleri tavır ve hareketlerinde onların Rasulüllah (s.a.s.)’dan aldıkları etkilerin, kazandıkları bakış açılarının izlerini ve tezahürlerini bulmak da mümkündür. Netice olarak şunu diyebiliriz Hz. Peygamber (s.a.s.) örnek bir dede olarak torunlarıyla çok yakından ilgilenmiş, onlara sevgi, anlayış ve sorumlulukla yaklaşmış, şefkatle muamele etmiştir. Onun münasebetlerindeki esas nokta sevgi ile ilgilenmektir. Böylece Rasul-i Ekrem (s.a.s.) babalığının yanı sıra dedelik hususlarında da ümmetine güzel bir nümûne-i imtisal olmuştur.
Kaynaklar
Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, (çev. Komisyon), I-VI, İstanbul 1996; Ağca, Hüseyin, Ailede Eğitim, Ankara 1998; Aydınlı, Abdullah, “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Terbiyesinde Yetişen Çocuklar”, İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu Kitabı, İstanbul ts.; Canan, İbrahim, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, Ankara 1980; “İslâm’da Aile Terbiyesi”, İslam’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu 2, İstanbul 1996; Çamdibi, Mahmud, “Ailede Çocuğun Ahlâki Terbiyesi”, İslam’da Aile ve ÇocukTerbiyesi Sempozyumu 2, İstanbul 1996; Dodurgalı, Abdurrahman, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, İstanbul 1996; Hökelekli, Hayati, “Hz. Peygamber’in Çocuklara ve Gençlere Yaklaşımı”, Hz. Muhammed ve Gençlik, Ankara 1995; “Gençlik ve Din”, Gençlik Din ve Değerler Psikolojisi (ed. Hayati Hökelekli), İstanbul 2006; Öcal, Mustafa, “Hz. Peygamber’in Çocuk Eğitimindeki Metodu”, Hz. Muhammed ve Gençlik, Ankara 1995.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün çocuklara karşı gösterdiği emsalsiz sevgi, şefkat ve merhameti özellikle onun kendi torunları ile ilgili haberlerde bulmamız mümkündür. Onun en büyük kızı Zeyneb (r.anha), Ebu'l-As (r.a.) ile evlenmiş ve ondan iki çocuğu olmuştur ki, bunlar Ali ve Ümâme’dir. Ali’nin küçük yaşta öldüğü anlaşılıyor. Ümâme (r.anha) ise önce Hz. Ali (r.a.) ile, ondan sonra da Muğire b. Nevfel (r.a.) ile evlenmişti. Bir rivayete göre onun Muğire (r.a.)'den Yahya isimli bir çocuğu olmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in nesli çocuklarından sadece Hz. Fâtıma (r.anha)'dan, onun da, oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'den devam etmiştir. Allah Rasulü (s.a.s.)’nün torunu Hz. Hasan'dan gelen nesline “şerif”, Hz. Hüseyin'den gelen nesline “seyyid” denmiş ve tarih boyunca bu soylar bütün Müslümanların saygı ve sevgilerine mazhar olmuşlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in torunlarından bir kısmı hakkında, onlarla ilgili değişik olayları anlatan birçok haber vardır. Bunlarda bir dedenin torunlarına ilgisinin, onlara karşı sevgi ve alakasının muazzam örneklerini bulmak mümkündür.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in çocuklara alâkası doğumdan itibaren başlar. O, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, onlara isim verir, önceden kötü isim takılmışsa değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Meselâ Hz. Hasan doğduğunda iki kulağına “ezan” okumuştu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 114) Torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Muhassin'e başta konulan Harb ismini hoş bulmamış ve onları mezkûr isimlerle değiştirmişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 98, 118)
Hz. Peygamber (s.a.s.) torunlarını evde bazen sırtına, bazen karnının üzerine alıp eğlendirdiği rivayet edilir. Hatta zaman zaman camide namaz kıldırırken bile çocuklar onun omzunda veya sırtında olurlardı. Mesela Hz. Zeyneb'den kız torunu Ümâme bu çocuklardan biridir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, IV, 125) Hz. Peygamber (s.a.s.) onu namazda omzuna alır, rüküâ gittiğinde yere bırakır, kalktığında tekrar omzuna alırdı. (Buhârî, Salât, 106; Müslim, Mesâcid, 41) Bazen Rasul-i Ekrem (s.a.s.) secdeye gidince Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de gelip sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere bırakırdı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum, namaz bitene kadar bu şekilde devam ederdi. Namaz bitince ise Rasulüllah (s.a.s.) onları hiç kızmaksızın alıp dizlerine oturturdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 513). Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) secdedeyken sırtına Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin binince, ininceye kadar secdeyi uzatmıştı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 494; Nesâî, Tatbik, 82) Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) zekât hurmalarını dağıtırken Hz. Hasan kucağında bulunuyordu. Dağıtma işi bitince onu omzuna almıştı. (Müsned, II, 279) Sahabeden Berâ (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in omzunda Hz. Hasan olduğu halde; “Allah'ım, doğrusu ben bunu seviyorum. Onu sen de sev” dediğini rivayet eder. (Buhârî, Fedâilu'l-Ashab 22) Çocuklar bineğinin üzerinde de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanındadırlar. Mekke'nin fethinde şehre girerken Hz. Zeyneb'den torunu Ali onun terkisinde bulunuyordu. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, IV, 126)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.) torunlarına olan sevgisini, alâkasını her yerde, her fırsatta gösterirdi. Nitekim bir gün bir omzunda Hz. Hasan, diğerinde Hz. Hüseyin olduğu ve sırasıyla onları öperken sahabenin yanına gelmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 440)
Ebû Hureyre (r.a.) bir gün Allah'ın Rasulü (s.a.s.) ile dışarı çıktıklarını ve Fâtıma (r.anha)'nın evine geldiklerinde Peygamber (s.a.s.)’in Hasan (r.a.)'ı kastederek “Küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu ve Hasan (r.a.)'ın geldiğini, kucaklaştıkları sırada Allah'ın Rasulü (s.a.s.)’nün: “Ey Allah'ım! Ben onu seviyorum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni niyaz ediyorum” buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17) Üsâme b. Zeyd (r.a.)'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hasan (r.a.)'ı ve onu alır: “Ey Allah'ım!, onları sevdiğim için, onları sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ederdi. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17; Tirmizî, Menâkıb, 31) Bir başka rivayette Üsâme b. Zeyd (r.a.) Rasulüllah (s.a.s.)’ın kendisini ve Hasan (r.a.)'ı dizlerine aldığını bir dizine kendisi ve bir dizine Hasan (r.a.)'ı oturttuğunu ve “Ey Allah'ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyorum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini söylemiştir. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17) Yine Üsâme b. Zeyd (r.a.) şöyle der: “Bir gece bir işim için gittiğimde, Peygamber (s.a.s.) dışarıya elbisesinin içinde bir şeyle çıktı. Ben, ona işimden bahsetmeyi bitirdiğimde, elbisesinin içinde ne olduğunu sorunca elbisesini açtığında Hasan ile Hüseyin'i gördüm. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bunlar benim oğullarım, benim kızımın oğulları! Ey Allah'ım ben onları seviyorum, senin de onları ve onları sevenleri sevmeni niyaz ediyorum.” (Buhârî, Menâkıb, 27; Tirmizî, Menâkıb, 31) Benzer bir olay Hz. Hüseyin için de gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir davete giderken yolda Hz. Hüseyin'i oynarken görünce öne çıkıp ellerini açmış ve Hz. Hüseyin'i tutup öpmüştür. (İbn Mâce, Mukaddime, 11)
Rivayete göre Rasulüllah (s.a.s.) mescidde insanlara hitap ederken torunları Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) gömlekleri içinde düşe kalka yürüyerek yanlarına geldiler. Rasul-i Ekrem (s.a.s.) minberden indi, onları kaldırdı, ardından da şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ malınız ve evlâtlarınız birer fitnedir" diyerek hakikati buyurmuştur: Şu iki çocuğun düşe kalka yürüyüşlerine baktım ve vaazımı kesip onları yukarı almaktan kendimi alıkoyamadım.” (İbn Mâce, Libâs, 20; Tirmizî, Menâkıb, 30; Ebû Dâvûd, Salât, 17; Nesâî, Cuma, 30) İbn Abbâs rivayet etmiştir: Rasulüllah (s.a.s.) Hasan'ı omuzlarında taşırken sahâbeden biri Hasan (r.a.)'a “Bindiğin binek ne güzel binektir.” dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine “Ve sürücüsü ne güzel sürücüdür.” cevabını vermiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 31)
Hz. Ebû Bekir (r.a.) Allah'ın Rasulü (s.a.s.)’nü yanında Hasan (r.a.)’la birlikte minberde gördü. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir insanlara, bir de ona bakıyor ve şöyle diyordu: “Bu benim oğlum bir liderdir ve Allah'ın, iki büyük Müslüman fırkayı onun vasıtası ile uzlaştırması umulur.” (Buhârî, Menâkıb, 27; Nesaî, Cuma, 17) Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet ediyor: “Rasulüllah’a ehli-beytinden en sevgili olanın kim olduğu sorulduğunda “Hasan ve Hüseyin” diye cevaplamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Fâtıma (r.anha)'ya "Oğullarımı bana çağır, onları kucaklayayım." diyordu. Rasulüllah (s.a.s.)’ın “Hüseyin bana, ben Hüseyin'e aitim. Hüseyin'i seveni Allah sevsin.” buyurduğu rivayet edilmiştir. (Buhârî, Fedâil, 18-22; Müslim, Fedâil, 32, 56, 58-61, 67; Tirmizî, Menâkıb, 31; İbn Mâce, Mukaddime, 27)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu sevgi tezahürleri Arap kabile reislerinin garibine gitmiştir. Nitekim onlardan biri olan Akra' b. Habis Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Hz. Hasan'ı öperken görünce “Doğrusu benim 10 çocuğum var, hiçbirini öpmemişimdir!” dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) ona şöyle mukabelede bulunmuştur: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” (Müslim, Fedâil, 65)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in torunlarıyla münasebetinde dikkat çeken bir husus da, onlar arasında ayrım yapmamaya, onlara eşit davranmaya özen göstermesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) çocuklara, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit davranılması gerektiğini öğretmiştir. İslâm öncesi Arap toplumunda uzun süredir yerleşmiş bulunan kız çocuklarına karşı olumsuz tavırları değiştirmek için kız çocuklarına özel ilgi göstermiştir. Bu hususta “kim ki iki kız çocuğu erginlik çağına vardıktan sonra yanında kaldıkları veya o kimse onların yanında kaldığı sürece onlara iyi davranıp ihsanda bulunursa kızları onu cennete dâhil ederler (yâni o kimse kızlarına ettiği iyilik sayesinde cennetlik olur.)” buyurmuştur. (İbn Mâce, Edeb, 3) Bu hususta Hz. Âişe (r.a.)’den şöyle bir rivayet gelmiştir: Rasulüllah (s.a.s.) buyurdu ki: “Eğer bir kimse kızlara değer verdiğinden dolayı eziyet görürse ve onlara iyi davranırsa onlar cehennem'e karşı perde olurlar.” (Buhârî, Edeb, 18) Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in bunlardan başka kız çocuklarını güzelce ve özenle yetiştirenlere Allah'ın büyük mükâfat vereceğini belirten pek çok hadisi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İslam'la müşerref olan kadınlardan biat alırken, biatın bir şartının da “çocuklarını öldürmeyecekleri”nin olduğu bilinmektedir. (Mümtehine, 12)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in torunları arasında adaletle muamelede bulunduğuna dair şu örnek verilebilir: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Fâtıma'nın (r.anha) evine gitmişti. Hz. Hüseyin içecek bir şey istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir koyun sağmaya yönelmişti. O zaman Hz. Hasan yanına gelmiş, ama Rasulüllah (s.a.s.) sağdığını ona vermemişti. Bunun üzerine Hz. Fâtıma, Hz. Hüseyin'i mi daha çok sevdiğini sorduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Hayır, o ondan önce içecek istemişti!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 101) Tabiatıyla bu bütün çocukları aynı derecede sevdiğini ifade etmez. Bazı çocukları diğerlerinden daha çok sevdiğini belirten haberler vardır. Bunda ilk çocuk olma, o esnadaki en küçük çocuk olma, bazı kabiliyetlere sahip olma gibi sebepler etkili olmuştur. Nitekim Allah Rasulü (s.a.s.) kendisine hediye gelen bir gerdanlığı; "Bunu ailemden en çok sevdiğime vereceğim!" demiş, sonra onu torunu Ümâme (r.anha)'ye vermişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,101) Muhtemeldir ki, her halde bu olayın meydana geldiği zamanda Ümâme (r.anha) ailenin en küçüğüydü.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunlarına muamelesi hakkında söylenen hususları, onların Hz. Peygamberle (s.a.s.) alâkalı hatıraları da teyid etmektedir: Hz. Hasan (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.s.) aklında 5 vakit namazın kaldığını (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 200) ayrıca ondan zekât hurmalarıyla ilgili olayı, “Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüpheye düşürmeyen şeye bak! Şüphesiz doğru söylemek gönül rahatlığı (verir), yalan söylemek ise şüphe (doğurur).” hadisini (Nesâî, Eşribe, 50; Dârimî, Büyü, 2) ve öğrettiği bir duayı hatırladığını bildirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunlarının hayatları boyunca sergiledikleri tavır ve hareketlerinde onların Rasulüllah (s.a.s.)’dan aldıkları etkilerin, kazandıkları bakış açılarının izlerini ve tezahürlerini bulmak da mümkündür. Netice olarak şunu diyebiliriz Hz. Peygamber (s.a.s.) örnek bir dede olarak torunlarıyla çok yakından ilgilenmiş, onlara sevgi, anlayış ve sorumlulukla yaklaşmış, şefkatle muamele etmiştir. Onun münasebetlerindeki esas nokta sevgi ile ilgilenmektir. Böylece Rasul-i Ekrem (s.a.s.) babalığının yanı sıra dedelik hususlarında da ümmetine güzel bir nümûne-i imtisal olmuştur.
Kaynaklar
Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, (çev. Komisyon), I-VI, İstanbul 1996; Ağca, Hüseyin, Ailede Eğitim, Ankara 1998; Aydınlı, Abdullah, “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Terbiyesinde Yetişen Çocuklar”, İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu Kitabı, İstanbul ts.; Canan, İbrahim, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, Ankara 1980; “İslâm’da Aile Terbiyesi”, İslam’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu 2, İstanbul 1996; Çamdibi, Mahmud, “Ailede Çocuğun Ahlâki Terbiyesi”, İslam’da Aile ve ÇocukTerbiyesi Sempozyumu 2, İstanbul 1996; Dodurgalı, Abdurrahman, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, İstanbul 1996; Hökelekli, Hayati, “Hz. Peygamber’in Çocuklara ve Gençlere Yaklaşımı”, Hz. Muhammed ve Gençlik, Ankara 1995; “Gençlik ve Din”, Gençlik Din ve Değerler Psikolojisi (ed. Hayati Hökelekli), İstanbul 2006; Öcal, Mustafa, “Hz. Peygamber’in Çocuk Eğitimindeki Metodu”, Hz. Muhammed ve Gençlik, Ankara 1995.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)