22 Mart 2018 Perşembe
Regaip Kandili namazı nasıl kılınır? Hacet namazı kaç rekattır?
Sonsuz rahmeti ile kullarını ihya eden Allah'tan hayrın, bereketin, rızkın isteneceği ve bu sene 22 Mart Perşembe gününe denl gelen Regaip Kandili'ni nasıl idrak etmeliyiz? Ragaip Kandili'nde kılınan regaip namazı kaç rekattır? Regaip Kandili namazı saat kaçta ve nasıl kılınır? İşte, Regaip Kandili'nde yapılabilecek ibadetler...Mübarek üç ayların başlangıcı olan Recep ayında idrak edilen Regaip Kandili, Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan gelen bilgilere göre 22 Mart Perşembe gününe denk geliyor. Kelime anlamı olarak bir şeyi arzulamak, istemek, onu elde etmek için çabalamak manasına gelen regaip kelimesi, bu gece Rabbin huzurunda, ondan sonsuz rahmetini istemeyi temsil eder. Dua kapılarının ardına kadar açık olacağı bu gece eller semaya açılacak ve Regaip Gecesi layıkıyla idrak edilmeye çalışılacak. Peki, tövbe edenlerin arzularının yerine getirileceğine inanıldığı Regaip Gecesi hangi ibadetlerle geçirilmelidir? Regaip Kandili namazı nasıl kılınır? Regaip Kandili namazı kaç rekattır, ne zaman saat kaçta kılınmalıdır? İşte, Regaip Kandilini en bereketli şekilde geçirmek için yapılacak tüm ibadetler...
REGAİP KANDİLİ NAMAZI NEDİR, NASIL KILINIR?
Birçok hayırlı geceyi, 11 ayın sultanı Ramazan'ı, bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi'ni ihtiva eden mübarek üç aylara erişmiş bulunmaktayız. Üç ayların ilk kandili olan Regaip Kandili'ni feyizli ve bereketli bir şekilde geçirmek isteyen müslümanlar, bu gecede kılınacak namazları, tutulacak oruçları, zikirleri vb. ibadetleri araştırmaya devam ediyor. Peki, Regaip Kandili'nde kılınan Regaip Kandili namazı kaç rekattır, nasıl kılınır?
REGAİP KANDİLİ NAMAZI KAÇ REKATTIR, NE ZAMAN KILINIR?
"Pek çok ihsan" anlamına gelen regaip kelimesinden adını alan Regaip Gecesi 22 Mart Perşembe gecesini 23 Mart Cuma gününe bağlayan vakitte idrak edilecek. Recep ayının ilk Cuma gecesine denk gelen Regaip Kandili'nde 12 rekatlık bir namaz kılınır. Hacet namazı olarak adlandırılan bu namaz akşam ve yatsı vakti arasında bir zamanda kılınır. Bu vakte yetişemeyenler gecenin üçte biri vaktinde yani teheccüd vaktinde de hacet namazı kılabilirler. Regaip Kandili namazını cemaatle kılmak uygun bulunmamış ve bid'at olarak adlandırılmıştır. Genel hüküm gereği teravih namazı haricinde hiçbir namaz cemaat ile kılınmaz.
12 REKATLIK HACET NAMAZI KILINIŞI VE DUASI;
Hacet namazı 12 rekat olarak kılınır. Bu namazda her 2 rekat sonrasında selam verilir.
Öncelikle "Niyyet ettim Allâh rızâsı için bu geceki Regaib Gecesinde Nafile Namazı kılmaya” diyerek niyet edilir.
2018 Regaip Kandili mesajları! Anmalı ve özel resimli kandil mesajları....
Tekbir alınır ardından, Sübhaneke okunur.
İlk rekatta Fatiha Suresinin ardından 3 defa Kadir Suresi okunur.
İkinci rekatta tekrar Fatiha Suresi ve ardından 12 defa İhlas Suresi okunur.
Her iki rekatın sonunda selam verilerek 6 kerede namaz tamamlanır.
Namazın ardından 7 kere yahut imkan varsa 70 kere Salevât-i Ümmiyye okunur.
Salevât-i Ümmiyye: “Allâhümme salli alâ seyyidina Muhammedin Nebiyyil-Ümmîyyi ve alâ Âlihî ve sahbihi ve sellim.
Salevât-i Ümmiyye bittikten sonra secdeye kapanarak 70 kerre şu tesbih çekilir;
"Subbûhun-kuddûsun, Rabbünâ ve Rabbüna ve Rabbülmelaiketi Ver-Ruh.”
Ve secdeden “Allâhü Ekber” diyerek doğrulup oturulur. İki secde arasında otururken şu istiğfar
“Rabbiğfır verhâm, ve tecâvez amma tâ'lemu, ,inneke entel"e"azzül-ekrem” 70 kere okunur.
Bu duâ bitince tekrar tekbir ile ikinci secdeye kapanılır. 2.nci secdede yine 70 kere:
“Subbûhun, kuddûsun, Rabbüna ve Rabbülmelâiketi ver-Rûh." okunur.
TESBİH NAMAZI NASIL KILINIR?
Tesbih namazı toplamda 4 rekattır. Her rekatta 75 adet, toplamda ise 300 kez tesbih duası okunur. Tesbih namazının içerisinde Kur'an-ı Kerim'den sure okumak efdaldir. Hatta bu konuyla ilgili İbn Abbas'ın (r.a.) "et-Tekâsür, el-Asr, el-Kâfirûn, ve el-İhlâs" surelerinin bu namaz için olduğu görüşü de önem taşımaktadır.
Tesbih duası: "Sübhânellâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym."
Her rekatta 75 kez tesbih duası okunurken şu sıralama dikkate alınır;
- Sübhâneke'den sonra 15 kez okunur (Fâtiha ve zamm-ı sûreden önce),
- Eûzü Besmele, Fâtiha ve zamm-ı sûreden sonra 10 kez okunur,
- Rükûda 10 kez okunur,
- Rükûdan kalkınca ayakta (kavmede) 10 kez okunur,
- Birinci secdede 10 kez okunur,
- İki secde arasındaki oturmada (celsede) 10 kez okunur,
- İkinci secdede 10 kez okunur.
RECEP AYINDA KILINAN NAMAZIN FAZİLETİ
Selman-ı Farisi (ra) Peygamber Efendimiz'den rivayet ediyor;
Receb-i Şerif'in hilali girdiğinde Efendimiz (sav) bana hitaben buyurdular ki:
-''Ey selman! Her kim ki Receb ayında her rekatta BİR FATİHA, ÜÇ İHLAS ve ÜÇ de KAFİRUN SURESİ'ni okuyarak otuz rekat namaz kılarsa Allhü teala (cc) hazretleri o kimsenin günahlarını af ve mağfiret eder. Ona senenin tamamını oruç tutmuş sevabı verir. Gelecek seneye kadar namaz kılanlardan yazılır. Her gün onun için bedir şehitlerinden bir şehidin ameli kadar ameli yükselir.''
REGAİP KANDİLİ'NDE YAPILACAK İBADETLER
- Kur’ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur’ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.
- Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.
- Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar, onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.
- Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.
- Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.
- Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.
- Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli. 8. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.
- Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
- Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.
- Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli;
- Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.
- Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.
- Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.
- Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.
19 Mart 2018 Pazartesi
Muhabbetullah ve Allah için müminleri sevmek
Allah’ın sevdiği kullar
Allah-u Zülcelâl, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede bazı kullarını sevdiğini bildirmiştir. Bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur: “… Allah onları sever, onlar Allah’ı severler…” (Maide; 54)
Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara; 222)
Bu ayet-i kerimedeki temizlik maddi temizlik olduğu gibi, manevi temizliği de yani kalp temizliğini de içine alır.
Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi ona iyilik irade etmesidir. O, bu sevgi ve irade ile kalplerin üzerindeki perdeyi kaldırır, basiret gözlerini açar, hakikatleri gösterir ve bunları anlayıp kabul etmeyi kolaylaştırır.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimseyi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü (kalbini) İslam’a açar. Bir kimseyi hidayetten mahrum bırakmak isterse de, onun göğsünü göğe doğru çıkıyormuş gibi daraltıp sıkıştırır.” (En’am; 125)
Hiç şüphesiz sevgide yakınlık manası da vardır. Sevgi yakınlığın en önemli sebebidir. Çünkü seven, sevdiğine yakın olmak veya onu kendisine yaklaştırmak ister. Allah-u Zülcelâl’in kulunu kendisine yaklaştırması ise ona kendi ahlak ve sıfatlarına benzer üstün ahlak ve vasıflar vermesidir. Kul, bu ahlak ve vasıflarla O’na yaklaşmış olur.
Bir ayet-i kerimede bu ahlak ve sıfatlar “takva” sözüyle özetlenmiş ve şöyle buyrulmuştur: “Allah’a en yakın olanınız, takvası en çok olanınızdır.” (Hucurat; 13)
Allah sevdiklerini
imtihan eder
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala bir kulunu severse ona bela verir.” (Taberani)
Bu hadis-i şerifin manası açıktır. Allah-u Zülcelâl bir kulunu sevmek isteyince onu dener. Yani onun sevgiye layık olup olmadığını ortaya çıkarmak için onu çeşitli bela ve musibetlerle imtihan eder. Allah-u Zülcelâl kulunun samimiyetini ortaya çıkarmak için onu imtihan ettiği şey bela olabildiği gibi nimet de olabilir. Bela imtihanı sabırla, nimet imtihanı ise şükürle kazanılır.
Bu zamanda insanların büyük bir çoğunluğu bela ve musibete sabretmeye karşı zayıftırlar. Olabilir ki insan bir musibete belaya sabredemez. Onun için belasız ve musibetsiz bir sevgiyi Allah-u Zülcelâl’in fazlından isteyelim. O’nun hazineleri çoktur. Kalben ve ruhen isteyen kuluna mutlaka verir.
Âlimlerden bir zat şöyle demiştir: “Sen Allah-u Zülcelâl’i sevdiğin zaman, O’nun seni imtihan ettiğini görürsen bil ki, O da seni sevmek ister.”
Denilmiştir ki: “Allah bir kulu severse, ona rahmet nazarıyla nazar eder. Eğer Allah bir kula rahmet nazarıyla nazar ederse, ona azap etmez.”
Şu bir gerçektir ki, Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevdiğinin en açık ve şaşmaz alameti, onu hayır ve taatlara muvaffak etmesi, şer ve günahlardan korumasıdır.
Böyle kimselerin hali, hadis-i kudside şöyle anlatılmıştır: “Ben kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, anladığı kalbi olurum. Benden bir şey isterse, istediğini veririm. Bana sığınırsa kendisini korurum.” (Buhari, İbn Mace, Beyhaki)
Onun için Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi demek; sevdiği kuluna azap etmemesi, kendisini günahlara karşı koruması, ona iyiliği sevdirmesi, onu hayır ve taata muvaffak kılması, nadiren işlediği günahlara karşı da ona tövbe ve istiğfar ilham etmesi ve kefaret yerine geçecek hayır ve hasenat yaptırmasıdır (nasip etmesidir).
Allah-u Zülcelâl’in sevgisinin bu anlamda olduğunu bildiren çok ayetler ve hadis-i şerifler vardır.
Allah-u Zülcelâl’i
tanımak ve sevmek
Şüphesiz Allah-u Zülcelâl’in sevgisi, kulluğun en son makam ve en üstteki derecesidir. Tövbe ve sabır gibi diğer makamlar, bu son makama ulaşmak için basamaklardır.
Allah-u Zülcelâl’i sevmek, kulun kalben maddi ve manevi manada O’na yakın olmak için istek ve iştiyak duymasıdır. Allah-u Zülcelâl’e itaat ve ibadet etmek de bu sevginin ürünleridir.
Allah sevgisinin aslı ve çekirdeği, bütün müminlerde vardır. Çünkü bunların sahip oldukları iman; marifet ve sevgiden oluşan bir cevherdir.
Ma’rifet, Allah-u Zülcelâl’i tanımak, muhabbet ise O’nu sevmektir. Bunları kemal (en üst olgunluk) derecesine ulaştırmak için çalışmak gerekir.
Allah-u Zülcelâl’i tanımak ve bilmek lazımdır. Çünkü O’nu sevmenin kuvveti, O’nu tanımanın ve bilmenin derecesiyle orantılıdır. İnsan başka şeyleri tanıdıkça sevgisi azalır, Allah-u Zülcelâl’i tanıdıkça da sevgisi artar. Bundan dolayıdır ki, Allah-u Zülcelâl’i en çok seven, O’nu en çok tanıyan ve bilen Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olmuştur. Allah-u Zülcelâl’i daha çok tanımanın ve bilmenin yolu ise daha çok tefekkür, zikir ve ibadet etmektir.
‘Tabiptim! Tabibim oldun’
Anlatıldığına göre, Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh, zamanında bir zatın kızı vardı. Çok ağlardı. Bu ağlamak onun gözünü görmez hale getirmişti. O zat Hasan-ı Basri’ye geldi ve:
– Kızımın yanına gel, ona bir şeyler söyle de ağlamasın, bana acısın, dedi. Hasan-ı Basri o kızın yanına gitti ve:
– Ağlama, babana acı! Deyince o kız şöyle dedi:
– Ey Üstad! Gözlerim iki halin dışında değil. Birincisi O’nu görmemek, O’nu görmedikten sonra, bana başkasını görmek ne gerek? Görmesin, daha iyi… Bir de O’nu görmek var. Eğer O’nu görmek bana bu halimle nasipse bir değil, binlerce göz O’na feda olsun. Onun için ağlarım.
Hasan-ı Basri kızı dinledikten sonra şöyle dedi:
– Seni tedaviye geldim, ben tedavi edildim, sana tabip olarak getirildim, ama sen tabibim oldun.
İmanın zevki Allah
için sevmekte
Allah için birbirini sevmek ve O’nun yolunda dostlar olmak ve (razı olmadığı bir şeye) Allah için buğz etmek en üstün ahlaklardandır. Allah için sevmek, Allah-u Zülcelâl’i sevmenin meyvesidir.
Enes radıyallahu anhden rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Üç huy var ki, bunlar kimde olursa imanın zevkini ve tadını alır:
1- Allah ve Resulünü herkesten ve her şeyden daha çok sevmek.
2- İyiliği ve iyi kimseleri Allah için sevmek ve kötülüğe Allah için buğz etmek.
3- Allah’a şirk koşmayı büyük bir ateşe atılmaktan daha kötü görmek.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai)
Abdullah b. Mesud radıyallahu anhdan rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “İmanı kâmil olan, sevdiği kimseyi, ondan menfaat gördüğü için değil, sırf Allah rızası için sever. Gerçek iman da budur.” (Taberani)
Allah-u Zülcelâl’i seven bir kimse, O’nun sevdiklerini de sever. Bu yüzden bu kimse, insanlar içinde Allah-u Zülcelâl’i seven ve O’nun tarafından sevilen kimseleri sever.
Hz. Ömer radıyallahu anhdan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ın bazı kulları vardır ki, onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara verilen makam dolayısıyla gıpta edip imrenirler.”
Bu arada, sahabe-i kiramlar: “Onlar kimlerdir?” diye sordular. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle devam etti: “Onlar (aralarında) neseb ve akrabalık olmadığı, mal alışverişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir. Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler. İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur. İnsanların hüzünlendikleri günde onlar mahzun da olmazlar.” (Ebu Davud)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “Dikkat edin! Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus; 62)
Görüldüğü gibi, müminlerin birbirlerini sevmeleri Allah-u Zülcelâl’in katında çok makbuldür. Müminlerin birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine kenetlenmelerini Allah-u Zülcelâl çok sevmektedir. Dolayısıyla Allah-u Zülcelâl’in rızası için birbirimizi sevmemiz gerekir.
Enes oğlu Muaz radıyallahu anh der ki: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme: ‘En üstün iman nedir?’ diye sordum: ‘Allah için sevmen, Allah için buğz etmen, dilinden Allah’ın zikrini kesmemendir.’ dedi. ‘Daha nedir? Ya Resulallah!’ deyince de: ‘Kendin için sevdiğin şeyi insanlar için de sevmen, kendin için hoş görmediğin şeyi başkaları için de hoş görmemendir.’ buyurdu.” (Ahmed b. Hanbel)
Bu ayet ve hadislerden anlaşıldı ki kişi Allah için sevmeli ve Allah için buğz etmelidir. Bu çok kıymetli bir ameldir. Bu da kalpte olur. Allah için olan sevgi kıyamete kadar devam eder. Hatta Allah için birbirlerini sevenler, birlikte cennete girmeyince razı olmayacaklardır.
Yine, üstüne basarak söylüyoruz ki insan Allah yolundaki bu sevgi için ruhunu, canını, malını ne kadar feda etse, yine de bu yaptığı azdır.
Müminleri birbirine
düşüren şeytandır
Üzülerek duymaktayız ki, bazı mümin kardeşlerimiz birbirine buğz etmekte ve birbirlerine küsmektedir. İslami hizmetlerde en büyük zarar, müminlerin birbirlerine karşı, kin ve düşmanlık beslemeleridir.
Bu hal, İslami hizmetlere çok zararlıdır. Şeytan bu gibi durumların, ne kadar büyük zarar verdiğini iyi bildiği için çeşitli hilelerle müminleri aldatmaktadır. Çünkü müminler birbirlerinin aleyhinde konuşup birbirlerine buğz ettiklerinde, manen çok büyük zarara uğruyorlar.
Şeytan, bunun dindeki en büyük zararlardan olduğunu bildiğinden, müminler arasında sürekli kin ve düşmanlık tohumları ekmeye çalışmaktadır. İnsanlar da kendi nefislerini tatmin etmek için şeytanın bu hilesine, bile bile uyuyorlar. Böyle yapmış olmakla, şeytana tabi olmuş oluyorlar. Bu hileye uyduktan sonra da kendilerini haklı zannediyorlar.
Müminlere hatırlatma
Şeytanın bu hilelerine uyan kimselere şu ayet-i kerimeyi hatırlatıyorum: “Ya kötü ameli süslenip de onu güzel gören kimse de mi? (Allah’ın hidayet verdiği kimse gibi olacak?) Şüphesiz ki, Allah dilediğini şaşırtır, dilediğine de hidayet verir. O halde (Resulüm) canın onlara karşı hasretle (tükenip) gitmesin. Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilicidir.” (Fatır; 8)
Görüldüğü gibi bu davranışların İslami hizmetlere ve müminlere büyük zarar verdiği, Allah-u Zülcelâl tarafından ayet-i kerimeyle bizlere açıkça beyan edilmiştir.
Bütün bunlardan sonra bize düşen görev; mümin kardeşlerimize şefkat ve merhametle davranmak, her türlü işimizi ve hizmetlerimizi sünnet-i seniyeye uygun olarak, istişareyle yapmaktır.
4 Mart 2018 Pazar
Ashab Gibi Olsun Kardeşliğimiz…
Yüce Allah, Hucurat suresi 10. ayet-i kerimede “İnananlar ancak kardeştirler.” buyurarak inananların birbirinin kardeşi olduğunu ilân etmiştir.
Peki bu insanları birbirine kardeş kılan bağ nedir? Diye bir soru akla gelebilir. Çünkü normalde insanlar birbirleriyle nesep ve kan bağı yoluyla kardeş olurlar. İşte İslam’da insanları kardeş kılan bağ, iman ve inanç bağıdır. Çünkü bütün inananlar bir Allah’a kulluk etmektedirler. Yani Rableri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, peygamberleri birdir. Bütün bu birliktelikler, inananları birbirine kenetleyen inanç bağlarıdır. Bu bağ çok kuvvetli bir bağdır. Hatta kan bağından da üstündür diyebiliriz.
Allahu Zülcelal, ayetin devamında “kardeşlerinizin arasını düzeltiniz.” buyuruyor. O halde Rabbimizin bize yüklemiş olduğu bir görev vardır. O da birbirine dargın olan küs olan kardeşlerimizin arasını düzeltmek ve onları barıştırmaktır.
Kardeşliği bozan sebepler
Ayetin devamında “Allah’tan korkunuz ki, size merhamet edilsin.” buyrulmaktadır. Yüce Allah, müminleri kardeş ilân ettikten sonra, bu kardeşliği zedeleyen ve kardeşliğe zararlı olan kötü huyları birer birer zikrederek mü’minlerin bu davranışlardan kaçınmalarını emretmektedir. Toplum düzenini bozan ve müminler arasındaki sevgi, birlik ve beraberliği ortadan kaldırmaya sebep olan manevî hastalıklardan bazılarını şöyle zikredebiliriz:
Alay etmek,
Ayıplamak.
Kötü lakap takmak.
Su-i zanda bulunmak.
Tecessüs, başkalarının ayıbını araştırmak.
Dedikodu, gıybet etmek.
Haset etmek.
Sevgili Peygamberimiz de inananların kardeş olduğunu söylemiştir. Bu konuda birkaç hadis-i şerife bakacak olursak: “Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinizin satışına engel olmayınız, birbirinize kızmayınız, birbirinize sırt çevirmeyiniz, ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez onu rüsva etmez, ona hakaret etmez, (diyen peygamber sallallahu aleyhi vesellem üç defa) “takva buradadır.” diyerek göğsüne işaret etmiştir.” (Buhari, Nikah, 45; Müslim, Birr, 30-32.)
Yine sevgili Peygamberimiz bir defasında; “Mü’minler bir binanın taşları gibi birbirini tutar.” deyip parmaklarını birbirine kenetlemiştir. (Buhari, Salat, 88; Müslim, Birr, 65.)
“Birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve acımalarında mü’minler, bir tek cesede benzerler. Vücudun bir organı rahatsız olunca diğer organları da uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını duyar.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 159, 203.)
“Müslüman müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl değildir. Öyle ki birbirleriyle karşılaşırlar, biri bu tarafa, öbürü öbür tarafa bakıp geçer (birbirine selam verip konuşmazlar) onların en hayırlısı, ilk selam verendir.” (Buhari, Edeb, 57, 62; Müslim, Birr, 25.)
Medine’de kurulan
kardeşlik topluluğu
Müslümanlar arasındaki İslam kardeşliğini tesis eden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemdir. Nitekim Peygamber Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zaman, orada iki büyük Arap kabilesi yaşıyordu. Bunlardan biri, Evs diğeri de Hazreç kabileleri idi. Bu iki kabile câhiliyye döneminde birbirlerine son derece düşman idiler. Aralarında savaşlar çıkmış, bu savaşlar aralıklarla 120 sene devam etmişti.
Bunların en şiddetlisi, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden önce tam beş yıl devam etmiş olan “Buas Savaşı” idi. Bu savaşta her iki kabile de büyük kayıplar vermişti. Yahudiler bunları tahrik ediyorlar, aralarındaki düşmanlığı kızıştırıyorlardı. Çünkü bunların birleşmesi, güçlenmesi kendi aleyhlerine olurdu. Bu durum Hz. Peygamberin Medine’ye hicret edip bu iki kabilenin İslam ile müşerref olmalarına kadar devam etmiştir. Allah, İslam ile bu iki kabilenin arasındaki düşmanlığı giderdi, kalplerini birleştirdi. Hep beraber Allah’ın ipine sarıldılar. Allah’a imandan başka hangi bağ onları birleştirebilirdi? Hangi kuvvet onları kaynaştırabilirdi?
Yüce Rabbimiz Evs ve Hazreç kabileleri arasında önceden meydana gelen olaylara işaret ederek şöyle buyuruyor: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılıp bölünmeyin ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmandınız, Allah kalplerinizi birleştirdi de O’nun nimetiyle kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarındaydınız. Allah sizi ondan kurtardı. Allah doğru yolu bulasınız diye ayetlerini size böylece açıklıyor.” (Al-i İmran, 3/103.)
Müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde olmaları, İslam düşmanlarını her dönemde rahatsız etmiştir. Büyük müfessir İbn Kesîr bu ayetin tefsirinde şöyle bir olay anlatır: Yahudilerden biri, Evs ve Hazreç kabilesinin bir arada bulunduğu bir topluluğa rastlar. Onları birlik ve beraberlik içerisinde görünce rahatsız olur, adamlarından birini onların yanına gönderir. Oraya varıp oturmasını, daha önce aralarında yıllarca devam eden harpleri hatırlatmasını söyler. Adam gider, kendine söylenenleri yerine getirir. Bir an câhiliyye duyguları kabarır, birbirlerine düşerler, kızarlar, kabilelerini yardıma çağırırlar ve silahlarını çekerler. Harre denilen yerde karşılaşmak üzere sözleşirler. Durum Allah Resûlüne bildirilince yanlarına gelir, onları teskin etmeye çalışarak: “Ben aranızda iken yine mi câhiliyye davası?” der ve yukarıda zikrettiğimiz Âl-i İmran Suresi 103. ayetini okur. Onlar da yaptıklarına pişman olurlar, barışırlar, silahlarını atarlar ve birbirlerinin boyunlarına sarılırlar. (bkz., İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, I, 389.)
Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ettikten sonra yaptığı önemli faaliyetlerden biri de Mekke’den hicret eden muhacirler ile Medine’deki Ensar arasında gerçekleştirmiş olduğu kardeşliktir.
Muhacir ve Ensar’ın kardeşiliği
Mekke’li Muhacirler yurtlarından, yuvalarından kopmuşlar, kavim ve kabilelerinden ayrı düşmüşler, dinleri uğrunda mallarını, mülklerini Mekke’de bırakarak Medine’ye hicret etmişler, böylece Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “muhacir” unvanını almışlardı. Medineli müslümanlar da onları en yakınlarına, hatta kendilerine bile tercih ederek her türlü yardım ve fedakârlıkta bulunmuşlar, bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de, belirtildiği üzere “Ensar/yardımcılar” vasfıyla anılmışlardır. Kur’an-ı Kerim’de onların bu fedakârlığı hakkında şöyle buyrulur:
“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/9.)
Bu kardeşlik anlaşmasının gayesi, Muhacirleri desteklemek, onların yurtlarından ve yuvalarından uzak düşmelerinin vermiş olduğu gariplik ve ıstırabı gidermek, mâlî sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmek içindi. Resûlullah sallalalhu aleyhi vesellemin Medîne’de, Ensâr ve Muhacirler arasında tesis etmiş olduğu bu kardeşlik, maddî ve manevî yardımlaşma esasına dayanıyordu. Ensar, Muhacir kardeşlerini alıp evlerine götürdüler, mallarına ortak yaptılar. Resûlüllah sallalalhu aleyhi veselleme başvurarak:
– Ya Resûlallah! Hurmalıklarımızı Muhacir kardeşlerimizle aramızda paylaştır, dediler. Resulullah sallalalhu aleyhi vesellem:
– Hayır, öyle olmaz. Buyurmuş ve hurmalıkların mülkiyetinin kendilerine ait olmasını, Muhacirlerin de hurmaların bakımını yaparak çıkacak mahsulü paylaşmalarını söylemişti. (bkz., Kamil Miras, Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VIII, 57.)
Hatta başlangıçta Muhacir ile Ensar birbirlerine vâris bile oluyorlardı. Bu durum Bedir muharebesine kadar devam etmişti. Bedir muharebesinden sonra nâzil olan: “Hısımlar, Allah’ın kitabınca birbirlerine daha yakındır.” (Enfâl, 8/75.) ayetiyle din kardeşleri arasında vâris olma durumu kaldırılmıştır.( bkz., İbn Sa’d, Tabakât, I, 238.)
Kardeşlik menfaate
dayalı olmamalı
İslam tarihine baktığımızda, Allah’ın emirlerine sarıldığımız, birbirimize sevgi, saygı ve hoşgörüyle bağlandığımız zamanlarda bu İslam kardeşliğinin, bizi daima zaferden zafere taşıdığını görmekteyiz. Osmanlı tarihi bunun canlı bir şahididir. Fakat ne zaman ki, İslam’ın emirlerini kulak ardı etmişiz, birbirimize karşı sırt çevirmeye başlamışız, o andan itibaren aramızdaki birlik ve beraberlik bozulmuş, kuvvetimizi kaybetmişiz ve perişan hale gelmişizdir.
Müminler asla gönül ve kalp kırmamalıdırlar. Çünkü gönül Allah’ın Kabesi, nazargâhıdır. Bir gönül tamir etmek, Haccetmekten daha ileridir. Nitekim Mevlana, Mesnevisinde “gönül almaya bak, bu en büyük hacdır. Bir gönül binlerce Kâbe’den üstündür. Çünkü Kâbe’yi Azer oğlu Halil yapmıştır. Hâlbuki gönül, Allah’ın yapısı ve O’nun baktığı yerdir.” demektedir.
Mümin bir kardeşinin başına gelen felaketi gidermeye çalışmayan, onun düştüğü duruma sevinenler için şu ayeti kerime ne kadar ibret vericidir:
“Mü’minler arasında fenalığın yayılmasını isteyenler için muhakkak dünya ve ahirette acıklı bir azap vardır.” (Nur, 24/19.)
Bütün buraya kadar zikrettiklerimizden anlaşılacağı üzere, mü’minler arasındaki kardeşlik menfaate dayanan kardeşlik değildir. Zira gerek Kur’an gerekse Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, menfaate dayanan kardeşliği reddeder. Böyle bir kardeşliği asla kabul etmez. Çünkü menfaate dayanan kardeşlik, menfaatlerin bittiği yerde son bulur.
Batıdaki insanlar arasındaki ilişkiler menfaate dayanmaktadır. Dolayısıyla menfaat ve çıkara dayalı ilişkiler zayıf olmakta ve toplumu meydana getiren insanları birbirine yardımlaşma ve dayanışmaya sevk etmemektedir. Hâlbuki İslam’ın öngördüğü kardeşlik, inanç bağına dayandığı için hem daha kalıcı olmakta hem de daha kuvvetli olmaktadır.
İnce ince kıllar bir araya geldiğinde, tonlarca ağırlığı olan gemileri dahi zaptedebilir. Hâlbuki tek kılı, karınca bile koparabilir. Ayrılığa düşüp, parçalanıp, kardeşliğimizi bozmamalıyız. Aramızdaki problemleri Allah’ın kitabı halleder, yeter ki ona müracaat edelim. Meselelerimizi ona başvurup çözelim.
Dinde İhmalkârlığın Çareleri
Gevşekliğin vahim sebebleri
İmam Rabbanî rahmetullahi aleyh hazretleri müridlerine yazdığı pek çok mektubunda, dini yaşama konusundaki ihmalkarlığın sebeplerini tahlil etmeye ve bu hususta Müslümanların gösterdiği tembelliğe çare bulmaya gayret sarf eder. Güncel hayattan canlı misaller ile bu konuda gösterilen vurdumduymazlığı gidermeye çalışır.
Ona göre bu hususta müslümanları en çok aldatan husus; şeytanın ve nefsin Allah’ın rahmetine güvendirerek, insanı ibadet ve itaatten alıkoymalarıdır. Başka bir sebep de insanın Allah’ın emirlerinin yapısı konusundaki cehaleti ve gafletidir. İnsanlar dini yaşamanın hem bu dünyada hem de ahirette kendi menfaatlerine olduğunu kolayca unutmaktadırlar.
“Ey oğul! Allah Subhanehu’nun emirlerini ihmal etmenin iki sebebi vardır: Ya şeriatın getirdiği hükümleri yalanlamak ya da Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin büyüklüğünü dünya ehlinin büyüklüğünden daha az önemsemektir. Her iki durumun da ne denli şenî ve çirkin olduğunu iyi anlamak gerekir.” (73. Mektup)
Allah emirleriyle kullarına
ikramda bulunmuştur!
İmam Rabbanî’nin dini hayattaki ihmalkarlığımızı gidermek için zikrettiği delillerden biri de aslında dini hayatın bizim lehimize olduğunu hatırlatmaktır. İnsanlar bazen emirlere uyma ve haramlardan kaçmanın faydası Allah’a imiş gibi davranmaktadırlar. Hâlbuki her tür itaat ve ibadetin asıl faydası insanın kendisinedir.
“Şeriat-ı Muhammedî’nin getirdiği ibadetlerin edasının amacı kulların menfaatini ve maslahatını korumaktır. Yoksa ibadetlerin, şânı yüce olan Cenab-ı Hakk’a bir yararı yoktur. O halde kul bu ibadetleri sonsuz bir şükran duygusu ve minnettarlık içinde yerine getirmelidir. Allah Teâlâ mutlak surette hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde emirler ve yasaklar koymakla kullarına ikramda bulunmuştur. Öyleyse bu büyük nimete layıkıyla şükretmemiz ve şeriatın hükümlerini minnettarlık içinde yerine getirmemiz gerekmektedir.” (73. mektup)
İmam Rabbanî hazretleri konuyu daha iyi anlatmak için bize şu misali verir. Yüksek makam sahibi bir insan, bizim menfaatimize olmak üzere bize bir iş tevdi etse o işi seve seve yerine getiririz. Halbuki aynı insan, her açıdan kendi lehine olduğunu bildiği halde Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmekte tembellik göstermektedir. İmam Rabbanî’ye göre bu tutum Allah’ın azametini kulların azametinden daha küçük görmek ve önemsememek ile aynı manaya gelmektedir.
Fasık ve gafillerin imanı
İmam Rabbanî Hazretleri, uyarılarına devam ederek şöyle der: “Muhbir-i sâdık (doğru haber getiren) Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin getirmiş olduğu habere bir yalancının getirdiği haber kadar değer vermeyen bir insanın imanı ne kötü bir imandır. Şekli bir İslam’ın insanın kurtuluşuna hiçbir faydası yoktur. Bilakis kurtuluş için yakinî imanı elde etmeye çalışmak gerekir. Ama bırakın yakinî, zannın ve vehmin bile yeri kalmadı.” (73. mektup)
İmam Rabbanî hazretlerine göre akıllı insan tehlike ve korku ihtimali bulunan bir durumda yalancının bile sözüne itibar eder, ne var ki aynı insan dini konularda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sözlerini itibara almamaktadır.
İmam Rabbanî hazretleri Allah’ın özellikle mali emirlerini yerine getirme hususunda nefsin cimriliğini ortaya koyarak tasavvuf yolunun saliklerine şu emri verir; “Ey oğul! Nefis bizatihi çok cimridir ve Allah Teala’nın emrini yerine getirmekten daima kaçar. Benim size böyle yumuşak konuşmama aldanma, aslında mal ve mülk hepsi Allah’a aittir. Kul hangi hakla bu hakkı bekletir ve erteler? Aynı şekilde ibadetlerin edasında, nefsin arzularına uyup gevşek davranmamalı ve üzerimize ödenmesi vacip olan kul haklarını ödemek için azami çaba sarf etmelidir. Burada yani dünya hayatında kul hakkını ödemek kolaydır. Yumuşaklık ve nezaketle bu borçtan kurtulmak mümkündür. Ama o iş ahirete kalırsa çözümü mümkün olmayan bir probleme dönüşür.” (73. mektup)
Bu sebeple akıllı bir mümin, hem Allah’a karşı hem de insanlara karşı olan borçlarını bu dünyada eksiksiz yerine getirmelidir.
Gençlik zamanı; fırsatı
değerlendirme zamanıdır!
İmam Rabbanî dinin emir ve yasaklarını yerine getirme hususunda gençliğin ve vücud sağlığının büyük bir imkan olduğunu ve bu fırsatın kaçırılmamasını özellikle tavsiye eder: “Amel işleme zamanı şüphesiz gençlik zamandır. Akıllı olan hayatının bu dönemini zayi etmeyip fırsatı değerlendirendir. Çünkü insanın ileri yaşlara kadar yaşayacağı hususunda bir garanti yoktur. İnsanın çok yaşayacağı farz edilse bile acziyetin ve yaşlılığın insanı kuşattığı bir ihtiyarlık döneminde insan, amelleri layıkıyla yerine getirmeyebilir. Ama gençlikte cemiyet (işleri toparlayabilme hali) mevcuttur. Zaman fırsatları değerlendirme zamanıdır, güç ve iktidar dönemidir. O halde bu günün işini yarına bırakmanın ve “sonra yaparım” düşüncesine kapılmanın ne mazereti olabilir ki? Hangi özür bu ihmali meşrulaştırır?” (73. mektup)
İmam Rabbanî hazretleri dini emirleri erteleme hususunda ilginç bir tavsiyede bulunarak bir müminin dünya için ahireti ertelemesi yerine, ahiret için dünya işlerini ertelemesini tavsiye eder. Bilindiği üzere insanlar genelde dünya işlerine öncelik vererek ahiret işlerini ileri yaşlarda yaparız mantığı ile hareket etmektedirler.
“Evet, bu gün ahiret işleriyle olan meşguliyetin, dünyevi anlamda önemi olan adi işleri yarına ertelemene sebep oluyorsa ne güzel! Ancak bunun aksi bir durum, yani; dünya meşgaleleri ahiret işlerini ertelemene sebep oluyor ise bu çok çirkin bir durumdur. Gençliğin baharında, nefis ve şeytan gibi din düşmanlarının insanı kuşattığı zamanda yapılan az bir amelin itibarı diğer zamanlarda yapılan amellerin kat kat üstündedir. Bu durum şuna benzer ki cesur, güçlü ve atılgan olan askerlerin, düşman istilası esnasındaki itibarları daha fazladır. Onların bu esnadaki basit bir gayreti ve ufak bir sebatı bile büyük bir itabar görür. Aynı davranış ve tutum düşmanın şerrinden emin olunduğu zamanlarda aynı itibarı görmez.” (73. mektup)
Allah dostlarının tümü bizleri dini emirleri yerine getirme hususunda gösterdiğimiz tembellik sebebiyle daima uyarmışlardır. Bu konuda nefsin ve şeytanın tuzaklarını bize ayrıntıları ile tanıtmışlardır. Bizlere düşen bu uyarılara kulak vermek, üzerimizdeki ölü toprağını silkeleyerek vazifelerimizin şuuruna varmaktır.
2 Mart 2018 Cuma
Erkek Çocuklarımızı Yetiştirirken
Gönül meyvelerimiz, evlatlarımızı İslam ahlakıyla yetiştirmek bir Müslümanın en önemli vazifelerinden biridir. Ümmetin geleceği anne babalara emanettir. Gelecek nesillerin Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakına göre terbiye edilmesi, asla ihmale dilmemesi gereken bir kulluk vazifesidir.
Ümmetin geleceği için, erkek olsun, kız olsun her bir çocuğumuzun en güzel şekilde yetişmesi gerekmektedir. Bugün bu yazıda bilhassa erkek çocuklarımızın yetiştirilmesinin önemine dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü Anadolu insanı genellikle kız çocuklarına karşı daha korumacı olduğu halde, “Nasıl olsa erkektir, bir şey olmaz,” diye düşünebiliyor. Mesela kız çocuğunun okuldan çıkınca hemen eve gelmesine dikkat ediyor ama erkek çocuk dışarıda uzun zaman geçiriyor. Hem de anne babası çocuğun nerede, kimlerle ne yaptığını bilmiyor.
Yeşilay’ın raporlarına göre, zaten yaratılış olarak daha hareketli, cesaretli, dikkat çekmeyi seven, heyecan ve maceraya düşkün olan erkek çocukları, yasaklanmış ve riskli şeyleri denemeye daha eğilimli oluyorlar. Ailelerin de serbest bırakmasıyla çok daha fazla alkol uyuşturucu kullanımı, şiddete başvurma, çeşitli suçlar işleme, okulu bırakma, evden kaçma, mafya veya terör gibi oluşumlara katılma gibi yanlışlara sürükleniyorlar.
Bunun tam zıddı bir başka tehlike ise erkek çocukların miskin, gayesiz, asosyal, internet bağımlısı, her bakımdan beceriksiz ve sorumsuz olması; yaşça büyüdüğü halde hala çocukça davranması. Böyle kişiler de iş ve evlilik hayatını sürdüremiyor; yanlış kararlar veriyor veya hiçbir karar veremiyor.
Eski zamanlarda çok nadir görülen bu tablolar her geçen gün yaygınlaşıyor. Bu durum kadınların da erkekleri güvenilmez bulmasını ve kendi ayakları üzerinde durma ihtiyacını hissetmesini beraberinde getiriyor. Kısacası erkekler adeta kadınsı bir şekilde, hissi ve zayıf bir profil sergiledikçe kadınlar da erkekleşiyor.
Bu kısır döngünün aşılması için erkek çocuklarımızı, kendi kabiliyetlerini güzel gayeler için kullanıp geliştirecek şekilde, sorumlu, azimli, gayretli ve sebatkar bir şekilde yetiştirmemiz gerekiyor. Elbette bu konuda babalara çok iş düşüyor.
Babalar İyi Örnek Olmalı
Çocuk eğitiminde en önemli hususun örnek olmak olduğunu biliyoruz. Çocuklarımıza sorumlu, gayeli ve çalışkan bir erkek olma eğitimi verirken de en önemli husus, onlara bu hususta güzel örnek olmaktır.
Birçok çocuğun kötü alışkanlıklarının temelinde, babanın da böyle alışkanlıklarla ailesini mağdur eden kişiler olduğu gerçeğini görüyoruz. Hatta baba çocuğunu içki almak için alışverişe gönderiyor. Normalde on sekiz yaşından küçüklere satılmaması gerektiği halde, birçok dükkândan küçük yaşta çocuklar alkollü içkiler alabiliyor. Bugün babasına alan çocuk elbette yarın kendisine de alabiliyor. Bu sebeple alkollü içkilerin küçüklere satışını gerçekten önlemek için tek çare, bunları bakkal, market, büfe gibi her köşe başında değil ancak özel dükkânlarda satmak. Elbette tamamen yasaklansa çok daha doğru olur ama hiç değilse bu tedbir alınmalı.
Unutmamalıyız ki, alkolün çocuklara satılmaması, onun yanlış bir alışkanlık olduğunun anlaşılmasını sağlamıyor. Aksine alkol kullanımının bir “büyüme sembolü” veya bir “erkeklik alameti” gibi görülmesine sebep oluyor.
Birçok genç, babası alkol kullanmasa da, genç arkadaşlarıyla bir araya gelişlerinde alkol kullanıyor. Çünkü birçok sosyal faaliyet alkolle özdeşleştiriliyor. Mesela futbol maçı seyredilirken şu içilir, mangal partisi yapılınca yanında şu iyi gider, kızlı erkekli partilerde şu içecekler ısmarlanır… gibi…
Anadolu’dan büyük şehirlere göç etmiş ailelerin çocukları, üzerlerindeki yoksulluk, köylülük, eziklik psikolojisini atmak için özenti davranışlara eğilimli oluyor. Bunu saç tıraşından giyim kuşam tercihlerine kadar birçok davranışta görebiliyoruz. Birçok çocuk arkadaş çevresinde kabul görmek için ailesinin değerlerine aykırı olan alışkanlıklara eğilim gösteriyor. Çünkü kendisini bu koca şehirde yalnız ve güçsüz hissediyor. Bir arkadaş grubuna kabul edilmekle bu histen kurtulmaya çalışıyor.
İşte çocuk ve gençlerimizi etkileyen bu psikolojik durumun farkında olmamız ve bu sorunlara doğru çözüm yolları bulmamız gerekiyor. Maalesef büyük şehirlere göç eden ailelerin çoğunda babalar ailenin geçimini sağlamak için çok çalışıyor, çoluk çocukla ilgilenme görevini tamamen annenin omuzlarına bırakıyor. Oysa anneler çocuğun karşı karşıya kaldığı sorunları, ya bilmiyor veya bunlara çözüm bulma imkanından mahrum. Bazen de babası kızmasın, dövmesin diye saklıyor; yalan söylüyor. Oysa bu şekilde çocuğuna merhamet etmiş olmuyor, ona zarar vermiş oluyor.
Bu sebeple babalar sadece para kazanmaya kendini adamamalı, çocuklarıyla, bilhassa erkek çocuklarıyla ilgilenmeli. İlgilenirken onun çocuk olduğunu unutmamalı, aradaki ilişkiye zarar verecek kadar veya çocuğun aileden iyice uzaklaşmasına sebep olacak şekilde sert davranmamalı. Anneler de babayla çocuğun ilişkisini desteklemeli. Bir yandan çocuğa saygıyı, edebi telkin ederken bir yandan da babayı merhametli ve sabırlı olmaya teşvik etmeli.
En önemli konu, çocuğun saygısını kazanmaktır. Erkek çocuklar büyürken, kendilerine örnek alacağı bir yetişkin erkek modeline ihtiyaç duyarlar. Çocuğun babasını örnek almaya değer bir yetişkin erkek olarak görmesi için, babanın saygın ve itibarlı bir insan olmaya dikkat etmesi çok önemlidir.
Küçükken erkek çocuklar babalarını sever ve onlarla övünürler. Çocuğun gözünde baba, saygı duyulan otoritelerin bir temsilcisi durumundadır. Ama büyüdükçe babayı eleştirmeye başlar. Eğer babanın saygınlık ve itibarına zarar veren kötü alışkanlıkları ve davranışları varsa çocuk ona saygı duymaz.
Kısacası, çocuklara iyi örnek olabilmek, bütün bir aile hayatımıza, davranışlarımıza özen göstermeyi gerektirmektedir. Anne babalar önce kendini yetiştirmeli, yanlışları varsa düzeltmelidir. Bir Müslümana yakışmayan davranışlar gösteren babaların, kendisine karşı saygısız davranıyor diye çocuklarına bağırıp hakaret etmesi, ceza vermesi hiçbir sorunu çözmez. Aksine bu davranışlar çocuğun aile ile bağlarına zarar vererek sorunu ağırlaştırır.
Demek ki, biz şuurlu ve gayretli bir Müslüman olarak çocuğumuzun saygısını kazanmazsak sadece öğüt vermekle onu eğitip yetiştirmiş olmayız. Bununla birlikte öğüt vermemiz de gereksiz ve faydasız değildir.
Nasihat Etmeli
Günümüzde bazı batı kaynaklı psikoloji akımları, anne babalara “Çocuklar nasihat dinlemekten hoşlanmaz. Onları serbest bırakmak lazım,” manasında sözler söyleyebiliyorlar.
Evet, insanın nefsani tarafı nasihat dinlemekten hoşlanmaz. Bilhassa zamanımızda bozuk fikir akımları ve edebsizliği öven medya araçları, çocuklarımıza olumsuz tesir edebilir. Çocuklarımıza nasihat ettiğimizde yüzlerinde hoşlanmaz bir ifade de görebiliriz. Ancak bu bizi yıldırmamalıdır.
Çocukların yaratılışları farklı farklıdır. Eğitim tarzımızın da bu farklılığa uygun olması gerekir. Tabiri caizse damara göre şerbet vermeyi bilmelidir.
Bazı çocuklar, akıllıdır, bilgiye önem verir. Böyle çocukları ilmi delillerle ikna etmek gerekir. Bunun için babalar kitap okumalı, kendini yetiştirmeli çocuğunun saygısını kazanacak şekilde akıllıca ve ilmi bir şekilde konuşabilmelidir.
Bazı çocuklar ise duygusaldır, kendini sevdirmeye önem verir. Böyle çocuklara tesir etmek kolaydır. Güzel davranışlarını fark etmek, ondan ilgi ve sevgiyi esirgememek, çabasını takdir etmek çocuğun iyi davranmasını sağlar.
Erkek çocuklarının birçoğu şahsiyetine düşkündür. Böyleleri biraz sert mizaçlı ve inatçıdır. Böyle çocuklar kendilerini ispat etmekten hoşlanır. Babalarının onlara vereceği vazifeleri başarıp aferin almak hoşlarına gider. Kısacası her çocuğun bir mizacı vardır ve onlara ulaşmak için bir yol bulunur.
Zamanımızda, gerek sokak çevresi, gerek internette yaygın olan kültür çocuklarımızı anne babaya karşı saygısızlığa sevk edebiliyor. Elbette saygısız davranışları olan, ikaz edildiği zaman hemen tepki gösteren, asi tavırlı çocuklarla iletişim daha zordur. Bu durumda anne babanın kendi aralarında iş birliği yaparak çocuğa saygıyı öğretmeleri gerekir. Bilhassa anneler, babanın evdeki konumunu sağlamlaştırmalı, böylece çocuğun da babalık makamına saygı duymasını sağlamalıdır.
Ülkemizde çekirdek aileye geçişle birlikte komşuluk ve akrabalık ilişkilerimizin azalması da, çocukların insan ilişkilerini öğrenme şansını yok ediyor. Eskiden baba işleriyle meşgul olsa da büyük babalar, mahallenin saygıdeğer büyükleri, cami hocası ve benzeri kişiler çocuklarla ilgilenirdi.
Zamanımızda çocuklar okul ve sokak dışında sadece anneyle ve annenin çevresiyle zaman geçiriyor. Anne ise ne kadar dindar, iyi ahlaklı olsa da erkek çocuk için örnek teşkil etmiyor. “O kadın, hem de ev kadını. Ancak ev işlerini bilir, erkek işinden ne anlar!” nazarıyla bakılıyor.
Erkek çocuklarla ilgili sık yapılan bir hata da şu; çoğu aileler erkek çocuklarının geleceği konusunda sadece alacağı diplomayı ve kazanacağı dünyevi imkanları önemsiyor. Bu sebeple çocukların sadece ders başarısıyla ilgileniliyor. Bilhassa babalar çocuğun sadece dersleriyle ilgileniyor ve ona okul başarısı oranında değer veriyor gibi görünüyor. Bu da doğru değil.
Tarihe geçen başarılara imza atmış nice insan var ki, okulda başarısız kabul ediliyordu. Okul başarısı her şey değil. Liderlik ruhu, güçlü şahsiyeti, sağlam iradesi olan nice insan var ki, diplomalı elemanlara iş veriyor. Bu sebeple çocukların kendine ait özelliklerini geliştirmesi için onlara değer verilmeli. En önemlisi de, asıl başarının Allah'ın katındaki sevap ve dereceleri kazanmak olduğu unutulmamalı.
Elbette erkek çocuğu terbiye etmek, kız çocuk yetiştirmekten daha farklıdır. Erkek çocukların daha hareketli olması normaldir. Çok nazik ve ince düşünceli olmaması da anlayışla karşılanabilir. Bunun gibi bazı hususlarda erkeklerin üzerine fazla gitmemek, şahsiyetini rencide etmemek iyi olur. Ama bundan hareket ederek kötü davranışlarına da göz yumulmamalıdır. Sanki erkeklik, ahlaksız olabilme imtiyazı gibi görülmemelidir.
Aksine, Allah-u Zülcelâl erkeklere kadınlara oranla fazladan görevler yüklemiştir, bunları başaracak şekilde daha iradeli, azimli olmaları gerekir. Ümmeti asıl yüceltecek olanlar iyi yetişmiş erkeklerdir. Kadınlar da ancak erkeklerin güven veren himayesi altında asli vazifesini yapabilir. Bu sebeple erkek çocuklarımızı iyi yetiştirmeye özen göstermeliyiz.
1 Mayıs 2016 Pazar
“Size Emredildiği Gibi”
“Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15)
Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak...
Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukta donmamak!..
Kolay değil.
Hattâ; “İnsanlar günah işlerler, günahkârların en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) hadîs-i şerîfinin işaret ettiği hakikat ile düşünürsek, tam mânâsıyla istikamet sadece Peygamberlere mahsus. Onlardan dahî Cenâb-ı Hak zelleler sâdır olmasına müsaade buyurmuş, çeşitli hikmetlerle.
Bu âyetin istikamet vurgusu, “Rabbim Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olanlar...” (Fussılet, 30; Ahkāf, 13) ve benzeri âyet-i kerîmelerde de var. Kemâliyle istikametle yaşamak, gerçek kerâmet olarak isimlendirilmiş. Hak katında gerçek meziyet, bu.
Üzerinde durulması gereken; bir de “emrolunduğun” kısmı var.
Çünkü çoğu insanın ortalama bir istikamet duygusu vardır. Yani doğru yaptığını düşünme. Doğru bildiği yoldan gitme. Âyet-i kerîmede şöyle ifade edilir bu his:
“De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre davranır.
Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsrâ, 84)
Mizaca, tabiata, yaradılışa uygun değil, “emre uygun istikamet.”
Meşrebe, yetiştirilme tarzına, toplum anlayışına uygun değil, “emre uygun istikamet.”
İlâhî talimatlara göre yaşamak. Nebevî emir ve yasaklarla hayatı tanzim.
İslâm, teslimiyetten geliyor. Emir dinlemek, teslîmiyetin en güzel tariflerinden biri.
“İşittik ve İtaat Ettik.”
Müslüman şiarı:
“Semi’nâ ve ata’nâ”
“İşittik ve itaat ettik.”
“İşittik ve şimdi itaat etmek için hikmetini öğrenmeyi bekliyoruz!” değil.
“İşittik ama kat’î delille gelen bir farz yahut haram mıdır, yoksa sünnet veya mekruh cinsinden hafif (!) bir hüküm müdür, araştırmaktayız.” değil.
“İşittik ve itaat edeceğiz.” de değil. Fiiller arası zaman farkı da olmayacak.
Çünkü; “İşittik ama gençlik geçtikten / hacca gidip geldikten sonra uyacağız.” gibi emre itaat çeşitleri de müslümana yakışır cinsten değil. İstikamet hiç değil.
Emre itaat, Allâh’a ve Rasûlü’ne...
Bir de kardeşlere... Mü’min, hayırhâh, iyi niyetli kardeşlerin emirlerine!
Emr-i bi’l-mâruf... Dînimizin mühim bir hakikati. “İyiliği emretmek.”
“Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker”i emreden Allah, diğer yandan da her muhataba;
“Sana emredildiğinde, emrolunduğun gibi istikamette ol!” fermanında bulunmuş oluyor. Bir mânâda, “Sana ‘Şunu yap, şunu yapma!’ diyen kişi, benim emrimle emrediyor. Benim elçim. Rasûlümün ümmeti. Elçimin elçisi... Ona itaat et. Bu emirler ağırına gitmesin!” demiş oluyor.
“Nebilerin varisleri olan alimler”e (Tirmizî, İlim 19) itaat etmek, Allah'a ve Resulüne itaatin bir gereği olarak ortaya çıkıyor.
Emir ve yasak kelimeleri bugünün anlayışında itici kelimeler gibi geliyor. Elbette Kuran-ı Kerim emr i maruf vazifesini yüklenenlere de kavl-i leyyin yani “Yumuşak söz ve üslup kullanmak,” “Hikmetli sözlerle, mevizelerle nasihat etmek,” tavsiye ediliyor. Yine ikaz ederken hatalı kişiyi insanlar içinde mahcup etmemek için münasip bir fırsatı kollamak prensipleri zaten tebliğ ve ikazın usul şartlarındandır. Ama ikaz eden ne kadar dikkat etse de netice de emir ve yasak ham nefse zor gelir. Hakikaten; emre itaat, gururun en çok incindiği şeylerdendir.
“Sana ne?”
“Sana mı kaldı?”
“Biliyoruz!”
“Yapmadığımı ne biliyorsun?”
Bu tür enâniyet kokan itirazlar yığılıverebilir, iyiliği emrettiğinizde, kötülüğü yasakladığınızda...
Belki de sırf bu sebeple, Lokman Hakîm, oğluna öğütleri arasında;
“İyiliği emret, kötülüğü yasakla!” buyurduktan sonra; “Başına gelene sabret!” (Lokmân, 17) ifadesini eklemişti. Tebliğ etmenin bir bedelinin olması da işin bir başka tarafı.
Bazen havâsta bile bu “Emre karşı cidal” problemi yaşanmıştır. Hazret-i Ali radıyallâhu anh kendisi anlatıyor:
“Bir gece Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem evimize gelip beni ve kızı Fâtıma’yı kaldırıp;
“Haydi namaz (teheccüd) kılmıyor musunuz?!.” buyurdu.
Ben de;
“Ey Allâh’ın Rasûlü, canlarımız Allâh’ın elindedir. Eğer bizim kalkmamızı dilerse kaldırır!” dedim.
Ben böyle söyleyince dönüp gitti ve bana hiçbir karşılık vermedi. Sonra onun giderken dizlerini döverek ve âyeti okuyarak; “İnsan tartışmaya ne kadar da düşkün böyle!” (Kehf, 54) dediğini duydum.” (Buharî, Teheccüd, 5; Müslim, Müsafirîn, 206)
Demek ki, hayrı tavsiyeyi hazmetmek, kolay değil.
Mümin emirden hoşlanmasa da münafık gibi davranmaz.
Münafığın, yani kalbindeki duygulara Allâh’ı şahit tutarak (yalan yere yemin ederek) insanları tesiri altına almaya çalışan, aslında din düşmanı olup, eline geçen ilk fırsatta neslin ve malın fesadı ve helâki için uğraşan tipin bir vasfı da şudur:
“Ona; ‘Allah’tan kork!’ denildiğinde, onu gurur sarar ve onu günah işlemeye sevk eder.”
Düşünün; “Allah’tan kork!” emri, gururu kabartıyor, o kibir de günahı körüklüyor!
Böylelerinin âkıbeti kötüdür:
“Ona cehennem yeter! O ne kötü döşektir!”(Bakara, 205-206)
Zaten dinimiz, ahlâkı îmân ve ibadetten sonraya koymuş gibi görünse de, aslında ahlâk hepsinin derununda yatar.
Siyer-i Nebî’yi okuyalım: Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem ile muâsır olmalarına rağmen; kibir, haset ve cimrilik gibi kötü huylar, birçok bedbahtın inkârda veya nifakta ısrarına yol açmıştır.
Bu sebeple, dînin ahlâkî eğitimle meşgul ve lüks gibi görünen Tasavvuf fakültesi, aslında en köklü işi yapmaktadır. Ama mütevâzıâne şekilde, son sırada imiş gibi durur.
Tasavvufta sohbet usulünün kullanılmasının bir sebebi de, diğer birçok hikmet ve fâidelerinin yanında, insanı “emir dinleme”ye de alıştırması olabilir mi?
Ak sakallı amcalar, ak yaşmaklı teyzeler sık sık toplanıp huşû içinde; “Namaz kılın, dünyaya kapılmayın, Allâh’ı zikredin...” ve benzeri emirleri dinlerler. Söylenenleri bilirler, çoğunu yapıyorlardır da. Ama; “Hatırlat! Hatırlatmak mü’minlere fayda verir.” (Zâriyât, 55) buyurulmuş.
Tasavvufta “emir” mühimdir.
“Emir, edepten üstündür.”
Mürid, mürşidi tarafından tasavvufî edep açısından, edeben yapmaması gereken bir şey emredince derhâl yerine getirir. Çünkü böyle bir durumda emre, karşı; “Ama edebe mugayir bir şey emrettiniz?” demek, edepsizliğin ta kendisidir.
“Emir demiri keser.”
“Mürid mürşidinin irşâdı hususunda; gassal (ölü yıkayıcı) elinde meyyit (ölü) gibi olur.” gibi günümüzün tasavvuftan habersiz insanını yadırgatan ifadeler, insan nefsinin emre itiraz etme huyunu törpüleme ve itaatini güçlendirme istikametindeki tembihlerdir.
Bu hakikatleri, kötü misallerle çürütmeye çalışmak mânâsızdır.
“Sû-i misal, emsâl olmaz.”
Yani; “Kötü örnek, misal diye verilmez.”
Güzel misaller, teslîmiyetin insana neler kazandırdığını ispatlamaya yeter. Siz insanların cehaletini giderin, onlar nâ-ehil kişilerin emrine girmesinler. Yoksa birileri istismar edecek diye, adı dahî teslimiyetten gelen İslâm’ın bir esası değiştirilecek değildir.
Bizim medeniyetimiz itaat ve teslîmiyetle yükselmiştir.
“Emir” şeklinde yazdığımız bir kelime de “Emîr”dir. Âmir kelimesi gibi, kendisine yönetme “iş”i, yani “emr” verilmiş kişidir. İdare salâhiyetini eline almış kişidir. Ya “Emîru’l-mü’minîn” dir; yahut; “Dünyanın ücrâ köşesinde bile olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emîr tayin etmeden yaşamaları doğru olmaz.” (Ahmed, II, 177) hadîs-i şerîfindeki gibi, üç-beş kişinin başkanıdır.
Fakat onun da hakkı, emirlerine itaat edilmesidir. Tabiî, İslâm’a uygun, meşrû emirlerine:
“Ey îmân edenler! Allâh’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülu’l-emre (idarecilere) de itaat edin.” (Nisâ, 59)
Günümüzde itaat, teslîmiyet, sadâkat, biat kültürü gibi bizim kavramlarımız; hep “körü körüne” sıfatıyla karalanıp, kötülenir. Hâlbuki emre itaat; birlik-beraberliğin, kenetlenmiş bir sur gibi cihad edebilmenin, gerçek tevâzu ve mahviyetin temel şartıdır.
Tabiî itaate memur olanlar kadar, emîr ve âmir tarafına da söylenecek bir söz var:
Emr iş demektir aynı zamanda. Emîr, emredeceği emri, yani işi, bizzat yaşamalıdır. Onun kalbinden, yaşayışından, hâlinden o emredeceği “iş” âdeta taşmalıdır. O zaman, inşallah, muhataptaki, memur taraftaki yadırgama ve itiraz da azalır. Kendisi daima infâk hâlinde olan kişinin, “İnfâk edin!” emri kimseye batmaz.
Emr-i bi’l-mâruf’taki emir, nasıl bir emirdir, bunu İlm-i Belâgat’ta buldum.
Bizim bugünkü Türkçemizde emir kelimesi anlam daralmasına uğrayarak; “Yukarıdan aşağıya bir işin yapılmasını istemek,” demek. Bir âmirin memuruna, bir babanın oğluna, bir patronun işçisine söylediği gibi.
Fakat aralarında böyle bir emir-kumanda zinciri olmayan, aynı seviyede, akran olan kişiler, yani ahbab, arkadaşlar arasında samimiyete binaen emir kalıbı kullanılırsa, bu “İltimas” diye adlandırılır. Bu kelime de günümüz Türkçesinde menfi bir anlamda kullanılıyor. Aslı, “rica, talep” demektir.
Bir delikanlı okuduğu ve çok beğendiği kitabı arkadaşına, “Okur musun, okuyabilir misin?” gibi nezâket kalıplarıyla tavsiye etmez. “Oğlum, bu kitabı oku! Müthiş bir kitap, çok beğeneceksin!” der.
Yine akran iki amcadan biri diğerinin hastalığını duyunca, “Şu ilâcı iç, şıp diye keser!” der.
Türkçemizde bu tür emirlerin sonuna, “Gelsene, yapsana, yesene...” gibi bir ilâveler de yaparız. Kalıp olarak emirdir, fakat rencide etmez. İşte eşitler arasında; emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker de böyle bir dostluk, böyle bir samimiyet gerekir. Kendi okumayan, “Oku!” diyemez, kendi tecrübe etmeyen, “İç bu ilâcı dostum!” diyemez. İşte emr i maruf da böyle olursa muhatabı rahatsız etmez.
Son söz âyetten mülhem bir kıta olsun:
Hak ne emreder, işit:
“Fe’stekım kemâ ümirt...”
“Emrolunduğun gibi;
İstikāmet üzre git!..”
Mustafa Asım Küçükaşçı
28 Ocak 2016 Perşembe
Kul Borcu Yüzünden Allah'a Kulluğu Unutmak
Ölçülü olmak, mü’minin vasıflarındandır: Doyunca bırakmak, hatta daha tam doymadan bırakmak... Eskitmeden atmamak... Gerekmedikçe almamak... Alınca görünüp övülecek kadar değil, bir kısmı atılıp çürütülecek kadar değil, iş göreceği kadar almak, açığı kapatacak kadar almak... İslam’ın bize öğüdü budur.
Allah-u Zülcelâl, israfı kınamış, tutumlu olmayı övmüştür.
“Onlar ki, (Rahman’ın o has kulları) harcadıkları zaman ne israf ederler ne de kısarlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 67)
Oysa şeytan ve dostları israfı tavsiye eder.
“Gereksiz yere de saçıp savurma; zira böylesine saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 27)
Tıka basa yemek... Bir kısmını çöpe atmak için almak... Daha eskime belirtileri görünmeden atmak... Her şeyini tüketinceye kadar tüketmek... Borçlanabildiği kadar tüketmek... Borç hanelerini de tüketince kendini tüketmek... Tüketme imkânı kalmayınca iç âlemini tüketmek... Gecelerini zikirle doldurup günlerine “Bismillah”, akşamlarını “Elhamdülillah” ile kapatan bir Ahî pazarı değil, birkaç yıl öncesine kadar bir Anadolu kasabasında zikir ehli birinin mütevazı dükkânından bir ayakkabı almaya çalışsanız belki size dönüp “Evladım, daha ayağındaki eskimedi ki, sen bunu eskit de öyle gel!” derdi.
Ya bugünün dev AVM’lerinde, neredeyse dün aldığımızı üzerine biraz koydurup bugün değiştirmeye kalkışacaklar...
“Tüket!” diyorlar bize. Tüketebildiğin ne varsa tüket! Tüketecek paran kalmayınca borçlan diyorlar, ne kadar borçlanabiliyorsan o kadar borçlan... Sonra tefeci karakteriyle “kredi” imkânları tanıyorlar. Ya sonrası?
Amerikalı yazar Talane Miedaner, “Yaşam Koçluğu” adlı eserinde bakın neler diyor?
“Bütün borçlar sıkıntı yaratır ve enerjinizi çalar; kendinizi iyi hissetmenizi, istediğiniz insanları ve fırsatları kendinize çekmenizi zorlaştırır. Borçsuz olduğunuzda tasasız ve hafif olmanız doğaldır. Borç yükünün ağırlığı altındayken rahatlamak hiç de kolay değildir. Bir bankanın başkan yardımcısı olan ve mali durumu da çok iyi olan bir danışanım birkaç bin dolarlık kredi borcuyla dolaşıyordu; benim seminerime katılıncaya kadar da bu konuyu düşünmemişti. Ancak daha sonra, sandığından daha fazla bir bedel ödediğini fark etti. Hemen tasarruf hesabından parayı çekip bütün borcunu ödedi. Sonra beni arayıp hayatındaki farklılık için teşekkür etti. Kendisini çok daha hafiflemiş ve özgür hissediyordu.”
Tüketmek ya da Kula Kul Olmak...
“Borç” kavramının Arapça karşılığı “deyn”dir. “Deyn” sadece ticari borç değildir. Kişinin îfâ etmediği namaz, oruç, hac gibi ibadetler de deyn kapsamı içindedir. Nitekim hadis-i şerifte, tutulmayan oruç borcu için “deyn” kelimesi kullanılmıştır. Oruç borcu, ticari borca benzetilmiştir:
“Allah’a olan borç, ödenmeye en lâyık olandır.” (Buhari, sıyam, 42; Müslim, Sıyâm, 154-155)
İbnu Abbas radıyallahu anhüma (Allah-u Zülcelâl ondan ve onun babasından razı olsun) anlatıyor: "Bir kadın Resulullah aleyhissalatu vesselam'a gelerek: ‘Annem vefat etti, üzerinde de nezir orucu borcu var, kendisine bedel oruç tutabilir miyim?’ dedi.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Annen üzerinde borç olsaydı da sen ödeyiverseydin, bu borç onun yerine ödenmiş olur muydu?’ diye sordu.
Kadın: ‘Evet!’ deyince, Aleyhissalatu vesselam: ‘Öyleyse annene bedel oruç tut!’ buyurdu.” (Buhari, Savm 42; Muslim, Savm 156)
İnsan, ölçülü tüketince kendine hizmet eder; tüketimde israfa gidince nefsine hizmet eder; yaşamına yatırım yaptığını düşündükçe kendi hizmetkârı olur, kendi kendisinin hamalı olur ve gün gelir bunun önünü almayıp ödemeyeceği kadar borçlanınca başkasının kölesi olur.
Kul, borçlu psikolojisi içinde öylesine dalar ki dünyaya, önce kendini unutur, kendini ihmal eder, sonra Rabbini anmayı unutur, kulların borcunu ödemek için çırpınırken Allah-u Zülcelâl’e karşı olan borcunu unutur.
Allah-u Zülcelâl’i anacağı yerde borcunu anar. Allah-u Zülcelâl’e ibadet edeceği yer ve zamanda borçlarını kapatmak için çırpınır. Ve artık borç, onun hayatına yön verir. Allah-u Zülcelâl’e kulluğu azalır, adeta kullara kul/köle olur.
Yoksa bugün yaşam, pek çok kişi için böyle değil mi? “Kredi” kartı ile borçlanmak ve sonra o borcu kapatmak için bir başka “kredi” almak, o “kredi”yi kapatmak için bir başka “kredi” almak... Nihayetinde bütün anlarını o borçları için kapatmak...
Bu çırpınış içinde Allah-u Zülcelâl’e olan borcu unutmak... Namazı ve diğer ibadetleri ihmal etmek... “Efendim, borçlarımı ödemek için çalışıyorum, kılmaya vakit bulamıyorum, namazımı kazaya bıraksam caiz olur mu?” demeye başlamak...
Kullara borcunu ödemek için Allah-u Zülcelâl’in borcundan taviz vermek... Buna Batılı hayat tarzına eleştirel yaklaşan Batılı düşünürler bile “Efendisiz kölelik!” diyorlar. Çok tüketmek insanı öyle bir duruma getirdi ki her ne kadar bugünün dünyasında “kölelik” yok ise de bir tür “efendisiz kölelik” oluştu, diyorlar.
Bu “modern kölelik”te insan, ister kendi kölesi olsun, ister başkasının... Nihayetinde kula hizmetkârdır, Allah-u Zülcelâl muhafaza buyursun, en aşırı hâli bulduğunda kula kuldur.
Bu yanlış bir benzetme mi olur acaba? Hani insan, nefsine yenilip çok yer, önce o aşırı yemeğin verdiği rahatsızlığı gidermek için kendisiyle uğraşır, ibadetini hakkıyla yapamaz. Sonra aşırı kilo alır, kilolarını azaltmak için para ve zaman harcar. Derken kendine hamal olur, kendine hizmetkâr olur, o ağırlık içinde kimi zaman ibadetlerini aksatır.
İsrafa kaçıp borçlanarak yaşamak biraz böyle değil mi? Bu, tam anlamıyla bir gaflet hâlidir ki israf, Arapça bir kelime olup, sözlükte, “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” anlamına gelen “se-ri-fe” fiil kökünden gelir.
Burada “had” ölçüdür. İsrafta; ölçüyü kaçırmak vardır; çoğu zaman önce hata ve cehalet, sonra gaflet vardır. İnsan, o gaflet içinde yiyip içtikten epey sonra sıkıntı hissetmeye başladığında “Eyvah!” der. Ama kimileri için artık çok geç kalınmıştır.
Tükeninceye Kadar Tüketmek
1. Kredi Kartı Borcu İntihara Sürükledi
54 Yaşındaki dört çocuk babası işçi Y.D. bahçede ağaca asılmış halde bulundu. (Yakınları), Kaman Belediyesi’nde şoför olarak çalışan Y.D’nin (45) Bankadan 10 bin TL. kredi alıp ödeyemediği için sıkıntı yaşadığını belirttiler. Kefil olan arkadaşıyla tartıştığını, borçları yüzünden ailesiyle sorun yaşadığını, bu nedenle ruhi bunalıma girip kendini astığını belirttiler.”
2. Borcu İçin Banka Soydu
Kredi kartı borcu için bankayı soymaya çalışan Murat K. (25) kaçarken sivil polis tarafından kıskıvrak yakalandı. Amasya’nın Merzifon ilçesinde gerçekleşen olayda söz konusu kişinin, bankaya kuru sıkıyla gelip 50 bin TL. alarak kaçarken sivil polis tarafından yakalanmasıyla son buldu.
3. Kredi Kartı Mağduru Engellinin Tepkisi
Kredi kartı borcundan dolayı maaşına haciz konulan engelli C.A. , protez bacağını Sakarya Barosu’nun genel kurulunun yapıldığı Sakarya Adliyesi’ne bıraktı.
4. Kredi Kartı Borcu Yüzünden Böbreğini Satışa Çıkardı
Ankara Batıkent’te oturan emekli öğretmen G.B. (50), artan kredi kartı borçları yüzünden tefeciden borç aldı ve faizlerini ödeyemeyince böbreğini satışa çıkardı. G.B. “35 bin TL veren herkese böbreğimi verebilirim,” dedi.
Bu bilgiler Tüketiciler Birliği’nin 2009’da yayınladığı “Tüketiciler Birliği Kredi Kartları İntihar Raporu”ndan alındı.
Bunun adı “tüketirken tükenmek” değil de nedir?
İşte şeytan ve dostlarının insanı sürüklediği gaflet budur. İnsan, onlara uydukça Rabbini unutur, kendini doyurma derdine düşerken Rabbine kulluktan uzaklaşır, gaflet ve dalalet içinde önce kendi dışındaki manevi/maddi bütün varlığını; sonra, bizzat kendini tüketir.
İslam, buna tam zıt olanı emreder. İslam’ca yaşamak, İslamî bir hayat yaşamak ne güzeldir!
Müslüman Borçlanamaz mı?
Müslüman borçlanır ama onun borçlanması da Müslümancadır.
Resul-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, buyurdular ki:
“Allah-u Teâlâ nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan büyük günahlardan sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir.” (Ebû Davud, Büyu’ 9)
Müslüman, borçlanırken bu hadis-i şerifi dikkate alır ve telef etmek için değil, ödemek için borç alır:
“Kim, ödemek arzusu ile insanların malını alır ise, Allah (onun borcunu) ona bedel eda eder. Kim de telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa Allah onu telef eder.” (Buhâri, İstikrâz 2)
“Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’de bir adamın (parası ödenmemiş) bir devesi vardı. Adam, borcunu istemeye geldi. Bu sırada kaba sözler sarf etti, hatta Ashabdan bazıları haddini bildirmek istediler. Ancak Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, buna meydan vermeyip: ‘Bırakın onu! Hak sahibinin konuşma hakkı vardır.’ buyurdu, sonra da: ‘Devesini verin!’ diye emretti, (ilgililer) devesini aradılarsa da bulamadılar. Fakat onunkinden daha değerli bir deve buldular. Aleyhissaltu vesselam Efendimiz: ‘Bunu verin’ dedi. Adam: ‘Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin’ dedi. Aleyhissalatu vesselam: ‘En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir!’ buyurdu.” (Buhâri, İstikrâz, 4; Müslim, Musâkât 118-122,)
Hadis-i Şerifin son kısmını, “ödeme şuuru” ya da “ödeme farkındalığı” ile ifade edebiliriz. Kişi, bedelini ödeyeceğinin farkında olursa az tüketir, az borçlanır.
Çağın en önemli problemlerinden biri, oluşturulan tüketme ortamı ile insanın ödeme şuurunu, ödeme farkındalığını kaybetmesidir, gaflete düşüp israfa teslim olmasıdır.
Bu çok ince bir planlamadır. Önce reklam üzerinden ağır bir teşvik yapılır, kişi reklamı yapılan eşyaya kavuşma isteğine hâkim olmakta güçlük çeker, sonra eline “kredi” kartı tutuşturularak ona ödeme şuuru kaybettirilir. Kişi “kredi” kartını (ki gerçekte “borçlanma kartı” demek gerekir) eline alınca hiç ödemeyecekmiş gibi alımda bulunur. Bunun sonu kendi iç barışını ve aile barışını yitirmektir. Bundan şeytandan sakınır gibi sakınmak gerekir.
Gelin Rabbimizin buyruğuna kulak verelim:
“Ey iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm’ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 208)
24 Aralık 2015 Perşembe
MUHABBET KÂİNATIN NÛRUDUR
“Kahrolası YAR!” Dememek İçin…
Muhabbet, kâinatın hem nuru, hem hayatıdır. Muhabbet dünyanın rengi, kainatın ahengi, kalplerin feyzidir…
İnsan, kainatın en şerefli mahluku olduğu için kâinatı kapsayacak muhabbeti, Allah-u Zülcelal insanın kalbine yerleştirilmiştir.
Seveceğiz, istesek de istemesek de. Allah-u Zülcelal, kalbimize sevgi, muhabbet koymuş. Sevgi kuvveti; insanın kalbinin derinliklerine yerleştirilmiş köklü bir histir.
Sevmek, insana Allah-u Zülcelal’in ilahi bir lütfu olduğu gibi, asli bir ihtiyaçtır. Önemli olan muhabbetin dengesini ve adresini iyi ayarlamak.
İnsan, dünyevi ve nefsani duygularla sevgisini yönelttiği bir kimsenin kendisini üzmesi veya terk etmesi halinde, hiç bitmeyeceğini sandığı sevgisinin, bir anda büyük bir nefrete dönüşmesini neyle izah edebilir?
Bir insanı “Allah belanı versin, Allah seni kahretsin YAR!” diyecek hale getiren duyguya, nasıl “sevgi” diyebiliriz? Peki, insan bu kadar sevgi yoğunluğunu yaşadığını düşünürken, bu ani dönüş nasıl olabilmektedir?..
Cevabı çok basit! Çünkü sevmeyi bilmiyoruz!.. Muhabbetteki dengeyi kuramıyoruz. Neyi, ne kadar sevmemiz gerektiğini bilemiyoruz?
Korku-Sevgi Dengesi
Allah-u Zülcelal insana korku ve sevgi gibi iki temel duygu vermiş. İnsanın yaşamı boyunca bu iki duygu, ya insanlara ya da Allah-u Zülcelal’e dönük olacaktır.
İnsanlardan korkmak bizim için bir beladır. Çünkü, insan dünyada öyle şeylerden korkar ki, korkulan ona merhamet etmez, korkanın ricalarını kabûl etmez. İşte, o haldeki korku, insan için beladır.
Korkuyu öyle birine yöneltmeliyiz ki, bizim korkumuz lezzetli bir boyun eğme olsun. Allah-u Zülcelal’den korkmak, O’nun rahmetine ve şefkatine iltica etmek demektir. Allah’tan korkmakta büyük bir lezzet vardır. Bir yavrunun korktuğunda koşup anne kucağına sığınması gibi.
Korkuyu anne verir “Bak sana şu olacak, sen şu zarara uğrayacaksın!..” der uyarıcı ve şefkat veren bir edayla. Hatta çocuğuna “Gel kucağıma, öcü var orda” dediğinde, çocuğun annenin kucağına koşmasını düşünün. Böyle bir korku, o yavruya gâyet lezzetlidir. Halbuki, bütün annelerin şefkatleri, İlahi Rahmet’in ufak bir yansıması, sadece küçücük bir parıltısıdır. Allah-u Zülcelal’den korkmakta bu kadar lezzet varsa, O’nu sevmekteki lezzeti nasıl tartabilir ve ne ile izah edebiliriz?..
Faniye Muhabbet Beladır
Fani şeylere sevgi ise hem bela hem musibettir. Dikkat edilirse, mecâzî âşıkların yüzde doksan dokuzu sevdiğinden şikayet eder. Çünkü sevgi duyulan şey fanidir, seveni tanımaz, esirgemez, ahde vefa göstermez. Gençlik gibi, dünya gibi, sağlık gibi, güzellik gibi mecazi sevgililer de bir gün arkasına bakmadan ‘hoşça kal’ bile demeden, çeker gider. Hatta bu yetmemiş gibi kendisine duyulan muhabbet için seveni aşağılar, horlar.
Bunun sebebi Allah-u Zülcelal’in insan kalbinin derinliklerine yerleştirdiği ve yaratılışında var olan, kendisine duyulan sevginin çekirdeğinin hiç yok olmamasındandır. Kişi ne halde olursa olsun, kalbin derinliklerinde kalmış olsa da gizli bir sevda ile Allah-u Zülcelal’i sever.
İnsan, kalbini dünyevî sevgililere tahsis edip, onlara adeta taparcasına, “kulu, kölesi” olmak şeklinde ifrata çıkardığında, “sahte sevgililerin” nazarında da aşağılık bir duruma düşer. Zira onun kalbinin derinliklerinde de ilahi sevgi cılız da olsa, tüm kalbi aydınlatamıyor da olsa Allah-u Zülcelal’e ruhtan gelen bir aşk vardır. O bunu fark edemese de, sebebini anlamasa ve izah edemese de böyle bir kişiyi aşağılar ve reddeder.
Zira insan fıtratı, fıtrî olmayan her şeyi reddeder. Sevginin sınırsızlığı, sevilenin de ezeli ve ebedi olmasını gerektirir. Ezeli ve ebedi olan ve sevgiyi yaratan Cenab-ı Hak olduğuna göre, sınırsız sevilmeye layık olan da yalnız Allah’tır. İşte muhabbeti öyle birine yöneltmeliyiz ki, muhabbetimiz zilletsiz bir mutluluk olsun. Muhabbeti ‘muhabbetullah’ olanın, muhabbeti ayrılıklı ve elemli olmaz.
Peki ‘muhabbetullah’ halini, kalbimize, içimize ta ruhumuza nasıl yerleştireceğiz? Kulun Allah’ı sevmesi için Allah’ın da kulunu sevmesini icab eder. Ayet–i kerimede “Allah onları, onlar da Allah’ı severler” buyrulmaktadır. (Maide: 54). O halde, Allah-u Zülcelal’in sevgisini kazanmanın yollarını aralamalıyız.
Muhabbetullahta Samimiyetin Ölçüsü
Kişinin Muhabbetullah’a giden yolda atacağı ilk adım, haram ve helal sınırlarına riayet etmektir. Allah’ı seven bir insan, Allah’a kavuşmayı da sever. Allah’ı çok zikreder, Allah’ın emirlerine riayet etmekte tereddüt göstermez, Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı ve Allah’ın sevdiklerini sever. Allah’ın peygamberini ve evliyalarını sever. Allah’ın sevdiklerinden bahsetmek, ona haz verir, mutluluk verir.
17 Aralık 2015 Perşembe
DÜNYA BİZİ ALDATMASIN!
Ahirette rezil olmamak için
Allahu Zülcelâl ayeti kerimede şöyle buyuruyor “Ve şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur. Ve elbette ki, çalışmasını yakında görecektir.” (Necm; 39-40)
İnsanlar ve cinler yeryüzünde ne yapacaklar ise, ister günah olsun ister sevap olsun; ne yaparlarsa o vardır onlar için. Bu dünyada insan ister hayır olsun ister günah her ne yapmışsa hepsini kıyamet gününde mizanda, terazide görecektir. Eğer mümin ise sevap kazanmışsa ferahlanacak, eğer kâfirse münafıksa ya da günah işlemiş tevbe etmemiş fasık olarak ahirete intikal etmişse yaptıklarıyla mahzun olacaktır.
Bahusus çok mühim bir olay vardır önümüzde. Mahşer günü bütün insanlar hazır; Peygamberler, evliyalar, tanıdığın, tanımadığın insanlar… Aralarından çağıracaklar seni! Diyecekler; “Filan kişinin falan oğlu mizana gelsin!”
İnsan, mizanın başına geldiğinde melekler onun amellerini okuyacaklar. Şimdi düşünün! Peygamberler, evliyalar, dost ahbap tanıdığın ve tanımadığın ne kadar insan varsa hepsi orda hazırlar ve melekler senin dünyada yaptığın iyi ve kötü ne kadar amelin varsa hiç noksan bırakmadan tamamını tek tek okuyacaklar böyle…
Deniliyor ki; “Amelleri tartılırken insan, hep salih ameller, hayırlar yapmıştır, ecir ve sevapları çoktur, hep Allahu Zülcelal’in razı olduğu şeyler kazanmıştır, o insan bunlarla karşılaştığı zaman, o kadar ferahlanır ki nimet olarak ona bu ferahlanması, sevinç ve mutluluğu cennete gitmeyecek olsaydı dahi yeterdi.”
Amma insan hep günah işlemişse… Mesela gayri meşru yollardan çocuğu olan kimseler, işledikleri cürümün çirkinliğinden; o kadar çirkin ve biçimsiz bir hata yapmışlar ki kendi çocuklarını dahi görmek istemiyorlar bu dünyada…
İşte mizanda ameller tartılırken, bütün peygamberlerin huzurunda, bütün kâinatın huzurunda yapılan günahlar okunacak bu sefer. İnsan o anda o kadar daralacak, öyle pişman olacak, öyle derin bir ızdırap yaşayacak ki onun içinde deniliyor, “Hiç cehenneme girmeyecek olsaydı dahi o anda yaşadığı meşakkat ve sıkıntı ona yeterdi. Öyle dehşetli bir gündür; öyle mahzun oluyor, pişman oluyor insan…
Peki, insanın amelleriyle karşılaşacağı o mahşer gününde kim istemez amel defterinde hep sevap yazılı olsun, Allah için yaptığı amellerle ve ecirlerle dolu olsun defteri... Kim istemez? Yaptığı salih amellerle ferahlansın orada... Herkes ister ama yalnız istemekle kalmak doğru değildir. Ahiret için hazırlık yapmak gerekir burada…
İnsanın kendi nefsini muhasebeye çekmesi, daima onunla hesap görmesi lazımdır. Çünkü insan günah yaptığı zaman zelildir, aziz değildir Allah katında. Taat yaptığı zaman ise azizdir, izzet sahibidir. Taat yaptığı zaman nurdur. Günah yaptığı zaman zulmettir. Bunu böyle bilelim. Kim izzet istiyorsa salih ameller yapsın, Allahu Zülcelal’in rızasına talip olsun…
Çabucak geçer ömür;
bir de bakmışsın ki bitmiş…
Şu dünya hayatındaki günlerimizin misali, bir idamlık mahkûmun hapishanedeki sayılı birkaç gününün misali gibidir. Suçu sabitleşmiş ve idam cezası almış; birkaç gün sonra infaz edilecektir. Şimdi düşünün! Bu mahkûmun önüne her gün envai çeşit güzel yemeklerle süslenmiş sofralar konulsa, “İstediğin gibi ye, iç” denilse keyif alır mı? Eğer tamamen aklını kaybetmiş değilse alamaz. Çünkü bilir ki kendisinin son günleridir, az bir zaman sonra ölecektir.
Bu dünyada ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım, o yaşadığımız süre ne kadar çok olursa olsun ahiretin yanında bir akşam vakti kadardır. Allah-u Zülcelâl dünya hayatının ahiret karşısındaki durumunu şöyle tarif ediyor: “Kıyamet gününü gördüklerinde, (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (Nâziât; 46)
Akşam vakti ne kadar kısadır, bilirsiniz. İnsan ancak üstünü başını değiştirir, namazını kılar, yemeğini yer ve hemen yatsı vakti girer. Kuşluk vakti de böyle, sabahın işleriyle, telaş içinde geçen az bir zamandır. İşte ahiretin bir günü yanında dünyada geçen seneler böyle kısacık bir zaman gibi olacaktır.
Dünyada insan ne kadar güçlü kuvvetli, sıhhatli, akıllı, maharetli olsa da ahiret âleminde bunların bir faydasını görmez. Ancak bunlarla salih ameller yapıp, ahiret nimetini kazandıysa başka. Eğer elindeki nimetlerle bu dünyada şımarıyor ve kulluk vazifelerini ihmal ediyorsa da bilsin ki onların hepsi ahirette elinden alınmış olarak, aç, çıplak ve perişan bir halde haşrolacaktır.
Dünya hayatı çok kısa bir zamandır. Onun rahatına bakmamamız lazımdır. Nefsimiz, bu dünya hayatını bize öyle uzun gösteriyor ki, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi bizi aldatıyor. Şimdi iki tane insan düşünelim. Biri dünyanın en iyi insanıdır, biri de dünyanın en kötü insanıdır. Ve bu kötü kişi tâ on beş yaşından yüz yaşına kadar her türlü günahı yapmış; diğeri de daima mağaralarda aç, susuz ve fakirlik içinde Allahu Zülcelal'e ibadet etmiş. Şu anda bu ikisini de buraya getirirsek ve onlara; “Sizin ömrünüz böyle geçti. Ondan ne anladınız” diye sorarsak, ikisi de diyeceklerdir ki: “Biz sanki hiçbir şey görmedik, geçti gitti!”
Peki, bizim durumumuzda böyle değil midir? Aynen böyledir. Siz ne derseniz deyin. Çünkü ben kendi ömrümü öyle görüyorum. Sizde benim gibi insansınız, siz de öyle görüyorsunuz. Zaman öyle hızlı geçiyor ki, insan sanki onu hiç görmüyor.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette Allah’tan korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır.” (En’am; 32)
Dikkat edelim, dünya hayatında bize verilen ömür, sıhhat, afiyet, mal ve nimetler, hep birer sermayedir. Bunları Allah yolunda kullanıp ahiret için hazırlık yapmamız lazımdır.
Dünya çığırtkanı simsarlara dikkat!
Dünya, gürültülü, şenlikli bir pazar yeri gibidir. Bu dünyada nefis, şeytan gibi birtakım hilekâr simsarlar vardır ki, elinde harçlığıyla pazara gelen acemileri kandırır, asıl alacağı şeyleri unutturup, kıymetsiz incik boncuklar satarak elindeki altın liraları kapıp alırlar. İşte böyle olmamak için, bize verilen nimetlerin hesabını hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü dünya hayatında hilekâr nefis ve şeytana aldananlar, ahiret hayatını görünce çok pişman olacaklardır.
Dünya imkânları elimizin altında olsun, onlardan ihtiyaç kadar istifade edelim ama daha çok ahiretimizi kazanmaya bakalım. Dünya sevgisini, endişesini, hırsını kalbimize koymayalım. Dünyaya muhabbet beslemek, insanın dünya kazancını artırmaz. Muhabbet, Allah-u Zülcelal’e layıktır. Dünyanın muhabbeti ise boştur, faydasızdır.
İnsanın çaresi, kendisini Allahu Zülcelal'e karşı sadık ve doğru yapmaktır. Allahu Zülcelal'e âşık olmaktır. İnsan, kalbinden dünyanın muhabbetini söküp attığı zaman, gece gündüz dünya ile meşgul olsa da, o dünya ona zarar vermez. Çünkü kalp Allahu Zülcelal'in zikri ile meşgul olacaktır. Ama kalp dünyaya bağlı olduğu zaman, dünya ile bir saniye dahi meşgul olsa, zarar görür. Kalp, Allah'ın nazargâhıdır. Onu Allahu Zülcelal'e bağlamak lazımdır.
Hakikatende insanın bu dünyada tattığı nimetler de, çektiği zahmetler de ahirete nazaran bir şey değildir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir gün buyurdular: “Cehennemliklerden olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme bir kere daldırılır. Sonra:
- Ey âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu? Denilir. O kişi:
- Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim, der. Cennetliklerden olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır. Ona da:
- Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi? Denilir. O kişi de:
- Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim, der.”(Müslim)
Eğer insan, günde birkaç dakika veya bir saat kadar oturup Allah-u Zülcelal’in cenneti, cehennemi ve ahireti niçin yarattığını tefekkür etse; dünyayı ve sonunun ne olacağını iyice bir düşünse, Allah’ın zikrinden gafil olarak ve ahiret için çalışmayarak ne büyük bir yanlışın içinde olduğunu açık bir şekilde anlayacaktır.
Dünyaya yaklaştıkça
ahiretten uzaklaşırsın
Malik bin Dinar rahmetullahi aleyh demiştir ki: “Bir insanın kalbinde dünya merakı ne kadar yer alırsa, ahiretin merakı da o derece onun kalbinden çıkar.”
Bu söze biraz dikkat etmemiz lazımdır. Dünya ile ahiret tamamen birbirine zıttırlar. Bunu zahiri olarak ta görebiliriz. Kalpte ahiretin merakı olduğu zaman insan namaz kılar, zikir yapar, Kur’an okur, cemaate gelir. Böyle olan bir kimsenin kalbinde Allahu Zülcelal'in rızasının merakı var demektir. Ama bu ibadetlerin üzerinde gevşek davranıyorsa, adi olan dünyanın muhabbeti, merakı kalbine girmiş, ahiretin merakı ise kalbinden çıkmış demektir.
Nasıl insan bir evi terk ettiği zaman, birkaç sene sonra o ev harabeye dönüyorsa; insanın kalbi de Allah'ın rızasının merakı ondan çıktığı yada ibadet yapmadığı zaman, zikir yapmadığı zaman, cemaati kaçırdığı zaman, gece namazına kalkmadığı zaman bir merak, bir hüzün onda peydah olmazsa; aynı boş kaldığı zaman bir süre sonra harap olan ev gibi kalpte harap olur öyle...
Bizim için ilaçtır. Üzerimize bir gevşeklik geldiği zaman: “Aman ben mahvoldum. Benim kalbim elden gidiyor. İmanım da gidebilir ve cehennem ateşine müstehak olabilirim” diye ateşten kaçar gibi bu halimizden kaçmamız lazımdır. Ve daima Allahu Zülcelal'e yalvarmak suretiyle O'nun rahmetine sığınmamız lazımdır. “Ya Rabbi! Ben nefsimden, vücudumdan, hatalarımdan ve amellerimden sıyrıldım. Kendimi Senin rahmetine teslim ediyorum” diye Allahu Zülcelal'e yalvarmamız lazımdır. O'nun rahmeti olmazsa, insanın ameli onu kurtaramaz.
Sehl İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: “Biz (Hac sırasında) Zülhuleyfe'de Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraberdik. Birden şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar (koyun yada keçi) ölüsüyle karşılaştık. Bunun üzerine: “Şu lâşenin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyen tek damla su içirmezdi" buyurdular." (Tirmizî, Zühd 13)
Kaab ibnu Malik Hz’lerinden nakledilen bir başka hadisi şerifte ise Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir." (Tirmizi)
İmamı Şafii
Hazretlerinin nasihati
Cüneyd Bağdâdî kuddise sirruhu anlatmıştır: “İmam Şâfii dünyada hakkı konuşan bir zat idi. Bir gün bir âlim kardeşine öğüt verirken şöyle nasihat etti: “Ey kardeşim, dünya hayatı kaygan bir yer gibidir. Orada ayak sâbit kalamaz. Dünya ne kadar imar edilse sonu harap olmaktır. Onda yaşayanların en son ziyaretgâhları kabirdir. Sonu sevdiklerinden ayrılmaktır. Dünya zenginliğinin sonu fakirliktir. Mal servet toplamak güçtür. Ey kardeşim Allah’tan kork. Onun helâlinden verdiği rızka razı ol. Gayrı meşru kazanç yollarına sapma. Yetişemeyeceğin, yetişeceğini bilmediğin günler için, önceden uzun emellere dalma. Çünkü senin ömrün geçici bir gölge gibidir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gibidir. Güzel amellerini çoğalt, uzun emellerini azalt.”
Bu nasihat hepimizedir. İmamı Şafi rahmetullahi aleyh bu nasihati hepimize yapmıştır. Dünyaya aldanıp ahiretten mahrum kalmayalım. Allah için olalım ve Allahu Zülcelal’in rızasını talep edelim.
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...
3 Aralık 2015 Perşembe
DÜNYA HAYATI RÜYAYA BENZER
Dünyanın hakikatini insan tefekkürle anlıyor
Allah-u Zülcelal Kur'an-ı Azimüşşan'ın birçok yerinde tefekkürü ve tefekkür ehlini övmüştür. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, akıl sahipleri için gerçekten örnekler vardır. Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzere yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler; “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi cehennemden koru.” (Âl-i İmrân; 190-191)
Hazreti Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde; “Bir saat tefekkür, altmış yıl ibadetten daha hayırlıdır.” (Deylemi) buyurmuşlardır.
Tefekkür, öyle bir aynadır ki insana bütün sevaplarını ve günahlarını gösterir. Onun için İbrahim bin Ethem kuddise sirruhu “Aklın özü, tefekkürdür” demiştir.
Tefekkür, kalbin amelidir ve insanı Allah-u Zülcelal'e ulaştırır. İnsanın Allahu Zülcelal’in muhabbettini kazanmak ve dünyanın gafletinden kendisini kurtarmak için hiç değilse iki üç güne bir oturup tefekkür etmesi, kendisini muhasebeye çekmesi lazımdır.
Lokman-ı Hekim, köle idi, uzun süre yalnız başına oturuyordu. Onun efendisi yanına gelerek; “Ey Lokman! Sen yalnız başına oturmayı uzatıyorsun. Eğer insanlarla oturursan, sana arkadaşlık edecek kimseler bulunurdu.” deyince, Lokman-ı Hekim şöyle cevap verdi; “Uzun zaman yalnız başına oturmak, devamlı tefekkür etmeyi sağlar. Uzun, uzun tefekkür etmekte, insanı cennete götüren bir rehberdir.”
Kişinin tefekkürü çoğaldıkça dünyanın hakikatinin farkına varıyor. Dünyanın hakikatinin farkına varan insan ise fani işlerden yüz çevirerek ebedül ebed baki olan ahiret hayatında faydası olacak salih amellere karşı iştiyak duyar. Bazı insanlar ahirete karşılık dünyayı tercih ediyorlar. Oysa ahiret nimetlerinin yanında, dünya nimetlerinin ne kıymeti ve değeri olabilir ki? Allah'u Zülcelal'in rızasını ve emirlerini düşünerek hareket edersek, Allah'u Zülcelal'de bizi yarın huzuru mahşerde nedamet içinde bırakmaz.
Dünyada amel-i salih yapmak için, ne kadar sıkıntı çekersek, ne kadar nefsimize sıkıntı ve eziyet çektirirsek, mahşer günü, Allahu Zülcelal karşılığını katbe kat verecektir. İnşaallah, hiç pişmanlık duymayacak insan. “Elhamdülillah, keşke daha fazla amel-i salih yapsaydım, keşke Allah yolunda daha da sıkıntı çekseydim” diyecektir.
Allah yolunda parçalansa da pişman olmaz
Bizden önceki Salihler, Allah'u Zülcelâl için daima fedakâr idiler, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Bizler de onların yaptığı gibi yapmaya çalışmalıyız. Onlar gibi Allah'u Zülcelâl'in rızasına meraklı ve istekli olmalıyız. “Şu salih ameli de yapayım belki bunun için Allah benden razı olur, bunu da yapayım belki bunun için Allah benden razı olur” diye hep bir merakla Allahu Zülcelâl’in rızasını kazanmak için gayret göstermeliyiz.
Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni kuddise sirruh diyordu ki: "Daima tövbeye koşun, tövbe edin. Belki, Allah'u Zülcelâl benim tövbemi kabul edecek, belki bu sefer kabul edecek diye, daima tövbeye koşun!"
Daima tövbe etmeli, hiç durmadan hayırlara koşmalı, her zaman günahlardan sakınmalı ve Allahu Zülcelâl’in rızasına karşı iştiyak duymalıdır. Böylece insan daima elinden geldiği kadar amel yapmalıdır. İnsanın vücudu, Allah'u Zülcelâl'in yolunda parça parça dahi olsa, insan hiç pişman olmaz.
Bin sene günah işlese tevbe ettiğinde affoluyor
Allah-u Zülcelal, tevbe kapısını açık tutmak suretiyle bizlere karşı ne kadar merhametli olduğunu beyan ediyor. Bir insan bin sene yaşasa ve ömrü boyunca isyan ve hata etse ama ölmeden önce tevbe etse af ediyor Allah-u Zülcelal...
İşte bu yüzden tevbe, çok büyük merhamet kapısıdır. Mümin insan için çok büyük bir nimettir. İnsan tevbeye karşı aşk ve muhabbet beslemelidir. İnsan tevbe etmez ve ölmeden önce günahlardan kurtulmazsa sırat köprüsünden geçerken, mizanda amelleri tartılırken yani kıyamet gününün tüm ahvallerinde sırtında taşıdığı günahlarıyla perişan olacaktır. Bu manzarayı ara sıra gözümüzün önüne getirelim. Eğer o manzarayı hakkıyla bir an göz önüne getirsek, hakkıyla tefekkür etsek o zaman boş işlerden yüz çevirir, gece gündüz ibadet yaparız.
Anamız Hazreti Aişe radiyallahu anha anlatıyor. Diyor ki: (Bir gün) cehennemi hatırlayıp ağladım. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem:
- Niye ağlıyorsun? Diye sordu.
- Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız? dedim. Buyurdu ki:
- Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: 1) Mîzan yanında; tartısı ağır mı geldi, hafif mi öğreninceye kadar, 2) Sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar. Sağına mı, soluna mı; yoksa arkasına mı? 3) Sıratın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca, bunu geçinceye kadar. (Ebû Dâvud, Kitâbüs-Sünne, 4755)
Önümüzde bizi muhakkak bekleyen dehşetli manzaralar vardır. İnceden inceye tüm yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Eğer elimizde daha fırsat varken mahşer gününün o hallerini gözümüzün önüne getirirsek çok ibadet yapacak ve günahlardan kendimizi muhafaza edeceğiz.
O günler çok zordur. Amma Allah-u Zülcelal’i razı ettik mi; her şey kolaydır, her şey! Kabir kolay olur, sırat köprüsü kolay olur, haşir meydanı kolay olur. Ne varsa karşımıza çıkacak olan hepsi bizim dostumuz olacaktır. Sen Allah’ın dostluğunu kazandın mı yeter!
İnsan, Allahu Zülcelâl’in rızasını kazanmak için emirlerine itaat etmeli, haram ve günahlardan yüz çevirmeli ve salih ameller yapmalıdır. Salih ameller yapın. Az olsa da Allah için olsun. Az olsa bile Allah için olduğu zaman o şey çok kıymetli oluyor.
Dünya hayatı rüyaya benzer;
Uyudun, uyandın bitti!
Dünya hayatının halleri bir rüya benzer. Uyursun rüya görürsün; Padişah olmuşsun, keyf u sefa içindesindir. Ama uyanırsın ne sarayın var, ne saltanatın! Böyledir işte. Dünya aldatıyor bizi, oynuyor bizimle; manzarasına baktığımız zaman bize tatlı geliyor ama rüya gibidir. Fanidir ve geçicidir işte…
Hakikatte ise bizim önümüzde çok mühim şeyler vardır. Bizim için çok mühim! Haşir vardır, mahşer vardır, hesap vardır, cennet cehennem vardır! Büyük bir imtihanın içindesin. Ya kazanacaksın ya kaybedeceksin! Bunu hiç aklımızdan çıkartmayalım.
Nasıl bir talebe bir sene çalışıyor imtihan zamanı son bir saati kalıyor sonrasında imtihana girecek. Başarılı olamamak, imtihanı kazanamamak korkusundan titriyor. Emeğimin hepsi boşa gidecek diye endişeleniyor öyle değil mi? İnsanın dünya imtihanı ondan daha önemlidir. Ama hiç değilse en azından bizimde o talebe gibi ahiretimiz için endişelenmemiz, korkudan titrememiz lazımdır. Allah-u Zülcelal’i razı etmeden O’na âşık olmadan, O’nu sevmeden bu dünyadan ayrılmayalım! Çok mühimdir bizim için bu! Ben böyle diyorum ama kalbimin içinde olanı dilimle size anlatamıyorum.
Allah içinsen hep kârdasın, zarar yok!
Allah-u Zülcelal’in muhabbeti kişi ile ateş arasında bir perdedir. Bir manidir. Allah’ı sevdiğin zaman, Allah’a dost oluyorsun. Allah dost olanı ise ateş yakmaz inşaallah. Bakın depremler oluyor başka felaketler oluyor, ne olursa olsun; Allah için olduğun zaman, sen her zaman kârdasın. İstersen öl, istersen yaşa, istersen parça parça ol… Ne olursa olsun sen kârlısın. Ama sen dünyada bir altın misali pamuk içinde sarılmış vaziyette de olsan, bütün dünya nimetleri senin önünde olsa, bütün erkekler kölen, bütün kadınlar hizmetçin olsa, Allah için değilsen sen ateşin içindesin. Bunu böyle bilelim.
Ateşin içindeyiz! Niçin? Çünkü günah işliyor ve tevbe etmiyoruz. Manevi olarak ateş üstümüzdedir. O günahlarla Allah’ın huzuruna giderse o günahlarla yanacak o kişi. Onun için bizden geldiği kadar Allah-u Zülcelal’e dostluk halini kazanmaya çalışalım. Allah’a dost olalım. Şimdi olamıyor isek yarın için niyet edelim. Yarına olmazsak diğer gün için hazırlık yapalım… Bu ay olmadı öbür ay ama daima Allahu Zülcelal’in rızasına dostluğuna müşteri olalım. Hiç aklımızdan, ruhumuzdan çıkarmayalım salih ameller yaparak daima O’na gidelim. Çünkü İbrahim aleyhisselam , ‘Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir.’ (Saffat; 99) diyor. Böyle yürüyerek değildi onunki. Rabbimin aşk ve muhabbetini kazanmak için daima, durmadan O’na doğru gidiyorum. Bizde onların mutaabatını yapmak, onlara uymak suretiyle daima Allah azze ve celleye gidelim!
‘Ahiretimizi dünya hayatına kurban etmeyelim’
Dünya işiyle meşgul oluyor, az bir kâr yapıyor; Namazını terk ediyor. Dünya işleriyle meşgul olurken; bunu da yapayım, bu da bitsin diyerek namazını kılmıyor. Basit bir şey için günlük ibadetini, zikrini dünya için terk etmek; bir torba toprağı bin ton altınla satın almak gibidir. Nasıl bir torba altın için bin ton altın vermek akılsızlık ise, dünya için ahiretine vermekte işte böyledir. Sevap, günah, ahiret manzarası burada bilinmiyor; ahirette çok iyi bilinecek ama iş işten geçiyor. Onun için ebed-ül ebed olan hayatımızı bu geçici dünya hayatına kurban etmeyelim. Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...
6 Kasım 2015 Cuma
Peygamberlerin Yoludur Tevbe
Allah-u Zülcelâl kullarını dünyada imtihan ediyor. İmtihanlara sabredip, kazananlara kıyamet gününde Allah-u Zülcelâl’in rızasını, cenneti âlâyı nasip ediyor. Kazanmayanlar da Allah’ın gazabına ve cehennem azabına müstahak olacaktır, neuzübillah.
Bir hata yaptığımız zaman tevbe edersek de inşaallah yine kazananlardan olacağız. Allah-u Zülcelâl, babamız Âdem aleyhisselatu vesselamın başından geçen hadiseleri de, esasen onun hatası bize ders olsun diye böyle takdir etmiştir. Ondan gelen zürriyeti de O’nun gibi böyle hata yaptığı zaman tevbe etsinler diye Allah’ın takdiri böyleydi.
Lâin şeytan hata yaptığı zaman hatanın üzerinde ısrar etti, devam etti, tevbe etmedi. Bu sebeple lanetlendi, kovuldu. İşte onların iki farklı hali, Allah-u Zülcelâl’in kullarına verdiği iki misaldir. Bu imtihan kıyamete kadar devam edecek.
Kim şeytana uyar, günah işlerse hatadan sonra tevbe etmeye çalışsın. Hatasında ısrar etmek hususunda da şeytana uymasın, neuzübillah. Kim kendi babasına, yani Hz. Âdem’in tevbe etme yoluna uyarsa, ondan varis kalan tevbeye sahip çıkarsa, hatasında ısrarlı olmazsa, babamız Hz. Adem gibi affedilecek, cennete girecek.
Allah-u Zülcelâl, bir ayet-i kerimede, Babamız Âdem aleyhissalatu vesselamın hata yaptığı zaman şöyle dua ettiğini bildiriyor: “Ya Rabbi biz ikimiz, nefsimize zulüm ettik. Eğer Sen bizi affetmezsen, mağfiret etmezsen, bize merhametiyle muamele etmezsen biz zararlı olan kimselerden olacağız” (Araf, 23)
Hz. Âdem babamız ile Havva anamız bu şekilde Allah-u Zülcelâl’e tevbe etti ve özür diledi Allah-u Zülcelâl’den. “Ya Rabbi hatalarımız ve unuttuğumuz olan şeylerle bizi muhasebe etme” diye, bu şekilde dua ettiler. Biz de kendimizi mahrum etmeyelim tevbeden ve mümin kardeşlerimize de anlatalım.
Biliyorsunuz ahir zamandayız insanlar uzaklaşıyor dinden. Çevre bozuk ve insanlar çevreden etkileniyorlar. Onlar da birbirlerini bozuyorlar, biliyorsunuz. Yine nefs onların yolunu istiyor ve nefs oraya kayıyor. Ama bizim yolumuz cennete ulaştıran yoldur ve etrafı meşakkatlerle çevrilmiş vaziyettedir. Bu bittikten sonra cennet-i âlânın nimetlerine ve Allah’ın rızasına kavuşacağız, inşallah. Onun için tevbeye sımsıkı sarılalım ve nereye gidersek mümin kardeşlerimize anlatalım.
Tevbe kurtuluştur. Babamız Âdem aleyhisselatu vesselam nasıl tevbe ile kurtuldu. Şeytan da, neuzübillah, Allah-u Zülcelâl’e asi olarak lanetli oldu. “Ben Âdem’den daha iyiyim, secdeye gitmiyorum,” diyerek Allah’a karşı asi geldi. Ve hatasında ısrar etti, “Ben yanlış yaptım özür diliyorum tevbe ediyorum” demedi. İşte bununla şeytan oldu.
En Büyük Kâr!
Dünyanın manzarası insanı aldatıyor. Hatta Sahabe-i kiramlar zamanında da, dünya manzarası onlara bile acayip gelmiştir. Peygamberimizin zamanında Hayber kalesi feth edilmişti. Hayber’de ki küffar kişiler çok zengin idiler. Müslümanlar orayı fethedince oralardan her birine ganimet olarak çok mal düştü. Bazılarına altın nasip oldu, bazılarına arazi nasip oldu. Birbirleriyle alışveriş yapmaya başladılar. Kime ne lazımsa o diğerinden satın alıyordu.
Sahabeden bir kişi Peygamber aleyhissalatu vesselamın yanına geldi. “Ya Rasulallah bu vadide ticaret yapıp benim kadar kar yapan yoktur” dedi. Çok ticaret yapmıştı, alıp satmıştı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ne kadar kar yaptın?” dedi. “Üç yüz dirhem kar yaptım Ya Rasulallah.”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki; “Doğrudur, senin kârın çok büyük görünüyor. Ama sana kârların en hayırlısını haber vereyim mi?" diye sordu. Adam:"O nedir, ey Allah'ın Resülü?" dedi. Efendimiz açıkladı: "(Farz) namazdan sonra, kılacağın iki rekattir." (Ebû Dâvud, Cihâd 180)
Peygamber aleyhisselatu vesselam farz namazdan sonra kılınan iki rekât sünnetin, onun o kadar kârından daha hayırlı olduğunu söyleyerek dünyanın manzarasına dalmaması için onu ikaz etti.
Allah-u Zülcelâl’e ibadet etmenin neticesini, ahirette gördüğümüz zaman ne kadar kıymetli olduğunu anlayacağız. Ama dünyadayken birinin cebine üç yüz dirhem girdiği vakit bu görünen bir şey olduğu için burada kârlı görünüyor. Bu dünya hayatında bizler namaz kılıyoruz, zikir yapıyoruz, ibadet yapıyoruz, İslam’ın fethini yapıyoruz, zahirî olarak bir şey cebimize girmiyor ama Allah’ın yanında o çok değerlidir.
Allah azze celle şöyle buyuruyor:
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun karşılığını görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onun karşılığını görür.” (Zilzal, 7-8)
Zerre kadar hayır yapan karşılığını görecektir. Zerre kadar hata yapan da, tevbe etmediği müddetçe o da onu görecektir. Onun için elimizden geldiği kadar ibadet eldim. Kıyamet gününde amel defterimiz önümüze geldiği zaman onunla ferahlayalım. Melekler bize müjde versinler, “Senin sevapların hatalarından daha fazladır.” Diye…
Allah-u Zülcelâl elhamdülillah bize iman nasip etmiş, ikincisi bu manzarayı, tevbe eden bir cemaat olmayı bize nasip etmiştir. Bazılarının on beş yaşından ölünceye kadar tevbe etmek aklına gelmiyor, bu kıymetli bir nasiptir.
“Ben tevbe ettim ben daha iyiyim” demeyelim, Allah nasip ettiği zaman ancak tevbe edebiliriz. Siz evlerinizdeyken kalplerinize “Gidin, tevbe edin, günahlarınızdan dolayı özür dileyin,” diye niyet verdiği için siz buraya geldiniz, tevbe ettiniz. Bunların hepsi Allah’ın vergisidir. Allah’ın vergisi olduğu için bunun kıymetini bilelim, Allah’a sena ve şükrede bulunalım.
Böyle şükredersek Allah bizlere daha fazla verecektir inşallah. “Benim şükrümü eda ederseniz, iman nimeti için, tevbe ve ibadet nimeti için şükrederseniz Ben de daha fazla sevap nasip edeceğim,” diyor, Allah-u Zülcelâl.
Namazı Kılmayanın Hali
Namaz kılmayan kişiler hakkında çok korkunç bir hadis size anlatacağım. Peygamber alehissalatu vesselam bir gün ashab-ı kiramla aralarında namazdan bahsetti. Ve dedi ki;
“Her kim şu beş vakit namazı muhafaza ederse, namazı onun için kıyamet günü nur olur, burhan (delil olur,) ve necat (azaptan kurtuluş) olur. Her kim de beş vakit namazı muhafaza etmezse, kıyamet günü onun için ne nur olur ne de burhan ve necat vardır. Kıyamet günü Karun’la, Haman’la, Firavun’la ve (azılı İslam düşmanı) Übey İbni Halef’le beraber (hesaba çekilir).” (Müsned, Darimi, İbni Hibban)
Kıyamet gününde namaz kılanlar için, namazını muhafaza edenler için farz namazlarını kılan ve ondan sonra müekked sünnetleri de terk etmeyenler için Peygamber aleyhissalatu vesselam böyle beyan etti. Dedi; “Onlar için bir burhan vardır, delil vardır, bir nur vardır, bir kurtuluş vardır.” Neuzübillah şimdi namazı üzerinde muhafaza olmayan, namazı hiçe sayanlar, namazı terk edenler için ise onun için nur yoktur, onun için delil yoktur, onun için kurtuluş yoktur.
Ondan daha ziyade o kişi için, kıyamet gününde Firavun’la birlikte hesaba çekilmek var, ne kadar korkunç. Ubey İbnu Halef, zamanında Peygamber aleyhisselatu vesselama çok eziyet etmişti. Bu namaz kılmayanlar, kıyamet gününde Firavun’la, onun veziriyle ve Ubey ibn-i Halef’le birlikte olacaklar. Kıyamet gününde en şiddetli azap, onların azabıdır.
Namaz kılmayanlar, namazın üzerinde dikkatli olmayanlar, namazını muhafaza etmeyenlerin durumu böyledir. Eğer şimdiye kadar namazımız geçmiş ise kazasını yapalım, bundan sonra dikkatli olalım. Allah-u Teâlâ bizleri affedecek ve tevbemizi kabul edecek, inşallah.
Bundan sonra Allah’a söz verirsek “Ya Rabbi, ben pişman oldum. Bir zamanlar ben namazımı terk ettim, bundan sonra bir daha namazımı terk etmeyeceğim,” dersek ve elimizden geldiğince o namazlarımızı kaza edersek, Allah-u Zülcelâl bizlere merhametiyle muamele edecek, inşallah.
Böyle, kendimizle Rabbimizin arasında niyetimizi sırf Allah için yaptığımız zaman, Allah'ın rızasını kazanacağız. Namazlarımızı kılarken ve önümüze hangi iş gelirse “Ya Rabbi ben bunu Senin rızan için yapıyorum.” Günah olduğu zaman da “Senin rızan için uzak duruyorum, yapmıyorum.” Diye kalbimizde daima Allah rızası olarak amel yaptığımız takdirde Allah-u Zülcelâl bize rahmetle nazar edecek. Çünkü amel de aynı altın gibidir. Eğer altının içine başka maden katılmışsa sarraf onu biliyor. Sarraf, “Bu altın on dört ayardır, bu yirmi dört ayardır,” diyor.
Nasıl altının halis olanı vardır, bir de düşük ayarlı olanı vardır, niyetimize göre amel de aynen öyledir. Küçük bir amelimiz, Allah için olursa çok değerli olur.
Allah-u Zülcelâl amellerin sarrafıdır. Amellerin ihlâslı olanını ve olmayanını, riya ile olanını Allah biliyor ve ayırıyor. Allah ihlâslı olan ameli kabul ediyor. Diğerlerini ise kabul etmiyor.
Eğer biz Allah-u Zülcelâl’i hakikiyle tanırsak dünya ve ahireti terk edeceğiz. Allah Azim’dir. Allah Cemal sahibidir, güzeldir. O’na o kadar çok âşık olmamız gerekir.
Günahtan Sakınmak Bir Nurdur
Ebu Hureyre radıyallahu anh’a şöyle demiştir: Peygamber aleyhisslatu vesselam bir gün “Amel etmek üzere benden kim şu kelimeleri alacak?” diye sordu. “Yâ Rasûlallah, ben!” diye cevap verdim.
Rasûlullah elimi tuttu ve şu beş şeyi saydı:“Allah’ın haramlarıdan sakın, insanların en abidi (ibadet edeni) olursun. Allah’ın taksimine razı ol, insanların en zengini olursun. Komşuna iyilik et (olgun) mü’min olursun. Kendin için sevdiğini insanlar için de sev (iyi) müslüman olursun. Fazla gülme, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” (Tirmizí, Zühd, 2)
Takvalı olursan en çok ibadet eden oluyorsun. Çünkü sen takva sahibiysen daima Allah için hayır yapmayı isteyeceksin ve Allah için günahlardan da kendini muhafaza edeceksin. Ne kadar böyle yaparsan Allah sana yardımcı olacak ve daha çok sevap nasip edecek.
Günah günahı getiriyor, hayır da hayrı getiriyor. Dikkat ederseniz bir kişinin önüne yabancı bir kadın geldiği, ona tekrar bakarsa bunun sonu gelmez. Ama Allah için gözünü çevirdiği zaman Allah’tan bir nur, bir muhabbet onun kalbinin içine akar. Bu nur bütün vücuduna akarak o kişiyi iman nuru ile muhabbeti ile süsleyecektir.
Yabancı bir kadın senin karşına geldiğinde bakışını çevirdiğin zaman hayırdır. İkinci sefer bakışın günahtır. Peygamber aleyhisselatu vesselam Ali radıyallahu anhuya şöyle demiştir: “Ya Ali birinci sefer senin içindir. İkinci sefer senin aleyhinedir, senin için günah olur.” Yani ilk defa senin gözün ona rast geldi o senin için bağışlanmıştır. Ama ikinci sefer baktığında o sana günah olur.
Bir de bu birinci hatadır, tekrar edince bu sende alışkanlık olacak bütün günah kapılarını açacak. Her günah böyledir. Sevaplar da böyledir. Sevaplar da sevapları getirecek. Onun için ahlaklı olmaya çalışalım, sevap işlemeye çalışalım, günahlardan kendimizi muhafaza etmeye çalışalım.
Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde hiçbir insanın özrünü kabul etmeyecektir. Yani o gün tevbe etmek mümkün değildir. Elimizden geldiği kadar şeytanı kahredelim Allah-u Zülcelâl’in hoşuna gidecek olan şeyleri yapmaya gayret edelim inşallah.
Ka’b’ul Ahbar şöyle diyor: “Bir gün yoldan geçiyordum on tane yaşlı eşkıya gördüm. Biraz ileride çocuklar vardı, o yaşlılara aldırış etmeyip edebe aykırı hareket ettiler. Onların yanından geçerken yaşlılara karşı edepli olmalarını söyledim. Onlar da bana şöyle cevap verdiler: ‘O yaşlılar takvalı ve edepli değiller ki!’ O adamlar Allah'a karşı edepli olmadığı için o çocuklar da onlara karşı edepli olmuyorlar. Biz Allah'a karşı kendimizi düzeltirsek bütün mahlukat da bize karşı edebli olur.
Şeytanın Ciğerini Yakan Kullar
Cüneyd-i Bağdadî şöyle anlatmıştır; “Rüyamda iblisi gördüm; çıplak bir vaziyette insanların arasında dolaşıyordu. “Ey Lâin, sen o kadar hayâsızsın ki, insanlarla çıplak olarak oynuyorsun,” dedim.
Şeytan: “Bunlar insan mıdır ki, ben onlardan hayâ edeyim. Bunların Allah ile hiç bir alakası yoktur. Onlar gerçekten insan olsalardı, çocukların toplarıyla oynadıkları gibi onlarla oynayamazdım. Ancak beni Bağdat mescitlerinde bulunan üç sûfi vardır ki, onlar beni eritti, ciğerimi yaktı.”
“Onlar seni ne ile yakıyorlar? diye sordum. Şeytan: “Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen ‘Allah’ diyerek zikrediyorlar, Allah’tan yardım istiyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar,” diye cevap verdi.
Bakın şeytan kendisinin kötü olduğunu biliyor, kendisine uyanların kötü olduğunu biliyor.
Cüneyd-i Bağdadi diyor ki, “O mescide gittiğim zaman o üç kişiyi gördüm. Başlarını örtünün altına almışlar, zikre dalmışlardı. İçlerinden biri beni görünce (ben bir şey söylemeden), “O pis şeytanın (bizim hakkımızda) söyledikleri seni aldatmasın” dedi. Bakın rüyadan da haberi vardır.
Onlar şeytanı nasıl kahrediyorlar, Allah'ı zikrederek. Çünkü şeytan Allah-u Zülcelâl’in adının anıldığı, zikredildiği yerde duramaz, hemen kaçar. İnsan Allah’la meşgul olduğu zaman şeytan ona vesvese veremez.
Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Hz. Ömer’e şöyle dedi: “Ya Ömer senin bulunduğun yerde şeytan bulunmaz. Senin gittiğin yoldan şeytan gitmez.” Yani Ömer’den kaçıyor. Niçin? Çünkü İslam dinini tatbik etmekte çok şiddetli idi, İslam için çok titizdi.
Emir’ül Müminin olduğu zamanda Hz. Ömer, bir gün koşarak bir yere gidiyordu. Onu gören Hz. Ali “Nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu. “Ey Ebu Hasan, zekâtın bir hayvanı kaybolmuş onu aramaya gidiyorum,” diyor. “Neden bu kadar koşarak gidiyorsun?”
“Beni bırak ya Ali, eğer Mısır nehri üzerinde bir hayvan kaybolsa ben burada kendimi ondan sorumlu hissediyorum.” Bu kadar İslam dini üzerinde titiz davrandığı için şeytan ondan kaçıyor. Kişi ne kadar Allah-u Zülcelâl’e bağlı ise şeytan o kişiden kaçıyor.
Allah-u Zülcelâl hepinizden razı olsun. Tevbenizi buradaki nasibinizi arkadaşlarınıza anlatın onların da tevbe etmelerine vesile olun inşallah. Sebep olduğunuz için o kadar sevap Allah size de yazacak inşallah.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı salih ameller yapmayı nasip etsin nefsimize bizi teslim etmesin inşallah.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)