26 Ocak 2012 Perşembe
Hidayete Vesile Olmak
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Sehl bin Sa’d şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hayber gününde: “And olsun, ben şu bayrağı yarın bir kişiye vereceğim ki Allah onun eliyle Hayber’i fethedecektir. O, Allah ve Resulü’nü sever, Allah ve Resulü de onu sever.” diye buyurdu.
Halk, o gece sabaha kadar, bayrağın kime verileceğini, o kişinin kim olacağını müzakere edip durdular. Sabahleyin halk, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına geldi. Herkes bayrağın kendisine ve-rileceğini ümit ediyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- Ebu Talib’in oğlu Ali nerede? Dedi. Sahabe:
- Ey Allah’ın Resulü! Onun gözleri ağrıyor. Onun için buraya gelemedi, deyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem birisini göndererek onu çağırdı. Hz. Ali geldi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’nin mübarek gözlerine tükürüğünü sürdü. Ona dua etti. Hiç hasta olmamış gibi şifaya kavuştu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayrağı ona verdi. Hz. Ali:
- Ey Allah’ın Resulü! Onlar bizim gibi oluncaya kadar onlarla mücadele edeceğiz, savaşacağız, dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
- Git! Onların sahasına girinceye kadar devam et. Sonra onları İslâm’a davet et. Onlara, İslâm’da, Allah’ın haklarının neler olduğunu haber ver. Allah’a yemin ederim ki eğer senin vasıtanla Allah-u Zülcelal bir kişiyi hidayete ulaştırırsa bu senin için dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır. (Buhari, Müslim)
Dersler ve İbretler
İnsanları Allah’ın dinine davet etmek, en faziletli amellerin başında gelir. Dünyada bir tek kişinin hidayetine vesile olmak, dünya nimetlerinin en kıymetlilerine sahip olmaktan daha hayırlıdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin, dünyaya gönderilmesinden kıyamet kopuncaya kadar, ümmetinin sevaplarına ortaktır. Biz ne kadar amel yaparsak, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizim amelimize ortak olacaktır. Çünkü bizim bu amelleri yapmamıza o vesile olmuştur. Allah-u Zülcelal’in yoluna çağırarak hidayetimize ve ibadetlerin nasıl yapılacağını göstererek, Allah-u Zülcelal’e kulluk yapmamıza vesile olmuştur.
Herhangi bir mü’min, arkadaşlarının veya çevresindeki insanların hidayetine vesile olursa o da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gibi hidayetine vesile olduğu kimselerin amellerine ortaktır. Ve hem de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme mutabaat etmiş olur.
Bir düşünelim! İnsan, hidayetine vesile olduğu kimseler nedeniyle, evde yattığı yerde, amel defterine devamlı sevap yazılsa dünyada bundan daha kârlı ve kazançlı bir iş olabilir mi? Sen evinde oturacak hatta yatacaksın; insanlar çalışacak, ibadet edecek, namaz kılacaklar, sen de onların ibadetleri sebebiyle aldıkları sevaplara, ortak olacaksın. İnsan için ahirette bundan daha rahat ve menfaatli bir amel olamaz. Onun için böyle güzel bir nimetin kıymetini bilmeli ve ailemizden başlayarak, komşularımıza, akrabalarımıza ve bütün mü’min kardeşlerimize dinimizi anlatmak suretiyle yardımcı olmalıyız.
22 Ocak 2012 Pazar
Resulullah’ın üç nasihati
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır:
Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye buyurdu ki:
Yâ Bilal, ümmetime haber ver ki, şu üç şeyi yaparlarsa, her işte muvaffak olurlar:
1- Ne yaparlarsa, hep Allah rızası için yapsınlar.
İki türlü maksat olur. Ya Allah rızası için veya nefsin yani insanların rızası için. İnsanların rızasını tercih edenlerin işini, Cenab-ı Hak insanlara bırakır. Kendi rızasını tercih edenleri himayesine alır. Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerine, (Siz ne mübarek bir zatsınız) demişler. (Nereden biliyorsunuz?) diye sormuş. (Herkes sizi sevip övüyor) demişler. Buyurmuş ki, (İnsanlar bizi sevsin diye Müslüman olmadık. Allah sevsin diye Müslümanız. Bu insanlara güven olmaz; bugün severler, yarın söverler.)
2- Birlik ve beraberlik içerisinde olsunlar.
Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır. Birlikten kuvvet, ayrılıktan felaket doğar. Birlik ve beraberlikten maksat, bedenlerin birlik ve beraberliği veya aynı yerde olmak değil, gönüllerin birliği, hedeflerin ortak olmasıdır. Hedefi Allah rızası olanın yüzü aktır, yardımcısı da Cenab-ı Hak’tır.
3- Asla doğrudan ayrılmasınlar.
Allahü teâlâ doğruların yardımcısıdır. Peygamber efendimiz Müslümanı, (Elinden ve dilinden emin olunan insan) diye tarif etmiştir. Müslüman demek, doğru insan demektir. İşi, ameli, sözü doğru, her şeyiyle dürüsttür, gözü gönlü toktur, onda sahtekârlık yoktur. Doğruluk onun alameti, hem de selametidir.
Bu arada sultan, (Herkese iyilik yapıyorum, ama bazılarından düşmanlık görüyorum. Niçin böyle yaparlar ki?) diye sorar. O zat der ki:
Sultanım, bunu Peygamber efendimiz şöyle açıklıyor: (İyilik ettiklerinize çok dikkat edin! Size bir zararları dokunabilir.)
Eğer iyilik edilen kimse, fâsıksa veya din iman tanımıyorsa, bu iyilik onda ters etki yapabilir. Baklavanın şeker hastasına dokunması gibidir. Bu yüzden, iyilik ettiğimiz şahıslara karşı dikkatli olmalıyız.
Sohbette bu zatın oğlu da varmış. Sultan bunları yolcu eder. Yolda giderken oğlu, (Baba, sen sultana hep dinden bahsettin, nasihat ettin. Hiç dünya işlerinden, siyasetten bahsetmedin) der. Babası da, (Oğlum, bizim başka sermayemiz yoktur. Her kaptan içindeki sızar. Bizden de bunlar sızdı) buyurur.
19 Ocak 2012 Perşembe
Mükemmel Çocuk Yetiştirmenin Üç Altın Kuralı
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) BAŞLIK DİKKATİNİZİ ÇEKTİ ve yazıyı okumaya başladınız değil mi? İstediğim de buydu zaten. Yoksa ne mükemmel çocuk yetiştirmenin sadece birkaç kuralı vardır ve hatta ne de mükemmel çocuğun tarifi. Ama maalesef orada burada buna benzer başlıklarla yazılmış “mucizevi” reçeteler okuruz sık sık.
Sağlam bir dünya görüşü olmayan Batı medeniyetinin zavallı pedagog ve psikologları dipsiz kuyuya ipsiz inerek ortalama on yılda bir değişen fikirlerle ana-babalara yeni yeni reçeteler sunarlar. Hepsini de “Doğrusu budur, böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin” diye pazarlarlar hep.
Freud’dan hayli etkilenen 68 kuşağının eğitimcileri “Çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın, hiç azarlamayın, sadece sevgi verin” diye diye günümüzün serseri ruhlu, sabırsız, sorumsuz ve ahlaksız neslini yetiştirdiler elbirliği ile. Şimdilerde ise daha farklı sesler yükseliyor o taraflardan: “Çocuğa beklentilerinizi ve görevlerini söyleyin, hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile.”
Biz Müslümanlar ise Kur’an ve hadisler ışığında nasıl çocuk yetiştirmek gerektiğini aslında biliyor olmamız gerekirken, maalesef bu kaynaklara da yüz çevirdiğimiz için “iki cami arasında bînamaz” kalmış durumdayız uzun zamandır. Ve en dindar ailelerden bile “Çocuğumuza nasıl davranalım?” soruları yükseliyor.
Ben de üç çocuk babası olduğumdan, son zamanlarda çocuk eğitimine dair ipuçları toplamakla meşgulüm. İşte bu yazıda çocuk yetiştirmekte dikkat etmemiz gereken bazı temel prensipleri aktarmaya çalışacağım.
Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez
Önce kendinizi düzeltin. Kendini ıslah etmeyen başkasını hiç ıslah edemez tabii ki. İfsat eder hatta iyilik zannıyla.
Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlâklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir çocuk yetiştirme eğitimi almadıklarını biliyorum.
Evlerine misafir olduğum bir gün “Nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz” diyecek oldum. Ama demedim. Zira o kadar açıktı ki her şey.
Baba samimi ve tutarlı bir dindar, anne şefkatli ve temiz huylu bir fedakar. Evleri sade döşenmiş bir “dershane” gibi. TV genellikle kapalı. Sohbetler Allah için. Yalan yok, dedikodu yok. Nasıl çocuklar çıkabilirdi ki böyle bir evden zaten?
“Armut dibine düşer”, “üzüm üzüme baka baka kararır”, “anasına bak kızını al” sözleri boşuna söylenmemiş tabii ki.
Bir psikiyatrist olduğumdan, bana sık sık çocuklarını getirir aileler. “Bu çocuk bir garip davranıyor nedense? Bir tedavi etseniz.” Hiç istisnası yok gibidir; “odama çocuk girer ve çıkar ama aile girer ve kalır.” Hemen daima ailededir esas problem. Anne-babanın bir yığın hataları, kompleksleri, hatta psikiyatrik rahatsızlıkları vardır. Ama onlar bunları görmez, çocuktaki problemleri öne sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. “O kadar da gayret ettik ki, neden böyle oldu bu çocuk bilmem?” havası vardır genellikle. Ama biz aileyi terapiye alırız. Çocuk da toparlar ardından doğal olarak.
O yüzden “önce kendimize bakalım” diyorum.
Temel güvenli olmalı
Bir evin en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de ilk yıllardır. Çocuğun zekasının % 80’ i ilk 7-8 yılda geliştiği gibi, kişilik de büyük ölçüde bu dönemde oturur. Hele ilk 2 yıl çok önemlidir ve “temel güven duygusu”nun oluştuğu dönemdir.
Bu dönemde çocuğun en önemli ihtiyacı sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise “anne figürü”nün sürekli değişmesidir. Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Sürekli değişen kişilerce bakılan bebeklerde ileri yıllarda çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi özellikler gelişebilir. Sebebini anlayamadığımız bağımlılık, hırçınlık, şüphecilik gibi karakter özelliklerinin temeli o ilk yıllardaki “hatırlayamadığımız hatıralar”dır genellikle.
Nitekim Filipinlerde yapılan bir saha araştırması, ilk yaşlarında mutlak ilgi ve sevgi ile yetişen çocukların ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir.
Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar aslında bilinçaltı’nın şekillendiği en önemli yıllardır, unutmayın.
Cennetteki gazoz nehirleri
Çocuğa hayatın, ölümün, varlığın anlamına dair temel bilgileri verin.
Çocuğunuz 3-5 yaşından itibaren çevresinin ve dünyanın farkına vardığında ve “neden, nasıl” soruları başladığında sizden her konuda, özellikle de varlığın ve ölümün anlamına dair açıklamalar isteyecektir. “Anne sen de ölecek misin? Ölünce ne olur? Baba, Allah nerdedir?” gibi sorular peş peşe gelir bu dönemden itibaren. Siz de cevap verin tüm sorularına, onun anlayacağı dilde. Unutmayın, öğrenmeye hazır olmasalar sormazlar zaten. “Bu yaşta Allah’ı, ölümü, ahireti anlatmak erken” deyip kaçamak cevap veren ailelerin çocuklarında çok çeşitli ve sebepsiz korkular görülebilir. Cevabı alınamamış her soru o minik beyinlerde kıvrım kıvrım şüphe ve problemler doğurabilir.
Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum:
- “Anne biz ölünce ne olacağız?”
- “Cennete gideceğiz yavrum.”
- “Tamam da, ondan sonra ne olacak? Yani Cennette ne kadar yaşayacağız?”
Annem “bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde; uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin” diye düşünmüş olsa gerek ki,
- “1000 yıl yaşayacağız yavrum” demişti.
O kadar üzülmüştüm ki.
“İster 10 yıl, ister 1000 yıl, sonuçta yok olacaksak ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum” demişti o küçücük zihnim bile. Siz anlatın çocuklarınıza bildiklerinizi. Allah’ı, Kur’an’ı, ahireti. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan görünmez varlıklara inanmak, “öcülerden”, çizgi filmlerdeki hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.
Peygamberimizin ve İslam büyüklerinin hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz o zatları çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, çocuğunuz “Pokemon eğiticisi” veya “Zeyna” gibi olmayı kendine ideal seçebilir.
Ancak dini eğitim verirken abartılı bir zorlamaya kaçmamak da şarttır.
Çocuğa onun hoşuna gidecek örneklerle bezeli biçim
*****
Babam beni anlar mı?
Çocuğun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı ama siz çocuk oldunuz. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp ona daha iyi yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi “anlamadığı bir dilden konuşan yabancı bir rehber” gibi görebilir.
Bunun en sık rastladığım bir örneği, his ve fikirlerini paylaşmayan çocuklardır. Çocuk bir yığın sorun yaşamakta, içini şüphe ve korkular kemirmektedir ama ailesine hiçbir şey anlatmamaktadır. Çünkü anne-babanın tüm yaptığı, “evladım, bir derdin varsa anlat” demekten ibarettir. Oysa çocuk “Onlar büyük ve olgun. Benim korkularımı anlamazlar her halde.” diye düşünebilir ve hislerini paylaşmaz.
Okula gitmek istemeyen bir çocuk getirilmişti bana. Ailesine hiçbir sebep söylemiyordu. Ben çocuğa önce, onun yaşında iken okulla ilgili yaşadığım kendi tedirginliklerimi anlattım. Karanlık okul yolu, çocuk kaçıran çingene söylentileri vs. derken çocuk, “saçmalama amca, ben onlardan korkmuyorum, sadece bir arkadaşım beni dövüyor” deyiverdi. Sebep anlaşılmıştı.
Siz de zaman zaman kendinizi onun yerine koyun, kendi çocukluğunuzu da hatırlayıp neler hissettiğini tahmin etmeye çalışın ve mümkün mertebe onun dilinden konuşarak duygularını paylaşın. Siz bir adım atarsanız o koşarak gelecektir.
Siz onu anlamaya çalışmazsanız o sizi nasıl anlasın?
“Dar daire”ye vakit ayırın.
“Yata yata büyüyen” karpuz bile bakım ister.
Sizin vasıtanızla dünyaya getirilmiş ve her şeyi öğrenmeye muhtaç, nazik, hassas o masum yavruların günde 1-2 saat ilginize hakkı yok mudur? “Meyvenin 4. meselesi”nde geçen “dar daire”lerin en ehemmiyetli olanlarından biri aile değil midir? Falan futbolcunun ayakkabı numarasını bilip kendi çocuğununkini bilmemek, Başbakan’ın konuşmalarında hastalık işaretleri ararken kendi çocuğunun sözlerini yarım kulakla dinlemek komik kaçmıyor mu? Hatta sevgili Metin Karabaşoğlu’nun bir yazısında dediği gibi, soru soran çocuğuna “lütfen beni rahatsız etme, kitap yazıyorum” demek bile (işin içinde hizmet olsa dahi) hata değil midir?
Mumlardan örnek vermeyin lütfen, güneş dibine de ışık veriyor.
Şefkat damarını yanlış yerde kullanmayın.
Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. “Aman çocuk zahmete girmesin, aman üzülmesin, ağlamasın” diye diye onu davranışlarında tümden serbest bırakmak, ona iyilik değil kötülük etmektir.
Meselâ okul çağına gelen çocuğa namaz kılmayı öğretmek, 10 yaşında ise namaz kılmazsa cezalandırmak dinimizde var. Kaçımız yapıyoruz acaba, merak ediyorum.
“Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun” mealindeki ayet nazil olduğunda sahabeler Resulullah’a asm sormuşlar:
“Ya Resulullah, biz Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından sakınarak kendimizi ateşten koruyabiliriz. Ama aile ve çocuklarımızı nasıl koruruz?”
“Allah’ın size emrettiklerini siz de onlara emredin, Allah’ın size yasakladıklarını siz de onlara yasaklayın” buyurmuşlar.
Özellikle bazı hanımların, kendileri örtülü oldukları halde kızlarını süslü ve açık kıyafetlerle büyüttüklerini, kendileri umumi yerlerde denize girmedikleri halde çocuklarını “daha küçük o” diye plajlara saldıklarını çok görüyoruz. Küçüklüğünde tesettür ve iffet konusunda sağlam temel kuramamış bu çocukların ileride nasıl bir çizgide yaşayacakları muhakkak ki şüphelidir.
Böyle davranan ailelerin bazıları da “biz de küçükken böyleydik, sonra toparlandık” derler. Ne kadar toparlanmışlardır acaba? Ya da daha sağlam bir terbiye almış olsalardı kim bilir nasıl olabilirlerdi?
Unutmayın ki eğitimin temel prensibi doğruları yapmaktır, tüm yanlışları denemek değil.
Bir çok aileden de ahlakı bozucu yayın yapan tv’leri kendileri seyretmemekle beraber çocuklarına yasaklayamadıkları şikayeti duyarım. Sebep çocuğun sevdiği dizi için ağlayıp sızlanmasıdır çoklukla. “Ben Ruhsar’ı çok seviyorum.”
Bakın; çocuk ağlar, sızlar her zaman. Sizi test eder hep. Geri adım attınız mı da, o konu “kazanılmış hak” olur artık. Oysa çocukların ruhsal yapıları psikoloji tabiriyle “plastiktir”. Siz sağlam durursanız çocuk kendini size uydurur, merak etmeyin. Kaldı ki bugün birkaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun hem kendinizin pişmanlıkla yıllarca ağlamasına zemin hazırlamış olursunuz.
Eşinizle tutarlı olun.
En kötü ruhsal hastalık olan şizofreninin oluşma sebeplerinden biri de anne-babanın çocuğa verdiği mesajlar arasında tutarsızlık olmasıdır. Aynı konuda biri bir şey söyler, diğeri başka şey. Aynı olayda biri bir türlü davranır, diğeri başka türlü. Sonuç: Zihin bölünmesidir. O yüzden eşler önce kendi aralarında konuşup belli prensiplerde anlaşmalıdırlar. Çocuk hangi durumda nasıl bir tavırla karşılaşacağını bilmelidir.
Buradan da hissedilir ki, aslında iyi çocuk yetiştirmek için önce uyumlu bir evlilik yapmak lazımdır.
Vazifenizi yapın, Allah’ın vazifesine karışmayın.
Malesef çoğumuz çocuklarımıza verdiğimiz emeğin karşılığını nerdeyse zorla alma hevesindeyiz. “İlla ki şöyle olmalısın.” Aslında unutmamak lazım ki, o çocuk bizim malımız değildir. Biz sadece ona hizmetle görevlendirilmişiz.
Eğer üstümüze düşeni layıkıyla yapmışsak ötesi Allah’ın takdiridir. Aksi halde aşırı zorlamalar ters tepebilir ve çocuğun iyice zıt bir çizgiye girmesine yol açabilir. Biz de gereksiz derecede strese girip iyice yanlış davranmaya başlarız. “Ben sana bildiğimce doğruları gösterdim, artık seçim senin” demek lazımdır, hele ergenlik çağında.
Zaten bizim tüm bu önerdiklerimiz sadece sebeplerdir. Biz Allah rızası ve çocuğumuzun iyiliği için bu sebeplere elimizden geldiğince müracaat ederiz ama sonucuna karışmayız. Zira Allah isterse Peygamber çocuğu hayırsız olabileceği gibi, öksüz-yetim kalmış, hatta Firavun’un sarayında büyümüş çocuklar da en büyük Peygamberler olabilir.
O yüzden son olarak diyorum ki:
Çocuklarınız için dua edin.…
18 Ocak 2012 Çarşamba
kalbim-temiz-oldugu-icin-namaz-kilmiyorum-diyenlere
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Yani ‘Allah-u Teala namazi kalbi kirli olanlara farz kildi…?? Kalbi temiz olanlarin namaz kilmalarina gerek yok.. Kalbim temiz oldugu icin namaz kilmiyorum’ diyenlerden ben bunu anliyorum..
Yapmamiz gereken ilk is namazi farz kilan Allaha sormak olmali.. Namazi hangi vasiftaki kalp sahiplerine farz kildin? Namazi kalbi temiz olana mi, yoksa kalbi kirli olana mi farz kildin?
Hemen bakiyoruz;
‘Sana vahyolunan kitabi oku. Namazi dosdogru kil.Cunku namaz,
insani hayasizliktan ve munkerden ali kor..’ (Ankebut-45)
Demekki namaz Islam dairesine girmis Muslumanlara farz kilinmis. Peki, nereden cikti bu kalp temizligi meselesi?? Kalp temizligi denilince her ne hikmetse aklima niyet temizligi geliyor… Yani, niyetin iyi olduktan sonra, cevrendekiler icin kotu dusunmedikten sonra, kimsenin malinda namusunda gozun olmadiktan sonra insanlarin hep iyiligini dusundukten sonra kalbin temiz demektir..
Yukarida belirtilen ozellikler, guzel ahlak sinifina giriyor..Bu guzel ahlaki ozelliklere sahip milyonlarca insana rastlamak mumkun.. hem de dunyanin bircok yerinde.. Akla soyle bir soru geliyor; bu tur ahlak sahibi olan insanlarin Allah katindaki degeri nedir??
Eger hakikaten bu tur ahlaka sahibi olan insanlar icin ozel bir muamele olacaksa ne namaz kilalim, ne hacca gidelim, ne zekat verelim, ne de diger ibadetleri yaparak bazi ozgurluklerimizi sinirlayalim..
Hayat kilavuzumuzu inceledigimizde meselenin hic te umdugumuz gibi olmadigini goruruz..
yani guzel ahlak ayri, ibadet ayri.. ahlakli da olsan ahlaksiz da olsan namaz kilman gerekiyor.. Guzel ahlakinizin karsiligini muhakkak alacaksiniz..Bunda supheniz olmasin.. Cunku Allah-u teala soyle buyuruyor:
”O gunde insanlar, amelleri kendilerine gosterilmek icin boluk boluk doneceklerdir. Kim zerre agirliginca bir hayir yapiyorsa onu gorecektir. Kim de zerre agirliginca bir kotuluk yapiyorsa onu gorecektir..(Zilzal-6.7.”
Yanii yaptiginiz en kucuk bir hayrin bile amel defterinize unutulmadan yazildigini goreceksiniz..
Devam ediyoruz;
”Íman edip guzel amellerde bulunanlara gelince, suphesiz ki Biz iyi amel edenin ecrini bosa cikarmayiz.”(Kehf-30)
"Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. " (Tevbe Suresi, 109)Pekiiii, yarin Allah-u Teala size;
NAMAZ KILMANIZI ISTEMISTIM.NEDEN KILMADINIZ??
diye bir soru yoneltse O’na ne cevap vereceksiniz?
EY KUL ETME DÜNYA NAZI,
SONRA KILARIZ DİYENİN DÜN KILINDI NAMAZI….
12 Ocak 2012 Perşembe
HAKİKAT BİLGİSİ VE TASAVVUF EHLİ
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bize itaat uğrunda mücadele edenlere gelince; muhakkak biz onları bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah, iyilik sahipleri ile beraberdir.” (Ankebut; 69)
Evliyalar, Allah-u Zülcelal’e itaat uğrunda hep mücadele halinde olmuşlardır. Kimi zaman içte; nefis, şeytan ve dünya gibi insanı Allah’tan alıkoyan düşmanlarıyla, kimi zaman da haddi aşan saltanat sahibi sultanlarla, sadece Allah’ın rızası için mücadele etmişlerdir.
Tasavvufun Nakşibendî yolu
Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir. Bunlardan birisi de ve en kısa zaman da saliklerini kemalât sahibi yapan, kâmil müminlik sıfatları kazanmalarına sebep olan Nakşibendî yoludur. Bu, evliyanın seçkinlerinin seçtiği yoldur. Hakk’a varan yolların en yakını bu yoldur. Nakşibendî yolu Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadı üzere bulunmak, bidat ve uydurmalardan kaçınmaktır. Kötü huy ve çirkin alışkanlıklardan arınmak, güzel ve yüce ahlak sahibi olmaktır.
Nakşibendî yolunda temel esas; Ehl-i Sünnet akidesine (inanç) sıkı sıkıya bağlı olmak, ruhsatı bırakıp azimetle amel etmek, Murakabeye devam etmek, daima Hakk’a yönelik bulunmak, dünya pisliklerinden uzak kalmak, Allah’tan başka her şeyden kaçınmak, huzur alışkanlığı kazanmak, Allah’ı zikre gizli olarak devam etmek, zikir esnasında Kerim olan Allah’tan bir nefes bile gafil olmamak için nefes alışverişte kendini kontrol etmek, en büyük ahlakın sahibi olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı ile ahlaklanmak gibi şeylerdir.
Bu yolda ilerleyen, her kemale sahip olur. Gizli hal ve neşeli gönülle huzuru bulur. Korku, sapıtma ve tehlikelerden emin olur. Hakka kavuşmanın sevinci ile her daim huzurlu olur.
“Minhacu’l-Abidin” kitabında, şöyle denilmektedir: “Nakşibendî yolunun uzunluk ve kısalığı, diğer yolların ve ayakla yürünen yolların mesafelerine benzemez. Bu yol, ruh ayağı ile yürüyen bir yoldur. Tefekkürlerine çok önem verilen ve iman lezzetlerini esas kabul eden bir yoldur. İlahi nurlara mazhar olan bir talip, bu yolda daha erken ermektedir. Kimi bir saat, kimi bir hafta, kimi bir yıl, kimi ise altmış yılda erer. Bazıları da yüzyıl ağlayıp sızlanmaktadır. Fakat kalbinde hiç bir iz olmamıştır. Samimiyet ve ihlâs her işin başında gelmektedir.”
Bu yolun erkânı üçtür; az yemek, az uyumak, az konuşmak...
Az yemek az uyumaya; az uyumak az konuşmaya; az konuşmak ise kalp zikri ile tam teveccühe yardımcı ve gıdadır.
Yolun üç esası
Nakşibendî yolunun hakikati de üçtür; kalpteki hataraları, düşünceleri gidermeye, kalp zikrine ve murakabeye devam etmektir. Bunlar da birbirine yardımcı birer kuvvettir.
Murakabe ise Allah-u Zülcelal’in, kâinatın bütün zerrelerine her zaman muttali olduğunu bir an bile kalbinden çıkarmamaktır. Bu yolun sonu ise huzura varmaktır (daima Allah ile beraber olmak).
O halde, talep ve arzunun zuhur ettiği kalbi, büyük nimet bilmelidir. Gece ve gündüz, muhabbetin çoğalması için çalışmak lazımdır. Zira o ezeli sevgi olup gönül aynasına aksetmekte ve parlamaktadır. Mevlâ’yı isteyen kimse, murad olunmuş velidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl: “Allah onları sever ve onlar da Allah’ı severler.” (Maide; 54) buyurmuştur.
İşte, bu ayet-i kerime ile Allah-u Zülcelâl, kendi sevgisinin, kendine olan sevgilerin aslı olduğunu buyuruyor.
Nakşibendî yoluna bel bağlayanlar ve bu arzusu, derdiyle zaman zaman ağlayanlar, görünüşte insanlar arasında bulunup hizmet görürler. İç âlemlerinde ise ancak Allah-u Zülcelal’i bilirler ve daimi Allah’ın zikri ile meşgul olurlar. Kendilerini gizlerler, kalplerinden ise vahdet yolunu izlerler.
Bedenlerini halka, kalplerini Hakk’a teslim ederler. Bu yol ile gizlice Hakk’a doğru giderler. Dışarıdan yabancı, içerden aşina olurlar. Onlar bu yol ile kalbi meşgul eden hataralarını yok ederler. Yaptıklarını ise hep gizli yaparlar.
Muhabbetlerinin gizliliğini halk bilemez. Kalplerinin zevkine hiç zarar gelmez. O hal üzere onlar, şöhret afetinden uzak ve Allah-u Zülcelal’in evliyasının seçkinleri olurlar.
Tasavvuf ve kalp
Tasavvuf, kalp temizliğini esas almıştır. İnsanın kalbi sıhhatli olduğu zaman bütün vücut sıhhatli olur. Nitekim hikmet ehli bir zat şöyle demiştir: “Ben kalbimi on gece şeytandan, hataralardan korudum. Kalbim de beni, yirmi sene bunlardan korudu.”
Bu sebeple kalp temizliğine çok dikkat etmek lazımdır. İnsanın çaresi, kalbini Allahu Zülcelal’e sadık yapmasıdır. Çünkü kalp Allah-u Zülcelal’in nazargâhıdır. Kalbi Allah-u Zülcelal’e bağlamak gerekir. Bizlere, Allahu Zülcelal’i unutturacak her şeyi kalbimizden çıkarmamız lazımdır. Bu da ancak tasavvufla mümkündür.
Sehl bin Abdullah şöyle demiştir: “Kim, kalbini Allah’a teslim ederse Allah da onun azalarına sahip çıkar.”
İnsan, kalbini Allah-u Zülcelal’e teslim ederse Allah-u Zülcelal de o kimsenin gözlerine, ayaklarına, diline hülasa bütün azalarına sahip çıkar. Kalbi Allahu Zülcelal’e teslim edip: “Ya Rabbi! Bu kalbi sen yarattın. Onu sana teslim ediyorum. Dilediğin gibi yap!” diyerek, Allah-u Zülcelal’e teslim etmemiz lazımdır. Böyle olunca Allah-u Zülcelal’in muhabbeti kalbimize girer ve bütün azalarımız da O’nun istediği şekilde olur, inşaallah. O zaman her halimizde, Allah’a itaat eden kâmil birer mümin oluruz.
Kalp temizliğine çok önem vermek gerekir. Nasıl ki bir bahçıvan bahçesindeki zararlı otları temizleyip bahçesine su veriyorsa, bizler de kalbimizdeki dünya hırsı, riya, kin, hased gibi bütün kötü sıfatlardan temizleyip onu muhabbet, zikir gibi güzel sıfatlarla beslememiz lazımdır.
Çünkü kalp ıslah olursa bütün azalar ıslah olur. Kimin azaları ıslah olmamış ise o kimsenin kalbinde manevi hastalık var demektir. Bundan kurtulmak için kalbi her an kontrol edip oradaki zarar verici kötü sıfatlardan temizleyip arındırmak lazımdır. Bir kimsenin kalbi bütün kötü sıfatlardan arınıp güzel sıfatlarla süslendiği zaman, o kimsenin bütün niyetleri hayır üzere olur.
İmam Ahmed’in tasavvufa bakışı
Yeryüzündeki insanların her biri ayrı ayrı derecelerde Allah-u Zülcelal’i tanırlar. İnsanların Allah-u Zülcelal’e yaptığı ibadetlerden aldığı feyz, nisbet ve menfaat, her insanın Allah-u Zülcelal’i tanımasına göre değişir.
Her kim Allah-u Zülcelâl ile arasındaki manevi durumu murakabe ve huzur (daimi zikir ve ihsan şuurunda olma hali) ile düzeltirse Allah-u Zülcelâl de onun zahiri azalarını ihlâs, ibadet ve tüm ahvalinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sünnetine uyma haliyle müzeyyen kılar.
Allah-u Zülcelâl, bu durumda olan kimsenin kalbine baktığı zaman, samimiyetini, rızasına olan talebi, kendisine olan aşkını görünce onun zahiri azalarını güzel hasletlerle süsleyecektir.
Haris el-Muhasibi tasavvuf ehli büyük bir zattır. Bir gün onun hakkında Ahmed bin Hanbel’e:
- Haris el-Muhasibi tasavvuf ile alakalı mevzulardan bahsediyor. Bunlara ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden delil getiriyor. Onu dinlemek istemez misin? Diye sordular. Ahmed bin Hanbel:
- Evet, dinlemek isterim, dedi ve nihayet bir gece yanına gitti. Gece sabaha kadar sohbetini dinledi. Haris el-Muhasibi ve yanında bulunanlarda, dinen münasip olmayan bir şeye rastlamadı.
Ahmed bin Hanbel burada gördüklerini şöyle anlatmıştır: “Akşam ezanı okununca öne geçip namaz kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra yemek yedi. Yemeğe oturdular. Haris el-Muhasibi hem konuşuyor hem yemek yiyordu. Zaten yemek yerken güzel şeylerden bahsetmek, Sünnet’e de uygundur. Yemek yedikten sonra ellerini yıkadılar. Sonra, beraberce oturdular. Herkes yerini alınca: ‘Sorusu olan var mı?’ diye sordu.
“Meclisinde bulunanlar, riya, ihlâs ve muhtelif hususlarda, sorular sordular. Sorulara delilleriyle cevaplar verdi. Bu sırada, gece bir hayli ilerlemişti. Birisine Kur’an-ı Kerim okumasını söyledi. Kur’an-ı Kerim okundukça ağlıyor, inliyor ve gözyaşları döküyorlardı. Kur’an-ı Kerim okunması bitince, Haris el-Muhasibi hafifçe dua yaptı, sonra namaza kalktı.”
Hakikat bilgisi onlardadır
Ahmed bin Hanbel’e Haris el-Muhasibi’yi nasıl bulduğu sorulunca faziletli bir zat olduğunu söyledi ve: “Hakikat’in başı (büyüğü), onların yanındadır.” buyurdu.
Oğluna da şöyle nasihat etti: “Oğlum bu insanlardan ayrılma, onlarla beraber ol! Bütün emirlerin başı (Allah-u Zülcelal’in tanınması, zühd, verâ ve güzel ahlak) bunlardadır.”
Ahmed bin Hanbel mezhep kurucusu olduğu halde, tasavvuf ehline karşı böyle güzel bir itikadı vardı. Siz bizim zamanımızdaki bazı insanların ve bizden önceki insanların tasavvuf hakkında ileri geri uygunsuz konuşmalarına bakmayın. Mezhep kurucusu olan Ahmed bin Hanbel gibi zatlar yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılıyorlardı. Gecelerini devamlı ibadetle geçiriyorlardı. Kalpleri ve beyinleri münevverdi (nurlanmış).
Bu zamandaki tasavvuf karşıtı insanların kalbi de beyni de paslıdır. Kalbi ve beyni paslı olan bu insanlar, ilimden ve Kur’an’dan ne anlıyor ki tasavvuf ehli hakkında hüküm vermeye çalışıyorlar?
Hâlbuki kalbi ve beyni münevver, ilmin de ehli olan yüzlerce Rabbani âlim, tasavvuf ehli hakkında hep güzel sözler söylemişlerdir.
Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin inşaallah. (Âmin)
5 Ocak 2012 Perşembe
İncinmeyen ve İncitmeyen Peygamber
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)Kur'ân Allah Rasûlü'nün yaratıklara olan şefkatine, insanlara olan merhamet ve re'fetine işaret etmektedir: "Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin hüsranınıza üzülür, saadetinizi cidden ister; müminler için yüreği rikkatle ve merhametle çarpar!" (1)
Allah Teâlâ bu âyette kendi isimlerinden olan Rauf (çok şefkatli) ve Rahim (pek merhametli) sıfatlarını Peygamber Efendimiz'e de vermiştir ki, önceki peygamberlerden hiçbiri bu sıfatların ikisine birden mazhar olmamıştır.
Beşerî ilişkilerde empatinin en önemli vasfı yumuşaklıktır. Peygamberimiz de bu özelliği sebebiyle insanların kabulüne mazhar olmuş, gönüllere taht kurmuştur. Zaten beşerî münasebetlerde insanları etkileyen deha ve zeka değil, karakter ve tutarlı şahsiyettir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Allah'ın Sana olan rahmeti sayesinde insanlara karşı yumuşak davrandın. Sen katı yürek!i, sert ve acımasız olsaydın insanlar etrafından dağılıverirlerdi." (2)
İnsani ilişkilerin nirengi noktası, karşısındakinin farkına varmak ve onun da insan olduğu duygusuna ermektir. Sadece "kendi" merkezli yaşamak, "ben merkezli" düşünmek ve karşısındakileri hiçe sayıp görmezden gelmek insani ilişkilerin en önemli zaaf noktalarından biridir. Beşerî münasebetler, insan ilişkileri ve kişisel gelişimle ilgilenenler derler ki: İnsani ilişkilerin temel noktası, "empati" denilen kendini karşısındakinin yerine koyma prensibidir. Bu açıdan baktığımızda, Asr-ı Saadet'te insanlar Peygamber Efendimiz'in karakter ve şahsiyetine hayranlık duyarak sıcak bir duygu, yanık bir gönülle kendilerini O'nun etrafında pervane etmişlerdir. O'nun (sav), bulunduğu konumu şahsi çıkarları için kullanmayan, külfette en önde, nimet paylaşımında ise en sonda bulunması insanların gözünden kaçmamıştır. Medine'de sebebi bilinmeyen bir gürültü koptuğunda "Ne oldu, bu ses neyin nesi?" diyerek herkesin birbirinden medet umduğu bir sırada O, Ebû Talha (ra)'nın Mendub isimli atına binerek sesin geldiği yere gitmiş ve durumu tetkik ettikten sonra "Korkulacak bir şey yok" sözüyle ashabına sükunet telkin etmiştir. (3)
Diğer yandan, Hendek savaşında hendek kazımı esnasında Cabir b. Abdullah (ra)'ın sofrasına davet ettiği yüzlerce sahabeyi bizzat kendisi servis yaparak doyuran ve en sonunda sofraya oturan O'ydu. (4) O'ndaki bu fedakar, gözü tok ve riskten kaçınmayan tavır ashabının hayranlığını celb ediyordu.
Allah Rasûlü'nün, yakın çevresinde bulunan aile fertlerinden başlayarak bütün ashabına ve topyekun insanlara karşı şefkat ve merhametle davrandığını, hiç kimseyi asla incitmediğini görüyoruz.
Gördüğü yanlışlar ve hatalar karşısında insanları uyarırken, "galat-ı ruyeti" kendine izafe ederek, yani kendisinin yanlış görmüş olduğunu söyleyerek "Bana ne oluyor ki ben bazı kardeşlerimi şu şu hallerde görüyorum." (5) derdi. O bu ifadeleriyle, "Kardeşlerim böyle yapmaz, ben herhalde yanlış görüyorum." demek isterdi.
Kendisine yapılan her türlü haksızlık ve yanlışa karşı olgunlukla mukabele eder, insanların yanlışlarını bağışlardı. Nitekim bir ganimet dağıtımı esnasında kendisinden bol miktarda ganimet isteyen, bunu isterken de yakasına yapışma cüretinde bulunacak kadar ileri giden bedeviye tebessüm ederek talebini yerine getirmiş ve bağışlamıştı. (6) Çünkü Allah Teâlâ: "(Ey Rasûlüm!) Sen af yolunu tut; bağışla; uygun olanı emret; cahillere aldırış etme!" (7) buyurmuştu.
Haddini bilmeyen, sınırı aşan insanlarla ilişkide sürekli hoşgörülü davranmak, incinmemek ve incitmemek zor bir iştir. Hatta denilebilir ki incinmemek, incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir. Elinize, dilinize, gözünüze sahip olursunuz, kendinizi frenlersiniz ve insanları incitmeyebilirsiniz. Ama insanların ham, çiğ davranışları karşısında incinmemek elde olan bir şey değildir. Bu ancak çok engin bir gönülle aşılabilecek bir nefs engelidir. Allah Rasûlü incitmediği gibi incinmezdi de. Ashab arasında bedevilikten gelmeleri sebebiyle kaba davranışlar sergileyen insanlar olurdu. Hatta Mescid-i Nebî'ye bevletmeye kalkanlar bile vardı. Ancak, O bunlara kızmaz ve bu davranışları sergileyen kimseleri incitmemeye özen gösterirdi. Ashab arasında ölçüsüz tepki gösteren olursa onları da uyarır, hoşgörüye ve incitmeyen nazik tavra davet ederdi. (8) Kendisinden, zina etmek üzere izin istemeye gelen bir delikanlıyı hiç kırmadan, incitmeden birtakım sualler sormak suretiyle bu işin yanlış olduğuna inandırmış ve düşüncesinden vazgeçirmişti. (9)
Temelinde hamlık ve hoyratlık bulunan kaba davranışlar ve haddini aşan cinsten tavırlar insanları incitir, üzer ve gönüllerini kırar. Nübüvvet pınarının ser-çeşmesi olan peygamberler ve başta Hz. Peygamber incinmeme ve incitmeme konusunda insanlığa model olmuştur. Ahlaki erdemler de ancak model şahsiyetlerden öğrenilebilir. İslam tarihi boyunca ümmetin yaşadığı güzelliklerde Allah Rasûlü'nün yüce şahsiyetinin ve üstün karakterinin izleri vardır. İnsanlar O şahsiyete yaklaşabildikleri ölçüde toplumda kabule layık faziletlere ermişlerdir. İncinmeme ve incitmeme felsefesi edebiyatımızda da ayrı bir güzellik rüzgarı oluşturmuş ve pek çok şair bu konuda duygularını dile getirmiştir. Bunlardan biri olan Pertev Paşa bu manayı şöyle ifade eder:
Ne şemm et bülbülün verdin, ne de hârdan incin
Ne gayrın yârine meyl et, ne sen ağyârdan incin
Ne sen bir kimseden âh al, ne âh u zârdan incin
Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin
(Ne bülbülün aşık olduğu gülü kokla ne de dikenden incin, dikenden inciniyor ve korkuyorsan gülü koklamamalısın. Çünkü gülü seven dikenine katlanır.
Ne Allah'ın dışında başkasının sevgilisine ilgi duy, ne de ağyar sayılan Allah'ın dışındakilerden incin. Allah'ın dışındaki fani şeylere gönlünü kaptırırsan incinirsin, çünkü faniye güvenmek sonuçta insanın güvenini yıkar.
Ne sen başkasından ah al, ne de başkasının ah u zarından incin. Çünkü başkasından ah alacak işler yapanın başkalarının kendisine ah çektirmesiyle incinmeye hakkı yoktur.)
Doğrusu başkasından incinmemek ve başkasını incitmemektir. Tek kelimeyle kalb-i selim sahibi olmaktır.
1) Tevbe, 9/128. Ayrıca bkz. Enbiya, 21/107.
2) Al-i İmran, 3/159.
3) İbn-i Sa´d, Tabakat, I, 373; Buharî, Edeb, 39.
4) Buharî, Megazî, 29; Vakıdî, II, 452.
5) Bkz. Buharî, Menakib, 25; Müslim, Salat, 119.
6) Buharî, Humüs 19, Libas 18, Edeb 68; Müslim, Zekat 128. Ayrıca bkz. Ebû Davud, Edeb 1; Nesaî, Kasâme, 24; İbni Mace, Libas 1.
7) Araf, 7/199
8) Buharî, Vudû´ 58, Edeb 80. Ayrıca bkz. Müslim, Taharet, 98-100; Ebû Davud, Taharet 136; Tirmizî, Taharet 112; İbni Mace, Taharet 78.
9) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 256-257; Heysemî, Mecmau´z-zevâd, I, 129.
1 Ocak 2012 Pazar
Kuran ve Hadis
Bakara suresi ayet 8'de "Insanlardan öyleleri de vardir ki, inanmadiklari halde, "Allah'a ve ahiret gününe inandik." derler." buyuruyor yüce rabbimiz. Onlar inanmazlar. Ama kurana göre yorum yapiyoruz derler. Hadisleri inkar ederler. Islam düsmanliklarini kinleri, tarih boyunca bir türlü dindiremedikleri kuyruk acilarini düsmanliklarini kusarak dindirmeye calisirlar.
Onlara: "Insanlarin (müslümanlarin) inandigi gibi inanin." denilince, "Biz de o beyinsizlerin inandigi gibi mi inanacagiz?" derler. Iyi bilin ki, asil beyinsiz kendileridir fakat bilmezler. (Bakara 13)
Beyinsiz diye kime denir? Sen akil edemiyor. düsünmüyorsun. Taklitcisin. Akil yok sende. Beyin olsa akil ederdin. Sen beyinsizsin diye feryad ederler. Onlara; Gel ehli sünnet vel cemaat itikadina dendiginde, ben siz beyinsizlerin (akil edemeyinlerin) inandigi gibi inanmam derler. Onlar münafiklarin ta kendileridir.
Peygamber Mirasıyla Var Olmak
Peygambersiz dönemde yaşamak “peygambersiz yaşamak” değildir. Bu, özellikle Ümmet-i Muhammed için son derece önemli bir noktadır. Zira Efendimiz s.a.v., “Size iki şey bırakıyorum; onlara sıkıca sarıldığınız zaman asla yoldan sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünneti..” buyurmuştur.
Müminleri diğer insanlardan ayıran en temel özellik, “istikamet üzere” yürüyor olmalarıdır. Onlara bu farklılığı kazandıran ise, peygamberler silsilesinin tarih boyunca insanlığa hatırlattığı, uygulamalı olarak gösterdiği ve nihayet Son Peygamber s.a.v.’de ekmel seviyesine ulaşan özelliktir: Hayatı “rabbanî” boyutuyla hissetmek ve yaşamak!..
İnsanın da, evrenin de kaynağı aynı ilahî irade olduğuna göre, hayatı böyle görmenin ve yaşamanın şaşılacak bir durum olmadığını, hatta meseleyi böyle değerlendirmenin esas olduğunu anlamak zor değil. “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz” (Bakara, 156) demek, hayatın rabbanî yönünü varlık anlayışımızın merkezine koymak demektir.
İşte bu noktada başta Efendimiz s.a.v. olmak üzere peygamberler silsilesinin (hepsine selam olsun) insanlık için arz ettiği önem karşımıza çıkıyor. Onlar olmasaydı varlığı ve hayatı bu kıvamda kavrayıp hissedebilir miydik?
Peygambersiz dönemde yaşamak
Yüce Rabbimiz tarih boyunca insanlığı rehbersiz bırakmamış, yollarını her şaşırdıklarında kullarına, rahmet ve merhametinin bir tecellisi olarak 124 bin peygamber göndermiştir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/266). Son Peygamber s.a.v.’in insanlığa getirdiği, hatırlattığı, öğrettiği ve yaşadığı ise, rabbanî hayatın zirve seviyesiydi.
Burada bizi bekleyen önemli bir soru var: Efendimiz s.a.v.’den sonra peygamber gelmeyeceğine göre, gelişen olaylar ve değişen durumlar karşısında Ümmet-i Muhammed rabbanî istikametini nasıl muhafaza edecek?
Şurası açıktır ki, peygambersiz dönemde yaşamak “peygambersiz yaşamak” değildir. Bu, özellikle Ümmet-i Muhammed için son derece önemli bir noktadır. Zira Efendimiz s.a.v., “Size iki şey bırakıyorum; onlara sıkıca sarıldığınız zaman asla yoldan sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünneti..” (el-Muvatta, el-Müstedrek) buyurmuştur.
Efendimiz s.a.v.’in buyurduğu her şey haktır. Dolayısıyla Kur’an ve Sünnet’e gereği gibi sarıldığımızda, onları hayatımızın merkezine yerleştirdiğimizde yoldan sapmamız da, rehbersiz kalmamız da söz konusu olmayacaktır.
Ancak Ümmet-i Muhammed’in şu anda içinde bulunduğu ahvale baktığımızda, aklımıza kendiliğinden bir soru daha takılıveriyor: Allah ve Rasulü’nün arzu ettiği hayatı yaşamanın garantisi Kur’an ve Sünnet ise, bu iki temel kaynak şu anda elimizde olduğuna göre, niçin bu durumdayız? İslâm alemi olarak içimize ve dışımıza çöreklenmiş bulunan bunca zilletin, meskenetin, acının ve ızdırabın izahını nasıl yapabiliriz? Kur’an ve Sünnet hayatımızda beklenen dönüşümü niçin gerçekleştirmiyor?
Miras mevcut, ya vâris?
Efendimiz s.a.v.’in sünnetini Kur’an’ın hayata indirilmiş, ete-kemiğe bürünmüş hali olarak tavsif etmek yanlış değilse, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şu anda elimizde Efendimiz s.a.v.’in mirası olarak Sünnet-i Nebeviyye eksiksiz biçimde mevcut bulunuyor. Zira geriye doğru kaç yüzyıl gidersek gidelim, geçmişimize hayat verenin de aynı kaynak olduğunu tesbit etmek zor olmayacaktır. Öyle ise aynı hayat kaynağına sahip olduğumuz halde, geçmişimizi bugünümüzle kıyaslanamayacak şekilde adil, merhametli, dirayetli, seviyeli, bilgili, takvalı ve “muhteşem” kılan neydi acaba?
Bu sorunun tek cevabı olduğunu düşünüyoruz: Hayatın merkezinde ulemanın bulunması...
Yani Efendimiz s.a.v.’in mirası her zamanki zenginlik ve canlılığıyla varlığını muhafaza ediyor; ancak onu ehliyet ve liyakatle okuyan, değerlendiren, hayata intikal ettiren ve bize tekrar hayat vermesini sağlayan “Peygamber vârisleri” kadrosunda sıkıntı yaşıyoruz. Bir taraftan bu sıkıntı “kemiyet” boyutunda kendini gösterirken, diğer taraftan da o kadro ile toplumun ilişkilerinde yaşanan arızalar dikkatimizi çekiyor.
Şu bir gerçek ki, Kur’an’ı ve Sünnet’i hakkıyla anlamak, yaşamak ve topluma aktarmak, her şeyden önce bir birikim, seviye, ehliyet ve liyakat meselesidir. Geçmişte Kur’an ve Sünnet bizi dünyanın sayılı toplumlarının önderi yapmışsa, bunun temelinde ilim müesseseleri vardır; toplum ve devlet hayatımızın merkezini teşkil eden ilim müesseseleri...
Bugün yaşadığımız sıkıntıların kaynağında ise, o müesseselerin ve onlara vücut veren “Peygamber vârisi” ulemanın toplumsal hayatın merkezi ile irtibatının koparılmış olması yatmaktadır. Hal böyle olunca, Kur’an ve Sünnet adına konuşan, yazan, toplumu yönlendiren pek çok kimsenin “Peygamber vârisi” olma vasfından hayli uzak bulunması gibi bir garabetle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmaz oluyor.
Tam bu noktada biraz durup, Efendimiz s.a.v.’in alimi oturttuğu konuma bir bakalım: Şöyle buyurmuş Alemlerin Efendisi s.a.v.: “Alimler peygamberlerin vârisleridir.” (Değişik rivayet yolları ve lafızları için bkz. ez-Zeyla’î, Tahrîcu’l-Ahâdîs ve’l-Âsâr, 3/9 vd...)
Bu demektir ki Efendimiz s.a.v.’den bize intikal eden ne varsa hepsi üzerinde söz söyleme ve görüş beyan etme selahiyeti münhasıran O’nun vârisleri olan ulemanındır!
İlim, hayatımızın en önemli meselesiydi
Sahabe’den (Allah hepsinden razı olsun) Ebu’d-Derdâ hazretleri bir gün Şam mescidinde talebeleriyle otururken yanına bir adam geldi. Aralarında şu konuşma geçti:
- Ey Ebu’d-Derdâ! Peygamber s.a.v. şehrinden (Medine’den) buraya, senin Rasulullah Efendimiz s.a.v.’den işittiğini duyduğum bir hadisi senden bizzat dinlemek için geldim.
- Burada başka bir hacetin yok mu?
- Hayır.
- Ticaret için de mi gelmedin?
- Hayır.
- Sadece o hadisi benden dinleme arzusuyla mı geldin yani?
- Evet.
- Ben Rasulullah s.a.v.’in şöyle buyurduğunu işittim: “Kim ilim talebiyle bir yola girerse, Allah bu sebeple onu cennet yollarından bir yola sevk eder. Melekler kanatlarını ilim yolunda olan kimseye hoşnutlukla sererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, (hatta) sudaki balıklar alim için dua ve istiğfar ederler. Alimin abide üstünlüğü, ayın ondördündeki dolunayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak dinar ve dirhem (mal ve servet) bırakmazlar; ilim bırakırlar. Kim o ilmi elde ederse, çok büyük bir nasip elde etmiş olur.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel)
Peygamber - ilim ilişkisi
İlmin hayatımızın en önemli meselesi olduğunu söylerken dikkate aldığımız bir husus var: Allah Tealâ’nın, artırması için Efendimiz s.a.v.’in kendisine dua ve talepte bulunmasını istediği tek şey ilimdir. “De ki: Rabbim, ilmimi artır.” (Tâ-Hâ, 114) emr-i ilahîsi, aynı zamanda Efendimiz s.a.v.’e, ümmetine bırakacağı mirasın artmasını talep etmesi anlamını da ihtiva etmektedir.
Zikrettiğimiz ayet-i kerime, peygamberleri “ilim sahipleri”nin önderleri olarak görmemizin de normal, hatta gerekli olduğunu göstermektedir. Elbette bıraktıkları tek miras “ilim” olan kutlu peygamberler silsilesi (hepsine selam olsun), bu özellikleri dolayısıyla ilmin menbaı ve ilim sahiplerinin gerçek üstadlarıdır.
“Allah şahitlik etti ki, gerçekten kendisinden başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de adaleti ayakta tutarak buna şahitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur; O Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Âl-i İmran, 18)
Bu ayette “peygamberler”in ayrı bir zümre olarak zikredilmemiş olması, konumuz bakımından dikkat çekici bir durumdur. Allah Tealâ’dan başka ilah olmadığına şahitlik eden meleklerin yanında “ilim sahipleri”nin de zikredilmiş olması, peygamberlerin şahitliğinin öncelikle söz konusu olduğunu gösterir. Zira peygamberler dışındaki ilim sahipleri, ancak peygamberler vasıtasıyla Allah Tealâ’nın birliğine “şahitlik edecek” kesinlikte ilim elde edebilirler. Bu ayette peygamberlerin ayrı bir kategori olarak değil, “ilim sahipleri” zımnında zikredilmiş olmasının bize verdiği en önemli mesaj, ilmin ve alimin Allah Tealâ katında pek büyük bir ehemmiyeti haiz bulunduğudur.
Peygamber - alim karşılaştırması
Hakkında hadis alimlerinin, “manası doğrudur, ancak hadis olarak aslı ve senedi yoktur” dediği bir tesbit, konumuz bakımından “kelâm-ı kibar” olarak dahi önemli bir boyuta işaret ediyor: “Ümmetimin alimleri, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir.”
Yukarıda zikrettiğimiz “Alimler peygamberlerin vârisleridir.” hadisi ile birlikte düşündüğümüz zaman görüyoruz ki, alimlerin toplum hayatında ifa ettiği fonksiyon, İsrailoğulları’na gönderilen nebilerinki ile aynıdır.
Bilindiği gibi İsrailoğulları’na Hz. Musa, Hz. Davud (ikisine de selam olsun) gibi kendilerine kitap verilen peygamberler (rasul) gönderildiği gibi, herhangi bir kitap verilmeksizin, sadece Hz. Musa’nın getirdiği Tevrat’ı ve şeriatı yürürlükte tutmak için gönderilen peygamberler (nebi) de gönderilmiştir. Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya… bunlardandır (hepsine selam olsun).
İşte bu nebiler, İsrailoğulları’nın Tevrat’tan ve Hz. Musa a.s.’ın şeriatından unuttukları ve terk ettikleri şeyleri hatırlatmak, dini “tecdid” etmek ve İsrailoğulları’nı istikamet üzere tutmak için gayret göstermişlerdi.
Ümmet-i Muhammed’in alimleri de İslâm tarihi boyunca aynı görevi deruhte etmiş, dinin tecdidi, halkın irşadı ve yöneticilerin inzarı konusundaki sorumluluklarını yerine getirmişlerdir. Bu sebeple Efendimiz, alim ile abid arasındaki farkın, (bize yakınlığı ve ışığından istifademiz bakımından) ayın ondördü ile yıldız arasındaki fark gibi olduğunu belirtmiştir.
Ulema bu benzetme üzerinde dururken, şu noktaya dikkat çekmiştir: Abid yıldız gibidir. İbadetinden dolayı elde ettiği kemal ve nur kendisini aydınlatır, yüceltir; başkalarını aynı seviyeye yükseltmez. Alim ise ay gibidir. Işığını başkasından (Efendimiz s.a.v.’den) alır ve başkasına yansıtır.
Bununla birlikte, buradaki “alim”i, ilimle iştigal yönü ağır basan abid, “abid”i de ibadetle iştigal yönü ağır basan alim olarak anlamak en doğrusu olsa gerektir. Zira ilmiyle âmil olmayan kimselere zaten “alim” denmez.
Kemal de zeval de ulemaya bağlıdır
Ulemanın hayatımızdaki merkezî rolüne işaret eden iki hadis üzerinde durarak yazımızı nihayetlendireceğiz. Bunlardan ilki “tecdid hadisi” diye bilinen rivayettir: “Allah Tealâ bu ümmete her yüzyılın başında dinini tecdid edecek kimse(ler) gönderir” (Ebu Davud, el-Hakim, et-Taberanî).
Bu hadisten anladığımız odur ki, bu Ümmet’in dinî hassasiyetinde belli zaman aralıklarıyla bir takım aşınmalar, eksilmeler olacaktır. Halk arasında çabuk yayılan ve pek itibar gören “zaman değişiyor”, “hangi devirde yaşıyoruz” gibi içi boş değerlendirmelerle kaybolmaya yüz tutan dinî kavram, kurum ve anlayışlar, yüz yılın başında yetişecek ehliyetli ve liyakatli ilim adamları eliyle yeniden ihya edilecek, aslî muhtevasına kavuşturulacaktır. Bu yönüyle bu Ümmet’in yetiştirdiği alimler, gerçekten de İsrailoğulları’nın nebilerinin yaptığını yapmışlardır, yapacaklardır.
Zikredeceğimiz ikinci hadis ise, bu Ümmet’in geride bıraktığı devirlere nazaran bize daha yakın gibi görünen bir durumu tasvir ediyor:
“Muhakkak ki Allah, ilmi insanlardan söküp almak suretiyle kabzetmez. Fakat ilmi, ulemayı almak suretiyle kabzeder. Ulema kalmayınca ilim de kalkar. Bu suretle hiç alim kalmayınca insanlar cahilleri rehber edinir ve (meselelerini) onlara sorar. Onlar da ilimsiz olarak fetva verir; hem kendileri sapar, hem de halkı saptırırlar.” (el-Buharî, Müslim, et-Tirmizî, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel…)
İşte bu durum Ümmet’in de insanlığın da felaketi demektir. Peygamberlere vâris olmaya hiçbir şekilde ehil ve layık olmayan insanların Din hakkında fetva vermeye, görüş belirtmeye, ahkâm kesmeye başlaması, gerçek ilim adamlarının aramızdan çekilip alınmasıyla olacaktır.
Kaynaklarımızda ilim öğrenmenin farz-ı kifaye olduğu yazar. Yani toplumda yeterli sayıda kimsenin ilimle iştigal etmesi, diğerlerini sorumluluktan kurtarır. Bu doğru bir tesbittir şüphesiz ve bugüne kadar da şöyle veya böyle süregelmiş bir durumu anlatmaktadır.
Bir de şu soru üzerinde düşünmeye ne dersiniz: Yeterli sayıda ve gerçek anlamda ilim adamı yetişmesi için toplum olarak, fert olarak üzerimize düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirdiğimiz söylenebilir mi?
Elbette “Hiç Peygamber vârisi alim yoktur!” demek büyük bir yanlış olur. Onlar her zaman vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Problem onların sayısının ve etkinliğinin artması, kendilerinden beklenen irşad, ıslah, ihya, tecdid faaliyetlerini gereği gibi yerine getirmesinin imkânlarının oluşturulması noktasındadır.
8 Aralık 2011 Perşembe
Tûl-u Emel
Enes bin Malik radıyallahu anhu anlatıyor:
“Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, yere bir çizgi çizdi ve: ‘Bu insanı temsil eder’ buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek: ‘Bu da ecelini temsil eder’ buyurdu. Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: ‘Bu da emeldir’ dedi ve ilâve etti: ‘İşte insan, daha böyle iken (yani emeline kavuşamadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir.”
Açıklama:
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ölümü ve uzun emeli çok güzel ifade etmiştir. Uzun emel (dünyaya hırsla yönelmek), insanın öleceğini bildiği halde, gelecekte olacak işleri düşünmesidir.
Hâlbuki insan ne zaman öleceğini bilmez. Bu yüzden, kalbinde, uzun zaman sonra elde etmeyi umduğu şeylere karşı beslediği sevgi, kendisi için tehlikeli bir hastalıktır. O gelecek şeylere karşı iştiyakı, hırsı gözünü kör eder.
Kalpte bulunan uzun emel sevgisi, insanın ahireti için çok büyük bir afettir. Bu hastalığa yakalanan kimse, ahiret yolculuğundan geri kalır. Kendi kendisine: “Daha gencim. Önümde uzun bir hayat var. Şimdi biraz rahatıma bakayım. Daha sonra tevbe eder, ibadet yaparım” der.
Uzun emel, insan için çirkin bir sıfattır. Uzun emel sahibi olan kimse, dünyada da ahirette de perişan olur. Selman-ı Farisi radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Üç insana şaşarım. Bunlar; kendisini yakın mesafeden izleyen ölüme rağmen, uzun yaşamayı ümit eden kimse; gözetim ve kontrol altında tutulduğu halde, kendisini başıboş zanneden kimse; Allah-u Teâlâ’nın kendisinden razı olup olmadığını bilmediği halde, ağız dolusu gülen kimsedir.”
Hiç kimse, dünyadaki ihtiyaçlarını bitirememiştir. Çünkü bir emelin sonu, diğer bir emelin başlangıcıdır. Kalpte yeşeren her yeni emel de sahibini ateşe biraz daha yaklaştırmaktadır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Dünyayı ne edeyim? Ben bir yolcuyum, dünya ise yol üstündeki bir ağaçtır. Yolcu, ağacın altında bir saat (müddet) dinlenir ve kalkıp yoluna devam eder.” (Tirmizi, Ahmed bin Hanbel, İbn Mace, Hâkim)
Yolu ölümden, kabirden, mahşerden, köprüden geçen ebediyet yolcusu insan, emelini kısa tutmalı, dünyayı yolunun üstündeki bir saatlik gölgelik gibi görmeli ve onunla ilişkisini bu çerçeve ve sınır içinde tutmalıdır.
Dünyanın ne olduğunu bilen kimse, ona aldanmaz. Dünya fanidir ve onun lezzeti, rahatlığı, ölümle sona erer. İnsanın uzun emel sahibi olmasının asıl sebebi, ölümden gafil olmasından dolayıdır. Hâlbuki ölüm, insandan hiç de uzak değildir. Ölüm, genç ve ihtiyar dinlemez, onun belirli bir vakti yoktur. Bunun için gençliğe güvenmemek lazımdır. Çünkü bir ihtiyar ölene kadar, birçok çocuk ve genç ölür.
Ölümü unutmamak, uzun emel hastalığına yakalan-mamak için çok tesirli bir ilaçtır. İnsan, başkalarının öldüğünü gördüğü zaman: “Şimdi bu kişi öldü. Ben de her an ölebilirim” diye düşünmelidir. Gerçekten böyle düşünen insan da kendisini ölüme hazırlar. Ölüme hazırlık yapan bir kimse de Allahu Zülcelal’in emir ve nehiylerinin dışına çıkmamaya gayret gösterir, uzun emel ve arzular kalbinden kaybolur.
Allahu Zülcelâl hepimize, uzun emelden uzak kalmayı nasip etsin. (Âmin)
--------------------------------------------------------------------------------
9- Buhari, Kitabu’l Rikak, s. 1581, h. 6418; Tirmizi, Kitabu’l Zühd, c. 4, s. 298, h. 6418; İbn Mace, Kitabu’l Zühd, c. 2, s. 1414, h. 4231.
20 Kasım 2011 Pazar
Eşitlik Bilinci ve Hac İbadeti
Yeryüzü, bütün unsurları ve yönleri ile birbirinin aynısı olan iki varlık tanımamıştır. Bu anlamda mutlak eşitlik diye bir şey söz konusu değildir. Yaratılış kanunu varlık âlemine gelen her şeyi belli nitelikleri ile “kendine has” kılmıştır. Bazı özelliklerin belli varlıklarda baskın hâle gelmesi cins ve tür kavramlarına vücut vermiştir. Bu sebeple aynı kategoride yer alan varlıklar arasında nispi bir eşitlikten söz edilebilir.
Eşitlik problemi gerçekte insan bireyleri arasındaki ilişkilerin bir meyvesidir. Sahip olduğu özel nitelikler sayesinde insan, varlıklar âleminde özel bir yerde bulunuyor. Ne var ki o da, kategorik olarak tek kalıptan çıkmış bir varlık değildir. Fizik yapı, psikolojik dünyası, maddi imkânları, sosyal konumu itibarıyla birbirinden çok farklıdır. Hele ırk, dil, coğrafya gibi unsurlar farklılaşmanın boyutlarını daha da ileri noktalara taşıyor. Esasında farklılaşma, tıpkı bir makineyi meydana getiren parçaların, görecekleri işe göre farklı yapıda olmalarının zorunlu oluşu gibi, varlık âleminin olmazsa olmazıdır. Ancak parçaların birbirinden farklı yapı ve özelliklerde olması onların nihai olarak ayrı kefeye konulmalarını, farklı değer yargılarına tâbi tutulmalarını gerektirmez. Genel bünyenin fonksiyonel hâle gelmesi açısından küçük bir vida ile diğer ana parçalar arasında bir fark yoktur. Eğer küçük ve sıradan bir parça olmayınca mekanizma işlemiyorsa, o parça asla “küçük” ya da “sıradan” değildir. Tıpkı bunun gibi insanlar da toplum içinde hangi konumda bulunursa bulunsunlar, genel bünyenin vazgeçilmez birer parçasıdırlar. Bu bakış açısı ile toplumun fertlerinin birbirine üstünlüğü düşünülemez. Onlar birer insan oluşları itibarı ile eşit konumdadırlar. Kur’an-ı Kerim bu duruma “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık; birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık.” (Zühruf, 32.) diye işarette bulunuyor.
İnsanları birbirinden farklı yapan birtakım artı değerler elbette vardır. Ama bu fark maddi, sosyal ya da siyasi “ayrıcalıklar”dan kaynaklanan bir fark değildir. İnsan gerçekten kendine ait olanla değer kazanır. Maddi imkânlar, makam, mevki ve itibar gibi iğreti değerler kaybedilince elde kalan insanın gerçek değeridir. “Kürsü heykelin bir parçası değildir. Bu adamı üzerine eklenenler olmadan alıp değerlendirin, zenginliğini, sahip olduğu sıfatları bir yere koyun ve gömlekle gelsin. Bedeni işlemeye elverişli mi, sağlıklı ve canlı mı? Nasıl bir ruhu var? Güzel mi, yüce mi? Bir köylüyle bir kralı, bir yargıçla sıradan bir insanı, zenginle fakiri karşılaştırdığımızda çok büyük bir fark olduğuna inanırız; oysa fark yalnızca kıyafetlerindedir. Bunlar yalnızca görüntüdür ve insanlar arasında temel bir fark yaratmazlar; aynı, sahnenin üzerinde dük ya da imparator rolü oynayıp sonra tekrar kendi doğal hallerine dönen tiyatro oyuncuları ya da törenlerle halkın gözünü boyayan imparatorlar gibi. (Montaigne, Denemeler, Türkçesi: Bekir Yılmaz, Lacivert Yayıncılık, İstanbul 2007, s. 124-125.)
İnsanlar arasındaki bu temel eşitlik ırk ve soyun üstünlük kriteri olarak alınması ile büyük bir fay kırılmasına uğradı. İnsanlığın yaşadığı acıların, haksızlıkların temelinde bu dengenin bozulması yatıyor demek abartı sayılmamalıdır. Bir ırka mensup olmak benim elimde değilse, o ırk beni başkaları karşısında nasıl ayrıcalıklı kılar? Değer üreten sistemin temelinde bireysel nitelikler yer alır. “Amelin geri bıraktığı kimseyi soyu-sopu ileri götüremez.” (Müslim, Zikir, 11.) Irk ve soy ise yaratılış kaynaklı bir meseledir. Bu açıdan bütün insanlar aynı konumda ve “tarağın dişleri gibi” eşittirler. İnsanlık bu bilince her şeyden fazla muhtaç bulunuyor. İnancın etkisizleştiği ortamda ise bu bilincin hayat bulması pek mümkün görünmüyor. Sayısız riyakârlıkları perdeleyen çeşitli uluslar arası “beyanname”ler, “daha eşit” güçlülerin elinde adeta insanlar arası eşitsizlik manifestosu gibi işletiliyor.
Dünya “kitlesel eşitsizlik algısı” diye tanımayabileceğimiz sistematik ırk ayırımcılığını Batı sömürge hareketi ile tanıdı. Gerçekte bu insanlık suçunun faillerine inançları; siyahı ile beyazı ile bütün insanların aynı atadan geldiği, herkesin Adem’in çocukları olduğunu söylüyordu. Ama hâkim olma ve yönetme şehveti sömürgeci zihniyet nazarında inancı paranteze alabildi. Amerika ve Avrupa’ya esir olarak götürülüp eşyalaştırılan insanların tek suçu siyah derili olmaları idi. Diğer yandan işgal edilen Afrika toprakları Batılı “beyaz” adamların marifeti ile ırk ayrımcılığının sembolü ve asıl kurbanı oldu. Öyle ki, “Afrika’nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde başıboş koşuşan zebraların postu, ak ile karanın özgürlük içinde yaşayabildiği tek yerdir.” (Sadun Altuna, Ölüler Toprağın Altında Değil-Güney Afrika’da Ak ile Kara ve Ötesi, Su Yayınları, İstanbul, 1978, arka kapak yazısı.) denilebildi. Bugün Güney Afrika’nın bu durumundaki kısmi düzelme Somali’yi, Uganda’yı, Etiyopya’yı insanca yaşayabilecekleri bir konuma getirmeğe yeter mi? Eğer bu bir insanlık problemi ise çözülmedikçe yeryüzünün rahata ermesi zor görünüyor. Çözüm için de evrensel çapta kuşatıcı ortak bir değer üzerinde birleşmek gerekiyor.
Rasulüllah (s.a.s.) veda haccı hutbesinde bu ortak değere dikkat çekerek şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Bilesiniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Bilesiniz ki Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap olana üstünlüğü yoktur. Kırmızı derilinin siyah deriliye, siyah derilinin kırmızı deriliye takvadan başka bir sebeple üstünlüğü olamaz. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.) Hadisin getirdiği istisna, başkalarına kaşı üstünlük elde etme yolunun takva yani Allah’a karşı gelmekten sakınmak bilinci olduğunu söylüyor. Bu bilinç aslında İslam’ın telkin ettiği eşitlik bilincinin de temelini oluşturur. Mutlak üstün Allah olunca, O’nun yarattıklarının kendi aralarında üstünlük vehmini yaşamaları takva bilincine aykırı düşer.
Hadisteki açıklamanın hac ibadeti ortamında yapılmış olması oldukça anlamlıdır. Çünkü bu ibadet insanlar arasında farklılık oluşturduğunu zannettiğiniz mal, makam, rütbe gibi beşeri değer ölçülerinin basiret gözü karşısında bir değer taşımadığını yaşatarak göstermektedir. Hz. Peygamber’in uyarısı, evrensel bir yöneliş olan Allah inancı temelli bir bakış açısı ve davranış modeli sunarken, diğer yandan da haccın manevi havası içinde fiilen yaşanan olguyu tescil etmiş oluyor. Hac ibadeti maddi yapımızın bir gün yok olacağını, dünyalık neyimiz varsa hepsinin emanet olduğunu bize hatırlatan bir ruh hâline sokuyor bizi. Bu ruh hali her yaratılıştaki insanı sarıp sarmalar, çok kere davranışlara ve duygulara, ifade kalıbına dökülemeyen bir hava hâkim olur. Öyle bir haldir ki bu, ortaya çıkması için bir itici güce ihtiyaç hissedilmez; kendimizi içinde buluveririz. Her renkten, her ırktan ve her dilden insanlarla aramızda çok özel bir dil sayesinde bağ kurabiliyoruz. Bu dil bazen bir ışıltılı bakış, bazen bir işaret, bazen bir tebessüm olabiliyor. Anlaşarak tek vücut, tek yürek olup tek hedefi gözettiğimizi hâl dilinizle ortaya koyuyoruz. Usta ellerin yedi rengin tonlarını buluşturarak oluşturduğu sanat harikası tablo gibi sağlam ve değerli bir çerçeve içinde, iman çerçevesi içinde bütünleşiyoruz. Kinlerin, husumetlerin, madde hâkimiyetinin kaybolup yerini iman kardeşliği iklimine bırakması aşılmaz denilen engelleri aşılır kılıyor; açılmaz sanılan kapıları açıyor. Amerikalı zenci lider Malcolm X (1925- 1965) hac hatıralarında diyor ki:
“Dünyanın her yerinden gelen yüz binlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutun da Afrikalı kara derililere kadar. Ama tümümüz de birlik ve kardeşlik anlayışına bağlı kalarak aynı ibadeti yapmakla bütünleşiyorduk; oysa Amerika’da gördüklerimize bakıp beyazlarla ötekiler arasında hiçbir zaman kardeşlik diye bir şeyin var olamayacağına inanırdık.”
“Benden duyduğunuz bu sözler karşısında, kim bilir, şaşırıp kalacaksınız. Ama hac sırasında gördüklerim eskiden beri sahip olduğum düşünce kalıplarının birçoklarını yeni baştan düzene sokmamı ve eskiden beri sürdürdüğüm birçok yanlışlıkları bir yana itmemi gerekli kılmıştır.”
“İslam dünyasına geleli on bir gün oluyor. O gün bu gündür de, gözleri maviler mavisi, saçları sarılar sarısı ve tenleri beyazlar beyazı olan Müslüman kardeşlerle aynı Allah’a inandığımız için aynı tabaklardan yemek yemekteyiz, aynı yataklarda (yani halılarda) uyumaktayız. Ve gene “beyaz” Müslümanların sözlerinde, davranışlarında, tutumlarında; Nijerya’dan, Sudan’dan, Gana’dan gelen Afrikalı siyah Müslümanların samimiyetinin aynısını bulmaktayım. Hepimiz gerçekten kardeş gibiyiz, çünkü bu insanların aynı Tanrı’ya yönelen inançları, kafalarındaki tüm ‘beyaz’ imajları, davranışlarındaki tüm ‘beyaz’ imajları, tutumlarındaki tüm ‘beyaz’ imajları silip atmıştır.” (Alex Haley, Malcolm X, Tercüme: Yaşar Kaplan, İstanbul, 2003, s. 544-545.)
Hac ibadetinin ruhumuza üflediği manalar bize, kulluk rütbesinin, eşitlik bilincini besleyen ana kaynak olduğunu söylüyor.
16 Kasım 2011 Çarşamba
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Geçtiğimiz günlerde Van ve Erciş’te meydana gelen deprem, millet olarak hepimizi derinden etkiledi, hep birlikte üzüntüsünü yüreklerimizde hissettik. Depremde canlarını kaybeden kardeşlerimize Yüce Allah’tan rahmet, yaralı olanlara acil şifa; yakınlarına, meşakkate ve sıkıntıya karşı güç, direnç ve sabır niyaz ediyorum. Rabbimiz böyle bela ve musibetlerden milletimizi ve tüm insanlığı daima muhafaza eylesin.
Hangi nedenlerle meydana gelirse gelsin, tabii afetlere karşı maddi ve manevi bütün tedbirleri almak gerektiği bilinen bir gerçektir. Hayatın bir imtihan olduğuna inanan, ölümün yokluk ve hiçlik anlamına gelmediğini bilen müminler için depremleri ve her türlü musibeti anlamak ve doğru okumak zor olmasa gerektir. Kutsal Kitabımız’ın ‘zelzele’ olarak ifade ettiği depremi, insanın sorumluluğunu ortadan kaldıracak şekilde sadece bir doğa olayı olarak yorumlamak, ya da fay hatlarıyla izah etmek doğru olmağı gibi, Rabbimizin sonsuz kudretini yok sayarak, onu tesadüflere bağlamak da doğru değildir.
Sadece ülkemizde değil dünyanın neresinde bir gözyaşı, sıkıntı ve musibet olsa milletimizin birlik, beraberlik, yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik duygularının harekete geçmesi her türlü takdirin üzerindedir. Nitekim Van ve Erciş’te meydana gelen depremin ardından doğusuyla-batısıyla, kuzeyiyle-güneyiyle topyekûn bütün milletimizin aynı hüzün ve acıyı hissetmesi, gönül dünyamızın fay hatlarının ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Yüce Rabbimiz aziz milletimizin kalbinden ve yüreğinden bu birlik, beraberlik, kardeşlik ve dayanışma ruhunu hiçbir zaman eksik etmesin. Unutulmamalıdır ki, en büyük deprem, inanç dünyamızda, kalplerimizin ve yüreklerimizin fay hatlarında meydana gelen, dünyamızı da ahiretimizi de derinden etkileyen sarsıntılardır. Önemli olan yeryüzündeki sarsıntılar sebebiyle Allah’a olan imanımızda ve kardeşlik ilişkilerimizin zeminini oluşturan gönül dünyamızın fay hatlarında bir zelzele meydana gelmemesidir.
İbadetler, bizi Allah’a yakınlaştırmanın yanı sıra Müslüman kalma şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Kerim Kitabımız’da “Allah’a bir kulluk borcu” (Âl-i İmran, 97.) olarak tanımlanan hac ibadeti de bir semboller haritasıdır. Her aşamasında pek çok sembolü barındıran hac, bu sembollerdeki manaları bilerek karar vermek ve bu kararı eyleme dönüştürmektir. Bu yönüyle hac ibadeti, diğer ibadetlerden farklıdır; dahası diğer ibadetleri de bünyesinde toplar.
Hac, âdeta yeniden dirilişin, mahşerin provasıdır. İhram elbisesini giyen hacı adayı, daha dünyada iken sanki kefenini giymiştir. O ana kadar kıymet ölçüsü olarak bildiği; servet, makam, rütbe vb. her şey, ihramın rengi içinde erimiş; renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bu elbise onu dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutlamıştır. Bundan sonra Arafat’ta Allah’ın huzuruna gidecek, oradan mahşere çıkacak, mahşerde bir sorgulamadan geçecektir. Sonra tekrar Allah’ın evine gidecek ve oradan Peygamber Efendimiz’in ifadesiyle annesinden doğmuş gibi arınmış, temizlenmiş ve şuurlanmış olarak yeniden hayata dönecektir.
Hac, bir tevhit ve ahlak eğitimidir. Yüce Mevlamız, hacda şehvet yok, öfke yok, kötülük yok, haklı olsan dahi tartışma yok buyuruyor. (Bakara, 197.) Bunlar, İslam’ın günlük hayatta da bizden istediği önemli hasletlerdir.
“Hac, Arafat’tır”. Arafat ise önce kendini bilme, kendini bulma deneyimidir. “Kendini bilen, Rabbi’ni de bilir” fehvasınca, önce kendini tanıma, ardından da Rabbini tanımadır. Yani hac, hakikati bilmek, tanımak, anlamak ve kavramak demektir. Hac, ârif olup, Marifetullah’a ermektir. Dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir.
Hac, dünyadaki bütün Müslümanların bir araya gelip tanıştıkları evrensel bir kongredir. Bu anlamda Müslüman’ın hayatındaki en anlamlı yolculuğu olan hac, aynı zamanda bir dönüm noktası, bir silkiniş, diriliş ve yeniden doğuştur. Artık bu silkinişi ve dirilişi yaşayan hacıların kazandıkları güzellikleri dünyanın dört bir tarafına taşımalarının vakti gelmiştir.
Geçtiğimiz günlerde Van ve Erciş’te meydana gelen deprem, millet olarak hepimizi derinden etkiledi, hep birlikte üzüntüsünü yüreklerimizde hissettik. Depremde canlarını kaybeden kardeşlerimize Yüce Allah’tan rahmet, yaralı olanlara acil şifa; yakınlarına, meşakkate ve sıkıntıya karşı güç, direnç ve sabır niyaz ediyorum. Rabbimiz böyle bela ve musibetlerden milletimizi ve tüm insanlığı daima muhafaza eylesin.
Hangi nedenlerle meydana gelirse gelsin, tabii afetlere karşı maddi ve manevi bütün tedbirleri almak gerektiği bilinen bir gerçektir. Hayatın bir imtihan olduğuna inanan, ölümün yokluk ve hiçlik anlamına gelmediğini bilen müminler için depremleri ve her türlü musibeti anlamak ve doğru okumak zor olmasa gerektir. Kutsal Kitabımız’ın ‘zelzele’ olarak ifade ettiği depremi, insanın sorumluluğunu ortadan kaldıracak şekilde sadece bir doğa olayı olarak yorumlamak, ya da fay hatlarıyla izah etmek doğru olmağı gibi, Rabbimizin sonsuz kudretini yok sayarak, onu tesadüflere bağlamak da doğru değildir.
Sadece ülkemizde değil dünyanın neresinde bir gözyaşı, sıkıntı ve musibet olsa milletimizin birlik, beraberlik, yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik duygularının harekete geçmesi her türlü takdirin üzerindedir. Nitekim Van ve Erciş’te meydana gelen depremin ardından doğusuyla-batısıyla, kuzeyiyle-güneyiyle topyekûn bütün milletimizin aynı hüzün ve acıyı hissetmesi, gönül dünyamızın fay hatlarının ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Yüce Rabbimiz aziz milletimizin kalbinden ve yüreğinden bu birlik, beraberlik, kardeşlik ve dayanışma ruhunu hiçbir zaman eksik etmesin. Unutulmamalıdır ki, en büyük deprem, inanç dünyamızda, kalplerimizin ve yüreklerimizin fay hatlarında meydana gelen, dünyamızı da ahiretimizi de derinden etkileyen sarsıntılardır. Önemli olan yeryüzündeki sarsıntılar sebebiyle Allah’a olan imanımızda ve kardeşlik ilişkilerimizin zeminini oluşturan gönül dünyamızın fay hatlarında bir zelzele meydana gelmemesidir.
İbadetler, bizi Allah’a yakınlaştırmanın yanı sıra Müslüman kalma şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Kerim Kitabımız’da “Allah’a bir kulluk borcu” (Âl-i İmran, 97.) olarak tanımlanan hac ibadeti de bir semboller haritasıdır. Her aşamasında pek çok sembolü barındıran hac, bu sembollerdeki manaları bilerek karar vermek ve bu kararı eyleme dönüştürmektir. Bu yönüyle hac ibadeti, diğer ibadetlerden farklıdır; dahası diğer ibadetleri de bünyesinde toplar.
Hac, âdeta yeniden dirilişin, mahşerin provasıdır. İhram elbisesini giyen hacı adayı, daha dünyada iken sanki kefenini giymiştir. O ana kadar kıymet ölçüsü olarak bildiği; servet, makam, rütbe vb. her şey, ihramın rengi içinde erimiş; renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bu elbise onu dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutlamıştır. Bundan sonra Arafat’ta Allah’ın huzuruna gidecek, oradan mahşere çıkacak, mahşerde bir sorgulamadan geçecektir. Sonra tekrar Allah’ın evine gidecek ve oradan Peygamber Efendimiz’in ifadesiyle annesinden doğmuş gibi arınmış, temizlenmiş ve şuurlanmış olarak yeniden hayata dönecektir.
Hac, bir tevhit ve ahlak eğitimidir. Yüce Mevlamız, hacda şehvet yok, öfke yok, kötülük yok, haklı olsan dahi tartışma yok buyuruyor. (Bakara, 197.) Bunlar, İslam’ın günlük hayatta da bizden istediği önemli hasletlerdir.
“Hac, Arafat’tır”. Arafat ise önce kendini bilme, kendini bulma deneyimidir. “Kendini bilen, Rabbi’ni de bilir” fehvasınca, önce kendini tanıma, ardından da Rabbini tanımadır. Yani hac, hakikati bilmek, tanımak, anlamak ve kavramak demektir. Hac, ârif olup, Marifetullah’a ermektir. Dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir.
Hac, dünyadaki bütün Müslümanların bir araya gelip tanıştıkları evrensel bir kongredir. Bu anlamda Müslüman’ın hayatındaki en anlamlı yolculuğu olan hac, aynı zamanda bir dönüm noktası, bir silkiniş, diriliş ve yeniden doğuştur. Artık bu silkinişi ve dirilişi yaşayan hacıların kazandıkları güzellikleri dünyanın dört bir tarafına taşımalarının vakti gelmiştir.
10 Kasım 2011 Perşembe
Hacc: Bir Yaratılış Gösterisi
Hacc, temelde kişinin Allah'a doğru yükselmesidir. Adem'in yaratılış felsefesinin sembolik bir gösterisidir. Biraz daha açıklayacak olursak, hacc ibadeti pek çok şeylerin aynı anda gösterilmesidir, bir "yaratılış gösterisi", bir "tarih gösterisi", "birlik gösterisi", İslamî düzen gösterisi" ve bir "ümmet gösterisi."
Bu gösteride şu unsurlar vardır: Allah, sahnenin yöneticisidir. Gösterilen tema, rol alan kişilerin hareketleridir. Adem, İbrahim, Hacer ve Şeytan başlıca karakterlerdir. Sahneler Mescidü'l Haram, haram bölge (mıntıka-i haram), Mes'a (Safa-Merve arası), Arafat, Meş'ar (Arafat'la Mina arasında hacıların gece kaldığı ve şeytan taşlamak için taş topladığı yer) ve Mina'dır. Önemli semboller, Kâbe, Safa, Merve, gündüz, gece, güneş ışığı, güneşin batışı ve kurbandır. Kostüm ve makyaj, ihram, halk ve taksirdir. Son olarak da bu gösterideki rollerin tek oyuncusu bir kişidir; yani sen!
Erkek ve kadın, genç ve yaşlı, siyah veya beyaz, ne olursan ol, gösterinin en önemli özelliğisin. Allah'la Şeytan arasındaki karşılaşmada Adem, İbrahim ve Hacer'in rolü senin tarafından oynanır.
Her yıl dünyanın her tarafından gelen Müslümanlar bu büyük "gösteri"de yer almaya teşvik edilir. Herkes eşit kabul edilir. Hiçbir ırk, cinsiyet ve sosyal statü ayrımı yapılmaz.
Mikat: Kefene Girilen Nokta
(...)
Gösteri Mikat'ta başlar. Bu noktada aktör (insan) elbiselerini değiştirmelidir. Niçin? Çünkü kişinin elbisesi, kendisi kadar karakterini de örter. Bir başka deyimle, kişi elbise giymez, fakat gerçekte elbiseler onu gizler.
Elbiseler, model, tercih, mevki ve farklılığı sembolize eder. İnsanlar arasında "ayrılığa" neden olan suni sınırlar çizer. Pek çok durumda insanlar arasındaki ayrışma, "ayrıcalığı" doğurur. Daha açık bir deyimle "biz" değil, "ben" kavramı ortaya çıkar. "Ben", ırkımı, kabilemi, sınıfımı, grubumu, mevkiimi, ailemi, değerlerimi anlatmada kullanılır, bir insan olarak "beni" değil.
(...)
Şimdi elbiseni çıkar. Onları Mikat'ta bırak. Düz, beyaz kumaştan yapılmış kefeni giy. Herkes gibi giyineceksin. "Aynılık" ortaya çıksın. Bir, parçacık halinde kalabalığa katıl, bir damla olarak okyanusa dal.
(...)
Sahne, hüküm günü gibidir. Bir ufuktan diğerine bir "beyazlar seli" akar. Herkes kefen giymektedir. Cesetler Mikat'ta bırakılmış ve ruhlar buraya gelmiştir. Ne isimler, ne ırklar, ne de sosyal mevkiler bu büyük birleşimde bir farklılık meydana getirmez. Eşsiz bir birlik havası hâkimdir. Allah'ın birliğini ilan eden bir insan gösterisidir bu.
(...)
Haccı eda etmeden önce, insanlar insan olma özelliklerini kaybetmişlerdi. Kuvvet, servet, kabile, ülke ve ırklarla kendilerinden kopmuşlardı. Hayatları sadece bir "varolmaktan" öte geçmiyordu. Sonunda hacc ibadeti kendilerini keşfetmelerini sağladı. Şimdi, birbirlerini "bir" olarak ve bir tek "fert" olarak algılıyorlar, başka bir şey değil!
Lebbeyk: Sömürü ve Despotizmden Allah'a Yükselme
Allah'a koş! İhramlıyken, "lebbeyk" de. Allah seni çağırıyor. Artık O'na cevap verme ve tamamen itaat etme zamanıdır: "Lebbeyk [buyur] Allah'ım lebbeyk; hamd ve nimet senin için, mülk de senin için. Senin ortağın yok, lebbeyk!"
Dünyanın sömürücü, dolandırıcı ve despotik süper güçlerini reddeden insanlar bağırıyorlar: "Lebbeyk, Allahumme lebbeyk!" Düşün ey insan; manyetik bir alanda bir demir parçacığı gibisin! Mirac'a giden yolun üzerinde göğe doğru uçan bir milyon beyaz kuşun arasında sanki...
Hacc: Kabe'ye Değil, Allah'a Doğru Hareket!
Sonsuzluğa doğru varmaya karar verdikten sonra hacca başlarsın. Hacc, Kâbe'ye doğru değil, Allah'a doğru sonsuz bir harekettir. Kâbe artık hiçbir şeyin yapılamadığı son değil, başlangıçtır.
(...)
Mekke'ye gelmeden önce kendi ülkende sürgün hayatı yaşayan bir yabancıydın. Ama şimdi, Allah'ın ailesine katılmaya çağrıldın. İnsanlık, dünyanın en kıymetli ailesi bu eve çağrılır. Bir fert olarak eğer kendini düşünüyorsan, kimsesiz, evsiz ve barınaksız bir yabancı olduğunu hissedeceksin. Bu nedenle, benliğinden gelen eğilimleri at; işte o zaman Ev'e girip aileye katılmaya hazırsın demektir.
Tavaf: Tevhid Fikrinin Kristalize Hareketi
Bu [tavaf], tüm dünyanın bir benzeridir. Bir parçacığın (insanın) yönlendirilişini içine alan tevhid fikri üzerine kurulmuş düzenin bir örneğidir. Allah varlığın ortasındadır; bu bir günlük geçici dünyanın odak noktasındadır. Fakat sen olduğundan olman gerekene doğru durum değiştiren hareketli bir parçacıksın.
(...)
Eğer hâlâ kendinleysen, tavaf eden insan çemberinin gerçek bir parçası değilsin. Irmağın içinde değil, kenarında duran bir misafir gibi oluyorsun. Ama kendilerinden kopanlar canlıdırlar ve toplumca hareket etmektedirler.
Senin İsmail'in kim veya ne?
İbrahim'in sahnesi Mina'dasın şu anda; İbrahim gibi davranmak üzeresin. O, oğlu İsmail'i kurban etmek için getirmişti. Senin İsmail'in kim veya ne? Mevkiin mi? Şerefin mi? Mesleğin mi? Paran mı? Evin mi? Çiftliğin mi? Araban mı? Aşkın mı? Bilgin mi? Sosyal sınıfın mı? Sanatın mı? Elbisen mi? Hayatın mı? Gençliğin mi? Güzelliğin mi? Hangisi... Ben bilemem. Fakat sen kendini bilirsin. Kim ve ne olursa olsun, beraberinde buraya kurban etmek için getirmelisin. Sana hangisini olduğunu söyleyemem, ama yardımcı olmak için bazı ipuçları verebilirim; inancını ne zayıflatıyorsa, sorumluluk kabul etmekten ne geri çeviriyorsa, çağrıyı duymana ne ve gerçeği itiraf etmene ne engel oluyorsa, "kaçma"ya ne zorluyorsa, rahatın için bahaneler bulmana ne yol açıyorsa, seni kör ve sağır ediyorsa... işte odur kurban edeceğin!
Hacdan Sonra: Makam-ı İbrahim'desin Artık
Şimdi Makam-ı İbrahim'de duruyorsun ve O'nun rolünü oynayacaksın; O'nun gibi yaşayacak ve inancının Kâbe'sinin mimarı olacaksın. İnsanları içinde yaşadıkları bataklıktan kurtar. Ayağa kalkmalarına yardım et ve onlara yön ver. Onları hacca çağır, tavaf etmeye çağır. İbrahim'in niteliklerini kazanmak için tavaf etmeye çağır. İbrahim'in niteliklerini kazanmak için, tavafa katılıp bencilliğini bırakarak temizlendikten sonra yolunu izlemek için Allah'a söz verdin. Allah şahidindir.
Ülkeni güvenlik ülkesi yap, çünkü emin bölgedesin (Mıntıka-i Haram).
Zamanını saygıdeğer bir zamana (Zaman-ı Haram) çevir, her zaman ihramlıymışsın gibi.
Yeryüzünü kutsal mescid (Mescid-i Haram) yap, çünkü kutsal mesciddesin.
Çünkü, yeryüzü Allah'ın mescididir.
Ama şimdi, "öyle olmadığını" görüyorsun!
Bu gösteride şu unsurlar vardır: Allah, sahnenin yöneticisidir. Gösterilen tema, rol alan kişilerin hareketleridir. Adem, İbrahim, Hacer ve Şeytan başlıca karakterlerdir. Sahneler Mescidü'l Haram, haram bölge (mıntıka-i haram), Mes'a (Safa-Merve arası), Arafat, Meş'ar (Arafat'la Mina arasında hacıların gece kaldığı ve şeytan taşlamak için taş topladığı yer) ve Mina'dır. Önemli semboller, Kâbe, Safa, Merve, gündüz, gece, güneş ışığı, güneşin batışı ve kurbandır. Kostüm ve makyaj, ihram, halk ve taksirdir. Son olarak da bu gösterideki rollerin tek oyuncusu bir kişidir; yani sen!
Erkek ve kadın, genç ve yaşlı, siyah veya beyaz, ne olursan ol, gösterinin en önemli özelliğisin. Allah'la Şeytan arasındaki karşılaşmada Adem, İbrahim ve Hacer'in rolü senin tarafından oynanır.
Her yıl dünyanın her tarafından gelen Müslümanlar bu büyük "gösteri"de yer almaya teşvik edilir. Herkes eşit kabul edilir. Hiçbir ırk, cinsiyet ve sosyal statü ayrımı yapılmaz.
Mikat: Kefene Girilen Nokta
(...)
Gösteri Mikat'ta başlar. Bu noktada aktör (insan) elbiselerini değiştirmelidir. Niçin? Çünkü kişinin elbisesi, kendisi kadar karakterini de örter. Bir başka deyimle, kişi elbise giymez, fakat gerçekte elbiseler onu gizler.
Elbiseler, model, tercih, mevki ve farklılığı sembolize eder. İnsanlar arasında "ayrılığa" neden olan suni sınırlar çizer. Pek çok durumda insanlar arasındaki ayrışma, "ayrıcalığı" doğurur. Daha açık bir deyimle "biz" değil, "ben" kavramı ortaya çıkar. "Ben", ırkımı, kabilemi, sınıfımı, grubumu, mevkiimi, ailemi, değerlerimi anlatmada kullanılır, bir insan olarak "beni" değil.
(...)
Şimdi elbiseni çıkar. Onları Mikat'ta bırak. Düz, beyaz kumaştan yapılmış kefeni giy. Herkes gibi giyineceksin. "Aynılık" ortaya çıksın. Bir, parçacık halinde kalabalığa katıl, bir damla olarak okyanusa dal.
(...)
Sahne, hüküm günü gibidir. Bir ufuktan diğerine bir "beyazlar seli" akar. Herkes kefen giymektedir. Cesetler Mikat'ta bırakılmış ve ruhlar buraya gelmiştir. Ne isimler, ne ırklar, ne de sosyal mevkiler bu büyük birleşimde bir farklılık meydana getirmez. Eşsiz bir birlik havası hâkimdir. Allah'ın birliğini ilan eden bir insan gösterisidir bu.
(...)
Haccı eda etmeden önce, insanlar insan olma özelliklerini kaybetmişlerdi. Kuvvet, servet, kabile, ülke ve ırklarla kendilerinden kopmuşlardı. Hayatları sadece bir "varolmaktan" öte geçmiyordu. Sonunda hacc ibadeti kendilerini keşfetmelerini sağladı. Şimdi, birbirlerini "bir" olarak ve bir tek "fert" olarak algılıyorlar, başka bir şey değil!
Lebbeyk: Sömürü ve Despotizmden Allah'a Yükselme
Allah'a koş! İhramlıyken, "lebbeyk" de. Allah seni çağırıyor. Artık O'na cevap verme ve tamamen itaat etme zamanıdır: "Lebbeyk [buyur] Allah'ım lebbeyk; hamd ve nimet senin için, mülk de senin için. Senin ortağın yok, lebbeyk!"
Dünyanın sömürücü, dolandırıcı ve despotik süper güçlerini reddeden insanlar bağırıyorlar: "Lebbeyk, Allahumme lebbeyk!" Düşün ey insan; manyetik bir alanda bir demir parçacığı gibisin! Mirac'a giden yolun üzerinde göğe doğru uçan bir milyon beyaz kuşun arasında sanki...
Hacc: Kabe'ye Değil, Allah'a Doğru Hareket!
Sonsuzluğa doğru varmaya karar verdikten sonra hacca başlarsın. Hacc, Kâbe'ye doğru değil, Allah'a doğru sonsuz bir harekettir. Kâbe artık hiçbir şeyin yapılamadığı son değil, başlangıçtır.
(...)
Mekke'ye gelmeden önce kendi ülkende sürgün hayatı yaşayan bir yabancıydın. Ama şimdi, Allah'ın ailesine katılmaya çağrıldın. İnsanlık, dünyanın en kıymetli ailesi bu eve çağrılır. Bir fert olarak eğer kendini düşünüyorsan, kimsesiz, evsiz ve barınaksız bir yabancı olduğunu hissedeceksin. Bu nedenle, benliğinden gelen eğilimleri at; işte o zaman Ev'e girip aileye katılmaya hazırsın demektir.
Tavaf: Tevhid Fikrinin Kristalize Hareketi
Bu [tavaf], tüm dünyanın bir benzeridir. Bir parçacığın (insanın) yönlendirilişini içine alan tevhid fikri üzerine kurulmuş düzenin bir örneğidir. Allah varlığın ortasındadır; bu bir günlük geçici dünyanın odak noktasındadır. Fakat sen olduğundan olman gerekene doğru durum değiştiren hareketli bir parçacıksın.
(...)
Eğer hâlâ kendinleysen, tavaf eden insan çemberinin gerçek bir parçası değilsin. Irmağın içinde değil, kenarında duran bir misafir gibi oluyorsun. Ama kendilerinden kopanlar canlıdırlar ve toplumca hareket etmektedirler.
Senin İsmail'in kim veya ne?
İbrahim'in sahnesi Mina'dasın şu anda; İbrahim gibi davranmak üzeresin. O, oğlu İsmail'i kurban etmek için getirmişti. Senin İsmail'in kim veya ne? Mevkiin mi? Şerefin mi? Mesleğin mi? Paran mı? Evin mi? Çiftliğin mi? Araban mı? Aşkın mı? Bilgin mi? Sosyal sınıfın mı? Sanatın mı? Elbisen mi? Hayatın mı? Gençliğin mi? Güzelliğin mi? Hangisi... Ben bilemem. Fakat sen kendini bilirsin. Kim ve ne olursa olsun, beraberinde buraya kurban etmek için getirmelisin. Sana hangisini olduğunu söyleyemem, ama yardımcı olmak için bazı ipuçları verebilirim; inancını ne zayıflatıyorsa, sorumluluk kabul etmekten ne geri çeviriyorsa, çağrıyı duymana ne ve gerçeği itiraf etmene ne engel oluyorsa, "kaçma"ya ne zorluyorsa, rahatın için bahaneler bulmana ne yol açıyorsa, seni kör ve sağır ediyorsa... işte odur kurban edeceğin!
Hacdan Sonra: Makam-ı İbrahim'desin Artık
Şimdi Makam-ı İbrahim'de duruyorsun ve O'nun rolünü oynayacaksın; O'nun gibi yaşayacak ve inancının Kâbe'sinin mimarı olacaksın. İnsanları içinde yaşadıkları bataklıktan kurtar. Ayağa kalkmalarına yardım et ve onlara yön ver. Onları hacca çağır, tavaf etmeye çağır. İbrahim'in niteliklerini kazanmak için tavaf etmeye çağır. İbrahim'in niteliklerini kazanmak için, tavafa katılıp bencilliğini bırakarak temizlendikten sonra yolunu izlemek için Allah'a söz verdin. Allah şahidindir.
Ülkeni güvenlik ülkesi yap, çünkü emin bölgedesin (Mıntıka-i Haram).
Zamanını saygıdeğer bir zamana (Zaman-ı Haram) çevir, her zaman ihramlıymışsın gibi.
Yeryüzünü kutsal mescid (Mescid-i Haram) yap, çünkü kutsal mesciddesin.
Çünkü, yeryüzü Allah'ın mescididir.
Ama şimdi, "öyle olmadığını" görüyorsun!
3 Kasım 2011 Perşembe
Kutsal Yolun Yolcusu
Kalbi kafese konulmuş bir kuş gibiydi, çırpınıyor, çırpınıyordu. Neredeyse kalp atışlarını kulakları duyuyordu. Hatta yanında oturan bile duyuyor olabilirdi. Çünkü kura ile hacca gidecekler ilan ediliyordu. Bu üçüncü başvurusuydu. İlk ikisinde hac kurasında adı çıkmamıştı. Üzülmüş, ağlamış ancak “Allahım, vardır bir bildiğin” diyerek kendini teselli etmeye çalışmış, asla ümidini kaybetmemişti. Şimdi ise yeni kuralar çekiliyordu. Adının gidecekler listesinde ilan edildiğini görünce önce başı döndü, gözlerinden yaşlar süzülürken, derin bir oh çekip, “Şükürler olsun Rabbim” dedi. Bedeni kura salonunda kaldı, ruhu başka yerlere daldı. Haccı, Hacer’i, İbrahim’i, İsmail’i düşündü:
Allah (c.c.) emretti, Hz. İbrahim oğlu İsmail’le kuş uçmaz, kervan geçmez, ot yeşermez, kurak bir bölgede Kâbe’yi inşa etti. Allah (c.c.) emretti, Hz. İbrahim kimsenin bilmediği, görmediği Kâbe’ye insanları ibadete davet etti. Allah’ın emrine, peygamberin davetine gücü yeten Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ümmetleri de bu davete icabete gayret etti. “Şükürler olsun Rabbim beni Hz. Muhammed’e ümmet ettin, ben de hac davetine icabete gayret ettim.”
Müslümanlar ırk, dil, coğrafya, renk... fark etmeden hac için dünyanın dört bir yanından Kâbe’ye akın etmekteler. Ülkemden de her yıl binlerce kişi Kâbe’yi ziyaret etmek, bu kutsal yolculuğun yolcuları olmak için can atmaktalar. Ama maalesef kimi kişisel kimi de başka nedenlerle bu yolculuğa çıkma şansına eremiyor. “Şükürler olsun Rabbim, bana bu kutsal yolculuğa çıkma şansı verdin”. Kâbe ve peygamber mescidini görme, sevgiye, sevgiliye kavuşma heyecanıyla sarmalandı, ürperdi. “Hemen hazırlıklara başlamalıyım. Hiç Allah’a ibadet edilen en kutsal mekâna, sevgilinin yanına hazırlıksız gidilir mi?”
Hacca hazırlık nasıl olmalı? Çok şükür artık hacca hazırlık deyince et kavurması, tarhana kurutması, yoğurt süzmesi gerekmiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere hemen her hac organizasyonu yapan kurum ve şirket yemek servisini de yapıyor. Buna en çok biz kadınlar sevindik. “Çok şükür Rabbim, ibadete ayrılması gereken kıymetli saatleri, yemek yapmaya, bulaşık yıkamaya ayırmak zorunda kalmayacağım.”
İbadetlere başlamadan önce “niyet” ederiz. Namazlarımızı kılmaya, orucumuzu tutmaya başlarken niyet ettiğimiz gibi hacca başlarken de niyet ederiz. Peygamber Efendimiz haccına başlamadan önce “Allahım! Ben haccetmek istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul buyur.” (Buhari, Hac, 2/170; Müslim, Hac, 2/841-842.) diyerek niyet ederdi. Bu niyet çok dikkat çekicidir. Hacca hazırlıklı gelmek gerektiğinin ipuçlarını da bu niyette bulabiliriz.
Bedenî (namaz, oruç gibi) veya mali (zekât, sadaka gibi) ibadetlerimizi yaparken “onu bana kolaylaştır” deme ihtiyacı hissetmiyoruz, ama hem bedenî hem de mali olan hac ibadetine başlamadan önce Allah’tan bize kolaylık vermesini istiyoruz. Demek ki hacda bir dizi güçlükle karşılaşacağız. Ama her güçlükte bir kolaylık veren (İnşirah, 5.) Allah, hac ibadetini yerine getirirken de bize kolaylıklar verecektir. Fakat hemen her şeyde olduğu gibi Allah’tan bir şeyi dilemeden önce kendi üzerimize düşeni yapmamız gerekir. “Rabbim, bana haccımı en güzel şekilde ifa edebilmem için gerekli hazırlıkları yapabilmemi nasip et.”
Hac meşakkattir. (Hadis.) Hac iki zıddın birleşmesidir. (Ali Şeriati, Hac, s. 77, Fecr Yay. Ankara 2010.) Hacda madde de önemlidir, mana da. Öyleyse hazırlıklarım da öyle olmalı. Hacda karşılaşacağım meşakkati en aza indirebilmem için, ben de hac yolculuğuna maddi ve manevi yani bedenî ve ruhî hazırlıklarla çıkmalıyım.
Önce maddi, bedenî hazırlıkla başlayalım. Maddi hazırlık deyince aklımıza önce para gelebilir. Helal kazançla yola çıkmak “elde var bir” diyeceğimiz hazırlıktır. Çok şükür Rabbime, rızkıma haram karıştırmamaya özen gösterdim. Maddiden kastım; bedenîdir. Haccın meşakkatini yüklenebilmek ve bol bol ibadet yapabilmek için bedeni hacca hazırlamak gereklidir. Bunun için; hacca gitmeden önce yeme-içmeye, hasta olmamaya dikkat edilmeli. Gerekiyorsa bir doktor kontrolünden geçip gerekli tedavi ve vitamin takviyesi ile koruyucu aşılar yaptırmalıyım. Tıpkı uzun yola çıkmadan aracımızın yağını, suyunu, frenini, lastiklerini vs. kontrol ettiğimiz gibi. Ayrıca, her gün spor yapıp kondisyon tutmak lazım. Spor deyince sporcular gibi profesyonel kondisyon tutmayı kastetmiyorum. Düzenli yürüyüşler bile yeterli olabilir. Maalesef spor yapma alışkanlığım yok. Ama hac zamanına kadar biraz zamanım var. Bu süre içinde her gün düzenli yürüyüş yapar ve bu yürüyüşün mesafesini düzenli artırırsam hac için gerekli kondisyonu kazanabilirim. Böylece hacda daha kolay ve daha çok tavaf ve say yapabilirim. Hac için yapacağım bedenî hazırlıklar hem hac ibadetime, hem de yaşam kaliteme çok şey katacaktır.
Gelelim manevi, ruhi hazırlıklara. Hac toplu halde zamana bağlı olarak yapılan bir ibadettir. Namazı tek başına kılabilirsin, orucu da tutarken bireysel hareket edebilirsin. Ama hac öyle değil. Hacca gidişten dönüşe kadar hep birileriyle birlikte olmak, hac ibadeti sürecinde bulunduğun mekânını binlerce kişiyle paylaşmak zorundasın. Hacda “ben” duygusunu mümkün olduğunca köreltmen gereklidir. Hac sabırdır. Hem biliyoruz ki “Allah sabredenleri sever.” (Al-i İmran, 146.) İbadet ederken, yemek, asansör, otobüs vs. sırasında beklerken sabır gerekir. Beş dakika önce yiyeceğiz, otobüste iyi yerde oturacağız, asansöre önce bineceğiz, Kâbe’yi en iyi gören yerde namaz kılacağız, Hacerü’l-Esved’e dokunacağız, Hicr’de namaz kılacağız vs. diye din kardeşlerimizi tartaklamak, incitmek ne üzücü şeydir. Hacılar o yıl Müslümanların seçilmiş davetlileri, Allah’ın misafirleridir. Mümin kardeşine gülümsemek bile sadaka hükmündeyken, hiç misafir olunan o mübarek beldede kaba saba davranıp kul hakkına girilir mi? Allah’ın rızasını kazanacağız diye gittiğimiz o kutlu mekânda kul hakkına tecavüz edilir mi? Biliyoruz ki, Allah şehitlerin bile günahlarını affederken kul hakkını hariç tutuyor. (Müslim, Sahih, İmare, 119.) Hacca gitmeden sabretme ve kul hakkına özen gösterme konularında nefsimizi terbiye etmemiz gereklidir.
Şeytan, daha çok Allah yolunda, doğru yol üzerinde olanlara musallat olurmuş. Galiba bunda doğruluk payı var. Zira bazı kişilerin hacca dost-arkadaş olarak gidip küs ve dargın olarak döndüğüne şahit oluyor ya da duyuyoruz. Şeytan taşlamanın sembolik bazı anlamları vardır. Şeytanlaşan ve bizi yanlış davranmaya iten nefsimize prim vermemeli, onu da orada taşlamaya kendimizi hazırlamalıyız.
Hacda yemede, içmede, uykuda, sağlıkta, hediye getirmekte gösterilen özen, haccın ruhunu anlamada da gösterilmelidir. Haccın menasiklerini (ibadet ederken gerekli olan usul, yol ve tarz) yerine getirirken gösterilen dikkat ve özen kadar haccın içeriği ve manasını da idrak etmeye özen göstermek gerekli, bunun için hazırlanmalıdır. Bu da hacca gitmeden, hac konusunda bilgilenmekle olur. Hacca gitmeden önce, Hacca götüren kurumun sunduğu tüm bilgi kaynaklarını kullanmalı, çeşitli kaynaklardan hacla ilgili bilgi ve idrakimizi geliştirmeliyiz.
Hacca gitmeden önce Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hacer annemizi iyi öğrenmeliyim. Onları iyi öğrenen haccın ruhunu anlar. Hz İsmail’in canını, Hz. İbrahim’in cananını Allah’a fedaya hazır ruhları, Hz. Hacer’in susuz, bitkisiz bir vadide Allah’a teslimiyet ve tevekkülünü hikâye gibi okuyup dinledim. Şimdi iyi öğrenmeliyim ki onları, hacda hissedebileyim. Tavaf, say vs. yapıp, kurban kesecek yani Hz. İbrahim, İsmail ve Hacer’in sembolik temsilcileri olacağız, onların teslim, tevekkül ve sabır ruhlarını iyi kavramalı, ona göre davranmalıyım. Ne mutlu Hz. İbrahim, İsmail ve Hacer’i en iyi temsil etme hazırlığında olanlara ve temsil etmeye gayret gösterenlere. “Rabbim beni de onlardan eyle.”
Son duasını biraz sesli etmişti galiba. “Amin” diyen görevlinin sesiyle kendine geldi. “Yapacak çok işim var” diyerek uçarcasına çıktı kura salonundan.
Allah (c.c.) emretti, Hz. İbrahim oğlu İsmail’le kuş uçmaz, kervan geçmez, ot yeşermez, kurak bir bölgede Kâbe’yi inşa etti. Allah (c.c.) emretti, Hz. İbrahim kimsenin bilmediği, görmediği Kâbe’ye insanları ibadete davet etti. Allah’ın emrine, peygamberin davetine gücü yeten Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ümmetleri de bu davete icabete gayret etti. “Şükürler olsun Rabbim beni Hz. Muhammed’e ümmet ettin, ben de hac davetine icabete gayret ettim.”
Müslümanlar ırk, dil, coğrafya, renk... fark etmeden hac için dünyanın dört bir yanından Kâbe’ye akın etmekteler. Ülkemden de her yıl binlerce kişi Kâbe’yi ziyaret etmek, bu kutsal yolculuğun yolcuları olmak için can atmaktalar. Ama maalesef kimi kişisel kimi de başka nedenlerle bu yolculuğa çıkma şansına eremiyor. “Şükürler olsun Rabbim, bana bu kutsal yolculuğa çıkma şansı verdin”. Kâbe ve peygamber mescidini görme, sevgiye, sevgiliye kavuşma heyecanıyla sarmalandı, ürperdi. “Hemen hazırlıklara başlamalıyım. Hiç Allah’a ibadet edilen en kutsal mekâna, sevgilinin yanına hazırlıksız gidilir mi?”
Hacca hazırlık nasıl olmalı? Çok şükür artık hacca hazırlık deyince et kavurması, tarhana kurutması, yoğurt süzmesi gerekmiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere hemen her hac organizasyonu yapan kurum ve şirket yemek servisini de yapıyor. Buna en çok biz kadınlar sevindik. “Çok şükür Rabbim, ibadete ayrılması gereken kıymetli saatleri, yemek yapmaya, bulaşık yıkamaya ayırmak zorunda kalmayacağım.”
İbadetlere başlamadan önce “niyet” ederiz. Namazlarımızı kılmaya, orucumuzu tutmaya başlarken niyet ettiğimiz gibi hacca başlarken de niyet ederiz. Peygamber Efendimiz haccına başlamadan önce “Allahım! Ben haccetmek istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul buyur.” (Buhari, Hac, 2/170; Müslim, Hac, 2/841-842.) diyerek niyet ederdi. Bu niyet çok dikkat çekicidir. Hacca hazırlıklı gelmek gerektiğinin ipuçlarını da bu niyette bulabiliriz.
Bedenî (namaz, oruç gibi) veya mali (zekât, sadaka gibi) ibadetlerimizi yaparken “onu bana kolaylaştır” deme ihtiyacı hissetmiyoruz, ama hem bedenî hem de mali olan hac ibadetine başlamadan önce Allah’tan bize kolaylık vermesini istiyoruz. Demek ki hacda bir dizi güçlükle karşılaşacağız. Ama her güçlükte bir kolaylık veren (İnşirah, 5.) Allah, hac ibadetini yerine getirirken de bize kolaylıklar verecektir. Fakat hemen her şeyde olduğu gibi Allah’tan bir şeyi dilemeden önce kendi üzerimize düşeni yapmamız gerekir. “Rabbim, bana haccımı en güzel şekilde ifa edebilmem için gerekli hazırlıkları yapabilmemi nasip et.”
Hac meşakkattir. (Hadis.) Hac iki zıddın birleşmesidir. (Ali Şeriati, Hac, s. 77, Fecr Yay. Ankara 2010.) Hacda madde de önemlidir, mana da. Öyleyse hazırlıklarım da öyle olmalı. Hacda karşılaşacağım meşakkati en aza indirebilmem için, ben de hac yolculuğuna maddi ve manevi yani bedenî ve ruhî hazırlıklarla çıkmalıyım.
Önce maddi, bedenî hazırlıkla başlayalım. Maddi hazırlık deyince aklımıza önce para gelebilir. Helal kazançla yola çıkmak “elde var bir” diyeceğimiz hazırlıktır. Çok şükür Rabbime, rızkıma haram karıştırmamaya özen gösterdim. Maddiden kastım; bedenîdir. Haccın meşakkatini yüklenebilmek ve bol bol ibadet yapabilmek için bedeni hacca hazırlamak gereklidir. Bunun için; hacca gitmeden önce yeme-içmeye, hasta olmamaya dikkat edilmeli. Gerekiyorsa bir doktor kontrolünden geçip gerekli tedavi ve vitamin takviyesi ile koruyucu aşılar yaptırmalıyım. Tıpkı uzun yola çıkmadan aracımızın yağını, suyunu, frenini, lastiklerini vs. kontrol ettiğimiz gibi. Ayrıca, her gün spor yapıp kondisyon tutmak lazım. Spor deyince sporcular gibi profesyonel kondisyon tutmayı kastetmiyorum. Düzenli yürüyüşler bile yeterli olabilir. Maalesef spor yapma alışkanlığım yok. Ama hac zamanına kadar biraz zamanım var. Bu süre içinde her gün düzenli yürüyüş yapar ve bu yürüyüşün mesafesini düzenli artırırsam hac için gerekli kondisyonu kazanabilirim. Böylece hacda daha kolay ve daha çok tavaf ve say yapabilirim. Hac için yapacağım bedenî hazırlıklar hem hac ibadetime, hem de yaşam kaliteme çok şey katacaktır.
Gelelim manevi, ruhi hazırlıklara. Hac toplu halde zamana bağlı olarak yapılan bir ibadettir. Namazı tek başına kılabilirsin, orucu da tutarken bireysel hareket edebilirsin. Ama hac öyle değil. Hacca gidişten dönüşe kadar hep birileriyle birlikte olmak, hac ibadeti sürecinde bulunduğun mekânını binlerce kişiyle paylaşmak zorundasın. Hacda “ben” duygusunu mümkün olduğunca köreltmen gereklidir. Hac sabırdır. Hem biliyoruz ki “Allah sabredenleri sever.” (Al-i İmran, 146.) İbadet ederken, yemek, asansör, otobüs vs. sırasında beklerken sabır gerekir. Beş dakika önce yiyeceğiz, otobüste iyi yerde oturacağız, asansöre önce bineceğiz, Kâbe’yi en iyi gören yerde namaz kılacağız, Hacerü’l-Esved’e dokunacağız, Hicr’de namaz kılacağız vs. diye din kardeşlerimizi tartaklamak, incitmek ne üzücü şeydir. Hacılar o yıl Müslümanların seçilmiş davetlileri, Allah’ın misafirleridir. Mümin kardeşine gülümsemek bile sadaka hükmündeyken, hiç misafir olunan o mübarek beldede kaba saba davranıp kul hakkına girilir mi? Allah’ın rızasını kazanacağız diye gittiğimiz o kutlu mekânda kul hakkına tecavüz edilir mi? Biliyoruz ki, Allah şehitlerin bile günahlarını affederken kul hakkını hariç tutuyor. (Müslim, Sahih, İmare, 119.) Hacca gitmeden sabretme ve kul hakkına özen gösterme konularında nefsimizi terbiye etmemiz gereklidir.
Şeytan, daha çok Allah yolunda, doğru yol üzerinde olanlara musallat olurmuş. Galiba bunda doğruluk payı var. Zira bazı kişilerin hacca dost-arkadaş olarak gidip küs ve dargın olarak döndüğüne şahit oluyor ya da duyuyoruz. Şeytan taşlamanın sembolik bazı anlamları vardır. Şeytanlaşan ve bizi yanlış davranmaya iten nefsimize prim vermemeli, onu da orada taşlamaya kendimizi hazırlamalıyız.
Hacda yemede, içmede, uykuda, sağlıkta, hediye getirmekte gösterilen özen, haccın ruhunu anlamada da gösterilmelidir. Haccın menasiklerini (ibadet ederken gerekli olan usul, yol ve tarz) yerine getirirken gösterilen dikkat ve özen kadar haccın içeriği ve manasını da idrak etmeye özen göstermek gerekli, bunun için hazırlanmalıdır. Bu da hacca gitmeden, hac konusunda bilgilenmekle olur. Hacca gitmeden önce, Hacca götüren kurumun sunduğu tüm bilgi kaynaklarını kullanmalı, çeşitli kaynaklardan hacla ilgili bilgi ve idrakimizi geliştirmeliyiz.
Hacca gitmeden önce Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hacer annemizi iyi öğrenmeliyim. Onları iyi öğrenen haccın ruhunu anlar. Hz İsmail’in canını, Hz. İbrahim’in cananını Allah’a fedaya hazır ruhları, Hz. Hacer’in susuz, bitkisiz bir vadide Allah’a teslimiyet ve tevekkülünü hikâye gibi okuyup dinledim. Şimdi iyi öğrenmeliyim ki onları, hacda hissedebileyim. Tavaf, say vs. yapıp, kurban kesecek yani Hz. İbrahim, İsmail ve Hacer’in sembolik temsilcileri olacağız, onların teslim, tevekkül ve sabır ruhlarını iyi kavramalı, ona göre davranmalıyım. Ne mutlu Hz. İbrahim, İsmail ve Hacer’i en iyi temsil etme hazırlığında olanlara ve temsil etmeye gayret gösterenlere. “Rabbim beni de onlardan eyle.”
Son duasını biraz sesli etmişti galiba. “Amin” diyen görevlinin sesiyle kendine geldi. “Yapacak çok işim var” diyerek uçarcasına çıktı kura salonundan.
29 Ekim 2011 Cumartesi
BAYRAMI NASIL DEĞERLENDİRMELİ?
İlk gününü, 6 Kasım Pazar günü idrak edeceğimiz mübarek Kurban Bayramınızı tebrik eder; tüm mümin kardeşlerimiz ve İslam âlemi için hayırlı ve bereketli olmasını Allah-u Zülcelal’den niyaz ederiz..
Kurban niçin kesilir?
Elbette Allah-u Zülcelal’in her emrinin hikmetleri ve insanlar için sonsuz fayda ve faziletleri vardır. Lakin Kurban ne bu hikmetlerine mazhar olmak ne faziletlerinden faydalanmak ne de faydalarından istifade etmek için değil sadece ve sadece Allah ve Resûlü emrettiği için ve sırf Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla kesilir. Kurbanın etinden, derisinden istifade edilebilir; ancak bunlar maksat değildir. Müslüman, bütün ibadetlerini, sadece Allah-u Zülcelal’e manen yaklaşmak ve rızasını kazanmak için yapar.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, riyadan, gösterişten ve dünyevî herhangi bir maksattan uzak bir şekilde, kurban ibadetini yerine getirmektir.
Zamanımızda birçok kimse, kurban kesmeyi, maalesef, her sene düzenli bir şekilde yerine getirilen bir adet ve gelenek olarak görmektedir. Başkalarının kınamasından korunmak için veya et için kurban kesmek, Allah-u Zülcelal’in rızasına uygun değildir.
Şu ayet-i kerime bu hususa açıkça işaret etmektedir: “Onların ne etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz; fakat ona sizin takvanız ulaşır. Size olan hidayetinden dolayı, Allah’ı büyük tanıyasınız diye, böylece onları sizin hizmetinize verdi. Muhsinleri (iyilik edenleri) müjdele.” (el-Hac, 22/37)
Dolayısıyla kurban, ne adet yerini bulsun diye, ne de insanlar görsün diye değil, sadece ibadet kastıyla, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için kesilir.
Bayramı nasıl geçirmeli nasıl değerlendirmeliyiz?
Bayramı en iyi değerlendirmek, bayram algısını değiştirmekten geçer. Bunun için de bayramları şahsî tatil ve eğlence fırsatı olarak görmemeli, ümmet olarak yaşanılması gerektiği bilincini taşımalıyız. Çünkü insan tek başına bayram yapamaz. Yani, tek başına bir bayram namazı, tek başına bir bayramlaşma düşünülemeyeceği gibi, sırf kendi şahsının veya kendi ailesinin mutluluğuna hasredilmiş bir bayram da düşünülemez.
Bayramlar toplu sevinçlerin yaşandığı ve paylaşıldığı zamanlardır. Gönül kazanma seferberliğidir. Akraba ziyaretinde bulunmak, dargınları barıştırmak, yoksulları sevindirmek, hastaları ziyaret etmek, hayır duası almak ve hayırlara mazhar olmak, kısacası mümin kardeşliğinin gereklerini yerine getirmeye vesile olan mübarek günlerdir. Eğer bunları yaparsak, Bayramımız gerçekten bayram olur. Dini açıdan her zaman yapmamız gereken sosyal sorumluluklarımız için her bayram yeni bir adım yeni bir başlangıç olur ve o zaman, işte, bayramın sevincini ve huzurunu kalbinizde hissedersiniz. Aksi halde, bayramımızı sadece geçici bir tatil günü olarak geçiririz ki ahiret merkezli düşünence bu çok büyük bir kayıptır.
Şeytan ve Dostlarına Dikkat
Vehb b. Münebbih buyuruyor ki; “Şeytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafına toplanan yardakçıları (yarenleri):
- Seni öfkelendiren nedir, efendimiz? Diye sorarlar. Şeytan da onlara şu cevabı verir:
- Bu gün Allah Muhammed’in (sav) ümmetinin günahlarını affetti. Onları mutlaka nefsî arzulara ve hazlara daldırarak oyalamalısınız.”
Hal böyle iken mümin, bayramlarda diğer günlerden daha hassas olmalı, şeytan ve dostlarının saptırıcılığına, hile ve desiselerine karşı daha fazla teyakkuzda olmalıdır.
Bayramda ağız tadınızın bozulmaması için birkaç önerimiz olacak; şeytan, eski kırgınlıkları hatırlatacak, dargınların barışmamaları için her türlü oyun ve hilesini devreye sokacaktır. Geçmişte yapılanları hatırlatarak nefsi tahrik etmek suretiyle kırgınlıkları arttırmaya çalışacaktır. Ona fırsat vermemek için nefsimizin üzerine basalım. Hangi cihetten vesvese verirse versin, kulak asmayalım.
Tarafınıza yapılacak hiçbir hakarete, sözlü saldırıya cevap vermeyelim ve susun. “Bayramlarda böyle bir şey olur mu canım!” diyenleriniz olacaktır. Maalesef bayramlarda böyle şeyler oluyor. Bütün sene pusuya yatmış olan şeytan, insanlar bir araya gelince özellikle ortalığı karıştırıyor.
Bayramı bayram gibi geçirmek için şeytanın duygularınızı kullanarak sizi üzmesine de fırsat vermeyin. Çünkü bazı duygusal kimseler, aranmamaktan, ziyaret edilmemekten ve sevdikleriyle birlikte bayramı geçirememekten mahzun olurlar. Sanki dünya yıkılmış da altında kalmışlar gibi. Sanki dünyanın en yalnız insanı onlarmış gibi bir hale girebilirler.
Tamam, bayramlar birlik olunan, toplu sevinçlerin yaşandığı günlerdir. Ama sadece bundan ibaret değildirler de. Bayram gecelerini ihya etmek, Allah’ın biz müminlere bir ikramı olan bayram gecelerini ibadetle değerlendirmek çok önemlidir. Bunun kıymetini anlatmak için Ebu Ümame (ra)'den rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kim Ramazan ve kurban bayramı gecelerini, sadece Allah'tan sevap almayı umarak ibadet ve taatle geçirirse kalplerin öleceği gün onun kalbi ölmez.” (İbn Mace)
Böyle önemliyken, bayram günlerini yalnızlık duygusuyla ağlayarak değil de ibadetle, zikirle ve Kur’an okuyarak geçirin.
“Bayram Eğlencesi” adı altında yapılan programlardan uzak duralım. Bize, adeta “Eğlence işte böyle olur” diye, en hayâsız günahların işlendiği onca rezaleti yutturuveriyorlar. Biz de “Eğleniyoruz, iyi vakit geçiriyoruz” diye düşünüyoruz. Oysa baktığımız haram, duyduğumuz haram…
Kıyamet günü işlenecek günah, ne kadar acayip hayret verici ve büyük ise Bayram günü işlenen günah da öyledir. Bunun için elimizden geldiği kadar günahlardan kaçınmamız lazımdır.
Kurban niçin kesilir?
Elbette Allah-u Zülcelal’in her emrinin hikmetleri ve insanlar için sonsuz fayda ve faziletleri vardır. Lakin Kurban ne bu hikmetlerine mazhar olmak ne faziletlerinden faydalanmak ne de faydalarından istifade etmek için değil sadece ve sadece Allah ve Resûlü emrettiği için ve sırf Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla kesilir. Kurbanın etinden, derisinden istifade edilebilir; ancak bunlar maksat değildir. Müslüman, bütün ibadetlerini, sadece Allah-u Zülcelal’e manen yaklaşmak ve rızasını kazanmak için yapar.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, riyadan, gösterişten ve dünyevî herhangi bir maksattan uzak bir şekilde, kurban ibadetini yerine getirmektir.
Zamanımızda birçok kimse, kurban kesmeyi, maalesef, her sene düzenli bir şekilde yerine getirilen bir adet ve gelenek olarak görmektedir. Başkalarının kınamasından korunmak için veya et için kurban kesmek, Allah-u Zülcelal’in rızasına uygun değildir.
Şu ayet-i kerime bu hususa açıkça işaret etmektedir: “Onların ne etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz; fakat ona sizin takvanız ulaşır. Size olan hidayetinden dolayı, Allah’ı büyük tanıyasınız diye, böylece onları sizin hizmetinize verdi. Muhsinleri (iyilik edenleri) müjdele.” (el-Hac, 22/37)
Dolayısıyla kurban, ne adet yerini bulsun diye, ne de insanlar görsün diye değil, sadece ibadet kastıyla, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için kesilir.
Bayramı nasıl geçirmeli nasıl değerlendirmeliyiz?
Bayramı en iyi değerlendirmek, bayram algısını değiştirmekten geçer. Bunun için de bayramları şahsî tatil ve eğlence fırsatı olarak görmemeli, ümmet olarak yaşanılması gerektiği bilincini taşımalıyız. Çünkü insan tek başına bayram yapamaz. Yani, tek başına bir bayram namazı, tek başına bir bayramlaşma düşünülemeyeceği gibi, sırf kendi şahsının veya kendi ailesinin mutluluğuna hasredilmiş bir bayram da düşünülemez.
Bayramlar toplu sevinçlerin yaşandığı ve paylaşıldığı zamanlardır. Gönül kazanma seferberliğidir. Akraba ziyaretinde bulunmak, dargınları barıştırmak, yoksulları sevindirmek, hastaları ziyaret etmek, hayır duası almak ve hayırlara mazhar olmak, kısacası mümin kardeşliğinin gereklerini yerine getirmeye vesile olan mübarek günlerdir. Eğer bunları yaparsak, Bayramımız gerçekten bayram olur. Dini açıdan her zaman yapmamız gereken sosyal sorumluluklarımız için her bayram yeni bir adım yeni bir başlangıç olur ve o zaman, işte, bayramın sevincini ve huzurunu kalbinizde hissedersiniz. Aksi halde, bayramımızı sadece geçici bir tatil günü olarak geçiririz ki ahiret merkezli düşünence bu çok büyük bir kayıptır.
Şeytan ve Dostlarına Dikkat
Vehb b. Münebbih buyuruyor ki; “Şeytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafına toplanan yardakçıları (yarenleri):
- Seni öfkelendiren nedir, efendimiz? Diye sorarlar. Şeytan da onlara şu cevabı verir:
- Bu gün Allah Muhammed’in (sav) ümmetinin günahlarını affetti. Onları mutlaka nefsî arzulara ve hazlara daldırarak oyalamalısınız.”
Hal böyle iken mümin, bayramlarda diğer günlerden daha hassas olmalı, şeytan ve dostlarının saptırıcılığına, hile ve desiselerine karşı daha fazla teyakkuzda olmalıdır.
Bayramda ağız tadınızın bozulmaması için birkaç önerimiz olacak; şeytan, eski kırgınlıkları hatırlatacak, dargınların barışmamaları için her türlü oyun ve hilesini devreye sokacaktır. Geçmişte yapılanları hatırlatarak nefsi tahrik etmek suretiyle kırgınlıkları arttırmaya çalışacaktır. Ona fırsat vermemek için nefsimizin üzerine basalım. Hangi cihetten vesvese verirse versin, kulak asmayalım.
Tarafınıza yapılacak hiçbir hakarete, sözlü saldırıya cevap vermeyelim ve susun. “Bayramlarda böyle bir şey olur mu canım!” diyenleriniz olacaktır. Maalesef bayramlarda böyle şeyler oluyor. Bütün sene pusuya yatmış olan şeytan, insanlar bir araya gelince özellikle ortalığı karıştırıyor.
Bayramı bayram gibi geçirmek için şeytanın duygularınızı kullanarak sizi üzmesine de fırsat vermeyin. Çünkü bazı duygusal kimseler, aranmamaktan, ziyaret edilmemekten ve sevdikleriyle birlikte bayramı geçirememekten mahzun olurlar. Sanki dünya yıkılmış da altında kalmışlar gibi. Sanki dünyanın en yalnız insanı onlarmış gibi bir hale girebilirler.
Tamam, bayramlar birlik olunan, toplu sevinçlerin yaşandığı günlerdir. Ama sadece bundan ibaret değildirler de. Bayram gecelerini ihya etmek, Allah’ın biz müminlere bir ikramı olan bayram gecelerini ibadetle değerlendirmek çok önemlidir. Bunun kıymetini anlatmak için Ebu Ümame (ra)'den rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kim Ramazan ve kurban bayramı gecelerini, sadece Allah'tan sevap almayı umarak ibadet ve taatle geçirirse kalplerin öleceği gün onun kalbi ölmez.” (İbn Mace)
Böyle önemliyken, bayram günlerini yalnızlık duygusuyla ağlayarak değil de ibadetle, zikirle ve Kur’an okuyarak geçirin.
“Bayram Eğlencesi” adı altında yapılan programlardan uzak duralım. Bize, adeta “Eğlence işte böyle olur” diye, en hayâsız günahların işlendiği onca rezaleti yutturuveriyorlar. Biz de “Eğleniyoruz, iyi vakit geçiriyoruz” diye düşünüyoruz. Oysa baktığımız haram, duyduğumuz haram…
Kıyamet günü işlenecek günah, ne kadar acayip hayret verici ve büyük ise Bayram günü işlenen günah da öyledir. Bunun için elimizden geldiği kadar günahlardan kaçınmamız lazımdır.
27 Ekim 2011 Perşembe
Mefkûre Muhacirleri ve Onlara Sahip Çıkan Civanmert Gönüller
Hazreti Lut’tan sonra peygamberlerin güçlü aileler arasından gönderilmesi esprisine bağlı olarak, bütün sermayeleri ihlâs ve samimiyetten ibaret bulunan günümüzün hicret kahramanları için, hizmetin şahs-ı mânevîsi bir rükn-i şedid sayılır mı? İzah eder misiniz?
Hz. İbrahim’in yeğeni olan Hz. Lut (aleyhisselâm), bugünkü Lut Gölü havzasında yer alan ve içlerinde Sodom ve Gomore’nin de bulunduğu muhite peygamber olarak gönderilmişti. Çağımızda bazı ülkelerde tecviz edilen hatta insan haklarını korumanın bir gereği gibi algılanarak hakkında kanunlar vaz’ edilen bir fiil-i müstehcen o muhitte çok yaygınca irtikâp ediliyordu. Kur’ân-ı Kerim siyak ve sibak esprisine bağlı olarak değişik âyet-i kerimelerde farklı versiyonlarıyla bu hususu anlatmıştır. Cenâb-ı Hak, onların helak edilmesinden önce bir mucize olarak Hz. Lut’a (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) melekleri göndermiştir. Melekler de bütün görkem ve çalımlarıyla gökçek yüzlü birer insan şeklinde son bir imtihan unsuru olmak üzere Hz. Lut’un yanına gelmiştir. Bu duruma şahit olan Lut’un kavmi, onlara karşı da saldırganlık tavrına girince artık söz ve nasihat bitmiş, o azgın topluluk bütün bütün imtihanı kaybetmiş ve yerin dibine batırılmışlardır. Cenâb-ı Hak gök taşlarıyla veya gökten gelen meteorlarla recm ederek onları cezalandırmıştır.
İşte bu kavim içindeki o tefessüh etmiş fertler, Hz. Lut’un yanına gelen melekleri görünce, o müstehcen fiili işlemek için ağızlarında salya, harıl harıl koşarak geldiklerinde Hz. Lut (aleyhisselâm) bu manzara karşısında şöyle demiştir:
لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ اٰوِۤي إِلٰى رُكْنٍ شَدِيدٍ
“Ah keşke size karşı yetecek bir gücüm olsaydı veya sağlam bir rükne dayansaydım.” (Hûd sûresi, 11/80) Her halde o büyük peygamberin yerinde kim olsa böyle söylerdi. Fakat hiç kimse bir peygamber gibi bu meseleyi bu ölçüde gayet mevzun bir şekilde vaz edemezdi. Bu münasebetle Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Lut’un orada mütecavizlere karşı acz u fakrının bir dua gibi kabul edildiğini ifade sadedinde şöyle buyurmuştur:
فَمَا بَعَثَ اللّٰهُ تَعَالَى مِنْ بَعْدِهِ نَبِيًّا اِلَّا فِي ثَرْوَةٍ مِنْ قَوْمِهِ
“Allah ondan sonra her peygamberi kavminden kalabalık bir cemaat içinde gönderdi.” (Tirmizî, Tefsir 13) Yani Cenâb-ı Hak, Hz. Lut’tan (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) sonraki peygamberleri bir kabile ve aşiret içinde göndererek, kavmi kendisine hücum ve saldırıda bulunduğu zaman, mütecaviz ve saldırganların hemen ona ulaşmasına imkân vermemiş, kabile ve aşiretiyle o peygamberi koruma altına almıştır.
Esbabın Perdedarlığı ve İnayet-i İlâhî
Meselâ İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) Mekke’de çok güçlü olan Benî Haşim’dendi. Dedesi, Abdülmuttalib, Mekke’de müşarun bi’l-benan yani parmakla gösterilen bir insandı. Abdülmuttalib’in vefatından sonra onun yerine Resûl-i Ekrem Efendimiz’in amcası Ebu Talib geçmişti. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) çocukluk ve gençliğini onun vesâyetinde geçirmişti. Dolayısıyla Efendimiz’e bir fiske vurma meselesi dahi bütün Benî Haşim’i ayaklandırmaya yeterdi. Bunun için Mekke müşrikleri, Peygamber Efendimiz’e (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) saldırmaktan korkuyorlardı. İşte Allah (celle celâluhu) sebepler âlemi içinde icraat-ı sübhaniyesine esbabı bu şekilde perde kılıyor ve böylece Habib-i Edib’ini himaye ve sıyanet buyuruyordu.
Yasin Sure-i Celilesi’nin ikinci sayfasında anlatılan hadiseyi de bu mevzu ile ilgili düşünebiliriz. Burada Cenab-ı Hak, tefsirlerin çoğuna göre Antakya olduğu ifade edilen şehre iki elçi gönderdiğini ancak belde halkının bu elçileri yalanladıklarını ifade ettikten sonra şöyle buyuruyor:
فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ
“(Onları) bir üçüncü ile destekledik.” (Yasin Suresi, 36/13) Cenab-ı Hak üçüncü bir elçi göndermekle, onların kuvve-i maneviyelerini takviye ediyor ve onlara yalnız olmadıklarını göstermiş oluyor. Zira ikiye üçüncünün eklenmesi, gerektiğinde bir dördüncüsünün de gelebileceğini gösterir. Böylece onlar bu taziz sayesinde tebliğ vazifelerini daha rahat yapma imkânına kavuşmuş olurlar ki, bu da onlar için bir rükn-ü şedid sayılır. Peygamberler tarihine bakıldığında söylediğimiz bu hususa delil olabilecek daha başka misaller de zikredilebilir. Biz bu misalleri o sahanın mütehassıslarına havale edip sorunun ikinci kısmına geçmek istiyoruz.
Evet, günümüzün karasevdalıları, adanmış ruhlar da yüreklerinde insanlık aşk u muhabbetiyle dünyanın dört bir yanına seferler tertip ediyorlar. Bazen oluyor ki, bir ülkeye birkaç kişi hatta bazen tek başına bir insan gidiyor. Bunlar gittikleri ülkelerde çok farklı kültürlerin çocuklarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Muhatapları farklı ortamlarda yetişmiş ve farklı değerleri olan insanlar. Farklı dili konuşuyor, farklı dinlere inanıyor, farklı değerleri öne çıkarıyorlar. Dolayısıyla bu insanlar farklı ortam ve farklı coğrafyalarda değişik zorluk, sıkıntı ve meşakkatlere maruz kalabilirler. İşte bu noktada soruda dikkat çekildiği üzere hizmetin şahs-ı mânevîsi onlar için bir rükn-i şedid yani yıkılmaz, sağlam bir dayanak, güvenilir bir liman olabilir. Zaten bu harekete destek veren Anadolu insanı, hatta siyasî inisiyatifi elinde bulunduran bir kısım devlet ricali gittikleri her yerde hizmet etmeye çalışan bu arkadaşlara sahip çıkmışlardır. Aynı şekilde yatırım için oralara giden, oralarda iş yapan insanlar da bu arkadaşların yalnız olmadıklarını gösterecek ölçüde onlara destek olmuştur. Böylece bu arkadaşlar, bize sahip çıkılıyor duygu ve düşüncesi içerisinde, gittikleri yerlerde kendilerini yalnız hissetmemiş, bu durum da muhatap oldukları insanlar üzerinde çok olumlu tesirler meydana getirmiştir.
Gönüllere İnşirah Salan Dil Olimpiyatları
Bu açıdan bakıldığında her yıl ülkemizde tertip edilen dil olimpiyatları da dünyanın dört bir yanında hizmet eden hizmet erleri için bir rükn-i şedid sayılabilir. Çünkü çok farklı ülkelerden gelen öğrenciler Türkçe konuşuyor, konuştukları bu dille sevgi, barış ve hoşgörü adına insanlığın özlediği ve beklediği bir manzara ortaya koyuyorlar. Halkı ve devlet ricaliyle ülkemizin insanı da bu öğrencilere ve onlara vesile olanlara yürekten sahip çıkıyorlar. Her sene daha da genişleyen bir daire içinde icra edilen bu aktivitelere eskiden sadece İstanbul ve Ankara ev sahipliği yaparken, şimdilerde Bursa, Balıkesir, Edirne, Kayseri, Konya, Van, Sivas, Denizli, Trabzon, Adana, Erzurum, İzmir, Kırklareli, Gaziantep, Diyarbakır, Şanlıurfa, Karaman, Afyon, Samsun, Mersin, Antalya, Sakarya ve daha başka iller de bu olimpiyatlara sahip çıkıyorlar. Önümüzdeki yıllarda kim bilir daha kaç vilayet bu aktivitelere kucak açacak ve böylece dünyanın dört bir yanından gelen öğrenciler, gelecek adına ümit vaad eden şiir, türkü ve şarkılarıyla içlere inşirah salmaya devam edecek. İşte içlerinde idarecilerin de bulunduğu bütün bir milletin bu işin arkasında durup ona alkış tutması dünyanın değişik yerlerinde hizmet veren arkadaşların kuvve-i mâneviyesini takviye edecek ve onlar için bir moral ve güç kaynağı olacaktır.
Mevzu ile alâkalı ayrı bir husus olarak şunu da ifade etmek istiyorum: Seyyidina Hz. Lut’un
لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ اٰوِۤي إِلٰى رُكْنٍ شَدِيدٍ
sözünden hareketle şöyle bir sonuca ulaşabiliriz: Allah yolunda mücahede ve mücadelede bulunan herkes mutlaka arkasını sağlam bir dayanağa dayamalıdır. Zira kuvve-i mâneviyenin takviye edilmesi ve muhatapların güveninin kazanılması adına bu güveni verebilecek bir kuvvet kaynağının, bir dinamonun bulunması çok önemlidir. Meselâ dünyanın dört bir yanında hizmet veren eğitim müesseselerini Türkiye’deki idarecilerin samimi ve gönülden ziyaret ve destekleri, bu fedakâr insanların her zaman arkalarında olduklarını ifade etmeleri, aktivitelerine iştirak etmeleri şimdilerde zılliyet planında bir dünya hâdisesi hâline gelmiş bu hareket için çok önemli bir takviyedir. Hiç şüphesiz bir mü’min için en büyük dayanak Cenâb-ı Hakk’ın havl ve kuvveti, kudret ve inayeti, riayet ve kilaetidir. Fakat unutulmaması gerekir ki, esbab dairesi içinde bulunuyoruz ve sebeplere riayetle mükellefiz. Dolayısıyla esbabı görmezlikten gelemeyiz.
Bu arada şunu ifade edeyim ki, her ne olursa olsun, biz kendi duygu ve düşüncemizi, ruhumuzun ilhamlarını başka gönüllere duyurmaya çalışırken kesinlikle iddiadan içtinap etmeli, dayatma arzu ve temayülünden mutlaka kaçınmalı ve hatta dayatma gibi algılanabilecek tavır ve davranışlardan uzak durmalıyız. Fevkalâde yumuşak bir üslûpla, duygu ve düşüncelerimizi muhataplar tarafından hüsnükabul görecek tarzda sunmaya dikkat etmeliyiz. Hatta bizim onlara vereceğimiz güzel ve faydalı şeyler yanında onlardan da alacağımız, istifade edeceğimiz bir kısım güzel ve faydalı şeylerin olduğunu/olacağını unutmamalıyız. Zira günümüzde küreselleşen dünyada değişik coğrafyalarda çok önemli şeyler inkişaf etmiş ve gelişmiş olabilir. Başkalarından alacağımız farklı fikir ve değerlendirmeler, duygu ve düşünce dünyamızda bizi yeni terkiplere götürebilir. O hâlde bize düşen insanlığa faydalı olabilecek her türlü güzelliği alıp onlardan istifade etmeye çalışmak olmalıdır.
Gül Alınıp Gül Satılan Pazar Yerleri
Kendi güzelliklerimizi gönüllere duyurma meselesine gelince, bu güzellikleri hâlimizle, eğitim sistemimizle, kültür lokallerimizle ve varsa yayın organlarımızla arz edip ortaya koymaya çalışırız. Güzellik teatisinde bulunurken bu durumu âdeta herkesin elindekini teşhir edebileceği bir pazar yeri hâline getirme gayreti içinde oluruz. Böylece müşterisini bulan kıymet ve değerler, talebe bağlı olarak insanlara ulaşmış olur. Yoksa geçmişten tevarüs edilen değerler mecmuasını başkalarına dayatma, dayatıp tepeden bakma mülâhazasıyla meseleleri sunma kat’iyen doğru değildir. Hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir ki, sizin değerleriniz muhataplarınızın çok ciddi ihtiyaç duyduğu bir keyfiyette olsa da, üslûp hatası yapıldığı takdirde, dıştan gelen her türlü güzelliğe karşı insanlar tepki verir, tepki gösterir. İşte böyle bir tepkiye sebebiyet vermemek için karşılıklı alışverişte bulunuyor gibi, bir taraftan başkalarından alacağımız güzel ve faydalı şeyler olduğunu unutmamalı, diğer taraftan da teşhir edeceğimiz güzellikleri muhatabın hoşnutluk ve kabulüne bağlı sunmalıyız.
Aslında küreselleşen bir dünyanın böyle bir etkileşime çok ciddi ihtiyacı vardır. Zira neticesi gidip kavgaya dönüşebilecek anlaşmazlık ve uzlaşmazlıkları ancak karşılıklı kültür alışverişinde bulunmak suretiyle engelleyebilir; engelleyip insanlık çapında bir sulh atmosferi oluşturabiliriz. Farklı kültür ve medeniyetler arasında bu türlü diyalog köprüleri ve sıcak bir ortam oluşturulmadığı takdirde, farklılık ve uyuşmazlıklar insanlığı, telafisi mümkün olmayan kavga ve savaşlara sürükleyebilir. Günümüzde ortaya çıkacak böyle bir kavga ve vuruşma ise, ne birinci ne de ikinci cihan harbine benzer. Hiç şüphesiz böyle bir savaş, çok daha öldürücü ve tahrip edici olur. Zira atom bombası veya hidrojen bombasıyla yapılan bir harbin galibi olmaz. Böyle bir savaş bütün bir insanlığın sonu demektir.
İşte böyle bir tehlikeye karşı insanlığı korumak için; farklı anlayış ve kültürler arasında barış köprüleri oluşturmak, bazı şeyleri onlara ulaştırmanın yanında onlardan da bazı şeyleri almak ve böylece farklı toplum ve kültürlerin birbirine karşı yabancı ve vahşi olmadıklarını göstermek gerekir. Bu yapılabildiği takdirde farklı kültür ve anlayışlar arasında kavgaya götürücü ve ciddi anlaşmazlıklara sebebiyet verici farklılıkların bulunmadığı ortaya konmuş, yumuşama ve uzlaşmaya çok ciddi ihtiyaç duyulduğu bir dönemde insanlık adına çok önemli ve hayatî bir hizmet gerçekleştirilmiş olacaktır.
Hz. İbrahim’in yeğeni olan Hz. Lut (aleyhisselâm), bugünkü Lut Gölü havzasında yer alan ve içlerinde Sodom ve Gomore’nin de bulunduğu muhite peygamber olarak gönderilmişti. Çağımızda bazı ülkelerde tecviz edilen hatta insan haklarını korumanın bir gereği gibi algılanarak hakkında kanunlar vaz’ edilen bir fiil-i müstehcen o muhitte çok yaygınca irtikâp ediliyordu. Kur’ân-ı Kerim siyak ve sibak esprisine bağlı olarak değişik âyet-i kerimelerde farklı versiyonlarıyla bu hususu anlatmıştır. Cenâb-ı Hak, onların helak edilmesinden önce bir mucize olarak Hz. Lut’a (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) melekleri göndermiştir. Melekler de bütün görkem ve çalımlarıyla gökçek yüzlü birer insan şeklinde son bir imtihan unsuru olmak üzere Hz. Lut’un yanına gelmiştir. Bu duruma şahit olan Lut’un kavmi, onlara karşı da saldırganlık tavrına girince artık söz ve nasihat bitmiş, o azgın topluluk bütün bütün imtihanı kaybetmiş ve yerin dibine batırılmışlardır. Cenâb-ı Hak gök taşlarıyla veya gökten gelen meteorlarla recm ederek onları cezalandırmıştır.
İşte bu kavim içindeki o tefessüh etmiş fertler, Hz. Lut’un yanına gelen melekleri görünce, o müstehcen fiili işlemek için ağızlarında salya, harıl harıl koşarak geldiklerinde Hz. Lut (aleyhisselâm) bu manzara karşısında şöyle demiştir:
لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ اٰوِۤي إِلٰى رُكْنٍ شَدِيدٍ
“Ah keşke size karşı yetecek bir gücüm olsaydı veya sağlam bir rükne dayansaydım.” (Hûd sûresi, 11/80) Her halde o büyük peygamberin yerinde kim olsa böyle söylerdi. Fakat hiç kimse bir peygamber gibi bu meseleyi bu ölçüde gayet mevzun bir şekilde vaz edemezdi. Bu münasebetle Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Lut’un orada mütecavizlere karşı acz u fakrının bir dua gibi kabul edildiğini ifade sadedinde şöyle buyurmuştur:
فَمَا بَعَثَ اللّٰهُ تَعَالَى مِنْ بَعْدِهِ نَبِيًّا اِلَّا فِي ثَرْوَةٍ مِنْ قَوْمِهِ
“Allah ondan sonra her peygamberi kavminden kalabalık bir cemaat içinde gönderdi.” (Tirmizî, Tefsir 13) Yani Cenâb-ı Hak, Hz. Lut’tan (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) sonraki peygamberleri bir kabile ve aşiret içinde göndererek, kavmi kendisine hücum ve saldırıda bulunduğu zaman, mütecaviz ve saldırganların hemen ona ulaşmasına imkân vermemiş, kabile ve aşiretiyle o peygamberi koruma altına almıştır.
Esbabın Perdedarlığı ve İnayet-i İlâhî
Meselâ İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) Mekke’de çok güçlü olan Benî Haşim’dendi. Dedesi, Abdülmuttalib, Mekke’de müşarun bi’l-benan yani parmakla gösterilen bir insandı. Abdülmuttalib’in vefatından sonra onun yerine Resûl-i Ekrem Efendimiz’in amcası Ebu Talib geçmişti. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) çocukluk ve gençliğini onun vesâyetinde geçirmişti. Dolayısıyla Efendimiz’e bir fiske vurma meselesi dahi bütün Benî Haşim’i ayaklandırmaya yeterdi. Bunun için Mekke müşrikleri, Peygamber Efendimiz’e (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) saldırmaktan korkuyorlardı. İşte Allah (celle celâluhu) sebepler âlemi içinde icraat-ı sübhaniyesine esbabı bu şekilde perde kılıyor ve böylece Habib-i Edib’ini himaye ve sıyanet buyuruyordu.
Yasin Sure-i Celilesi’nin ikinci sayfasında anlatılan hadiseyi de bu mevzu ile ilgili düşünebiliriz. Burada Cenab-ı Hak, tefsirlerin çoğuna göre Antakya olduğu ifade edilen şehre iki elçi gönderdiğini ancak belde halkının bu elçileri yalanladıklarını ifade ettikten sonra şöyle buyuruyor:
فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ
“(Onları) bir üçüncü ile destekledik.” (Yasin Suresi, 36/13) Cenab-ı Hak üçüncü bir elçi göndermekle, onların kuvve-i maneviyelerini takviye ediyor ve onlara yalnız olmadıklarını göstermiş oluyor. Zira ikiye üçüncünün eklenmesi, gerektiğinde bir dördüncüsünün de gelebileceğini gösterir. Böylece onlar bu taziz sayesinde tebliğ vazifelerini daha rahat yapma imkânına kavuşmuş olurlar ki, bu da onlar için bir rükn-ü şedid sayılır. Peygamberler tarihine bakıldığında söylediğimiz bu hususa delil olabilecek daha başka misaller de zikredilebilir. Biz bu misalleri o sahanın mütehassıslarına havale edip sorunun ikinci kısmına geçmek istiyoruz.
Evet, günümüzün karasevdalıları, adanmış ruhlar da yüreklerinde insanlık aşk u muhabbetiyle dünyanın dört bir yanına seferler tertip ediyorlar. Bazen oluyor ki, bir ülkeye birkaç kişi hatta bazen tek başına bir insan gidiyor. Bunlar gittikleri ülkelerde çok farklı kültürlerin çocuklarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Muhatapları farklı ortamlarda yetişmiş ve farklı değerleri olan insanlar. Farklı dili konuşuyor, farklı dinlere inanıyor, farklı değerleri öne çıkarıyorlar. Dolayısıyla bu insanlar farklı ortam ve farklı coğrafyalarda değişik zorluk, sıkıntı ve meşakkatlere maruz kalabilirler. İşte bu noktada soruda dikkat çekildiği üzere hizmetin şahs-ı mânevîsi onlar için bir rükn-i şedid yani yıkılmaz, sağlam bir dayanak, güvenilir bir liman olabilir. Zaten bu harekete destek veren Anadolu insanı, hatta siyasî inisiyatifi elinde bulunduran bir kısım devlet ricali gittikleri her yerde hizmet etmeye çalışan bu arkadaşlara sahip çıkmışlardır. Aynı şekilde yatırım için oralara giden, oralarda iş yapan insanlar da bu arkadaşların yalnız olmadıklarını gösterecek ölçüde onlara destek olmuştur. Böylece bu arkadaşlar, bize sahip çıkılıyor duygu ve düşüncesi içerisinde, gittikleri yerlerde kendilerini yalnız hissetmemiş, bu durum da muhatap oldukları insanlar üzerinde çok olumlu tesirler meydana getirmiştir.
Gönüllere İnşirah Salan Dil Olimpiyatları
Bu açıdan bakıldığında her yıl ülkemizde tertip edilen dil olimpiyatları da dünyanın dört bir yanında hizmet eden hizmet erleri için bir rükn-i şedid sayılabilir. Çünkü çok farklı ülkelerden gelen öğrenciler Türkçe konuşuyor, konuştukları bu dille sevgi, barış ve hoşgörü adına insanlığın özlediği ve beklediği bir manzara ortaya koyuyorlar. Halkı ve devlet ricaliyle ülkemizin insanı da bu öğrencilere ve onlara vesile olanlara yürekten sahip çıkıyorlar. Her sene daha da genişleyen bir daire içinde icra edilen bu aktivitelere eskiden sadece İstanbul ve Ankara ev sahipliği yaparken, şimdilerde Bursa, Balıkesir, Edirne, Kayseri, Konya, Van, Sivas, Denizli, Trabzon, Adana, Erzurum, İzmir, Kırklareli, Gaziantep, Diyarbakır, Şanlıurfa, Karaman, Afyon, Samsun, Mersin, Antalya, Sakarya ve daha başka iller de bu olimpiyatlara sahip çıkıyorlar. Önümüzdeki yıllarda kim bilir daha kaç vilayet bu aktivitelere kucak açacak ve böylece dünyanın dört bir yanından gelen öğrenciler, gelecek adına ümit vaad eden şiir, türkü ve şarkılarıyla içlere inşirah salmaya devam edecek. İşte içlerinde idarecilerin de bulunduğu bütün bir milletin bu işin arkasında durup ona alkış tutması dünyanın değişik yerlerinde hizmet veren arkadaşların kuvve-i mâneviyesini takviye edecek ve onlar için bir moral ve güç kaynağı olacaktır.
Mevzu ile alâkalı ayrı bir husus olarak şunu da ifade etmek istiyorum: Seyyidina Hz. Lut’un
لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ اٰوِۤي إِلٰى رُكْنٍ شَدِيدٍ
sözünden hareketle şöyle bir sonuca ulaşabiliriz: Allah yolunda mücahede ve mücadelede bulunan herkes mutlaka arkasını sağlam bir dayanağa dayamalıdır. Zira kuvve-i mâneviyenin takviye edilmesi ve muhatapların güveninin kazanılması adına bu güveni verebilecek bir kuvvet kaynağının, bir dinamonun bulunması çok önemlidir. Meselâ dünyanın dört bir yanında hizmet veren eğitim müesseselerini Türkiye’deki idarecilerin samimi ve gönülden ziyaret ve destekleri, bu fedakâr insanların her zaman arkalarında olduklarını ifade etmeleri, aktivitelerine iştirak etmeleri şimdilerde zılliyet planında bir dünya hâdisesi hâline gelmiş bu hareket için çok önemli bir takviyedir. Hiç şüphesiz bir mü’min için en büyük dayanak Cenâb-ı Hakk’ın havl ve kuvveti, kudret ve inayeti, riayet ve kilaetidir. Fakat unutulmaması gerekir ki, esbab dairesi içinde bulunuyoruz ve sebeplere riayetle mükellefiz. Dolayısıyla esbabı görmezlikten gelemeyiz.
Bu arada şunu ifade edeyim ki, her ne olursa olsun, biz kendi duygu ve düşüncemizi, ruhumuzun ilhamlarını başka gönüllere duyurmaya çalışırken kesinlikle iddiadan içtinap etmeli, dayatma arzu ve temayülünden mutlaka kaçınmalı ve hatta dayatma gibi algılanabilecek tavır ve davranışlardan uzak durmalıyız. Fevkalâde yumuşak bir üslûpla, duygu ve düşüncelerimizi muhataplar tarafından hüsnükabul görecek tarzda sunmaya dikkat etmeliyiz. Hatta bizim onlara vereceğimiz güzel ve faydalı şeyler yanında onlardan da alacağımız, istifade edeceğimiz bir kısım güzel ve faydalı şeylerin olduğunu/olacağını unutmamalıyız. Zira günümüzde küreselleşen dünyada değişik coğrafyalarda çok önemli şeyler inkişaf etmiş ve gelişmiş olabilir. Başkalarından alacağımız farklı fikir ve değerlendirmeler, duygu ve düşünce dünyamızda bizi yeni terkiplere götürebilir. O hâlde bize düşen insanlığa faydalı olabilecek her türlü güzelliği alıp onlardan istifade etmeye çalışmak olmalıdır.
Gül Alınıp Gül Satılan Pazar Yerleri
Kendi güzelliklerimizi gönüllere duyurma meselesine gelince, bu güzellikleri hâlimizle, eğitim sistemimizle, kültür lokallerimizle ve varsa yayın organlarımızla arz edip ortaya koymaya çalışırız. Güzellik teatisinde bulunurken bu durumu âdeta herkesin elindekini teşhir edebileceği bir pazar yeri hâline getirme gayreti içinde oluruz. Böylece müşterisini bulan kıymet ve değerler, talebe bağlı olarak insanlara ulaşmış olur. Yoksa geçmişten tevarüs edilen değerler mecmuasını başkalarına dayatma, dayatıp tepeden bakma mülâhazasıyla meseleleri sunma kat’iyen doğru değildir. Hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir ki, sizin değerleriniz muhataplarınızın çok ciddi ihtiyaç duyduğu bir keyfiyette olsa da, üslûp hatası yapıldığı takdirde, dıştan gelen her türlü güzelliğe karşı insanlar tepki verir, tepki gösterir. İşte böyle bir tepkiye sebebiyet vermemek için karşılıklı alışverişte bulunuyor gibi, bir taraftan başkalarından alacağımız güzel ve faydalı şeyler olduğunu unutmamalı, diğer taraftan da teşhir edeceğimiz güzellikleri muhatabın hoşnutluk ve kabulüne bağlı sunmalıyız.
Aslında küreselleşen bir dünyanın böyle bir etkileşime çok ciddi ihtiyacı vardır. Zira neticesi gidip kavgaya dönüşebilecek anlaşmazlık ve uzlaşmazlıkları ancak karşılıklı kültür alışverişinde bulunmak suretiyle engelleyebilir; engelleyip insanlık çapında bir sulh atmosferi oluşturabiliriz. Farklı kültür ve medeniyetler arasında bu türlü diyalog köprüleri ve sıcak bir ortam oluşturulmadığı takdirde, farklılık ve uyuşmazlıklar insanlığı, telafisi mümkün olmayan kavga ve savaşlara sürükleyebilir. Günümüzde ortaya çıkacak böyle bir kavga ve vuruşma ise, ne birinci ne de ikinci cihan harbine benzer. Hiç şüphesiz böyle bir savaş, çok daha öldürücü ve tahrip edici olur. Zira atom bombası veya hidrojen bombasıyla yapılan bir harbin galibi olmaz. Böyle bir savaş bütün bir insanlığın sonu demektir.
İşte böyle bir tehlikeye karşı insanlığı korumak için; farklı anlayış ve kültürler arasında barış köprüleri oluşturmak, bazı şeyleri onlara ulaştırmanın yanında onlardan da bazı şeyleri almak ve böylece farklı toplum ve kültürlerin birbirine karşı yabancı ve vahşi olmadıklarını göstermek gerekir. Bu yapılabildiği takdirde farklı kültür ve anlayışlar arasında kavgaya götürücü ve ciddi anlaşmazlıklara sebebiyet verici farklılıkların bulunmadığı ortaya konmuş, yumuşama ve uzlaşmaya çok ciddi ihtiyaç duyulduğu bir dönemde insanlık adına çok önemli ve hayatî bir hizmet gerçekleştirilmiş olacaktır.
22 Ekim 2011 Cumartesi
PEYGAMBERİMİZİN SÜT ANNELERİ
Kâinatın biricik efendisine süt annelik yapan üç muhterem kadın vardır. Bunları sırası ile ifade edelim:
1- Süveybe: Ebû Leheb'in cariyesi bulunan Süveybe, oğlu Mesruh ile birlikte Peygamber (s.a.v.)'i emzirmiştir Daha önce, Resûl-i Ekrem'in amcası bulunan Hz. Hamza’ya (r.a.) da süt annelik yapan Süveybe, daha sonra Ebû Seleme (r.a.)'i de emzirmiş bulunmaktadır. Bu emzirme, Halime-i Sa'diye'den önceki günlerde olmuştur.
Resûlullah (s.a.v) Mekke'de bulunduğu sırada Süveybe'yi ziyaret eder, hatırını sorar ve kendisine yardımda bulunurdu. Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten sonra da bu ilgisini devam ettirmiş ve ona giyecek elbiseler göndermiştir. Resûlüllah’ın (s.a.v.) Hayber savaşından döndüğü günlerde ömrünü tamamlayan Süveybe vefat etmişti. Oğlu Mesruh ise annesinden önce vefat etmiştir.
2- Halime-i Sâdiye: Halime binti Ebi Züeyb (r.a), Sa'd kabilesine mensuptur. Kocası Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Oğlu Abdullah ile birlikte Peygamber (s.a.v.)'i emzirmiş bulunmaktadır. Halime binti Ebi Züeyb'in Cüdâme (Şeyma) ve Üneyse isminde iki kızı da vardır. Onlar yaşça, Abdullah'tan daha büyük olduğu için Peygamber (s.a.v.)'in bakımı ile ilgilenirlerdi.
Peygamber (s.a.v), Halime-i Sâdiye'nin yurdunda dört yaşına kadar kaldı. Hz. Hatice ile izdivacından sonra bu muhterem kadın, Allah Resûlü'nün ziyaretine gelmişti. Yurtlarındaki kuraklık ve sıkıntıdan söz açan Halime'ye Hz. Hatice kırk koyun ve bir deve hediye ederek yurduna gönderdi. Bu muhterem sütanne, Medine-i Münevvere'nin Baki kabristanında medfundur.
Fahr-i kâinat (s.a.v), ondan bahsederken, "Anamdan sonra anam (kadar sevdiğim kadın)dır" buyurmuşlardır. Bir gün, "Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen, Ümmü Eymen ile evlensin" buyurunca Zeyd bin Hârise (r.a.) onunla evlenmiştir.
3- Ümmü Eymen: Adı Bereket olan bu muhterem hanım, Resûl-i Ekrem'e sütannelik yapmıştır. Ümmü Eymen, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in babasından miras olarak kendisine intikal etmişti. Hz. Hatice ile evlendiği sırada onu âzat etmiştir. Fahr-i kâinat (s.a.v), ondan bahsederken, "Anamdan sonra anam (kadar sevdiğim kadın)dır" buyurmuşlardır. Bir gün, "Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen, Ümmü Eymen ile evlensin" buyurunca Zeyd bin Hârise (r.a.) onunla evlenmiştir. Bu mutlu izdivaçtan Üsâme bin Zeyd dünyaya gelmiştir.
1.PEYGAMBERİMİZİN SÜT KARDEŞLERİ
Peygamberimizin süt kardeşlerinin isimleri:
Hz. Hamza, Ebû Seleme b. Abdi’l-Esed el-Mahzûmî, Abdullah b. Cahş, Mesruh, Ebû Süfyan, Şeyma binti Hâris, Abdullah b. Hâris, Üneyse binti Hâris
1.Hamza: Hz. Peygamber’in amcası olup Efendimiz’den önce Süveybe’den süt emmiştir.
2.Ebû Seleme b. Abdi’l-Esed el-Mahzûmî: Süveybe’den süt emmiştir. İslam’a giren ilk kimseler arasında bulunmaktadır.
3.Abdullah b. Cahş: Süveybe’den süt emmiştir.
4.Mesruh: Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe’nin oğlu olup Peygamber (s.a.v.) ile birlikte süt emmiştir.
5.Ebû Süfyan: Mevzubahis Ebû Süfyan, Hz. Peygamber’in evlendiği Ümmü Habibe’nin babası Ebû Süfyan değil de Hz. Peygamber’in bir amca oğlu olan Abdulmuttalib’in oğlu el-Haris’in oğlu Ebû Süfyan’dır. Yani Haris b. Abdi’l-Muttalib’in oğlu olan bir diğer Ebû Süfyan ki kendisi Rasulullah’ın yeğeni durumundaki bir başka akrabasıdır. Tam adı ise Ebû Süfyan İbni’-Hâris İbni’l-Muttalib’tir.
6.Şeyma binti Hâris: O, Mekke civarında oturan Hevâzin kabilesinin Benî Sa’d bin Bekir koluna mensuptur. Asıl adı Huzâfe’dir. Şeyma lakabıdır. “Benli” manasına gelen Şeyma adı ile meşhur olmuştur. Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de sevgili peygamberimize süt anne olma şerefine eren bahtiyar hanım Halime es-Sa’diye hatundur.
Şeyma yaş itibariyle Efendimiz’den büyüktü. Çocukluk yıllarında birlikte bulunurken süt kardeşi Muhammed’e çok hizmet etmiştir. Alemlerin Fahri Ebedîsi olacak bu çocuğa yemek yedirir, sevgi ve şefkatle onu kucaklar, birlikte elinden tutar gezdirirdi.
Hz. Peygamber Huneyn Gazvesine çıkmıştı. Bu gazve Hevazin kabilesi ile müslümanlar arasında geçti. Çetin çarpışmalar oldu ve birçok mal, eşya ganimet olarak alındı. Çok sayıda insan esir olarak getirildi. Efendimizin süt kardeşi Şeyma’da bu esirler arasındaydı.
Şeyma esirler arasında götürülürken kendisine sert davrananlara: “Biliniz ki, vallahi ben sizin efendinizin süt kardeşiyim.” diyerek havayı yumuşatmak istiyordu. Fakat etrafındakileri inandıramamıştı. Zira aradan çok uzun yıllar geçmişti. Onu esirler arasından ayırıp Efendimize götürdüler. O, İki Cihan Güneşi Efendimizin huzuruna vardığında:
- “Yâ Rasûlallah! Ben senin süt kardeşinim.” dedi. Efendimiz ona:
- “Buna alâmet ve işâret nedir?”dedi. Şeyma kolunu açtı ve:
- “Yâ Rasûlallah! Sen küçük iken beni ısırmıştın! İşte izi.” dedi. Şeyma o günün hâtıralarını bir bir anlatmaya başladı:
- “Sirer vâdisinde, âilemizin koyunlarını otlatıyorduk. O zaman benim babam senin de süt babandı. Annem de süt annendi. Seni memeden ben ayırmıştım. Hatırladın mı şimdi yâ Rasûlallah!” dedi.
Sevgili Peygamberimiz ısırık izini görünce hatırladı. Şeyma kardeşini tanıdı ve ridâsını yere serip üzerine oturttu. Ona sevgi ve şefkatini gösterdi. Aradan uzun yıllar geçmişti. Çocukluk hatıraları gözünün önüne geldi. Bu manzara karşısında duygulandı ve gözleri doldu. Şeyma kardeşine hürmet etti. Hemen süt anne ve süt babasını sordu. Onların daha önce öldüğünü söyleyince Efendimiz hüzünlendi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz onu memnun edebilmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Süt kardeşi Şeyma’ya:
“İstersen itibarlı ve sevilen birisi olarak burada kal, her türlü hizmetini göreyim. Eğer kabîlene dönmek istersen seni göndereyim.”dedi. Şeyma kabîlesine dönmek arzusunu belirtti. Peşinden İslâm dinini kabul edip, kelime-i şehadet getirerek müslümanlığını ilân etti.
“Ey Rabbimiz, Muhammed’i bize bırak ki, onun delikanlılığını göreyim. / Sonra onu itaat edilen bir efendi göreyim. / Düşmanlarının ve hasetçilerinin yüzüstü geldiklerini göreyim. / Ona, ebediyen devam eden bir şeref ve izzet ver.”
Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz süt kardeşi Şeyma’ya bir erkek bir kadın köle verdi. Birçok eşya ile birlikte deve ve davar cinsinden hayvanlar hediye ederek kabilesine gönderdi.
--------------------------------------------------------------------------------
Şeyma (r.anha) da, Resulullah’ın küçüklüğünde ona oynatırken söylediği şiiri hatırlatıp okudu:
“Ey Rabbimiz, Muhammed’i bize bırak ki, onun delikanlılığını göreyim.
Sonra onu itaat edilen bir efendi göreyim.
Düşmanlarının ve hasetçilerinin yüzüstü geldiklerini göreyim.
Ona, ebediyen devam eden bir şeref ve izzet ver.”
Köyüne gitmek üzere ayrılırken de, Hz.Muhammed'i (s.a.) şu sözlerle takdir etti: "Sen, küçük bir çocukken de, büyük bir adamken de ne iyi kefil (bakan) ve ne iyi bakılansın."
1.Abdullah b. Hâris: Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de peygamberimize süt anne olan Halime es-Sa’diye’dir. Hz. Peygamber ile birlikte Halime es-Sa’diye’den süt içen kardeştir.
2.Üneyse binti Hâris: Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de sevgili peygamberimizin süt annesi Halime es-Sa’diye’dir.
1- Süveybe: Ebû Leheb'in cariyesi bulunan Süveybe, oğlu Mesruh ile birlikte Peygamber (s.a.v.)'i emzirmiştir Daha önce, Resûl-i Ekrem'in amcası bulunan Hz. Hamza’ya (r.a.) da süt annelik yapan Süveybe, daha sonra Ebû Seleme (r.a.)'i de emzirmiş bulunmaktadır. Bu emzirme, Halime-i Sa'diye'den önceki günlerde olmuştur.
Resûlullah (s.a.v) Mekke'de bulunduğu sırada Süveybe'yi ziyaret eder, hatırını sorar ve kendisine yardımda bulunurdu. Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten sonra da bu ilgisini devam ettirmiş ve ona giyecek elbiseler göndermiştir. Resûlüllah’ın (s.a.v.) Hayber savaşından döndüğü günlerde ömrünü tamamlayan Süveybe vefat etmişti. Oğlu Mesruh ise annesinden önce vefat etmiştir.
2- Halime-i Sâdiye: Halime binti Ebi Züeyb (r.a), Sa'd kabilesine mensuptur. Kocası Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Oğlu Abdullah ile birlikte Peygamber (s.a.v.)'i emzirmiş bulunmaktadır. Halime binti Ebi Züeyb'in Cüdâme (Şeyma) ve Üneyse isminde iki kızı da vardır. Onlar yaşça, Abdullah'tan daha büyük olduğu için Peygamber (s.a.v.)'in bakımı ile ilgilenirlerdi.
Peygamber (s.a.v), Halime-i Sâdiye'nin yurdunda dört yaşına kadar kaldı. Hz. Hatice ile izdivacından sonra bu muhterem kadın, Allah Resûlü'nün ziyaretine gelmişti. Yurtlarındaki kuraklık ve sıkıntıdan söz açan Halime'ye Hz. Hatice kırk koyun ve bir deve hediye ederek yurduna gönderdi. Bu muhterem sütanne, Medine-i Münevvere'nin Baki kabristanında medfundur.
Fahr-i kâinat (s.a.v), ondan bahsederken, "Anamdan sonra anam (kadar sevdiğim kadın)dır" buyurmuşlardır. Bir gün, "Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen, Ümmü Eymen ile evlensin" buyurunca Zeyd bin Hârise (r.a.) onunla evlenmiştir.
3- Ümmü Eymen: Adı Bereket olan bu muhterem hanım, Resûl-i Ekrem'e sütannelik yapmıştır. Ümmü Eymen, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in babasından miras olarak kendisine intikal etmişti. Hz. Hatice ile evlendiği sırada onu âzat etmiştir. Fahr-i kâinat (s.a.v), ondan bahsederken, "Anamdan sonra anam (kadar sevdiğim kadın)dır" buyurmuşlardır. Bir gün, "Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen, Ümmü Eymen ile evlensin" buyurunca Zeyd bin Hârise (r.a.) onunla evlenmiştir. Bu mutlu izdivaçtan Üsâme bin Zeyd dünyaya gelmiştir.
1.PEYGAMBERİMİZİN SÜT KARDEŞLERİ
Peygamberimizin süt kardeşlerinin isimleri:
Hz. Hamza, Ebû Seleme b. Abdi’l-Esed el-Mahzûmî, Abdullah b. Cahş, Mesruh, Ebû Süfyan, Şeyma binti Hâris, Abdullah b. Hâris, Üneyse binti Hâris
1.Hamza: Hz. Peygamber’in amcası olup Efendimiz’den önce Süveybe’den süt emmiştir.
2.Ebû Seleme b. Abdi’l-Esed el-Mahzûmî: Süveybe’den süt emmiştir. İslam’a giren ilk kimseler arasında bulunmaktadır.
3.Abdullah b. Cahş: Süveybe’den süt emmiştir.
4.Mesruh: Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe’nin oğlu olup Peygamber (s.a.v.) ile birlikte süt emmiştir.
5.Ebû Süfyan: Mevzubahis Ebû Süfyan, Hz. Peygamber’in evlendiği Ümmü Habibe’nin babası Ebû Süfyan değil de Hz. Peygamber’in bir amca oğlu olan Abdulmuttalib’in oğlu el-Haris’in oğlu Ebû Süfyan’dır. Yani Haris b. Abdi’l-Muttalib’in oğlu olan bir diğer Ebû Süfyan ki kendisi Rasulullah’ın yeğeni durumundaki bir başka akrabasıdır. Tam adı ise Ebû Süfyan İbni’-Hâris İbni’l-Muttalib’tir.
6.Şeyma binti Hâris: O, Mekke civarında oturan Hevâzin kabilesinin Benî Sa’d bin Bekir koluna mensuptur. Asıl adı Huzâfe’dir. Şeyma lakabıdır. “Benli” manasına gelen Şeyma adı ile meşhur olmuştur. Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de sevgili peygamberimize süt anne olma şerefine eren bahtiyar hanım Halime es-Sa’diye hatundur.
Şeyma yaş itibariyle Efendimiz’den büyüktü. Çocukluk yıllarında birlikte bulunurken süt kardeşi Muhammed’e çok hizmet etmiştir. Alemlerin Fahri Ebedîsi olacak bu çocuğa yemek yedirir, sevgi ve şefkatle onu kucaklar, birlikte elinden tutar gezdirirdi.
Hz. Peygamber Huneyn Gazvesine çıkmıştı. Bu gazve Hevazin kabilesi ile müslümanlar arasında geçti. Çetin çarpışmalar oldu ve birçok mal, eşya ganimet olarak alındı. Çok sayıda insan esir olarak getirildi. Efendimizin süt kardeşi Şeyma’da bu esirler arasındaydı.
Şeyma esirler arasında götürülürken kendisine sert davrananlara: “Biliniz ki, vallahi ben sizin efendinizin süt kardeşiyim.” diyerek havayı yumuşatmak istiyordu. Fakat etrafındakileri inandıramamıştı. Zira aradan çok uzun yıllar geçmişti. Onu esirler arasından ayırıp Efendimize götürdüler. O, İki Cihan Güneşi Efendimizin huzuruna vardığında:
- “Yâ Rasûlallah! Ben senin süt kardeşinim.” dedi. Efendimiz ona:
- “Buna alâmet ve işâret nedir?”dedi. Şeyma kolunu açtı ve:
- “Yâ Rasûlallah! Sen küçük iken beni ısırmıştın! İşte izi.” dedi. Şeyma o günün hâtıralarını bir bir anlatmaya başladı:
- “Sirer vâdisinde, âilemizin koyunlarını otlatıyorduk. O zaman benim babam senin de süt babandı. Annem de süt annendi. Seni memeden ben ayırmıştım. Hatırladın mı şimdi yâ Rasûlallah!” dedi.
Sevgili Peygamberimiz ısırık izini görünce hatırladı. Şeyma kardeşini tanıdı ve ridâsını yere serip üzerine oturttu. Ona sevgi ve şefkatini gösterdi. Aradan uzun yıllar geçmişti. Çocukluk hatıraları gözünün önüne geldi. Bu manzara karşısında duygulandı ve gözleri doldu. Şeyma kardeşine hürmet etti. Hemen süt anne ve süt babasını sordu. Onların daha önce öldüğünü söyleyince Efendimiz hüzünlendi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz onu memnun edebilmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Süt kardeşi Şeyma’ya:
“İstersen itibarlı ve sevilen birisi olarak burada kal, her türlü hizmetini göreyim. Eğer kabîlene dönmek istersen seni göndereyim.”dedi. Şeyma kabîlesine dönmek arzusunu belirtti. Peşinden İslâm dinini kabul edip, kelime-i şehadet getirerek müslümanlığını ilân etti.
“Ey Rabbimiz, Muhammed’i bize bırak ki, onun delikanlılığını göreyim. / Sonra onu itaat edilen bir efendi göreyim. / Düşmanlarının ve hasetçilerinin yüzüstü geldiklerini göreyim. / Ona, ebediyen devam eden bir şeref ve izzet ver.”
Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz süt kardeşi Şeyma’ya bir erkek bir kadın köle verdi. Birçok eşya ile birlikte deve ve davar cinsinden hayvanlar hediye ederek kabilesine gönderdi.
--------------------------------------------------------------------------------
Şeyma (r.anha) da, Resulullah’ın küçüklüğünde ona oynatırken söylediği şiiri hatırlatıp okudu:
“Ey Rabbimiz, Muhammed’i bize bırak ki, onun delikanlılığını göreyim.
Sonra onu itaat edilen bir efendi göreyim.
Düşmanlarının ve hasetçilerinin yüzüstü geldiklerini göreyim.
Ona, ebediyen devam eden bir şeref ve izzet ver.”
Köyüne gitmek üzere ayrılırken de, Hz.Muhammed'i (s.a.) şu sözlerle takdir etti: "Sen, küçük bir çocukken de, büyük bir adamken de ne iyi kefil (bakan) ve ne iyi bakılansın."
1.Abdullah b. Hâris: Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de peygamberimize süt anne olan Halime es-Sa’diye’dir. Hz. Peygamber ile birlikte Halime es-Sa’diye’den süt içen kardeştir.
2.Üneyse binti Hâris: Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de sevgili peygamberimizin süt annesi Halime es-Sa’diye’dir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)