http://sabrikontek.azbuz.com :}
“İnkâr edenler ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya; işte Allah onların bütün amellerini boşa çıkarır.” (Muhammed, 1)
Ayet-i kerime üç hüküm içermektedir: (1) İnkâr etmeyin, (2) insanları Allah yolundan alıkoymayın, (3) Allah, inkâr edenlerin ve insanları Allah yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarır.
1. İnkâr Etmeyin
Sözlükte; bir şeyi örtüp gizlemek ve nimete nankörlük etmek anlamlarındaki "küfr" kelimesi, bir Kur’an kavramı olarak; Hz. Peygamber'i ve onun Allah’tan getirdiği kesinlikle sabit olan şeylerden birini ya da bir kaçını veya tamamını inkâr etmek demektir. Bu anlamda "küfr", "imân" kavramının zıddıdır.
Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu, meleklerin varlığını, ahiret hayatını, Kur’an ayetlerinden herhangi birini Kur’an’da bildirilen bir emri, bir yasağı, bir helâli veya bir haramı kabul etmemek küfürdür. Küfür, en büyük günahların başında gelir. Bir insanın iman edilmesi gereken hususların hepsini inkâr ettiğinde küfre düşmüş olacağı gibi sadece birini inkâr etse, yalanlasa, hatta beğenmese, küçümsese veya alay konusu etse yine küfre düşmüş olur. Küfre düşen kimseye “kâfir” denir. Ayetleri yalanlayanlar ile münafık ve müşrikler de “kâfir” kavramına dâhildir.
İnsanlar din duygusuyla yüklü olarak yaratılmışlardır: “Yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın dinine çevir ki, Allah insanları o din üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.” (Rûm, 30) ve “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabb’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabb’iniz değil miyim? Onlar da evet (Rabbimizsin), buna şahit olduk dediler.” (A'râf, 172) anlamındaki ayetler ile “Her doğan çocuk (İslam) fıtratı üzerine doğar.” (Tirmizî, Kader, 5) anlamındaki hadis-i şerif bu gerçeği ifade eder. Bu, insanın doğuştan dinsiz, kâfir, fasık ve âsi olmadığını, tevhid dinini kabule elverişli olarak yaratıldığı anlamına gelir. İnsan, yetiştiği çevrede aldığı terbiye, eğitim ve öğretime göre Müslüman veya gayri müslim olur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.), “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, (İslam) fıtratı üzerine doğmuş olmasın. (Ancak daha sonra onu) anası ve babası Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” buyurmuştur. (Buhârî, Cenaiz, 80)
Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah; ısrarla insanların iman etmelerini istemiş ve kâfirlerin lanetlendikleri ve cehennem halkı olduğunu bildirerek inkârdan uzak durmalarını teşvik etmiştir: “Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerindedir.” (Bakara, 161); “İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 39); “Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (Al-i İmrân, 91)
Birinci ayette kâfirlerin lanetlendiği, ikinci ayette cehenneme atılacağı, üçüncü ayette ise cehennemden kurtulmalarının mümkün olmadığı bildirilerek insanlar inkârdan sakındırılmaktadır.
Bir kimse inkâr konumuna düşerse dünyada yaptığı iyi ve yararlı amellerin karşılığını dünyada görse de (Ahkâf, 20) ahirette hiçbir yararını göremez. Çünkü imansız amelin ahirette hiçbir faydası olmaz, çünkü kâfirin dünyada yaptığı ameller boşa gitmiştir: “Her kim iman edilmesi gerekenleri inkâr ederse bütün ameli boşa gider ve bu kimse ahirette ziyana uğrayanlardan olur.” (Maide, 5) “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri ve Allah’ın onların amellerini boşa çıkarması sebebiyledir.” (Muhammed, 8-9)
İnsan; aklını, idrakini ve yeteneklerini iyi kullandığı, varlık âlemini ve Allah’ın son mesajı Kur’an-ı Kerim’i incelediği zaman kendisini inkârdan kurtarır ve iman eder. Kâfirlerin inkâr bataklığından kurtarılması konusunda müminlere önemli görevler düşmektedir. Mümin söz, eylem ve davranışı ile insanları imana davet etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülükten hiçbir kimse kendisini müstağni sayamaz. Müslüman olarak biz her zaman, her yerde ve her fırsatta Rabbimizi, Peygamberimizi, kitabımızı, iman, ibadet ve ahlakımızı insanlara anlatmalı ve İslam’a uygun yaşantımızla göstermekle yükümlüyüz.
2. İnsanları Allah Yolundan Alıkoymayın
“Alıkoymak” diye çevirdiğimiz ayetteki “sadd” kelimesi “an” edatıyla kullanıldığı zaman birsini bir şeyden alıkoymak ve bir şeye engel olmak, “Allah yolu” diye çevirdiğimiz “sebîlüllah” ise İslam dini anlamındadır. Allah yolu, Fatiha suresinin altıncı ayetinde “sırat-ı müstakîm” (doğru yol) olarak ifade edilmiştir. İnsanları Allah yolundan yani İslam’dan alıkoymak iki şekilde olur:
a) İnsanların İman Etmelerine Engel Olmak
Mekkeli müşrikler, her türlü baskıyı uygulayarak insanların iman etmelerine engel olmaya çalışıyorlar, Müslümanlara özellikle köle, cariye ve kimsesiz olanlara işkence ediyorlardı. Müslüman oldular diye kimisi yakıcı kumlar üzerine yatırılıyor, göğüslerinin üzerine ağır taşlar bastırılıyor, kimisinin kızgın demir çubuklarla çıplak vücutları dağlanıyor; kimisi aç ve susuz bırakılıyor, böylece Müslümanlıktan vazgeçirilmeye zorlanıyorlardı. Mesela Müslüman oldu diye Habbab, Bilal ve Ammar zalimce işkenceye maruz bırakılmışlardı. Ammar’ın annesi Sümeyye ile babası Yasir çok feci ve çirkin bir şekilde sırf Müslüman oldukları için öldürülmüşlerdi.
b) İslamî Hükümlerin Uygulanmasına Engel Olmak
Bir Müslüman’ın dinî görevlerini yerine getirmesine mesela cuma namazına katılmasına, namaz kılmasına, oruç tutmasına, zekât vermesine, hacca gitmesine, Kur’an okumasına, zikretmesine, kurban ibadetini îfa etmesine veya Kur’an’ın bir emrini uygulamasına engel olmak, “insanları Allah yolundan alıkoymak” hükmüne dâhildir. Dolayısıyla Müslüman’ın İslam’ın her hangi bir hükmünü özel, aile ve toplum hayatında uygulamasına engel olan kimse insanları Allah yolundan alıkoymuş olur. İnsanları Allah yolundan alıkoymak iman ile bağdaşan bir davranış değildir.
Müslüman, kendisi dinî görevlerinde ihmalkâr olsa bile bir başkasının iman etmesine, ibadetleri ifasına veya dinin herhangi bir kuralını uygulamasına asla engel olamaz, olmamalıdır, olursa bu ayetin hükmüne girmiş olur.
3. İnkâr Edenlerin ve İnsanları Allah Yolundan Alıkoyanların Amelleri Boşa Gider
“Amel” niyet ve iradeye bağlı olarak yapılan bilinçli eylemdir. (Rağıb, s. 348) Amel, iyi veya kötü, yararlı veya zararlı olabilir. İyi ve yararlı olan amele “amel-i salih”, kötü ve zararlı olan amele ise “amel-i sû’” denir. (Bakara, 62; Nahl, 119) Kur’an’a ve sünnete uygun olan her amel, amel-i salih, uygun olmayan amel ise amel-i sû’dur. Ayette kastedilen amel ile maksat amel-i salihtir.
“Boşa çıkarmak” diye çevirdiğimiz “edalle” kelimesi bu ayette; heder etmek, hükümsüz ve değersiz hale getirmek demektir. “Edalle” kelimesi başka ayetlerde “hak yoldan saptırmak” anlamında kullanılmıştır. (bk. Nisa, 113)
“Amelleri boşa çıkarmak” Kur’an’da “ihbat” ve “ibtal” kelimeleri ile de ifade edilmiştir. (bk. Muhammed, 9, 33; Bakara, 264) Allah’ın bir ameli boşa çıkarması; o ameli kabul etmemesi ve o amele sevap vermemesi anlamına gelir. Bir amelin makbul olabilmesi için dört şartın birlikte bulunması gerekir: (a) Kişinin iman sahibi olması, (b) Amelin ihlâsla yapılması, (c) İyi bir niyetle yapılması, (ç) İslam’a uygun olması. Bu şartlardan biri eksik olursa o amel geçersiz olur. Mesela gösteriş için namaz kılan kimsenin ameli boşa gider, niyet etmeden Ramazan ayında aç ve susuz duran kimse oruç tutmuş sayılmaz. İbadetin farzlarından birini yapmayan, mesela abdestsiz namaz kılan kimsenin namazı veya Arafat’a çıkmayan kimsenin haccı boşa gider. Maide suresinin beşinci ayetinde, “Her kim bir iman esasını inkâr ederse o kimsenin ameli boşa gider ve o ahirette ziyana uğrayanlardan olur.” ayetiyle amelin geçerli olması için imanın şart olduğu bildirilirken Muhammed suresinin; “Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, amellerinizi boşa çıkarmayın.” anlamındaki 33. ayetinde Allah ve Peygambere itaat edilerek ibadetlerin boşa çıkarılmaması emredilmektedir.
Boşa gideceği bildirilen “ameller” Allah’a kulluk niyetiyle yapılan iyi işler, görevler ve ibadetlerdir. Kâfirlerin amellerinin boşa gitmesi Kur’an’da şöyle tasvir edilmektedir: “İnkâr edenlerin amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu su zanneder. Yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. (Tıpkı bunun gibi kâfir de hesap günü amellerinden bir şey bulamaz). Ancak Allah’ı yanında bulur da Allah onun hesabını tastamam görür. Allah hesabı çabuk görendir.” (Nur, 39)
Kur’an-ı Kerim’de kâfir, müşrik ve münafıkların, Allah’ın hükümlerini beğenmeyen, ayetleri yalanlayan ve ayetler ile alay edenlerin amellerinin boşa gideceği bildirilmektedir:
a) Müşrikler
“Müşrik”; Allah’tan başka bir varlığı ilah kabul eden veya isim ve sıfatlarında Allah’a ortaklar isnat eden kimseye denir. Müşriklerin amellerinin boşa gideceği Kur’an’da açıkça bildirilmektedir: “(Ey Peygamberim!) De ki, “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz? Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol.” (Zümer, 64-66) “Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.” (Tevbe, 17; bk. En’âm, 88; Ahzab, 19)
b) Münafıklar
“Münafık”; kalbiyle inanmadığı halde bir takım dünyevî çıkarlar için iman ettiğini söyleyen ikiyüzlü kimsedir. Münafıkların imanı olmadığı için yaptığı amellerin Allah katında değeri olmaz: “İşte onların (münafıkların) dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir." (Tevbe, 69; bk. Maide, 51-53)
c) Ayetleri ve Ahiret Hayatını İnkâr Edenler ve Yalanlayanlar
Ayetleri ve ahiret hayatını inkâr etmek küfür olduğu gibi yalanlamak, yalan saymak, yalan olduğunu söylemek de küfürdür. Kur’an-ı Kerim’de 6236 ayet vardır. Her bir ayet iman konusudur. (Zuhruf, 69) Dolayısıyla bir tek ayeti bile inkâr etmek ve yalanlamak insanı küfre götürür. Ayetleri yalanlamak; Allah sözü olduğunu kabul etmemektir. Allah’ın ayetlerini ve ahiret hayatını inkâr edenlerin ve yalanlayanların amellerinin boşa gideceği şöyle bildirilmektedir: “Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır.” (A’raf, 147) “Onlar (Allah'ın ayetlerini inkâr edenler), amelleri, dünyada da, ahirette de boşa gitmiş kimselerdir. Onların hiç bir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmran, 22)
ç) Ayetlerle Alay Edenler
“Alay” bir şeyi küçümsemenin, hafife almanın, değersiz ve önemsiz görmenin sonucudur. Ayetleri, ayetlerde yer alan bir hükmü, bir emri, bir yasağı alaya alan kimse inkâra düşmüş olur. Dolayısıyla bu kimsenin amelleri boşa gider: “(Ey Peygamberim!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?” Onlar Rab’lerinin ayetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir.
İşte böyle. İnkâr etmeleri, ayetlerimi ve Peygamberlerimi alay konusu yapmaları yüzünden onların cezası Cehennemdir.” (Kehf, 103-106)
d) Allah’ın Hükümlerini Beğenmeyenler
Bir şeyi beğenmeyen kimse, o şeyin doğruluğunu, iyi ve uygulanabilir olduğunu kabul etmiyor demektir.
Allah’ın bir hükmünü, bir emir ve yasağını beğenmeyen kimse inkâr etmiş olur. Dolayısıyla bu kimsenin ameli boşa gider: “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri ve Allah’ın onların amellerini boşa çıkarması sebebiyledir.” (Muhammed, 8-9)
e) Dinden İrtidat Edenler
“İrtidat”, hak dini İslam’ı terk edip başka bir inanca sahip olmak, mesela Hıristiyan olmak veya ateist olmaktır.
İrtidat eden kimse inkâr etmiş olur dolayısıyla yaptığı amelleri boşa gider. “Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse böylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 217)
f) Hz. Peygamber’e Karşı Gelenler ve Ona Saygısızlık Edenler
“Peygambere karşı çıkmak”tan maksat; onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği dini kabul etmemek; “saygısızlık”tan maksat ise onu alaya almak, küçümsemek ve aşağılamak gibi davranışlarda bulunmaktır ki bu küfürdür. Hz. Peygambere karşı gelenlerin ve ona saygısızlık edenlerin Kur’an’da amellerinin boşa gideceği açıkça bildirilmektedir: “İnkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların amellerini boşa çıkaracaktır.” (Muhammed, 32) “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.” (Hucurat, 2)
g) Sadece Dünya İçin Çalışıp Ahiret İçin Çalışmayı Terk Edenler
İnsanın hem dünya nimetlerine hem de ahiret nimetlerine talip olması ve her iki dünya için çalışması gerekir. Eğer insan sadece dünya nimetlerine talip olan ve “boş ver ahireti, bana dünya nimetleri yeter” diyen, dolayısıyla ahiret nimetlerini göz ardı eden ve yok sayan kimsenin ahirette bir kazancı olmaz. Çünkü çalışmasının karşılığını dünyada almıştır, inanmadığı için ahirette amellerinin karşılığını göremez: “Kim yalnız dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlar, kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da, boş şeylerdir.” (Hud, 15-16)
ğ) Zekât ve Sadaka Verdiği Kimseleri Minnet Altında Bırakanlar
Bir kimse zekât ve sadakasını verir, sonra zekât ve sadaka verdiği kimseyi minnet altında bırakır ve ona eziyet ederse bu kimsenin amel-i kabul edilmez ve boşa gider: “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın.” (Bakara, 264)
Sonuç olarak; Allah kâfir, müşrik, münafık ve riyakâr kimselerin amellerini kabul etmez. Bir insan kâfir olarak ölürse dünyada yaptığı iyi amellerinin karşılığını dünyada aldığı için ahirette iyi amellerinin bir faydası olmaz. Bu kimse imanı olmadığı için, cehenneme atılır (Ahkaf, 20) ve asla bağışlanmaz: “İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.” (Muhammed, 34) Onun için imanımıza sahip çıkmamız, her hangi bir kimsenin inkâra düşmesine sebep olabilecek söylem, eylem ve davranışlardan sakınmamız, başkasının ibadet etmesine ve dinî bir görevi yapmasına engel olmaktan uzak durmamız, ibadetlerimizi riya ve süm’adan uzak tutmamız ve şartlarına uygun olarak ihlâs ile yapmamız gerekir.
8 Ocak 2011 Cumartesi
Örnek Dede Hz. Peygamber (s.a.s.)
http://sabrikontek.azbuz.com :} Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur'an-ı Kerim'in açıkladığı gibi, şâhid, müjdeleyici, uyarıcı, Allah'a davet edici ve aydınlatıcı bir ışık olarak bütün insanlığa gönderilmiştir. (Ahzâb, 45-46, Sebe, 28) O, âlemler için rahmettir ve büyük bir ahlak üzerindedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu üstün özelliklerinin tezahür yerlerinden biri çocuklar olmuştur. Bundan dolayıdır ki, dünyanın en mutlu çocukları, onun yaşadığı dönemin çocuklarıdır. Onun söz konusu üstün nitelikleri, merhameti, sevgi ve şefkati bütün çocukları kucaklamıştır. Engin tevazusuyla çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş hal hatırlarını sormuş, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmiş, onların kusurlarını da hoş karşılamıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün çocuklara karşı gösterdiği emsalsiz sevgi, şefkat ve merhameti özellikle onun kendi torunları ile ilgili haberlerde bulmamız mümkündür. Onun en büyük kızı Zeyneb (r.anha), Ebu'l-As (r.a.) ile evlenmiş ve ondan iki çocuğu olmuştur ki, bunlar Ali ve Ümâme’dir. Ali’nin küçük yaşta öldüğü anlaşılıyor. Ümâme (r.anha) ise önce Hz. Ali (r.a.) ile, ondan sonra da Muğire b. Nevfel (r.a.) ile evlenmişti. Bir rivayete göre onun Muğire (r.a.)'den Yahya isimli bir çocuğu olmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in nesli çocuklarından sadece Hz. Fâtıma (r.anha)'dan, onun da, oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'den devam etmiştir. Allah Rasulü (s.a.s.)’nün torunu Hz. Hasan'dan gelen nesline “şerif”, Hz. Hüseyin'den gelen nesline “seyyid” denmiş ve tarih boyunca bu soylar bütün Müslümanların saygı ve sevgilerine mazhar olmuşlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in torunlarından bir kısmı hakkında, onlarla ilgili değişik olayları anlatan birçok haber vardır. Bunlarda bir dedenin torunlarına ilgisinin, onlara karşı sevgi ve alakasının muazzam örneklerini bulmak mümkündür.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in çocuklara alâkası doğumdan itibaren başlar. O, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, onlara isim verir, önceden kötü isim takılmışsa değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Meselâ Hz. Hasan doğduğunda iki kulağına “ezan” okumuştu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 114) Torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Muhassin'e başta konulan Harb ismini hoş bulmamış ve onları mezkûr isimlerle değiştirmişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 98, 118)
Hz. Peygamber (s.a.s.) torunlarını evde bazen sırtına, bazen karnının üzerine alıp eğlendirdiği rivayet edilir. Hatta zaman zaman camide namaz kıldırırken bile çocuklar onun omzunda veya sırtında olurlardı. Mesela Hz. Zeyneb'den kız torunu Ümâme bu çocuklardan biridir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, IV, 125) Hz. Peygamber (s.a.s.) onu namazda omzuna alır, rüküâ gittiğinde yere bırakır, kalktığında tekrar omzuna alırdı. (Buhârî, Salât, 106; Müslim, Mesâcid, 41) Bazen Rasul-i Ekrem (s.a.s.) secdeye gidince Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de gelip sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere bırakırdı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum, namaz bitene kadar bu şekilde devam ederdi. Namaz bitince ise Rasulüllah (s.a.s.) onları hiç kızmaksızın alıp dizlerine oturturdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 513). Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) secdedeyken sırtına Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin binince, ininceye kadar secdeyi uzatmıştı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 494; Nesâî, Tatbik, 82) Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) zekât hurmalarını dağıtırken Hz. Hasan kucağında bulunuyordu. Dağıtma işi bitince onu omzuna almıştı. (Müsned, II, 279) Sahabeden Berâ (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in omzunda Hz. Hasan olduğu halde; “Allah'ım, doğrusu ben bunu seviyorum. Onu sen de sev” dediğini rivayet eder. (Buhârî, Fedâilu'l-Ashab 22) Çocuklar bineğinin üzerinde de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanındadırlar. Mekke'nin fethinde şehre girerken Hz. Zeyneb'den torunu Ali onun terkisinde bulunuyordu. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, IV, 126)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.) torunlarına olan sevgisini, alâkasını her yerde, her fırsatta gösterirdi. Nitekim bir gün bir omzunda Hz. Hasan, diğerinde Hz. Hüseyin olduğu ve sırasıyla onları öperken sahabenin yanına gelmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 440)
Ebû Hureyre (r.a.) bir gün Allah'ın Rasulü (s.a.s.) ile dışarı çıktıklarını ve Fâtıma (r.anha)'nın evine geldiklerinde Peygamber (s.a.s.)’in Hasan (r.a.)'ı kastederek “Küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu ve Hasan (r.a.)'ın geldiğini, kucaklaştıkları sırada Allah'ın Rasulü (s.a.s.)’nün: “Ey Allah'ım! Ben onu seviyorum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni niyaz ediyorum” buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17) Üsâme b. Zeyd (r.a.)'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hasan (r.a.)'ı ve onu alır: “Ey Allah'ım!, onları sevdiğim için, onları sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ederdi. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17; Tirmizî, Menâkıb, 31) Bir başka rivayette Üsâme b. Zeyd (r.a.) Rasulüllah (s.a.s.)’ın kendisini ve Hasan (r.a.)'ı dizlerine aldığını bir dizine kendisi ve bir dizine Hasan (r.a.)'ı oturttuğunu ve “Ey Allah'ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyorum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini söylemiştir. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17) Yine Üsâme b. Zeyd (r.a.) şöyle der: “Bir gece bir işim için gittiğimde, Peygamber (s.a.s.) dışarıya elbisesinin içinde bir şeyle çıktı. Ben, ona işimden bahsetmeyi bitirdiğimde, elbisesinin içinde ne olduğunu sorunca elbisesini açtığında Hasan ile Hüseyin'i gördüm. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bunlar benim oğullarım, benim kızımın oğulları! Ey Allah'ım ben onları seviyorum, senin de onları ve onları sevenleri sevmeni niyaz ediyorum.” (Buhârî, Menâkıb, 27; Tirmizî, Menâkıb, 31) Benzer bir olay Hz. Hüseyin için de gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir davete giderken yolda Hz. Hüseyin'i oynarken görünce öne çıkıp ellerini açmış ve Hz. Hüseyin'i tutup öpmüştür. (İbn Mâce, Mukaddime, 11)
Rivayete göre Rasulüllah (s.a.s.) mescidde insanlara hitap ederken torunları Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) gömlekleri içinde düşe kalka yürüyerek yanlarına geldiler. Rasul-i Ekrem (s.a.s.) minberden indi, onları kaldırdı, ardından da şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ malınız ve evlâtlarınız birer fitnedir" diyerek hakikati buyurmuştur: Şu iki çocuğun düşe kalka yürüyüşlerine baktım ve vaazımı kesip onları yukarı almaktan kendimi alıkoyamadım.” (İbn Mâce, Libâs, 20; Tirmizî, Menâkıb, 30; Ebû Dâvûd, Salât, 17; Nesâî, Cuma, 30) İbn Abbâs rivayet etmiştir: Rasulüllah (s.a.s.) Hasan'ı omuzlarında taşırken sahâbeden biri Hasan (r.a.)'a “Bindiğin binek ne güzel binektir.” dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine “Ve sürücüsü ne güzel sürücüdür.” cevabını vermiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 31)
Hz. Ebû Bekir (r.a.) Allah'ın Rasulü (s.a.s.)’nü yanında Hasan (r.a.)’la birlikte minberde gördü. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir insanlara, bir de ona bakıyor ve şöyle diyordu: “Bu benim oğlum bir liderdir ve Allah'ın, iki büyük Müslüman fırkayı onun vasıtası ile uzlaştırması umulur.” (Buhârî, Menâkıb, 27; Nesaî, Cuma, 17) Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet ediyor: “Rasulüllah’a ehli-beytinden en sevgili olanın kim olduğu sorulduğunda “Hasan ve Hüseyin” diye cevaplamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Fâtıma (r.anha)'ya "Oğullarımı bana çağır, onları kucaklayayım." diyordu. Rasulüllah (s.a.s.)’ın “Hüseyin bana, ben Hüseyin'e aitim. Hüseyin'i seveni Allah sevsin.” buyurduğu rivayet edilmiştir. (Buhârî, Fedâil, 18-22; Müslim, Fedâil, 32, 56, 58-61, 67; Tirmizî, Menâkıb, 31; İbn Mâce, Mukaddime, 27)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu sevgi tezahürleri Arap kabile reislerinin garibine gitmiştir. Nitekim onlardan biri olan Akra' b. Habis Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Hz. Hasan'ı öperken görünce “Doğrusu benim 10 çocuğum var, hiçbirini öpmemişimdir!” dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) ona şöyle mukabelede bulunmuştur: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” (Müslim, Fedâil, 65)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in torunlarıyla münasebetinde dikkat çeken bir husus da, onlar arasında ayrım yapmamaya, onlara eşit davranmaya özen göstermesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) çocuklara, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit davranılması gerektiğini öğretmiştir. İslâm öncesi Arap toplumunda uzun süredir yerleşmiş bulunan kız çocuklarına karşı olumsuz tavırları değiştirmek için kız çocuklarına özel ilgi göstermiştir. Bu hususta “kim ki iki kız çocuğu erginlik çağına vardıktan sonra yanında kaldıkları veya o kimse onların yanında kaldığı sürece onlara iyi davranıp ihsanda bulunursa kızları onu cennete dâhil ederler (yâni o kimse kızlarına ettiği iyilik sayesinde cennetlik olur.)” buyurmuştur. (İbn Mâce, Edeb, 3) Bu hususta Hz. Âişe (r.a.)’den şöyle bir rivayet gelmiştir: Rasulüllah (s.a.s.) buyurdu ki: “Eğer bir kimse kızlara değer verdiğinden dolayı eziyet görürse ve onlara iyi davranırsa onlar cehennem'e karşı perde olurlar.” (Buhârî, Edeb, 18) Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in bunlardan başka kız çocuklarını güzelce ve özenle yetiştirenlere Allah'ın büyük mükâfat vereceğini belirten pek çok hadisi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İslam'la müşerref olan kadınlardan biat alırken, biatın bir şartının da “çocuklarını öldürmeyecekleri”nin olduğu bilinmektedir. (Mümtehine, 12)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in torunları arasında adaletle muamelede bulunduğuna dair şu örnek verilebilir: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Fâtıma'nın (r.anha) evine gitmişti. Hz. Hüseyin içecek bir şey istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir koyun sağmaya yönelmişti. O zaman Hz. Hasan yanına gelmiş, ama Rasulüllah (s.a.s.) sağdığını ona vermemişti. Bunun üzerine Hz. Fâtıma, Hz. Hüseyin'i mi daha çok sevdiğini sorduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Hayır, o ondan önce içecek istemişti!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 101) Tabiatıyla bu bütün çocukları aynı derecede sevdiğini ifade etmez. Bazı çocukları diğerlerinden daha çok sevdiğini belirten haberler vardır. Bunda ilk çocuk olma, o esnadaki en küçük çocuk olma, bazı kabiliyetlere sahip olma gibi sebepler etkili olmuştur. Nitekim Allah Rasulü (s.a.s.) kendisine hediye gelen bir gerdanlığı; "Bunu ailemden en çok sevdiğime vereceğim!" demiş, sonra onu torunu Ümâme (r.anha)'ye vermişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,101) Muhtemeldir ki, her halde bu olayın meydana geldiği zamanda Ümâme (r.anha) ailenin en küçüğüydü.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunlarına muamelesi hakkında söylenen hususları, onların Hz. Peygamberle (s.a.s.) alâkalı hatıraları da teyid etmektedir: Hz. Hasan (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.s.) aklında 5 vakit namazın kaldığını (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 200) ayrıca ondan zekât hurmalarıyla ilgili olayı, “Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüpheye düşürmeyen şeye bak! Şüphesiz doğru söylemek gönül rahatlığı (verir), yalan söylemek ise şüphe (doğurur).” hadisini (Nesâî, Eşribe, 50; Dârimî, Büyü, 2) ve öğrettiği bir duayı hatırladığını bildirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunlarının hayatları boyunca sergiledikleri tavır ve hareketlerinde onların Rasulüllah (s.a.s.)’dan aldıkları etkilerin, kazandıkları bakış açılarının izlerini ve tezahürlerini bulmak da mümkündür. Netice olarak şunu diyebiliriz Hz. Peygamber (s.a.s.) örnek bir dede olarak torunlarıyla çok yakından ilgilenmiş, onlara sevgi, anlayış ve sorumlulukla yaklaşmış, şefkatle muamele etmiştir. Onun münasebetlerindeki esas nokta sevgi ile ilgilenmektir. Böylece Rasul-i Ekrem (s.a.s.) babalığının yanı sıra dedelik hususlarında da ümmetine güzel bir nümûne-i imtisal olmuştur.
Kaynaklar
Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, (çev. Komisyon), I-VI, İstanbul 1996; Ağca, Hüseyin, Ailede Eğitim, Ankara 1998; Aydınlı, Abdullah, “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Terbiyesinde Yetişen Çocuklar”, İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu Kitabı, İstanbul ts.; Canan, İbrahim, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, Ankara 1980; “İslâm’da Aile Terbiyesi”, İslam’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu 2, İstanbul 1996; Çamdibi, Mahmud, “Ailede Çocuğun Ahlâki Terbiyesi”, İslam’da Aile ve ÇocukTerbiyesi Sempozyumu 2, İstanbul 1996; Dodurgalı, Abdurrahman, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, İstanbul 1996; Hökelekli, Hayati, “Hz. Peygamber’in Çocuklara ve Gençlere Yaklaşımı”, Hz. Muhammed ve Gençlik, Ankara 1995; “Gençlik ve Din”, Gençlik Din ve Değerler Psikolojisi (ed. Hayati Hökelekli), İstanbul 2006; Öcal, Mustafa, “Hz. Peygamber’in Çocuk Eğitimindeki Metodu”, Hz. Muhammed ve Gençlik, Ankara 1995.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün çocuklara karşı gösterdiği emsalsiz sevgi, şefkat ve merhameti özellikle onun kendi torunları ile ilgili haberlerde bulmamız mümkündür. Onun en büyük kızı Zeyneb (r.anha), Ebu'l-As (r.a.) ile evlenmiş ve ondan iki çocuğu olmuştur ki, bunlar Ali ve Ümâme’dir. Ali’nin küçük yaşta öldüğü anlaşılıyor. Ümâme (r.anha) ise önce Hz. Ali (r.a.) ile, ondan sonra da Muğire b. Nevfel (r.a.) ile evlenmişti. Bir rivayete göre onun Muğire (r.a.)'den Yahya isimli bir çocuğu olmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in nesli çocuklarından sadece Hz. Fâtıma (r.anha)'dan, onun da, oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'den devam etmiştir. Allah Rasulü (s.a.s.)’nün torunu Hz. Hasan'dan gelen nesline “şerif”, Hz. Hüseyin'den gelen nesline “seyyid” denmiş ve tarih boyunca bu soylar bütün Müslümanların saygı ve sevgilerine mazhar olmuşlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in torunlarından bir kısmı hakkında, onlarla ilgili değişik olayları anlatan birçok haber vardır. Bunlarda bir dedenin torunlarına ilgisinin, onlara karşı sevgi ve alakasının muazzam örneklerini bulmak mümkündür.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in çocuklara alâkası doğumdan itibaren başlar. O, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, onlara isim verir, önceden kötü isim takılmışsa değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Meselâ Hz. Hasan doğduğunda iki kulağına “ezan” okumuştu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 114) Torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Muhassin'e başta konulan Harb ismini hoş bulmamış ve onları mezkûr isimlerle değiştirmişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 98, 118)
Hz. Peygamber (s.a.s.) torunlarını evde bazen sırtına, bazen karnının üzerine alıp eğlendirdiği rivayet edilir. Hatta zaman zaman camide namaz kıldırırken bile çocuklar onun omzunda veya sırtında olurlardı. Mesela Hz. Zeyneb'den kız torunu Ümâme bu çocuklardan biridir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, IV, 125) Hz. Peygamber (s.a.s.) onu namazda omzuna alır, rüküâ gittiğinde yere bırakır, kalktığında tekrar omzuna alırdı. (Buhârî, Salât, 106; Müslim, Mesâcid, 41) Bazen Rasul-i Ekrem (s.a.s.) secdeye gidince Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de gelip sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere bırakırdı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum, namaz bitene kadar bu şekilde devam ederdi. Namaz bitince ise Rasulüllah (s.a.s.) onları hiç kızmaksızın alıp dizlerine oturturdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 513). Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) secdedeyken sırtına Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin binince, ininceye kadar secdeyi uzatmıştı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 494; Nesâî, Tatbik, 82) Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) zekât hurmalarını dağıtırken Hz. Hasan kucağında bulunuyordu. Dağıtma işi bitince onu omzuna almıştı. (Müsned, II, 279) Sahabeden Berâ (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in omzunda Hz. Hasan olduğu halde; “Allah'ım, doğrusu ben bunu seviyorum. Onu sen de sev” dediğini rivayet eder. (Buhârî, Fedâilu'l-Ashab 22) Çocuklar bineğinin üzerinde de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanındadırlar. Mekke'nin fethinde şehre girerken Hz. Zeyneb'den torunu Ali onun terkisinde bulunuyordu. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, IV, 126)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.) torunlarına olan sevgisini, alâkasını her yerde, her fırsatta gösterirdi. Nitekim bir gün bir omzunda Hz. Hasan, diğerinde Hz. Hüseyin olduğu ve sırasıyla onları öperken sahabenin yanına gelmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 440)
Ebû Hureyre (r.a.) bir gün Allah'ın Rasulü (s.a.s.) ile dışarı çıktıklarını ve Fâtıma (r.anha)'nın evine geldiklerinde Peygamber (s.a.s.)’in Hasan (r.a.)'ı kastederek “Küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu ve Hasan (r.a.)'ın geldiğini, kucaklaştıkları sırada Allah'ın Rasulü (s.a.s.)’nün: “Ey Allah'ım! Ben onu seviyorum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni niyaz ediyorum” buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17) Üsâme b. Zeyd (r.a.)'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hasan (r.a.)'ı ve onu alır: “Ey Allah'ım!, onları sevdiğim için, onları sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ederdi. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17; Tirmizî, Menâkıb, 31) Bir başka rivayette Üsâme b. Zeyd (r.a.) Rasulüllah (s.a.s.)’ın kendisini ve Hasan (r.a.)'ı dizlerine aldığını bir dizine kendisi ve bir dizine Hasan (r.a.)'ı oturttuğunu ve “Ey Allah'ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyorum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini söylemiştir. (Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17) Yine Üsâme b. Zeyd (r.a.) şöyle der: “Bir gece bir işim için gittiğimde, Peygamber (s.a.s.) dışarıya elbisesinin içinde bir şeyle çıktı. Ben, ona işimden bahsetmeyi bitirdiğimde, elbisesinin içinde ne olduğunu sorunca elbisesini açtığında Hasan ile Hüseyin'i gördüm. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bunlar benim oğullarım, benim kızımın oğulları! Ey Allah'ım ben onları seviyorum, senin de onları ve onları sevenleri sevmeni niyaz ediyorum.” (Buhârî, Menâkıb, 27; Tirmizî, Menâkıb, 31) Benzer bir olay Hz. Hüseyin için de gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir davete giderken yolda Hz. Hüseyin'i oynarken görünce öne çıkıp ellerini açmış ve Hz. Hüseyin'i tutup öpmüştür. (İbn Mâce, Mukaddime, 11)
Rivayete göre Rasulüllah (s.a.s.) mescidde insanlara hitap ederken torunları Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) gömlekleri içinde düşe kalka yürüyerek yanlarına geldiler. Rasul-i Ekrem (s.a.s.) minberden indi, onları kaldırdı, ardından da şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ malınız ve evlâtlarınız birer fitnedir" diyerek hakikati buyurmuştur: Şu iki çocuğun düşe kalka yürüyüşlerine baktım ve vaazımı kesip onları yukarı almaktan kendimi alıkoyamadım.” (İbn Mâce, Libâs, 20; Tirmizî, Menâkıb, 30; Ebû Dâvûd, Salât, 17; Nesâî, Cuma, 30) İbn Abbâs rivayet etmiştir: Rasulüllah (s.a.s.) Hasan'ı omuzlarında taşırken sahâbeden biri Hasan (r.a.)'a “Bindiğin binek ne güzel binektir.” dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine “Ve sürücüsü ne güzel sürücüdür.” cevabını vermiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 31)
Hz. Ebû Bekir (r.a.) Allah'ın Rasulü (s.a.s.)’nü yanında Hasan (r.a.)’la birlikte minberde gördü. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir insanlara, bir de ona bakıyor ve şöyle diyordu: “Bu benim oğlum bir liderdir ve Allah'ın, iki büyük Müslüman fırkayı onun vasıtası ile uzlaştırması umulur.” (Buhârî, Menâkıb, 27; Nesaî, Cuma, 17) Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet ediyor: “Rasulüllah’a ehli-beytinden en sevgili olanın kim olduğu sorulduğunda “Hasan ve Hüseyin” diye cevaplamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Fâtıma (r.anha)'ya "Oğullarımı bana çağır, onları kucaklayayım." diyordu. Rasulüllah (s.a.s.)’ın “Hüseyin bana, ben Hüseyin'e aitim. Hüseyin'i seveni Allah sevsin.” buyurduğu rivayet edilmiştir. (Buhârî, Fedâil, 18-22; Müslim, Fedâil, 32, 56, 58-61, 67; Tirmizî, Menâkıb, 31; İbn Mâce, Mukaddime, 27)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu sevgi tezahürleri Arap kabile reislerinin garibine gitmiştir. Nitekim onlardan biri olan Akra' b. Habis Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Hz. Hasan'ı öperken görünce “Doğrusu benim 10 çocuğum var, hiçbirini öpmemişimdir!” dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) ona şöyle mukabelede bulunmuştur: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” (Müslim, Fedâil, 65)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in torunlarıyla münasebetinde dikkat çeken bir husus da, onlar arasında ayrım yapmamaya, onlara eşit davranmaya özen göstermesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) çocuklara, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit davranılması gerektiğini öğretmiştir. İslâm öncesi Arap toplumunda uzun süredir yerleşmiş bulunan kız çocuklarına karşı olumsuz tavırları değiştirmek için kız çocuklarına özel ilgi göstermiştir. Bu hususta “kim ki iki kız çocuğu erginlik çağına vardıktan sonra yanında kaldıkları veya o kimse onların yanında kaldığı sürece onlara iyi davranıp ihsanda bulunursa kızları onu cennete dâhil ederler (yâni o kimse kızlarına ettiği iyilik sayesinde cennetlik olur.)” buyurmuştur. (İbn Mâce, Edeb, 3) Bu hususta Hz. Âişe (r.a.)’den şöyle bir rivayet gelmiştir: Rasulüllah (s.a.s.) buyurdu ki: “Eğer bir kimse kızlara değer verdiğinden dolayı eziyet görürse ve onlara iyi davranırsa onlar cehennem'e karşı perde olurlar.” (Buhârî, Edeb, 18) Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in bunlardan başka kız çocuklarını güzelce ve özenle yetiştirenlere Allah'ın büyük mükâfat vereceğini belirten pek çok hadisi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İslam'la müşerref olan kadınlardan biat alırken, biatın bir şartının da “çocuklarını öldürmeyecekleri”nin olduğu bilinmektedir. (Mümtehine, 12)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in torunları arasında adaletle muamelede bulunduğuna dair şu örnek verilebilir: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Fâtıma'nın (r.anha) evine gitmişti. Hz. Hüseyin içecek bir şey istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir koyun sağmaya yönelmişti. O zaman Hz. Hasan yanına gelmiş, ama Rasulüllah (s.a.s.) sağdığını ona vermemişti. Bunun üzerine Hz. Fâtıma, Hz. Hüseyin'i mi daha çok sevdiğini sorduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Hayır, o ondan önce içecek istemişti!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 101) Tabiatıyla bu bütün çocukları aynı derecede sevdiğini ifade etmez. Bazı çocukları diğerlerinden daha çok sevdiğini belirten haberler vardır. Bunda ilk çocuk olma, o esnadaki en küçük çocuk olma, bazı kabiliyetlere sahip olma gibi sebepler etkili olmuştur. Nitekim Allah Rasulü (s.a.s.) kendisine hediye gelen bir gerdanlığı; "Bunu ailemden en çok sevdiğime vereceğim!" demiş, sonra onu torunu Ümâme (r.anha)'ye vermişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,101) Muhtemeldir ki, her halde bu olayın meydana geldiği zamanda Ümâme (r.anha) ailenin en küçüğüydü.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunlarına muamelesi hakkında söylenen hususları, onların Hz. Peygamberle (s.a.s.) alâkalı hatıraları da teyid etmektedir: Hz. Hasan (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.s.) aklında 5 vakit namazın kaldığını (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 200) ayrıca ondan zekât hurmalarıyla ilgili olayı, “Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüpheye düşürmeyen şeye bak! Şüphesiz doğru söylemek gönül rahatlığı (verir), yalan söylemek ise şüphe (doğurur).” hadisini (Nesâî, Eşribe, 50; Dârimî, Büyü, 2) ve öğrettiği bir duayı hatırladığını bildirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunlarının hayatları boyunca sergiledikleri tavır ve hareketlerinde onların Rasulüllah (s.a.s.)’dan aldıkları etkilerin, kazandıkları bakış açılarının izlerini ve tezahürlerini bulmak da mümkündür. Netice olarak şunu diyebiliriz Hz. Peygamber (s.a.s.) örnek bir dede olarak torunlarıyla çok yakından ilgilenmiş, onlara sevgi, anlayış ve sorumlulukla yaklaşmış, şefkatle muamele etmiştir. Onun münasebetlerindeki esas nokta sevgi ile ilgilenmektir. Böylece Rasul-i Ekrem (s.a.s.) babalığının yanı sıra dedelik hususlarında da ümmetine güzel bir nümûne-i imtisal olmuştur.
Kaynaklar
Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, (çev. Komisyon), I-VI, İstanbul 1996; Ağca, Hüseyin, Ailede Eğitim, Ankara 1998; Aydınlı, Abdullah, “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Terbiyesinde Yetişen Çocuklar”, İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu Kitabı, İstanbul ts.; Canan, İbrahim, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, Ankara 1980; “İslâm’da Aile Terbiyesi”, İslam’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu 2, İstanbul 1996; Çamdibi, Mahmud, “Ailede Çocuğun Ahlâki Terbiyesi”, İslam’da Aile ve ÇocukTerbiyesi Sempozyumu 2, İstanbul 1996; Dodurgalı, Abdurrahman, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, İstanbul 1996; Hökelekli, Hayati, “Hz. Peygamber’in Çocuklara ve Gençlere Yaklaşımı”, Hz. Muhammed ve Gençlik, Ankara 1995; “Gençlik ve Din”, Gençlik Din ve Değerler Psikolojisi (ed. Hayati Hökelekli), İstanbul 2006; Öcal, Mustafa, “Hz. Peygamber’in Çocuk Eğitimindeki Metodu”, Hz. Muhammed ve Gençlik, Ankara 1995.
6 Ocak 2011 Perşembe
Kaza namazı kılınmaz mı?
http://sabrikontek.azbuz.com :} Tembellikle kılınmayan namazları kaza etmek gerekmez) demek dini yıkmak olur. O zaman hiç kimse, hiçbir farzı yapmaz. Nasıl olsa, tevbe ile bu iş hallediliyor diye namaz kılmaz, zekât vermez, hacca gitmez, oruç tutmaz, sonunda da tevbe edip kurtulur. Böylece reformcu da muradına kavuşur.
Namazları vaktinde kılmak farz olduğu gibi, vaktinde kılınmayanı kaza etmek de farzdır. Bu husus, bütün fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Birkaçı şöyledir:
1- Farz namazı, özürsüz vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, yalnız kaza edince affolmaz. Kaza ettikten sonra, ayrıca tevbe veya haccetmek de gerekir. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza kılmadan, tevbe edince, terk günahı affolmadığı gibi, geciktirme günahı da affolmaz, çünkü tevbenin kabul olması için, günahı terk etmek şarttır. (Dürr-ül-muhtar)
2- Tembellikle kılınmayan namazlar için tevbe etmek ve bu farz namazları hemen kaza etmek lazımdır. Kazayı geciktirmek de ayrıca büyük günah olur. (Berika)
3- Özürsüz de olsa, farz namazı terk edenin, bunu kaza etmesi şarttır. (Halebî)
4- Unutarak veya kasten kılınmayan her farz namazı kaza etmek farzdır. (Hindiyye)
5- Özürlü, özürsüz kılınmayan farz namazların kazası farzdır. (Mezahib-i Erbaa)
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Farz namaz borcu olanın, nafile namaz kılması, hamile kadına benzer. Doğumu yaklaşırken çocuğu düşürür. Artık bu kadına hamile de, ana da denmez. Kaza borcu olan kimse de böyle olup, farz namazlarını kaza etmedikçe Allahü teâlâ onun nafile namazlarını kabul etmez.) [Fütuh-ul-gayb]
Namazları vaktinde kılmak farz olduğu gibi, vaktinde kılınmayanı kaza etmek de farzdır. Bu husus, bütün fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Birkaçı şöyledir:
1- Farz namazı, özürsüz vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, yalnız kaza edince affolmaz. Kaza ettikten sonra, ayrıca tevbe veya haccetmek de gerekir. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza kılmadan, tevbe edince, terk günahı affolmadığı gibi, geciktirme günahı da affolmaz, çünkü tevbenin kabul olması için, günahı terk etmek şarttır. (Dürr-ül-muhtar)
2- Tembellikle kılınmayan namazlar için tevbe etmek ve bu farz namazları hemen kaza etmek lazımdır. Kazayı geciktirmek de ayrıca büyük günah olur. (Berika)
3- Özürsüz de olsa, farz namazı terk edenin, bunu kaza etmesi şarttır. (Halebî)
4- Unutarak veya kasten kılınmayan her farz namazı kaza etmek farzdır. (Hindiyye)
5- Özürlü, özürsüz kılınmayan farz namazların kazası farzdır. (Mezahib-i Erbaa)
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Farz namaz borcu olanın, nafile namaz kılması, hamile kadına benzer. Doğumu yaklaşırken çocuğu düşürür. Artık bu kadına hamile de, ana da denmez. Kaza borcu olan kimse de böyle olup, farz namazlarını kaza etmedikçe Allahü teâlâ onun nafile namazlarını kabul etmez.) [Fütuh-ul-gayb]
5 Ocak 2011 Çarşamba
Fatih Sultan Mehmed ve İlim
http://sabrikontek.azbuz.com :}14. asrın başlarında Söğüt'te Anadolu'nun en küçük ve mütevazı beyliği olarak kurulan Osmanoğulları iki yüzyıl sonra üç kıtaya hâkim bir cihan devleti olmayı başarmıştı.
Beylikten devlete uzanan bu süreçte, Osmanlı sultanları, kendisinden evvelki Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi bir yandan sınırlarını genişletirken, diğer yandan da ilmî ve kültürel faaliyetlere önem vermişlerdi. Osmanlı sultanları, devletin devam ve bekâsının ancak bu sayede mümkün olacağının şuurundaydı. İlk defa Sultan Orhan döneminde başlayan ve 1. Murad, Yıldırım Bayezid, özellikle de 2. Murad dönemlerinde kurulmuş olan eğitim kurumları bu anlayışın tezahürüydü.
Yükselme döneminin bânisi Sultan 2. Mehmed dönemine gelindiğinde eğitim ve kültür faaliyetlerinde zirveye ulaşılmış; devletin yeni merkezi İstanbul, Doğulu ve Batılı âlimlerin akın ettiği bir kültür merkezi hâlini almıştı. Fatih Sultan Mehmed'in gösterdiği şahsî alâkanın ve kurduğu eğitim kurumlarının tesiriyle müspet bilimler, matematik ve astronomi, felsefî ve ilmî düşünce gelişmişti. Bu çalışmaları ile Fatih, Osmanlı maarif teşkilâtının temellerini atmıştı.
Fatih'in yetişme şekli
Sultan 2. Murad, oğlu Şehzâde Mehmed'in yetişmesine büyük bir özen göstermiş ve devrin en meşhur hocalarını onun eğitimiyle görevlendirmişti. Manisa'ya sancak beyi olarak gönderilen şehzâdenin yanında başta Akşemseddin ve Molla Gürani olmak üzere ilim, irfan, hikmet ve sanat erbabından oluşan seçkin bir hoca kadrosu vardı.
Sultan 2. Mehmed şehzâdelik döneminde hocaların refakatinde bilgisini genişletmiş, felsefe ve matematik okumuş, Arapça ve Farsçayı ana dili gibi öğrenmişti. Aynı zamanda Lâtince, Yunanca, Sırpça öğrenmiş; tarih, coğrafya ve askerlik bilgisini de fevkalâde ilerletmiş; bir yandan da dünya cihangirlerinin hayatlarını dikkatle tetkik ederek her birinin doğru ve yanlış taraflarını anlamaya çalışmıştı.
Fatih ve Akşemseddin
Şehzâde Mehmed'in etrafını kuşatan irfan halkasının merkezinde şüphesiz Akşemseddin yer almaktaydı. Akşemseddin, Sultan Mehmed gibi son derece aksiyoner bir devlet adamını enfüsî düşüncelere yönlendirmiş ve onu İstanbul'un fethinden sonra onunla dergâha kapanmayı isteyecek kadar bir ruh enginliğine kavuşmasını sağlamıştı.
Sultan, hocasına duyduğu tahassüs ve heyecandan, bir gün yine ulemâdan olan veziri Mahmud Paşa'ya; "Bu pîre hürmetim ihtiyarsızdır. Yanında heyecanlanırım, ellerim titrer. Diğer şeyhler ise benim yanıma gelince heyecandan elleri titrer." diyecektir.
İstanbul'un fethini müteakip, duyduğu haz ve süruru izah ederken de devlet erkânına şunları söylemiştir: "Bu ferah ki, bende görürsünüz, yalnız bu kale fethine değildir. Akşemseddin gibi bir azizin benim zamanımda olduğuna sevinirim."
Fatih ve ilim
Hayatı boyunca ilme ve âlimlere çok değer veren Fatih'in sarayı ilmî müzakere ve sohbetlerin yapıldığı bir akademi gibiydi. Huzurunda âlimler rahatça oturup konuşabilirken, vezir-i âzam dâhil bütün devlet adamları ayakta beklerdi. Çok defa reisü'l-ulema sıfatıyla Molla Hüsrev'in başkanlık ettiği toplantılara Fatih'in başında ulemâ sarığı, sırtında da "binişi"yle (âlimlere mahsus kıyafet) iştirak ettiği bilinmektedir.
Fatih ayrıca İstanbul'a Doğulu ve Batılı âlimleri davet etmiş, bu hususta hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştı. Nitekim 15. yüzyılın en büyük astronomi ve matematikçisi olan büyük âlim Ali Kuşçu'yu İstanbul'a davet etmiş ve kendisini 200 akça yevmiye ile Ayasofya Medresesi'nde müderris olarak vazifelendirmişti. Hâlbuki o devirde kıdemli bir müderrisin yevmiyesi 50 akçeydi. Fatih, Batılı bilim adamlarıyla da ilgilenmekteydi. Bu bilginlerden Filozof Amirutzes ile İtalyan arkeologu Anconalı Cyriacus, ünlü ressam Gentili Bellini davet edilenler arasındaydı.
İstanbul'un fethiyle Bizanslı bilginlerin burayı terk ederek İtalya'ya gittikleri ve burada Rönesans'ın başlangıcına önderlik ettikleri söylenmektedir. Aksine Fatih'in gayretleri ile İstanbul'un ilim adamları için çok cazip bir ortam hâline geldiği görülmektedir.
Fatih'in eğitim komisyonu ve eğitim kurumları
Fetihten sonra devletin merkezi hâline getirilen İstanbul, Fatih tarafından yürütülen eğitim faaliyetleri neticesinde eğitimin de merkezi hâline gelmişti. Fatih Sultan Mehmed, eğitim faaliyetlerine yön vermek maksadıyla, Sadrazam Mahmud Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu'dan oluşan bir eğitim komisyonu kurmuştu. Bu komisyonunun çalışmaları neticesinde Ayasofya Medresesi ve Sahn-ı Seman Medreseleri açılmıştı. Bu komisyon ayrıca "Kanun-ı Talebe-i Ulûm" adlı bir kanunnâme hazırlamıştı. Bu kanunnâme ile eğitim ve medreseler belirli bir sisteme kavuşturulmuştu.
Sahn-ı Seman Medreseleri
Fatih, fethin hemen ardından İstanbul'daki sekiz kiliseyi medreseye çevirmiş ve devrin en ünlü âlimlerini buralara müderris tayin etmişti. Ancak buralarda düzenli ve verimli bir eğitim-öğretim yapmak mümkün değildi. İlme âşık olan Fatih, Osmanlı Devleti'ne yakışır, önemli, ciddî eğitim müesseseleri kurmak istiyordu. Bunların dışında, büyüyen ve gelişen Osmanlı Devleti'nin iyi öğrenim görmüş kimselere olan ihtiyacı her geçen gün artmaktaydı.
Fatih Sultan Mehmed bu maksatla 550 yılında yaptırılan ve harap durumda olan "Havariyyun Kilisesi"nin bulunduğu yere büyük bir külliye inşa ettirdi. Bu külliyede kendi adıyla anılan bir cami ve caminin doğu ve batı kısmında medreseler yer almaktaydı. Vakfiyesinde belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile anılan bu eğitim kurumu, yüksek tahsil veren sekiz medreseden ve bunlara talebe yetiştiren daha alt seviyede sekiz "tetimme" medresesinden oluşmaktaydı. Tetimmeler bugünkü lise tahsiline denk bir eğitim veriyordu. Külliyede ayrıca; müderris ve öğrencilerin faydalanması için bir kitaplık, sıbyan mektebi, darüşşifa, imaret, aşevi ve bir de misafirhane bulunmakta idi.
İstanbul'un ilk yükseköğretim kurumu olan Sahn-ı Seman Medreseleri, üniversite mânâsında Osmanlı tarihinde ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim müesseselerindendir. Rivayetlere göre Sahn-ı Seman'ın eğitim müfredatını, Vezir Mahmud Paşa ve Ali Kuşçu tertip etmişlerdir.
Ayasofya Medresesi
Fatih Sultan Mehmed camiye çevrilen Ayasofya'da ve Eyüp Camiî'nin yanında medreseler yaptırdı. Ayasofya Medresesi'nin ilk müderrisi Molla Hüsrev'dir. Molla Hüsrev derin ilmi sebebiyle büyük hürmet gördü. Danişmentler onu evinden alır, ata bindirir, kendileri yürüyerek medreseye getirirlerdi. Evine dönüş yine aynı şekilde olurdu. Ayasofya Medresesi, uzun yıllar Osmanlı bürokrasisine memur yetiştiren en meşhur medrese olarak önemini korumuştur.
Fatih ve talebeleri
Fatih, medreselerinden mezun olan öğrencileri takip ederdi. Bu maksatla onların adlarını, durumlarını, aldıkları görevleri yazdığı bir defteri vardı. Talebelere de çok ehemmiyet verir, geceleri geç vakit medreseleri dolaşır, onların çalışıp çalışmadığını teftiş ederek çalışkan olanları mükâfatlandırırdı. Bazen imtihan heyetlerine başkanlık ederdi.
Rivayete göre Fatih, medreselerinde kendisine bir oda istemişti. Müderrisler bu isteği incelemişler, "öğrenci veya müderris olmadığı" gerekçesiyle reddetmişlerdi. İsteği ancak müderrisler önünde başarılı bir imtihandan geçtikten sonra yerine getirildi.
Sıbyan Mektebi ve Kanunnâmesi
Fatih Sultan Mehmed, diğer eğitim kurumlarında olduğu gibi ilköğretim okullarında da düzenlemeler yapmış ve ilköğretim programı hazırlatmıştı. Bu programa göre, Eyüp ve Ayasofya Medreselerinde sıbyan mektebi öğretmeni yetiştirilecek ve bunlara klâsik medrese müfredatından ayrı bir program uygulanacaktı. Bu programda müzakere kuralları ve öğretim yöntemi gibi dersler bulunacak, fıkıh gibi medreselerin en temel ve zor dersleri yer almayacaktı.
Enderun Mektebi
Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir eğitim kurumu da saray okulu hüviyetinde olan ve devlet kademelerine eleman yetiştiren "Enderun Mektebi"dir. Sultan 2. Murad döneminde kurulduğu bilinen Enderun Mektebi, Fatih döneminde geliştirilmiştir. Daha önce hiçbir devlette misâline rastlanmayan Enderun Mektebi, Osmanlı Devleti'nin güç ve kudretini koruyan bir yönetici sınıfı yetiştirmek için kurulmuştu. Okul içinde, askerlik ve yöneticilik yanında güzel sanatlar bölümleri de yer almaktaydı. Enderun'dan birçok sanatçının yetişmiş olması bunun ispatıdır. Bu okul Tanzimat dönemine kadar faaliyetini sürdürmüştür.
Fatih'in kütüphaneleri
Eğitim kurumları kurmakla nâm salmış olan Sultan 2. Mehmed, açtığı kütüphanelerle de ünlenmişti. İstanbul'da 13 kütüphane kurduran sultan, Topkapı Sarayı'nda da bir kütüphane kurdurmuş, başına da Molla Lütfü'yü tayin etmişti. 1929 yılında Topkapı Sarayı'ndaki bu kütüphanede incelemeler yapan Alman Prof. Adolf Diesman, Lâtince, Yunanca, İtalyanca ve diğer yabancı dillerde yazılı 587 eser tespit etmiştir. Bu kütüphane karşısında heyecanlanan ve duygulanan Diesman, Fatih'e duyduğu hayranlığı şöylece ifade eder: "Dünya tarihinde bir dönüm noktası meydana getirmiş, Doğu ve Batı'nın kapısında durmuş, her iki âlemin kültürünü nefsinde toplamış bir insandı."
Fatih'in emriyle oluşturulan kütüphanede, Aristoteles, Homeros ve Hesiodos, Diogenes Laertios'un bazı eserlerinin de bulunduğu, farklı dillerde birçok eserin kütüphane koleksiyonu içinde yer aldığı bilinmektedir.
Netice
Fatih Sultan Mehmed döneminde sıbyan mekteplerinden başlayarak en elit eğitim kurumu olan Enderun Mektebi'ne kadar toplumun ihtiyacı olan bütün eğitim-öğretim kurumları belirli bir disiplin ve düzene sokulmuştu. Osmanlı medeniyetinin oluşmasındaki en mühim şahsiyetlerden biri olan Fatih Sultan Mehmed, eğitim müesseseleri kuran, onlarca kütüphaneyi halkın hizmetine sunan, Ali Kuşçu gibi âlimlerin yollarına altın döken, yedi dil bilen bir ilim ve irfan aşığı olarak tarihe geçmiştir.
Kaynaklar
- AKYÜZ, Yahya, 1994, Türk Eğitim Tarihi, Kültür Koleji Yayınları, İstanbul.
- İHSANOĞLU, Ekmeleddin, 1999, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Zaman Yayınları, İstanbul.
- YILDIZ, Hakkı Dursun, Büyük İslâm Tarihi, Cilt: 12, Çağ Yayınları, İstanbul.
- BALTACI, Cahit, 2005, 15 ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Medreseleri, 1. cilt, İFAV, İstanbul.
- KAZICI, Ziya, 2004, Osmanlı'da Eğitim Öğretim, Bilge Yayınları, İstanbul.
- AYVERDİ, Samiha, 1999, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul.
Beylikten devlete uzanan bu süreçte, Osmanlı sultanları, kendisinden evvelki Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi bir yandan sınırlarını genişletirken, diğer yandan da ilmî ve kültürel faaliyetlere önem vermişlerdi. Osmanlı sultanları, devletin devam ve bekâsının ancak bu sayede mümkün olacağının şuurundaydı. İlk defa Sultan Orhan döneminde başlayan ve 1. Murad, Yıldırım Bayezid, özellikle de 2. Murad dönemlerinde kurulmuş olan eğitim kurumları bu anlayışın tezahürüydü.
Yükselme döneminin bânisi Sultan 2. Mehmed dönemine gelindiğinde eğitim ve kültür faaliyetlerinde zirveye ulaşılmış; devletin yeni merkezi İstanbul, Doğulu ve Batılı âlimlerin akın ettiği bir kültür merkezi hâlini almıştı. Fatih Sultan Mehmed'in gösterdiği şahsî alâkanın ve kurduğu eğitim kurumlarının tesiriyle müspet bilimler, matematik ve astronomi, felsefî ve ilmî düşünce gelişmişti. Bu çalışmaları ile Fatih, Osmanlı maarif teşkilâtının temellerini atmıştı.
Fatih'in yetişme şekli
Sultan 2. Murad, oğlu Şehzâde Mehmed'in yetişmesine büyük bir özen göstermiş ve devrin en meşhur hocalarını onun eğitimiyle görevlendirmişti. Manisa'ya sancak beyi olarak gönderilen şehzâdenin yanında başta Akşemseddin ve Molla Gürani olmak üzere ilim, irfan, hikmet ve sanat erbabından oluşan seçkin bir hoca kadrosu vardı.
Sultan 2. Mehmed şehzâdelik döneminde hocaların refakatinde bilgisini genişletmiş, felsefe ve matematik okumuş, Arapça ve Farsçayı ana dili gibi öğrenmişti. Aynı zamanda Lâtince, Yunanca, Sırpça öğrenmiş; tarih, coğrafya ve askerlik bilgisini de fevkalâde ilerletmiş; bir yandan da dünya cihangirlerinin hayatlarını dikkatle tetkik ederek her birinin doğru ve yanlış taraflarını anlamaya çalışmıştı.
Fatih ve Akşemseddin
Şehzâde Mehmed'in etrafını kuşatan irfan halkasının merkezinde şüphesiz Akşemseddin yer almaktaydı. Akşemseddin, Sultan Mehmed gibi son derece aksiyoner bir devlet adamını enfüsî düşüncelere yönlendirmiş ve onu İstanbul'un fethinden sonra onunla dergâha kapanmayı isteyecek kadar bir ruh enginliğine kavuşmasını sağlamıştı.
Sultan, hocasına duyduğu tahassüs ve heyecandan, bir gün yine ulemâdan olan veziri Mahmud Paşa'ya; "Bu pîre hürmetim ihtiyarsızdır. Yanında heyecanlanırım, ellerim titrer. Diğer şeyhler ise benim yanıma gelince heyecandan elleri titrer." diyecektir.
İstanbul'un fethini müteakip, duyduğu haz ve süruru izah ederken de devlet erkânına şunları söylemiştir: "Bu ferah ki, bende görürsünüz, yalnız bu kale fethine değildir. Akşemseddin gibi bir azizin benim zamanımda olduğuna sevinirim."
Fatih ve ilim
Hayatı boyunca ilme ve âlimlere çok değer veren Fatih'in sarayı ilmî müzakere ve sohbetlerin yapıldığı bir akademi gibiydi. Huzurunda âlimler rahatça oturup konuşabilirken, vezir-i âzam dâhil bütün devlet adamları ayakta beklerdi. Çok defa reisü'l-ulema sıfatıyla Molla Hüsrev'in başkanlık ettiği toplantılara Fatih'in başında ulemâ sarığı, sırtında da "binişi"yle (âlimlere mahsus kıyafet) iştirak ettiği bilinmektedir.
Fatih ayrıca İstanbul'a Doğulu ve Batılı âlimleri davet etmiş, bu hususta hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştı. Nitekim 15. yüzyılın en büyük astronomi ve matematikçisi olan büyük âlim Ali Kuşçu'yu İstanbul'a davet etmiş ve kendisini 200 akça yevmiye ile Ayasofya Medresesi'nde müderris olarak vazifelendirmişti. Hâlbuki o devirde kıdemli bir müderrisin yevmiyesi 50 akçeydi. Fatih, Batılı bilim adamlarıyla da ilgilenmekteydi. Bu bilginlerden Filozof Amirutzes ile İtalyan arkeologu Anconalı Cyriacus, ünlü ressam Gentili Bellini davet edilenler arasındaydı.
İstanbul'un fethiyle Bizanslı bilginlerin burayı terk ederek İtalya'ya gittikleri ve burada Rönesans'ın başlangıcına önderlik ettikleri söylenmektedir. Aksine Fatih'in gayretleri ile İstanbul'un ilim adamları için çok cazip bir ortam hâline geldiği görülmektedir.
Fatih'in eğitim komisyonu ve eğitim kurumları
Fetihten sonra devletin merkezi hâline getirilen İstanbul, Fatih tarafından yürütülen eğitim faaliyetleri neticesinde eğitimin de merkezi hâline gelmişti. Fatih Sultan Mehmed, eğitim faaliyetlerine yön vermek maksadıyla, Sadrazam Mahmud Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu'dan oluşan bir eğitim komisyonu kurmuştu. Bu komisyonunun çalışmaları neticesinde Ayasofya Medresesi ve Sahn-ı Seman Medreseleri açılmıştı. Bu komisyon ayrıca "Kanun-ı Talebe-i Ulûm" adlı bir kanunnâme hazırlamıştı. Bu kanunnâme ile eğitim ve medreseler belirli bir sisteme kavuşturulmuştu.
Sahn-ı Seman Medreseleri
Fatih, fethin hemen ardından İstanbul'daki sekiz kiliseyi medreseye çevirmiş ve devrin en ünlü âlimlerini buralara müderris tayin etmişti. Ancak buralarda düzenli ve verimli bir eğitim-öğretim yapmak mümkün değildi. İlme âşık olan Fatih, Osmanlı Devleti'ne yakışır, önemli, ciddî eğitim müesseseleri kurmak istiyordu. Bunların dışında, büyüyen ve gelişen Osmanlı Devleti'nin iyi öğrenim görmüş kimselere olan ihtiyacı her geçen gün artmaktaydı.
Fatih Sultan Mehmed bu maksatla 550 yılında yaptırılan ve harap durumda olan "Havariyyun Kilisesi"nin bulunduğu yere büyük bir külliye inşa ettirdi. Bu külliyede kendi adıyla anılan bir cami ve caminin doğu ve batı kısmında medreseler yer almaktaydı. Vakfiyesinde belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile anılan bu eğitim kurumu, yüksek tahsil veren sekiz medreseden ve bunlara talebe yetiştiren daha alt seviyede sekiz "tetimme" medresesinden oluşmaktaydı. Tetimmeler bugünkü lise tahsiline denk bir eğitim veriyordu. Külliyede ayrıca; müderris ve öğrencilerin faydalanması için bir kitaplık, sıbyan mektebi, darüşşifa, imaret, aşevi ve bir de misafirhane bulunmakta idi.
İstanbul'un ilk yükseköğretim kurumu olan Sahn-ı Seman Medreseleri, üniversite mânâsında Osmanlı tarihinde ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim müesseselerindendir. Rivayetlere göre Sahn-ı Seman'ın eğitim müfredatını, Vezir Mahmud Paşa ve Ali Kuşçu tertip etmişlerdir.
Ayasofya Medresesi
Fatih Sultan Mehmed camiye çevrilen Ayasofya'da ve Eyüp Camiî'nin yanında medreseler yaptırdı. Ayasofya Medresesi'nin ilk müderrisi Molla Hüsrev'dir. Molla Hüsrev derin ilmi sebebiyle büyük hürmet gördü. Danişmentler onu evinden alır, ata bindirir, kendileri yürüyerek medreseye getirirlerdi. Evine dönüş yine aynı şekilde olurdu. Ayasofya Medresesi, uzun yıllar Osmanlı bürokrasisine memur yetiştiren en meşhur medrese olarak önemini korumuştur.
Fatih ve talebeleri
Fatih, medreselerinden mezun olan öğrencileri takip ederdi. Bu maksatla onların adlarını, durumlarını, aldıkları görevleri yazdığı bir defteri vardı. Talebelere de çok ehemmiyet verir, geceleri geç vakit medreseleri dolaşır, onların çalışıp çalışmadığını teftiş ederek çalışkan olanları mükâfatlandırırdı. Bazen imtihan heyetlerine başkanlık ederdi.
Rivayete göre Fatih, medreselerinde kendisine bir oda istemişti. Müderrisler bu isteği incelemişler, "öğrenci veya müderris olmadığı" gerekçesiyle reddetmişlerdi. İsteği ancak müderrisler önünde başarılı bir imtihandan geçtikten sonra yerine getirildi.
Sıbyan Mektebi ve Kanunnâmesi
Fatih Sultan Mehmed, diğer eğitim kurumlarında olduğu gibi ilköğretim okullarında da düzenlemeler yapmış ve ilköğretim programı hazırlatmıştı. Bu programa göre, Eyüp ve Ayasofya Medreselerinde sıbyan mektebi öğretmeni yetiştirilecek ve bunlara klâsik medrese müfredatından ayrı bir program uygulanacaktı. Bu programda müzakere kuralları ve öğretim yöntemi gibi dersler bulunacak, fıkıh gibi medreselerin en temel ve zor dersleri yer almayacaktı.
Enderun Mektebi
Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir eğitim kurumu da saray okulu hüviyetinde olan ve devlet kademelerine eleman yetiştiren "Enderun Mektebi"dir. Sultan 2. Murad döneminde kurulduğu bilinen Enderun Mektebi, Fatih döneminde geliştirilmiştir. Daha önce hiçbir devlette misâline rastlanmayan Enderun Mektebi, Osmanlı Devleti'nin güç ve kudretini koruyan bir yönetici sınıfı yetiştirmek için kurulmuştu. Okul içinde, askerlik ve yöneticilik yanında güzel sanatlar bölümleri de yer almaktaydı. Enderun'dan birçok sanatçının yetişmiş olması bunun ispatıdır. Bu okul Tanzimat dönemine kadar faaliyetini sürdürmüştür.
Fatih'in kütüphaneleri
Eğitim kurumları kurmakla nâm salmış olan Sultan 2. Mehmed, açtığı kütüphanelerle de ünlenmişti. İstanbul'da 13 kütüphane kurduran sultan, Topkapı Sarayı'nda da bir kütüphane kurdurmuş, başına da Molla Lütfü'yü tayin etmişti. 1929 yılında Topkapı Sarayı'ndaki bu kütüphanede incelemeler yapan Alman Prof. Adolf Diesman, Lâtince, Yunanca, İtalyanca ve diğer yabancı dillerde yazılı 587 eser tespit etmiştir. Bu kütüphane karşısında heyecanlanan ve duygulanan Diesman, Fatih'e duyduğu hayranlığı şöylece ifade eder: "Dünya tarihinde bir dönüm noktası meydana getirmiş, Doğu ve Batı'nın kapısında durmuş, her iki âlemin kültürünü nefsinde toplamış bir insandı."
Fatih'in emriyle oluşturulan kütüphanede, Aristoteles, Homeros ve Hesiodos, Diogenes Laertios'un bazı eserlerinin de bulunduğu, farklı dillerde birçok eserin kütüphane koleksiyonu içinde yer aldığı bilinmektedir.
Netice
Fatih Sultan Mehmed döneminde sıbyan mekteplerinden başlayarak en elit eğitim kurumu olan Enderun Mektebi'ne kadar toplumun ihtiyacı olan bütün eğitim-öğretim kurumları belirli bir disiplin ve düzene sokulmuştu. Osmanlı medeniyetinin oluşmasındaki en mühim şahsiyetlerden biri olan Fatih Sultan Mehmed, eğitim müesseseleri kuran, onlarca kütüphaneyi halkın hizmetine sunan, Ali Kuşçu gibi âlimlerin yollarına altın döken, yedi dil bilen bir ilim ve irfan aşığı olarak tarihe geçmiştir.
Kaynaklar
- AKYÜZ, Yahya, 1994, Türk Eğitim Tarihi, Kültür Koleji Yayınları, İstanbul.
- İHSANOĞLU, Ekmeleddin, 1999, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Zaman Yayınları, İstanbul.
- YILDIZ, Hakkı Dursun, Büyük İslâm Tarihi, Cilt: 12, Çağ Yayınları, İstanbul.
- BALTACI, Cahit, 2005, 15 ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Medreseleri, 1. cilt, İFAV, İstanbul.
- KAZICI, Ziya, 2004, Osmanlı'da Eğitim Öğretim, Bilge Yayınları, İstanbul.
- AYVERDİ, Samiha, 1999, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul.
6 Aralık 2010 Pazartesi
6 Aralık 2010 Hicri Yılbaşı Bu Gece 1432.yıl
http://sabrikontek.azbuz.com :}Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselam, miladi 571’de 20 Nisana rastlayan, Rebiulevvel ayının 12. Pazartesi sabahı, Mekke’de doğdu. 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine’nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih Müslümanların şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının 1. günü de, hicri [kameri] yılbaşı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir.
Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhicce ayının son günü ve Muharrem ayının birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur) buyuruldu.
İslamiyet’ten önce Araplar, Muharrem ayında savaşmak isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya koyarlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece, haram ay, Muharrem ayından bir sonraki ay olurdu.
(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allah’ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allah’ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.
Kur’an-ı kerimde bildirilen ve dinde kullanılan Arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur, çünkü mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir.
İslamiyet’te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yıl ile kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri, kameri aylara göre tespit edilir. Haccı Allahü teâlânın bildirdiği Zilhicce ayında yapmayıp da, miladi bir ayda, mesela Ocak ayında yapmak; orucu Ramazan ayında değil de, Şubat ayında tutmak, dini değiştirmek olur. Bütün mübarek geceler de kameri aylara göre tespit edilir.
Kıymet verilen dört aydan biri
Muharrem ayının, Zilkade, Zilhicce ve Receble beraber Kur'an-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biri olduğu bildirilmektedir. (Tevbe 36) Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cuma'dır.) [Deylemi]
(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allahü teâlânın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.) [Müslim]
(Nafile oruç tutacaksan Muharrem ayında tut, çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, o günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]
Nafile ibadetlerin sevabına kavuşabilmek için, Ehl-i sünnet itikadında olmak, haramlardan kaçıp günahlara tevbe etmek, farzları kusursuz yapmaya çalışmak, o ameli ibadet olarak yapmaya niyet etmek şarttır.
Yılbaşı duası
Sual: Aşağıda bildirilen duayı hicri yılbaşında okumakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Dua okumanın mahzuru olmaz. Bu duada, Allahü teâlâya hamd edilmekte, Peygamber efendimize, Eshabına ve Ehl-i beytine salat ve selam getirilmekte, yeni sene boyunca, şeytanın ve nefsimizin şerrinden Allahü teâlâya sığınılmaktadır. Duanın Latin harfleriyle yazılışı şöyledir:
(Elhamdülillâhi Rabbil-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Allahümme entel-ebediyyü'l-kadîm, el-hayyül-kerîm, el-hannân, el-mennân. Hâzihî senetün cedîdetün. Es'elüke fîhe'l-ısmete mineşşeytânirracîm, vel avne alâ hâzihin-nefsil-emmâreti bissûi vel-iştiğâle bimâ yukarribünî ileyke, yâ zel-celâli vel-ikrâm, birahmetike yâ erhamerrâhimîn. Ve sallallâhu ve selleme alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve ehl-i beytihî ecmaîn.)
Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhicce ayının son günü ve Muharrem ayının birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur) buyuruldu.
İslamiyet’ten önce Araplar, Muharrem ayında savaşmak isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya koyarlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece, haram ay, Muharrem ayından bir sonraki ay olurdu.
(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allah’ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allah’ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.
Kur’an-ı kerimde bildirilen ve dinde kullanılan Arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur, çünkü mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir.
İslamiyet’te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yıl ile kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri, kameri aylara göre tespit edilir. Haccı Allahü teâlânın bildirdiği Zilhicce ayında yapmayıp da, miladi bir ayda, mesela Ocak ayında yapmak; orucu Ramazan ayında değil de, Şubat ayında tutmak, dini değiştirmek olur. Bütün mübarek geceler de kameri aylara göre tespit edilir.
Kıymet verilen dört aydan biri
Muharrem ayının, Zilkade, Zilhicce ve Receble beraber Kur'an-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biri olduğu bildirilmektedir. (Tevbe 36) Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cuma'dır.) [Deylemi]
(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allahü teâlânın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.) [Müslim]
(Nafile oruç tutacaksan Muharrem ayında tut, çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, o günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]
Nafile ibadetlerin sevabına kavuşabilmek için, Ehl-i sünnet itikadında olmak, haramlardan kaçıp günahlara tevbe etmek, farzları kusursuz yapmaya çalışmak, o ameli ibadet olarak yapmaya niyet etmek şarttır.
Yılbaşı duası
Sual: Aşağıda bildirilen duayı hicri yılbaşında okumakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Dua okumanın mahzuru olmaz. Bu duada, Allahü teâlâya hamd edilmekte, Peygamber efendimize, Eshabına ve Ehl-i beytine salat ve selam getirilmekte, yeni sene boyunca, şeytanın ve nefsimizin şerrinden Allahü teâlâya sığınılmaktadır. Duanın Latin harfleriyle yazılışı şöyledir:
(Elhamdülillâhi Rabbil-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Allahümme entel-ebediyyü'l-kadîm, el-hayyül-kerîm, el-hannân, el-mennân. Hâzihî senetün cedîdetün. Es'elüke fîhe'l-ısmete mineşşeytânirracîm, vel avne alâ hâzihin-nefsil-emmâreti bissûi vel-iştiğâle bimâ yukarribünî ileyke, yâ zel-celâli vel-ikrâm, birahmetike yâ erhamerrâhimîn. Ve sallallâhu ve selleme alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve ehl-i beytihî ecmaîn.)
2 Aralık 2010 Perşembe
Hz Ali'nin Hitabesi
http://sabrikontek.azbuz.com :}
BİR HİTABE
Tercüme:
Şüphesiz insanlar arasında hak olduğu gibi batıl, doğru olduğu gibi yalan, nasih olduğu gibi mensuh da vardır. Bunun gibi, hükmü umumi olduğu gibi, özellik ifade eden emirler, muhkem olduğu gibi müteşabih ve ezberlenip zaptolunan (Hadis) ler olduğu gibi, iyice ezberlenmeyip vehme dayanan rivayetler de vardır.) Resulullah (S.A.S.) zamanında bile O'nun adına yalan uydurup
söyleyenler oldu. O kadar ki, Allah Resulü (S.A.S.) kalkıp şu hitabede bulunmuştu. << KİM KASDEN BENİM ADIMA YALAN SÖYLERSE, CEHENNEMDEKİ YERİNE HAZIRLANSIN>>...
Sana hadisle gelenler (hadis rivayet edenler) dört sınıftır, bunların beşincileri yoktur :
Birincisi : münafıktır, iman izhar eder, Müslüman değil iken, Müslüman görünür. Günaha vebale hiç aldırmaz. Kasten yalan uydurup Resulüne isnadda bulunur. İnsanlar, şayet bunun yalancı ve münafık olduğunu bilselerdi, rivayetini dinlemez, sözünü tasdik etmezlerdi. Halbuki halk, bunlara ( sahabidir Resulullah'ı gördü, O'nu dinledi ve O'ndan ilim aldı) diyerek böylesinin sözünü kabul ediyorlar. Gerçek şu ki, senin de okuduğun gibi, Allah (c.c.) münafıkların durumunu haber vermiş ve onların vasfını beyan buyurmuştur. Bunlar, Resulullah (S.A.S) in vefatından sonra sapık önderlere ve ateş davetçilerine yaptıkları yalan ve iftiradan yararlanarak yaklaştılar. Her işte bunların direktifine girerek, bunların insanlara hükmetmesini temin ettiler. Bu işbirliği sayesinde, dünya nimetlerini beraber yediler. Allah (c.c.) nun siyanetine mahzar olan insanlardan başkası daima yöneticilerden ve dünyadan yana olurlar. İşte dördün birincisi bunlar (münafıklar) dır.
İkincisi: Resulullah (S.A.S) den dinlendiğini, O'nun huzurunda ezberlemeyen kimsedir. Bu, kasden yalan söylememekle beraber, yanılgısını doğru sanarak bununla amel etmekte, hatalı vehmini başkalarına da anlatmakta ve << bunu Resulullah'dan işittim>> demektir. İnsanlar, bunların gerçeği değil, kendi vehmini söylemekte olduğunu bilselerdi, rivayetlerini kabul etmez ve haliyle onu terk ederlerdi.
Üçüncüsü: Resulullah (S.A.S. in bir şeyi emrettiğini duymuş, sonra da ondan neyhettiğinden habersiz. Bu durumda adam, mensuh olanı ezberlemiş, ama nasihi hiç bilmemekte. Bunun mensuh olduğunu ( hükmünün kaldırıldığını ) bilseydi, peşine düşmeyecekti, insanlar bu mensuhu işittikleri zaman farkında olsalardı ( mensuh olduğunun farkında olsalardı ) onlar da bunu bırakacaklardı.
Dördüncüsü: Allah ve Resulü adına yalan söylemez, Allah' dan korktuğu ve Resulullah' a saygısı olduğu için yalandan nefret eder, tahminle hareket etmez. Bu kimse, Resulullah' dan dinlediğini O'nun huzurunda ezberlemiştir. Bununla beraber, nasih olanı ezberleyerek onunla amel etmiş, mensuh olanı da zaptedip ondan sakınmıştı. Bu zat, hükmü özel olan ile genellik ifade edeni ayırt eder, her şey yerli yerine koyar, muhkem ile müteşabihi tanır. (Ancak):
Resullah (S.A.S.)in sözleri iki kısım idi : ( hüküm bakımından ) özellik ifade eden sözler, bir de genellik ifade eden sözler. Bazen O'nu dinleyenler, Allah ve Resulünün neyi kastettiğini anlamıyorlardı. (Bazen) dinleyici sözü ezberler, ama maksat ve anlamını öğrenmeden başka bir manaya onu tevcih ettiği olurdu. Resulullah (S.A.S) in bütün ashabı, O'ndan mesele sorar ve ilim ister değildi. Hatta çoğu isterdi ki, bedeviler ve yabancılar gelip Resulullah'dan bir mesele sorsunlar da cevabını kendileri de duymuş olsunlar. Böyle bir hadis ile muhakkak onu Peygamberden sorar ve cevabını ezberlerdim. İşte bu gün insanların ihtilafa düşmelerinin ve rivayette anlaşamamalarının sebepleri bunlardır...
BİR HİTABE
Tercüme:
Şüphesiz insanlar arasında hak olduğu gibi batıl, doğru olduğu gibi yalan, nasih olduğu gibi mensuh da vardır. Bunun gibi, hükmü umumi olduğu gibi, özellik ifade eden emirler, muhkem olduğu gibi müteşabih ve ezberlenip zaptolunan (Hadis) ler olduğu gibi, iyice ezberlenmeyip vehme dayanan rivayetler de vardır.) Resulullah (S.A.S.) zamanında bile O'nun adına yalan uydurup
söyleyenler oldu. O kadar ki, Allah Resulü (S.A.S.) kalkıp şu hitabede bulunmuştu. << KİM KASDEN BENİM ADIMA YALAN SÖYLERSE, CEHENNEMDEKİ YERİNE HAZIRLANSIN>>...
Sana hadisle gelenler (hadis rivayet edenler) dört sınıftır, bunların beşincileri yoktur :
Birincisi : münafıktır, iman izhar eder, Müslüman değil iken, Müslüman görünür. Günaha vebale hiç aldırmaz. Kasten yalan uydurup Resulüne isnadda bulunur. İnsanlar, şayet bunun yalancı ve münafık olduğunu bilselerdi, rivayetini dinlemez, sözünü tasdik etmezlerdi. Halbuki halk, bunlara ( sahabidir Resulullah'ı gördü, O'nu dinledi ve O'ndan ilim aldı) diyerek böylesinin sözünü kabul ediyorlar. Gerçek şu ki, senin de okuduğun gibi, Allah (c.c.) münafıkların durumunu haber vermiş ve onların vasfını beyan buyurmuştur. Bunlar, Resulullah (S.A.S) in vefatından sonra sapık önderlere ve ateş davetçilerine yaptıkları yalan ve iftiradan yararlanarak yaklaştılar. Her işte bunların direktifine girerek, bunların insanlara hükmetmesini temin ettiler. Bu işbirliği sayesinde, dünya nimetlerini beraber yediler. Allah (c.c.) nun siyanetine mahzar olan insanlardan başkası daima yöneticilerden ve dünyadan yana olurlar. İşte dördün birincisi bunlar (münafıklar) dır.
İkincisi: Resulullah (S.A.S) den dinlendiğini, O'nun huzurunda ezberlemeyen kimsedir. Bu, kasden yalan söylememekle beraber, yanılgısını doğru sanarak bununla amel etmekte, hatalı vehmini başkalarına da anlatmakta ve << bunu Resulullah'dan işittim>> demektir. İnsanlar, bunların gerçeği değil, kendi vehmini söylemekte olduğunu bilselerdi, rivayetlerini kabul etmez ve haliyle onu terk ederlerdi.
Üçüncüsü: Resulullah (S.A.S. in bir şeyi emrettiğini duymuş, sonra da ondan neyhettiğinden habersiz. Bu durumda adam, mensuh olanı ezberlemiş, ama nasihi hiç bilmemekte. Bunun mensuh olduğunu ( hükmünün kaldırıldığını ) bilseydi, peşine düşmeyecekti, insanlar bu mensuhu işittikleri zaman farkında olsalardı ( mensuh olduğunun farkında olsalardı ) onlar da bunu bırakacaklardı.
Dördüncüsü: Allah ve Resulü adına yalan söylemez, Allah' dan korktuğu ve Resulullah' a saygısı olduğu için yalandan nefret eder, tahminle hareket etmez. Bu kimse, Resulullah' dan dinlediğini O'nun huzurunda ezberlemiştir. Bununla beraber, nasih olanı ezberleyerek onunla amel etmiş, mensuh olanı da zaptedip ondan sakınmıştı. Bu zat, hükmü özel olan ile genellik ifade edeni ayırt eder, her şey yerli yerine koyar, muhkem ile müteşabihi tanır. (Ancak):
Resullah (S.A.S.)in sözleri iki kısım idi : ( hüküm bakımından ) özellik ifade eden sözler, bir de genellik ifade eden sözler. Bazen O'nu dinleyenler, Allah ve Resulünün neyi kastettiğini anlamıyorlardı. (Bazen) dinleyici sözü ezberler, ama maksat ve anlamını öğrenmeden başka bir manaya onu tevcih ettiği olurdu. Resulullah (S.A.S) in bütün ashabı, O'ndan mesele sorar ve ilim ister değildi. Hatta çoğu isterdi ki, bedeviler ve yabancılar gelip Resulullah'dan bir mesele sorsunlar da cevabını kendileri de duymuş olsunlar. Böyle bir hadis ile muhakkak onu Peygamberden sorar ve cevabını ezberlerdim. İşte bu gün insanların ihtilafa düşmelerinin ve rivayette anlaşamamalarının sebepleri bunlardır...
24 Kasım 2010 Çarşamba
KUR'AN'IN KENDİNİ TANITMASI*
http://sabrikontek.azbuz.com :}Kur'an-ı Kerim nüzulünden itibaren gündemde olmuştur. Onun muhatabı insandır. Nüzul sürecindeki çoğu muhatabı ona inanmış, teslim olmuştur. Bir kısmı ise çeşitli gerekçelerle inanmayarak bazı nitelemelerde bulunmuştur. Kur'an, isim ve sıfatları ile kendini tanıtmakla subuti sıfatlarını bildirmektedir. Bu arada muarızlarının nitelemelerine cevap vermek suretiyle selbi sıfatlarını kaydetmektedir. Böylece 'Kur'an nedir, ne değildir?' sorusunun cevabını vermektedir. Kur'an, isim ve sıfatları yoluyla kendi gerçekliğini ispatlamaktadır. Kur'an Allah tarafından geldiğinden bir kısım isimleri Esmâ-yı Hüsnâ'ya muvafıktır. el-Hakk, el-Hakîm, el-Azîz, el-Alî, el-Müheymin gibi.
Kur'an'ın bazı isimleri Rasûlüllah (s.a.s.)'ın sıfatlarına uygunluk arz eder. el-İmâm, el-Beşîr, en-Nezîr, el-Hayr, er-Rahme, et-Tayyib, el-Arabî, el-Beyyine gibi.
Kur'an'ın bazı isimleri önceki semavi kitaplar ile müşterektir. el-Kitap, ez-Zikr, el-Furkân gibi. Kur'an'ın bazı vasıflarının tabiatı da nitelemesi dikkat çeker: "Âyât", "âyâtullâh" bundandır.
Kur'an'ın isim ve sıfatlarının büyük çoğunluğu surelerin hemen başında bir nevi onların serlevhası olduğundan mesajının yerine ulaşmasına hizmet etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Kur'an, Kur'an'ın İsim ve Sıfatları, Kitap, el-Müheymin.
Self-Presentation of the Qur'an
Abstract:
The Qur'an has played key role since its revelation. The target of the Qur'an is human being. Most of the people, who witnessed the revelation, believed and submitted into Qur'an. Many others did not believe for various reasons and ascribed it certain attributes. With its names and attributes, the Qur'an demonstrates its affirmative attributes, on the other hand, it informs of its negatory attributes while responding to its opponent's descriptions. Thus, the Qur'an provides the answers for the question: 'what is the Qur'an and what not?' The Qur'an proves its self-authenticity with its names and attributes. Because the Qur'an is the revelation from Allah, some of its names coincide with al-Asma al-Husna (the most beautiful names of Allah) like al-Haqq, al-Hakim, al-Aziz, al-Ali, al-Muhaymin. Its certain names are also the same as the attributes of the Prophet Muhammad like al-Imam, al-Bashir, al-Nazir, al-Khayr, al-Rahmah, al-Tayyib, al-Arabi, al-Bayyinah. Some names of the Qur'an such as al-Kitap, al-Zikr, al-Furqan are common with are the former Sacred Books. Some attributes of the Qur'an describing the nature like al-Ayat, Ayat al-Allah attract attention. The fact that most of the names and attributes of the Qur'an exist in the beginning of the Qur'anic chapters (surahs) serves to convey its message to the readers.
Key words: Qur'an, the Names and Attributes of the Qur'an, al-Kitap, al-Muhaymin.
Kur'an'ın bazı isimleri Rasûlüllah (s.a.s.)'ın sıfatlarına uygunluk arz eder. el-İmâm, el-Beşîr, en-Nezîr, el-Hayr, er-Rahme, et-Tayyib, el-Arabî, el-Beyyine gibi.
Kur'an'ın bazı isimleri önceki semavi kitaplar ile müşterektir. el-Kitap, ez-Zikr, el-Furkân gibi. Kur'an'ın bazı vasıflarının tabiatı da nitelemesi dikkat çeker: "Âyât", "âyâtullâh" bundandır.
Kur'an'ın isim ve sıfatlarının büyük çoğunluğu surelerin hemen başında bir nevi onların serlevhası olduğundan mesajının yerine ulaşmasına hizmet etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Kur'an, Kur'an'ın İsim ve Sıfatları, Kitap, el-Müheymin.
Self-Presentation of the Qur'an
Abstract:
The Qur'an has played key role since its revelation. The target of the Qur'an is human being. Most of the people, who witnessed the revelation, believed and submitted into Qur'an. Many others did not believe for various reasons and ascribed it certain attributes. With its names and attributes, the Qur'an demonstrates its affirmative attributes, on the other hand, it informs of its negatory attributes while responding to its opponent's descriptions. Thus, the Qur'an provides the answers for the question: 'what is the Qur'an and what not?' The Qur'an proves its self-authenticity with its names and attributes. Because the Qur'an is the revelation from Allah, some of its names coincide with al-Asma al-Husna (the most beautiful names of Allah) like al-Haqq, al-Hakim, al-Aziz, al-Ali, al-Muhaymin. Its certain names are also the same as the attributes of the Prophet Muhammad like al-Imam, al-Bashir, al-Nazir, al-Khayr, al-Rahmah, al-Tayyib, al-Arabi, al-Bayyinah. Some names of the Qur'an such as al-Kitap, al-Zikr, al-Furqan are common with are the former Sacred Books. Some attributes of the Qur'an describing the nature like al-Ayat, Ayat al-Allah attract attention. The fact that most of the names and attributes of the Qur'an exist in the beginning of the Qur'anic chapters (surahs) serves to convey its message to the readers.
Key words: Qur'an, the Names and Attributes of the Qur'an, al-Kitap, al-Muhaymin.
11 Kasım 2010 Perşembe
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Ümmetine Şefkat ve Merhameti
http://sabrikontek.azbuz.com :} Kendisi Rahman ve Rahim olan Allah, merhamet ve şefkat duygusunu yarattıklarının en üstünü olan insanın fıtratına da koymuştur. İnsanlara şefkat ve merhamet duygusu en üst düzeyde Allah’ın hidayet rehberi olarak gönderdiği peygamberlerde bulunur. Allah’ın kalplerine yerleştirdiği bu şefkat hissiyle peygamberler bütün gayretlerini ümmetlerinin kurtuluşu yolunda sarfetmişlerdir. Ümmetine acıma ve şefkat konusunda en fazla öne çıkan Allah elçisi ise şüphesiz son peygamber olarak görevlendirilen ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s.)dir. Her güzel haslet ve ahlâkta olduğu gibi Allah Rasulü şefkatte de zirve şahsiyettir.
Allah Rasulü (s.a.s.), Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetinin yeryüzündeki temsilcisi sıfatıyla bütün hayatı boyunca insanların ilahi rahmetten istifade etmesi için olağanüstü çaba harcamıştır.
Allah Rasulü (s.a.s.) kendisine inananların memnuniyetini temin etmek, onları huzurlu ve mutlu kılmak için de çok hassasiyet göstermiş, ashabının üzülmemesi ve zarar görmemesi hususunda çok titiz davranmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu hususa açık işaret bulunmaktadır. “Andolsun, size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. Kalbi sizin için titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir” (Tevbe, 128) Bu âyet, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ümmetine olan şefkat ve ilgisini, onlar için nasıl endişelendiğini, kendisine inananların sıkıntılarına tahammül edemediğini, bunların kendisine çok ağır geldiğini, müminlere olan şefkatini ve merhametini çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir.
Allah Rasulü’nün insanlara engin rahmeti öyle boyutlara ulaşmıştır ki, inkâr edenlerin bile hidayete ermeleri için çabalamıştır. Allah Teala Kur’an’da şöyle buyurmuştur: “Bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye neredeyse kendini telef edip bitireceksin.” (Kehf, 6; Şuarâ, 3) Nitekim o, Allah’ın dinine davet etmek için yurtlarına gelen Allah elçisini feci bir şekilde karşılayan ve şehrin ayak takımı insanlarını üzerine salan Taif halkı için beddua etmek bir yana Allah’a şöyle yalvarmıştır:
“Allah'ım, kuvvetimin yetersizliğini, çarelerimin tükenişini ve insanlarca horlanışımı sana havale ediyorum. Ey acıyanların en merhametlisi, sen horlananların Rabbi, Sen beni kime bırakacaksın? Üstüme saldıran uzak birilerine mi, yoksa başıma geçirttiğin bir düşmana mı? Eğer bana bir kızgınlığın yoksa aldırmıyorum, ancak benim için afiyet vermen daha etkin ve etkileyicidir. Yüzünün, kendisiyle karanlıkların açıldığı, dünya ve âhiretin düzgünleştiği nuruna sığınırım. Bana gazabının inmesinden, kızgınlığına düşmekten sana sığınırım, sadece senin rızanı isterim, yeter ki sen razı ol, çare de ancak seninle, güç de ancak seninledir”. (İbn Hişâm, es-Sîre, II, 60-63; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 210-212; Belâzürî, Ensâb, I, 227)
Bir keresinde çok ağır hakaretlere maruz kalmış, melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu âsî kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. Ama o şefkat abidesi insan ellerini kaldırarak; “Allah’ın, onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah’a ibadet edip O’na şirk koşmayan birilerinin çıkacağını ümit ediyorum.” demiş ve onlara herhangi bir belanın gelmesini istememişti. (Buhârî, Bedü’l-Halk, 7; Müslim, Cihad, 111)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ümmetine öyle düşkündür ki, ümmetinin dünyada ve ahirette sıkıntıya düşmesi onu çok müteessir ve mahzun eder, onu en çok düşündürüp mahzun eden de ümmetinden cehennem azabına düşecek olanların hâlidir. Ümmetini cehennem azabına götüren bir yola düşmemesi için bir baba şefkatinin ötesinde ikaz eden Rasulüllah (s.a.s.), bizlerin hayırlara, güzelliklere kavuşması hususunda ısrarcı olmuştur. Nitekim Şefkat Peygamberi (s.a.s.) ümmetine olan bu düşkünlüğünü şöyle ifade etmişti: “Hiç şüphesiz ben size bir babanın evladına olan durumu gibiyim”. (Ebu Davud, Taharet, 4; Beyhaki, Sünen-i Kübra, I, 91)
Görüldüğü gibi İslam Peygamberi (s.a.s.)’nin müminlere olan şefkati, bir babanın evladına olan şefkati gibidir. Onun merhameti sadece dönemindeki insanları değil, kıyamete kadar gelip geçecek bütün ümmetini de içine almaktadır. Onun ümmetine düşkünlüğü her gece sabahlara kadar ümmeti için dualarla Rabbine yakarmasına sebep olurdu. Nitekim bir gün, ellerini kaldırmış, “Allah’ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ederken, Yüce Allah, Cebrail’e buyurdu ki: “Ey Cebrail! Gerçi Rabbin her şeyi bilir; ama sen git, Muhammed’e niçin ağladığını sor.” Cebrail geldiğinde, Peygamberimiz ona, ümmeti için ağladığını söyledi. Cebrail Allah’ın huzuruna dönüp durumu anlattı.
Yüce Allah buyurdu ki: “Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz”. (Müslim, İman, 346)
Hz. Peygamber (s.a.s.) müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir. İnananlara dünya ve ahirette hayırlarına olanı göstermiştir. Bir hadis-i şerifte; “Ben müminlere kendi öz canlarından daha yakınım. Allah Rasulü (s.a.s.), müminlere kendi canlarından daha azizdir.” (Ahzab, 6) buyurmuş ve sonra da sözüne şöyle devam etmiştir: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç veya bakıma muhtaç kimse bırakarak giderse, borcunun ödenmesi ve geride kalanların bakımı bana aittir, onların velisi ve koruyucusu benim”. (Buharî, Tefsir, 33; Müslim, Feraiz, 15)
Hz. Peygamber (s.a.s.) Uhud Savaşı esnasında düşmanın ani hücumu karşısında dişi kırılıp yüzüne miğferinin bir parçası saplandığı ve yüzünden dökülen kan yere düşeceği esnada, hemen ellerini kaldırarak, “Allah’ım kavmime hidayet et, çünkü onlar (beni) bilmiyorlar.” niyazıyla can düşmanı olan kâfirlerin başına gelmesi muhtemel bir belayı önlemeye çalışmıştı. (Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Cihad, 105)
Şefkat Peygamberinin (s.a.s.) hane-i saadetinde birlikte yaşama bahtiyarlığına eren Hz. Âişe (r.anha) annemiz, dinin emir ve yasaklarında Efendimizin ümmetine olan şefkatini şöyle ifade etmiştir: “Allah Rasulü iki tercih arasında muhayyer bırakıldığında mutlaka kolay olanı tercih etmiştir”. (Buhârî, Menakıb, 27; Müslim, Fezail, 77)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ashabına hitap ederek imkanı yerinde olanların hac yapmalarının farz olduğunu bildirmiş, onlardan hac görevini yerine getirmelerini istemişti. Orada bulunanlardan biri, “Her sene mi hac yapacağız”? deyince, Allah Rasulü (s.a.s.) sessiz kalmıştı. Bunun üzerine, soru soran kimse üç kere sorusunu tekrar etti. En sonunda Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Eğer evet deseydim her sene hac yapmanız farz olacaktı ve siz de buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurarak ümmetinin altından kalkamayacağı bir hükmün farz kılınmasını istememiştir. (Müslim, Hac, 412; Nesaî, Menâsik, 1) Hz. Peygamber (s.a.s.) başka bir hadislerinde bu konuda, “Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim” buyurmuştur. (Buhârî, Cum’a, 8; Müslim, Tahare, 42)
Allah Rasulü (s.a.s.) birkaç gece mescidde ashabına teravih namazını kıldırmış daha sonra cemaat hâlinde kıldırmayıp odasında tek başına kılmıştı. Ashab, Efendimizin çıkıp kendilerine teravih namazını kıldırmalarını arzu etmişlerdi. Rasulüllah (s.a.s.) onların bu arzularını gördüğünü fakat bu şekilde cemaatle devam ederse teravih namazının ümmetine farz kılınabileceğini, farz kılındığında ümmetinin bunu yerine getirmekten aciz kalacağını, bildiğinden cemaatle kıldırmayıp tek başına kılmıştır. (Buhârî, Salatü’t-teravih, 2; Müslim, Salatü’l-müsafirin, 178)
Hz. Peygamber (s.a.s.) namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nâfile namazları, sahabenin takatını aşacak mahiyette idi. İşte o, böyle bir namaz kılma niyetiyle duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca, hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da Allah Rasulü’nün (s.a.s.) imamlığında namaz kılmak için cemaate iştirak ediyorlardı. Efendimiz, ağlayan çocuğun annesini böylece rahatlatıyordu. (Buharî, Ezan, 65; Ebu Davud, Salât, 123) Bu itibarla Peygamberimiz namazda imamlık yapanlara şu tavsiyede bulunmuştu: “Sizden biri insanlara namaz kıldırırken cemaatin durumunu dikkate alarak cemaate ağır gelmeyecek şekilde namaz kıldırsın. Zira cemaat içinde zayıf, hasta ve yaşlı olanlar vardır. Kendi başına kılarken ise istediği kadar namazını uzatabilir”. (Buhârî, Salât, 183; Tirmizî, Salât, 61)
Yeni Müslüman olmuş birisi, Efendimizin yanına gelerek ondan yardım talep etmişti. Allah Rasulü (s.a.s.) adama bazı şeyler vermesine rağmen adam hoşnutsuzluk ızhar edip edep sınırlarını zorlayınca, Sahabe-i Kiram o şahsın üzerine yürümüş ve saygısızlığını cezalandırmak istemişlerdi. Fakat, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) onlara mani olmuş ve başka şeyler de verip o adamı memnun etmişti. Sonra da ashabına dönüp şöyle buyurmuştu: “Benimle bu köylünün durumu kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir. İnsanlar devenin peşinden koşmuş, hep beraber onu yakalamaya çalışmışlardır, fakat deve kalabalıktan daha çok ürkmüştür. Sonunda deve sahibi, “Devemi benimle baş başa bırakın. Ben onu sizden daha iyi bilirim, ona karşı sizden daha yumuşak davranırım” diye seslenmiş; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşmış ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna yuları vuruvermiştir. Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu ateşe atmış olurdunuz. Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın”. (Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1/124-125)
Allah Rasulü (s.a.s.) ümmetinin hata ve kusurlarını affederek kırmadan, incitmeden şefkatle kucaklayarak irşat etmiştir. Helal dairesi keyfe yeterli iken şeytani cazibesine kapılarak haramlara ve günahlara sürüklenmelerini ve böyle bir durum karşısında kendisinin onları kurtarmak için gayretini bir temsille şu şekilde ifade etmiştir:
“Benimle sizin misaliniz, ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen pervaneler, kelebekler o ateşin içine düşmeye başlarlar. O bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum. Halbuki siz elimden kaçıyorsunuz”. (Buhârî, Rikak, 26; Müslim, Fedâil, 17-19) Bir diğer hadis-i şerifte; “Rabbimin nezdinden bir melek geldi ve ümmetimin yarısını Cenab-ı Allah cennete koymak ile şefaat arasında bir tercih yapmamı istedi. Ben şefaati tercih ettim. Zira şefaat daha umumi ve kifayetlidir. Siz bu şefaatin ümmetimin müttakilerine mi olduğunu sanıyorsunuz. Hayır! O ümmetimin hata ve günah işlemiş, günahlarla kirlenmiş olanları içindir”. (İbn-i Mace, Zühd, 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/75) Her peygamber Allah Teâlâ’nın reddetmeyeceği duasını dünyada iken yapmış ve bu hakkını kullanmıştır. Sevgili Peygamberimiz ise reddedilmeyecek duasını, kıyamet gününde ümmetine şefaat etmek üzere âhirete saklamış ve böylece ümmetine ne kadar düşkün olduğunu göstermiştir. Nitekim ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp, “Ümmetim! Ümmetim!” diye yakarışa geçecek, ona “Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!” deninceye kadar başını yerden kaldırmayacaktır. (Buhârî, Tevhid, 36; Tefsirü’l-Kur’ân, 5; Müslim, İman, 326, 327) Bu şekilde müminler Allah’ın izniyle onun şefaatine nail olabileceklerdir. Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) kimlere şefaat edeceği sorulduğunda, “Benim şefaatim, dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir.” buyurarak, samimi olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulüllah” diyenlerin şefaatten mahrum bırakılmayacaklarını açıkça dile getirmiştir. (Buhârî, Rikak, 50; Müslim, İman, 369)
Müslümanların Efendimizin şefaatinden istifade nisbeti, ona iman etmeye, onun getirdiği dini hakkıyla yaşamaya bağlıdır. Efendimizin şefaatinden olabildiğince istifade Allah’ın hoşnutluğu dairesinde inanmaya ve o çizgide hayat yaşamaya bağlıdır. Allah’ın hoşnutluğuna, rızasına götüren yol da Efendimizin tebliğ ve temsil ettiği mesaj çizgisinde yaşamaktan geçmektedir.
Allah Rasulü (s.a.s.), Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetinin yeryüzündeki temsilcisi sıfatıyla bütün hayatı boyunca insanların ilahi rahmetten istifade etmesi için olağanüstü çaba harcamıştır.
Allah Rasulü (s.a.s.) kendisine inananların memnuniyetini temin etmek, onları huzurlu ve mutlu kılmak için de çok hassasiyet göstermiş, ashabının üzülmemesi ve zarar görmemesi hususunda çok titiz davranmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu hususa açık işaret bulunmaktadır. “Andolsun, size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. Kalbi sizin için titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir” (Tevbe, 128) Bu âyet, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ümmetine olan şefkat ve ilgisini, onlar için nasıl endişelendiğini, kendisine inananların sıkıntılarına tahammül edemediğini, bunların kendisine çok ağır geldiğini, müminlere olan şefkatini ve merhametini çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir.
Allah Rasulü’nün insanlara engin rahmeti öyle boyutlara ulaşmıştır ki, inkâr edenlerin bile hidayete ermeleri için çabalamıştır. Allah Teala Kur’an’da şöyle buyurmuştur: “Bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye neredeyse kendini telef edip bitireceksin.” (Kehf, 6; Şuarâ, 3) Nitekim o, Allah’ın dinine davet etmek için yurtlarına gelen Allah elçisini feci bir şekilde karşılayan ve şehrin ayak takımı insanlarını üzerine salan Taif halkı için beddua etmek bir yana Allah’a şöyle yalvarmıştır:
“Allah'ım, kuvvetimin yetersizliğini, çarelerimin tükenişini ve insanlarca horlanışımı sana havale ediyorum. Ey acıyanların en merhametlisi, sen horlananların Rabbi, Sen beni kime bırakacaksın? Üstüme saldıran uzak birilerine mi, yoksa başıma geçirttiğin bir düşmana mı? Eğer bana bir kızgınlığın yoksa aldırmıyorum, ancak benim için afiyet vermen daha etkin ve etkileyicidir. Yüzünün, kendisiyle karanlıkların açıldığı, dünya ve âhiretin düzgünleştiği nuruna sığınırım. Bana gazabının inmesinden, kızgınlığına düşmekten sana sığınırım, sadece senin rızanı isterim, yeter ki sen razı ol, çare de ancak seninle, güç de ancak seninledir”. (İbn Hişâm, es-Sîre, II, 60-63; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 210-212; Belâzürî, Ensâb, I, 227)
Bir keresinde çok ağır hakaretlere maruz kalmış, melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu âsî kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. Ama o şefkat abidesi insan ellerini kaldırarak; “Allah’ın, onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah’a ibadet edip O’na şirk koşmayan birilerinin çıkacağını ümit ediyorum.” demiş ve onlara herhangi bir belanın gelmesini istememişti. (Buhârî, Bedü’l-Halk, 7; Müslim, Cihad, 111)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ümmetine öyle düşkündür ki, ümmetinin dünyada ve ahirette sıkıntıya düşmesi onu çok müteessir ve mahzun eder, onu en çok düşündürüp mahzun eden de ümmetinden cehennem azabına düşecek olanların hâlidir. Ümmetini cehennem azabına götüren bir yola düşmemesi için bir baba şefkatinin ötesinde ikaz eden Rasulüllah (s.a.s.), bizlerin hayırlara, güzelliklere kavuşması hususunda ısrarcı olmuştur. Nitekim Şefkat Peygamberi (s.a.s.) ümmetine olan bu düşkünlüğünü şöyle ifade etmişti: “Hiç şüphesiz ben size bir babanın evladına olan durumu gibiyim”. (Ebu Davud, Taharet, 4; Beyhaki, Sünen-i Kübra, I, 91)
Görüldüğü gibi İslam Peygamberi (s.a.s.)’nin müminlere olan şefkati, bir babanın evladına olan şefkati gibidir. Onun merhameti sadece dönemindeki insanları değil, kıyamete kadar gelip geçecek bütün ümmetini de içine almaktadır. Onun ümmetine düşkünlüğü her gece sabahlara kadar ümmeti için dualarla Rabbine yakarmasına sebep olurdu. Nitekim bir gün, ellerini kaldırmış, “Allah’ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ederken, Yüce Allah, Cebrail’e buyurdu ki: “Ey Cebrail! Gerçi Rabbin her şeyi bilir; ama sen git, Muhammed’e niçin ağladığını sor.” Cebrail geldiğinde, Peygamberimiz ona, ümmeti için ağladığını söyledi. Cebrail Allah’ın huzuruna dönüp durumu anlattı.
Yüce Allah buyurdu ki: “Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz”. (Müslim, İman, 346)
Hz. Peygamber (s.a.s.) müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir. İnananlara dünya ve ahirette hayırlarına olanı göstermiştir. Bir hadis-i şerifte; “Ben müminlere kendi öz canlarından daha yakınım. Allah Rasulü (s.a.s.), müminlere kendi canlarından daha azizdir.” (Ahzab, 6) buyurmuş ve sonra da sözüne şöyle devam etmiştir: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç veya bakıma muhtaç kimse bırakarak giderse, borcunun ödenmesi ve geride kalanların bakımı bana aittir, onların velisi ve koruyucusu benim”. (Buharî, Tefsir, 33; Müslim, Feraiz, 15)
Hz. Peygamber (s.a.s.) Uhud Savaşı esnasında düşmanın ani hücumu karşısında dişi kırılıp yüzüne miğferinin bir parçası saplandığı ve yüzünden dökülen kan yere düşeceği esnada, hemen ellerini kaldırarak, “Allah’ım kavmime hidayet et, çünkü onlar (beni) bilmiyorlar.” niyazıyla can düşmanı olan kâfirlerin başına gelmesi muhtemel bir belayı önlemeye çalışmıştı. (Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Cihad, 105)
Şefkat Peygamberinin (s.a.s.) hane-i saadetinde birlikte yaşama bahtiyarlığına eren Hz. Âişe (r.anha) annemiz, dinin emir ve yasaklarında Efendimizin ümmetine olan şefkatini şöyle ifade etmiştir: “Allah Rasulü iki tercih arasında muhayyer bırakıldığında mutlaka kolay olanı tercih etmiştir”. (Buhârî, Menakıb, 27; Müslim, Fezail, 77)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ashabına hitap ederek imkanı yerinde olanların hac yapmalarının farz olduğunu bildirmiş, onlardan hac görevini yerine getirmelerini istemişti. Orada bulunanlardan biri, “Her sene mi hac yapacağız”? deyince, Allah Rasulü (s.a.s.) sessiz kalmıştı. Bunun üzerine, soru soran kimse üç kere sorusunu tekrar etti. En sonunda Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Eğer evet deseydim her sene hac yapmanız farz olacaktı ve siz de buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurarak ümmetinin altından kalkamayacağı bir hükmün farz kılınmasını istememiştir. (Müslim, Hac, 412; Nesaî, Menâsik, 1) Hz. Peygamber (s.a.s.) başka bir hadislerinde bu konuda, “Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim” buyurmuştur. (Buhârî, Cum’a, 8; Müslim, Tahare, 42)
Allah Rasulü (s.a.s.) birkaç gece mescidde ashabına teravih namazını kıldırmış daha sonra cemaat hâlinde kıldırmayıp odasında tek başına kılmıştı. Ashab, Efendimizin çıkıp kendilerine teravih namazını kıldırmalarını arzu etmişlerdi. Rasulüllah (s.a.s.) onların bu arzularını gördüğünü fakat bu şekilde cemaatle devam ederse teravih namazının ümmetine farz kılınabileceğini, farz kılındığında ümmetinin bunu yerine getirmekten aciz kalacağını, bildiğinden cemaatle kıldırmayıp tek başına kılmıştır. (Buhârî, Salatü’t-teravih, 2; Müslim, Salatü’l-müsafirin, 178)
Hz. Peygamber (s.a.s.) namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nâfile namazları, sahabenin takatını aşacak mahiyette idi. İşte o, böyle bir namaz kılma niyetiyle duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca, hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da Allah Rasulü’nün (s.a.s.) imamlığında namaz kılmak için cemaate iştirak ediyorlardı. Efendimiz, ağlayan çocuğun annesini böylece rahatlatıyordu. (Buharî, Ezan, 65; Ebu Davud, Salât, 123) Bu itibarla Peygamberimiz namazda imamlık yapanlara şu tavsiyede bulunmuştu: “Sizden biri insanlara namaz kıldırırken cemaatin durumunu dikkate alarak cemaate ağır gelmeyecek şekilde namaz kıldırsın. Zira cemaat içinde zayıf, hasta ve yaşlı olanlar vardır. Kendi başına kılarken ise istediği kadar namazını uzatabilir”. (Buhârî, Salât, 183; Tirmizî, Salât, 61)
Yeni Müslüman olmuş birisi, Efendimizin yanına gelerek ondan yardım talep etmişti. Allah Rasulü (s.a.s.) adama bazı şeyler vermesine rağmen adam hoşnutsuzluk ızhar edip edep sınırlarını zorlayınca, Sahabe-i Kiram o şahsın üzerine yürümüş ve saygısızlığını cezalandırmak istemişlerdi. Fakat, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) onlara mani olmuş ve başka şeyler de verip o adamı memnun etmişti. Sonra da ashabına dönüp şöyle buyurmuştu: “Benimle bu köylünün durumu kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir. İnsanlar devenin peşinden koşmuş, hep beraber onu yakalamaya çalışmışlardır, fakat deve kalabalıktan daha çok ürkmüştür. Sonunda deve sahibi, “Devemi benimle baş başa bırakın. Ben onu sizden daha iyi bilirim, ona karşı sizden daha yumuşak davranırım” diye seslenmiş; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşmış ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna yuları vuruvermiştir. Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu ateşe atmış olurdunuz. Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın”. (Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1/124-125)
Allah Rasulü (s.a.s.) ümmetinin hata ve kusurlarını affederek kırmadan, incitmeden şefkatle kucaklayarak irşat etmiştir. Helal dairesi keyfe yeterli iken şeytani cazibesine kapılarak haramlara ve günahlara sürüklenmelerini ve böyle bir durum karşısında kendisinin onları kurtarmak için gayretini bir temsille şu şekilde ifade etmiştir:
“Benimle sizin misaliniz, ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen pervaneler, kelebekler o ateşin içine düşmeye başlarlar. O bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum. Halbuki siz elimden kaçıyorsunuz”. (Buhârî, Rikak, 26; Müslim, Fedâil, 17-19) Bir diğer hadis-i şerifte; “Rabbimin nezdinden bir melek geldi ve ümmetimin yarısını Cenab-ı Allah cennete koymak ile şefaat arasında bir tercih yapmamı istedi. Ben şefaati tercih ettim. Zira şefaat daha umumi ve kifayetlidir. Siz bu şefaatin ümmetimin müttakilerine mi olduğunu sanıyorsunuz. Hayır! O ümmetimin hata ve günah işlemiş, günahlarla kirlenmiş olanları içindir”. (İbn-i Mace, Zühd, 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/75) Her peygamber Allah Teâlâ’nın reddetmeyeceği duasını dünyada iken yapmış ve bu hakkını kullanmıştır. Sevgili Peygamberimiz ise reddedilmeyecek duasını, kıyamet gününde ümmetine şefaat etmek üzere âhirete saklamış ve böylece ümmetine ne kadar düşkün olduğunu göstermiştir. Nitekim ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp, “Ümmetim! Ümmetim!” diye yakarışa geçecek, ona “Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!” deninceye kadar başını yerden kaldırmayacaktır. (Buhârî, Tevhid, 36; Tefsirü’l-Kur’ân, 5; Müslim, İman, 326, 327) Bu şekilde müminler Allah’ın izniyle onun şefaatine nail olabileceklerdir. Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) kimlere şefaat edeceği sorulduğunda, “Benim şefaatim, dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir.” buyurarak, samimi olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulüllah” diyenlerin şefaatten mahrum bırakılmayacaklarını açıkça dile getirmiştir. (Buhârî, Rikak, 50; Müslim, İman, 369)
Müslümanların Efendimizin şefaatinden istifade nisbeti, ona iman etmeye, onun getirdiği dini hakkıyla yaşamaya bağlıdır. Efendimizin şefaatinden olabildiğince istifade Allah’ın hoşnutluğu dairesinde inanmaya ve o çizgide hayat yaşamaya bağlıdır. Allah’ın hoşnutluğuna, rızasına götüren yol da Efendimizin tebliğ ve temsil ettiği mesaj çizgisinde yaşamaktan geçmektedir.
10 Kasım 2010 Çarşamba
Hatırlayanlar o gün elbette ki hatırlanacaktır
http://sabrikontek.azbuz.com :}Allah da ona “Evet, öyle. Ayetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın.” der. (Tâ hâ, 126.) Öyleyse beni anın ki ben de sizi anayım. (Bakara,152.)
Bilindiği gibi Kur’an’ın değişik isim ve sıfatları vardır. Kitap, vahy, furkân, rûh, hablullah bunlardan bazılarıdır. “Zikr” kelimesi de bunlardan biridir. (Nahl, 44.) Kelimenin Tevrat’ı ifade etmek üzere kullanıldığını da biliyoruz. (Nahl, 43.) Zikr, bir şeyi unuttuktan sonra hatırlamak ve akılda tutmak anlamlarına gelmektedir.
Elbette ki ilahî kelamların bu şekilde isimlendirilmesinin birçok hikmeti vardır. İlk akla gelen husus, burada vahyin her şeyden önce insan fıtratıyla ne denli örtüştüğüne işaret edilmiş olabilir. Çünkü insan tabiatının en önemli özelliklerinden biri unutmasıdır. Nitekim bir yoruma göre “insan” kelimesinin “en-nesy/unutmak” kökünden geldiği ifade edilir. Yine bu durum “İnsan, unutma ile maluldur” şeklinde de ifade edilir.
Kısaca insanın “unutkan” olma zaafı, Kur’an’ın “hatırlatıcı” özelliğiyle karşılanmaktadır. Böylece insan tabiatında bulunan fakat gözardı edilmiş, unutulmuş hakikatler ona hatırlatılmaktadır. Dolayısıyla buradaki unutma, sıradan bir hafıza yetersizliği şeklinde değerlendirilmemeli; aksine ebedî hakikat karşısındaki maksatlı ilgisizlik ve duyarsızlık konusunda insan uyarılmaktadır.
Kur’an, “zikr” ismini kullanarak aynı zamanda insanda bir zaman tasavvuru inşa etmeyi hedeflemektedir. İnsanın zihin dünyasının ne geçmişten kopuk geleceğe çakılı, ne de gelecekten habersiz geçmişe odaklı olduğunu söyleyebiliriz. O, geçmiş, şimdi ve gelecekle iç içe yaşar. Geçmişini hatırlayarak şimdi ve geleceğini kurgular. Aslında bu durum, canlılar arasında sadece insana mahsus bir özellik değil midir? Geçmişin hatıra ve tecrübeleri, geleceğin hayalleri ile “şimdi”de buluşur; hepsi birlikte insanın düşünce ve eylemlerinin temelini meydana getirir.
Kur’an, insandaki bu fıtri özelliği yani zaman algısını, dinî ve ahlaki değerler bazında yeniden şekillendirir. O, geçmişten bahsederken sadece tarihsel bir olgu ve olay olarak onları yad etmek amacında değildir. Başka bir ifadeyle, mazide kalan bu olayları hatırlatmakla keyifli dakikalar geçirmek veya nostaljik duygular yaşatmayı amaçlamaz. Aksine geçmişten bahsederken, muhatapların şimdi ve geleceklerini inşa etmelerini hedeflemektedir. Böylece o, bizim “şimdi”ye saplanıp kalan ve zihni güdükleşen insanlar olmamızı değil, geçmiş ve geleceğin ufkuyla şimdiyi kurgulayıp yaşamamızı istemektedir.
Aslında Müslüman şimdisi için değil, geleceği için yaşayan insandır. Gelecek, yani dünya ötesi, ebedî âlem onun zaman tasavvurunun odak noktasını oluşturur. Bütün eylem ve çabaları geleceğe yapılan bir yatırımdır. Gelecek olmadan şimdi ve geçmişin bir anlam ve önemi yoktur. Böylece Kur’an, müminlerin geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki irtibatı koparmamalarını hedefler. Geçmişten geleceğe bir bakış açısı kazanmalarını ister. Geçmişten hareketle şimdiki zamanları değerlendirmeyi ve geleceğe hazırlanmayı amaçlar. Böylece külli bir zaman tasavvuru kazanmalarını hedefler.
Kur’an, her şeyden önce kendi ayetlerine karşı bir unutkanlığa ve aldırışsızlığa düşmememiz uyarısını yapmaktadır. Demek ki hatırlatıcı olan vahiy, önce kendisinin unutulmamasını istemektedir. (Bakara, 63.) Çünkü ayetler, insanın ihtiyaç duyduğu bütün uyarı ve hatırlatmaları yapmaktadır. Dolayısıyla bahşedilen ilahî mesajlara bütün gücümüzle sımsıkı sarılmayı ve onları hatırdan çıkarmamayı emretmektedir. Çünkü hatırladıkça kendini, dünyada varoluş amacını ve Rabbini hatırlayacaktır. Aksi bir durum Allah’ın rahmetinden uzaklaşmaya ve kalplerin katılaşmasına sebep olacaktır. (Mâide, 13.) Yine ayetlerin unutulması, hesap gününde Allah tarafından bir unutma ve alakasızlığa maruz bırakılma sonucunu doğuracaktır. (Tâhâ, 126.)
Kur’an’ın insana hatırlattığı ilk şey, Rabbine verdiği sözdür. Bu Elest Bezmi olarak bilinir. Burada insan, O’nun rablığına şahitlik etmektedir. (A’râf, 172.) Ayette geçen bu ifadeler şu şekilde de yorumlanmaktadır: Muteal Kudret’in varlığını sezme ve algılama yatkınlığı insanda yaratılıştan zaten vardır. Fakat kendini-beğenmişlik, nefsine-düşkünlük vb. sebeplerle bu gözardı edilebilir. (Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1996, I, 310.) İşte Kur’an, insanları, tabiatında küllenmiş bulunan bu hakikati görmeye davet ediyor. Böylece şuurlu bir hayat yaşamalarını istemektedir. Bir nisyana/unutkanlığa maruz kalıp gaflete kapılmamalarını; aksine varlığın sahibiyle alakalarını mütemadiyen canlı tutmalarını amaçlamaktadır.
Yine bu bağlamda Allah’ı hatırlayanların O’nun tarafından hatırlanacağı ifade edilir. (Bakara, 152.) Muhakkak ki bu durum hem bu dünyada hem de ahirette geçerli olacaktır. Allah’ın hatırlanması müminin hayatında belirli zamanlara münhasır bir durum da değildir. Her mekân ve durumda O’nun zikri söz konusudur. (Âl-i İmrân,191.) Allah’ı az hatırlamak, müminlerin değil, aksine münafıkların bir vasfı olarak ifade edilir. (Nisâ, 142.) İnsanın gaflet içerisinde bulunmaması, aksine zihnine hâkim ve uyanık olması, gaflete düştüğünde de derhal kendine gelip Rabbini hatırlaması gerekir. (Kehf, 24.)
İlk insan Hz. Adem’den itibaren insanoğlu hep unuttuğu için günaha düşmüş ve isyan etmiştir. (Tâ hâ, 115.) Günah bir unutma ile başlıyor, ilahî uyarının dikkate alınmaması ile devam ediyor. Bazen günah bile bile işleniyor; böyle olsa da bir unutma muhakkak söz konusudur. Fakat takva sahibi müminler sadece yanılarak günah işlerler. Onlar isyanda ısrarcı olmazlar. İşledikleri günahın, hatanın ardından hemen Mevlayı hatırlar ve günahlarından bağışlanma dilerler. (Âl-i İmrân, 135.)
İnsanın unuttuğu en önemli konulardan biri de, zikre değer hiçbir şey değilken yaratılmış olmasıdır. (Meryem, 67.) Allah onu yarattı ve varolma şerefiyle onu şereflendirdi. Fakat o kendi kökenini unuttu.
Hak ve hakikatten insanın yüz çevirmesine sebep olan en büyük unutturucular da şeytan (Mücadele, 59.) ve dünya metaıdır. (Furkân, 18.) Öyle ise insan her an bir unutma ve gaflete düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Her an hakikatle kendisi arasında bir perde çekilebilir. Gören göz görmez hale, düşünen kalp anlamaz hale gelebilir. İşte hatırlatıcı özelliği ile Kur’an bu perdeyi kaldırmayı, daldığı gaflet uykusundan insanı uyandırmayı hedefliyor; ta ki insan, hakikatle yüz yüze gelsin.
Evet, hatırlayanlar, bu dünyada olduğu gibi ahirette de hatırlanacaktır. Acımasız hayat mücadelesi ve koşuşturması içerisinde daima Rabbinin hoşnutluğunu arayanlar elbette ki o gün unutulmayacaktır. Dünyanın debdebesi, aldatıcılığı ve çekiciliğine kapılmadan Allah’ın rızasını arzu edenler şüphesiz ki görmezden gelinmeyecektir. Baş döndürücü lütuflara eriştikleri halde ayakları yerden kesilmeyen, Hz. Süleyman misali “Bu rabbimden bana bir lütuftur.” (Neml, 40.) diyebilenler, o gün muhakkak ki gözetilecektir.
Nail oldukları lütuflar sebebiyle şımarıp gururlanmayanlar, yine maruz kaldıkları mahrumiyetler dolayısıyla ümitsizliğe kapılmayanlar, o günde elbette ki himaye edileceklerdir. (Hûd, 9-11.) Koyu karanlıkların insanı bunalttığı bir dünyada balığın karnında sıkışan Hz. Yunus misali yalvarıp yakaranlar da unutulmayacaktır. (Enbiya 87.) Yine hastalıkların pençesine düştüğü halde Hz. Eyyûb misali sabır ve metanetle bunu karşılayanlar da o gün unutulmayacaktır. (Sâd, 41.)
Bilindiği gibi Kur’an’ın değişik isim ve sıfatları vardır. Kitap, vahy, furkân, rûh, hablullah bunlardan bazılarıdır. “Zikr” kelimesi de bunlardan biridir. (Nahl, 44.) Kelimenin Tevrat’ı ifade etmek üzere kullanıldığını da biliyoruz. (Nahl, 43.) Zikr, bir şeyi unuttuktan sonra hatırlamak ve akılda tutmak anlamlarına gelmektedir.
Elbette ki ilahî kelamların bu şekilde isimlendirilmesinin birçok hikmeti vardır. İlk akla gelen husus, burada vahyin her şeyden önce insan fıtratıyla ne denli örtüştüğüne işaret edilmiş olabilir. Çünkü insan tabiatının en önemli özelliklerinden biri unutmasıdır. Nitekim bir yoruma göre “insan” kelimesinin “en-nesy/unutmak” kökünden geldiği ifade edilir. Yine bu durum “İnsan, unutma ile maluldur” şeklinde de ifade edilir.
Kısaca insanın “unutkan” olma zaafı, Kur’an’ın “hatırlatıcı” özelliğiyle karşılanmaktadır. Böylece insan tabiatında bulunan fakat gözardı edilmiş, unutulmuş hakikatler ona hatırlatılmaktadır. Dolayısıyla buradaki unutma, sıradan bir hafıza yetersizliği şeklinde değerlendirilmemeli; aksine ebedî hakikat karşısındaki maksatlı ilgisizlik ve duyarsızlık konusunda insan uyarılmaktadır.
Kur’an, “zikr” ismini kullanarak aynı zamanda insanda bir zaman tasavvuru inşa etmeyi hedeflemektedir. İnsanın zihin dünyasının ne geçmişten kopuk geleceğe çakılı, ne de gelecekten habersiz geçmişe odaklı olduğunu söyleyebiliriz. O, geçmiş, şimdi ve gelecekle iç içe yaşar. Geçmişini hatırlayarak şimdi ve geleceğini kurgular. Aslında bu durum, canlılar arasında sadece insana mahsus bir özellik değil midir? Geçmişin hatıra ve tecrübeleri, geleceğin hayalleri ile “şimdi”de buluşur; hepsi birlikte insanın düşünce ve eylemlerinin temelini meydana getirir.
Kur’an, insandaki bu fıtri özelliği yani zaman algısını, dinî ve ahlaki değerler bazında yeniden şekillendirir. O, geçmişten bahsederken sadece tarihsel bir olgu ve olay olarak onları yad etmek amacında değildir. Başka bir ifadeyle, mazide kalan bu olayları hatırlatmakla keyifli dakikalar geçirmek veya nostaljik duygular yaşatmayı amaçlamaz. Aksine geçmişten bahsederken, muhatapların şimdi ve geleceklerini inşa etmelerini hedeflemektedir. Böylece o, bizim “şimdi”ye saplanıp kalan ve zihni güdükleşen insanlar olmamızı değil, geçmiş ve geleceğin ufkuyla şimdiyi kurgulayıp yaşamamızı istemektedir.
Aslında Müslüman şimdisi için değil, geleceği için yaşayan insandır. Gelecek, yani dünya ötesi, ebedî âlem onun zaman tasavvurunun odak noktasını oluşturur. Bütün eylem ve çabaları geleceğe yapılan bir yatırımdır. Gelecek olmadan şimdi ve geçmişin bir anlam ve önemi yoktur. Böylece Kur’an, müminlerin geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki irtibatı koparmamalarını hedefler. Geçmişten geleceğe bir bakış açısı kazanmalarını ister. Geçmişten hareketle şimdiki zamanları değerlendirmeyi ve geleceğe hazırlanmayı amaçlar. Böylece külli bir zaman tasavvuru kazanmalarını hedefler.
Kur’an, her şeyden önce kendi ayetlerine karşı bir unutkanlığa ve aldırışsızlığa düşmememiz uyarısını yapmaktadır. Demek ki hatırlatıcı olan vahiy, önce kendisinin unutulmamasını istemektedir. (Bakara, 63.) Çünkü ayetler, insanın ihtiyaç duyduğu bütün uyarı ve hatırlatmaları yapmaktadır. Dolayısıyla bahşedilen ilahî mesajlara bütün gücümüzle sımsıkı sarılmayı ve onları hatırdan çıkarmamayı emretmektedir. Çünkü hatırladıkça kendini, dünyada varoluş amacını ve Rabbini hatırlayacaktır. Aksi bir durum Allah’ın rahmetinden uzaklaşmaya ve kalplerin katılaşmasına sebep olacaktır. (Mâide, 13.) Yine ayetlerin unutulması, hesap gününde Allah tarafından bir unutma ve alakasızlığa maruz bırakılma sonucunu doğuracaktır. (Tâhâ, 126.)
Kur’an’ın insana hatırlattığı ilk şey, Rabbine verdiği sözdür. Bu Elest Bezmi olarak bilinir. Burada insan, O’nun rablığına şahitlik etmektedir. (A’râf, 172.) Ayette geçen bu ifadeler şu şekilde de yorumlanmaktadır: Muteal Kudret’in varlığını sezme ve algılama yatkınlığı insanda yaratılıştan zaten vardır. Fakat kendini-beğenmişlik, nefsine-düşkünlük vb. sebeplerle bu gözardı edilebilir. (Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1996, I, 310.) İşte Kur’an, insanları, tabiatında küllenmiş bulunan bu hakikati görmeye davet ediyor. Böylece şuurlu bir hayat yaşamalarını istemektedir. Bir nisyana/unutkanlığa maruz kalıp gaflete kapılmamalarını; aksine varlığın sahibiyle alakalarını mütemadiyen canlı tutmalarını amaçlamaktadır.
Yine bu bağlamda Allah’ı hatırlayanların O’nun tarafından hatırlanacağı ifade edilir. (Bakara, 152.) Muhakkak ki bu durum hem bu dünyada hem de ahirette geçerli olacaktır. Allah’ın hatırlanması müminin hayatında belirli zamanlara münhasır bir durum da değildir. Her mekân ve durumda O’nun zikri söz konusudur. (Âl-i İmrân,191.) Allah’ı az hatırlamak, müminlerin değil, aksine münafıkların bir vasfı olarak ifade edilir. (Nisâ, 142.) İnsanın gaflet içerisinde bulunmaması, aksine zihnine hâkim ve uyanık olması, gaflete düştüğünde de derhal kendine gelip Rabbini hatırlaması gerekir. (Kehf, 24.)
İlk insan Hz. Adem’den itibaren insanoğlu hep unuttuğu için günaha düşmüş ve isyan etmiştir. (Tâ hâ, 115.) Günah bir unutma ile başlıyor, ilahî uyarının dikkate alınmaması ile devam ediyor. Bazen günah bile bile işleniyor; böyle olsa da bir unutma muhakkak söz konusudur. Fakat takva sahibi müminler sadece yanılarak günah işlerler. Onlar isyanda ısrarcı olmazlar. İşledikleri günahın, hatanın ardından hemen Mevlayı hatırlar ve günahlarından bağışlanma dilerler. (Âl-i İmrân, 135.)
İnsanın unuttuğu en önemli konulardan biri de, zikre değer hiçbir şey değilken yaratılmış olmasıdır. (Meryem, 67.) Allah onu yarattı ve varolma şerefiyle onu şereflendirdi. Fakat o kendi kökenini unuttu.
Hak ve hakikatten insanın yüz çevirmesine sebep olan en büyük unutturucular da şeytan (Mücadele, 59.) ve dünya metaıdır. (Furkân, 18.) Öyle ise insan her an bir unutma ve gaflete düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Her an hakikatle kendisi arasında bir perde çekilebilir. Gören göz görmez hale, düşünen kalp anlamaz hale gelebilir. İşte hatırlatıcı özelliği ile Kur’an bu perdeyi kaldırmayı, daldığı gaflet uykusundan insanı uyandırmayı hedefliyor; ta ki insan, hakikatle yüz yüze gelsin.
Evet, hatırlayanlar, bu dünyada olduğu gibi ahirette de hatırlanacaktır. Acımasız hayat mücadelesi ve koşuşturması içerisinde daima Rabbinin hoşnutluğunu arayanlar elbette ki o gün unutulmayacaktır. Dünyanın debdebesi, aldatıcılığı ve çekiciliğine kapılmadan Allah’ın rızasını arzu edenler şüphesiz ki görmezden gelinmeyecektir. Baş döndürücü lütuflara eriştikleri halde ayakları yerden kesilmeyen, Hz. Süleyman misali “Bu rabbimden bana bir lütuftur.” (Neml, 40.) diyebilenler, o gün muhakkak ki gözetilecektir.
Nail oldukları lütuflar sebebiyle şımarıp gururlanmayanlar, yine maruz kaldıkları mahrumiyetler dolayısıyla ümitsizliğe kapılmayanlar, o günde elbette ki himaye edileceklerdir. (Hûd, 9-11.) Koyu karanlıkların insanı bunalttığı bir dünyada balığın karnında sıkışan Hz. Yunus misali yalvarıp yakaranlar da unutulmayacaktır. (Enbiya 87.) Yine hastalıkların pençesine düştüğü halde Hz. Eyyûb misali sabır ve metanetle bunu karşılayanlar da o gün unutulmayacaktır. (Sâd, 41.)
31 Ekim 2010 Pazar
MEZHEPSİZLİK NİÇİN "DİNSİZLİĞİN KÖPRÜSÜ"DÜR?
http://sabrikontek.azbuz.com :}MEZHEPSİZLİK NİÇİN "DİNSİZLİĞİN KÖPRÜSÜ"DÜR?
Bilindiği gibi "Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür" sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük âlimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye aittir ve merhumun "Makâlât" adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.(1) Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.
Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası'nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.
Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, "mezhepsizlik" ve "dinsizlik" kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.
Buradaki "mezhepsizlik", hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle "telfik"i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.
Başlıktaki cümlede yer alan "dinsizlik" ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir.
Bilindiği gibi İslam Dünyası'nda baş gösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– "yenilikçi" hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar'ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku'nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.
Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce "yenilikçi hareket" şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.
Nitekim Cemaleddin Efgânî'den başlayarak Fazlur Rahman'a ve oradan da günümüz Türkiye'sindeki bazı isimlere uzanan "İbrahimî dinlerin diyaloğu" söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab'ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.(2)
Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir...
Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri "yeni içtihatlar yapılmalıdır" söylemiyle, aslında "eski" içtihatların Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?
Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak(3)
1- Kıyas: Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.(4) Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.(5)
Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.
Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan "maslahat" unsurundan ve özellikle Endülüs'lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî'nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler.
Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan "Kur'an'ın ruhu" söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde(6)– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.
2- İcma: Sahabe'nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer'î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimiz bu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma'ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan aklının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi'î'nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle(7)
Oysa İcma, fer'î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat'î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar'ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade'nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir.
Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen "ümmet" kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.(8)
Bizzat ALLAH Teala'nın Kitabı'nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri "insanlık dini", "tüm insanların kardeşliği" sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.
3- Sünnet: Mezhep İmamları'nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet'e dayanıyor olması ve Sünnet'in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet'i ve hadisleri de "sorgulamaya" itmiştir. Tabiatıyla modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından "uydurma" olarak kabul edildi.
Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur'an'ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak "bilimsel" davranışın bir gereği idi. Geçmiş âlimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından "uydurma" olarak damgalandı. Böylece Sünnet'in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.
Burada, âlimlerin (buradaki "alimler"den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh âlimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri "ahad hadis" (veya "haber-i vâhid) olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, "Kur'an'a aykırı hadis olamayacağı" söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski âlimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur'an'a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.
Oysa Kur'an'a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.
Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet'in yol göstericiliğine başvurmadan Kur'an'a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.
4- Kur'an: Kur'an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet'in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. "Fikir hürriyeti", "ALLAH'ın Kitabı'na aracısız olarak başvurmak", "Kur'an'ın, kendisini "açık/anlaşılır" bir kitap olarak nitelendirmesi"... gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur'an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma "özgürlüğüne" kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.
Oysa Kur'an'ın doğru anlaşılması ve tefsiri(9) için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur'an'dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır.
Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur'an'dan istediği hükmü çıkarmakta ve "ben böyle anlıyorum" diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.
Tevrat ve İncil'in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar'ın da "hak din" ve "tevhid dini" üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur'an'da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur'an merkeze alınarak vaz edildi. Kur'an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!
İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din'de Mezheb'in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, ALLAH'ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.
Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir "kör gidiş"i ifade etmektedir.
Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur'an ve Sünnet'i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır?
Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.
Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz "dinsizlik" vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir.
İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat ALLAH Teala ve O'nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlaşılır biçimde ortaya koymaktadır.
Selam, hidayete tabi olanlara...
********************************************************************************
DİPNOTLAR
1- "Makâlât", el-Kevserî merhumun, Mısır'daki muhtelif dergi ve gazetelerde neşredilmiş olan ve her biri ayrı bir ilmî kıymeti haiz bulunan makalelerinin, vefatından sonra sevenleri ve talebeleri tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmesiyle oluşturulmuştur. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh'tan Hadis ve Usul-i Hadis'e, Kur'an ilimlerinden Akaid ve Tarih'e kadar pek çok konu yanında güncel meselelerin de derin bir vukufiyet ve kuvvetli bir ilmî dirayet ile ele alındığı "Makâlât", günümüzde de kaynak eser olma özelliğini sürdürmektedir. Tarafımızdan tercüme edilmiş olan bu kıymetli eser, inşâALLAH yakında neşre hazır hale getirilecektir.
el-Kevserî merhumun hayatı, şahsiyeti ve ilmî yönü hakkında geniş malumat edinmek isteyenler, 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce'de düzenlenen Muhammed Zâhid el-Kevserî Sempozyumu'nda sunulan tebliğlerin bir araya getirildiği "Muhammed Zâhid el-Kevserî –Hayatı-Eserleri-Tesirleri-" adlı kitaba (Seha neşriyat, İstanbul-1996); "Makâlât"ın muhtevası konusunda da adı geçen kitabın 147-151. sayfaları arasında yer alan "Makâlâtu'l-Kevserî'nin Değerlendirilmesi" adlı tebliğimize bakabilirler.
2- Bkz. Mustafa Fevzî, "Da'vetu Cemâliddîn el-Efğânî", 241 vd.; Fazlur Rahman, "ALLAH'ın Elçisi ve Mesajı", 123; "İslam", 36; "Ana Konularıyla Kur'an", 317.
Fazlur Rahman, "İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp"ta da (8) şöyle der: "Sufîler, geniş bir insancıllık ve hoşgörüyü yerleştirmişler; inançlarına bakmaksızın bütün insanlığa yardım etmişlerdir. Onların bu tutumları aynı zamanda ahlakî ve manevî göreceliğe de katkıda bulunmuştur. Böylelikle onlar, tarih boyunca karşılaşlan bütün dînî ve beşerî inanç ve düşünce sistemlerini meşru göstermişlerdir. Her ne kadar bu tutum Ehl-i Sünnet tarafından hoş karşılanmamışsa da, yakından bakıldığında bizzat Kur'an'ın öğretisinden o kadar da uzak değildir. Çünküa Kur'an-ı Kerim; yeryüzünde hiçbir millet ve toplumu rehbersiz bırakmadığını ve İlâhî rehberliğin Yahudiler'in, Hristiyanlar'ın ve Müslümanlar'ın özel imtiyazı olmadığını devamlı surette vurgular. Bununla birlikte, Kur'an, dinde bir evrimin olduğunu ve kendisinin ilâhî rehberlik ve vahyin en yüksek ifadesi olduğunu, diğer taraftan öbür dinlerin isetemel hakikatleri ihtiva etmelerine rağmen, yer yer tahrif edildiklerini ve yanlış yorumlarla bezendiklerini ifade eder." Benzeri ifadeler için aynı eserin 34. sayfasına da bakılabilir.
Bu düşünce ve iddiaların eleştirisi için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.
3- Burada bu yaklaşımın sadece teorik olarak mantık yapısı verilmektedir. Bunlara cevap verilmesi bu yazının amacının dışındadır.
4- İlletlerin tesbiti, Usul-i Fıkıh kitaplarında "mesâliku'l-ille" diye isimlendirilen metotlarla yapılır. İbarelerin gramatik yapısından, başka birtakım özelliklerine kadar birçok husus burada belirleyici rol oynar. Ayrıntı için Usul kitaplarına başvurulabilir.
5- "Yenihlikçi" yaklaşım tarafından "parçacı" olmakla suçlanan bu metot, aslında hükme medar olan illetin tesbitine dayanması bakımından ahkâmın dayandığı temelin belirlenmesinde en sağlam metottur. Zira bu metot sayesinde bir hükmün niçin vaz edildiği tesbit edilir ve aynı özellikteki diğer konular hakkında da rahatça aynı hükmün yürütülmesi temin edilir. Hz. Peygamber (s.a.v) de dâhil olmak üzere İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılmış olan Kıyas metodu, ehil kimseler tarafından uygulandığında nassların lafzına ve ruhuna en uygun hükümlerin verilmesinin de bir garantisidir.
6- Zira Malikî mezhebinde tali bir delil olarak kabul edilen "maslahat", hiç bir zaman nassların önüne geçirilmemiştir. İslam âleminde ilk defa Hanbelî mezhebine bağlı olduğu söylenen ve hakkında pek ağır ithamlar yapılmış bulunan Necmuddîn Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından nassların önüne geçirilecek derecede çerçevesi geniş tutulmuş olan maslahata böyle bir fonksiyon tanınacak olursa, insanların faydası, Yüce ALLAH'ın, nasslarda ifadesini bulmuş olan iradesinin önüne geçirilmiş olur. Bu da, Yüce ALLAH'ın, insanların maslahat ve menfaatini bilemediği gibi çok tehlikeli bir sonuca kapı açar. Oysa kulların gerçek maslahatı, nassların belirlediği hükümlere aynen uymakta saklıdır.
Öte yandan burada, insanların maslahat ve menfaatini tesbitte, bilgi ve faaliyet alanı sınırlı olan insan aklından başka hiçbir belirleyici yoktur. Yanılmak ve hata yapmakla malul olan insan aklının tesbit ettiği maslahat, özellikle modern dünyaya hakim olan "değişim" anlayışı doğrultusunda sürekli olarak değişik veçheler gösterecektir. Dolayısıyla bu noktada bugün doğru dediğimize yanın yanlış deme garabetine düşmekten bizi kim koruyabilir?
7- Biz, İmam eş-Şâfi'î'nin İcma konusundaki görüşünü ve İcma hakkındaki spekülasyonları, "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. (19 numaralı yazı) ve II. ciltlerinde (10 numaralı yazı) etraflıca ele almıştık. Dileyen oralara başvurabilir.
8- Bkz. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, "Kur'an'daki İslam", 224; Hasan Hanefî, "İslâmiyât" dergisi, 1/4, Ekim-Aralık, 1998, 224.
Yaşar Nuri öztürk, Ümmet hakkındaki bu görüşünü İbn Manzûr'un "Lisânu'l-Arab"ına ("Ümmet" maddesi) dayandırmaktadır. Oysa adı geçen eserde Ümmet'in İslamî literatürde bu anlama geldiğini gösteren herhangi bir ifade mevcut değildir.
9- Burada "yorum" kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi", II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).
EBUBEKİR SİFİL
Bilindiği gibi "Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür" sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük âlimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye aittir ve merhumun "Makâlât" adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.(1) Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.
Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası'nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.
Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, "mezhepsizlik" ve "dinsizlik" kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.
Buradaki "mezhepsizlik", hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle "telfik"i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.
Başlıktaki cümlede yer alan "dinsizlik" ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir.
Bilindiği gibi İslam Dünyası'nda baş gösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– "yenilikçi" hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar'ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku'nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.
Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce "yenilikçi hareket" şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.
Nitekim Cemaleddin Efgânî'den başlayarak Fazlur Rahman'a ve oradan da günümüz Türkiye'sindeki bazı isimlere uzanan "İbrahimî dinlerin diyaloğu" söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab'ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.(2)
Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir...
Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri "yeni içtihatlar yapılmalıdır" söylemiyle, aslında "eski" içtihatların Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?
Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak(3)
1- Kıyas: Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.(4) Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.(5)
Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.
Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan "maslahat" unsurundan ve özellikle Endülüs'lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî'nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler.
Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan "Kur'an'ın ruhu" söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde(6)– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.
2- İcma: Sahabe'nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer'î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimiz bu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma'ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan aklının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi'î'nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle(7)
Oysa İcma, fer'î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat'î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar'ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade'nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir.
Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen "ümmet" kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.(8)
Bizzat ALLAH Teala'nın Kitabı'nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri "insanlık dini", "tüm insanların kardeşliği" sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.
3- Sünnet: Mezhep İmamları'nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet'e dayanıyor olması ve Sünnet'in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet'i ve hadisleri de "sorgulamaya" itmiştir. Tabiatıyla modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından "uydurma" olarak kabul edildi.
Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur'an'ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak "bilimsel" davranışın bir gereği idi. Geçmiş âlimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından "uydurma" olarak damgalandı. Böylece Sünnet'in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.
Burada, âlimlerin (buradaki "alimler"den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh âlimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri "ahad hadis" (veya "haber-i vâhid) olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, "Kur'an'a aykırı hadis olamayacağı" söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski âlimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur'an'a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.
Oysa Kur'an'a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.
Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet'in yol göstericiliğine başvurmadan Kur'an'a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.
4- Kur'an: Kur'an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet'in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. "Fikir hürriyeti", "ALLAH'ın Kitabı'na aracısız olarak başvurmak", "Kur'an'ın, kendisini "açık/anlaşılır" bir kitap olarak nitelendirmesi"... gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur'an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma "özgürlüğüne" kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.
Oysa Kur'an'ın doğru anlaşılması ve tefsiri(9) için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur'an'dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır.
Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur'an'dan istediği hükmü çıkarmakta ve "ben böyle anlıyorum" diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.
Tevrat ve İncil'in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar'ın da "hak din" ve "tevhid dini" üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur'an'da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur'an merkeze alınarak vaz edildi. Kur'an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!
İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din'de Mezheb'in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, ALLAH'ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.
Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir "kör gidiş"i ifade etmektedir.
Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur'an ve Sünnet'i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır?
Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.
Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz "dinsizlik" vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir.
İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat ALLAH Teala ve O'nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlaşılır biçimde ortaya koymaktadır.
Selam, hidayete tabi olanlara...
********************************************************************************
DİPNOTLAR
1- "Makâlât", el-Kevserî merhumun, Mısır'daki muhtelif dergi ve gazetelerde neşredilmiş olan ve her biri ayrı bir ilmî kıymeti haiz bulunan makalelerinin, vefatından sonra sevenleri ve talebeleri tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmesiyle oluşturulmuştur. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh'tan Hadis ve Usul-i Hadis'e, Kur'an ilimlerinden Akaid ve Tarih'e kadar pek çok konu yanında güncel meselelerin de derin bir vukufiyet ve kuvvetli bir ilmî dirayet ile ele alındığı "Makâlât", günümüzde de kaynak eser olma özelliğini sürdürmektedir. Tarafımızdan tercüme edilmiş olan bu kıymetli eser, inşâALLAH yakında neşre hazır hale getirilecektir.
el-Kevserî merhumun hayatı, şahsiyeti ve ilmî yönü hakkında geniş malumat edinmek isteyenler, 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce'de düzenlenen Muhammed Zâhid el-Kevserî Sempozyumu'nda sunulan tebliğlerin bir araya getirildiği "Muhammed Zâhid el-Kevserî –Hayatı-Eserleri-Tesirleri-" adlı kitaba (Seha neşriyat, İstanbul-1996); "Makâlât"ın muhtevası konusunda da adı geçen kitabın 147-151. sayfaları arasında yer alan "Makâlâtu'l-Kevserî'nin Değerlendirilmesi" adlı tebliğimize bakabilirler.
2- Bkz. Mustafa Fevzî, "Da'vetu Cemâliddîn el-Efğânî", 241 vd.; Fazlur Rahman, "ALLAH'ın Elçisi ve Mesajı", 123; "İslam", 36; "Ana Konularıyla Kur'an", 317.
Fazlur Rahman, "İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp"ta da (8) şöyle der: "Sufîler, geniş bir insancıllık ve hoşgörüyü yerleştirmişler; inançlarına bakmaksızın bütün insanlığa yardım etmişlerdir. Onların bu tutumları aynı zamanda ahlakî ve manevî göreceliğe de katkıda bulunmuştur. Böylelikle onlar, tarih boyunca karşılaşlan bütün dînî ve beşerî inanç ve düşünce sistemlerini meşru göstermişlerdir. Her ne kadar bu tutum Ehl-i Sünnet tarafından hoş karşılanmamışsa da, yakından bakıldığında bizzat Kur'an'ın öğretisinden o kadar da uzak değildir. Çünküa Kur'an-ı Kerim; yeryüzünde hiçbir millet ve toplumu rehbersiz bırakmadığını ve İlâhî rehberliğin Yahudiler'in, Hristiyanlar'ın ve Müslümanlar'ın özel imtiyazı olmadığını devamlı surette vurgular. Bununla birlikte, Kur'an, dinde bir evrimin olduğunu ve kendisinin ilâhî rehberlik ve vahyin en yüksek ifadesi olduğunu, diğer taraftan öbür dinlerin isetemel hakikatleri ihtiva etmelerine rağmen, yer yer tahrif edildiklerini ve yanlış yorumlarla bezendiklerini ifade eder." Benzeri ifadeler için aynı eserin 34. sayfasına da bakılabilir.
Bu düşünce ve iddiaların eleştirisi için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.
3- Burada bu yaklaşımın sadece teorik olarak mantık yapısı verilmektedir. Bunlara cevap verilmesi bu yazının amacının dışındadır.
4- İlletlerin tesbiti, Usul-i Fıkıh kitaplarında "mesâliku'l-ille" diye isimlendirilen metotlarla yapılır. İbarelerin gramatik yapısından, başka birtakım özelliklerine kadar birçok husus burada belirleyici rol oynar. Ayrıntı için Usul kitaplarına başvurulabilir.
5- "Yenihlikçi" yaklaşım tarafından "parçacı" olmakla suçlanan bu metot, aslında hükme medar olan illetin tesbitine dayanması bakımından ahkâmın dayandığı temelin belirlenmesinde en sağlam metottur. Zira bu metot sayesinde bir hükmün niçin vaz edildiği tesbit edilir ve aynı özellikteki diğer konular hakkında da rahatça aynı hükmün yürütülmesi temin edilir. Hz. Peygamber (s.a.v) de dâhil olmak üzere İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılmış olan Kıyas metodu, ehil kimseler tarafından uygulandığında nassların lafzına ve ruhuna en uygun hükümlerin verilmesinin de bir garantisidir.
6- Zira Malikî mezhebinde tali bir delil olarak kabul edilen "maslahat", hiç bir zaman nassların önüne geçirilmemiştir. İslam âleminde ilk defa Hanbelî mezhebine bağlı olduğu söylenen ve hakkında pek ağır ithamlar yapılmış bulunan Necmuddîn Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından nassların önüne geçirilecek derecede çerçevesi geniş tutulmuş olan maslahata böyle bir fonksiyon tanınacak olursa, insanların faydası, Yüce ALLAH'ın, nasslarda ifadesini bulmuş olan iradesinin önüne geçirilmiş olur. Bu da, Yüce ALLAH'ın, insanların maslahat ve menfaatini bilemediği gibi çok tehlikeli bir sonuca kapı açar. Oysa kulların gerçek maslahatı, nassların belirlediği hükümlere aynen uymakta saklıdır.
Öte yandan burada, insanların maslahat ve menfaatini tesbitte, bilgi ve faaliyet alanı sınırlı olan insan aklından başka hiçbir belirleyici yoktur. Yanılmak ve hata yapmakla malul olan insan aklının tesbit ettiği maslahat, özellikle modern dünyaya hakim olan "değişim" anlayışı doğrultusunda sürekli olarak değişik veçheler gösterecektir. Dolayısıyla bu noktada bugün doğru dediğimize yanın yanlış deme garabetine düşmekten bizi kim koruyabilir?
7- Biz, İmam eş-Şâfi'î'nin İcma konusundaki görüşünü ve İcma hakkındaki spekülasyonları, "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. (19 numaralı yazı) ve II. ciltlerinde (10 numaralı yazı) etraflıca ele almıştık. Dileyen oralara başvurabilir.
8- Bkz. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, "Kur'an'daki İslam", 224; Hasan Hanefî, "İslâmiyât" dergisi, 1/4, Ekim-Aralık, 1998, 224.
Yaşar Nuri öztürk, Ümmet hakkındaki bu görüşünü İbn Manzûr'un "Lisânu'l-Arab"ına ("Ümmet" maddesi) dayandırmaktadır. Oysa adı geçen eserde Ümmet'in İslamî literatürde bu anlama geldiğini gösteren herhangi bir ifade mevcut değildir.
9- Burada "yorum" kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi", II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).
EBUBEKİR SİFİL
24 Ekim 2010 Pazar
Canlı Tutulması Gereken Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Karz-ı Hasen
http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com http://sabri28kontek.sitemynet.com:İnsanların ırkları, renkleri, dinleri, dilleri, cinsiyetleri ve düşünceleri farklı olduğu gibi, mal varlıkları ve sahip oldukları imkânları da farklıdır. Zenginlik ve fakirlik tarih boyunca bütün toplumlarda var olagelmiş sosyal bir olgudur. Bu ilahî bir takdirin sonucudur. Bu husus birçok ayette açık-seçik bildirilmiştir: “Allah’ın, dilediği kimsenin rızkını genişlettiğini ve daralttığını görmediler mi? Bunda inanan bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 37; bk. Bakara, 245; Ra’d, 26; İsra, 30; Kasas, 82; Ankebut, 62; Sebe’, 36, 39; Zümer, 52; Şûra, 12) Bu farklılık, ilahî bir takdirin yanında aynı zamanda toplumsal bir gerekliliktir. Aksi takdirde bazı işlerin toplumda yapılması mümkün olmazdı. Ayetin “Bunda inanan bir toplum için elbette ibretler vardır” cümlesi buna işaret etmektedir. Bu olgu ve gerekliliğin sonucu olarak insanlar birbirlerine muhtaçtır. Yüce Allah, zengin-fakir arasında uçurum olmaması, fakirlerin ihtiyaçlarının karşılanması için zekât, sadaka ve infakın yanında gerektiğinde ihtiyacı olan insanlara borç verilmesini, kendisine borç verme gibi telakki ederek teşvik etmiştir: “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah da bunu fazlasıyla öder. Ayrıca ona pek değerli bir ödül de vardır.” (Hadîd, 11)
“Karz-ı hasen”, “karz” ve “hasen” kelimelerinden oluşan bir terkiptir. Sözlükte bir şeyi “kesmek, koparmak ve karşılık vermek” anlamlarına gelen “karz”, terim olarak birine geri vermek üzere mal ve ürün vermek veya birine ödünç borç para ve döviz vermek demektir. “Hasen” kelimesi ise terkipte “karz” kelimesinin sıfatı olup “iyi ve güzel” anlamına gelir. Kur’an dilinde “karz-ı hasen”; ihtiyaç sahiplerine Allah rızası için güzelce ödünç verme ve sırf Allah rızasını gözeterek yoksullara karşılıksız yardım yapma anlamında kullanılmıştır. Bir fıkıh terimi olarak “karzı- hasen”, “bir kimsenin diğer bir kimseye aynını, mislini veya bedelini iade etmek şartıyla verdiği şey demektir. Karz-ı hasen; altın ve para gibi, değişim vasıtası olabileceği gibi, buğday ve ekmek türü tüketilen bir ürün ve mal da olabilir. Karz-ı hasen, veren açısından uhrevî, alan açısından ise dünyevî yarar gözetilen ahlâkî ve hukukî bir kavramdır.
1. Karz-ı Hasenin Önemi Ve Değeri
Tahlil etmeye çalıştığımız ayette muhtaçlara faizsiz kredi, ödünç para veya mal-mülk vermek, “Allah’a borç vermek” olarak ifade edilmiştir. Allah’ın insanlara ihtiyacı yoktur. Çünkü “Allah zengin, insanlar fakirdir.” (Muhammed, 48) Bütün varlık âlemini yaratan Allah’tır, bütün mülk O’nundur, insanlara mülkü veren de O’dur. (Âl-i İmran, 26) Dolayısıyla “Allah’a borç vermek”, Allah için borç vermek, bir karşılık beklemeksizin Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla borç vermektir. Yüce Allah, borç vermeyi kendine borç verme olarak ifade ederek, faizsiz, çıkarsız ve ibadet amacıyla borç verilmesini istemektedir. Dünyada herhangi maddî bir karşılık beklemeden bir insanın ihtiyacını karşılayan kimse, bu fedakârlığının karşılığını, ücretini, mükâfatını ahirette Allah’tan alacaktır. Dolayısıyla Kur’an’da karz-ı hasen, “Allah’a borç vermek” olarak ifade edilmiştir.
Müzzemmil suresinin yirminci ayetinde “karz-ı hasen”; Kur’an okumak, namaz kılmak ve zekât vermek ile birlikte emredilmektedir: “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden (dünyada) ne hayır-iyilik gönderirseniz onu, Allah katında (ahirette) daha üstün bir hayır-iyilik ve daha büyük bir mükâfat olarak bulursunuz.”
Emirler prensip olarak zorunluluk ifade eder. Dolayısıyla her mümini bağlar. Allah’ın emrini tutmak itaat, tutmamak ise isyandır. Ayette dört ibadetin yerine getirilmesi emredildikten sonra, dünyada “hayır” işleyenlerin ahirette bunun karşılığını yine “hayır” olarak ve “büyük bir mükâfat” olarak bulacağı bildirilmektedir.
Kur’an’da dört ayette “karz-ı hasen” Allah’a borç vermek olarak ifade edilmekte ve Allah rızası için borç verenlere dört şey vaat edilmektedir: (a) verilen borcun mükâfatının kat kat verilmesi, (b) çok değerli ücret verilmesi, (c) günahların bağışlanması, (ç) cennetlere konulması.
a) Allah İçin Borç Verenlere Mükâfatı Kat Kat Verilir
Tahlil etmeye çalıştığımız ayette ve “Allah’a güzel bir borç veren kimseye Allah, borcunun karşılığının kat kat öder.” (Bakara, 245) anlamındaki ayette, faizsiz Allah için borç veren kimsenin mükâfatının kat kat olacağı; “ed’âf-ı kesîre” terkibiyle ifade edilmektedir. “Ed’âf-ı kesîre” tabiri çokluk ifade eder ve bunun sınırı yoktur, bin katı da olur milyon katı da olur. Bakara suresinin 261. ayetinde Allah yolunda infak edenlere yedi yüz katıyla mükâfat verileceği bildirilmiş ve “Allah dilediğine kat kat verir” buyrulmuştur. Allah yolunda infaka yedi yüz katı verileceği bildirildikten sonra “Allah dilediğine kat kat verir” buyrulması, “kat kat” ifadesinin yedi yüz kat mükâfatı aşacağının beyanıdır.
b) Allah İçin Borç Verenlere Ecr-i Kerîm Vardır
Tahlil etmeye çalıştığımız ayette ve “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.” (Hadîd, 18) anlamındaki ayet ve diğer ayetlerde (bk. Hud, 11; Fatır, 7; Yasin, 11; Fussilet, 8; Feth, 16; Mülk, 12; Tîn, 6) borç verenlere ecr-i kerîm vaat edilmektedir: “Ecr-i kerîm” terkibindeki “ecr”, emeğin ve çalışmanın karşılığı ücret (A’raf, 170; Hud, 115; Yusuf, 56; Zümer, 74); “kerîm” kelimesi çok değerli, çok kıymetli ve çok üstün demektir. “Ecr-i kerîm” ifadesi, Allah rızası için borç verenlerin mükâfatının değerini ve kıymetini ifade eder. Kur’an’da iman edip salih ameller işleyenlere, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, Allah’tan korkanlara, ibadetlerini, işlerini ve görevlerini en güzel bir şekilde yapanlara, Allah yolunda çalışanlara ve sabırlı olanlara, Allah ve Peygamberine itaat edenlere, “ecr-i kerîm” (çok değerli mükâfat), “ecr-i azîm” ve “ecr-i kebîr” (büyük mükâfat), “ecr-i hasen” (güzel mükâfat), “ecr-i gayr-i memnun” (sürekli mükâfat) vaat edilmektedir. (Âl-i İmran, 172, 179; Maide, 9) Özellikle “ecr-i kerîm”; Allah rızası için borç verenlere ve Allah’tan korkanlara vaat edilmiştir. (Yasin, 11)
c) Allah İçin Borç Verenlerin Günahları Bağışlanır
“Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz Allah onu size, kat kat öder ve sizi bağışlar.” (Teğabün, 17) İnsan, zayıf yaratılmıştır, bu sebeple nefsinin kötü arzularına, şeytanın vesvesesine, ahlaken kötü insanların telkinlerine, şehvet ve dünya nimetlerinin cazibesine kapılarak günah işleyebilir. İşlenen günahlardan kurtulmanın yollarından biri şartlarına uygun tevbe etmek, bir diğeri de salih ameller işlemektir. Bu hususu ifade eden birçok ayet (bk. Âl-i İmran, 157; 195; Mâide, 65; Ankebut, 7) ve hadis vardır. Şu örnekleri verebiliriz: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb, 70–71) “Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Sıyâm, 6, II, 228) Günahların bağışlanmasına vesile olan güzel amellerden biri de Allah için faizsiz kredi ve borç-ödünç vermektir. Teğabün suresinin 17. ayeti ve aşağıdaki ayet bu hususu açıkça ifade etmektedir.
ç) Allah, Borç Verenleri Cennetlere Koyar
“Eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime iman eder, onları desteklerseniz, Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım.” (Mâide, 12)
Ayette beş görev zikredilmiştir: Namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, peygamberlere iman etmek, onları desteklemek ve Allah için faizsiz kredi, borç ve ödünç vermek. Bu görevleri yapanlara iki şey vaat edilmiştir: Biri günahların örtülüp gizlenmesi, affedilip bağışlanması, diğeri altlarından ırmaklar akan cennete konulmasıdır.
Karz-ı hasen ile ilgili ayetlerden faizsiz kredi ve borç vermenin; günahların bağışlanmasına, Allah’ın rızasını ve çok değerli mükâfatların bulunduğu cenneti kazanmaya vesile olan salih bir amel olduğu anlaşılmaktadır.
Farz, vacip ve mendup olan yardımlar yani zekât, sadaka-i fıtır, sadaka-i tatavvu ve infak gibi karz-i hasen de İslam dininin sosyal yardımlaşma ve dayanışma, fakirleri ve borçluları görüp gözetme alanlarından biridir. Zekât ve sadakalar genellikle fakirlere verilir. Belirli bir mal varlığı olan kimse ev alma, düğün yapma, temel ihtiyaçlarını karşılama ve benzeri meşru nedenlerle borçlanabilir, bu kimselere zekât ve sadaka vermek de mümkün olmayabilir. İşte bu durumda karz-ı hasen devreye girer. Onun için yüce Rabbimiz karz-ı haseni teşvik etmektedir.
Kur’an’ın sözlü ve uygulamalı olarak açıklayıcısı olan rehberimiz ve modelimiz sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), borç vermeyi tavsiye ve teşvik etmektedir: “Kim zor durumda olan kimseye borç verir ve geri ödeme kolaylığı sağlarsa, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık sağlar.” (İbn Mâce, Sadakat, 14, No:2417)
Peygamberimiz, zor durumda bulunan birine borç veren Müslüman’a, kendisine geri ödeninceye kadar her gün sevap yazılacağını, vade dolduğu halde borçluyu sıkıştırmadığı takdirde alacaklı olduğu para kadar veya iki katı kadar sevap yazılacağını beyan etmiştir. (İbn Mâce, Sadakat, 14, 19; No: 2418, 2430) “Kim mümin kardeşinin bir ihtiyacını karşılarsa, Allah da onun bir ihtiyacını karşılar. Kim Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir.” (Buhârî, Mezalim, 4, No: 2310)
İbn Mâce’nin es-Sünen’inde; “Miraç gecesi Cennetin kapısı üzerinde, ‘sadaka on misli sevapla karşılanır. Borç ise on sekiz misli sevap ile karşılanır’ yazılı olduğunu gördüm. Cebrail’e, ödünç vermenin sadakadan üstün olmasının sebebi nedir diye sordum. Cebrail: ‘Çünkü dilenci, yanında olduğu halde dilenir. Hâlbuki borç isteyen kimse ancak muhtaç olduğu için borçlanır’ diye cevap verdi” anlamında bir rivayet vardır. (İbn Mâce, Sadakat, 19, No: 2430) Ancak Ahmed ibn Hanbel, Yahya ibn Ma’în, Ebu Dâvûd, Nesâî ve Dârekutnî, bu rivayetin zayıf olduğunu söylemiştir. (İbn Mâce, es-Sünen, Sadakat, 19, No: 2430) Hâlbuki Kur’an’da, “hasene” olan görevleri yapanlara “kat kat”, “10 kat”, “700 kat” ve “hesapsız derecede” mükâfat verileceği bildirilmektedir. (bk. Nisa, 40; En’am, 160; Bakara, 261; Zümer, 10)
2. Karz Akdinin Şartları
Karz-ı hasen; esasen maddî bir karşılığı gözetilmeyen bağış ve iyilikten ibarettir. Karz işlemi, bir borçlanma işlemidir. Her karz (ödünç), bir borçtur (deyn), fakat her deyn karz değildir. Aynı şekilde her ödünç verilen şey de karz değildir. Çünkü fıkıh dilinde misli ve piyasada emsali bulunan buğday, pirinç, ekmek ve yumurta gibi mal ve ürünlerin borç verilmesine “karz” (tüketim ödüncü); ev eşyası, tarım aleti, kitap ve benzeri yararlanıp geri verilen şeylerin borç verilmesine ise “âriyet” (kullanım ödüncü) denir. Borç sözleşmesinde olduğu gibi karz-ı hasen sözleşmesinin de bazı şartları vardır ve bu şartlara uyulması gerekir.
a) Borç veren kişi akıllı ve ergenlik çağına gelmiş olmalı yani bağış yapabilme ehliyeti bulunmalıdır.
Çocuklar mümeyyiz bile olsalar bağış yapabilme ehliyeti olmadıkları için borç veremezler. Aynı şekilde baba veya vasiler velayet ve vesayeti altındaki çocukların ve yetimlerin malları ve paraları konusunda bağış yapabilme ehliyetine sahip değildir. Dolayısıyla babalar veya vasiler çocukların veya yetimlerin mallarını ve paralarını borç olarak kendileri de alamazlar, başkalarına da veremezler.
b) Borç alan kimse, tasarruf ehliyetine sahip olmalıdır.
c) Borç olarak verilen şey, para ve döviz gibi değişim aracı veya altın, gümüş, demir ve buğday gibi mislî bir mal olmalıdır.
Mislî mal; ölçü, tartı ve sayı ile alınıp satılan ve piyasada emsali bulunan mallardır. Mislî mallar, fertler arasında değer ve fiyat farkına yol açmaz, dolayısıyla borcun geri ödenmesinde anlaşmazlığa düşülmez. Kıyemî mal; ölçü, tartı ve sayı ile alınıp satılmayan ve piyasada emsali bulunmayan mallardır. Bu mallar karz olarak verilemez. Çünkü bu tür malların, fertler arasında değer ve fiyat farkı olur ve malların emsali piyasada bulunmaz. Bu sebeple borcun geri ödenmesinde sıkıntılar ve çekişmeler yaşanır.
Hanefilerin dışındaki mezheplere göre özellikleri ve nitelikleri belirlenmiş şeyler mesela ölçü ve tartı ile alınıp satılan mallar, ticaret malları ve hayvanlar borç olarak verilebilir, fakat ev, arsa, tarla, mücevher ve madenler borç olarak verilemez.
ç) Borç alan ve borç veren kişiler; ihtilafa ve çekişmeye yol açmayacak şekilde borç akdine konu olan mal ve ürünün niteliğini ve miktarını, paranın cinsini ve miktarını açık ve net bir şekilde belirlemeli, karz akdini hile ve aldatmadan uzak tutmalıdırlar.
d) Karz akdinde; borç verene menfaat sağlayacak herhangi bir şart koşulmamalıdır.
Böyle bir şart koşulduğu takdirde, bu şart geçerli olmaz. Mesela bir kimse, birine borç vermesi için evini kendisine satması veya verdiği üründen veya paradan fazlasını vermesi şartını koşması geçerli olmaz. Borçlunun bu fazlalığı ödemesi gerekmediği gibi, borç verenin de alması caiz olmaz. Söz gelimi birine bin lira borç veren bir kimse, altı ay sonra geri alırken bin yüz lira verilmesini şart koşsa veya buna benzer maddî bir şey istese bu faiz olur. Bu tür faize, “ribe’l-kurûz” (karz faizi) denir. Bir hadiste bu husus, “Menfaat getiren her karz ribadır” şeklinde ifade edilmiştir. (Aclunî, Keşfü’l-Hafa, II, 164, No:1991; Beyhakî, V, 350)
Allah rızası için verilen borçtan dünyevî bir menfaat talep edilmez. Menfaat talep edildiği zaman karz-ı hasen, “Allah’a borç” verme anlamını taşımaz. Peygamberimiz (s.a.s.), borç vermeyi “menîha” yani gönül hoşnutluğu ile yapılan bir bağış ve iyilik olarak ifade etmiştir: “Kim gönül hoşnutluğu ile bir borç verirse, akşam sabah sadaka vermiş gibi sevap kazanır.” (Müslim, Zekât, 73; bk. Tirmizî, Birr, 37, No: 2023)
Prensip olarak karz akdinde borç verenin de borç alanın da zarar görmemesi gerekir. Müçtehitler, altın ve gümüş paranın ayar veya ağırlığının düşürülmesi hâlinde borçlunun borcunu, borçlanma zamanındaki paranın ağırlığı ve değeri üzerinden vermesi gerektiği konusunda ittifak etmişlerdir. Bakır ve bronz paralar ile altın ve gümüş oranı çok düşük paraların değerinin değişmesi hâlinde Ebu Hanife ve fakihlerin çoğunluğuna göre borç alınan paranın her halükârda mislinin, Ebu Yusuf’a göre paranın borç verildiği zamanki kıymetinin verilmesi gerekir. Para tedavülden kalksa veya değeri düşse Ebu Yusuf’a göre paranın borç alındığı zamanki değerinin verilmesi gerekir. Aynı şekilde tartı ile veya ölçü ile alınıp satılan bir ürün borç alınsa sonra bu ürünün değeri düşse veya artsa Ebu Hanife’ye göre misli, Ebu Yusuf’a göre borç alındığı zamandaki kıymetinin verilmesi gerekir. Bu itibarla özellikle enflasyonun (paranın değer kaybının) yüksek olduğu zamanlarda ve yerlerde, verilen paranın değer kaybının telâfi edilmesi için tedbirler alınması gerekir. Mesela para yerine altın veya döviz verilebilir veya para, değerini koruyan bir ürüne endekslenebilir veya herhangi bir şart koşulmadan eğer para değer kaybına uğramışsa borç alan kimsenin, paranın borç aldığı zamandaki değeri kadar geri ödeme yapması gerekir. Çünkü yüce Allah, borç verenin de borç alanın da zarar görmemesini istemektedir: “Eğer böyle yapmazsanız (faizcilikten vaz geçmezseniz), Allah ve Rasulü ile savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tevbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.” (Bakara, 279)
Peygamberimiz (s.a.s.) birinden genç bir deve ödünç alır. Zekât develeri gelince bir sahabîyi alacaklıya aynı yaşta bir deve vermekle görevlendirir. Sahabî, Hz. Peygambere, develer arasında ödünç alınan devenin niteliğinde bir deve bulunmadığını ve mevcut develerin daha iyi olduğunu söyler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) sahabîye alacaklıya daha iyi develerden birini vermesini söyler ve şöyle buyurur: “En hayırlınız borcunu en güzel biçimde ödeyeninizdir.” (Buharî, İstikraz, 4-7, No: 2260-2263; Müslim, Müsakat, 118-122)
e) Vadeli alım-satım sonucu borçlarda olduğu gibi, karz akdinde ödeme takvimi belirlenmez.
Karz akdi bağlayıcı olmayan akitler arasında yer alır. Bir ödeme tarihi belirlense bile bu tarih bağlayıcı olmaz. Alış-veriş borcunda (deyn) geri ödeme süresi bağlayıcıdır, dolayısıyla alacaklı, alacağını zamanından önce isteyemez, borçlu da borcunu belirlenen tarihte ödemesi gerekir. Karz akdinde ise belirlenen süre bağlayıcı olmadığı için borç veren kişi, borçludan borcunu belirlenen süreden önce isteyebilir, borçlu da borcunu belirlenen süreden önce veya sonra ödeyebilir. Eğer bir ödeme zamanı belirlenmiş ise, bu şarta fıkhî açıdan uyulması zorunlu olmasa da ahlaken uyulması gerekir.
Alacaklının, borçluya borcunu vermesi için sıkıştırmaması gerekir. Çünkü borçluyu sıkıntıya sokmak, “karz-ı hasen” kavramı ile bağdaşmaz. Yüce Allah, borçluya mühlet verilmesini istemektedir: “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 280)
Borçlunun borcunu suistimal etmeden en kısa zamanda ödeme imkânı elde edince geciktirmeden ödemesi gerekir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Sizin en hayırlınız borcunu en güzel biçimde ödeyeninizdir” buyurarak, borcun en iyi bir şekilde ödenmesini teşvik etmiştir. (Müslim, Müsakat, 122) İmkânı olduğu halde borçlunun borcunu ödememesi zulümdür. Peygamberimiz (s.a.s.), “İmkânı olanın, zengin kimsenin borcunu zamanında ödemeyip uzatması zulümdür” buyurmuştur. (Müslim, Müsakat, 33)
Malikî müçtehitlere göre karz akdinde belirlenen ödeme takvimi hukuken de geçerlidir ve uyulması gerekir.
f) Muhtemel anlaşmazlıkları ve mağduriyetleri önlemek için karz akdinin yazılı belge ve şahitle tevsik edilmesi isabetli bir davranış olur.
Bakara suresinin 282. ayetinde borçların yazılması ve tanık tutulması emredilmektedir. Dört mezheb imamının da içinde bulunduğu çoğunluğa göre ayetteki emirler borcu güvence altına almaya yöneliktir, dolayısıyla bağlayıcı değildir, yapılırsa daha iyi olur. Buna mukabil; Dahhâk, Muhammed ibn Cerir et-Taberî (III, /3/120), Dâvûd ez-Zâhirî ve Nehaî gibi bazı fakih ve müfessirlere göre ayetteki emirler bağlayıcıdır, terk eden itaatsizlik etmiş ve günaha girmiş olur. (Taberî, III, 3/117) Ebu Saîd el-Hudrî, Hasan el-Basrî, Şa’bî, Atâ b. Ebî Rebah, İbn Cüreyc, İbn Zeyd ve İbn Uyeyne gibi bir kısım müfessir ve fakihe göre ayetteki emirler başlangıçta zorunluluk ifade ediyordu, 283. ayetin inmesiyle bu zorunluluk kaldırılmıştır. (Taberî, III, 3/118-119; Hazin, I, 340; Kurtubî, II, 383, 402-403)
g) Karz akdi, icap ve kabul ile yani birinin borç istemesi, diğerinin de istenen borcu vermesi ile gerçekleşir (irade beyanı).
Borç alan kimse, para, altın, gümüş, ekmek ve yumurta gibi borç aldığı şeye malik olur. Borcun alacaklıya geri verilmesi ile karz akdi sona erer. (bk. Kasanî, VII, 394-396; Bilmen, VI, 94-104; Apaydın, DİA, Karz, XXIV, 520-534)
Sonuç olarak; borç vermek İslam’ın teşvik ettiği ve sadakadan daha sevap olan bir ibadet ve sosyal yardımlaşmanın önemli vasıtasıdır. Borç akdi ile ilgili şartlara ve kurallara uyulmalı, tartışma ve hak kaybına fırsat verilmemelidir. İmkânı olanlar muhtaç olanlara borç vermeli, borç alanlar da borçlarını eksiksiz ve zamanında ödemelidirler. Kur’an’da alışveriş akdine ve yapılan sözleşmelere uyulması emredilmekte (Bakara, 177; Mâide, 1; İsrâ, 34; Müminûn, 8); borç ilişkisinde karşılıklı rızâ ve gönül hoşnutluğu üzerinde ısrarla durulmaktadır (Nisâ, 4, 29). Hz. Peygamber (s.a.s.), “Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Akdıye, 12, No: 3594) Bu itibarla borç sözleşmelerinin sağlam yapılması ve sözleşmenin gereğinin yerine getirilmesi zorunlu dinî bir görevdir.
Borç ilişkisinde aslolan tarafların borçlarını, gerektiği zaman ve istenilen şekilde ödemesidir. Şu hadisler borcun ödenmesini teşvik etmektedir: “Kim ödemek üzere insanların mallarını borç olarak alırsa, Allah onun borcu ödemesine imkân verir. Kim de itlaf etmek, vermemek üzere alırsa, Allah da onun malını itlaf eder.” (Buharî, İstikraz, 2, No: 2257)
Hz. Âişe validemiz sahabeden Urve’ye Peygamberimizin borçtan Allah’a sığındığını şöyle anlatmıştır: “Rasulüllah (s.a.s.) namaz (sonunda), “Allah’ım! Günahtan ve borçtan sana sığınırım” diye dua ederdi. Bir sahabî Hz. Peygambere, “Ey Allah’ın Elçisi! Ne kadar çok borçtan Allah’a sığınıyorsun?” dedi. Hz. Peygamber, “Çünkü insan borçlanıp (ödeme sıkıntısı çekince) konuştuğu zaman yalan konuşur, vaat edince vaadini yerine getiremez” buyurdu. (Buharî, İstikraz, 10, No: 2267)
“Karz-ı hasen”, “karz” ve “hasen” kelimelerinden oluşan bir terkiptir. Sözlükte bir şeyi “kesmek, koparmak ve karşılık vermek” anlamlarına gelen “karz”, terim olarak birine geri vermek üzere mal ve ürün vermek veya birine ödünç borç para ve döviz vermek demektir. “Hasen” kelimesi ise terkipte “karz” kelimesinin sıfatı olup “iyi ve güzel” anlamına gelir. Kur’an dilinde “karz-ı hasen”; ihtiyaç sahiplerine Allah rızası için güzelce ödünç verme ve sırf Allah rızasını gözeterek yoksullara karşılıksız yardım yapma anlamında kullanılmıştır. Bir fıkıh terimi olarak “karzı- hasen”, “bir kimsenin diğer bir kimseye aynını, mislini veya bedelini iade etmek şartıyla verdiği şey demektir. Karz-ı hasen; altın ve para gibi, değişim vasıtası olabileceği gibi, buğday ve ekmek türü tüketilen bir ürün ve mal da olabilir. Karz-ı hasen, veren açısından uhrevî, alan açısından ise dünyevî yarar gözetilen ahlâkî ve hukukî bir kavramdır.
1. Karz-ı Hasenin Önemi Ve Değeri
Tahlil etmeye çalıştığımız ayette muhtaçlara faizsiz kredi, ödünç para veya mal-mülk vermek, “Allah’a borç vermek” olarak ifade edilmiştir. Allah’ın insanlara ihtiyacı yoktur. Çünkü “Allah zengin, insanlar fakirdir.” (Muhammed, 48) Bütün varlık âlemini yaratan Allah’tır, bütün mülk O’nundur, insanlara mülkü veren de O’dur. (Âl-i İmran, 26) Dolayısıyla “Allah’a borç vermek”, Allah için borç vermek, bir karşılık beklemeksizin Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla borç vermektir. Yüce Allah, borç vermeyi kendine borç verme olarak ifade ederek, faizsiz, çıkarsız ve ibadet amacıyla borç verilmesini istemektedir. Dünyada herhangi maddî bir karşılık beklemeden bir insanın ihtiyacını karşılayan kimse, bu fedakârlığının karşılığını, ücretini, mükâfatını ahirette Allah’tan alacaktır. Dolayısıyla Kur’an’da karz-ı hasen, “Allah’a borç vermek” olarak ifade edilmiştir.
Müzzemmil suresinin yirminci ayetinde “karz-ı hasen”; Kur’an okumak, namaz kılmak ve zekât vermek ile birlikte emredilmektedir: “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden (dünyada) ne hayır-iyilik gönderirseniz onu, Allah katında (ahirette) daha üstün bir hayır-iyilik ve daha büyük bir mükâfat olarak bulursunuz.”
Emirler prensip olarak zorunluluk ifade eder. Dolayısıyla her mümini bağlar. Allah’ın emrini tutmak itaat, tutmamak ise isyandır. Ayette dört ibadetin yerine getirilmesi emredildikten sonra, dünyada “hayır” işleyenlerin ahirette bunun karşılığını yine “hayır” olarak ve “büyük bir mükâfat” olarak bulacağı bildirilmektedir.
Kur’an’da dört ayette “karz-ı hasen” Allah’a borç vermek olarak ifade edilmekte ve Allah rızası için borç verenlere dört şey vaat edilmektedir: (a) verilen borcun mükâfatının kat kat verilmesi, (b) çok değerli ücret verilmesi, (c) günahların bağışlanması, (ç) cennetlere konulması.
a) Allah İçin Borç Verenlere Mükâfatı Kat Kat Verilir
Tahlil etmeye çalıştığımız ayette ve “Allah’a güzel bir borç veren kimseye Allah, borcunun karşılığının kat kat öder.” (Bakara, 245) anlamındaki ayette, faizsiz Allah için borç veren kimsenin mükâfatının kat kat olacağı; “ed’âf-ı kesîre” terkibiyle ifade edilmektedir. “Ed’âf-ı kesîre” tabiri çokluk ifade eder ve bunun sınırı yoktur, bin katı da olur milyon katı da olur. Bakara suresinin 261. ayetinde Allah yolunda infak edenlere yedi yüz katıyla mükâfat verileceği bildirilmiş ve “Allah dilediğine kat kat verir” buyrulmuştur. Allah yolunda infaka yedi yüz katı verileceği bildirildikten sonra “Allah dilediğine kat kat verir” buyrulması, “kat kat” ifadesinin yedi yüz kat mükâfatı aşacağının beyanıdır.
b) Allah İçin Borç Verenlere Ecr-i Kerîm Vardır
Tahlil etmeye çalıştığımız ayette ve “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.” (Hadîd, 18) anlamındaki ayet ve diğer ayetlerde (bk. Hud, 11; Fatır, 7; Yasin, 11; Fussilet, 8; Feth, 16; Mülk, 12; Tîn, 6) borç verenlere ecr-i kerîm vaat edilmektedir: “Ecr-i kerîm” terkibindeki “ecr”, emeğin ve çalışmanın karşılığı ücret (A’raf, 170; Hud, 115; Yusuf, 56; Zümer, 74); “kerîm” kelimesi çok değerli, çok kıymetli ve çok üstün demektir. “Ecr-i kerîm” ifadesi, Allah rızası için borç verenlerin mükâfatının değerini ve kıymetini ifade eder. Kur’an’da iman edip salih ameller işleyenlere, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, Allah’tan korkanlara, ibadetlerini, işlerini ve görevlerini en güzel bir şekilde yapanlara, Allah yolunda çalışanlara ve sabırlı olanlara, Allah ve Peygamberine itaat edenlere, “ecr-i kerîm” (çok değerli mükâfat), “ecr-i azîm” ve “ecr-i kebîr” (büyük mükâfat), “ecr-i hasen” (güzel mükâfat), “ecr-i gayr-i memnun” (sürekli mükâfat) vaat edilmektedir. (Âl-i İmran, 172, 179; Maide, 9) Özellikle “ecr-i kerîm”; Allah rızası için borç verenlere ve Allah’tan korkanlara vaat edilmiştir. (Yasin, 11)
c) Allah İçin Borç Verenlerin Günahları Bağışlanır
“Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz Allah onu size, kat kat öder ve sizi bağışlar.” (Teğabün, 17) İnsan, zayıf yaratılmıştır, bu sebeple nefsinin kötü arzularına, şeytanın vesvesesine, ahlaken kötü insanların telkinlerine, şehvet ve dünya nimetlerinin cazibesine kapılarak günah işleyebilir. İşlenen günahlardan kurtulmanın yollarından biri şartlarına uygun tevbe etmek, bir diğeri de salih ameller işlemektir. Bu hususu ifade eden birçok ayet (bk. Âl-i İmran, 157; 195; Mâide, 65; Ankebut, 7) ve hadis vardır. Şu örnekleri verebiliriz: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb, 70–71) “Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Sıyâm, 6, II, 228) Günahların bağışlanmasına vesile olan güzel amellerden biri de Allah için faizsiz kredi ve borç-ödünç vermektir. Teğabün suresinin 17. ayeti ve aşağıdaki ayet bu hususu açıkça ifade etmektedir.
ç) Allah, Borç Verenleri Cennetlere Koyar
“Eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime iman eder, onları desteklerseniz, Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım.” (Mâide, 12)
Ayette beş görev zikredilmiştir: Namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, peygamberlere iman etmek, onları desteklemek ve Allah için faizsiz kredi, borç ve ödünç vermek. Bu görevleri yapanlara iki şey vaat edilmiştir: Biri günahların örtülüp gizlenmesi, affedilip bağışlanması, diğeri altlarından ırmaklar akan cennete konulmasıdır.
Karz-ı hasen ile ilgili ayetlerden faizsiz kredi ve borç vermenin; günahların bağışlanmasına, Allah’ın rızasını ve çok değerli mükâfatların bulunduğu cenneti kazanmaya vesile olan salih bir amel olduğu anlaşılmaktadır.
Farz, vacip ve mendup olan yardımlar yani zekât, sadaka-i fıtır, sadaka-i tatavvu ve infak gibi karz-i hasen de İslam dininin sosyal yardımlaşma ve dayanışma, fakirleri ve borçluları görüp gözetme alanlarından biridir. Zekât ve sadakalar genellikle fakirlere verilir. Belirli bir mal varlığı olan kimse ev alma, düğün yapma, temel ihtiyaçlarını karşılama ve benzeri meşru nedenlerle borçlanabilir, bu kimselere zekât ve sadaka vermek de mümkün olmayabilir. İşte bu durumda karz-ı hasen devreye girer. Onun için yüce Rabbimiz karz-ı haseni teşvik etmektedir.
Kur’an’ın sözlü ve uygulamalı olarak açıklayıcısı olan rehberimiz ve modelimiz sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), borç vermeyi tavsiye ve teşvik etmektedir: “Kim zor durumda olan kimseye borç verir ve geri ödeme kolaylığı sağlarsa, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık sağlar.” (İbn Mâce, Sadakat, 14, No:2417)
Peygamberimiz, zor durumda bulunan birine borç veren Müslüman’a, kendisine geri ödeninceye kadar her gün sevap yazılacağını, vade dolduğu halde borçluyu sıkıştırmadığı takdirde alacaklı olduğu para kadar veya iki katı kadar sevap yazılacağını beyan etmiştir. (İbn Mâce, Sadakat, 14, 19; No: 2418, 2430) “Kim mümin kardeşinin bir ihtiyacını karşılarsa, Allah da onun bir ihtiyacını karşılar. Kim Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir.” (Buhârî, Mezalim, 4, No: 2310)
İbn Mâce’nin es-Sünen’inde; “Miraç gecesi Cennetin kapısı üzerinde, ‘sadaka on misli sevapla karşılanır. Borç ise on sekiz misli sevap ile karşılanır’ yazılı olduğunu gördüm. Cebrail’e, ödünç vermenin sadakadan üstün olmasının sebebi nedir diye sordum. Cebrail: ‘Çünkü dilenci, yanında olduğu halde dilenir. Hâlbuki borç isteyen kimse ancak muhtaç olduğu için borçlanır’ diye cevap verdi” anlamında bir rivayet vardır. (İbn Mâce, Sadakat, 19, No: 2430) Ancak Ahmed ibn Hanbel, Yahya ibn Ma’în, Ebu Dâvûd, Nesâî ve Dârekutnî, bu rivayetin zayıf olduğunu söylemiştir. (İbn Mâce, es-Sünen, Sadakat, 19, No: 2430) Hâlbuki Kur’an’da, “hasene” olan görevleri yapanlara “kat kat”, “10 kat”, “700 kat” ve “hesapsız derecede” mükâfat verileceği bildirilmektedir. (bk. Nisa, 40; En’am, 160; Bakara, 261; Zümer, 10)
2. Karz Akdinin Şartları
Karz-ı hasen; esasen maddî bir karşılığı gözetilmeyen bağış ve iyilikten ibarettir. Karz işlemi, bir borçlanma işlemidir. Her karz (ödünç), bir borçtur (deyn), fakat her deyn karz değildir. Aynı şekilde her ödünç verilen şey de karz değildir. Çünkü fıkıh dilinde misli ve piyasada emsali bulunan buğday, pirinç, ekmek ve yumurta gibi mal ve ürünlerin borç verilmesine “karz” (tüketim ödüncü); ev eşyası, tarım aleti, kitap ve benzeri yararlanıp geri verilen şeylerin borç verilmesine ise “âriyet” (kullanım ödüncü) denir. Borç sözleşmesinde olduğu gibi karz-ı hasen sözleşmesinin de bazı şartları vardır ve bu şartlara uyulması gerekir.
a) Borç veren kişi akıllı ve ergenlik çağına gelmiş olmalı yani bağış yapabilme ehliyeti bulunmalıdır.
Çocuklar mümeyyiz bile olsalar bağış yapabilme ehliyeti olmadıkları için borç veremezler. Aynı şekilde baba veya vasiler velayet ve vesayeti altındaki çocukların ve yetimlerin malları ve paraları konusunda bağış yapabilme ehliyetine sahip değildir. Dolayısıyla babalar veya vasiler çocukların veya yetimlerin mallarını ve paralarını borç olarak kendileri de alamazlar, başkalarına da veremezler.
b) Borç alan kimse, tasarruf ehliyetine sahip olmalıdır.
c) Borç olarak verilen şey, para ve döviz gibi değişim aracı veya altın, gümüş, demir ve buğday gibi mislî bir mal olmalıdır.
Mislî mal; ölçü, tartı ve sayı ile alınıp satılan ve piyasada emsali bulunan mallardır. Mislî mallar, fertler arasında değer ve fiyat farkına yol açmaz, dolayısıyla borcun geri ödenmesinde anlaşmazlığa düşülmez. Kıyemî mal; ölçü, tartı ve sayı ile alınıp satılmayan ve piyasada emsali bulunmayan mallardır. Bu mallar karz olarak verilemez. Çünkü bu tür malların, fertler arasında değer ve fiyat farkı olur ve malların emsali piyasada bulunmaz. Bu sebeple borcun geri ödenmesinde sıkıntılar ve çekişmeler yaşanır.
Hanefilerin dışındaki mezheplere göre özellikleri ve nitelikleri belirlenmiş şeyler mesela ölçü ve tartı ile alınıp satılan mallar, ticaret malları ve hayvanlar borç olarak verilebilir, fakat ev, arsa, tarla, mücevher ve madenler borç olarak verilemez.
ç) Borç alan ve borç veren kişiler; ihtilafa ve çekişmeye yol açmayacak şekilde borç akdine konu olan mal ve ürünün niteliğini ve miktarını, paranın cinsini ve miktarını açık ve net bir şekilde belirlemeli, karz akdini hile ve aldatmadan uzak tutmalıdırlar.
d) Karz akdinde; borç verene menfaat sağlayacak herhangi bir şart koşulmamalıdır.
Böyle bir şart koşulduğu takdirde, bu şart geçerli olmaz. Mesela bir kimse, birine borç vermesi için evini kendisine satması veya verdiği üründen veya paradan fazlasını vermesi şartını koşması geçerli olmaz. Borçlunun bu fazlalığı ödemesi gerekmediği gibi, borç verenin de alması caiz olmaz. Söz gelimi birine bin lira borç veren bir kimse, altı ay sonra geri alırken bin yüz lira verilmesini şart koşsa veya buna benzer maddî bir şey istese bu faiz olur. Bu tür faize, “ribe’l-kurûz” (karz faizi) denir. Bir hadiste bu husus, “Menfaat getiren her karz ribadır” şeklinde ifade edilmiştir. (Aclunî, Keşfü’l-Hafa, II, 164, No:1991; Beyhakî, V, 350)
Allah rızası için verilen borçtan dünyevî bir menfaat talep edilmez. Menfaat talep edildiği zaman karz-ı hasen, “Allah’a borç” verme anlamını taşımaz. Peygamberimiz (s.a.s.), borç vermeyi “menîha” yani gönül hoşnutluğu ile yapılan bir bağış ve iyilik olarak ifade etmiştir: “Kim gönül hoşnutluğu ile bir borç verirse, akşam sabah sadaka vermiş gibi sevap kazanır.” (Müslim, Zekât, 73; bk. Tirmizî, Birr, 37, No: 2023)
Prensip olarak karz akdinde borç verenin de borç alanın da zarar görmemesi gerekir. Müçtehitler, altın ve gümüş paranın ayar veya ağırlığının düşürülmesi hâlinde borçlunun borcunu, borçlanma zamanındaki paranın ağırlığı ve değeri üzerinden vermesi gerektiği konusunda ittifak etmişlerdir. Bakır ve bronz paralar ile altın ve gümüş oranı çok düşük paraların değerinin değişmesi hâlinde Ebu Hanife ve fakihlerin çoğunluğuna göre borç alınan paranın her halükârda mislinin, Ebu Yusuf’a göre paranın borç verildiği zamanki kıymetinin verilmesi gerekir. Para tedavülden kalksa veya değeri düşse Ebu Yusuf’a göre paranın borç alındığı zamanki değerinin verilmesi gerekir. Aynı şekilde tartı ile veya ölçü ile alınıp satılan bir ürün borç alınsa sonra bu ürünün değeri düşse veya artsa Ebu Hanife’ye göre misli, Ebu Yusuf’a göre borç alındığı zamandaki kıymetinin verilmesi gerekir. Bu itibarla özellikle enflasyonun (paranın değer kaybının) yüksek olduğu zamanlarda ve yerlerde, verilen paranın değer kaybının telâfi edilmesi için tedbirler alınması gerekir. Mesela para yerine altın veya döviz verilebilir veya para, değerini koruyan bir ürüne endekslenebilir veya herhangi bir şart koşulmadan eğer para değer kaybına uğramışsa borç alan kimsenin, paranın borç aldığı zamandaki değeri kadar geri ödeme yapması gerekir. Çünkü yüce Allah, borç verenin de borç alanın da zarar görmemesini istemektedir: “Eğer böyle yapmazsanız (faizcilikten vaz geçmezseniz), Allah ve Rasulü ile savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tevbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.” (Bakara, 279)
Peygamberimiz (s.a.s.) birinden genç bir deve ödünç alır. Zekât develeri gelince bir sahabîyi alacaklıya aynı yaşta bir deve vermekle görevlendirir. Sahabî, Hz. Peygambere, develer arasında ödünç alınan devenin niteliğinde bir deve bulunmadığını ve mevcut develerin daha iyi olduğunu söyler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) sahabîye alacaklıya daha iyi develerden birini vermesini söyler ve şöyle buyurur: “En hayırlınız borcunu en güzel biçimde ödeyeninizdir.” (Buharî, İstikraz, 4-7, No: 2260-2263; Müslim, Müsakat, 118-122)
e) Vadeli alım-satım sonucu borçlarda olduğu gibi, karz akdinde ödeme takvimi belirlenmez.
Karz akdi bağlayıcı olmayan akitler arasında yer alır. Bir ödeme tarihi belirlense bile bu tarih bağlayıcı olmaz. Alış-veriş borcunda (deyn) geri ödeme süresi bağlayıcıdır, dolayısıyla alacaklı, alacağını zamanından önce isteyemez, borçlu da borcunu belirlenen tarihte ödemesi gerekir. Karz akdinde ise belirlenen süre bağlayıcı olmadığı için borç veren kişi, borçludan borcunu belirlenen süreden önce isteyebilir, borçlu da borcunu belirlenen süreden önce veya sonra ödeyebilir. Eğer bir ödeme zamanı belirlenmiş ise, bu şarta fıkhî açıdan uyulması zorunlu olmasa da ahlaken uyulması gerekir.
Alacaklının, borçluya borcunu vermesi için sıkıştırmaması gerekir. Çünkü borçluyu sıkıntıya sokmak, “karz-ı hasen” kavramı ile bağdaşmaz. Yüce Allah, borçluya mühlet verilmesini istemektedir: “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 280)
Borçlunun borcunu suistimal etmeden en kısa zamanda ödeme imkânı elde edince geciktirmeden ödemesi gerekir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Sizin en hayırlınız borcunu en güzel biçimde ödeyeninizdir” buyurarak, borcun en iyi bir şekilde ödenmesini teşvik etmiştir. (Müslim, Müsakat, 122) İmkânı olduğu halde borçlunun borcunu ödememesi zulümdür. Peygamberimiz (s.a.s.), “İmkânı olanın, zengin kimsenin borcunu zamanında ödemeyip uzatması zulümdür” buyurmuştur. (Müslim, Müsakat, 33)
Malikî müçtehitlere göre karz akdinde belirlenen ödeme takvimi hukuken de geçerlidir ve uyulması gerekir.
f) Muhtemel anlaşmazlıkları ve mağduriyetleri önlemek için karz akdinin yazılı belge ve şahitle tevsik edilmesi isabetli bir davranış olur.
Bakara suresinin 282. ayetinde borçların yazılması ve tanık tutulması emredilmektedir. Dört mezheb imamının da içinde bulunduğu çoğunluğa göre ayetteki emirler borcu güvence altına almaya yöneliktir, dolayısıyla bağlayıcı değildir, yapılırsa daha iyi olur. Buna mukabil; Dahhâk, Muhammed ibn Cerir et-Taberî (III, /3/120), Dâvûd ez-Zâhirî ve Nehaî gibi bazı fakih ve müfessirlere göre ayetteki emirler bağlayıcıdır, terk eden itaatsizlik etmiş ve günaha girmiş olur. (Taberî, III, 3/117) Ebu Saîd el-Hudrî, Hasan el-Basrî, Şa’bî, Atâ b. Ebî Rebah, İbn Cüreyc, İbn Zeyd ve İbn Uyeyne gibi bir kısım müfessir ve fakihe göre ayetteki emirler başlangıçta zorunluluk ifade ediyordu, 283. ayetin inmesiyle bu zorunluluk kaldırılmıştır. (Taberî, III, 3/118-119; Hazin, I, 340; Kurtubî, II, 383, 402-403)
g) Karz akdi, icap ve kabul ile yani birinin borç istemesi, diğerinin de istenen borcu vermesi ile gerçekleşir (irade beyanı).
Borç alan kimse, para, altın, gümüş, ekmek ve yumurta gibi borç aldığı şeye malik olur. Borcun alacaklıya geri verilmesi ile karz akdi sona erer. (bk. Kasanî, VII, 394-396; Bilmen, VI, 94-104; Apaydın, DİA, Karz, XXIV, 520-534)
Sonuç olarak; borç vermek İslam’ın teşvik ettiği ve sadakadan daha sevap olan bir ibadet ve sosyal yardımlaşmanın önemli vasıtasıdır. Borç akdi ile ilgili şartlara ve kurallara uyulmalı, tartışma ve hak kaybına fırsat verilmemelidir. İmkânı olanlar muhtaç olanlara borç vermeli, borç alanlar da borçlarını eksiksiz ve zamanında ödemelidirler. Kur’an’da alışveriş akdine ve yapılan sözleşmelere uyulması emredilmekte (Bakara, 177; Mâide, 1; İsrâ, 34; Müminûn, 8); borç ilişkisinde karşılıklı rızâ ve gönül hoşnutluğu üzerinde ısrarla durulmaktadır (Nisâ, 4, 29). Hz. Peygamber (s.a.s.), “Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Akdıye, 12, No: 3594) Bu itibarla borç sözleşmelerinin sağlam yapılması ve sözleşmenin gereğinin yerine getirilmesi zorunlu dinî bir görevdir.
Borç ilişkisinde aslolan tarafların borçlarını, gerektiği zaman ve istenilen şekilde ödemesidir. Şu hadisler borcun ödenmesini teşvik etmektedir: “Kim ödemek üzere insanların mallarını borç olarak alırsa, Allah onun borcu ödemesine imkân verir. Kim de itlaf etmek, vermemek üzere alırsa, Allah da onun malını itlaf eder.” (Buharî, İstikraz, 2, No: 2257)
Hz. Âişe validemiz sahabeden Urve’ye Peygamberimizin borçtan Allah’a sığındığını şöyle anlatmıştır: “Rasulüllah (s.a.s.) namaz (sonunda), “Allah’ım! Günahtan ve borçtan sana sığınırım” diye dua ederdi. Bir sahabî Hz. Peygambere, “Ey Allah’ın Elçisi! Ne kadar çok borçtan Allah’a sığınıyorsun?” dedi. Hz. Peygamber, “Çünkü insan borçlanıp (ödeme sıkıntısı çekince) konuştuğu zaman yalan konuşur, vaat edince vaadini yerine getiremez” buyurdu. (Buharî, İstikraz, 10, No: 2267)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

