3 Temmuz 2014 Perşembe
HAKİKİ DOSTUN MÜKâFATI
Bir dostun en hakiki yoldaşı, hiç şüphesiz üzerinde hiçbir münafıklık alameti bulunmayan, hakiki samimiyeti özünde taşıyan kimsedir. Ne emanete hıyanet eder, ne yalan söyler ne de söz verdiğinde sözünden döner. Velhasıl, kişinin milyonlarca arkadaşı olsa da dostları, bir elin beş parmağını geçemeyecek kadar azdır. İnsan yarenini daha özenli seçer ya da hayatındaki tecrübelerle tek tek elenirler.
Dostluktan muhabbet açılınca aklımıza ilk gelen, sahabelerden hep Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu oluyor. Hz. Resulullah’a dostluğu yanında, elbette Rabbine olan teslimiyeti ve muhabbeti de dikkat çekiyor. Hatta üzerine ayetler indiriliyor…
“Ümmetine en şefkatli muamelede bulunan hak Peygamber 124.000 sahabesinin her birinin ayrı ayrı takipçisi ve destekçisiydi. Öyle ki; her biri bu samimiyetten ötürü, en çok kendisinin sevildiğini iddia edebilirdi. Çünkü hangisi onunla bir dem beraber olsa oradan Muhammedi kokular ve nurlarla gönlü doymuş bir halde kalkıyordu.
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, her vakit namazından sonra sahabelerin halini hatırını sorar. İhtiyacı olanın Mescid-i Nebevi’den çıkmadan ihtiyacı giderilir; suali olan cevabını almadan ayrılmazdı oradan. Eğer mescide iki ya da üç vakit üst üste gelemeyen olursa bizzat kendisi ziyaretinde bulunur; hasta ise şifası için dua eder, bir ihtiyacı var ise giderilmesi için yardımcı olurdu.
Bir gün, yareni Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu da mescide gelemedi. Bu hal, iki veya üç vakti bulduğunda, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem hüzünle onu ziyaret için yola koyulur. Bir yandan da eğer bir hastalığı varsa şifa bulması için, yok borcu ya da dünyalık bir meşgalesi varsa Rabbi’sinden onu gidermesi için yardım ister…
Yolda Cebrail aleyhisselam ile karşılaşırlar. Fakat Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şaşkınlaşır, bir türlü anlam veremez Cebrail aleyhisselâmın haline ve sorar:
- Nedir bu halin Ya Cebrail? Niçin hasır içerisindesin? Hz. Cebrail:
- Ya Resulellah, arkamdaki binlerce melekle beraber Ebu Bekir şerefine arza gönderildik. Ebu Bekir (radıyallahu anhu) öyle bir fedakârlık yaptı ki bizler de kendisini örnek almak istedik. Bu gün içerisinde; son bir kıyafeti üzerindeyken, sahabelerden ihtiyaç sahiplerinden biri kapısını çaldı. İhtiyacının bir kıyafet olduğunu belirtti. Ve Allah rızası için Ebu Bekir’den yardım istedi. O da o sahabenin ihtiyacını giderdi fakat kendisi hasıra sarılmak zorunda kaldı ve namazını da hem utanarak hem ağlayarak, bu şekilde eda etti. Elbisesi olmadığından, cemaatle namaza da iştirak edemedi. Biz de Allah’dan ona bir haber getirdik, dedi.
O ki Kureyş’in ve Mekke’nin en tanınmış, en varlıklı ailelerinden idi. Çıkıp sokaklara seslense ihtiyacı giderilebilecek bir dost. Sadece Rabbi’sinden ihtiyacının giderilmesini istedi belki de.
Sıkıntısını Rabbi’sine ısmarlamış ve sabırla beklemişti. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, gözlerinde mübarek yaşlarıyla Hz. Cebrail’e yoldaş oldu. Ve Hz. Ebu Bekir’in evine geldiler. Kapıyı çaldılar. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu kapıdan başını uzattı. Nurlu yüzünde, edepten ötürü bir kızıllık vardı. Belki sevgilisini, gönlünün huzurunu karşısında görmek onu utandırmıştı. Cebrail aleyhisselam:
- Ey Ebu Bekir, Rabbim beni sana gönderdi ve buyurdu ki; “Ya Cebrail, ben Ebu Bekir kulumdan razıyım. Sor bakalım kulum da benden razı mıdır?”
Hz. Ebu Bekir’in dizlerinin bağı çözüldü. Gönlünün bağları şenlendi. Rabbi’si, kudret ve şanı yüce olan Rahman ve Rahim olan biricik Rabbi’si, zerre gönlüne hitapta bulunmuş ve ona lütufta bulunmuştu. İnci inci ağlamaya başladı. O ki Kuran’ı okurken (veya Allah’ı zikrederken) yanan ciğerinin kokusu, tüm Mekke sokaklarını doldurmuştu da aç olanlar, bir lokma tadabilmek için onu ziyaret ettiğinde, yanan Ebu Bekir’i bulmuştu. O ki teslimiyetin zirvesinde yaşayan ferman… O ki hüzün yolunda üçten biri olmuştu… O ki her asırda, her demde, her lahzada aşk hazinesinin rayihası…
- Ey Cebrail, ben kimim ki, ben kimim ki Rabbimden razı gelmeyeyim. Razıyım elbette ondan gelene… Razıyım elbette ondan iletilene…
Razıyım elbette Rabbimden her demde… Diyerek, olduğu yerde aşkın küllerini savururcasına dönmeye başladı.”
Bir aşk hikâyesi… Bir rızalık hatırası…
Bakınız, dostluk adına nice kıssalar, mucizeler, hatıralar anlatılır. Ama Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhunun teslimiyeti ve sevdası bambaşkadır.
Ölümün dahi bölemediği kusursuz vuslatlar ve sayısız hasretler vardır. Zamanlar farklı, diyarlar farklı, mesafeler zorlu, kişiler iştiyaklı olsa da kusursuz hediyeler taşıyan yürekler vardır.
26 Haziran 2014 Perşembe
Ramazan, Kur'an ayıdır
Ramazan ayını değerli kılan nedenlerden birisi, Kutsal kitabımız olan Kur'an'ın bu ayda indirilmiş olmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da " Ramazan ayı insanları kurtuluş yolan götüren, doğruyu yanlıştan ayıran Kur'an'ın indiği aydır. "(Bakara suresi, ayet 185) buyurmuştur.
Kur'an', Allah tarafından insanlara öğüt vermek ve yol göstermek için gönderilmiştir. Bu nedenle Kur'an insan için hayati değer taşır. Kur'an okumak bir ibadettir. Peygamberimiz Allah'ın bildirdiği görev ve sorumluluklarımızı sıkça hatırlamamız için Kur'an'ı çok okumayı teşvik etmiştir.
Müslümanlar, ramazan ayında Kur'an okumaya her zamankinden daha çok özen gösterirler. Bunun için evlerde veya camilerde bir araya gelerek, her gün Kur'an'dan yirmi sayfa okurlar. Ramazan ayının sonuna gelindiğin de ise Kur'an'ı baştan sona bir kez okumuş olurlar. Buna hatim denir. Daha sonra hatim duası yapılır. Müslümanlar yüzyıllar boyu bu geleneği devam ettirmişlerdir.
Kur'an, Ramazan ayında inmeye başlamıştır
Kur'anıkerim, ramazan ayının Kadir Gecesi'nde indirilmeye başlanmıştır. Kadir gecesi ramazan ayının 27. gecesi olarak bilinir. Yüce Allah Kadir Gecesi'nin "Bin aydan daha hayırlı" olduğunu haber vermiştir. Peygamberimiz de "Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Kadir Gecesi'ni değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhari) buyurarak, bu gecenin önemini belirtmiştir.
Ramazan, oruç ve sabır ayıdır
Ramazan ayını önemli kılan etkenlerden biri de, dinimizin temel ibadetlerinden olan orucun bu ay içinde tutulmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da "…Kim Ramazan ayına ulaşırsa oruç tutsun" (Bakara suresi, 185. ayet) buyurarak, ramazan ayında oruç tutulmasını emretmektedir. Bu nedenle Müslümanlar ramazan ayı boyunca oruç tutarlar.
Ramazan ayı oruç, ibadet ve sabır ayıdır. Allah'ın rahmet ve bağış kapılarının açıldığı aydır. Sevgili Peygamberimiz, ramazan ayında içtenlikle yapılan dua, ibadet ve iyiliklerin Allah katında daha değerli olacağını bildirmiştir.
Ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ne gibi etkileri vardır?
Gerçekten ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ayrı bir etkisi vardır. Bu ayın yaklaşması ile birlikte hazırlıklara başlanır. Ramazan boyunca yiyeceğimiz özel yemeklerin malzemelerini önceden alırız. Evlerimizde genel temizlik yapılır. Çevremizde bazı camilerin minarelerine mahya denilen "Hoş geldin ya şehrü ramazan" gibi yazılar görürüz. Radyolar, televizyonlar özel ramazan programı yaparlar.
Ramazanda oruç açma vaktinin ayrı bin neşesi vardır. Bütün aile bireyleri hep birlikte sofraya oturur, oruç açma vaktini gelmesini bekleriz. Ezan veya top sesinin duyulmasıyla birlikte orucumuzu dua ile açarız. Yemeğimizi yedikten sonra dua ederek Allah'a şükrederiz. Sonra akşam namazını kılar ve teravih namazı için hazırlıklara başlarız. Bu ayda camiler dolar taşar.
Ramazan ayı gerçekten bir ibadet ayı olarak yaşanır. Namaz ve orucun yanında aynı zamanda bir yardımlaşma ayıdır. Bu ayda yoksullar, düşkünler daha çok hatırlanır. Geleneğimizde yakınlar, komşular, yoksullar iftara çağrılır. Maddi durumu iyi olmayanlar için iftar sofraları düzenlenir.
19 Haziran 2014 Perşembe
GÜNAHLARDAN TAKVA İLE KORUNALIM
Günahlar karşısında
titrememiz lazımdır
Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O'dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O'nun katındadır. Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.” (En'âm; 2)
Allah'ın emir ve nehiylerini yerine getirirsek, kıyamet gününde O'nun huzuruna başarıyla, yüzümüz ak, açık bir alınla çıkarız. Cenneti kazandıracak sebeplere başvurmadan, cenneti istememiz doğru değildir. Cennete talip olmamız lazımdır. Eğer biz talip olursak, Allah-u Zülcelâl de verecektir.
Nasıl, dünya işi; yatarak, boş durarak yapılamıyor, dünya malı böyle elde edilemiyor, kişinin ille de çalışması gerekiyorsa; cenneti elde etmek için de böyle davranılmalıdır. Allah'ın katındaki ecir ve sevaplara, Allah'ın rızasına âşık olmalıyız. Bazı zatlar vardır ki, el ve ayakları hiç durmadan dünya ile meşgul olduğu halde Allah'a âşıktırlar, Allah'ı zikretmektedirler. Biz de böyle olmalıyız. Bize yarayacak olan şey budur.
Herhangi bir cenaze gördüğümüz zaman, kendimizin de bir gün hiç şüphesiz, yüzde yüz onun gibi olacağımızı düşünmeliyiz. Mademki bir gün öyle olacağız, o zaman daha bu dünyadayken ahiretimize hazırlanmalıyız.
Rabbimizin var olduğunu, kerem sahibi ve azap sahibi olduğunu biliyoruz ama meseleyi hafife alıyoruz. Onu bir saat düşünüyoruz, fakat yirmi saat gafiliz. Bu, Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanımak, bilmek değildir! Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanıyabilmemiz için bir saniye dahi Allah’tan gafil olmamamız lazımdır. Karşımıza bir günah geldiği zaman, titrememiz lazımdır.
Melekler şahitlik yapacaklar
Allah-u Zülcelâl, başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “O gün herkes, kendisiyle beraber bir sevk memuru ve bir şahid bulunduğu halde (mahşer meydanına) gelir.” (Kaf; 21)
Kıyamet gününde, her bir kişi, yeryüzünde nerede ne yapmış ise bir melek ona şahit olacaktır. Nasıl, dünyada birisi suç işlediğinde, iki kişiyi onun başına dikiyorlar ve onu elleri bağlı olarak götürüyorlarsa, kıyamet gününde de her bir insanın yanında bir melek olacak ve Allah-u Zülcelâl, o kişinin nereye götürülmesini istiyorsa oraya götürecek, onunla beraber gidecektir.
Allah-u Zülcelâl, diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfâl; 33) İnsanlar Allah'ın istediği gibi olurlarsa, hatta günah işleseler dahi, tevbe ve istiğfar ettikleri takdirde, Allah-u Zülcelâl onlara azap etmez. Çok gariptir ki, Allah-u Zülcelâl bize işaret vermekte, doğruyu göstermekte, bizler ise bundan gafil kalmaktayız!
Allah-u Zülcelâl çok adalet sahibidir. Kullarına bakıyor; kulun fikri, niyeti, ne şekilde ise Allah'a karşı samimiyet derecesi ne ise ona o şekilde muamele ediyor.
İnsan Allah-u Zülcelal'e, O'nun rızasına düşkün olduğu ve samimi olduğun zaman, Allah-u Zülcelal ona yardım etmekte, günahlardan kaçınması için güç ve kuvvet vermektedir.
Gece gündüz ibadet etmeliyiz
İnsan dünyada ne şekilde davranırsa kıyamet gününde o şekilde ameli önüne gelir. Arkamızda cehennem ateşi varken uyumayıp kalkmamız, yani gece gündüz ibadet etmemiz lazımdır.
Görüyoruz ki bu ahir zamanda, günahlar çok fazla olduğu için insanlar manevi olarak hasta olmakta ve kolay kolay da tevbe etmemektedirler. Kalpleri katılaştığı için manevi olarak hasta olmaktadırlar.
Allah’ın yardım ve inayetiyle bir kişinin tevbe etmesine vesile olunduğu zaman, o kişi bir müddet sonra, iyi bir hale geliyor. Fakat başkaları tarafından, ona kötü muamele yapılınca, bakıyorsun tevbesini bozabiliyor, yine eski kötü haline dönebiliyor. Bu, vebali ağır bir iştir. Onun için daima mümin kardeşlerimize karşı güler yüzlü olmalı, onlara şefkat ve merhametle davranmalıyız. Buna çok dikkat etmeliyiz!
Cennete en son girene…
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e: “Ya Rabbi! Cennete girecek en son kula ne kadar cennet vereceksin?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: ‘Kıyamet gününde cennete en son girecek olan şahıs cennetin kapısına gelir, Ben ona cennete gir ya kulum!’ derim. O: “Ya Rabbi! Herkes yerini aldı, cennet doldu, bana yer kalmadı” der. Ben: ‘Ya Kulum! Dünyadaki bir padişahın mülkü kadar sana versem yetmez mi?’ diye sorarım. Kul: “Yeter Ya Rabbi!” der. Bunun üzerine: ‘Bunun üç katı, hatta on katını sana verdim’ buyurur.
Bu kadar cennet verilen kul, o kadar sevinir, o kadar sevinir ki sanki cennetin hepsi ona verilmiştir. Musa aleyhisselam: “Ya Rabbi! Bu en adi, kendisine en az cennet verilen kuldur. Peki, kendisine en çok cennet verilen kula ne kadar vereceksin?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl: ‘Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.’ (Secde; 17) buyurdu.” (Müslim, Tirmizi)
Yani, onlara ne kadar cennet verileceğini, ancak Allah-u Zülcelâl bilir. En çok cennet verilecek kişiye, ne kadar cennet verileceği gizlidir. İnsanlar bunu ancak kıyamet gününde görecek, o zaman ne kadar olduğunu bileceklerdir. İşte Allah-u Zülcelâl, onlara böyle bir mükâfat hazırlamıştır.
Tevbeden kaçan kimse cennetten, Allah'ın rızasından kaçmış olur. İnsan bundan kaçar mı? Ne kadar yanlış bir şeydir. Kişi niçin kaçmaktadır? Nefis ve şeytan onu oyuna getirmekte, onun: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan pişman oldum, keşke yapmasaydım” demesini istememektedir. Tevbe etmek çok kolay olup mükâfatı çok büyüktür. Demek ki tevbe etmek de Allah'ın nasip etmesiyledir. Allah nasip etmediği zaman, kişi tevbe edemiyor.
Günahtan takva ile perdelenelim
Ne zaman, tam hakiki olarak Allah'a yönelirsek bize yarayacak odur. Bu dünyanın keyf ü sefası, dünya malı bize bir menfaat vermez.
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” (Bakara; 186)
Bu ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre, Rabbimiz daima bizimle beraberdir. Ve bizimle beraber olduğu için hem dünya hem de ahiret onun elinde olduğu için, her hayrı O'ndan istememiz lazımdır.
Bakın! Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyor: “Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.” (Bakara; 194)
Allah-u Zülcelâl ne güzel bizi irşad ediyor. Allah-u Zülcelâl, yardımı ile bir kimseyle beraber olursa o kişi daha ne isteyebilir?
Allah-u Zülcelal'in korkusu, nefisle günahın arasında daima bir perdedir. O korku, sahibinin günaha girmesine engeldir. Yani takva, Allah korkusudur. Korkmadığımız zaman, yine Allah-u Zülcelal'e yalvaralım. Çünkü Allah-u Zülcelâl, hem dünyada hem de ahirette selamete kavuşmamız için bize yol göstermiştir. Onun için Allah-u Zülcelal'e yalvarıp dua etmemiz lazımdır.
Günahtan ikrah etmeli insan…
Bir kişi, Allah-u Zülcelal'in gazabına sebep olacak hangi günah olursa olsun; bu günahlara karşı kalbinde, ruhunda, sırrında, daima acizliğini görüp o günahlardan kaçınmayı, uzak durmayı istemelidir. Allah-u Zülcelal'in üzerine farz kılmış olduğu ibadetlerin dışında fazla bir ibadet yapmayan fakat günah yapmayı da istemeyen, günahlardan ikrah eden kişi; Allah-u Zülcelal'in katında, çok fazla ibadet yaptığı halde günahlara meyleden kişiden daha hayırlıdır.
İnsan daima hayırlara meyilli olmalı, günahlardan da ikrah etmelidir. Bu hali kalbinde daima bulundurmalıdır. Eğer nefsine ve şeytana mağlup olup bir günah işlese bile, yine bu günahı yapmaktan ikrah etmelidir. Günah işlemese dahi günahtan ikrah etmediği takdirde, günahlara meyilli olup yine zarar görür.
Allah-u Zülcelal insanın kalbine muttalidir. Kulunun kalbinde, gazabına sebep olacak günahlardan kaçma, ikrah etme var mı, yok mu diye kontrol etmektedir. Onun için daima kalbimizde günahlara karşı bir ikrah, buğz etme hali bulunmalıdır.
Hülasa olarak, insanların içinde görünürde Evliya; manevi olarak da Allah-u Zülcelal'e düşman olmayalım. Allah-u Zülcelal, hem zahiri hem de manevi olarak kendisine dost olmamızı istemektedir. Yani, zahiri olarak bütün davranışlarımız, insanlara karşı düzgün olur ama kalbimiz, ruhumuz, sırrımız Allah-u Zülcelal'e karşı samimi olmazsa bu hal fâsıklıktır.
Onun için zahiri âzâlarımızdan daha fazla kalbimizle Allah-u Zülcelal'e dost olmamız lazımdır. Allah-u Zülcelal'e meylimizin güçlü olması lazımdır. Eğer biz şeytanın tarafına gidersek, Allah bize buğzeder ama kendisine yönelirsek hoşuna gidecektir.
İnsanların bir grubu, Allah-u Zülcelal'in yanında, bir grubu da şeytanın yanındadır. Biz de kalbimizle, ruhumuzla ve sırrımızla, Allah-u Zülcelal'in yanında olmamız lazımdır.
İnsan sadece zahiri olarak Allah-u Zülcelal'e yöneldiği zaman, onun ameli devamlı olmaz. Mutlaka manevi olarak da Allah-u Zülcelal'e yönelmesi lazımdır. İman, hem zahiri hem de manevidir. Zahiri olarak dil ile kelime-i tevhid getirdiğimiz zaman, eğer bunu kalp ile de tasdik etmezsek iman etmiş sayılmayız. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin zamanında, üç yüz kişi, bu kelime-i tevhidi dil ile söylemişlerdi ama kalben bunu tasdik etmedikleri için münafık idiler. O yüzden, maneviyat insan için çok önemlidir.
Allah’ın yardımına muhtacız
İnsan, Allah-u Zülcelal'in tevfikine (yardımına) muhtaç olduğuna inanır ve şiddetli olarak bunu Allah'tan isterse; Allah-u Zülcelâl de ona iman kuvveti verir ve güzel olan sebeplerle onu süsler. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı ona çirkin göstererek bunlardan muhafaza eder.
Öyle ise daima Allah-u Zülcelal'den tevfik istememiz lazımdır. Çünkü O'nun tevfikine çok muhtacız.
Tevfik; Allah-u Zülcelal'in, kendi rızasına sebep olacak amelleri insana nasip etmesi, insana yardım etmesidir. Allah-u Zülcelal hangi amellerden razı oluyorsa bu amelleri bir kişiye nasip etmesi, ona tevfik vermesinin bir alametidir. Bunun tam tersine, razı olmadığı ve gazaba geldiği amelleri de bir kişiye nasip ederse bu da o kişiye gazaba geldiğinin bir alametidir. Onun içindir ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah-u Zülcelal'e daima şöyle dua ediyordu:
“Ey kalpleri evirip çeviren Allah! Benim kalbimi, dininin üzerinde sabit kıl. Ey kalplere tasarruf eden Allah! Benim kalbimi, senin ibadetin üzerinde sabit kıl.” (Tirmizi)
Tabi dinimizde gevşek olmamızın sebebi de şudur: Hep dünyanın zahirine bakıyoruz ve ona çok kıymet veriyoruz. Anlatıldığına göre, bir Evliyaya: “Senin tevbe etmenin sebebi nedir?” diye sormuşlar, o da şöyle cevap vermiştir: “Ben çok büyük bir tüccardım. Aklım, fikrim, daima ticaretimde kâr yapmaktı, aklıma başka bir şey gelmiyordu. Bir sebepten dolayı zarar ettim ve malımın hepsini kaybettim. Bu durumdan aklımı kaybedecek duruma geldim ve nereye gittiğimi bilmeden sahraya çıktım. Sahrada kulağıma bir ses geldi, fakat baktım kimseyi göremedim. Bana şöyle diyordu:
“Bir kimse malı telef olduğu için mahzun oluyor ama ömrü faydasız bir şekilde boşu boşuna geçiyor, hiç mahzun olmuyor. Dünya, daima insanlara sırtını dönüp gidiyor. Ahiret de yüzünü dönmüş insanlara doğru geliyor. Sırtını dönüp kaçanın peşine düşmek ve yüzünü dönüp insana doğru gelenden kaçmak ne kadar garip!” Bu sesi duyunca kendi kendime dedim ki:
‘Ben ne kadar yanlış yapmışım. Hakikaten de bütün dünyanın ticaretini yapsaydım ve çok büyük kâr elde etseydim yine de bir gün ondan ayrılacaktım. Bu kadar üzüntü nedendir? Benim ömrüm hep boşuna geçiyor ama buna hiç üzülmüyorum! Hâlbuki ömür, benim elimde büyük bir sermayedir, onunla neler yapabilirdim… Kabir, her gün biraz daha bana yaklaşıyor, ben de ona doğru gidiyorum. Ben bunu bırakıp dünyanın peşine düşüyorum! Bu ne kadar yanlış…’ Böyle diyerek o hatalarımdan, dünyaya olan muhabbetimden pişman olup tevbe ettim ve kendimi tamamıyla Allah-u Zülcelal'e ve O'nun ibadetine verdim.”
Bu, hepimiz için bir ders değil midir? O Evliyanın davranışı doğru değil midir? Onun bu davranışı doğrudur. O sesi, sanki hepimize geliyormuş gibi düşünmemiz lazımdır.
İnsan daima Allah-u Zülcelal'e karşı samimi olmalıdır ve Allah-u Zülcelal'in razı olacağı amellere, nefsinin arzularından daha fazla gayretli olması lazımdır. Allah-u Zülcelal'e karşı kendimizi bir hiç olarak görmemiz gerekir. Daima O'nun kapısında durup konuşmalarımızda, hareketlerimizde, niyetlerimizde:
“Allah daima beni görüyor. Bunu yapmamdan razıdır, bunu yapmamdan razı değildir.” diye düşünüp daima Allah-u Zülcelal'in razı olacağı amelleri yapmamız lazımdır.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin...
12 Haziran 2014 Perşembe
GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAAT KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ....
GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAAT KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ....: Perşembeyi Cumaya bağlayan gece idrak edilecek Berat Kandili dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bir mesaj yayımladı..
TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAAT KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ. SELAM VE DUAYLA..... .Sabri KÖNTEK..
Perşembeyi Cumaya bağlayan gece idrak edilecek Berat Kandili dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bir mesaj yayımladı.
Mesajında, Berat gecesinin insanoğlu için her yıl bir hesaplaşma durağı olduğunu ifade eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez, “İnsanoğlu için adeta her yıl hesaplaşma durakları olarak oluşturulan bu rahmet gecelerinde, Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirme, zaman zaman ihmal ettiğimiz kulluğumuzun farkına varma, kendimize çeki düzen verme fırsatı buluyoruz” dedi.
Berat’ın yegâne sahibinin Allah olduğunu ancak her insanın beratının kendi elinde olduğunu kaydeden Başkan Görmez’in mesajında şu ifadelere yer verildi;
“Berat gecesi Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirmek için bir fırsat…”
12 Haziran Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Cenab-ı Hakk’ın lütfu ve inayetiyle yeni bir Berat Kandilini daha idrak edeceğiz. Hızla akıp giden ömür içerisinde böylesine bir geceye bir kez daha eriştirip bizlere güzel bir fırsat bahşettiği için Cenab-ı Hakk’a ne kadar hamd ü sena etsek ve ne kadar şükretsek azdır. Her yıl gelişiyle pek çok güzelliğin yaşandığı rahmet, mağfiret ve arınma mevsimi Ramazan-ı şerife yaklaştığımızın habercisi, kurtuluş, af ve arınma gecesi olan Berat Kandili, bizlere manevi bir nefes aldırma, kendimize dönme, tefekkür etme, kendimizi sorgulama, geçici olanla kalıcı olanı fark etme, kalp gözümüzü açma ve gönül dünyamızı temizleme fırsatı sunar. İnsanoğlu için adeta her yıl hesaplaşma durakları olarak oluşturulan bu rahmet gecelerinde, Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirme, zaman zaman ihmal ettiğimiz kulluğumuzun farkına varma, kendimize çeki düzen verme fırsatı buluyoruz.
“Berat Kandilinin bize öğrettiği en önemli hususlardan biri sadece Allah’ın affına mazhar olmak değil, affedici olmaktır…”
Berat Kandili, bizlere her türlü kötülük, çirkinlik, haksızlık ve adaletsizlikten beri olmayı, arzularımızın, tutkularımızın, heva ve heveslerimizin, bencilliklerimizin egemenliğinden, nefsimizin esaretinden kurtularak gerçek özgürlük olan beratımıza nasıl kavuşacağımızı öğretir. Nefis ve şeytanın hile ve tuzaklarından uzak kalmayı öğretir. Müslümanlar bu gecede kendilerini, hayatlarını, hayal ve beklentilerini planlayarak, onları Kur’an ve sünnet ölçüleri içinde bir kere daha gözden geçirerek aslında gerçek mü’min olma ve rıza-yı Bâri’yi kazanma yolunda kayda değer mesafe kat etme imkânına sahip olurlar. Bu mübarek gecenin bize sunduğu manevi iklimde beratımızı almamızın Yüce Rabbimiz’in ilahi mesajına kulak vermekle, Sevgili Peygamberimiz (sas)’in bizlere miras bırakmış olduğu sünnetini ve ahlakî erdemleri hayatımıza yansıtmakla mümkün olacağını bir kez daha anlarız.
Her yıl mübarek Ramazan ayına on beş gün kala idrak ettiğimiz Berat Kandilinin bize öğrettiği en önemli hususlardan biri sadece Allah’ın affına mazhar olmak değil, affedici olmaktır. Zira Allah’tan af bekleyen affedici olur. Allah’tan bağışlanma dileyen bağışlayıcı olur. Allah’ın hoşnutluğunu isteyen, hiç kimseyi hor ve hakir görmez. Allah’ın sevgisine ulaşmak isteyen, daima yüreğinde sevgi ve merhamet taşır.
“Berat’ın yegâne sahibi elbette Yüce Rabbimizdir. Ancak her insanın beratı kendi elindedir…”
Zira biz O’na bir adım yaklaşırsak O bize bin adım yaklaşır. Her türlü kötü amellerimizden tövbe ile uzaklaşır, salih amel ile O’na yönelirsek Allah’ın mağfireti şüphesiz bize erişir.
Yeryüzünü nimetleriyle donatan Rabbimizin verdikleri karşısında şükran duygusunu ifa ederek mülke ve eşyaya bakışımızı değiştirmeye vesile yapacağımız bu gecelerde elde ettiklerimizin, hayatımızın bütün gün ve gecelerine ahlak olarak yansımasını dua ve niyazlarımızda istemeliyiz. Biz müminlerin hırsları, tutkuları ve arzuları sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Allah’ın rızası sadece Rabbimize yaptığımız ibadetlerimizle sınırlı olmayıp tüm beşeri ilişkilerdeki ahlaki tutum ve davranışlarımızda da Rabbimizin rızasını kazanma arzu ve iştiyakını içimizde barındırmalıyız. Rabbimizin rızasına muvafık olmayan her türlü dünyevi çıkar ve isteklerden bizi beri kılması için beraat gecesini bir fırsat gecesi olarak görmeliyiz.
“Berat Kandili, kendimize, ailemize, din kardeşlerimize ve tüm kâinata karşı affedici, onarıcı ve bağışlayıcı olmayı öğretir…”
Berat Kandili, Yüce Rabbimiz nezdinde beratımıza vesile olduğu, Rabbimizin affediciliğine ve bağışlayıcılığına sığınmayı öğrettiği gibi, kendimize, ailemize, din kardeşlerimize ve tüm kâinata karşı affedici, onarıcı ve bağışlayıcı olmayı öğretir. Berat, kırılan kalpleri onarma, dargınlık duvarlarını yıkma, kin, nefret ve intikam duygularını aşma günüdür. Yüce Yaradan’ın affına erebilmek için yaratılanı affetme günüdür.
“Günahlarımızın beraatı ahdimize uygun olmayan davranışlarımızdan vazgeçerek Rabbimizin mağfiretiyle gerçekleşir…”
Bu gece vesilesiyle her türlü fitne ve fesattan kendimizi beri kılmalıyız. Günahlarımızın beraatı ancak misakımızı hatırlayarak ahdimize uygun olamayan davranışlarımızdan vazgeçerek Rabbimizin mağfiretiyle gerçekleşir. Bu gece mağfiret gecesi, bugün rahmetin tecelli edeceği gündür.
Gündelik hayatın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere, bir kandil olması dileğiyle aziz milletimizin ve yurt dışında yaşayan millet varlığımızla birlikte bütün İslâm âleminin Berat Kandili’ni kutluyorum. Yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların bizleri istikamet sahibi yapmasını temenni ediyor, bu gecenin, ülkemizin, İslâm âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, insanlığın hidayet, barış ve huzuruna, bütün müminlerin tövbe ve dualarının kabulü ile arınma ve affına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
5 Haziran 2014 Perşembe
Cuma günü
1- Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allah katında günlerin efendisi Cuma’dır. O kurban ve Ramazan bayramı günlerinden de faziletlidir. Cuma gününde şu beş özellik vardır: 1- Hazret-i Âdem o gün yaratıldı. 2- O gün yeryüzüne indirildi. 3- O gün vefat etti. 4- O günde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir. 5- Kıyamet o gün kopacaktır. Allah’a yakın hiç bir melek, hiçbir gök, hiçbir yer yoktur, hiçbir rüzgar, hiçbir dağ ve taş yoktur ki, Kıyametin kopmasına sahne olacağı için Cuma gününün heybetinden korkmasın.) [Buhari, İ. Ahmed] Cuma, müminlerin bayramıdır. Bugün yapılan ibadetlere en az, iki kat sevap verilir. Bugün işlenen günahlar da, iki kat yazılır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de, Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha kötüsü yoktur.) [Ramuz] (Cuma günü günah işlemeden geçerse, diğer günler de selametle geçer.) [İ.Gazali] (Cuma günü, kuşlar, vahşi hayvanlar birbirine, “Selam size, bugün Cumadır” derler.) [Deylemi] (Cuma diğer Cumaya kadar ve fazladan üç gün içinde işlenen günahlara kefaret olur. Çünkü iyi bir amel işleyene on kat sevap verilir.) [Taberani] (Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.) [Deylemi] (Cuma günü gusleden kimsenin günahları affolur.) [Taberani] (Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni] [Böyle büyük mükafat verilebilmesi için, o kişinin, düzgün itikada sahip olması, kul hakkını, kazaya kalan farzlarını ödemesi ve haramlardan vazgeçmesi şarttır.] (Cuma günü veya gecesi ölen mümin, şehid olur, kabir azabından kurtulur.) [Ebu Nuaym] (Ana-babanın kabrini, Cuma günleri ziyaret eden kimsenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.) [Tirmizi] (Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni] (Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehani] (Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk verilir.) [Taberani] 2- Kendisine Cuma namazı farz olan her müslümanın alışverişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Özürsüz Cumaya gitmemek haramdır. Ezan okunurken de, alışveriş yapmak mekruhtur. Halbuki alışverişin kendisi helaldir. Yani alınan mal mekruh değil, helaldir. Fakat ezan okunurken alışveriş yapılması mekruhtur. (Dürer) Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cuma namazını farz kıldı. Adil veya zalim bir imam [başkan] zamanında küçümseyerek veya inkâr ederek Cuma namazını terk edenin iki yakası bir araya gelmesin! Böyle bir kimse tevbe etmezse, onun namazı, zekatı, haccı, orucu ve hiçbir ibadeti kabul olmaz.) [İbni Mace] (Allah’a ve ahirete inanan, Cuma namazına gitsin!) [Taberani] (Cuma namazını kılmayan kimsenin kalbi mühürlenir [iyilik yapamaz olur], gafil olur.) [Müslim] (Cuma namazına giderken ayakları tozlanan kimseye Cehennem ateşi haramdır.) [Tirmizi] (Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn [yani iki Kul euzüyü] okuyan kimseyi, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İbni Sünni] (Büyük günah işlenmediği müddetçe, beş vakit namaz ile Cuma namazı, öteki Cumaya kadar aralarda işlenen günahlara kefarettir.) [Müslim] Seferi olana Cuma kılmak farz değildir, kılarsa farz sevabını alır. (Hindiyye) Cuma namazı kılınmayan çok küçük köylerde ve kâfir ülkelerinde, cemaatle öğle namazı kılınır ve ikamet okunur. Cumanın sahih olduğu yerlerde, öğleyi cemaatle kılmak ve ikamet okumak mekruh olur. (Redd-ül Muhtar, Fetava-i Abdurrahim) Mahkumlara Cuma namazı farz değildir. Öğle namazını cemaatle kılabilirler. Cuma namazı yalnız erkeklere farzdır. Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi şöyle: (Cuma namazı kılmak, köle, kadın, çocuk, hasta hariç, her müslümana farzdır.) [Hakim] (Cumaya gelmeyen erkeklerin evlerini yıksam diye düşündüm.) [Buhari] Kadınların Cuma günü, öğle namazını evlerinde kılmak için cemaatin camiden çıkmasını beklemeleri şart değildir. (Hidaye) 3- Cuma günü oruç tutmak müstehaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cuma günü oruç tutana, on ahiret günü oruç sevabı verilir.) [Beyheki] Bazı âlimlere göre de yalnız Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yalnız Cuma günü oruç tutmayın! Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutun.) [Buhari] (Sünnet ve mekruh olduğu bildirilen bir işi yapmamalıdır! Bunun için Cuma günü orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmalıdır!) (Redd-ül Muhtar)
29 Mayıs 2014 Perşembe
Nur-u Muhammedi’ye Köprü: Altın Nesil
Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler, hiç kendilerinden ayrılır mıydı?
Sevmenin adını “Muhabbet” koymuş Allahu Tealâ… Ve bunu şöyle dile getirmiş Allah’ın sevgili Rasulü (A.S.): “Benim rızam için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine (para, vakit) harcayanlara, muhabbetim vacip olmuştur.” (Muvatta)
Sevmek… Kimle?.. Neyi?.. Nasıl?.. İşte sevdiğimizi söylediğimiz Sevgili Rasül’ün bize söylediği esas: “Kişi müslüman kardeşini severse, onu sevdiğini kendisine söylesin.” (Ebu Davud, Tirmizî) Ve… Alemi yaratan Yüce Sevgili yarattığı kullarından sevmeyi ve sevilmeyi istiyor. İnsanların arasına gönderdiği peygamberine: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için, sana sevgimi lutfettim.” (Taha/ 39) buyuruyor.
Peygamberler… İnsanların arasından seçilmiş, kendilerine vahyolunmuş, terbiye edilmiş, Allah’ın sevgili kulları… Ve Allah Tealâ, sevginin yani muhabbetin, Peygamberin şahsında ve onun sıfatlarında, gören gözle ve anlayan gönülle teneffüs edilmesini istiyor. Bunu en çok kimlerden istiyor? Elbetteki sevmenin ne demek olduğunu bilen ve “ben seviyorum” sözünün ne anlama geldiğini bilen kullarından. Yani müminlerden… Ve… Müminlerden istenen şu: Ey Sevgiyle gönderdiğim ve nurumdan var ettiğim Rasül!… “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (A. İmran/31)
Sevgi Yolu
Sevmenin yolu Allah’tan, Allah’ı sevmenin yolu da Rasul-ü Ekrem’den geçiyor. Kim Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsa, önce O’nun sevdiğini sevecek demektir bu. Hem böylece insan sevilecek. Sevilince de kusurları görülmeyecek, görülse bile affedilecek demek… İşte Hz. Ömer (R.A.) inanmıştı ve sevmişti bir kere Rasulullah (A.S.)’ı. Zira cahiliye döneminden kalma ızdırapları vardı. Kusurlarını göstermişti ona en sevdiği… Zira dost acı söylerdi. Ve böylesi bir dosta canlar kurbandı… Sevdiği dostu, Rasulü Ekrem (A.S.), kendisine (Hz. Ömer’in) içindeki gerçek dostu göstermişti. İçindeki, dostu sandığı şeytanı bile, terketmişti O’nu. Görmek istemiyordu Şeytan Hz. Ömer’i.
Mescid-i Nebi’ye vardığında beyninden vurulmuşa döndü Hz. Ömer (R.A.). Muğire b. Şu’be: “Rasulullah (A.S.) vefat etti” diyordu. Hz. Ömer: “Hayır! Yalan söylüyorsun!.. O vefat etmedi. Münafıklar yok olmadıkça O vefat etmez.” (İbn-i Sa’d) diyordu. Kaybetmek istemi yordu O’nu. Daha soracakları vardı. O sevgili, kendisine sevmenin ne demek olduğunu öğretiyordu. Hayır! O yok olmamalı, ölmemeliydi!… Böyle diyordu, Hz. Ömer (R.A.): “Kim öldü derse, boynunu vururum!” Hz. Ömer bu… Dediğini yapar mı yapardı…
Sıddık-ı Ekber (R.A.)
İbn-i Ümmi Mektum âmâydı. Mescidin son cemaat mahallinde “Muhammed ancak peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle geriye dönerse, Allah’a zarar vermiş olmayacaktır.” (A.İmran/144) ayetlerini okuyordu. O esnada Hz. Ebu Bekir mescide girdi. Hz. Ömer ayakta, hiç oturacak halde değil!… Ebu Bekir (R.A.): “Otur artık, ey Ömer!” dedi. Cemaati de susturdu ve: “Ey insanlar! Sizden kim Muhammed’e tapıyorsa iyi bilsin, Muhammed ölmüştür! Sizden kim de Allah’a ibadet ediyorsa hiç şüphesiz O diridir ve ölmez!…” (Buhari) Halk ve Hz. Ömer gözyaşları içinde “Anam-babam sana feda olsun Ya Rasulallah!…” diyordu. (İbn-i Sa’d)
Evet, gerçek sevgili, en Yüce Sevgili Allahu Tealâ’ydı. O’na ulaşmak önemliydi. O’na giden yolda olmak ve severek ölmek önemliydi.
Sevmenin Zamanı
Ve… Şimdi O’nun gibi yaşamanın tam zamanıydı. Zaten yaşıyorlardı. En sevdiklerinin yolunu her an takip ediyorlardı. Ama şimdi, sorumluluk duygusu içerisinde O’nu anlatmalıydılar. O Sevgili Rasulü görmeyenler vardı. Sevgi onlara anlatılmalıydı. Rasulü Ekrem (A.S.)’i görememiş olanlara, aynen O’nu görüyorlarmışcasına anlatılmalıydı. İnsanlar her an O’nu (A.S.) görebilmeliydi. Böylece O sevgili Rasül hep gönüllerde yaşamalıydı. Zira, O yaşarsa Allah sevilecek, insanlar Allah’ı sevdikçe itaat edecekler, isyan etmeyeceklerdi. Ve… “Ben seviyorum” diyen; her an ve her zaman ilahi nuru seyredip duracak; mahvolmak, yok olmak ve geri durmak onun tanımadığı kavramlar olacaktı.
Sevenin Adı: Bilal-i Habeşi
İşte… Bilal-i Habeşi (R.A.)… Sevdim dediği, Rasulü Ekrem (A.S.)’i toprağa verdikten sonra, bütün Medine ona dar gelmişti. Bağrına taş basmış, sevgilinin hasretini çekiyordu. Halife Hz. Ebubekir’in (R.A.) huzuruna geldi. Müsaade istedi Medine’den ayrılmak için. Acılarını her gün katmerleştirmek istemiyordu belki de. Hz. Ebubekir (R.A.) müsaade etmedi. Zira Bilal-i Habeşi, en çok sevdiği insan, Rasul-ü Ekrem (A.S.)’in yadigarıydı. Onun okuduğu ezanlar hep devam etmeliydi. Ama Bilal-i Habeşi (R.A.) mahzundu… Sevgi, muhabbet ve ayrılık nedir bunu o anlardı. Mekke fethedilince Kabe-i Muazzama’da, En Yüce Sevgili Allah’ın huzurunda, en sevgili Rasul Muhammed (A.S.)’in önünde Ezan-ı Muhammediyi okumanın hazzını o bilirdi. Bu anlatılmaz, ancak yaşanırdı. Ama şimdi o muhabbete, sevgiliyi görmeden, o anı yaşamadan nasıl seslenip çağırmalıydı insanları… Ve O… “Ben Rasulullah’sız Medine’yi istemem, ben buna tahammül edemem.” (Tecrid) diyordu. Hz. Ebubekir: “Ey Bilal! Benim hatırım yok mu? Benim için Medine’de kal…” diyordu. Kıramadı Sıddık-ı Ekber (R.A.)’i. Medine’de kaldı. Sonra bir fırsatını bulup Hz. Ömer (R.A.)’in hilafeti zamanında izin isteyerek, cihad için Şam’a gitti ve oraya yerleşti.
Sevginin Muştusudur Rüya
Gün geçmiyordu ki Şam’da Rasulullah (A.S.)’ı hatırlamasın!.. Bir gece rüyasında, Efendimiz (A.S.)’i gördü. Evet… İşte… En sevdiği karşısındaydı ve ondan bir tek isteği vardı: “Ey Bilal! Beni ziyarete gelmeyecek misin?” Artık sevgiliden muştuyu almıştı bir kere… Duramazdı. Gözyaşları içinde Medine-i Münevvere’ye atını sürdü. Hiç kimseyi görmüyordu gözü. Doğruca Mescid-i Nebi’ye vardı. Saadetli yılları düşündü. Nebi (A.S.)’nin namaza duruşunu, saf tutuşunu, tekbir alışını… hep hatırladı. Sonra Ravza-i Mutahhara’ya yüzünü sürdü. Buralar, hep sevgiliyi hatırlatan yerlerdi. O, eski günlerini yad ederken evlad-ı rasul Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.) efendilerimiz O’na bakıyorlardı. Bilal-i Habeşi (R.A.) Nuru Muhammediyi bütün ruhuna tenefüs edercesine, onların ellerine sarıldı. Öpüp kokladı Asr-ı Saadet güllerini… Ve şöyle dediler Bilal’e (R.A.): “ Bizim hatırımıza, sabah ezanını okur musun?!…” Adeta bu istek, O sevgili Rasül’den (A.S.) gelmişti. Kıramazdı ve kıramadı da… Mahzun Bilal (R.A.): “Olur!..” dedi.
Ezan-ı Muhammedî
Bambaşkaydı o sabah, Medine… Mescid-i Nebi hareketlendi. Bilal-i Habeşi Mescidin üzerine ezan okumak için çıkınca…
“- Allahu Ekber!… Allahu Ekber!…” nidaları, Medine’de seher vakti duyulunca, istisnasız bütün müminler İsrafil (A.S.) suru üflüyormuşcasına korkarak yataklarından fırladılar. “- Eşhedü enlâ ilahe illallah!…” derken Bilal-i Habe-şi, Medine insanları adeta Peygamber (A.S.) yeniden dünyaya teşrif etmişcesine sokaklara döküldüler. “Eşhedü enne Muhammed’er-Rasulullah!…” sözlerini halk işitince, kadınıyla erkeğiyle Mescid-i Nebi’yi doldurdular. Herkes birbirine bakıyor, gözyaşlarını dökmedik kimseye rastlanmıyordu… (İbnü’l-Esir)
O gün… Yeniden canlanmıştı ümmet. Sevgi ve Muhabbet bir kez daha kendini göstermişti. Bir olmuştu sevenler, sevgiliyle buluşunca… İnsanların gözlerinin içi gülüyordu. Seven ağlardı, bu üzülmek değildi. Bu onların ilk hali değildi. Onlar her an seven, sevdiklerini söyleyen, kimi sevdiğini bilen, nasıl sevilmesi gerektiğini yaşayarak anlatanlardı.
Yine… Onlardan biriydi Abdullah b. Mesud… “Rasulullah’tan bize bahset” denilince: “Rasulullah (A.S.) şöyle buyurdu: ….” der, gözleri yaşla dolar, başını aşağıya eğer, derin bir soluk alır, göğsü genişler ve Rasulullah (A.S.)’dan bahsetmeye başlardı. Sözlerini aynısıyla aktaramamış olma ihtimalini de gözönüne alarak, O’nun (A.S.) adına yalan bir söz sarfetmekten tir tir titrer; “… İşte!… Rasulullah (A.S.) bunun gibi veya buna yakın ya da buna benzer buyurdu…” derdi. (İbn-i Mace)
Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler, hiç kendilerinden ayrılır mıydı?. Hangi zaman ve zeminde olursa olsun böylesi sevgiyi anlatanlardan ayrılır mıydı hiç insan?!… İşte, ayrılmadı… İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, Ahmed b. Hanbeller… Şah-ı Geylani, Muhyiddin-i Arabiler… Habib-i Acemi, Hasan-ı Basri-ler… Beyazıd-ı Bestami, İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadiler… Yaşadılar… Yaşattılar… Sevgiyi, sevdiklerini gösterdiler, örnek oldular… (R.Anhüm)
22 Mayıs 2014 Perşembe
REGâİB VE Mİ’RâC FIRSATINI KAÇIRMAYALIM…25.MAYIS
2014 Senesinin Mayıs ayı içerisinde kaçırılmaması gereken iki kıymetli mühim gece var. Bunlardan ilki, 01-02 Mayıs, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Regâib kandili, ikincisi ise 25-26 Mayıs, Pazar’ı Pazartesiye bağlayan gece Mirâc kandilidir.
Uyanık olalım! Kim bilir belki bize sunulan son fırsatımız bu geceler olacaktır. Ertesi gün öleceğini bilen bir insan, nasıl salih ameller yapmak ve günahların zülumâtından temizlenmek isterse öyle salih ameller yapalım.
Gülistan Dergisi olarak tüm mümin kardeşlerimizin Regâib ve Mir’âc Gecesini tebrik eder, hepimiz için tevbe, Kur’an tilaveti, zikrullah ve ibadetle geçirilen, salih amellerin işlendiği geceler olması dileriz…
Regâib Gecesi
Regâib Gecesi, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin Allah’ın bazı çok özel lütuflarına mazhar olduğu, Rabbani ikramlara eriştiği bir gecedir. Hicrî takvime göre, yedinci ay olan Receb-i Şerif’in ilk Cuma gecesine rastlar. Yani, Perşembeyi Cumaya bağlayan gece, kandil gecesi olmaktadır.
Her sene Müslümanlar tarafından değerlendirilmekte, ihya edilmekte olan bu gecenin hürmet, kıymet ve kutsiyeti ile alakalı birçok hadis-i şerif, pek çok işaret ve evliyaullahtan nakledilen hikmetler bulunmaktadır.
Her kandil gibi bir arınma, yunup yıkanma fırsatıdır. İbadet, dua ve istiğfar zamanı, ahirete yatırım vakti, müminler için açılmış bir sofra… Susuzluktan çatlamış olan bir toprak için su ne ise zülumâttan kararmış kalpler için de bu gecenin ehemmiyeti odur.
“Regaib” adını, bu nurlu geceye melekler vermişler! Enes b. Malik’ten naklen, Humeyd et-Tavil Rasulullah Efendimiz’in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “… Sizler sakın ola Receb ayının ilk Cumasının arefesini (yani Perşembe gününü ve akşamını, Reğâib gecesini) ihmal etmeyesiniz (gaflet içinde geçirmeyesiniz). O, öyle bir gecedir ki, melekler o geceyi Reğâib (rağbet edilen büyük armağan) adını vermişlerdir…”
Regâib Gecesinin Fazileti
Peygamberimizin mevlid-i şerif olan kutlu doğumuyla yeryüzü nasıl küfür ve cehaletin karanlıklarından kurtulup büyük bir mutluluğa boğulduysa, onun dünyayı teşriflerinin ilk basamağı sayılabilecek bu Reğâib gecesini de bütün kâinat alkışlamış, coşkun bir sevinçle ayakta karşılamıştır.
Üç ayların ilki olan Receb-i Şerif girdiğinde “Allah’ım, hakkımızda Receb ve Şa’ban ayını mübarek kıl, bizleri Ramazan ayına ulaştır.” (Câmiu’s-Sağîr, Müsned, Beyhaki] diye dua eden Allah Rasûlü’nün bu hadis-i şeriflerinden istinbat edilen yoruma göre: Receb ayının, manen çok bereketli olan bu Regâib gecesinin bir özelliği de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi ve teşrifatçısı olmasıdır.
Mi’râc Gecesi
Bir kısım âlimlere göre, ikinci bir kadir gecesi olarak görülen Mi’râc, Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme ikram edilmiş çok kıymetli bir gecedir. Daha önce hiç kimseye nasip olmamıştır.
Mi’râc, “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamına gelir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem göğe yükseltilerek, Allah-u Zülcelal’in huzuruna kabul edildiği geceye, Mi’râc Gecesi denmiştir.
Allah-u Zülcelâl ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “Geceleyin kulunu, ayetlerimizden bir kısmını göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra; 1)
Mi’râc Gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesidir. Mi’râc mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında vuku bulmuştur. İçinde bulunduğumuz sene itibariyle 25-26 Mayıs, Pazar’ı Pazartesiye bağlayan gece Mir’âc gecesidir.
Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi Mi’râc’a çıkarıp kendisiyle Arşı Âlâ’da görüşme imkânı lütfettiği için hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme hem de O’nun ümmetine büyük bir şeref bahşetmiştir.
Mir’âc Gecesinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme birçok ilahi ikramlar verilmiştir. Mesela; Allah’a ortak koşmayanların cennete gireceği müjdesi, beş vakit namaz ve ayrıca Bakara Suresi’nin son iki ayeti, bu gece Müslümanlara hediye olarak ikram edilmiştir.
Böyle mübarek gün ve geceleri birer fırsat bilmeli, bu müstesna zaman dilimlerinde Allah-u Zülcelal’e daha da yakın olmaya çalışmalıyız. Bilelim ki, Allah’a yakınlık, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği şeylerden kaçınmakla mümkündür.
Allah-u Zülcelâl biz günahkâr ve asi kullarına merhamet etmiş, muhatap kabul etmiş ve bizlere bu ikramları vermiştir. Bu ikram ve izzetler, Allah-u Zülcelal’in yolundan gittiğimiz müddetçe bizim içindir…
Eğer, “Bu ikramlara layık olmak istiyorum” diyorsak, gecenin gündüzünden başlamak üzere sadaka verelim, tevbe edelim, zikir ve ibadetlerle Allah-u Zülcelal’in rahmet ve merhametine layık olmaya çalışalım. Unutmayalım; kurtuluş, Allah-u Zülcelal’in yolundadır ve bir gün O’na döneceğiz.
17 Mayıs 2014 Cumartesi
FİTNE ZAMANI NASIL DAVRANMALI?
Toplumsal fitneler imanı hedef alabilir!
Dünya hayatının bir takım fitneleri, kişiyi günaha sürüklese belki ondan şefaat ile kurtulmak yahut cezasını çekip yine cennete girmek mümkün olabilir. Ama bir de Peygamberimizin bizi uyardığı imanı hedef alan fitneler vardır: “Karanlık gecelerin parçaları gibi fitneler vardır ki, kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar…” (Ebu Davud, Fiten, 2)
Toplumsal fitneler, bazen o kadar akıl karıştırıcıdır ki hak ile batılı birbirinden ayırmak o kadar kolay olmaz. Hatta fitneleri yayanlar, bunu güya ıslahat namına yapar, kendilerine kurtarıcı süsü verirler: “Onlara; ‘Yeryüzünde fitne fesat çıkarmayın’ dendiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara, 11)
Böyle kargaşalı zamanlar, asr-ı saadette, yani henüz Peygamber efendimiz insanların arasında yaşıyorken dahi çıkmıştır. İman edenlerin arasında bulunan bir kısım imanı zayıf kişiler, dıştan iman etmiş gibi görünen ama kalbi Müslümanlara karşı bulanık duygularla dolu olan münafıklarla, müşrikler ve Yahudilerle oturup kalkmaya devam etmiş, bu sebeple de onların karalama kampanyalarının etkisinde kalmışlardır.
Bu, arada kalmış kişiler, bir fitne çıktığı zaman, hemen ona tabi oluverip müminleri zorda bırakmışlardır. Mesela, Uhud harbinde Müslümanların ordusundan üç yüz kişi, böyle telkinler sebebiyle ayrılıp moral bozmuştur. Ve bunun gibi başka birçok fitneler olmuştur.
Kimi dinlediğimize dikkat edelim
İnsanoğlunun kalbi, kaba benzer. O kap, kişinin kulağından giren sözlerle dolar ve renkten renge bürünür. Bu sebeple, Kuran-ı Kerim müminleri fitnelere karşı uyarırken evvela, kulak verip dinleyecekleri sözler hususunda ikaz eder:
“O, size Kitapta: ‘Allah'ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz’ diye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacak olandır.” (Nisa, 140)
Allah-u Teâlâ müminlere dostlarını, sohbet arkadaşlarını seçmekte son derece dikkatli olmalarını emretmiştir.
“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resûlüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü’minlerdir.” (Maide, 55)
“Allah'a, elçisine ve ahiret gününe inanmış bir topluluk göremezsin ki, Allah'a ve elçisine karşı gelenleri dost edinsin. Hatta onlar, kendilerinin anaları, babaları, çocukları, oğulları, kardeşleri ve akrabaları bile olsa...” (Mücadile, 22)
“Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119)
Hayat rehberimiz olan Kuran-ı Kerim, bu ayetlerle müminleri toplumsal fitnelere elverişli olmaktan sakındırır. Fitneye uymaya müsait kişilerin, genellikle, bu öğütlere kulak vermeyen, hem müminlerle hem de korku veya menfaat hisleri sebebiyle gayr-i müslim ve münafıklarla içli dışlı olan kişiler olduklarını haber verir:
“Birtakım kimseler bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak ister (iki tarafa da dost görünürler) Fitne için her davet olunuşlarında onun içine baş aşağı dalarlar…” (Nisa, 91)
Gerçekten de Kuran-ı Kerim’i dikkatle okuduğumuz zaman, bize insan tabiatına dair çok önemli ipuçları verdiğini ve kıyamete kadar gelecek bütün hadiselerde, bize çok güzel rehberlik yaptığını görürüz. Mesela, bütün asırlardaki Müslümanlara hidayet kaynağı olan şu ayet-i kerime, zamanımızdaki enformasyon kirliliği karşısında müminin takınması gereken tavrı ne kadar güzel ortaya koyar:
“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek bir takım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 6)
Gerçekten de zamanımızda medya, sosyal medya, fısıltı gazetesi hep birden el ele vermiş, Müslümanlar arasında fitne çıkarmaktadır.
Teknolojinin de kötüye kullanımı ile görsel ve işitsel destekli, teknoloji harikası iftiralar, piyasaya sürülebilmektedir. Şu zamanda en fazla dikkat edeceğimiz husus, iç yüzünü iyice bilmediğimiz bir malumata hemen kapılmamak, bilhassa paylaştığımız ve aktardığımız bilgilere çok dikkat etmek olmalıdır.
Allah-u Teâlâ bizleri duyduğumuz her şeye itibar etmememiz, rast geldiğimiz her akıntıya kapılmamamız için uyarmaktadır: “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi organların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsrâ, 36)
Kime danışmalı?
Peygamber efendimiz ve ashabı, bizim gibi ufak tefek meselelerle değil, toptan yok olma tehlikesi içeren çok zorlu savaşlarla, kuşatmalarla imtihan edildiler. Böyle zamanlarda, iman bakımından zayıf olan kişiler, yayılan dedikoduları kulaktan kulağa yayarak, toplumda endişeye ve güvensizliğe sebep oldular.
Allah-u Teâlâ onların şahsında ümmete şöyle öğüt veriyor ve böyle durumlarda nasıl davranılması gerektiğini öğretiyor:
“Kendilerine barış veya savaş ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu Peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları, onu anlayıp bilirlerdi. Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.” (Nisa, 83)
Bu ayetten anlıyoruz ki mümin bir haber duyduğu zaman, alelacele hüküm vermemeli ve onu aktarmamalı, aksine onun aslını araştırmak ve gerekli tedbirler almak için ümmetin içindeki âkil ve basiretli kişilerle görüşüp onların hüküm vermesini beklemelidir. Çünkü böyle aceleyle yaymak, müminleri, anlık şayialarla dalgalanıveren, birliği dirliği kolayca bozuluveren bir toplum haline getirir. Bu durum ise son derece tehlikelidir.
Oysa ilim irfan sahibi kişiler sakince düşünerek, “Bu şayia kimin menfaatine hizmet ediyor? Bu haberin neticesi Müslümanlar için nasıl olur?” diye basiretle bakarsa, istişare edip akıl birliği yaparak en doğru sonuca varabilir. Bu şekilde davranmaya dikkat edilirse toplum, böyle komplolara karşı dirençli, sağlam duruşu olan bir ümmet olur.
Birliğin bozulmaması için Müslüman emire uymalı
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahir zaman fitneleri hususunda ümmetini uyaran birçok hadis-i şerifleri vardır. Bunlarda ilk tavsiyesi: “Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!” (Buhari, Fiten 11, Müslim, İmaret, 51) olmuştur.
Kuran-ı Kerime baktığımız zaman yine aynı tavsiyeyi görürüz: “Ey müminler! Allah'a uyun, elçisine uyun; ulul emre uyun (sizden görev başında olanlara mutabaat edin)…” (Nisa 59)
İlk bakışta “görev başındaki kişilere itaat et” emri akla uygun gelmeyebilir. Ya iş başındakiler yanlış yoldaysa? Diye düşünülebilir. Oysa meseleye şöyle bakılırsa asıl maksat anlaşılır: “Herkes anlık şüphe ve kuruntularla yöneticiler aleyhine kışkırtılırsa o memlekette düzen kalır mı?”
Peygamberimiz müminlerin birliğini bozmamaları hususuna çok önem vermiş, bunun için müminlerin kendilerinden olan idarecilerine, velev ki mükemmel olmasalar da birliği sağlamak için uymalarını emretmiştir.
Fitne zamanı mümin nasıl davranmalı?
Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem ümmetinin arasından ayrıldıktan az bir zaman sonra, yalancı peygamberlerin zuhuru ve ridde hadiseleri meydana gelmiş, daha sonra da Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp Kerbela faciasına kadar uzanan acılar yaşanmıştır. Bu meselelerin de ortaya çıkmasıyla, sahih hadislerin derlendiği kitapların fiten bölümlerinde toplumsal kargaşa zamanlarında yapılması gerekenlere dair geniş yer ayrılmıştır.
Fitne, adı üstünde karmaşık bir durum demektir. Kelimenin kök anlamı, madeni eriterek karışıklardan arındırmak demektir. Müminler fitne zamanlarında, adeta erimiş maden potasındaki eriyik gibi zorlu bir durumdadırlar.
Mesela, birbirleriyle sürtüşme yaşayan iki tarafın da Müslüman olduğu ve haklı olduğunu iddia ettiği durumlarda işler karışıktır. Böyle zamanlarda, eğer haklı olan taraf aşikâr ise Kuran-ı Kerim’in emri, haksız olan tarafa nasihat etmek, dinlemiyorsa haklı olan tarafın yanında durup haddini aşan tarafı bu hareketinden vazgeçirmektir:
“Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafla mücadele edin. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.” (Hucurat, 9)
Elbette ayette geçen “mücadele edin” emri, kanunla düzenlenmiş yollar veya devletin silahlı kuvvetleri eliyle yapılır. Yoksa kişisel veya örgütsel faaliyetlerle kendi adaletini uygulamak şeklinde bir yöntem, toplumu terörize edeceği için yasaklanmıştır. Peygamberimizin fitne dönemlerine dair en çok tavsiye ettiği şey, sabır, teenni, çekingen olmak, şiddeti tırmandırmamaktır.
Peygamberimiz hiçbir durumda isyan ve kargaşaya izin vermemiştir. Eğer ortada Müslümanların hiçbir cemaati ve rehberi, idarecisi kalmamışsa bu durumda da “… bütün batıl fırkaları ter ket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal.” buyurmuştur. (Buhari, Fiten, 11; Müslim, İmaret, 51)
Yine, farklı tariklerden gelen hadislerde, gerekirse canını feda etmek pahasına da olsa, Hz. Âdemin hayırlı oğlu Habil gibi olmayı, yani “Sen beni öldürmek için elini kaldırsan da ben sana elimi kaldırmayacağım” demeyi, iç karışıklıklarda rol almamayı emretmiştir. Farklı hadis-i şeriflerde, fitne zamanlarında eve çekilmek, dağlara çekilmek, yakınlarını kurtarmakla meşgul olmak gibi tavsiyeler zikredilmiştir.
“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki:
- Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın?
- Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah'ın Resulü! Dedim. Buyurdular ki:
- Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terk edersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaati ile de (uğraşmayı) terk edersin. (Buhârî, Salat, 88, Fiten, 13; Ebu Davud, Melâhim 17, 4342; İbnu Mace, Fiten, 10, 3957)
Resûlullah aaleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir.” (Müslim, Fiten, 130, 2948; Tirmizî, Fiten, 31, 2202)
Bilhassa eğer mesele kolayca hüküm verilemeyecek kadar karmaşık ise veya mesela dünyalık menfaatleri, makamları paylaşamamak gibi dinle alakası olmayan şeylerse, fitneyi yalnız bırakmak emredilmiştir: “Yakında fitneler meydana gelecektir. O sıralarda oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen de koşandan hayırlıdır.” (Buhârî, Fiten, 9; Müslim, Fiten, 10, 12-13)
Böyle zamanlarda, kazanacak tarafı tutup zayıf tarafa zulmetmesine yardım ederek dünyalık bir menfaat elde etmeye çalışmak, zulme ortak olmak demek olacaktır. Açıkça zulmettiği görülen tarafa nasihat edilir, vazgeçirmeye çalışılır.
Müslümanların arasını bulmak esas olmalı, asla dedikodu ve laf taşıma gibi günahlara bulaşmamalıdır. Bugün daha iyi anlıyoruz ki hem bir ülke sınırları içindeki Müslüman grupların hem dünya Müslümanlarının, meselelerini görüşüp istişare edecekleri ortamlara ihtiyaç vardır.
15 Mayıs 2014 Perşembe
AHİRETE, DÜNYADAN DAHA FAZLA YÖNELELİM
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah'a ve Resul'e itaat edin ki, merhamet edilenlerden olasınız.” (Âl-i İmrân; 132)
Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki Allah'a ibadet ve Allah-u Zülcelal'e itaat, O'nun rahmetine vesiledir. O'nun için insanın, elinden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal'in ibadetine sarılması gerekir.
Allah-u Zülcelâl, Peygamberleri o kadar büyük ve mükerrem (yüce) yarattığı halde, onlar nasıl idiler? Zekeriya aleyhisselam, vaaz etmek için kürsüye oturduğu zaman, sağına ve soluna bakardı. Eğer oğlu Yahya'yı göremez ise azap ayetlerini okurdu, onu görünce azap ayetlerinden bir şey okumazdı. Oğluna şefkati vardı. Çünkü onun, cehennem ateşini dinlemeye tahammülü yoktu.
Zekeriya aleyhisselam, yine bir gün vaaz etmek üzere kürsüye oturdu. O gün cemaat çok fazla idi. Topluluğu gözden geçirdi ve oğlunu göremedi. Yahya aleyhisselam başını gömleğinin içine sokmuş, cemaat arasına karışmıştı.
Zekeriya aleyhisselam oğlunu göremeyince, cehennem ateşine dair ayetleri okumaya başladı ve ağlaya ağlaya şöyle anlattı: “Cebrail aleyhisselam bana dedi ki; cehennemde bir dağ var onun ismi Sekran'dır, bunun dibinde bir vadi vardır ki, onun ismi de Gadban'dır. Bu Gadban, Yüce Allah'ın gazabından yaratılmıştır. Bu vadide ateşten kuyular vardır ki, her birinin derinliği iki yüz senelik yoldur. Bu kuyuların içinde ateşten tabutlar vardır. Tabutların içinde ise ateşten zincirler, bukağılar vardır.”
Bunları duyan Yahya aleyhisselam hemen kalktı ve dışarı çıktı. Dışarı çıkarken: “Vay Sekran'ın elinden başıma gelenlere! Vay Gadban'ın elinden başıma gelenlere!” diyordu. Bunu gören Zekeriya aleyhisselam hanımı ile onun peşinden koştular fakat onu bulamadılar. Giderken bir çobanı gördüler ve:
- Sen, şu boyda, bir genci gördün mü? Diye sordular. Çoban ise:
- Galiba siz, Yahya'yı arıyorsunuz? Dedi. Onlar:
- Evet, O'nu arıyoruz, dediler. Çoban:
- Ben onu bir yamaçta bıraktım. O: “Yerim cennet midir, cehennemde midir bilmedikçe, ne bir şey yiyeceğim, ne de bir şey içeceğim” diyordu, dedi. Gittiler, Yahya aleyhisselam'ı bağırırken buldular. Annesi:
- Ey yavrucuğum, seni karnımda şu kadar ay taşımam hakkı için, seni göğsümde şu kadar ay emzirdiğim hakkı için, yanımıza gel de birlikte eve dönelim, dedi. Babası Zekeriya aleyhisselam da:
- Senden bir dileğim var, üzerindeki bu gömleği çıkar, şu cübbeyi giy, dedi. Yahya aleyhisselam geldi ve birlikte eve döndüler. Anası, Yahya aleyhisselamın yemesi için bir şeyler hazırladı. Onları yedikten sonra, kendisini uyku bastırdı. Uyuyunca rüya gördü. Bu rüyasında: “Ey Yahya, evimden hayırlı bir ev, yakınlığımdan hayırlı bir yakınlık mı buldun?” diye ses geldi. Hemen irkilerek, ağlayarak uyandı ve:
- Tez benim gömleğimi verin, cübbenizi alın. Anladım ki, siz benim helak olmamı istiyorsunuz, dedi. Bunu duyan Zekeriyya aleyhisselam:
- Oğlumu bırakın, kendi nefsi için amel etsin, böylelikle cehennem ateşinden kurtulabilir, dedi.
İşte, onlar öyle idiler. Allah-u Zülcelâl, onların makamlarını yücelttiği için, o derecede de onlara korku veriyordu. İşte sözü, bunun üzerine getirdim. Bu ahir zamanda, ortamın nasıl olduğu herkesçe malumdur. Günahlar sanki bir deniz gibidir. Bizler korkmaya, ağlamaya ve Allah'a yalvarmaya daha ziyade muhtacız.
Kimin derdi sadece dünya olursa…
Ebu Derda radıyallahu anhudan rivayetle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Elinizden geldikçe kendinizi dünya işlerine fazla kaptırmayınız. Biraz da ibadet için vakit ayırınız. Zira kimin gailesi (derdi, tasası) sırf dünya olursa, Allah işlerini dağıtır.
Fakirliği iki gözünün arasına getirir. Hep fakir olduğunu sanır. Kimin de gailesi daha çok ahiret olursa, Allah işlerini toparlar, huzurunu arttırır.
Zenginliği kalbine yerleştirir. Gönül zenginliğinde huzur bulur. Kim; kalbini Allah'a bağlarsa Allah müminlerin kalbinde ona sevgi ve merhamet yaratır, meydana getirir. Herkes onu sever. Hakkında hayırlı olan her şeyi ona hızla yaklaştırır.” (Taberani, Beyhaki)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz şöyle buyurur: Ey Âdemoğlu! (Kulum) Kendini ibadetime ver ki, kalbini kanaatle, elini malla doldurayım. Ey Âdemoğlu! Benden uzaklaşırsan (ibadeti terk edersen) kalbini fakirlikle (aç gözlülükle) doldurur, elini de faydasız şeylerle oyalarım.” (Hâkim)
Bunun için bizler de devamlı olarak Allah-u Zülcelal'in zikri ile meşgul olmaya çalışırsak ve Allah-u Zülcelal'in istediği, emrettiği şekilde kulluk vazifelerimizi yapmaya gayret edersek, kabre girdiğimizde ve mahşer yerine vardığımızda Allah-u Zülcelâl de bize rahmeti ile muamele edecektir inşaallah.
Unutmayalım, Allah-u Zülcelâl bizden hakiki ve samimi bir şekilde kulluk istemektedir. Bunun yolu da O'nun emrettiği, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği ve Peygamber varisi âlimlerin, Sâdât-ı Kiram’ın yaşadığı yoldan gitmekle mümkündür.
8 Mayıs 2014 Perşembe
Müslümanın Sınırları
İslâm’a gönül vermiş insanların coğrafî sınırları nerede başlar, nerede biter? İslâm topraklarında başlar, İslâm topraklarında biter kanaatindeyseniz, yanılıyorsunuz demektir.
Elbette vatan duygusu, toprak sevgisi, doğup büyüdüğü yerlerle gönül bağı her insanda fıtrî olarak mevcuttur. Dolayısıyla müslümanlar da böyle duygular yaşarlar. Nitekim Efendimiz s.a.v.’in hicret esnasında Mekke’den ayrılırken Hazvera tepeciğinden şehre baktığı ve şöyle buyurduğu bilinir:
– Vallahi, sen Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın. Bana senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur! Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt yuva tutmazdım. (Tirmizî; İbn Mace; Ahmed b. Hanbel; Darimî)
Efendimiz s.a.v.’in bu dokunaklı seslenişi yaptığı Hazvare tepeciği Mekkelilerin pazar yeri olarak kullandıkları, genişletmeler sonucunda bugün Mescid-i Haram’a dahil edilmiş bir yerdir.
Fakat Allah Rasulü s.a.v. idealleri uğruna, mesajını daha öteye götürmek adına, Allah’ın ismini yüceltmek amacıyla (ilâ-yı kelimetullah) ve dahi nice hikmet ve gerekçelerle hicret etmiştir. Efendimiz s.a.v. rüyasında Mekke’den ayrılıp, içerisinde hurma ağaçları olan bir yere hicret ettiğini görmüştü. Bunun üzerine hicret yurdunun Yemame veya Hecer olabileceğini düşünmüştü. Fakat sonradan anladı ki orası Yesrib’di. Onun hicretiyle birlikte Yesrib, önce “Medinetü’n-Nebi: Peygamber Şehri” zamanla sadece ve yalnızca mutlak manada “şehir” anlamında Medine diye anılmaya başlandı.
Dönüşümün büyük adımı “Hicret”
Allah’ın Elçisi s.a.v. Yesrib’in sadece adını değiştirmekle kalmadı. Onun mübarek varlığı sayesinde Yesrib şehirleşti, sosyal doku değişti, hatta ve hatta ilk zamanlar Mekke’ye alışkın muhacirleri çarpan, hastalandıran iklimi O’nun duasıyla daha mutedil bir hal aldı. Ve O, Rabbinden şehir adına bir şey daha diledi. Atası Hz. İbrahim a.s.’a Mekke’nin “harem” kılınması gibi kendisine de Medine’nin harem kılınmasını… Allah Tealâ bu duayı kabul etti. O günden beridir müslümanların iki haremi vardır: Mekke ve Medine… Yani “Haremeyn-i Şerifeyn.”
O’nun hicreti dönüşümü Medine’den başlamıştı. Dönüşüm durmadı. Bugün de devam ediyor ve kıyamete kadar da sürecek.
İşte bu yüzden hicret, bir kaçış; yurdunu, yuvasını ve vatanını terk ediş değildir. Yeni bir başlangıç, kutlu bir doğuş, bir evrilmedir.
Allah Rasulü s.a.v. daha sonra ayrıldığı şehri, Mekke’yi de fethedecektir. Fethin ardından gelişen olaylarda Efendimiz s.a.v.’in ganimetleri yeni müslümanlara, hemşehrilerine dağıttığını gören Medineli Ensar, O’nun Mekke’ye yerleşeceği endişesine kapılmıştır. Bunun üzerine yapılan toplantıda O, Ensar’a kendilerine yaptığı iyiliklerden söz etmiş, isterlerse Ensar’ın da kendisine olan bağlılık ve yararlarını hatırlatabileceklerine değinmiştir. Bunları söylerken göz yaşlarına engel olamamıştı. Ensar’a bütün insanların bir vadide toplanmaları, Ensar’ın da başka bir vadide toplanması halinde onları tercih edeceğini belirtmiş, Ensar da ağlamaya başlamıştı. Göz yaşları içinde Allah’ın Peygamberi’nin;
– Ganimetler diğerlerinin olsun, siz Allah’ın Rasulü’nü alarak Medine’ye dönün. Bu yetmez mi size, teklifine cevapları, kesinlikle O’nunla birlikte şehre dönmek olmuştu.
O, Medine’ye döndü, şehri bir defalığına Tebük Gazvesi, bir defalığına da Veda Haccı için terk etti. Fakat yine döndü ve orada kaldı. Kıyamete kadar da kalacak. Çünkü artık orası O’nun şehridir.
Mekke’nin fethinden sonra hicretin anlamı ve uygulaması değişti. Fetihten sonra hicret “cihad ve niyet”e dönüştü. Yalnız bu, Mekke’nin İslâm Yurdu (Darü’l-İslâm) olmasına matuftu. Zira İslâm Yurdu halini alan bir beldeden başka bir yere hicrete gerek yoktur.
Dini yaşamak, yaşatmak, can ve malını, ırz ve namusunu, haysiyet ve şerefini korumak amacıyla bir yerden bir yere göç ise hicret kapsamında kalsa gerektir. Hatta “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz!’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik..’ diye cevap verdiler. Melekler de ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir, orası ne kötü bir gidiş yeridir!” (Nisa, 97) ilahî fermanı bu uğurda hicrete işaret etmektedir denilebilir.
Yeryüzü mescidi
Yeryüzünün tamamının müslümanlara mescit kılındığını haber veren Peygamberimiz s.a.v. belki de bu hadisiyle müslümanlara dünya ölçeğinde bir hedef gösteriyordu. Yani dünyanın bütünüyle müslümanlara musahhar kılındığına işaret buyuruyordu. Müslümanlar dünya haritasını serip baktıklarında hâlâ mescit veya cami inşa edilmemiş yerler olduğunu görüyorlarsa, oturup bu hadisi yeniden düşünmek zorunda değiller midir?
Elbette müslümanların meskûn olduğu bölgelerde de sorunlar var. Oraların İslâmlaşmasında, bir barış ve esenlik yurdu olmasında da bir takım eksiklik ve aksaklıklar bulunmaktadır. Ama İslâm’ın yayılmasında ve genişlemesinde bir durgunluğa tahammül edilemez. Bugünkü sınırlarla yetinilemez, yetinilmemelidir de…
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in Yesrib’den başlayarak gerçekleştirdiği büyük dönüşümü tamamlamak, dünyanın tamamını kapsayacak şekilde genişletmek ümmetine düşen bir sorumluluk olarak geçerliliğini hâlâ sürdürmektedir.
Tarih içinde geçmiş nesillerin çoğu o zamanki imkanlarla bu sorumluluğu bihakkın yerine getirdiler. Sahabi efendilerimizden itibaren hemen hemen bütün müslüman idareler Allah’ın mesajını yeryüzüne yaymak için büyük çabalar gösterdiler, birçok hükümdar bu uğurda şehitlik mertebesine erişti. Fakat 19’uncu asırdan itibaren müslüman dünyanın içinde biri bitip diğeri başlayan büyük sorunlar, ayrılık ve ayrıştırmalar müslümanların gözünü uzak ufuklardan çevirmiş oldu.
30 Nisan 2014 Çarşamba
Regaib Kandili 1-5-2014- mayıs
"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir.
O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. "
(Tevbe Suresi, 128)
Allah (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır. Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir.
Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede bir araya gelince, bu gece dahada bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir.
Allah Teala'nın kullarına lütfunun çokluğu, kereminin bolluğu ve pek çok günahkarı bağışlaması sebebiyle bu geceye Regaib Gecesi" adı verilmiştir. Bu gecenin bu değeri nereden kazandığı hususunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Hz.Amine validemizin böyle bir gecede Resulullah (s.a.v)'e hamile olduğunu anladığıdır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Regaib gecesinin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua eder, namaz kılar, oruç tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi.
Resulullah (s.a.v)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.
İdrak ettiğimiz mübarek Regaib Kandili vesilesiyle, ruhumuzu karartan kötü duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. İbadetin zevkinden bizi mahrum eden nefsin kötü arzularını frenleyelim. Gönül dünyamızı bulandıran haset, kin, düşmanlık gibi kötü duygulardan temizleyelim.
Bu geceyi nasıl karşılamak, nasıl ihya etmek gerekir?
•Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır.
•Bu gece, kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması, çok iyi olur.
•Kur'an-ı Kerim okunmalıdır.
•Bu gecenin ihyâsı, yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmakla olur. Bu, gecenin ihyâsıdır. Bütün günün ihyâsı bu... Yatsı namazı ile sabah namazını camide kılmak, o günün, o gecenin ihyâsı demektir. İnsan sabahlara kadar, akşamlara kadar ibadet etmiş gibi sevab kazanır.
•Bir başka ihyâ şekli zikir ..... "Lâ ilâe illallah", "Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed", "Estağfirullah", "Sübhànallah", "Elhamdülillâh", "Allahu ekber", "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm", "Allah" gibi sözler mübarek kelimelerdir, cümleciklerdir. Bunları zikretmek çok sevabdır..
•Bazı namazlar vardır,
◦Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kılmıştır. Bunlardan birisi de Tesbih Namazı'dır.
◦Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında: 12 rek'at "Hacet Namazı" kılınır.
Hacet Namazı
•2 rek'atte bir selâm verilerek kılınır.
•Fâtiha-i şerîfe'den sonra her rek'atte 3 Kadir Süresi 12 İhlâs-ı şerîf okunur.
• Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır.
Salât-ı Ümmiye:
"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim"
• Secdede 70 defa: "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.
• Secdeden kalkıp 1 defa: "Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur.
• Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.
• Secdeden kalkıp duâ yapılır.
•Duâda Hz. Allâh'a c.c şu şekilde de ilticâ etmelidir: "Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân"
Unutmayalım!
•Regaib Gecesi, üç aylar içinde kendisinden sonra gelecek olan Miraç, Berat ve Kadir Gecesininde bir müjdecisidir. Onun için bu müjdeciye kulak verip bu geceyi ve üç ayları iyi değerlendirilmelidir.
•Resulullah (sav) buyuruydular ki: "Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul olunur: Receb'in ilk gecesi, Şâban yarısı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi."
24 Nisan 2014 Perşembe
ÜÇ AYLAR ŞUURU
Sizlere, 30 Nisan Çarşamba günü itibariyle mübarek Üç Ayların başladığını müjdeliyoruz. “Müjdeliyoruz” dememiz boşuna değil elbette!
Allah-u Zülcelal’in rızasına meraklı olan, ölüm gerçeğinin farkında, bir gün her fani gibi öleceğini bilerek ahireti için çalışan ve dünya hayatı için inceden inceye kâr zarar hesabı yaptığı gibi ahiret hayatı için de kâr zârar hesabı yapan akl-ı selim müminler için, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlı bir zaman dilimidir üç aylar! O kadar mühim o kadar büyük fırsatlar barındırır içinde. Elbette gafil gönüller bilmezler, sıradan günlerdir bu aylar onlar için. Ama sadece şimdilik…
Bir gün mutlaka “Keşke” diyecekler, “Keşke bir defa dahi olsaydı da üç ayların kıymetini bilerek değerlendirseydim, ne büyük fırsatlar kaçırmışım fani hayatımda” diyecekler. 50 Sene yaşamışsa, 50 sefer üç ayları kaçırdıkları için pişman olacaklar belki de… Üç ayları 70 sene boyunca değerlendirmiş 80’nini geçkin bir ihtiyar olarak bu fani dünyadan ayrılmışsa yine pişman olacak ama hepten kaçıran gibi değil yine de… O da mazhar oldukları karşısında belki binlerce gözyaşı dökerek “Keşke daha çok ibadet etseydim, daha fazla zikr-i Rahman ile meşgul olsaydım, hiç durmadan Kur’an okusaydım da bir dakika dahi olsa boş durmasaydım” diyecek…
“O kadar mı?” diyeceksiniz belki ama bundan da fazlası olduğunu görürdünüz, şayet Asr-ı saadete baksaydınız ya da Selef-i Salihin dediğimiz Ehlullah’ın hayatlarını okusaydınız.
Üç aylar dediğimiz; Recep, Şaban, Ramazan aylarının faziletleri bir yana, sadece bu ayların içlerinde barındırdıkları öyle kutsi geceler var ki, Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir geceleri mesela, bu gecelerin faziletleri ve kazandırdıkları bile görülse hakikat penceresinden, ciltler dolusu kitaplarla anlatılır belki de…
Faziletlerine dair hadis-i şerifleri ve kaynaklarda geçen haberleri, takdir edersiniz ki bu kısacık bir yazıda zikretmemiz mümkün değil. Ama takvim yapraklarını okuyan bir insanın dahi az çok bilgisi vardır bu mesele hakkında.
Fakat bilmek değil esas olan idrak etmek gerekir. İdrakten de öte; ölmüş de elindeki tüm fırsatları kaçırmış, pişmanlığın derinliğinde boğulup inlerken kendisine tekrar fırsat verilmiş ve dünyaya gelmiş bir insanın şuuru ve yürek yangınıyla bu zamanları değerlendirmek gerekir ki fırsatları tüketen ölüm geldiğinde yanmayalım, diyoruz.
Faziletli Üç Aylar hepimize mübarek olsun ve Allah kıymetini bilenlerden ve hakkıyla amel edenlerden bizleri…
DERTLİLERİN DERMANI: HZ. RESûLULLAH (S.A.V)
Ashabının arasına katılırdı
Server-i Kâinat Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem tam da Allah Teâla’nın “İçinizden biri…” buyurarak tanıttığı gibi halkla bütünleşen bir peygamberdi. Halktan uzak, kendi dünyasında değil onların içinde yaşar, gününün çoğunu aralarında geçirirdi. Camide, sokakta, çarşı, pazarda onlarla birlikte olur; hastalarını ziyaret eder, cenazelerine katılırdı.
Sahabelerine zaman ayırır, meclislerine gider, içlerinde özel bir yerde değil onlardan herhangi biri gibi oturur, sohbetlerini dinler, konuşmalarına iştirak ederdi.
O kutlu havayı teneffüs edenlerden biri olan Zeyd b. Sâbit yaşadıklarını şöyle anlatır: “Efendimiz ile birlikte iken ahiret hakkında konuştuğumuzda, bize katılıp konuşurdu. Dünyevi bir meseleden bahis açıldığında, yine bize katırdı. Yeme içme hakkında konuşulduğu zaman da bizimle birlikte konuşurdu.” (Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 4)
O bahtiyarlardan biri olan Câbir b. Semure’ye:
- Hiç Allah Resulü aleyhissalâtu vesselam ile bir mecliste oturdun mu? Diye sorulunca:
- Evet, pek çok kere oturdum, dedi.
- Ne yapardı? Denince:
- Allah Resulü aleyhissalatu vesselam ile yüz defadan daha fazla oturdum. O, uzun suskunluğu olan biriydi. Sabah namazını kıldıktan sonra kalkıp evine gitmez güneş doğuncaya kadar mescitte sahabeleri ile birlikte otururdu. Sahabeler huzurunda şiir söyler, cahiliye döneminde yaşanan olayları anlatır, konu hakkında değerlendirmeler yaparlardı. Allah Resulü onları dinler, sahabeler güldüğünde o tebessüm ederdi. Güneş doğunca oradan ayrılıp eve giderdi. (Müslim, Tirmizî, Nesâî, Müsned)
Düğünlere iştirak ederdi
Kutlu Nebi kadın erkek, yaşlı çocuk, zengin fakir demeden herkesle yakından ilgilenir, hal hatırlarını sorar, sevinç ve kederlerini paylaşırdı.
Rübeyyi binti Muavviz radıyallâhu anha, Uhud şehitlerinden Muvviz b. Afra’nın kızıydı. Yetim kalınca Efendimizin özel ilgisine mazhar oldu.
Gençlik çağına gelince İyas b. Bükeyr ile evlendi. Düğünden anında haberdar olan Efendimiz, hediyesini hazırlanıp Rübeyyi’a’nın düğününe gitti. Sevinçten eli ayağına dolaşan Rübeyyi’a Hatun, o günleri bir dostuna şöyle anlatır: “Düğün sabahı Allah Resulü aleyhissalatu vesselam evimize geldi. Hemen içeri buyur ettik. İçeri girince tıpkı senin oturduğun o sedirin üzerine oturdu. O sırada düğün başlamış, cariyeler def çalıp Bedir’de şehit olan babalarımıza ağıt yakıyorlardı. Allah Resulü’nün geldiğini görünce ağıt yakmayı bırakıp Efendimizi öven şiirler söylediler:
- İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var, diye başlayıp def eşliğinde söylediler. Onları duyan Allah Resulü aleyhissalatu vesselam rahatsız oldu.
- Bu tür şeyler söylemeyi bırakın, çünkü yarın ne olacağını ancak Allah bilir. Daha önce söylediğiniz sözlere devam edin, buyurarak onları ikaz etti.” (Buhârî, Tirmizî, Taberânî)
“Amcam Muaz b. Afra bir süre önce örtü içinde bir miktar taze hurma ile biraz salatalık göndermişti. Allah Resulü’nün salata sevdiğini bildiğim için evimize teşrif edince gelen hediyeyi ona ikram ettim. Onun ardından, üzüm ikram ettim. Onları yedikten sonra Rabbine hamd etti. Evden ayrılacağı zaman, bana Bahreyn’den gönderilen çok güzel altın bir takı hediye etti ve: ‘Bunu takarsın’ buyurarak, tebrik ve dualarla evimizden ayrıldı.” (Heysemî, Taberânî)
Herkese kıymet verirdi
İnsanların makam mevkiine, varlıklı olup olmamasına bakmaz, köleye bile değer verirdi. Bunu hayatının her anında görmek mümkündü. O anlardan birini Ebu Hureyre anlatır: “Mescid’i Nebevi’yi süpürüp temizleyen siyahî (köle veya azatlı köle) bir adam veya hanım vardı. Efendimizin sağlığında vefat etti. Efendimizi rahatsız etmek istemeyen sahabiler, kendisine bildirmeden cenazeyi yıkayıp kefenlediler. Cenaze namazını kılıp Baki Kabristan’a defnettiler. Çevresi ile yakından ilgilenen Allah Resulü aleyhissalatu vesselam hizmetlinin yokluğunu kısa sürede fark etti. Sahabelere nerede olduğunu sordu. Öldüğünü öğrenince üzüldü. Haber verilmediği için de rahatsız oldu.
- Bana haber vermeli değil miydiniz? Buyurarak, rahatsızlığını ifade etti. Sonra:
- Lütfen bana kabrinin yerini gösterin, buyurdu. Kabre giderek hizmetlinin cenaze namazı kıldı.” (Buharî, Müslim)
Başkalarını kendisine tercih etti
Mekkeli sahabeleri ile birlikte Medine’ye hicret edince halk, en küçük bir tereddüt göstermeden onlara kucak açtı. Evlerini, mallarını, mülklerini ve işlerini onlarla paylaştılar. Gelenler tüm mal varlıklarını geride bıraktığı için barınacakları evleri, yiyecek bir lokma ekmekleri dahi yoktu. Tüm varlıklarını onlarla bölüşen Medinelilerin ekonomik durumu haliyle zayıfladı.
Devlet başkanlığı, imam, öğretmen, kadı, müftü gibi pek çok görevi aynı anda ifa eden Efendimiz, istese krallar gibi yaşardı. Sahabiler tüm varlıklarını seve seve ayaklarının altına sererlerdi. Lakin O, her hali ile sahabilerin yanında olmayı, onların yokluk ve yoksulluklarını paylaşmayı, onların en fakiri gibi yarı aç yarı tok yaşamayı tercih etti. “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir” sözünü önce kendi uyguladı. Evine geleni onlara verdi, kendi aç yattı. Ölmek üzere olduğunda dahi acılarını unuturcasına onları düşündü.
Buna şahit olanların başında gelen Hz. Âişe radıyallahu anha bir anısını şöyle anlatır: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat ettiği gün, benim yanımda altı yedi dinar vardı. Allah Resulü’nün hastalığı ile meşgul olduğum için onları dağıtmaya imkân bulamadım. Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam):
- Sendeki dinarları ne yaptın, dağıttın mı? Diye sorunca;
- Hayır, vallahi senin hastalığınla meşgul olduğum için dağıtamadım, dedim. Hemen dağıtmamı emretti. Kendisi ile ilgilendiğim için emrini bir sure erteledim. (Sürekli bayılıyor, ayıldığı zaman sorusunu tekrarlıyordu.) Emrini bir kaç kez tekrarladı. Bir sure kendisi ile ilgilenmeyi bırakıp altınları, Ensar’ın fakir ailelerine göndermek durumunda kaldım. Dağıttığımı bildirince sevindi.
- Şimdi rahatladım, buyurdu.” (İbn Sa’d, Tabakât)
Yaşantısına yakından şahit olan Ebû Hureyre, Ebû Hazm ve daha başkaları: “Nefsim kudreti elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat edinceye kadar, ailesi üç gün üst üste arpa ekmeği yemedi” derdi. (Buhârî, Müslim)
Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) misafiri olduğu günler haricinde, hiç bir zaman, aynı günün sabah ve akşam yemeğinde et ve ekmeği bir arada yemedi, derdi.” (Tirmizi)
17 Nisan 2014 Perşembe
Sevgilerin En Güzeli Anne Sevgisi
Anne hakkı ödenmez, diye bir söz vardır ve haktır. İnsan ne yapsa annesinin hakkını ödeyemez. Hatta “Anneni sırtında hacca da götürsen hakkını ödeyemezsin” sözü bir kıssaya istinat etmektedir. Şöyle ki: Hasan-ı Basri Hazretleri (k.s) bir gün, Kabe’yi tavaf ederken, sırtında küfe olan bir delikanlıyı fark eder ve ona sırtında ne taşıdığını sorar. Genç, “Küfede annem var. Biz fakiriz, senelerdir annem Kabe’yi ziyaret etmek isterdi. Fakat maddi durumumuz müsait olmadığı için gelemedik. Kendisi ihtiyarladı, gelmesine hiç imkan kalmadı. Ama iştiyakı hiç azalmadı. Kabe aklına geldikçe gözyaşlarını tutamazdı. Annemin bu haline tahammülüm kalmadı. İşte bu küfeyle onu ta memleketimiz Şam’dan buraya kadar getirdim. Şimdi de Kabe’yi tavaf ettiriyorum” der ve ardından, “Acaba, anamın hakkını, bu yaptığımla ödeyebildim mi?” diye de sorar. Hasan-ı Basri Hazretleri (k.s) “Hayır, ödeyemezsin” buyurdular.
Anne sevgisi, sevgilerin en güzelidir. Anneler, ömür boyu sevgiye, saygıya, hizmete ve hürmete layık olan en yüce varlıklardır. Anne; bağlılığın, fedakarlığın, cömertliğin, karşılık beklemeden vermenin ve sevmenin sembolüdür. Anne ilahi rahmete benzer. Hep verir, fakat karşılık beklemez. Ne mutlu annelerini layıkıyla sevenlere, onları her zaman hatırlayanlara, annelerine en güzel şekilde hizmet edenlere, annelerinin hayır dualarını alıp dünya ve ahiret mutluluğuna erebilenlere.
Anne Hakkı
İnsanın, Allah’a kulluk ve ibadetten sonra ikinci olarak, Allah’ın yaratıklarına karşı olan görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerekir. Yaratılanlar içinde insana en yakın olan ve insan üzerinde en çok hakkı bulunan kimseler ise önce anne sonra babadır. Cenab-ı Allah, onları insanın var olması için sebep kılmıştır. Bunun içindir ki Allah Teala, kendisine kulluk edilmesini emrettikten hemen sonra anne baba hakkının önemini zikretmiştir: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.” (İsra, 23-24)
İnsan Gözünün İlk Gördüğü: “Anne”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) henüz dünyaya gelmeden babasını; küçük yaşta da annesini kaybettiği için öksüz ve yetim olarak büyümüştür. Efendimiz (s.a.v) yaptığı umrelerin birinde Ebva köyüne de uğramış, annesinin kabrini ziyaret etmiş ve kabrini elleriyle düzelterek ağlamıştır. Niçin ağladığını soranlara, “Merhamet duygusundan ağladım” buyurmuştur. (İsmail Hakkı, Ruhu’l-Beyan 3/ 394) O’nun (s.a.v) bu ziyareti, anne hasreti ile dolu ve vefalı bir evlat olduğunu göstermektedir. Efendimiz (s.a.v) sütannesi Halime Hatun’u gördükçe, “O benim annem, annemden sonraki annemdir” demiş ve ona en içten duygularla saygı ve sevgi göstermiştir. (Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, 4/72)
İnsan dünyaya geldiği ve gözünü açtığı zaman karşısında ilk gördüğü annesidir. Yavrusunun kokusunu hissetmediği, onu kollarına almadığı zaman uyuyamayan anne… Gülüşünü hiç eksik etmeyen, cennetin ayaklarının altına serildiği varlık anne… Ağladığımızda ağlayan, güldüğümüzde gülen, hastalığımızda geceleri hiç uyumadan başımızda bekleyen hatta “Rabbim, yavrumun hastalığını bana ver” diyecek kadar yavrusuna şefkat gösteren… Her daim iyiliğimizi isteyen, ayağımıza bir diken parçasının bile batmasına razı olmayan annelerimiz… Bizler belki şimdi uzaklardayız. Belki büyüdük ve bizler de anne veya baba olduk. Ama şayet hayatta ise hala bizim için tasalanan, “Acaba ne yapıyor, nasıl?” diye düşünen bir annemiz var. Bizler büyüsek de annemizin gözünde hala o ufak çocuğuz.
ANNE BABAYA HİZMET
EN BÜYÜK NİMET
Daha sayamadığımız pek çok hasletten ötürüdür ki yüce dinimiz anneye hizmeti, babaya hizmetin önünde tutmuştur. Ashab-ı Kiram’dan biri Peygamberimiz’e (s.a.v) gelerek, “Ya Rasulullah! İnsanlar arasında iyi davranmama en çok layık olan kimdir?” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) “Annendir” buyurdu. Adam, “Sonra kimdir?” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) “Yine annendir” dedi. Adam yine sordu. Peygamberimiz (s.a.v) “Yine annendir” dedi. Adam, “Sonra kimdir?” deyince, Nebi (s.a.v) “Bu defa babandır” (Buhari, Edeb, 2) buyurdu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) cihada gitmek için izin isteyen bir sahabiye ana veya babasının sağ olup olmadığını sormuş, hayatta olduklarını öğrenince, “Öyleyse sen onların bakımıyla ilgilen” (Buhari, Cihad, 138) diyerek ana babaya hizmeti cihattan da üstün tutmuştur.
Zikrettiğimiz bu sebeplerden ötürü dinimiz, evladın anne ve babasına karşı yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları ve ahlaki davranışları belirlemiştir. Bu minvalde evlat anne ve babaya karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmalıdır; asık surat ve sert sözler onları incitir. Çağırdıklarında bekletmeden hemen koşmalıdır. Söz konusu talepleri Allah’a itaatsizlik olmadıkça isteklerini yerine getirmelidir. Yanlarında yüksek sesle konuşmamalı, örf ve adetlerimize göre saygısızlık ifade eden davranışlardan sakınmalıdır. Geçim sıkıntısı içerisinde iseler, yardım etmeli ve ihtiyaçlarını gidermelidir. Hastalık veya yaşlılık sebebiyle hizmete ihtiyaç duyuyorlarsa seve seve hizmet etmelidir. Öldükten sonra da onlar için yapılması gereken bazı hizmetler vardır. Zira annenin vefatıyla evladın ona karşı olan vazifeleri bitmez. Onu rahmetle anmak, bağışlanması için dua etmek, onun adına hayırlar yapmak, varsa vasiyetlerini yerine getirmek, evladın bazı görevleri arasındadır.
10 Nisan 2014 Perşembe
ALLAH’TAN KORKMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?
Kendimizi Düzeltelim
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “… Melekler de her kapıdan yanlarına girip şöyle diyecekler: ‘Sabrettiğiniz için size selam olsun. Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!” (Ra'd; 23-24)
Ne mutlu o insanlara ki, kıyamet gününde melekler onlara bu ayet-i kerimedeki gibi “Sabrettiğiniz için size selam olsun” diye hitap edeceklerdir. Dünyada Allah’ın ibadetinin ve itaatinin üzerinde ve günahlardan kendini muhafaza etmede sabredenlere, bu ayet-i kerime bir müjdedir. Bu kimselerin akıbeti ne güzeldir.
Henüz daha elimizde fırsat varken, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmek suretiyle kulluk yaparsak ve takatimizin yettiği kadar, kendimizi günahlardan muhafaza edersek inşaallah, Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde meleklerine emir verecek ve onlar da bize bu şekilde hitapta bulunacaklardır.
Örnek olarak diyelim ki, bir işveren var. Kim gidip onun iş yerinde bir gün çalışırsa ona bir milyon maaş verecek. Şimdi kendi nefsimize soralım. Eğer yarın gidip bu kimsenin yanında çalışırsak bize, bir milyon maaş verecek. Bunu istemez miyiz? Tabi ki bunu her kime söylersek hemen kendisi, çocukları ve akrabalarıyla hasta dahi olsa sürünerek gider ve o işte çalışır. Çünkü karşılığında bir milyon vardır. Oysa Allah-u Zülcelal'in bizim için hazırlamış olduğu nimetlerin değeri milyonlarla ölçülemez. Fakat maalesef bunun idrakine varamıyoruz. Bu şuur bizde yoktur. Eğer bu şuur bizde olsaydı, halimiz nasıl olursa olsun, hiçbir fırsatı kaçırmamak için sonuna kadar mücadele ederdik.
Kastımız Allah-u Zülcelal’in rızası olsun…
Allah-u Zülcelâl, her insanı ayrı meşreplerde ve ayrı gayretlerde yaratmıştır. Demek ki bu bir kaidedir. Bazı insanların gayretleri daha fazla, bazılarının ki ise daha azdır. Fakat insan, Allah-u Zülcelal'den samimi olarak istediği zaman, Allah-u Zülcelâl onun gayretini arttıracaktır. Eğer daima ibadet yapmak istediğimiz halde elimizden gelmiyorsa da buna niyetli olalım. Samimi bir şekilde: “Keşke benim yüz tane vücudum olsaydı, çok kuvvetli olsaydım da gece gündüz Allah-u Zülcelal’in dinine hizmet etseydim” diye, hararetli olarak Allah-u Zülcelal'den isteyelim.
Herkesin bir görevi vardır. Bizim bazı zahiri ve manevi görevlerimiz vardır. Bu görevleri yerine getirdiğimiz zaman, Allah-u Zülcelâl bunların karşılığını mutlaka fazlası ile verir. İnsan Allah-u Zülcelal'e âşık ise, O'nun yanındaki ecir ve sevaplara karşı düşkün ise ve onları talep etmede samimi ise Allah-u Zülcelal de hem ona nimetlerini nasip eder hem de onun halini bu makamına göre tutar. Onun için insanın, “Benim halim Allah-u Zülcelal'in katında acaba nasıldır?” diye düşünmesi lazımdır. Kendisini bu şekilde tartarak kendi halini bilebilir.
Peki, insan, Allah-u Zülcelal'in yanındaki makamının ta arş-ı âlâ'ya kadar olmasını istemez mi? Muhakkak ister ama sadece istemek yeterli değildir. Elinden geldiği kadar gayret göstermelidir. Bazı hikmet ehli kimseler, Allah-u Zülcelal'in ibadetini tatlılıkla yapmak için, “İnsan ibadet yaptığı zaman, onu sağlam bir kalbi niyetle yapmalıdır” derler.
Her ne yaparsak yapalım kastımız niyetimiz, Allah-u Zülcelal’in rızası olmalıdır. Namaz kıldığımız zaman, oruç tuttuğumuz zaman sadaka verdiğimiz zaman, bir insana yardım ettiğimiz zaman, yani her ne yaparsak yapalım Allah'ın rızasına niyet ederek olmalıdır. İnsanlara güzel ahlakla davrandığımız zaman, “Allah-u Zülcelâl güzel ahlaklı olmayı emretmiştir” diye, o niyetle konuşmamız, ne yaparsak, “Allah-u Zülcelâl emrettiği için ben yapıyorum” dememiz lazımdır. Komşumuza bir iyilikte bulunduğumuz zaman: “Allah-u Zülcelâl, komşuya güzel davranmayı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla emrettiği için bunu yapıyorum” diyerek yapmamız lazımdır.
Böylece yeryüzünde her ne yaparsak, hepsini Allah-u Zülcelal'in rızası niyetiyle yaptığımız zaman, ibadetin tatlılığı ruhumuza yerleşir. İnsan bu şekilde davrandığı zaman, Allah-u Zülcelal'e karşı insanda bir minnet hissi doğacaktır. Çünkü o niyeti bize veren de Allah-u Zülcelal'dir. O verdiği için ona karşı minnettar olduk. O zaman bu nimete karşı da şükretmemiz lazımdır. Şükrettiğimiz zaman da Allah-u Zülcelâl, üzerimizdeki o nimeti daha da artıracaktır.
Sıkıntı ve darlıklardan kurtuluş
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Zünnun'u (balık sahibi Yunus'u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben gerçekten zalimlerden oldum’ diye seslendi. Bunun üzerine duasını kabul ederek, kendisini içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık. İşte, müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87-88)
Allah-u Zülcelâl, ezelden, bu ayet-i kerime ile Yunus aleyhisselamdan örnek vererek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetinden olan bütün kullarına yol göstermiştir.
Bu kıssa, Yunus aleyhisselama ait olduğu halde, Kur'an-ı Kerim de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme nazil olmuştur. Bu ayet-i kerime bizim için bir rehberdir. Nasıl, Yunus aleyhisselam balığın karnında, dar bir zamanda Allah-u Zülcelal'e yalvarıp müracaatta bulununca, Allah-u Zülcelâl onu kurtardı ise daha sonra gelen insanlar da darda kaldıklarında Allah-u Zülcelal'e dua edip Yunus aleyhisselam gibi yalvarırlarsa Allah-u Zülcelâl onları da kurtarır ve sıkıntılarını giderir.
Yunus aleyhisselamın balığın karnında yapmış olduğu bu dua yani, “Lâilahe illa ente subhaneke inni kûntu minezzalimin” duası için İsm-i Azam denilmiştir. İsmi Azam demek, bu duayı insan ne niyetle okursa okusun, Allah-u Zülcelâl o kimsenin duasını kabul eder demektir.
Yunus aleyhisselam, Allah-u Zülcelal'in izni olmadan bulunduğu beldeyi terk etmişti. O yüzden de Allah-u Zülcelâl O'nun başına musibet vermiş ve Yunus aleyhisselam kırk gün balığın karnında kalmıştır. Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme, Miraca çıktığı zaman, kudret ve azametine delalet eden birçok alametler gösterdiği gibi, Yunus aleyhisselama da denizin dibinde balığın karnında iken, kudret ve azametine delil olarak birçok alametler göstermiştir.
Yunus aleyhisselam bunları görünce: “Ya Rabbi! Senden başka ilah yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye yalvarıp Allah-u Zülcelal'e karşı hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: “Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87)
Yunus aleyhisselam bütün müminlere bir örnektir. Yani, insan aynen Yunus aleyhisselam gibi dara düştüğü zaman eğer hatasını itiraf ederek, tevbe edip Allah-u Zülcelal'e yalvarırsa, muhakkak Allah-u Zülcelâl o kişiye de merhamet edip sıkıntısından kurtarır.
Buna bakarak daima Allah-u Zülcelal'e karşı olan hatalarımızı itiraf edip yalvarmamız lazımdır. Ancak böyle olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl bize karşı merhametli ve affedici olarak davranacaktır.
Allah-u Zülcelal’in keremi
İnsan, Allah-u Zülcelâl ile arasındaki durumdan ne kadar çok korkar, ne derece bu duruma dikkat ederse, Allah-u Zülcelal'in katında o kadar çok makbul olur.
Âta isminde bir zat vardı. O kıyamet gününde hesap vermekten o kadar çok korkuyor, öyle endişeleniyordu ki şöyle diyordu: “Eğer bir ateş yakılsa ve denilse ki, ‘Kim kendini bu ateşe atarak yok ederse, o kişi kıyamet gününde hesap vermeyecek.’ Ben kendimi o ateşe atmak için giderdim ve daha ateşin yanına varmadan sevinçten ölmekten de korkardım.”
Bir haberde şöyle geçmektedir: “Bir kul, dünyada ‘Ya Kerim!’ dediği zaman, Allah-u Zülcelâl ona: ‘Ey kulum! Sen benim keremimi daha görmedin. Şu anda sen dünya hapsindesin. Ahirete geldiğin zaman cennette asıl keremimi göreceksin’ diye hitap eder.”
İşte, Allah-u Zülcelâl, öyle kerem sahibidir. Ve kıyamet gününde kullarına karşı keremi ile muamele edecektir inşaallah! Ama biz de kendimize biraz çekidüzen verip ibadet yapmalıyız. Nefsimizi ibadetlere zorlamalıyız.
Üveys el-Havlani rahmetullahi aleyhi: “Allah-u Zülcelâl kuluna karşı öyle merhamet sahibidir ki, kulunun hatalarını dünyada kimseye göstermez. Ve onun kalbinde zerre kadar bir hayır varsa, kıyamet gününde onu mahrum etmez.” demiştir.
Onun için pişmanlığın fayda verdiği şu zamanımız varken, pişman olalım. Yoksa pişman olmanın hiçbir menfaat vermediği zamana bırakırsak, hiçbir fayda elde edemeyiz.
Üveysi el-Havlani ibadethanesinde, camide devamlı bir sopa bulunduruyordu. Bunun sebebini sordukları zaman: “İnsanlar hayvanlara sopa ile vuruyorlar ben onlardan daha layığım. Çünkü hayvanlar günahsız ve masumdurlar. Akılları yoktur. Onlara teklifat yoktur. Esasen ben bu sopaya daha layığım. Çünkü Allah-u Zülcelâl bana akıl verdiği halde ben O'na karşı asi oluyorum.” diye cevap veriyordu. Bakın! Onlar nasıl düşünüyorlardı. Allah-u Zülcelâl bize akıl verdiği halde, O'na asi gelmemiz sopaya asıl bizim layık olduğumuzu gösterir.
Allah’tan korkmanın zamanı gelmedi mi?
Biz kendi halimizden ne kadar gafil olursak olalım, Allah-u Zülcelâl bizden asla gafil değildir. O'nun bizden hiç ayrılmayan melekleri vardır. Her insanın biri sağında diğeri de solunda olmak üzere, üstünde iki melek vardır. Bir kimse vefat ettiği zaman, o melekler Allah-u Zülcelal'in huzuruna giderler ve: “Ya Rabbi! Kulun dünyadan ayrıldı, biz nereye gidelim?” diye sorarlar. Allah-u Zülcelâl buyurur ki: “Göklerim meleklerle doludur. Yer de meleklerle ve insanlarla doludur. Hep Bana ibadet ediyorlar. Siz, Benim kulumun kabrinin üzerine gidin. Zikir, tespih ve tehlil yapın ve bunların sevabını da kıyamete kadar kuluma yazın.”
Bakın! Allah-u Zülcelâl kullarına karşı böyle şefkat ve merhamet sahibidir.
Allah-u Zülcelâl bizlere, kendini zikretmemizi ve kalplerimizi O'na yönelterek, ahiret gününe gittiğimizde tüm gerçekleri gördüğümüzde değil, daha bu dünyada iken, o günleri düşünerek korkmamızı emretmektedir.
Peki, biz Allah-u Zülcelal'den ölünce mi korkacağız? O'ndan korkmamızın zamanı gelmedi mi? Daha vakit varken, ölümle burun buruna gelmeden O'ndan korkmamız lazımdır.
Umutsuzluğa düşmeyin, tevbe edin!
İnsanın hatalarından dolayı daima Allah-u Zülcelal'e karşı tevbe etmek lazımdır. İster günah olsun, ister gaflet olsun hepsinden dolayı daima, “Ya Rabbi, ben pişmanım, tevbe ediyorum” diye, insanın ağzında “Estağfirullah” bulunmalıdır.
İnsan bir hata yaptığı zaman, bu hata onu Allah-u Zülcelal'den uzaklaştırmamalıdır. Denildiği gibi, insan bir hata yaptığı zaman, tevbe ederse o hata onun için sevap olur. Allah-u Zülcelal'e daha da yaklaştırır. Fakat bazı insanlar vardır ki, hata yaptıkları zaman umutsuzluğa düşüyorlar. Bu çok yanlıştır.
İnsan, arabası biraz yolun dışına çıktığı zaman, eğer arabayı hemen çevirmezse nasıl ki sonunda şarampole yuvarlanırsa; günah da böyledir. İnsan günah işleyerek biraz yolun dışına çıkınca hemen tevbe ederek, yolun üzerine dönmelidir. Ama günah yapa yapa yoldan tam olarak çıkarsa sonunda insanın helak olması kaçınılmazdır.
Tevbe... Tevbe... Tevbe… İnsanın çaresi tevbedir. Yalnız kendimiz için değil, bütün müslüman kardeşlerimize, ailemize tevbeyi anlatıp onların da bundan mahrum olmaması için çaba göstermemiz lazımdır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin hidayetine vesile olursanız bu dünya ve dünyanın içindeki maldan sizin için daha hayırlıdır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Eğer dünyada böyle bir ticaret imkânı karşımıza çıksaydı kim bilir onun üzerine nasıl gidecektik. Hatta hiç uyumadan o işi yapacaktık. Ama ahiretin mükâfatı göz önünde olmadığı için gevşek davranıyoruz. Ancak onu öldükten sonra göreceğiz…
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)
3 Nisan 2014 Perşembe
Önce Nefsini Düzelt
Allahu Tealâ’nın en büyük nimetlerinden ilki iman ve İslâm’dır. İmanı olan kimse cihana meydan okuyacak güçtedir ama hiçbir sebepten dolayı kendi nefsine pay çıkartmayacak ahlâka da sahiptir. İmanı olan insan Allahu Tealâ’nın emirlerine ram olur ve böylece hakiki insan (insan-ı kâmil) olur.
İmandan sonraki en büyük nimet, günahları idrak edip, tevbe kapısını açmak ve tevbe-i nasuhu ele geçirmektir.
Allahu Tealâ, “Hep birden Allah’a tevbe edin. Ey mü’minler, bu yoldan kurtuluşa ermeniz umulur.” buyurmakta ve bu ayet-i kerime ile insanları tevbeye çağırıyor.
İnsan önce kendi tevbe edip, kendisini ıslah etmeli. Aksi takdirde ne kendisine, ne de başkasına faydası olur. Hocaların yanıldığı nokta budur. Hoca bildiğiyle amel ederse arif olur, şifa kaynağı olur. Kendi halimiz güzel olmadıkça, kalpleri sözle fethedemeyiz. Onun için önce kendimiz azad olmalıyız.
Allah tevbede samimiyet ve sadakat ister. Sen kendini kurtarmadıkça başkasına fayda veremezsin. Ama kalp temizlenip nefis nurlanınca, insanın başkalarına tesiri olur.
Sahabenin ulularından yedi tane Abdullah var. Bunlardan birisi Abdullah b. Mes’ud. Abdullah b. Mes’ud Hazretleri bir gün Küfe nahiyelerinden birinden geçiyordu. Yolunun üzerindeki bir evde birtakım insanlar toplanmış, şarap içip şarkı söylüyorlardı. İçlerinde sesi çok güzel bir çalgıcı da vardı. İsmi Zazan idi.
Abdullah b. Mes’ud, evin önünden geçerken Zazan’ın hem udunu hem de şarkı söyleyen sesini duydu. Kalbi merhametle dolup şöyle dedi: “Bu ses Allah’ın kitabını okusaydı ne güzel olurdu!” Ve yürüdü.
Allah bir adamın kalbine hidayet verirse ona idrak de verir. Zazan, Abdullah b. Mes’ud’un oradan geçerken bir şey söylediğini fark etti. Yanındakilere o zatın kim olduğunu ve ne söylediğini sordu. “O, Abdullah b. Mes’ud’dur. ‘Bu ses, Allah’ın Kitabını okusaydı ne güzel olurdu’ dedi” dediler. Zazan’ın kalbi ürperdi, ilâhî bir coşkuya kapıldı. Udunu yere çarpıp, koşarak Abdullah b. Mes’ud’a yetişti. Ona yetişince ağlamaya başladı. İkisi de birbirlerine sarılarak ağlaştılar. Zazan tevbe etti. Abdullah b. Mes’ud’un sevdiği, ilim sahibi bir imam oldu.
Nasıl ki Abdullah ibni Mes’ud’un tek bir sözünden Zazan’a iyi hal geçtiyse, tövbesinde samimi ve sadık olan da başkalarına tesir eder.
Hiçbir bozuk kimse, senin elinde yararlı hale gelemez; ta ki sen kendi özünde yararlı olmadıkça… Yalnız kaldığın zaman Allah’dan korkmazsın; ta ki halk arasında Halık için yaşamadıkça…
20 Mart 2014 Perşembe
Gül Gibi Geçinmek Varken
“Gül gibi geçinme” deyiminde geçimin güzelliği güle benzetilerek anlatılmış; bunun daha nesini düşünelim, demeyin. Gelin, neden “dünya hayatı, maişet, anlaşma” karşılığı olarak “geçim” yahut “geçinme” kelimesinin seçildiğini, benzetme unsuru gülün neye tekabül ettiğini birlikte sorgulayalım.
“Gül gibi geçinmek” yahut “gül gibi geçinip gitmek”, hemen herkesin bildiği bir deyim. Bir arada yaşayan insanların birbirleriyle çatışmadan, mutlu, rahat, huzurlu bir hayat sürdürdüklerini anlatmak için kullanılıyor. Fakat bu deyimin lafzı ile manası arasındaki irtibat çok da sorgulanmıyor galiba. Çünkü durup düşünmek isteyenleri “geri kalmak”la korkutup nefes nefese koşuşturmaya mahkûm eden modern çağ, böyle deyimlerin hakikatine vâkıf olacak kadar bir vakfe imkanı tanımıyor insanlara.
Halbuki medeniyetimizin diğer tezahürleri gibi, medeniyet bakiyesi deyim ve atasözlerimiz de, iman esaslarıyla tahkim veya tashih edilmiş müslümanca tasavvurlar barındırıyor derununda. Bunlar laf olsun diye öylesine söylenmiş harc-ı âlem sözler değil. Dünya üzerinden salimen geçip gitmemizi kolaylaştıran yol ve yürüyüş tariflerinin saklandığı bir definenin şifreleri adeta. Durup düşünmeden, üzerinde akıl yormadan ne kapısını aralıyor ne de esrarını açıyor.
Gül gibi geçinme deyiminde geçimin güzelliği güle benzetilerek anlatılmış; bunun daha nesini düşünelim, demeyin. Gelin, neden “dünya hayatı, maişet, anlaşma” karşılığı olarak “geçim” yahut “geçinme” kelimesinin seçildiğini, benzetme unsuru gülün neye tekabül ettiğini birlikte sorgulayalım.
Ömür dediğin
Deyimdeki “geçinmek” kelimesi, “yaşamak, ömür sürmek, hayatını idame ettirmek” demek. Bu süreç, muvakkat (geçici) olması, belli bir zaman aralığında başlayıp bitmesi sebebiyle “geçinmek”le karşılanmış.
Dünya hayatımızın geçiciliği, Allah Tealâ’nın takdir ettiği bir ömrü yaşadıktan sonra bir gün mutlaka nihayete ereceği, müslümanlar olarak en temel kabullerimizden biri. Anadolu’da yaşlılar bugün de bir tanıdıklarının vefatını, “falanca geçinmiş” diye haber vererek, onun dünya yolculuğunu tamamladığını aktarıyor birbirine.
Dolayısıyla geçinmek; ölümle biten bir yürüyüşü, bir yol almayı, bir geçip gitmeyi de ifade ediyor. Kısaca, “Dünyada garip bir yolcu gibi ol.” hadis-i şerifinin özeti bu kelime.
Geçim veya geçinmeye daha sonra verilen “maişet” manası ise, yürüyebilmek için gerekli olan iaşe zaruretine işaret etmek yanında, bu zaruretin sınırlarını ve maksadını da belirliyor.
Yani ancak dünya üzerinden geçip gitmemize imkan sağlayacak, bu geçici yürüyüşü mümkün kılacak kadar dünya metaına, bunların maksat değil vasıta olduğunu bilerek meyletmemiz gerektiğini söylüyor bize. Daha azının takatten düşürüp yürümeyi engellediği gibi, daha çoğunu yüklenmenin, istiap haddini aşmanın da yol almayı engelleyeceğini ihtar ediyor.
Nihayet yolun ve yolculuğunun farkında olan, zaruret sınırları içinde tuttuğu dünya metaına, sadece istikamet üzere yürüyebilmesini sağladığı için değer veren insanlardaki kanaat, istiğna ve mülayemet hali, “geçinme”ye “anlaşma, uyum, imtizaç” manasını yüklüyor.
Bunun aksi bir tutum, yani geçimi sadece maişetten ibaret sanıp bunu fazlaca dert etmek ve dünyalık talebindeki ifrat, hem geçişimizi sekteye uğrattığı, hem başkalarıyla çekişip çatışmaya sürüklediği için “geçimsizliğe” sebep oluyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)