6 Kasım 2015 Cuma
Peygamberlerin Yoludur Tevbe
Allah-u Zülcelâl kullarını dünyada imtihan ediyor. İmtihanlara sabredip, kazananlara kıyamet gününde Allah-u Zülcelâl’in rızasını, cenneti âlâyı nasip ediyor. Kazanmayanlar da Allah’ın gazabına ve cehennem azabına müstahak olacaktır, neuzübillah.
Bir hata yaptığımız zaman tevbe edersek de inşaallah yine kazananlardan olacağız. Allah-u Zülcelâl, babamız Âdem aleyhisselatu vesselamın başından geçen hadiseleri de, esasen onun hatası bize ders olsun diye böyle takdir etmiştir. Ondan gelen zürriyeti de O’nun gibi böyle hata yaptığı zaman tevbe etsinler diye Allah’ın takdiri böyleydi.
Lâin şeytan hata yaptığı zaman hatanın üzerinde ısrar etti, devam etti, tevbe etmedi. Bu sebeple lanetlendi, kovuldu. İşte onların iki farklı hali, Allah-u Zülcelâl’in kullarına verdiği iki misaldir. Bu imtihan kıyamete kadar devam edecek.
Kim şeytana uyar, günah işlerse hatadan sonra tevbe etmeye çalışsın. Hatasında ısrar etmek hususunda da şeytana uymasın, neuzübillah. Kim kendi babasına, yani Hz. Âdem’in tevbe etme yoluna uyarsa, ondan varis kalan tevbeye sahip çıkarsa, hatasında ısrarlı olmazsa, babamız Hz. Adem gibi affedilecek, cennete girecek.
Allah-u Zülcelâl, bir ayet-i kerimede, Babamız Âdem aleyhissalatu vesselamın hata yaptığı zaman şöyle dua ettiğini bildiriyor: “Ya Rabbi biz ikimiz, nefsimize zulüm ettik. Eğer Sen bizi affetmezsen, mağfiret etmezsen, bize merhametiyle muamele etmezsen biz zararlı olan kimselerden olacağız” (Araf, 23)
Hz. Âdem babamız ile Havva anamız bu şekilde Allah-u Zülcelâl’e tevbe etti ve özür diledi Allah-u Zülcelâl’den. “Ya Rabbi hatalarımız ve unuttuğumuz olan şeylerle bizi muhasebe etme” diye, bu şekilde dua ettiler. Biz de kendimizi mahrum etmeyelim tevbeden ve mümin kardeşlerimize de anlatalım.
Biliyorsunuz ahir zamandayız insanlar uzaklaşıyor dinden. Çevre bozuk ve insanlar çevreden etkileniyorlar. Onlar da birbirlerini bozuyorlar, biliyorsunuz. Yine nefs onların yolunu istiyor ve nefs oraya kayıyor. Ama bizim yolumuz cennete ulaştıran yoldur ve etrafı meşakkatlerle çevrilmiş vaziyettedir. Bu bittikten sonra cennet-i âlânın nimetlerine ve Allah’ın rızasına kavuşacağız, inşallah. Onun için tevbeye sımsıkı sarılalım ve nereye gidersek mümin kardeşlerimize anlatalım.
Tevbe kurtuluştur. Babamız Âdem aleyhisselatu vesselam nasıl tevbe ile kurtuldu. Şeytan da, neuzübillah, Allah-u Zülcelâl’e asi olarak lanetli oldu. “Ben Âdem’den daha iyiyim, secdeye gitmiyorum,” diyerek Allah’a karşı asi geldi. Ve hatasında ısrar etti, “Ben yanlış yaptım özür diliyorum tevbe ediyorum” demedi. İşte bununla şeytan oldu.
En Büyük Kâr!
Dünyanın manzarası insanı aldatıyor. Hatta Sahabe-i kiramlar zamanında da, dünya manzarası onlara bile acayip gelmiştir. Peygamberimizin zamanında Hayber kalesi feth edilmişti. Hayber’de ki küffar kişiler çok zengin idiler. Müslümanlar orayı fethedince oralardan her birine ganimet olarak çok mal düştü. Bazılarına altın nasip oldu, bazılarına arazi nasip oldu. Birbirleriyle alışveriş yapmaya başladılar. Kime ne lazımsa o diğerinden satın alıyordu.
Sahabeden bir kişi Peygamber aleyhissalatu vesselamın yanına geldi. “Ya Rasulallah bu vadide ticaret yapıp benim kadar kar yapan yoktur” dedi. Çok ticaret yapmıştı, alıp satmıştı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ne kadar kar yaptın?” dedi. “Üç yüz dirhem kar yaptım Ya Rasulallah.”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki; “Doğrudur, senin kârın çok büyük görünüyor. Ama sana kârların en hayırlısını haber vereyim mi?" diye sordu. Adam:"O nedir, ey Allah'ın Resülü?" dedi. Efendimiz açıkladı: "(Farz) namazdan sonra, kılacağın iki rekattir." (Ebû Dâvud, Cihâd 180)
Peygamber aleyhisselatu vesselam farz namazdan sonra kılınan iki rekât sünnetin, onun o kadar kârından daha hayırlı olduğunu söyleyerek dünyanın manzarasına dalmaması için onu ikaz etti.
Allah-u Zülcelâl’e ibadet etmenin neticesini, ahirette gördüğümüz zaman ne kadar kıymetli olduğunu anlayacağız. Ama dünyadayken birinin cebine üç yüz dirhem girdiği vakit bu görünen bir şey olduğu için burada kârlı görünüyor. Bu dünya hayatında bizler namaz kılıyoruz, zikir yapıyoruz, ibadet yapıyoruz, İslam’ın fethini yapıyoruz, zahirî olarak bir şey cebimize girmiyor ama Allah’ın yanında o çok değerlidir.
Allah azze celle şöyle buyuruyor:
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun karşılığını görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onun karşılığını görür.” (Zilzal, 7-8)
Zerre kadar hayır yapan karşılığını görecektir. Zerre kadar hata yapan da, tevbe etmediği müddetçe o da onu görecektir. Onun için elimizden geldiği kadar ibadet eldim. Kıyamet gününde amel defterimiz önümüze geldiği zaman onunla ferahlayalım. Melekler bize müjde versinler, “Senin sevapların hatalarından daha fazladır.” Diye…
Allah-u Zülcelâl elhamdülillah bize iman nasip etmiş, ikincisi bu manzarayı, tevbe eden bir cemaat olmayı bize nasip etmiştir. Bazılarının on beş yaşından ölünceye kadar tevbe etmek aklına gelmiyor, bu kıymetli bir nasiptir.
“Ben tevbe ettim ben daha iyiyim” demeyelim, Allah nasip ettiği zaman ancak tevbe edebiliriz. Siz evlerinizdeyken kalplerinize “Gidin, tevbe edin, günahlarınızdan dolayı özür dileyin,” diye niyet verdiği için siz buraya geldiniz, tevbe ettiniz. Bunların hepsi Allah’ın vergisidir. Allah’ın vergisi olduğu için bunun kıymetini bilelim, Allah’a sena ve şükrede bulunalım.
Böyle şükredersek Allah bizlere daha fazla verecektir inşallah. “Benim şükrümü eda ederseniz, iman nimeti için, tevbe ve ibadet nimeti için şükrederseniz Ben de daha fazla sevap nasip edeceğim,” diyor, Allah-u Zülcelâl.
Namazı Kılmayanın Hali
Namaz kılmayan kişiler hakkında çok korkunç bir hadis size anlatacağım. Peygamber alehissalatu vesselam bir gün ashab-ı kiramla aralarında namazdan bahsetti. Ve dedi ki;
“Her kim şu beş vakit namazı muhafaza ederse, namazı onun için kıyamet günü nur olur, burhan (delil olur,) ve necat (azaptan kurtuluş) olur. Her kim de beş vakit namazı muhafaza etmezse, kıyamet günü onun için ne nur olur ne de burhan ve necat vardır. Kıyamet günü Karun’la, Haman’la, Firavun’la ve (azılı İslam düşmanı) Übey İbni Halef’le beraber (hesaba çekilir).” (Müsned, Darimi, İbni Hibban)
Kıyamet gününde namaz kılanlar için, namazını muhafaza edenler için farz namazlarını kılan ve ondan sonra müekked sünnetleri de terk etmeyenler için Peygamber aleyhissalatu vesselam böyle beyan etti. Dedi; “Onlar için bir burhan vardır, delil vardır, bir nur vardır, bir kurtuluş vardır.” Neuzübillah şimdi namazı üzerinde muhafaza olmayan, namazı hiçe sayanlar, namazı terk edenler için ise onun için nur yoktur, onun için delil yoktur, onun için kurtuluş yoktur.
Ondan daha ziyade o kişi için, kıyamet gününde Firavun’la birlikte hesaba çekilmek var, ne kadar korkunç. Ubey İbnu Halef, zamanında Peygamber aleyhisselatu vesselama çok eziyet etmişti. Bu namaz kılmayanlar, kıyamet gününde Firavun’la, onun veziriyle ve Ubey ibn-i Halef’le birlikte olacaklar. Kıyamet gününde en şiddetli azap, onların azabıdır.
Namaz kılmayanlar, namazın üzerinde dikkatli olmayanlar, namazını muhafaza etmeyenlerin durumu böyledir. Eğer şimdiye kadar namazımız geçmiş ise kazasını yapalım, bundan sonra dikkatli olalım. Allah-u Teâlâ bizleri affedecek ve tevbemizi kabul edecek, inşallah.
Bundan sonra Allah’a söz verirsek “Ya Rabbi, ben pişman oldum. Bir zamanlar ben namazımı terk ettim, bundan sonra bir daha namazımı terk etmeyeceğim,” dersek ve elimizden geldiğince o namazlarımızı kaza edersek, Allah-u Zülcelâl bizlere merhametiyle muamele edecek, inşallah.
Böyle, kendimizle Rabbimizin arasında niyetimizi sırf Allah için yaptığımız zaman, Allah'ın rızasını kazanacağız. Namazlarımızı kılarken ve önümüze hangi iş gelirse “Ya Rabbi ben bunu Senin rızan için yapıyorum.” Günah olduğu zaman da “Senin rızan için uzak duruyorum, yapmıyorum.” Diye kalbimizde daima Allah rızası olarak amel yaptığımız takdirde Allah-u Zülcelâl bize rahmetle nazar edecek. Çünkü amel de aynı altın gibidir. Eğer altının içine başka maden katılmışsa sarraf onu biliyor. Sarraf, “Bu altın on dört ayardır, bu yirmi dört ayardır,” diyor.
Nasıl altının halis olanı vardır, bir de düşük ayarlı olanı vardır, niyetimize göre amel de aynen öyledir. Küçük bir amelimiz, Allah için olursa çok değerli olur.
Allah-u Zülcelâl amellerin sarrafıdır. Amellerin ihlâslı olanını ve olmayanını, riya ile olanını Allah biliyor ve ayırıyor. Allah ihlâslı olan ameli kabul ediyor. Diğerlerini ise kabul etmiyor.
Eğer biz Allah-u Zülcelâl’i hakikiyle tanırsak dünya ve ahireti terk edeceğiz. Allah Azim’dir. Allah Cemal sahibidir, güzeldir. O’na o kadar çok âşık olmamız gerekir.
Günahtan Sakınmak Bir Nurdur
Ebu Hureyre radıyallahu anh’a şöyle demiştir: Peygamber aleyhisslatu vesselam bir gün “Amel etmek üzere benden kim şu kelimeleri alacak?” diye sordu. “Yâ Rasûlallah, ben!” diye cevap verdim.
Rasûlullah elimi tuttu ve şu beş şeyi saydı:“Allah’ın haramlarıdan sakın, insanların en abidi (ibadet edeni) olursun. Allah’ın taksimine razı ol, insanların en zengini olursun. Komşuna iyilik et (olgun) mü’min olursun. Kendin için sevdiğini insanlar için de sev (iyi) müslüman olursun. Fazla gülme, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” (Tirmizí, Zühd, 2)
Takvalı olursan en çok ibadet eden oluyorsun. Çünkü sen takva sahibiysen daima Allah için hayır yapmayı isteyeceksin ve Allah için günahlardan da kendini muhafaza edeceksin. Ne kadar böyle yaparsan Allah sana yardımcı olacak ve daha çok sevap nasip edecek.
Günah günahı getiriyor, hayır da hayrı getiriyor. Dikkat ederseniz bir kişinin önüne yabancı bir kadın geldiği, ona tekrar bakarsa bunun sonu gelmez. Ama Allah için gözünü çevirdiği zaman Allah’tan bir nur, bir muhabbet onun kalbinin içine akar. Bu nur bütün vücuduna akarak o kişiyi iman nuru ile muhabbeti ile süsleyecektir.
Yabancı bir kadın senin karşına geldiğinde bakışını çevirdiğin zaman hayırdır. İkinci sefer bakışın günahtır. Peygamber aleyhisselatu vesselam Ali radıyallahu anhuya şöyle demiştir: “Ya Ali birinci sefer senin içindir. İkinci sefer senin aleyhinedir, senin için günah olur.” Yani ilk defa senin gözün ona rast geldi o senin için bağışlanmıştır. Ama ikinci sefer baktığında o sana günah olur.
Bir de bu birinci hatadır, tekrar edince bu sende alışkanlık olacak bütün günah kapılarını açacak. Her günah böyledir. Sevaplar da böyledir. Sevaplar da sevapları getirecek. Onun için ahlaklı olmaya çalışalım, sevap işlemeye çalışalım, günahlardan kendimizi muhafaza etmeye çalışalım.
Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde hiçbir insanın özrünü kabul etmeyecektir. Yani o gün tevbe etmek mümkün değildir. Elimizden geldiği kadar şeytanı kahredelim Allah-u Zülcelâl’in hoşuna gidecek olan şeyleri yapmaya gayret edelim inşallah.
Ka’b’ul Ahbar şöyle diyor: “Bir gün yoldan geçiyordum on tane yaşlı eşkıya gördüm. Biraz ileride çocuklar vardı, o yaşlılara aldırış etmeyip edebe aykırı hareket ettiler. Onların yanından geçerken yaşlılara karşı edepli olmalarını söyledim. Onlar da bana şöyle cevap verdiler: ‘O yaşlılar takvalı ve edepli değiller ki!’ O adamlar Allah'a karşı edepli olmadığı için o çocuklar da onlara karşı edepli olmuyorlar. Biz Allah'a karşı kendimizi düzeltirsek bütün mahlukat da bize karşı edebli olur.
Şeytanın Ciğerini Yakan Kullar
Cüneyd-i Bağdadî şöyle anlatmıştır; “Rüyamda iblisi gördüm; çıplak bir vaziyette insanların arasında dolaşıyordu. “Ey Lâin, sen o kadar hayâsızsın ki, insanlarla çıplak olarak oynuyorsun,” dedim.
Şeytan: “Bunlar insan mıdır ki, ben onlardan hayâ edeyim. Bunların Allah ile hiç bir alakası yoktur. Onlar gerçekten insan olsalardı, çocukların toplarıyla oynadıkları gibi onlarla oynayamazdım. Ancak beni Bağdat mescitlerinde bulunan üç sûfi vardır ki, onlar beni eritti, ciğerimi yaktı.”
“Onlar seni ne ile yakıyorlar? diye sordum. Şeytan: “Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen ‘Allah’ diyerek zikrediyorlar, Allah’tan yardım istiyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar,” diye cevap verdi.
Bakın şeytan kendisinin kötü olduğunu biliyor, kendisine uyanların kötü olduğunu biliyor.
Cüneyd-i Bağdadi diyor ki, “O mescide gittiğim zaman o üç kişiyi gördüm. Başlarını örtünün altına almışlar, zikre dalmışlardı. İçlerinden biri beni görünce (ben bir şey söylemeden), “O pis şeytanın (bizim hakkımızda) söyledikleri seni aldatmasın” dedi. Bakın rüyadan da haberi vardır.
Onlar şeytanı nasıl kahrediyorlar, Allah'ı zikrederek. Çünkü şeytan Allah-u Zülcelâl’in adının anıldığı, zikredildiği yerde duramaz, hemen kaçar. İnsan Allah’la meşgul olduğu zaman şeytan ona vesvese veremez.
Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Hz. Ömer’e şöyle dedi: “Ya Ömer senin bulunduğun yerde şeytan bulunmaz. Senin gittiğin yoldan şeytan gitmez.” Yani Ömer’den kaçıyor. Niçin? Çünkü İslam dinini tatbik etmekte çok şiddetli idi, İslam için çok titizdi.
Emir’ül Müminin olduğu zamanda Hz. Ömer, bir gün koşarak bir yere gidiyordu. Onu gören Hz. Ali “Nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu. “Ey Ebu Hasan, zekâtın bir hayvanı kaybolmuş onu aramaya gidiyorum,” diyor. “Neden bu kadar koşarak gidiyorsun?”
“Beni bırak ya Ali, eğer Mısır nehri üzerinde bir hayvan kaybolsa ben burada kendimi ondan sorumlu hissediyorum.” Bu kadar İslam dini üzerinde titiz davrandığı için şeytan ondan kaçıyor. Kişi ne kadar Allah-u Zülcelâl’e bağlı ise şeytan o kişiden kaçıyor.
Allah-u Zülcelâl hepinizden razı olsun. Tevbenizi buradaki nasibinizi arkadaşlarınıza anlatın onların da tevbe etmelerine vesile olun inşallah. Sebep olduğunuz için o kadar sevap Allah size de yazacak inşallah.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı salih ameller yapmayı nasip etsin nefsimize bizi teslim etmesin inşallah.
29 Ekim 2015 Perşembe
Takvâsı Olmayanın Ameli Kabul Edilmez
Enes İbn-i Malik radıyallahu anhu buyuruyor ki; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kimin, yalnız kaldığında Allah’a isyan etmekten kendisini uzaklaştıracak bir verası yoksa Allah, onun amelinden bir şeye ne diye ehemmiyet versin!” (Deylemî, el-Firdevs, 4; 437)
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah katında bir amelin makbul olması için çok önemli bir şartı haber vermektedir. Bu şart, vera; yani takvadır. Ancak bu takva, yakin derecede bir imandan ve murakabe yani Allah'ın onu her yerde gördüğü şuurundan doğan, ileri derece bir takvadır.
Öyle samimi bir takva hali olmalı ki, yalnız insanların yanındayken değil, asıl yalnızken, kimse onu görmezken Allah’ın razı olmayacağı bir şey yapmaktan kendisini alıkoymalıdır. Bir mümin, insanların arasındayken zaten kötülük işleyemez. Ancak kimsenin şahit olmadığı bir yerde de günahtan uzak duruyorsa bu sırf kalbindeki imandan dolayıdır.
Hadis-i şerif, bu şekilde samimi bir iman ve takva hali olmadığı zaman, Allah'ın kulunun amellerinden hiçbirine değer vermeyeceğini bildiriyor. Demek ki insanların görmediği yerde günah işleyen kişinin amelleri kabul olmuyor. Çünkü Allah'ın onu gördüğüne tam olarak inansaydı murakabeli olur, o günahı işlemezdi.
Bu hadis-i şerif üzerinde düşündüğümüz zaman, küçük büyük, gizli aleni işlediğimiz birçok kabahatlerimiz için tevbe etmeye ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlayabiliyoruz.
22 Ekim 2015 Perşembe
Samimi Olursak Allah'ın Kudreti Bizimle Olur
Allah-u Zülcelâl daima kulların kalbine muttalidir, kalbindekileri bilir. Allah-u Zülcelâl insanın suretine, vücuduna bakmıyor; Allah-u Zülcelâl daima kalbinin içinde olan niyete ve kendi Rabbine karşı ne kadar samimi olduğuna bakıyor. Böyle olduğu için kalbimizi Allah'a karşı doğru yapmamız, samimi yapmamız lazımdır. Samimi niyetle, insan dünyada ne amel yaparsa, ister sevap olsun, ister günah olsun, hayır olsun, şer olsun, ne olursa olsun, kıyamet gününde bir zerre bile kaybolmadan önümüze gelecektir.
Allah-u Zülcelâl bu konuda ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Erkek olsun, kadın olsun her kim de, mü'min olarak doğru ve yararlı işler yaparsa, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa da uğramayacaklardır.” (Nisa; 124)
Demek ki her kim olursa olsun, mümin olarak amel-i salih yaptığı zaman cennete girecektir ve amellerinden zerre kadar bir şey kaybolmayacaktır. Allah-u Zülcelâl böyle davranacak bize karşı kıyamet gününde.
Bu aklı, Allah-u Zülcelâl çok kıymetli bir cevher olarak bize vermiştir ve bu şekilde gevşek davranışımızı akıl kabul etmiyor. Kıyamet gününde zerre kadar kaybolmamak suretiyle bütün amelimiz, dünyadaki davranışımız bizim önümüze geleceğine göre, böyle gafil bir şekilde davranmamızı akıl kabul etmiyor. Çünkü o zaman, insan öyle temenni edecek ki, isteyecek ki şark ve garbın arasındaki boşluk kadar salih ameli olsun. İsteyecek ki günahı hiç olmasın. İsteyeceğiz ama öyle davranmıyoruz işte.
Nice nefeslerimiz, nice saatlerimiz, nice aylar, seneler geçiyor, bunları hayırlarla değerlendirmiyoruz, önümüzdeki hayatımız için.
Aklım böyle kabul ediyor, sizinki de öyledir herhalde. Hiç akıl kabul etmez, önümüzdeki olaylara karşı, ebed’ül-ebed olan bir hayat için, Allah'ın verdiği bu fırsatı aklın gereğine göre değerlendirmiyoruz. Bakıyorum, insan ne kadar zarar yaparsa, ister amel-i salih yapmasın, isterse bir günah yapsın, isterse dünyaya meyilli olsun ahireti bıraksın, nereye bakarsan, altını kazdığımız zaman nefis çıkıyor altından. Allah-u Zülcelâl hepimizi ondan muhafaza etsin, onu hayırlarda kullansın. Âmin.
Onun için kim kendini idrak ederse, kendi nefsinin Allah-u Zülcelâl’in karşısında ihtiyaç sahibi olduğunu bilirse, o zaman o kişi, kendi kalbinin içinde ve ruhunda, ibadet için bir kuvvet hissedecektir. Çünkü o pişmanlıkla, o “Allah-u Zülcelâl’in hakkını yerine getirmiyorum, Allah benim yaptığım ibadetten daha güzel amellere, zikre, muhabbete, taate, aşka daha layıktır, ben bunu yapmıyorum,” diye düşündüğü zaman, inşallah yavaş yavaş amel-i salih yapmaya gayret edecek, günahlardan, gafletten de kendini muhafaza edecek. O kişinin kalbine, ruhuna o zaman her gün biraz kuvvet gelecektir, inşaallah.
Kendi Noksanlığını Bilen Ariftir
Kim kendi noksanlığını idrak ederse o ariflerden sayılacaktır inşallah. Arif Allah'ı tanıyan demektir. Arif Arapça olarak, bilmek demektir. Biliyor ki Allah-u Zülcelâl tam bir kudret ve azamet sahibidir. Kendi nefsinin de Allah'a karşı taksirat sahibi olduğunu, zayıf, zelil, fakir olarak bildiği zaman ariflerden sayılır o kişi.
İnsan bunu da ancak ilimle elde edebiliyor. İlmi sevelim. Elhamdülillah, diyelim. Çünkü bizim küçüklüğümüzde böyle tercüme kitaplar yoktu. Ancak bir kişi kendi evinden hicret eder de, gidip bir medresede ilim öğrenmek için orada yıllarca kalırsa o zaman ilim öğrenebiliyordu.
O zamanki medreseler de böyle şimdiki gibi zengin değildi. Talebeler çok fakirlik içinde okutarak bir ilim sahibi oluyordu. Şimdi herkesin evinde bir müderris vardır. İnsan dolabında duran kitapları okuduğu zaman âlim oluyor. Böyle bir fırsat elimizdeyken gene nefse uymak, okumamak çok yanlıştır. Çünkü ilim okursak o zaman Allah'ı da tanıyacağız, kendi nefsimizi de tanıyacağız, Allah'ın nazil ettiği hükümleri de bileceğiz.
Kendimizi de doğru yapacağız o zaman. Hem de bize bir soru sorulduğu zaman da doğru cevap verebileceğiz. Çünkü ilim, akıl, güzel bir idrak, Peygamber efendimizin mutabaatı yani onun sünnetine uyarak amel yapmak, bunları kim yaparsa hem dünyada kendisine hürmet edilir, hem de ahirette bunlar onu kurtaracaktır, inşaallah. Onun için arkadaşlarımıza anlatalım, tevbeyi, ilim okumayı, İslam dininin ahkâmlarını, İslam dininin ne kadar güzel bir din olduğunu, hem dünya hayatının hem ahiret hayatının onda olduğunu… Bunları bilmek lazımdır. Bazıları da maalesef dinden uzak olmuşlar, bunları anlatmak lazım.
Konuşmaktan daha ziyade davranışlarımızla insanlara örnek olalım. Öyle istiyorum. Arkadaşlarınıza güler yüzlü, güzel bir konuşmayla, onu rahat ettirecek şekilde davranmakla ikna edebiliyorsun. Niyetimiz Allah için olsun, Allah bize yardımcı olacak o zaman. Anlattığımız zaman, her ne amel yaparsak yapalım hepsi Allah için olsun.
Allah'ın Yardımı İhlaslı Olanla Beraberdir
Kalbimize şeytanın hatarası, dünyaya meyil geldiği zaman hemen çıkarmak, Allah için yapılan bir ameldir. Belki duymuşsunuz bunu, bir yerde insanlar bir ağaca ibadet etmeye başlamışlardı. Bir abid bunu duydu, hemen baltasını aldı, ağacı kesmek için yola çıktı.
Şeytan onun önünü kesti, “Nereye gidiyorsun?” dedi. Abid, “İnsanlar bir ağaca ibadet ediyorlar, onu kesmeye gidiyorum,” dedi. Şeytan “gidemezsin” deyince orada kavga ettiler.
O abid kişi, şeytanı tuttuğu gibi yere vurdu. Çünkü o Allah rızası için gitmek istiyordu. Allah ona öyle bir kuvvet vermişti ki, şeytanı öyle bir yere vurdu ki, sanki bir sinek gibi.
Şeytan dedi ki, “Bak sen fakir bir adamsın. Etrafındaki insanlar da fakirdir. Ben her gün senin yastığının altına birkaç altın getireceğim. Bunu hem kendin için harcarsın hem de arkadaşlarına dağıtırsın. Bu senin için daha faydalıdır.”
Abid kişi şeytanın bu sözüne kandı, “Doğru,” dedi. Eve döndü, baltasını bıraktı. Şeytan gerçekten de birkaç gün yastığının altına birkaç altın koydu. Sonra koymadı.
Adam baktı altın yok, “Bu şeytan beni aldattı” dedi. Yeniden baltasını aldı, ağacı kesmek için tekrar yola çıktı. Şeytan tekrar önüne geldi, yine “Gidemezsin” dedi. Adam şeytanı tutup yere vurmak istedi ama güç yetiremedi. Şeytan onu yakaladığı gibi yere çarptı.
Adam şaşırdı, “Sen nasıl böyle kuvvetli oldun?” dedi. Şeytan dedi ki, “Çünkü sen önceki sefer Allah için gidiyordun, Allah'ın kuvveti seninle beraberdi. Şimdi ise altınlar kesildiği için gidiyorsun. Onun için böyle zayıfsın, seni kolayca devirdim.”
Böyledir. Hep niyetimiz Allah için olacak. Allah için olunca irşadımız da kuvvetli olacak inşaallah. Biraz düşünürsek, Peygamber aleyhisselatu vesselam, tek bir insandı. Bütün dünya küfürdü. Peygamberimiz tek başına bütün dünyayı fethetti. Neyle? Allah'ın kuvveti onun arkasında olduğu için, hiç taviz vermedi, yolundan ayrılmadı. Ne kadar ona eziyet verseler o daha samimi oluyordu. Bu şekilde Allah'ın kuvveti onun arkasında olduğu için, o Allah için olduğu için, hiçbir şey düşünmüyor, endişe çekmiyordu.
Ne canını, ne malını, hiç bir şeyini; her şeyini Allah için feda ediyordu. Bu şekilde olunca Allah da ona yardım etti, bütün dünyayı fethetti.
İşte niyet böyle mühimdir. Niyet böyle samimi olunca Allah bize başka insanların hidayetini de nasip edecektir. Ama dediğim gibi güler yüzlü, yumuşak kalpli olacağız. Tıpkı ayet-i kerimede Allah-u Zülcelâl’in buyurduğu gibi. Allah azze ve celle buyuruyor ki;
“(Ey Resulüm) Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi…”(Al-i İmran; 159)
Allah-u Zülcelâl, Musa aleyhisselama İslam ahlakını öğretiyordu ve diyor ki, “Firavuna git, ona yumuşak lisanla konuşun. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Taha; 44)
İşte biz de, katı kalp, galiz kalple değil, böyle yumuşak bir kalple, yumuşak bir dille irşad yapacağız inşallah. Böyle yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelâl'in emrini yerine getirdiğimiz için o irşada bereket olacaktır. Allah'ın emir ve nehiylerinin aksinde hiçbir hayır yok. Sanki “Ben yapıyorum,” gibi olursa onda da hayır yok. Çünkü ekşi yüzlü kişiden dostu bile yüz çevirir.
Nefsin Önünü Kesmek Lazım
Nefsimize uymayalım, Allah rızası için nefsimizi karşımıza dikelim, onunla hesap görelim. Kim Allah'ın rızası için nefisini azarlarsa Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde onu mağfiret edecek, “Sen benim için nefsinle hesap görüyordun” diyecek, razı olacak ondan, inşaallah.
Ne kadar günah, hata varsa hepsinin altından nefis çıkıyor. İnsan içki içerse nefistir, virdini çekmezse nefistir, hangisi olursa olsun, hepsi nefsindendir. Kişi nefsinin isteklerine uymakla nefsini günah işlemekte pehlivan ediyor. Onun önüne ne gelirse nefsinin dediğini yapınca, nefis kuvvetlenir, sertleşir, artık kişi onunla başa çıkamaz, nefsinin dediğinden çıkamaz. Onun için ara sıra, hatta daha doğrusunu istersen devamlı olarak nefsin önünü kesmek lazım. Çünkü çok serseri bir at gibi hep günahlara doğru gidiyor, bir sopa elimizde olsun, onun burnuna vuralım biraz. O zaman inşaallah Allah bizden razı olacak, bizi günahlardan muhafaza edecek ve bize hayır, zikir, taat nasip edecek.
Akıl bize hep menfaatli şeyleri tavsiye ediyor ama bakmayın, nefis onu esir etmiş. Nefis ona baskın yapıyor, hep onu esir etmiş, düşünmesi için, neyin menfaatli neyin zararlı olduğunu tefekkür etmesi için bırakmıyor. Bunun için akıl sahiplerinin daima aklını kullanıp tefekkür etmesi lazım. Dünya ve ahireti, Allah'ın rızasını, bu hayatın sonu, hesabı düşünmesi lazım.
Bunu düşününce de meydana çıkacak ki kalbi Allah'a bağlamak lazım. Çünkü Allah'tan menfaatimiz var, O’ndan başka hepsi fanidir. Bizden önce gidenlere baktığımız zaman, firavun da gitti, Musa aleyhisselam da gitti. Ama o nasıl gitti, o nasıl gitti, bunları düşünmek lazım. İyi hal üzere gidenlere bakıp, bizim de mahrum olmamamız için onların yolundan gitmemiz lazım. Kötü şekilde gidenlerin de hallerinden ibret almamız ve onların yolundan uzak olmamız lazım.
Böyle düşününce kalbimizi Allah'a bağlamak lazım, çünkü her şey Rabbimin elinde. Dünya onun elinde, ahiret elinde. Eğer kalbini O’na bağlarsan, O seni severse, sen de Onu seversen neler verecek sana.
Musa aleyhisselam demişti ki “Ya Rabbi, Senin kimi sevdiğini, kimi sevmediğini nasıl bilebilirim?”
Allah-u Zülcelâl buyurdu ki, “Ben kimi seversem ona zikrimi, ibadetimi, salih amelleri, namazı, orucu, zekâtı, nasip ederim. Eğer bunları kime nasip etmişsem onu seviyorum demektir. Kimi buğz ediyorsam onu zikrimden ayırırım, taatimi nasip etmem ona, günahı nasip ederim.”
Şimdi de öyledir. Öyleyse biz de Allah kimi seviyor, kime gazap ediyor az çok anlayabiliyoruz.
Bizden öncekilerden bazı kişilere Allah öyle güzel haller nasip etmişti ama onlar da Allah'ın kuluydu, biz de Allah'ın kuluyuz, onlara lazım olan, bize de menfaatli olan şeydir. Mesela bizden önce Fethi Muslî isimli zat vardı. O zat çok ağlıyordu, Allah'a ibadet ve taat yapmak için çok kuvvet istiyordu, çok gayret ediyordu. Vefat ettikten sonra, bazı arkadaşları onu rüyalarında gördüler. Ona dediler ki:
“Allah-u Zülcelâl sana ne şekilde muamele etti?” Şöyle cevap verdi: “Allah-u Zülcelâl bana sordu, beni huzuruna çağırdı ve bana dedi ki: ‘Niçin o kadar çok ağlıyordun, ya Fethi?’ Şöyle cevap verdim: “Ya Rabbi! Benim üzerimdeki hakkını layıkıyla yerine getiremediğim için, senin karşında çok kusurlu olduğum için ağlıyordum. Sana ibadetimi, taatimi tam yapamıyordum, bu yüzden Sen’den korktuğum için ağlıyordum.”
Ama çok amel-i salih yapıyordu ama yine de layık olduğu gibi amel yapamadım diye ağlıyordu. Yapmıyordu da ondan ağlıyor değildi, çok yapıyordu ama yine de “Tam yapamıyorum,” diye ağlıyordu. Çünkü melekler, ne uyuyorlar, ne yiyorlar, hiç durmadan gece gündüz ibadet yapıyorlar, gene de kıyamet günü diyorlar ki, “Ya Rabbi tam Senin ibadet hakkını yerine getirmedik!” Çünkü, Allah'ın hakkı çok azimdir. İşte Fethi Muslî de “Ya Rabbi senin hakkını yerine getiremiyorum diyordu.
Allah-u Zülcelâl de dedi ki ona; “Ben de biliyordum o yüzden Meleklere, senin günahlarını yazmamalarını emretmiştim.” Buyurdu. O kadar seviyordu ki onu, o kadar razı olmuştu ki ondan, onun defterine hiçbir hata, kusur yazmamıştı.
İşte Allah-u Zülcelâl daima kulunun kendisi karşısındaki emeğine göre muamele ediyor ona. Biz görmüyoruz ama Allah bizim gayretimize göre bize karşı muamele ediyor. Fethi Muslî öldükten sonra bunu görmüş. Biz de dünyada ne yaparsak bunlar boşa değildir. Allah milim milim bizimle beraberdir. Böyle olduğu için bizim de daima bizim de onu razı etmek için gayret etmemiz lazımdır.
İnsanlara emr-i maruf yapalım, insanları Allah'a davet edelim, Allah-u Zülcelâl bununla bizden razı olacak. Hasan-ı Basrî rahmetullahi aleyh bir gün vaaz ederken şöyle dua etti: “Ya Rabbi! İçimizde günahı en çok olanı, gözleri en kuru ve kalbi en katı olanı affet!” Diye dua ettim. Bir genç ayağa kalktı ve ağlayarak: “Ne güzel dua ettin. İçinizde günahı en çok olan benim. Bu duayı bir daha yap!” Dedi. O da bir daha dua etti. O genç de, oradakiler de göz yazı döktüler, ağladılar, tevbe ettiler. O gece rüyasında Allah-u Zülcelâl ona şöyle ilham etti:
“Ben seni çok seviyorum, çünkü sen benimle bir kulumun arasını düzelttin. Onun için o genci, o mecliste bulunanları ve seni affettim.”
Affetmek Allah'ın yanında hiçbir şey değildir. Yeter ki kul biraz Allah'a karşı samimi olsun, biraz gayret etsin. Allah azze ve celle o kadar zengindir, o kadar şefkatlidir kullarına karşı, öyle ki bir kişi ömrü boyunca küfürde kalıyor sonra tevhide geliyor Allah-u Zülcelâl onu affediyor.
Musa aleyhisselam zamanında bir adam vardı, ateşe tapıyordu. Ama adam o kadar ihtiyar olmuştu ki, ölecek zamanı gelmişti. Ömrünün hepsini ateşe ibadet etmekle geçirmişti. Musa aleyhisselamın yanına gelince ona dedi ki Hz. Musa ona dedi ki;
“Yetmez mi, bu kadar zamandır ateşe ibadet ediyorsun. Ne fayda var ondan? Allah'a dönme zamanı gelmedi mi daha?”
Adam dedi ki, “Ben iman edersem bunca senedir yaptığım günahım affedilir mi?” Musa aleyhisselam:
“Evet, affedilir. Allah'ın yanında hiçbir şey değildir,” dedi. Adam “Lailahe illallah, Musa Rasulullah” dedi. O böyle derken öyle bir iman nuru onun kalbinden fışkırdı ki, birden cezbeye geldi ve oradan yuvarlandı ve vefat etti.
Nebi Musa aleyhisselam Allah ile konuşuyordu. Merak etti, “Ya Rabbi, bu adam bütün ömrünü ateşe ibadetle geçirdi. Şimdi bir kere ‘Lailahe illallah’ demekle böyle bir cezbeye geldi. Onun durumu ne oldu?”
Allah-u Zülcelâl buyurdu ki; “Bilmiyor musun ey Musa; ben kelime-i tevhitle insanı cennete koyuyorum.”
İman böyledir işte. Bu yüzden imanımızın kıymetini bilmemiz lazım. Nasıl ki altını pamuklara sarıyorlar, birbirine sürtünüp aşınmasın, gramı eksilmesin diye, böyle muhafaza ediyorlar, bizim de imanımızı muhafaza etmemiz lazım. Biz de günahlarla, yaramaz şeylerle imanımızı eskitmeyelim, zikirle ibadetle kuvvetlendirelim.
Nasıl ki bir ağacın kökü kuvvetli olursa rüzgâr estiği zaman bir şey olmaz ona ama zayıf olursa kuvvetli bir rüzgârda yıkılır; iman da aynen öyledir. İman ağacını da zikirle, ibadetle, salih amelle kuvvetlendirmek lazım.
Çünkü son nefeste şeytan-ı lâin insanın imanına musallat oluyor, o da aynen şiddetli rüzgâr gibidir. Allah-u Zülcelâl o anda seninle beraber olacak, senin yardımına meleklerini, evliyalarını gönderecek, onlar şeytanı senin yanından kovacaklar.
O zaman dünyadan imanla ayrılmana Allah yardımcı olacak. Ama biz ömrümüzü Allah'tan gafil olarak yaşarsak, Allah da bize yardımcı olmazsa sekerat zamanı çok tehlikelidir.
23 Temmuz 2015 Perşembe
Çare, Sahabe-i Kiram Gibi Müslüman Olmak
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde, yaklaşık yüz on bin sahabe yaşıyordu. Bunlardan sadece on bini Haremeyni’ş Şerifeynde vefat etti; yüz bini ise tebliğ, talim ve cihad için o mukaddes toprakları bırakıp dünyaya yayıldılar. Onlardan bazıları Kafkaslarda, kimi Rum diyarında, tâ İstanbul surlarının diplerinde, kimi İspanya’da, kimi Türkistan'da, kimi Afrika'nın o kızıl çöllerinde şehit oldu yâda vefat etti. Hâlbuki onlar Peygamberimizin şehrinde, onun hatıralarıyla yaşamayı ve o topraklarda ölmeyi isterlerdi. Fakat böyle düşünmediler. Neden?
Peygamberimizin terbiyesi altında yetişmiş bu mübarek zatlar gayet iyi biliyorlardı ki İslam’da “Ben kendimi kurtarayım da başkası ne olursa olsun!” düşüncesine yer yoktur. Cenneti kazanmak, sadece kendini düşünmekle mümkün değildir. Eğer ferdi anlamda sadece ibadetlerle ve dualarla kurtuluş olsaydı Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de sosyal sorumluluklarla alakalı neden bu kadar ayet gönderdi?
Bugün bizim Müslümanlığımız ile sahabe-i kiramın ve İslam’a hizmetle ömrü geçen ecdadımızın Müslümanlığını ayıran en önemli nokta da budur. Ne yazık ki günümüzde Müslümanlarının birçoğu, hiç bir sosyal sorumluluk hissetmeden, doğrudan rıza-i ilahiyeye ulaşma yöntemleri icat edildiğini sanıyor. İslam adına hiçbir hizmet üretmeden, başka Müslümanların derdiyle dertlenmek namına hiçbir fedakârlık yapmadan, bu yolda hiçbir imtihana uğramadan direk olarak cennete gitme formülü varmış gibi…
Bu anlayışa sahip olanlara göre, dünyanın bilmem hangi coğrafyasında yaşayan Müslümanların sorunları bizi ilgilendirmez. Hatırlamaya bile gerek yok. Onların sorunları, onlara aittir. Elbette artık bu düşüncenin yanlışlığı anlaşılıyor ve meydana gelen felaketlerin de etkisiyle ümmette bir uyanış görülüyor.
Öte yandan son zamanlarda İslam dünyasındaki uyanışı söndürmek isteyen küresel aktörler, bu sefer manevi eğitimi, kültürü, medeniyet birikimi ve görgüsü kıt bir kısım Müslüman grupları, Haricî mantığına dayalı çok kaba saba bir cihad anlayışına yönlendiriyor.
İslam Âlemine Saçılan Fitne Tohumları
Son zamanlarda IŞİD, eş-Şebab, Boko Haram ve benzeri isimlerle piyasaya sürülen bu eli kanlı gruplar, adeta karikatürize bir İslami terör manzarası sergiliyorlar. Ellerinde Arapça yazılı bayraklar, omuzlarında kocaman silahlar ve önlerine geleni kâfir ilan edip kanını helal sayıyorlar. Hemşirelik okuluna giden bir kız çocuğunu kaçırıp öldürmek, insanları kameralar karşısında boğazlamak gibi vahşice yöntemlerle islamofobiye malzeme sunuyor, Müslümanlara reva görülen zulümlere gerekçe sunuyorlar.
Halbuki onların sergilediği bu kaba saba vahşetin İslam tarihinde hiçbir örneği yoktur. Müslümanların fethettiği çoğu ülkeler, silah zoruyla değil Müslümanların engin şefkati ve adaleti neticesinde, kendiliğinden Müslüman olmuşlardır. Büyük İslam komutanı Alparslan, Anadolu'ya girdikten sonra kimseyi sürgüne göndermemiş ve katliam da yapmamıştır. Yani, Sultan Alparslan ile harp eden insanlar, o topraklarda yaşamaya devam ettiler. Zamanla İslam’a ısınıp kendiliğinden Müslüman oldular.
Öyleyse bu gruplar kimi örnek alıyorlar? Anlaşılan o ki, İslam’ın özünde olmayan bu tür ifrat ve tefrit yorumlar, İslam düşmanlarının uzun uğraşlar sonucunda içimize soktukları, bidat ve saplantılardan başka bir şey değil…
Çare, Ümmetin Birliği
İslam coğrafyaları kan, zulüm, esaret altında, her gün yüzlercesi katlediliyor! Hal böyleyken peki, ne olacak bizim bu halimiz? Hala birlik olmayacak mıyız?
Halbuki Allah-u Zülcelâl bizim birlik olmamızı emreder. Müminler ümmet oldukları için bir aradadırlar. Camide bir safta omuz omuza vermeleri, tüm dünyadaki Müslümanların namaz kılarken tek bir yöne Kâbe’ye yönelmeleri, zekâtlarını ihtiyaç sahibi müminlere takdim etmeleri, Kâbe’nin etrafında tavafa koşmaları, yılın aynı günlerinde oruç tutmaları, tüm dünyada aynı ezanı okumaları, aynı amentüye inanmaları, hep ümmet oldukları içindir.
Başka bir ifadeyle, tüm bunlar, İslâm bir arada yaşanması gereken din olduğundandır. Nitekim dünyanın herhangi bir bölgesinde inleyen müminlerin derdine derman olmak için seferber olmaları, onlar için gözyaşı dökmeleri ve her bir müminin derdini, kendi dertleri edinmeleri onlardaki ümmet bilincindendir. Çünkü Allah celle celaluhu onları kardeş kılmıştır. Kardeşliğin esası ise müminin diğer mümin kardeşine sahip çıkmasıdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Müminler bir vücudun organları gibidirler. Hangisi bir acı duysa diğer organlar da bunu hissederler…” buyuruyor.
Bunun için de önce Sahabe-i Kiram gibi iman etmeliyiz. Temel esaslarda birlik olmalıyız. Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellemin hayatta olmasına rağmen, Ashab-ı Kiramın da aralarında farklı anlayışlar olurdu. Ama bunlar tali meselelerdi ve uhuvvetlerine halel getirmezdi. Kıblesi bir, kitabı bir, peygamberi bir ve aynı Allah’a ibadet eden bir ümmettiler.
O halde madem sahabeler birer yıldızdırlar, o zaman uhuvvetimizin yeniden hayat bulması için Resulüllahın Ehl-i Beytini ve her biri birer yıldız gibi olan sahabelerinin yolunu takip etmeliyiz.
Biz Müslümanlar, ümmet şuuruyla hareket ettiğimiz dönemlerde, Allah celle celaluhu bizi yeryüzünde adaleti tesis eden, halkını asırlar boyu güven ve huzur içinde idare eden büyük devletleri kurmakla şereflendirdi. Bütün insanlık hala, bizim, tarihteki o adil yönetimimizden bahsetmektedir. Avrupa'nın asilzadeleri, o dönemlerde çocuklarını Endülüs okullarında okuturlardı ki sırf çocukları insanî erdemlere sahip olsunlar...
Kudüs, bizim topraklarımız içinde iken orada tüm inanç mensupları barış ve huzur içinde, yüzyıllar boyu yaşamışlar, kimse, kimsenin kanını dökmemiş, malını gasp etmemiş ve namusuna dokunmamıştır. Ne zamanki; Osmanlı, dünya siyaset sahnesinden çekildi ve o topraklar zalimlerin eline geçti, işte o zamandan beri sadece Filistin değil, bütün dünya yaşanmaz hale geldi.
Ümmet bilincinden yoksun olan toplumlar, düşmanlarına karşı zayıf ve savunmasız kalarak mağlup olmaktadır. Ama ümmet şuuruyla hareket eden Müslümanlar, sayıları az olsa bile Allah Teâlâ’nın izni ile galip gelmektedirler. İnşaallah, yine galip geleceklerdir.
12 Temmuz 2015 Pazar
25 Haziran 2015 Perşembe
Oruç Tutun ki Sakınasınız…
Allah Azimüşşan ayet-i kerime ile Ramazan orucunu farz kıldığını beyan ediyor:
“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı ki, Allah'a karşı takvalı olun. Oruç size sayılı günlerde farz kılındı. (Bu günlerde) İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayan (iyileşme umudu olmayan hastalar ve çok yaşlı kimseler), bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır.
O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur'ân onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta, yahut yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.” (Bakara, 183-185)
Allah-u Zülcelâl ayette, “Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, ” buyurmasından anlaşılıyor ki oruç ibadeti, daha önceki ümmetlere de emredilmiştir. Oruç tutmak İslam’dan önce, evvelki Peygamberlerin; Hz. Musa ve Hz. İsa’nın getirdiği şeriatlarda da vardı.
Allah-u Zülcelâl’in “Bugün size dininizi kemale erdirdim; üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim…” buyurduğu İslam dininde de Ramazan orucu tutmak farz kılınmıştır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, İslam’ın beş şartını bildirdiği hadis-i şerifinde Ramazan orucunu da zikretmiştir:
“İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah”tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, Ramazan orucu tutmak." (Tirmizi, İman, 3)
Ramazan ayı dışındaki günlerde oruç tutmak sevaptır ama tutulmadığı zaman günahı yoktur. Farz olan Ramazan orucunu tutmanın sevabı çok büyüktür; mazeretsiz tutmamanın da cezası çok büyüktür. Geçerli özrü olmadığı halde Ramazan ayında oruç tutmayan bir kişi bunu daha sonra kaza etse de zamanında tutmamanın günahı üzerinden kalkmaz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
“Mazereti olmadan, Ramazan’da bir gün oruç tutmayan kimse, bir sene boyu oruç tutsa dahi (Ramazan Ayında tutulan orucun) yerini tutamaz.”(İbni Mâce, Sıyam: 14)
Bu sebeple Ramazanda oruç tutmamış kişiler borcunu kaza etmenin dışında çok tevbe etmeli ve bu günahını affettirecek salih ameller işlemelidir.
Rabbimizin, Ayet-i kerimenin devamındaki “Oruç size de farz kılındı ki, Allah'a karşı takvalı olun,” buyurması ise orucun takvalı olmaya yardımcı olduğunu haber vermektedir. Takva, kalpte Allah'a karşı büyük bir haşyet, tazim ve saygı olması demektir. Kişinin kalbinde böyle bir ürperiş, Allah'ın büyüklüğünü idrak ve Ona karşı hürmet hissi olursa o kişinin azaları günah işlemekten çekinir.
Oruç tutmanın takvalı olmaya çok faydası vardır. Çünkü oruç, kişinin Allah'ın nimetlerine ne kadar muhtaç olduğunu hissetmesini sağlar. Allah'ın nimetlerini yiyip içerek tok gezen bir insan, bu rahat halini Allah'a borçlu olduğunu unutur; Allah'ın hakkı olan kulluğu yerine getirmeye üşenir. Bu sebeple nefsin muhtaçlığını kabul etmesi ve Allah'a boyun eğmesi için biraz açlığı tatması lazımdır. Oruç nefsin ve şeytanın dolaştığı kan damarlarını büzüştürür. Bu sayede nefsin şehvet, öfke ve gurur gibi kuvvetleri kırılır. Oruçla aç ve susuz kalan, gücü ve gururu kırılan nefis kolay boyun eğer. Çünkü şımaracak ve baş kaldıracak gücü kalmamıştır.
Ramazanda oruç tutumuz zaman ibadet etmek ve Kuran-ı Kerim okumak bize daha kolay gelir. Çünkü tokluk insanı gaflete sürükler; açlık ise Allah'ın huzurunda olduğumuzu düşünmemizi kolaylaştırır.
Orucun manevi hayatımıza çok faydası olduğu gibi, Allah-u Zülcelal oruca çok büyük mükafatlar vaad etmiştir. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Kudsi hadiste haber veriyor:
“Âdemoğlunun işlemiş olduğu her iyilik ve ibadet, sevap bakımından on katından yedi yüz katına, Allah’ın dilediği sayıya kadar artar. “Allah buyuruyor ki: ‘Ancak oruç böyle değildir. Çünkü oruç sırf Benim rızam için tutulmuştur, Bana aittir. O zevkleri ve yemesini Benim için bırakır.’” (İbni Mâce, Sıyam: 1)
Uzun günlerde oruç tutmak nefse zor gelen bir ibadettir. Fakat bu zorluğa sabredenlerin mükafatı çok büyük olacaktır. Mahşer günü aç, susuz ve bitkin bir haldeyken, cehennemin homurtuları duyulurken ve herkes kendi günahı için korkarken bu sevaplara ne kadar ihtiyacımız olduğunu düşünelim.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan boyunca orucunu tamamlayan bir müminin geçmiş günahları affedileceğini müjdeliyor:
“Kim fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, İman: 28, Savm: 6)
İftar saatleri dua etmek için büyük bir fırsattır. Peygamberimiz, “Allah’a yemin ederim ki, oruç tutanın ağzının kokusu, Allah katında misk kokusundan daha hoştur.” (İbni Mâce, Sıyam: 1) buyurmuştur. Yani oruçtan dolayı ciğerlerimizin yandığı o zavallı halimizle ne kadar dua edebilirsek edelim. Bütün geçmiş günahlarımıza af dileyelim, tevbe edelim. Eğer bu zamanı değerlendirirsek orucun hakikatine nail olur ve Allah'ı görür gibi ibadet etme sırrına erişmiş oluruz.
Peygamberimiz buyuruyor ki;
“Oruçlunun iki sevinç zamanı vardır; Birincisi iftar ettiği an diğeri Cennet’te Rabbiyle karşılaştığı andır.” (Müslim, Sıyam: 1)
11 Haziran 2015 Perşembe
RAMAZAN'IN FAZİLETLERİ
Ramazan ayının hakkını gözetelim!
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak kendisinde Kur'an'ın indirildiği aydır. Sizden her kim bu ayda bulunursa oruç tutsun." (Bakara, 185)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve ashab-ı kiram, Ramazan-ı şerifin gelmesiyle, birbirlerini tebrik ediyorlardı. Evet, bu ay çok büyük bir nimettir. Öyle mübarek bir aydır ki, bildiğimiz gibi değil! Onun sevabı, diğer ayların sevabı gibi değildir. Bu ayda yapılan ibadet, zikir, oruç diğer aylardakinden çok daha faziletlidir. Onun için, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ve ashab-ı kiram, bu ay yaklaşınca birbirlerine müjde veriyorlardı.
Birbirlerini gördüklerinde: "Sana müjdeler olsun! Ramazan ayına giriyoruz." diyorlardı. Daha bu ay gelmeden, onu sevinçle karşılıyorlar ve birbirlerini tebrik ediyorlardı.
Burada, bizim almamız gereken çok mühim ölçüler vardır ki, biz de Ramazan ayını aşk ve muhabbetle karşılamalıyız. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır." (Taberani)
Buna göre, biz öyle bir aya giriyoruz ki; onun hakkını, ancak Allah-u Zülcelâl’in kuvvetiyle yerine getirebiliriz. O’nun kuvveti olmasa, O tevfik vermese, kalbimize hayır tohumu ekmese, bu Mübarek Ramazan Ayı’nda biz, hiç bir şey yapamayız.
Mecma’ul Umus adlı hadis-i şerif kitabında, Ebu Hureyre radıyallahu anhden rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Ramazan Ayı hakkında şöyle buyuruyor: “Şehr-i Ramazan size geliyor. O, çok bereketli, hayırlı bir aydır. Onun içinde öyle hayırlar vardır ki, bir insan, nasıl bir elbiseyi giydiği zaman, o elbise, onun bütün bedenini örtüyor kaplıyor ise Allah da o hayırlarla kullarını örtüyor. Allah, o ayda size rahmet indiriyor. Onda, duaları kabul ediyor. Ve Allah-u Zülcelâl, hataları da affediyor. Allah, sizin aranızda kim hayırda önde giderse, daima onlara bakıyor.”
Demek ki Allah-u Zülcelâl, daima kullarına bakıyor. Hayır, yönünden kim kimin önüne geçerse; Allah-u Zülcelâl, kendi rahmetiyle, affıyla ve merhametiyle daima onlara bakıyor.
Onda öyle hayırlar var ki...
Allah-u Zülcelâl, nefsi öyle yaratmıştır ki, oruç tutmak, zahmet görmek istemez. Ama o bilmiyor ki; Allah oruç karşılığında ona neler verecek? Dünya hayatı bir damla kadar az bir şeydir. Ahiret hayatı ise bir okyanus gibidir. Nefis, o Ramazan-ı şerifteki amelleri için sonsuz olan hayatında, nice mükafatlar bulacaktır fakat bilmiyor işte.
İnsan, Allahu Zülcelâl'in rızasına uygun bir şekilde oruç tutmakla nefsini, Allah-u Zülcelal'in razı olduğu salih kimselerin ve meleklerin sıfatıyla sıfatlandırıp, terbiye edebilir.
Bir rivayete göre, orucun hikmeti şudur; Haşr’ın müddeti otuz gündür. İnsanlar haşir meydanında otuz gün, otuz ay veya otuz yıl dururlar. İnsan, otuz gün olan Ramazan’ın her bir gününde oruç tutarsa, Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde, o oruçların hürmetine, onu gölgesi altına alacak ve o kişi yemek ve içmekle lezzetlenecektir. Çünkü kıyamet gününde, Peygamberler ve onların ehli ile oruç tutanlar hariç, diğer insanların hepsi açtır. İnsan Ramazan orucunu tutarsa, bu azaptan kurtulmuş olur.
Oruç tutmaktan maksat, Allah'ın düşmanı olan şeytanı kahra uğratmaktır; Şeytanın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle, içmekle şahlanır. Allah'ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmek yoluyla olacaktır. Bunun yolu da oruçtur.
Her anımızı değerlendirelim
İmam-ı Rabbani şöyle demiştir: "Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz."
Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, daha sonra kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse, o istirahati de ibadettir. Bu ayda vaktimizi gafletle geçirmemeliyiz. Çünkü çok kıymetlidir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bir gün minbere çıktı. Birinci basamağa çıkınca "Âmin" dedi. Sonra ikinci basamağa çıktı "Amin" dedi. Sonra üçüncü basamağa çıkınca, yine "Âmin" dedi. Daha sonra şöyle dedi: “Bana Cebrail gelip: ‘Ya Muhammed! Kim Ramazan’a erişir de bağışlanmazsa, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra Cebrail: ‘Kim ana-babasına veya onlardan birine (yaşlılığında) yetişir de cehenneme girerse, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra yine Cebrail aleyhisselam: ‘Sen kimin yanında anılırsan da üzerine salâvat getirmezse, Allah onu (ilahi rahmetten) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim.” (İbn Hıbban)
Kur'an okuyalım,
zikirsiz vakit geçirmeyelim
Demek ki, Ramazan-ı şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur'an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza ediyorsa, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim.
Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelal, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan ayının ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre (ra)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek, Ramazan Ayı'nda oruç tutarsa, Allah onun günahlarını affeder." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai)
Nefsimize nasihat edelim
Ama insanın nefsi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, ramazanın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Nefsimizi azarlayarak ona şöyle dememiz lazımdır:
"Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!"
Esasen geçmiş ümmetlerde oruç, yirmi dört saatte bir sefer yemek yemek suretiyle tutuluyordu. Allah-u Zülcelâl, fazlıyla bize müsaade etmiştir ki, akşamdan sabaha kadar yemek yiyebiliyoruz. Ya onlar gibi yirmi dört saatte bir sefer yemek yeseydik halimiz ne olurdu? Bunun için kişi Ramazan ayında, vaktini ibadetle, tazarruyla, yalvarmakla geçirmelidir.
Karşılığı hesapsız olarak verilecektir
Bize kalacak olan, sadece Allah-u Zülcelal’in yanındaki ecir ve sevaplarımızdır. Allah’ın rızasıdır. Bu dünyadaki mal-mülk, hiç birisi insana ait değildir. Hepsi dünyadadır. Varisleredir, varislerden de öteki varisleredir. Hiç kimse dünyadan bir şey elde edememiştir.
Allah-u Zülcelâl, Ayet-i Kerimede şöyle buyuruyor: “Ancak sabredenlerdir ki ecirlerine hesapsız erdirilir.” (Zümer, 10)
Allah-u Zülcelal, bu Ayet-i Kerime ile, sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan Ayı’nda oruç tutanlardır” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelal, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor.
Allah-u Zülcelal, orucun sevabını hesapsız olarak verdiğinden, bu sene de Ramazan Ayı’na yetişmemiz bizim için çok büyük bir fırsat, büyük bir hazine ve ganimettir. Fakat bunları sadece bilmenin faydası yoktur, önemli olan onu değerlendirmektir. Evet, bu mübarek ay, bu kadar kıymetlidir, amellerin sevabı bu kadar çoktur demek, bunları sadece bilmek, kâfi gelmez bize. Bilmenin yanında, bildiğimiz şeyleri tatbik de edeceğiz.
Ramazana hürmet göstermeli
Bağdat’da yaşayan bir Mecusi’nin (ateşe tapan kimse) oğlu, Ramazan Ayı’nda çarşıda, sokakta yemek yedi. Oğlunun, Müslümanların karşısında öyle aşikâr olarak yemek yemesi babasının, çok zoruna gitti ve oğlunu çok fena bir şekilde dövdü. Ona şöyle dedi: “Oğlum, İslam’a hürmet göstermemiz, dinimizde bizim üzerimize bir vecibe olmasa da, Ramazan Ayı’na karşı, hürmetkâr olmamız gerekir.”
Bu Mecusi vefat ettikten sonra, salih kimselerden birisi, rüyasında onun cennette olduğunu gördü. Mecusi’ye:
- Allah Allah! Sen Mecusi değil miydin? diye sordu. Mecusi:
- Evet Mecusi’ydim ama yaptığım bir hareket, Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gittiğinden, daha dünyadan ayrılmadan, bana İslâm dinini ve imanı nasip etti, dedi. Salih Kişi:
- Allah-u Zülcelal’in hoşuna giden o şey ne idi? Diye sordu. Mecusi:
- Benim oğlum, Ramazan Ayı’nda, çarşıda yemek yedi. Ramazan Ayı’na olan hürmetimden dolayı, bu olay benim çok zoruma gitti ve onu dövdüm. Yaptığım bu hareket de Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gitti. Ben ölmeden önce, bana gaipten “İman et, müslüman ol!" diye bir ses geldi. Ben de iman ettim ve müslüman oldum. Allah-u Zülcelâl de benim bütün günahlarımı af etti ve imanlı olarak da dünyadan ayrıldım, diye cevap verdi.
Bu kıssaya bakarak insan iyice düşünecek olursa; Allah-u Zülcelâl için takdire şayan olan bir amel, insana neler kazandırıyor neler! Mecusi olduğu halde, sırf Ramazan Ayı’nın hürmetini bildiği ve ona hürmet gösterdiği için Allah-u Zülcelâl, o Mecusi’ye dünyadan ayrılmadan önce imanı nasıp etti. Biz imanlı olarak, o Mecusi’nin yaptığını yapsak, dinin emirlerine saygılı olsak, Allah-u Zülcelâl kim bilir bize ne kadar verecektir! Yok, eğer yapmazsak, bu da ne büyük bir akılsızlıktır!
Ramazan Ayı’nı öteki aylar gibi veya öteki aylardan daha bayağı, daha sıradan bir şekilde geçirmemiz, bizim için çok zararlıdır ve akılsızlıktan başka bir şey değildir.
21 Mayıs 2015 Perşembe
Ayağımıza Serilen Servet: Toprak
Allah'ın istifademize sunduğu nimetlerin çoğu üzerinde pek düşünmüyoruz. Bilhassa ayağımızın altına serilen toprak, kıymetini en az takdir ettiğimiz nimetlerden biridir. Çünkü toprağın çok basit, sıradan bir madde yığını olduğunu düşünüyoruz. Dünyamızda bolca toprak bulunduğu için kıymetini fark edemiyoruz.
Halbuki toprak, dünya dışındaki gezegenlerde bol bulunan bir madde değildir. Dünyamızı saran toprak tabakasının özellikleri, yeryüzünde hayatın var olabilmesi için verilmiş büyük bir nimet ve adeta Allah'ın bir mucizesidir.
Toprak, canlıların hayatını sağlayan ekosistemin temelidir. Çünkü toprak, ya canlıları doğrudan besleyen veya canlıların beslendiği bitki ve organizmaların yetiştiği kaynaktır.
Toprak, yer kabuğunu oluşturan kayaların yüzyıllar boyunca ufalanması, su ve hava hareketlerinin etkisiyle çözünüp taşınmasıyla ortaya çıkmıştır. Toprak bir karışımdır. Toprağın katı kısmını; çakıl, kum, kil, mil ve tuzlar oluşturur. Bu katı maddelerin arasında kalan boşluklara da su ve hava yerleşir.
Toprağın tanecikli ve aralarında hava ve boşlukları bulunduran bir yapıda olması, canlıların hayatı için çok önemlidir. Çünkü yeryüzündeki hayat, yeşil yapraklı bitkilerin sağladığı enerji sayesinde ortaya çıkmaktadır.
Dünyada doğrudan insanların gıdasını oluşturan üç bin bitki türünün tarımı yapılmaktadır. Dünya nüfusunun gıda ihtiyaçlarının yüzde doksanı tahıl, bakliyat, sebze, meyve gibi bitki kaynaklarından sağlanmaktadır. Et, süt, yumurta, yağ gibi hayvani besin maddelerinin elde edilebilmesi için ise yem bitkilerine ihtiyaç vardır. Bu sebeple insanların gıda ihtiyaçlarının başlıca kaynağı topraktır.
Renk Renk Topraklar
Bitkilerin toprakta beslenebilmesi için ise suyun toprakta yayılıp, bitki için gerekli mineralleri çözerek bitki köklerine taşıyabilmesi çok önemlidir. Bunun için toprak alüvyonlardan yana zengin olması gerekir.
Alüvyonlu topraklar, ufalanan kayaların eğimli sahalardan akarsu, rüzgâr gibi kuvvetlerin etkisiyle taşınıp, eğimin azaldığı yerlerde birikmesiyle oluşur. Mineral bakımından zengin bu topraklar, geniş tabanlı vadilerde, deltalarda ve ova tabanlarında yaygın olarak bulunurlar. Bu ovalar insanoğlunun beslenmesi için Allah'ın ihsan ettiği hazineler yerindedir. Ziraata elverişli olan bu ovalar asla inşaat için heba edilmemelidir.
Topraklar suyu tutma bakımından birkaç türe ayrılır. Kumlu topraklar suyu hemen alt tabakaya geçirir. Killi topraklar sıkışıktır, suyu yüzeyde tutar. Kumlu, killi, kireçli ve humuslu toprakları renklerinden ayırt edebiliriz. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede toprağın bizim ihtiyaçlarımıza uygun olarak renk renk oluşuna dikkat çekiyor:
“Allah'ın gökten su indirdiğini görmüyor musun? O su aracılığı ile türlü türlü renkte meyveler yetiştirdik. Dağlarda beyaz, kırmızı, koyu siyah değişik renklerde yollar, patikalar açtık.” (Fatır, 27)
Toprağın verimliliğini sağlayan ve humusça zengin olan toprağın 10 cm'lik üst tabakasıdır. Kum ve kilin dengede olduğu, tanecikli yapıda ve bol humus içeren topraklar tarıma en elverişli topraklardır.
Kökler, mantarlar ve bakteriler, toprağı ekmek ufağı gibi küçücük parçalardan oluşan topaklara dönüştürürler. Toprak topaklardan oluşması, topraktaki organik maddeyi korur, toprak organizmaları için yaşam alanı sağlar, su ve hava için kanallar oluşturur.
Toprak canlılar için bir malzeme deposu gibidir. Canlıların atıkları toprakta çürütülüp, minerallere ayrılarak yeniden bitkiler için gıda haline getirilir. Toprağın içinde önemli miktarda canlı ve canlı artıkları da bulunur. Humus, çürümüş bitki kökleri ve canlı atıklarından meydana gelen organik kalıntıdır. Humsun topraktaki oranı yükseldikçe toprak bereketli ve tarıma elverişli hale gelir.
Toprağın Bağrındaki Hazineler
İnsanoğlunun gıda dışında da birçok ihtiyacı vardır. Barınaklar, eşyalar, araç gereçler gibi… Allah-u Zülcelal insanoğlunun ihtiyaç duyacağı her türlü maddeyi toprağın bağrında hazırlamıştır. Mesela madenler toprağın içinde "maden damarları" ve " maden yatakları" olarak bulunmayıp tamamen ufalanmış ve dağılmış olarak bulunsaydı onu elde etmemiz çok güç olurdu. Allah-u Zülcelal maden damar ve yatakları, toprağın içinde filizler ve damarlar halinde yaratarak bize büyük bir lütufta bulunmuştur.
Toprağın derinliklerinden sadece madenler çıkmaz; inşaatlar için kullandığımız kum ve kil gibi maddeler de yine kum ocakları halinde çıkarılıp işlenmesi kolay bir şekilde bulunur. Ayrıca kimyevi maddelerin terkibinde kullanılan bor minerali gibi birçok zenginli kaynağımız da yine toprakta gizlenmiştir.
Elbette yerkabuğundan çıkardığımız maddeler içinde petrol, kömür, doğalgaz gibi enerji kaynakları da önemli birer hazinedir. Fosil yakıtlar dediğimiz bu enerji kaynakları, hayvan ve bitki atıklarının yer katmanları arasında sıkışmasıyla milyonlarca yıllık bir sürede yaratılmıştır. Bunlar deniz veya karaların altındaki boşluklarda, maden yatakları gibi kaynaklar halinde bulunur.
Allah-u Zülcelâl yeryüzü halkı çoğaldıkça artan enerji ihtiyacı için yerin katmanları arasında bu fosil yakıtları milyonlarca yıl önce hazırlamıştır. Bugün bu enerjiler olmadan hayatımızı sürdürmemiz imkânsız hale gelmiştir.
Elbette Allah'ın emrimize musahhar kıldığı bu nimetleri sorumlulukla kullanmamız, israf etmememiz gerekir. Çünkü bu nimetleri israf ettikçe kaynaklar hızla tükenmekte ve çevre kirliliği meydana gelmektedir. Allah'ın verdiği bu nimetler bize emanettir. Onlarda gelecek nesillerin de hakkı vardır.
18 Mayıs 2015 Pazartesi
Allah'a Gönülden Boyun Eğelim
Allah-u Zülcelâl, kullarına karşı kıyamet gününde nasıl muamele edeceğini, Rablerine gönülden bağlananlara nasıl mükâfat vereceğini bize bir ayet-i kerimede şöyle beyan etmiştir:
“İman edip, salih ameller işleyen ve Rablerine (ihbat edip) gönülden bağlananlara gelince, işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Hud; 23)
Yani o kullar ki, Allah-u Zülcelâl’in zatına taliptirler; Allah-u Zülcelâl onların yanında her şeyden daha mühimdir. Bu ayet-i kerimede iman edenler ve amel-i salih işleyenler ve “Rablerine ihbat edenler” buyruluyor. İhbat etmek, kalbi tatmin olmuş şekilde Allah'a gönülden bağlananlar demektir. Böyle kullar, cennetin nimetlerine ermek için veya cehennemin azabından muhafaza olmak için değil, sadece Allah’ın zatına karşı rağbet ederek Allah'a kulluk ederler.
İnsan böyle yalnız Allah'ın rızasına talip olursa o zaman her şey onundur. Allah-u Zülcelâl onu cehennemden muhafaza eder, cenneti de ona nimet olarak verir. İnşallah Allah o iman edenlere ne istiyorsa verecektir.
Allah-u Zülcelâl, nefsi mutmain olmuş, gönülden boyun eğmiş kullarımı müjdele buyuruyor:
“Hepinizin ilâhı bir tek ilâhtır. Onun için yalnız O'na teslim olan müslümanlar olun. (Ey Muhammed!) Allah'a gönülden boyun eğenleri (Muhbitleri, ihbat edenleri) müjdele.” (Hac, 34)
İnsan Ne Kadar Hırslıdır
İnsan bu dünyada ne kadar yaşamışsa o derecede kabre yaklaşmış oluyor. Fakat tabiatı gereği ne kadar yaşlanırsa, hırsı ve tamahı da o kadar fazla oluyor. Hz. Enes radıyallâhu anhu anlatıyor: "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “İnsan yaşlandıkça, iki şeyi gençleşir: “Mala karşı hırsı ve yaşamaya karşı hırsı." (Buharî, Rikâk 5; Müslim, Zekât 115,)
Hâlbuki insan saat saat, dakika dakika, her gün kabrine doğru biraz daha yaklaşıyor. Bazı insanlar o kadar kabirlerine yaklaşmışlar ki kefenlerini dahi hazırlamışlar. Buna rağmen: “Ben ilerde şöyle şöyle yapacağım” diyerek dünyaya dalmaktalar. Bu ne kadar hatalı bir davranıştır.
Lain şeytan bizim düşmanımızdır, devamlı olarak bizi Allah’ın rızasından alıkoymak için çalışıyor. Bakın şeytan: “Kul kırk yaşına yaklaştığı zaman onun hayrı şerrinden daha fazla değilse yani sevabı günahlarından fazla değilse, onun iki gözünün arasını öperim ve “Bu yüze canım feda olsun! Bu artık iflah olmaz!”derim.”diyor.
Kırk sene yaşamış bir kişinin hayrı şerrinden fazla değilse ve hala günah işlemeye devam ediyorsa; o zaman şeytan o kişinin alnından öpüyor, “Benim canım sana feda olsun. Bu kişi benimle beraber cehenneme girecek.” diyor.
Hemen hemen hepimiz kırk yaşına yaklaşmışız. Kırk yaşına geldiğimiz zaman sevaplarımızın günahlarımızdan fazla olması gereklidir. Önceden işlediğimiz günahlarımızdan da tövbe etmeliyiz. Ondan sonra yaşadığımız her gün ise sevaplarımız günahlarımızdan fazla olması için çalışmalıyız. Ta ki kıyamet gününde, inşallah, sevaplarımız günahlarımızdan fazla olsun.
Bir zerre miktarı, sevaplar günahlardan fazla olursa cennete gireceğiz, inşallah. Bir hata yapıp da nefsimize mağlup olduğumuz zaman, hemen tövbeye koşalım. Allah-u Zülcelâl’in merhametinin kapısı olan tövbe kapısını kapatmadığı için bizim daima o kapıda durarak Allah’a yalvarmamız gerekiyor.
Tövbe etmek niyetiyle, Allah’ın o merhamet kapısına gittiğimiz zaman, Şeytan “Bu yüze canım feda olsun. Bu artık iflah olmaz.” demek yerine, başına kül atıyor ve “Eyvah! Yazıklar olsun bana! Bu kadar emek sarf ettim, günah yaptırdım, sonra bütün o günahları Allah affetti ve sevaba çevirdi.” diyerek kendi kendine kahroluyor. Bu sebeple insanın kurtuluşu tövbedir.
Allah-u Zülcelâl’in kahır ve azap kapısı olduğu gibi lütuf, merhamet ve şefkat kapısı da vardır. Hangisini istersen o kapıyı çalabilirsin. Allah’ın sana rahmet etmesini istiyorsan merhamet kapısını çal, şefkat kapısını çal. Eğer günah kapısını çalarsan o zaman kendini Allah’ın azabına müstehak edeceksin.
Bu noktada Allah insanı serbest bırakmıştır. Yani cüz-i ihtiyar ile seçebileceği her iki kapı da insanın önündedir. Günaha, gaflete yönelmek, kahır kapısını çalmaktır. Tevbe edip, ilim ve salih amel yapmak ise merhamet kapısını çalmaktır.
Nasıl ki bu dünyada başımız sıkışınca, bir insan başka bir insandan dahi merhamet istiyor; “Kardeşim bana zulmetme, bana hakaret etme, bana yardım et.” diyor. Hâlbuki o da senin gibi zayıf bir kuldur. Ama ondan merhamet istiyor.
Fakat Allah öyle kudret ve azamet sahibidir ki, Neuzubillah, insan onun azap kapısını çalarsa sonunda kendini helak eder. Onun için elimizden geldiği kadar daima Allah-u Zülcelâl’in lütuf, merhamet, şefkat kapısını çalalım inşallah.
Allah-u Zülcelâl Davud aleyhisselama: “Ya Davud! Kim benim kapımı çalmış da ben açmamışım?” diye buyurmuş. Allah-u Zülcelâl’in merhamet kapısını çaldığımız zaman merhametle bize muamele edecektir inşallah.
Namaz kıldığımız, zikir yaptığımız, Kur’an okuduğumuz, hayır yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelâl’in kapısını çalmış oluyoruz.
Hiçbir zaman günah veya hata ile Allah-u Zülcelâl’i gazaba getirecek olan hareketler yapmayalım. Çünkü bu hareketlerle onun azap kapısını çalmış oluyoruz. Eğer o kapıyı açarsa helak oluruz. Bir hata yaparak nefsimize mağlup olduğumuzda, “Özür dilerim ya Rabbi. Ben hata yaptım, ama şimdi pişman oldum. Bir daha yapmayacağıma sana söz veriyorum.” diyerek hemen tövbe kapısını çalalım inşaallah. İnsan hangi kapıyı çalarsa Allah o kapıyı açacaktır.
Allah-u Zülcelâl Kalbimize Bakıyor
Allah-u Zülcelâl bizim Rabbimizdir, kudret ve azamet sahibidir. Devamlı olarak kalbimize bakmaktadır. Kalbimiz O’nun nazargâhıdır. Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: "Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9)
Bizler de Allah kalbimize baktığı için kalben O’nun zatına karşı hararetli olalım. Eğer biz Allah'a gönülden bağlanarak, sadece O’nun Zatına talip olursak bize cennet nimetlerinden daha büyük bir nimetini, cemalini lütfedecek. Hz. Ali radiyallahu anhu şöyle anlatıyor:
“Cennetlikler cennete girdikten sonra Allah-u Zülcelâl, meleklerine: “Dostlarıma yemek verin.” buyurur. Bunun üzerine, oraya türlü türlü yiyecekler getirilir. Cennetlikler, bu yiyeceklerin her lokmasında farklı bir lezzet bulurlar. Yemekler bitince, Allah-u Zülcelâl:
“Kullarıma içecek sunun” buyurur. Bunun üzerine ortaya türlü türlü içecekler getirilir. Cennetlikler bu içeceklerin her yudumunda, diğerlerinde bulunmayan bir lezzet bulurlar. İçecekler bitince Allah-u Zülcelâl: “Ben sizin Rabb'inizim, size verdiğim sözü gerçekleştirdim. Şimdi canınız ne diliyorsa, isteyiniz de vereyim” der. Cennetlikler iki veya üç kere: “Ey Rabb'imiz, biz senin rızanı istiyoruz,” derler. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl kendilerine şöyle buyurur: “Ben sizden razıyım. Üstelik bugün, tarafımdan size bundan daha fazlası bağışlanacaktır. Ardından perde kalkar, cennetlikler Allah azze ve cellenin cemalini görürler.
Cennetlikler Allah'ın cemalini görünce, derhal secdeye kapanırlar ve Allah'ın dilediği sürece secdede kalırlar. Arkasından Allah-u Zülcelâl kendilerine:
“Kaldırın başlarınızı, burası ibadet etme yeri değildir.” buyurur. Cennetlikler Allah'ı görünce, oranın tüm nimetlerini unutuverirler, onlara diğer bütün nimetlerden daha tatlı gelir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Gökteki şu Ay’ı nasıl net görüyorsanız, (Cennette) Rabbinizi, böyle açıkça göreceksiniz. O’nu görmekte sıkışıklığa düşmeyeceksiniz. O’nu rahatça göreceksiniz.” Buyuruyor. (Buhârî, Tevhid 24; Müslim, Mesacid 211, (633)
İşte, bu güzel nimetler bizi bekleyip dururken, dünyalık zevklerin peşinde koşup durmak çok büyük bir hatadır. Allah'ın rızası için kalbimizde binlerce merak bulunduralım. Allah-u Zülcelâl o zaman bütün azalarımızı sevaplarla, taatle meşgul edecektir.
Kim kalbini temizleyerek selamete çıkarırsa, Allah-u Zülcelâl onun zahiri azalarına sahip çıkar. O sahip çıktığı zaman inşallah gözümüzü, elimizi, ayaklarımızı ve her azamızı hayırlarda kullanacaktır.
Allah-u Zülcelâl kalbimize baktığında “Ben hakikaten Allah’ın rızasına talibim.” isteğini görsün. Yani kalp böyle istesin. Sadece dille söylenilmesin. Belki de dil hiç söylemesin. Ben dile hiç itibar etmiyorum. Ben ruha, kalbe, sırra itibar ediyorum. Çünkü Allah oraya bakıyor. Hâşâ huzurdan, münafıklar da dille “İman ettik,” diyorlar. Fakat Allah’ı kalben inkâr ediyorlar. Onun için hem kendimden hem sizden sadece dil ile değil, kalp ile istiyorum.
Müminin Bayramları
İnsan dünyanın sadece zahirine baktığı zaman dünyanın sevgisi ahirete galip geliyor. Fakat derin bir düşünce ile bakarsa dünyanın mahiyetini, ahiretin mahiyetini, kendi sonunun nasıl olacağını düşünürse dünyanın ne kadar adi, ahiretin ise altın cevheri gibi değerli olduğunu anlayacaktır. İnsan önce dünyayı sever. Fakat kendi sonunu ve dünyanın fani olduğunu düşünürse dünyaya olan muhabbetin yerini baki olan ahiretin muhabbeti alacaktır. Fakat insan ahiretin hakikatini düşünmediği ve idrak etmediği zaman zahiri olarak dünyaya muhabbet besliyor.
Enes bin Malik radıyallahu anhu, buyuruyor ki: “Mümin için şu bayramlar vardır:
Birincisi, Allah’a karşı günah işlemediği gün onun bayramıdır. İbadetle, zikirle gününü tamamladığı zaman o gün o müminin bayramıdır. Şayet o gün bir hata yapmış ise hakiki olarak Allah-u Zülcelal’e karşı tövbe ederse o da sanki günah yapmamış gibidir, o gün onun bayramı sayılır.
İkinci bayramı ise dünyadan imanla ayrıldığı zamandır. Çünkü Peygamberler dahi “Acaba biz imanımızı kurtaracak mıyız” diye korkuyorlardı. Peygamberler dahi son nefeste imansız ölmekten çok korkmuşlardır. Bakmayın biz böyle rahat davranıyoruz, onlar gibi olamıyoruz.
Üçüncüsü sırat köprüsünün üzerinden geçtiği ve zebanilerin elinden kurtulduğu zaman da onun bayramıdır.
Dördüncüsü cennete girip de Allah-u Zülcelal’in cemaline baktığı zaman. Bunlar onların bayramlarıdır.
Kabristanlara baktığımızda sessiz ve sakindir. Hâlbuki bazıları cehennem çukurudur (neüzubillah), bazıları da cennet köşkleridir. Herkes kendi ameline göre kabirde yaşıyor.
Bir insan kabirlerin önünden geçtiği zaman kabirdeki ona seslenerek “Kardeşim siz gaflettesiniz, eğer sen bizim bildiğimizi bilseydin senin bütün etin eriyecekti. Ahiret hayatını, bizim gördüğümüzü sen de görseydin üzüntüden senin üzerindeki et eriyip yok olacaktı,” diyorlar. Nasıl ki kar suyun içine ya da ateşe atıldığında eriyorsa senin etin de bu şekilde eriyecekti, diyorlar.
Allah-u Zülcelal’e çok hamd-u sena ve şükür edelim ki tövbe etmeyi, Allah sohbeti edilen böyle yerlerde toplanmayı bize nasip etmiştir. Allah-u Zülcelal’e ne kadar şükretsek, hamdetsek yine de azdır. Allah-u Zülcelal’e daha fazla ibadet ederek, zikir yaparak ve bu gibi meclislere devam ederek şükrümüzü arttırmaya çalışmalıyız.
Cennete Temiz Girilir
Tövbe Allah’ın merhamet kapısıdır. Dünya pisliğinin kokusu çok kötü olup nasıl ki insanı rahatsız ediyorsa işlenilen günahların da çok kabih kokusu vardır ki eğer hissedebilseydik günahkâr insanların yanında oturamazdık. Ama insan zamanla o kötü kokulara alışıyor.
Deri tabaklayanların yanına insan ilk gittiği zaman o kokuya dayanamıyor. Fakat orada bir miktar kaldıktan sonra burnu alışıyor, artık koku almıyor. Bizim burnumuz da bu günahların pis kokusuna alışmış.
Bütün necasetlerin en kötüsü, en galizi günah necasetidir. Günah necaseti o kadar pis ve kabihtir. Gülistan kitabında Şeyh Sadi Şirazi diyor ki: Bir adam üzerinde necaset bulunduğu halde camiye girecekti. Başka biri “Burası Allah’ın evidir, üzerindeki bu pislikle giremezsin,” dedi. “Allah cenneti o kadar temiz yaratmış ki, insanın üzerindeki bir pislikle camiye girmesine izin verilmiyorsa o zaman günah necaseti ile cennete girmesine nasıl izin verilecek?” dedim ve günahlardan uzak durdum.
Eğer günah işlemiş isek samimi olarak Allah-u Zülcelal’e karşı tövbe edelim, Allah bizi günahlardan temizlesin o şekilde cennete günahsız gireceğiz, İnşaallahu Teala. Çünkü Allah-u Zülcelâl : “Allah tövbe ile günahlarından temizlenenleri sever.’’(Bakara; 222) buyuruyor.
Demek ki insan tövbe ederse günahlardan da temizlenmiş oluyor. O günahın pisliği ve kokusu insandan gidiyor, tertemiz oluyor.
Hepimiz kendi derecemize göre günah ve hata sahibiyiz. Onun için kurtuluş tövbedir ve tövbe yanımızda çok kıymetli olsun. Bütün mümin kardeşlerimize de daima tövbenin ne kadar kıymetli olduğunu anlatalım inşallah. Anlattığımız zaman tövbe etse de etmese de biz karlıyız. Ederse ona sevap oluyor ve biz sebep olduğumuz için sevabından bize de hisse alıyoruz. Eğer tövbe etmezse Allah’ın emir ve nehiylerini anlattığımız için yine sevap kazanmış oluyoruz.
Her mümin diğer insanlara, bahusus kötü yolda olanlara yardımcı olmalı, onların hidayetine vesile olabilmek için gayret sarf etmelidir. Bakınız bir kişi tövbe etmiş namazını kılıyor, zikir ve taatini yapıyorsa; akrabasından veya arkadaşlarından namaz kılmayıp oruç tutmayan günahkâr insanları tövbeye davet etmelidir. “Gel kardeşim, bu halin iyi bir hal değildir,” demelidir.
Nasıl ki trafik kazası yapanların hemen yardımına koşuyoruz, onları alıp hastaneye götürüyoruz, elimizden ne gelirse yapıyoruz. Günah işleyenleri de böyle kurtarmaya çalışalım. Günah da ahiret yolunun trafik kazası gibidir. Onun için nasıl dünyada birbirimize yardımcı oluyoruz, ahiret bakımından da birbirimize yardımcı olalım.
Hatta etrafımızdaki insanlar, mahşerde bizim yakamızı tutup “Sen namaz kılıyordun, oruç tutuyordun. Niye bana da anlatmadın?” diyebilir. Onun için elimizden geldiği kadar akrabalarımıza, arkadaşlarımıza anlatalım. Görevimizi yapalım geri kalanı Allah’a havale edelim inşallah.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı ameli salih nasip etsin inşallah.
Peygamberimizin Miraç Mucizesi
Miraç Kandili, Peygamber Efendimizin gecenin bir anında Mekke'deki Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya, oradan da göklere seyahat ettirildiği mübarek gecenin adıdır. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de; "Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şânı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür." (İsra; 1) buyurmuştur.
Miracın, Peygamberimizin Medine’ye hicret etmesinden bir yıl ya da on altı ay önce Recep ayının 27. gecesinde gerçekleştiği kabul edilmiştir. Rivayete göre Peygamberimiz gece vakti Kâbe’den alınıp Burak adı verilen binek üstünde Mescid-i Aksa'ya götürülmüştür. Peygamberimiz el-Aksa Camiinin altındaki yerden Mescid-i Aksa meydanına girip Kubbet’s Sahra’nın bulunduğu alana geçerek burada Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. Zekeriyya aleyhisselam ile buluşmuştur. Bu alanda bütün Peygamberlere namaz kıldırmış, oradan da Miraç Minberi'nin bulunduğu alandan göğe yükselmiştir.
Kuran'da Miraç'tan bahseden ayetler Necm suresinde geçer; "Muhakkak ki o, O'nu bir başka inişte daha gördü. Sidretü’l Müntehâ’nın yanında. O'nun yanında da Me’va cenneti. O zaman Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Göz şaşmadı ve aşmadı. Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü” (Necm 13-18)
Peygamberimiz miraç mucizesini şöyle anlatmıştır:
“Haremi Şerifte Hatim mevkiinde istirahat ederken Cibril aleyhisselam geldi. “Ey yüce Nebi! Rabbin huzuruna varmak için kalk, melekler seni bekliyor.” dedi. Göğsümü yardı. Kalbimi çıkarıp, imanla (ve hikmetle) dolu altından bir kapta zemzemle yıkadı. Sonra içerisini (imanla-hikmetle) doldurup yerine koydu.
Bundan sonra katırdan küçük ve merkepten büyük, beyaz “Burak” isminde bir bineğe bindirildim. Burak, ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Cibril'in refakatinde, yol üzerinde Hz. Musa'nın (as) makamına uğradık, orada iki rekât namaz kıldık. Oradan Kudüs’e Mescid-i Aksa'ya vardık.
Hz. Cibrail bana biri süt, biri şarap dolu iki kap getirdi. Ben sütü içince, ‘Yaratılışına uygun olanı seçtin.’ dedi.”(Buhârî, Bed'u'l-Halk 6, Enbiya 22, 43, Menakibu'l-Ensar 42)
“Bundan sonra emrime verilen Miraca binerek; ki ben ondan güzel bir şey görmedim; göklere kadar yükseldik. Cibril’le aleyhisselamla beraber Hafaza kapısına kadar geldik. Burada Hz. Cibril, kapının açılmasını istedi ve orada şöyle bir konuşma geçti: Soruldu: “Sen kimsin?” “Ben Cibril’im.” “Yanındaki kim?” “ Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem” “O’na Miraç daveti gönderildi mi?” “Evet.”
Hemen kapıyı açtılar ve beni selâmladılar. “Hoş gelmişler, bu geliş ne güzel geliştir.” dediler. Bir de ne göreyim! Semayı muhafaza eden İsmail isminde büyük bir melek, yanında yetmiş bin melek ve o meleklerden her birinin yanında da yüz bin melek var.
Bunlardan ayrılınca; bünyesi, yaratılışından beri hiç değişmemiş bir adamın yanına geldim. ‘Ya Cibril, bu kimdir?’ diye sorduğumda, ‘Baban Âdem’dir.’ diye cevap verdi. Bana “Ona selam ver,” dedi. Ben de ona selam verdim, o da selâmıma mukabele etti ve “Hoş geldin ey salih nebi, ey salih evlat!” diye karşıladı.”
Peygamberimiz bu minvalde, ikinci semada Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile, üçüncü semada Hz. Yusuf aleyhisselam ile, dördüncü semada Hz. İdris aleyhisselam ile, beşinci semada Hz. Harun aleyhisselam ile altıncı semada Hz. Musa aleyhisselam ile karşılaştığını anlatmıştır. Peygamberimiz bu Peygamberlere selam verdiğini, onların da selamına mukabele ettiğini ve: "Salih kardeş hoş geldin, salih nebi hoş geldin!" dediğini bildirmiştir.
Hz. Musa aleyhisselam Peygamberimiz onun yanından geçince ağlamıştı. Kendine: "Niye ağlıyorsun?" diye sorulunca, "Çünkü benden sonra bir delikanlı peygamber oldu. Onun ümmetinden cennete gidecekler benim ümmetimden cennete gideceklerden daha çok!" diye cevap verdi.
Peygamberimiz yedinci semaya yükselince Hz. İbrahim aleyhisselam ile karşılaştı. Sırtını Beytü’l-Ma’mûr’a dayamışdı.
Hz. Cibril: "Bu baban İbrahim’dir, ona selam ver!" dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra: "Salih oğlum hoş geldin, Salih Peygamber hoş geldin!" dedi. Burada bana, “İşte senin ve ümmetinin mekânı.” denildi. (Buhârî, Bed’ü’l halk 6; Enbiyâ 43; Menâkıbü’l ensâr 42)
Peygamberimiz Beytü’l-Ma’mur’a girdi, içinde namaz kıldı. (Müslim, Îmân 259–264) Burası tıpkı Kâbe gibi, semavattaki meleklerin kıblesidir.
Sonra Peygamberimiz öyle bir makama yükseldi ki, orada levh-i mahfuzu yazan kader kalemlerinin yazarken çıkardıkları sesleri işitebiliyordu. Peygamberimize Cennet ve cehennem gösterildi. (Buhari, Bed'u'l-Halk 6, Enbiya 22, 43, Menakibu'l-Ensar 42)
Peygamberimiz sonunda Sidretü'l-Müntehaya, yani yaratılmış bütün varlıkların son noktasına kadar çıktı. Sidretü’l-müntehâ; kökü altıncı kat gökte ve gövdesi, dalları yedinci kat göğün üzerinde, gölgesiyle bütün gökleri ve cenneti gölgeleyen, yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri küpler kadar, bir ağaçtı. Burada dört nehir vardı: İkisi bâtıni nehir, ikisi zâhiri nehir. Peygamberimiz, “Bunlar nedir, ey Cibril?” diye sordu. Cibril aleyhisselam: "Şu iki bâtıni nehir cennetin iki nehridir. Zâhiri olanların biri Nil, diğeri Fırat’tır!" dedi. (Buhârî, Enbiya 22, 43; Müslim, İman, 75)
Cibril aleyhisselam sidreden ötesine geçmedi. Bundan sonra Peygamberimiz cennetten getirilen yemyeşil bir Refref'in birden ufku kapladığını gördü. Onun üzerine oturdu, Rabbinin huzuruna yükselip yaklaştı.
Allah-u Zülcelâl; “Korkma ya Muhammed, Yaklaş!” buyurdu. Peygamberimiz Kab-ı kavseyn makamına erişti. Allah-u Azimuşşana karşı hürmet ve muhabbetini ifade etmek için; Cenâb-ı Hakka Hitaben;
اَلتَّحِيَّاتُ لِلهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ
"Tahiyyat (övgü ve selamlamalar), salâvat (ibadet ve salavatlar) ve tayyibât (temiz mallardan verilen sadakalar) Allah'a aittir (mahsustur)” diyerek, Allah'a selâm verdi.
Allah-u Zülcelâl ise Nebisine,
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
"Selam sana Ey Peygamberim! Allah'ın rahmeti ve bereketi sana olsun." diyerek mukabelede bulundu.
Peygamber efendimiz,
اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللهِ الصَّالِحِينَ
"Selâm bize ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun." dedi.
Bu konuşmaya sidretü’l-müntehada şahitlik eder Cebrail aleyhisselam da Allah’ın şahitlik etmesini emretmesi üzerine;
أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
"Şahadet ederim ki Allah'tan başka hakiki mabud yoktur. Yine şahadet ederim ki Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem Allah'ın kulu ve Resulüdür." dedi.
Peygamberimizin Miraç’taki bu selamlaması ve Allah-u Zülcelâl’in bu selamını biz müminlerin her namazda okuyoruz. Bu bize Miraç gecesinin güzel bir hatırasıdır.
Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, Rabbinden birçok vahiyler alarak, geri döndü. Dönüşte Hz. Musa’nın yanına geldiğinde Rabbimizin ümmetine elli vakit namaz emrettiğini anlattı. O “Ümmetin onu kılamaz, Allah'a yalvar da hafifletsin,” buyurdu. Peygamberimizin yalvarması üzerine elli vakit beş vakte kadar indirildi. (Buhârî, Salât, 8; Bed’ü’l-halk, 6; Mi’râc)
Miraç mucizesi Peygamberimiz için büyük bir ihsan ve şeref vesilesi olduğu gibi, biz Müslümanlar için de ilahî rahmetler ve lütuflarla doludur. Beş vakit namaz, bize bir Miraç hediyesidir.
Nasıl ki, Sevgili Peygamberimiz Mirac'ta vasıtalardan arınmış olarak Mevlasına mülaki olduysa, mü'min de namazda doğrudan doğruya Rabbinin huzuruna çıkar; sadece O'na kulluk etme ve sadece O'ndan yardım isteme fırsatı bulur. Eğer bizler namazlarımızı huşu içerisinde kılacak olsak, namazlarımız bizim için bir Miraç olur.
Miraçta verilen diğer hediyeler ise, Bakara Sûresinin son kısmı ile ümmetinden Allah’a şirk koşmadan ölen kimsenin günahlarının bağışlanacağı vaad edilmesiydi. (Müslim, İman, 279)
Şaban Ayı
19 Mayıs Salı günü üç ayların ikincisi olan Şaban-ı Şerif ayına kavuşuyoruz. Bu ay, amellere kat kat sevabın verildiği mübarek aylardan biridir. Bu fırsattan istifade etmek için gücümüz yettiği kadar namaz, oruç ve sadaka gibi amellerimizi artırmamız gerekir.
Hz. Âişe Annemizin bildirdiğine göre Peygamber efendimiz Şaban ayında çok oruç tutardı.
Bir sahabe: “Yâ Resulallah, Şaban ayında tuttuğunuz kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu görmedim.”deyince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Recep ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Âlemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.” (Neseî, Savm: 70)
Enes ibni Mâlik Radiyallâhu Anh rivayet ediyor:
Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemden sordular: “Ya Resulallah, Ramazan’dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydır?” Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Ramazan’ı tazim için (Ramazan hürmetine) Şaban’da tutulan oruçtur” cevabını verdi. (Tirmizî, Zekât: 28)
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Hz. Âişe Validemizin Şahsiyetinde Kadın ve İlim
Allah-u Zülcelâl, her Peygambere mucizeler verdi. Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in en büyük ve kıyamete kadar gözler önünde olan mucizesi, Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim, yüce Allah’ın kitabıdır ve o kitap “Oku!” emriyle başlıyor.
Allah-u Zülcelâl, insanlığın pâk önderi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e ilk emir olarak “Oku!” dedi. Yüce Allah, Peygamberinin şahsında bütün insanlığa “Oku!” dedi. Ahir zaman Peygamberinin şahsında ahir zaman insanına verilen bu emir, manen herkese şamildir, erkek-kadın ayrımı yapmıyor. Yüce Allah, “Ey Muhammed! Mümin erkeklere söyle, okusunlar!” demedi. Sadece “Oku!” dedi.
Nitekim Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bu emri ilk duyan, bir kadındı, Hz. Hatice-i Kübra radıyallahu anhâ validemizdi.
Sonra vahiy erkeklere ve kadınlara ulaştı. Resulullah’ın evinde ve evinin dışında genç kızlar ve kadınlar; ilahî tebliği duyup mümine oldular. Resulullah’ın evinde Hz. Fatıma radıyallahu anhâ yetişti. O, bir marifet ehli idi. Vahyin pratik bir karşılığı idi.
Resulullah’ın evinin dışında Sümeyye radıyallahu anhâ gibi anneler yetişti.
Mekke’de mümine kadınlar da mümin erkekler gibi iman üzerinde sebat ettiler. Habeşistan’a hicret mecburiyeti vuku bulunca hicret ettiler. Medine’ye hicret emri gelince Medine’ye yerleştiler.
Medine’de Muhacir ve Ensar’ın kadınları Mescid-i Nebevi’ye geldiler; arka saflarda Allah’ın elçisinin vaaz ve nasihatlerini huşu içinde dinlediler. Mümkün veya yeterli olmadığında vaaz ve nasihati kocalarından, kardeşlerinden, Mescid’e giden çocuklarından, yeğenlerinden dinlediler. Bir sual sormaları gerektiğinde Allah’ın elçisine sordular, uygun değilse O’nun pâk hanımlarına ilettiler. Allah’ın Resulü, onların sorularına kimi zaman hemen cevap verdi, kimi zaman da sorularına cevabı, vahiy ile Hz. Resul sallallahu aleyhi ve sellem üzerinden bizzat Allah-u Zülcelâl tarafından verildi.
Onlar saliha idiler, salih amelleri ile yüce Mevla Teâlâ’nın rızasına koştular. Kocalarının, kardeşlerinin yanında bulundular. Hz. Resul’ün pâk hanımı, validemiz Ümmü Seleme radıyallahu anhâ mühim bir kadındı; Asr-ı Saadet’te bir konumu olan, Hudeybiye’de Hz. Resul sallallahu aleyhi ve sellemin kendisiyle istişare ettiği, fakihe bir kadın...
Hz. Aişe radıyallahu anhâ validemizin ise “İslam-İlim-Kadın” üçlemesinde çok farklı bir yeri vardır.
İlim Pınarı Hz. Âişe -r. anhâ -
Hz. Aişe validemizin ilim gayret ve muvaffakiyeti, “Oku!” emrinin kadınlara da şamil olduğunun delilidir. Hz. Aişe validemiz, Usvetü’l-hasene (En Güzel Örnek) olan Hz. Resulullah’ın “Oku!” emrini nasıl tefsir ettiğini gösteren başlı başına bir delildir.
Allah’ın Elçisi aleyhisselatu vesselam, “İlim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 17) diye buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerifin pratik karşılığı Hz. Aişe validemizdir.
Hz. Âişe radıyallahu anhâ validemiz, Allah’ın Elçisine açılan bir kapı, O’ndaki ilme tutulan aynalardan bir aynadır. O, sadece kadınlarla Allah’ın Elçisi arasında bir elçi olmamış; O’nun dar-ı bekaya irtihalinden sonra, erkek sahabelerin de Kur’an’ın tefsiri ve Allah’ın Elçisinin sünneti ile ilgili başvuru kaynağı olmuş.
Hz. Âişe’nin yetişmesi, İslam için bütün dinler ve bütün fikriyatlar karşısında başlı başına bir üstünlüktür. Hz. Aişe bir müfessire, bir muhaddise ve bir müctehide idi. Öyle bir müctehide ki kimi zaman onun fetvası karşısında başkalarının fetvası terk edilmiş; müminler onun ictihadına uymuştu.
İbn-i Kesir, El Bidaye Ve’n-Nihaye adlı tarihinin 8. cildinde Hicret’in 58’inci yılında dar-ı bekaya irtihal edenleri anarken validemizi şöyle anlatır:
“ Hz. Aişe'nin özelliklerinden biri de onun, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin zevceleri arasında en fazla bilgi sahibi hatta mutlak surette bütün kadınların en bilgilisi olmasıdır. Zührî dedi ki: Hz. Peygamberin zevcelerinin ilmi ile diğer bütün kadınların ilmi toplansa, Aişe'nin ilmi bunlarınkinden daha üstün olur."
Ata b. Ebi Rebah dedi ki: "Aişe, insanların en fakihi ve en âlimi idi, genel olarak insanların en iyi görüşlüsüydü."
Urve dedi ki: "Aişe'den daha iyi fıkıh, tıp ve şiir bilen başka bir kimse görmedim. Ebu Hureyre dışında onun kadar Rasulullah'tan çok rivayette bulunan başka bir kadın ve erkek mevcut değildir. Allah ondan razı olsun."
Ebu Musa el-Eş'arî dedi ki: "Muhammed'in ashabından bir hadisi anlamakta güçlük çeken biri yanımıza gelip de o hadisi Aişe'ye sorduğumuzda mutlaka o hadisle ilgili onun yanında bilgi bulurduk."
Ebu Duha, Mesruk'un şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Muhammed'in büyük sahabelerinin, Hz. Aişe'ye feraizi sorduklarını gördüm."
Mü'minlerin annesi Aişe, sahabelerin arasında sadece kendisinin bildiği bazı meselelerle şöhret bulmuştu. Yine bazı seçme meseleler onun yanında vardı ki, bunların hilafına bir nevi teville ilgili haberler varid olmuştur. Birçok imam ondan derlemeler yapmıştır.”
Hz. Resullah ile başlayan insanlık çağı, “Oku!” emri ile başlayan bilgi çağıdır ve Hz. Aişe validemiz dünya ilim tarihinde yer bulan ilk kadındır. Ondan önce Hz. Meryem gibi nice azizeler yetişmiş. Ama Hıristiyan alemi, Hz. Meryem de dahil hiçbir kadının adını ilim tarihinde bir otorite olarak kayda geçirmemiştir.
Batılılar, aşırı bir zorlama ile dünya ilim tarihinde Hz. Âişe’den önce sadece İskenderiyeli Hypatia’dan söz ederler. Miladi 4. yüzyılda yaşayan Hypatia, oldukça silik bir simadır ve astronomi gibi aslında yıldız falları ile de ilişkilendirilebilecek bir alanda kendisinden söz edilmiştir. Babasına borçlu felsefe ve matematik bilgisi alanlarında ardında kayda değer bir şey bırakmamıştır. Bütün ününü sadece bağnaz Hıristiyanlar tarafından öldürülmekten alır.
Batılılar, kadının ilim tarihindeki yerinden söz ederken, İslam tarihine gözleri kapalı olduğundan Hypatia’nın ardından ancak Miladi 17. yüzyılda bazı kadınların ismini verebiliyorlar. Ne Hypatia’dan önce ne ondan sonra 13 bin yıllık tarihlerinde bir tek âlime kadından söz edemiyorlar. Çünkü onların tarihinde âlime kadın yok. Onların azizeleri var ama âlimeleri yetişmemiştir.
İlmi kadına İslam öğretti. Kadınlar da o ilmi anlattılar, onunla insanlığı ihya ettiler. Ehl-i iman kadınlar, aynı zamanda marifet sahibi oldular. Rabiatül Adeviyye o marifet ehlinin tarihte yer almış en büyüklerindendir.
İmam Gazalî Hazretleri bir yetimdi, ondan önceki tasavvuf büyüklerinden İmam Kuşeyri de bir yetimdi. Onlar ilim ve marifet ehli bir annenin, toplum için ne kadar büyük bir fazilet olduğunu bizzat yaşayarak görmüşlerdi.
Miladî 11. yüzyılda İmam Gazali Hazretlerinin ihyası ümmet coğrafyasında meyve verdiğinde kadınlar ilim ve marifete daha da yöneldiler.
Nureddin Zengî Hazretlerinin hanımı, bir gece teheccüde kalkmadığı için mahzundu, kendini kınıyordu. Nureddin, bunun üzerine gece namazına kalkmak isteyenler için tabl vurdurdu.
İlmi Himaye Eden Kadınlar
Müslüman kadınlar, o zor asırda örnek anne, marifet ehli mübarek insan konumundan ilim sahasına da geçti. Önce ilmi himaye ettiler. Manevi mimarı İmam-ı Gazalî olan o çağda Hacca gitmek için Eyyübî devletinin Şam diyarından geçen Endülüslü İbn-i Cübeyr “Bu memleketin iftihar edilecek hususlarından biri de bey hanımlarının mescitler, ribatlar, medreseler inşa etmeleri ve çokça mal bağışlayarak kurdukları vakıflarla o medreselerin himayesini üstlenmeleridir” der.
İslam âleminin pek çok büyük tedvin âlimi, ilmi himaye eden kadınların kurduğu medreselerde yetişti.
Sıttu Şam binti Eyyüb, Rabia binti Eyyüb, Azra Hatun, Dayfe El Eyyübîye gibi Eyyübî kadınlar, kurdukları medreselerle Şam bölgesini bir ilim havzasına çevirdiler. İlim ve marifet ehli kadınların ilmi himaye etmesi, Osmanlı döneminde de devam etti. Pek çok ilim külliyesi, ilim ve marifet ehli kadınların katkısıyla inşa edilmiştir.
İlmin kurumaya yüz tuttuğu çağda, Bitlis’in Norşin kasabasında Tağ Medresesi’ni bina edip de ilmin hizmetine veren de o marifet ehli kadınlardır. İlmin kuruduğu bir çağda, ilim çeşmesi olan bu medrese, Miranete Hanım tarafından yaptırılmış ve büyük mürşid Seyda Abdurrahman-ı Taği rahmetullahi aleyh Hazretlerinin babası Mele Mahmud'a vakfiye olarak verilmiştir. (Norşin'de her sene Ramazan ayının 27'sinde, Kadir Gecesi’nde Miranete Hanım adına Kur’an-ı Kerim hatmi yapılıyor.)
Şah-ı Hazne Hazretleri orada büyük mürşid Muhammed Diyauddin Hazret vaktinde bulunmuş, o bereketli çeşmeden içmiş ve oradan aldığını kendisinden feyz alan mürşidler üzerinden bize kadar ulaştırmıştır.
25 Nisan 2015 Cumartesi
Allah'ın Mükâfatı Kat Kattır
Allah-u Zülcelâl, kendi kullarına karşı kıyamet gününde nasıl muamele edeceğini, Peygamberleriyle beraber bize beyan etmiştir. Allah-u Zülcelâl daima kullarının amellerine, onun yaptıklarının aynısıyla değil daha fazla mükâfat vereceğini bildiriyor.
Dünyada insan bir kişinin işinde çalıştığı zaman ancak kendi emeğinin karşılığı kadar ücret alabilir. Allah-u Zülcelâl ise öyle değil; çok büyük merhameti ve keremiyle, kulları az bir amel yapmış olsa dahi onlara çok büyük mükâfat veriyor.
Bakın Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“(Mahşer gününde) Kim bir hasene (salih amel, sevap) getirirse, ona daha fazla karşılık verilir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler.” (Neml, 89)
Allah-u Zülcelâl, “Kim bir sevap işler, ahiret gününde getirirse ona daha fazlası vardır,” buyuruyor. Yani işlediği amelin misliyle değil fazla mükâfat veriyor. Peki, günah işleyen de öyle midir? Hayır, öyle değil.
Allah-u Zülcelâl buyuruyor,
“Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.” (Enam, 160)
Yani Allah-u Zülcelâl günahları misliyle cezalandırıyor, kat kat ceza vermiyor, sadece işlediği günahı kadar cezalandırıyor. O da eğer dünyada tevbe etmemişse… Eğer tevbe etmişse, o günahlar sevaba dönüyor. Tevbe ne kadar değerlidir, Sübhanallah.
Samimi tevbe sayesinde Allah, günahınla seni cennete koyuyor.
Eğer kişi son nefesine kadar tevbe etmezse, ahirete günahkâr olarak giderse o zaman da yalnız, işlediği günah kadar ceza görüyor. Bir günahın cezası ne ise o kadar, ama sevap öyle değil. Bir salih amel işlediği zaman kişiye en az on sevap, bazılarına yetmiş sevap, hatta bazılarına yedi yüz kat sevap yazıyor. Bu neye işarettir? Allah-u Zülcelâl’in kullarına karşı ne kadar merhametli olduğunun işaretidir.
Öyleyse bizim de böyle merhametli, şefkatli olan Allah'a karşı biraz kendimizi düzeltmemiz lazım. Allah'ın bu merhameti karşısında tevbe etmediğimiz için hayâ etmemiz lazım. “Allah-u Zülcelâl bana karşı ne kadar merhametli, bana ne kadar iyilik yapıyor, ben ise ne kadar nankörüm,” diye düşünüp bunun idrakinde olmamız lazım.
Allah-u Zülcelâl Bizden Ayrılmaz
İster kerhen yani hoşlanmayarak, ister ihtiyari olarak, kendimiz tercih ederek, muhakkak Allah'ın huzuruna gideceğiz, bundan ayrılma ihtimali yoktur.
Çok acayip bir şeydir, kişinin kendisinden hiç ayrılmayan bir şeyden kaçması ve mutlaka ayrılacağı bir şeye gönül bağlaması…
Allah-u Zülcelâl bizden ne dünyada, ne de ahirette hiç ayrılmaz, öyleyse O’ndan kaçmayı düşünmek ne kadar yanlıştır. Allah bize şah damarımızdan yakındır. Biz O’ndan gafiliz ama O bizi her zaman görüyor, her halimizi biliyor. Her zaman bizimle beraber, ahirette bunu göreceğiz.
Allah'tan başka her şey, dünya, nimetler, istediğimiz şeyler, bunlardan ise mutlaka ayrılacağız. Ya biz öleceğiz, onlardan öyle ayrılacağız veya onlar helak olacak, bizden alınacak. Onlardan ayrılmama ihtimali yok, mutlaka ayrılacağız, öyleyse onlara da bağlanmak ne kadar yanlıştır. Gerçekten de bizim bu halimiz çok acayip bir haldir.
Bu kötü halimizin tek çaresi, insanın düzelme ilacı, iyi kişilerle beraber olmaktır. Bak ne diyoruz, “Örnek insan!”
O Kimdir? Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem…
Ahlakıyla, mertliğiyle, sabrıyla, hilmiyle, bize örnektir o, sallallahu aleyhi ve sellem.
Allah-u Zülcelâl ona buyuruyor ayet-i kerimede;
“Muhakkak Sen çok azim, güzel bir ahlak sahibisin.” (Kalem; 4)
Allah-u Zülcelâl, hiçbir melaikeye, hiçbir Peygambere bunu söylememiş, yalnız Peygamberimize söylemiştir. Kainatta örnek insan O’dur.
Denizden bir damla olsa da onun ahlakından, mutabaatından pay alalım, inşaallah. Şimdi Peygamberimiz dünyada olmasa da, O’nun varisleri dünyadadır, onlarla beraber olalım inşaallah.
Çünkü “Kim bir kavmin içine girerse, o da onlardandır.”
Kim içki içenlerin, kumar oynayanların arasına girerse o da bir müddet sonra onlarla beraber içmeye, oynamaya başlar. Kim de camiye giderse, orada namaz kılmaya başlar.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün buyurdular:
“Yeryüzünde seyahat eden bazı melekler vardır. Bunlar zikir meclislerine rastladıklarında diğer arkadaşlarını çağırır, ‘Gelin, aradığınız buradadır’ der.
Zikretmek için halka halka olmuş, oturmuş, zikredenleri göklere kadar kuşatırlar. Aynı onlar gibi halka olurlar, onların sevabını Allah'ın huzuruna kadar götürürler.
Allah-u Zülcelal onlara sorar;
“Kullarımı nasıl gördünüz?” Melekler,
“Onları seni zikrederken, seni tesbih ederken gördük” derler. Allah-u Zülcelâl;
“Şahit olun, ben onları mağfiret ettim” der. Melekler,
“Fakat onların arasında zikir için değil de başka bir ihtiyacından dolayı bulunan birisi var” derler. Allah-u Zülcelâl,
“Onlar öyle insanlardır ve öyle topluluktur ki, onlarla birlikte olanlar şaki olmaz, onu da zikir meclisinin hatırına affettim” buyurur. (Tirmizî; Daavat, 129)
Kimlerle Berabersin?
Kişi sevdiği ile beraberdir. Buna en güzel örnek, ashab-ı kehfin köpeğidir. Köpeği biliyorsunuz, köpeğin yediği kap, Şafii mezhebinde yedi kere suyla, bir kere toprakla bulandırılmış suyla yıkamakla ancak temiz olur. Köpek böyle necis bir hayvan olduğu halde, Ashab-ı Kehf’in köpeği, onların kapısında bekçilik etmekle cennete girmeye layık hale geldi. İyilerle beraber olmanın mükâfatı böyledir.
Kötülerle beraber olmanın misali de Hz. Nuh aleyhisselamın oğlunun halidir. Hz. Nuh, Ulu’l Azm Peygamberlerdendir. Hz. Nuh’un oğlu, babasının yanından ayrıldı, bu sebeple helak olanlardan oldu.
Nuh aleyhisselâm gemiyi bitirdiğinde, baktı ki sular yükselmeye başladı; oğluna şefkatle son bir defa daha nasihat etti:
“Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gemiye bin ki, inananlarla beraber selamete eresin! Kâfirlerle beraber olma! Allah-u Teâlâ’nın iman nasip etmekle rahmet buyurdukları hariç, bugün boğulmaktan kimse kurtulamaz!”
Oğlu: “Bir büyük dağa sığınırım. O dağ beni, suda boğulmaktan korur!” dedi. Fakat bir dalga geldi, sular onu alıp götürdü.
Bakın bu misal olarak bize yeter; bir köpek iyi insanlarla beraber oldu, cennete girdi; bir Peygamberin oğlu kötülerle beraber olunca kâfirlerden oldu.
Öyleyse biz de kötü kişilerle hiçbir zaman oturup kalkmayalım. Ancak şu şekilde olursa hariç, “Onlara tebliğ edeceğim, hidayet bulmaları için gayret göstereceğim,” böyle olduğu zaman o da hayırlıdır inşaallah. Ama onlarla oturup sohbet edeceğim, oturup kalkacağım derken, bir gün, iki gün, üç gün, sonra onların yaptıklarına karşı kalbin meyledecek, sen de onlarla beraber cehennemlik olursun, Neuzubillah. Bu sebeple daima iyilerle beraber bulunalım, onlarla beraber cennetlik olmaya vesile olacak inşaallah.
Yumuşak Kalpli Olmanın Çaresi: İstiğfar
Alçak gönüllü olalım. İrşad ederken, insanları Allah yoluna davet ederken, alçak gönüllü, yumuşak huylu olmak faydalı olur. Peygamber aleyhisselam da öyle yapmıştı.
Allah-u Zülcelâl Hz. Musa aleyhisselam’a “Gidin Firavuna yumuşak söz söyleyin” buyuruyor.
Hâlbuki Allah azze ve celle biliyordu, Firavun imansız gidecek, kâfirdir, “Ben sizin en büyük Rabbinizim” diyordu, Neuzubillah. Ama Peygamberine “Ona yumuşak bir lisanla nasihat edin” buyuruyor. Bu İslam dininin ahlakıdır. İslam dininin ahlakı yumuşaklıktır. Bunun için biz de insanları davet ederken yumuşak olalım, tıpkı toprak gibi…
Bakın toprağa, içinde gül yetişiyor, nimetler yetişiyor, insanlar ondan istifade ediyorlar. Taşın içinde bir şey yetişir mi? İşte bunun gibi, insanın kalbi taş gibi olursa ne kendisine bir menfaati vardır, ne de başkasına…
Yumuşaklığın çaresi de yine tevbe, istiğfardır. Önce tevbe, istiğfar edeceğiz, Allah’tan güzel ahlakı, yumuşaklığı isteyeceğiz. Biz yumuşak huylu olunca da insanlar bizden istifade edecek.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sahih hadis-i kudsîde Allah-u Zülcelâl’in şöyle buyurduğunu bildiriyor:
“Ey kullarım benim koruduklarım hariç hepiniz günahkârsınız. Benden mağfiret dileyin, sizi bağışlarım. Kim mağfiret etmeye kadir olduğuma inanırsa affederim.” (Tirmizi)
Allah-u Zülcelâl bize emrediyor; “istiğfar edin” diye. “Eğer istiğfar edeni affetmeye kudretimin olduğuna inanırsanız sizi affederim” buyuruyor.
Allah dilerse kullarının bütün günahlarını affeder. Allah-u Zülcelâl’in kudretinin yanında nedir ki, yeter ki biz kendimizi buna müstahak edelim, bunu hak edelim. Bunun için de Allah'ın affına ve mağfiretine karşı kendimizi çok muhtaç bilelim, ondan başka bir çaremiz olmadığının idraki içinde pişman olarak tevbe edelim. Eğer kendimizi böyle fakir, muhtaç, çaresiz bilerek tevbe edersek Allah-u Zülcelâl buyuruyor, “O zaman Ben sizi affedeceğim, bu Benim yanımda hiçbir şey değildir.”
Yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sahih hadis-i şerifte buyuruyor:
"Sizin hastalığınızı ve şifanızı söyleyeyim mi?"
Ashabı kiram: "Evet ya Resulullah!.."
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
"Sizin hastalığınız günah, şifanız da tövbedir." buyurmuştur. (Ramuz el Ehadis)
Yani demek ki günahla manevi olarak hastalanıyoruz, tövbe ettiğimiz zaman da, o manevi hastalıklardan temizlenmiş oluyoruz.
Biliyorsunuz, zahiri olarak hasta olan insan, kolunu bile kaldıramıyor, ağzına suyu bile götüremiyor, bu hale geliyor. Manevi hasta olunca da insan namaz kılamıyor, ibadet edemiyor, hiç hali yok. Zahiri olarak kılsa bile öyle zor geliyor ki, sanki dünyayı yerinden oynatıyormuş gibi.
Allah-u Zülcelâl bunun hakkında buyuruyor; “Hayır! Bilâkis kazanmış oldukları (günahlar), onların kalplerinin üzerini kapladı (kalplerini kararttı).” (Mutaffifin, 14)
Kalbin üzerini böyle günahlar kaplayınca kalp mühürleniyor. Artık ona hiçbir vaaz, nasihat hiçbir şey fayda vermez, çünkü mühürlendi. Neuzubillah, işte o halde gelmememiz için tevbe kapısından ayrılmayalım.
Günah işlediğimiz zaman kalbimize siyah noktalar geliyor, tevbe ettiğimiz zaman siliniyor, tertemiz oluyor gene. İşte tevbe böyle kıymetlidir, ne kadar söylesem sonu getiremem. Tevbe tek kurtuluşumuzdur.
Tevbe Eden Sıkıntılardan Kurtulur
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:
“Kim istiğfara devam ederse Allah o kimsenin hüzünlerini feraha ve sıkıntılarını genişliğe çevirir, hiç ummadığı bir taraftan onu rızıklandırır.” (İbn Mâce, Zühd, 30)
Bakın ne kadar güzel değil mi? İnsanlar diyorlar, “Gönlüme sıkıntı geliyor, doktora gidiyoruz, hap veriyorlar, o da beni uyutuyor. Çare olmuyor, ” Hâlbuki tevbe ettiğin zaman Allah bir feraha çıkarıyor. İnsanlar bilmiyorlar, onlara anlatalım, vesile olalım.
Peygamber aleyhisselatu vesselam buyuruyor;
“Bu din garip geldi, başladığı gibi (bir hale) dönecektir. Ne mutlu gariplere!” (İbn-i Mace, II, 1319)
Garip, yabancı, gurbette demektir. Bir kişi gurbet ellerde olduğu zaman nasıl olur?
İslam da bidayette garip başladı. Peygamberimiz öyle bir kavme gönderildi ki, kızlarını diri diri kuma gömüyorlardı. Kim kuvvetliyse o öbürünü öldürüyordu, malını, namusunu her şeyini talan ediyordu. Böyle bir zamanda Peygamber aleyhisselam İslam ahlakını onların içinde kurdu. O zaman din garipti, sonra kuvvetlendi. Şimdi ahir zamanda din yine yavaş yavaş garip oldu. Tevbenin değerini insanlar bilmiyorlar, anlatalım.
Tevbe, istiğfar ve Allah'a yalvarmanın kıymetini bilelim, bundan ayrılmayalım, inşaallah. Kim sıkıntılı zamanlarda Allah'ın onun duasını kabul etmesini istiyorsa, rahatlık zamanlarında Allah'a dua etsin. O zaman Allah onun sıkıntılı zamanlardaki duasını kabul eder. Rahatlık zamanlarında Allah'a yalvarmayı terk edip yalnız sıkıntılı zamanlarımızda ona yalvarmak olmuyor.
İbn Abbas radıyallahu anhu anlatıyor: Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin devesinin terkisindeydim. Bana buyurdu ki:
“Ey çocuk sana birkaç kelime öğreteceğim: Sen Allah’ın (dinini) koru ki, Allah da seni korusun, sen (dar zamanlarında) Allah’a yönel ki, (geniş zamanlarında) Allah’ı karşında bulursun. İstediğin zaman Allah’tan iste, yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile. Bil ki ümmet eğer sana bir şeyle fayda vermek üzere toplansa, sana ancak Allah’ın senin lehine yazdığı şey ile fayda verebilirler ve eğer sana bir şey ile zarar vermek üzere toplansa ancak Allah’ın senin aleyhine yazdığı şeyle sana zarar verebilirler. Kalemler kaldırıldı ve sahifeler kurudu (kaderinde hiçbir değişiklik olmaz). ” (Tirmizî, Kıyamet, 60)
Kişinin sıkıntısı olmadığı zaman, hiç Allah o kişinin hatırına gelmezse, ancak trafik kazası yaptığı zaman “Allahım, Allahım,” derse o zaman Allah azze ve celle de diyor ki, “Niçin derdin yokken Ben’i hiç hatırlamıyordun?”
Tevbe imandan sonra Allah'ın en büyük nimettir. İster usta olalım, ister acemi, birbirimize hatırlatalım. Bazen ustalar gaflete giriyor, acemiler ondan daha gayretli oluyor. Daha eski sofidir ama bir iki sene gelmiş sonra bırakmış. Bu sebeple “Ben daha eskiyim” demeyelim, nefis yapmayalım, kim hatırlatırsa kabul edelim.
Allah-u Zülcelâl buyuruyor;
“Kim salih bir amel yaparsa faydası kendisinedir ve kim de kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Casiye, 15)
Biz nefsimizi seviyoruz, sabah namazına kalkmak zor geliyor, sonra kaza ederim diyoruz. Hayır, bu sevmek değil. Nefsimizi seviyorsak onu cehennemden muhafaza edelim. Dünyada az bir zaman rahat etmek için ahirette ebed’ül ebed azap çekmek akıl karı değildir.
Allah-u Zülcelâl bizden nasıl razı olacaksa öyle olmayı nasip etsin, bizi kendi nefsimize teslim etmesin, hayırlarda kullansın, inşaallah. Amin.
16 Nisan 2015 Perşembe
Allah'ın Emanetlerini Hayırda Kullanalım
Allah-u Zülcelâl insanların hidayete ermesi, Allah'ın emir ve nehiylerini yerine getirmesi için bazı ayetlerde mümin kullarına birbirlerine nasihatte bulunmalarını emretmiştir. Bu konuda ayet-i kerimede; “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âli İmrân; 104) buyurmuştur.
Kıyamet gününde kurtuluşa ermek istiyorsak birbirimizde nasihatte bulunmamız, hakkı tavsiye etmemiz lazım. Birbirimizi haramlara karşı uyarmamız, yasaklanan şeylerden sakındırmamız lazım. Böyle yapanlar kurtuluşa erecek olanlardır.
Kurtuluşa ermeyi herkes istiyor ama bazı şartlar vardır, onları yerine getirmemiz lazım. Bahusus Allah-u Zülcelâl’in bize teslim ettiği emanetler vardır, bunları da daima hayra davet etmeliyiz. Bunlar nedir? Gözümüz, dilimiz, kulağımız, gözümüz, midemiz, elimiz, ayaklarımız ve şehvani duygularımız… Bunlar Allah'ın emanetidir, bunları Allah-u Zülcelâl’in emrinde, hizmetinde, ibadetinde çalıştırmak için bizlere vermiştir.
Allah gözlerimizi bizden alsa biz bir daha gözümüzle günaha giremeyiz. O halde Allah'ın bize verdiği bu emanetler elimizden alınmadan onun yolunda kullanmalıyız. Kuran okumalı, camiye gitmeli, insanlara nasihat etmeli, bu şekilde nimet olarak bize verdiği için hayırlarda kullanmalıyız.
Bize verdiği bu nimeti bizden geri alsa o zaman artık sevap da işleyemeyiz, günah da. Nimetin kıymetini bilmeliyiz. Eğer biz bu azalarımızla günah işlersek, azalarımız bizim işitemediğimiz bir dilde “Benimle bu günahı işleme, Allah'tan kork” derler ve kıyamet gününde bizim hakkımızda şahitlik yaparlar.
Ayak da, el de kıyamet gününde konuşacak bizden şikâyetçi olacak. Durumumuz böyledir onun için kendimize dikkat edelim, kendimizi ateşe atmayalım.
Ayet-i kerimede “Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın” (Bakara; 195) buyruluyor.
İnsan günah işlediği zaman kendini tehlikeye atıyor, çünkü kendini ateşe atmış oluyor. Şimdi atmıyorsunuz fakat kıyamet gününde vücudunuzu ateşe atmak için hazırlıyorsunuz. Onun için kıyamet gününde azalarımız aleyhimize şahitlik etmemesi için elimizden geleni yapalım.
Bunun çaresi nedir?
Kalbimize Hayır Tohumu Ekelim
Bazı arkadaşlarımız soruyorlar, “Namazımıza başladık, ibadetimizi yapıyoruz, günahlardan kendimizi alıkoymaya çalışıyoruz ama bizi çevremiz bırakmıyor.”
İşte o kötü çevreden uzak durmamız lazım. Daima iyi kişilerle beraber olmamız lazımdır. Kötü kişilerden de kendimizi muhafaza etmemiz lazımdır. İyi kişilerle oturup kalkmalı ve onları sevmeliyiz. O zaman hayır yapmak için kalbimizde muhabbet olur. İyi insanlarla beraber olduğumuz zaman kalbimize hayır tohumu ekmiş oluyoruz.
Daima insanın rağbeti, Allah’ın katındaki ecir ve sevaplara karşı olmalıdır. Allah katında ecir ve sevabı bol olan şeyleri yapmaya niyetli olmak çok makbuldür.
Çünkü Allah azze ve celle daima kalbimizin içine bakıyor. Kalbimize baktığı zaman orada hoşuna gidecek şeyler görsün, hayırlı niyetler olsun, Allah'ın rızasına talep olsun kalbimizde… Allah-u Zülcelâl o zaman bizlerden razı olacak inşallah.
Ama kalbin boş ise Allah’ın rızasını isteme hali yoksa… Biz Allah’a muhtacız Allah bize muhtaç değil ki.
Bir evliyanın evine bir hırsız girmiş, evde ne var ne yoksa toplayıp gitmiş. Evliyaya gelip evine hırsız girdiğini ve her şeyini çaldığını haber vermişler.
Evliya Allah'a hamd etmiş. “Allah'a şükür, Şeytan benim kalbime girip benim imanımı almadı, dünya eşyalarımı götürdü. Allah bana yine dünya malı verir fakat imanımı alsa ebedü’l ebed, baki olarak cehennemde kalacağım. Allah’a hamd-ü sena ediyorum, şeytan benim kalbimden imanımı, Allah'ın muhabbetini, aşkını çalmadı. Dünya metaını çalarlarsa çalsınlar.”demiş.
Onlar böyle Allah'ın aşkına, muhabbetine, taatine meraklıydılar. “Dünya metaı gitsin, benim Allah'a karşı muhabbetim gitmesin” diyorlar. Cennet onlara helal olsun. Allah insanların kalbine baktığı zaman bunu görürse onlara nimetini arttırır.
Dosdoğru Olalım!
Allah-u Zülcelal’e karşı doğru olalım, ona sadık olalım. Ayet-i kerimede buyruluyor: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd; 112)
Yani, Allah azze ve celle nasıl emretmişse öyle ol.
Allah'ın, Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi veselleme emri, bizlere de emridir. Allah-u Zülcelâl bize nasıl emretmişse biz de o şekilde Allah'a karşı dosdoğru ve sadık olmalıyız.
Hem zahiri azalarımızla Allah'a karşı doğru olmalıyız, onun emrettiği gibi hareket etmeliyiz, hem de kalbimizdeki haller de Allah'ın istediği şekilde olmalı.
Dünyada insan sanki fırtınalı bir denizdedir, şiddetli dalgalar içinde çırpınıyor. İnsan orada çevresindeki insanlara nasıl yalvarıp yardım istiyorsa manevi olarak dünya denizi, şeytanın vesvesesinin nefsanî isteklerin denizinde de dalgalar bizi sürüklüyor, bu şekilde Allah'a yalvarmamız lazım.
Bizi bu fitneden, dalgalardan kurtaracak olan Allah’tır. İnsan zahiri olarak denizin dalgaları arasında nasıl yalvarıyorsa etrafındakilerden yardım istiyorsa biz de bu şekilde Allah'a yalvaralım. Allah'a iltica edelim, O’na yalvaralım. Allah da bizi o denizlerin dalgalarından yani şeytanın vesvesesinden, nefsanî, şehvani hevâlardan, dünyanın muhabbetinden, hepsinden bizleri kurtaracaktır.
Allah her şeye kadirdir. Samimi olarak Allah'a yalvaralım, Allah da bizi kurtaracak inşallah. Kim kalbini Allah-u Zülcelâl’e teslime ederse ve Allah'a “Ya Rabbi bu senin mahlûkundur, senin yarattığın bir et parçasıdır, bunu düzelt” diye dua ederse Allah onu düzeltir inşallah.
Allah onun kalbini düzelttiği zaman, yani Allah'a karşı rağbetli, Allah'ın katındaki sevaplar ve mükâfatlar için istekli hale getirdiği zaman, işte o vakit onun zahiri azalarını da düzeltecek inşallah. Çünkü azalar kalbe tâbîdir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor: “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi, doğru, düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru, düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” (Buharî, İman, 39) buyurmuşlardır.
Onun için samimi bir dua ile Allah'a yönelelim, kalbimizi Allah'ın kudretine teslim edelim, O’na yalvaralım. “Ya Rabbi kalbimi düzelt, ondan fani, boş, değersiz şeylerin ilgisini ve sevgisini çıkar. Senin sevgini, senin sevdiğin şeylerin ve senin sevgine vesile olan menfaatli amellerin, zikirlerin sevgisini oraya koy,”diye dua edelim. Kalbimiz düzeldiği zaman bütün azalarımız da düzelecektir inşallah.
Kalp çok önemlidir. Onun için sâdâtlarımız kalbin üzerinde çok duruyorlar, “Lafza-i Celal” zikri veriyorlar, kalbimizin ıslah olması için. Onun ıslah olmasıyla tüm azalar doğru yola gidecekler.
Tâat, Taati; Günah, Günahı Getirir
Biz bir kişinin hayır yaptığını gördüğümüz zaman bilmeliyiz ki, bu kişi başka hayırlar da yapıyor. Hayır, hayır üzerine delalettir. Bir kişiyi de günah üzerinde gördüğümüz zaman o günahlardan başka şeyler de vardır.
Taat, taati getiriyor; günah da günahı getiriyor. Dikkat ederseniz bir kişi içki içtiği zaman arkasından başka günahlar da gelir. Bir kişi camiye gittiği zaman yolda gördüklerine selam verecek, camiden çıkarken sadaka verecek, yardım isteyen birine yardım edecek… Hayır da daima hayrı getiriyor.
Elimizden geldiği kadar günahlardan sakınalım. Eğer bir günah işlersek hemen ardından tevbe edelim. Samimi tevbe ettiğimiz zaman, Allah-u Zülcelâl o günahın yerine bir sevap yazacaktır.
Bütün kâinat daima Allah-u Zülcelâl’in bilgisinde ve nezaretindedir. Bir kul yeryüzünde bir günah işliyor, melekler bunu yazıp hemen Allah'ın huzuruna getiriyorlar. Bir de bakıyorlar ki, günah silinmiş yerine de sevap yazılmış.
Melekler şaşırıyorlar. “Ya Rabbi! Biz onun işlediği günahı yazdık ama silinmiş,” diyorlar.
Allah-u Zülcelâl “Evet günah işlemişti, fakat siz buraya gelmeden pişman oldu, gözyaşları dökerek samimi tevbe etti, Ben de onu bağışladım ve tevbesinden dolayı günahını sevapla değiştirdim.”
Elimizde böyle fırsatlar var ama kıymetini bilmiyoruz. Allah-u Zülcelâl, atamız Âdem aleyhisselama diyor ki; “Tevbe edenleri müjdele, Ben onların tevbesini kabul ettim. Onları müjdele, onların dualarını tevbeden sonra kabul ettim.”
Allah-u Zülcelâl, tevbe edenlere dünyada müjde veriyor. “Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.” (Bakara 2/222)
Demek tevbe ettiğimiz zaman Allah'ın dostu oluyoruz. Dost dostu seviyor, düşman düşmanı sevmiyor. Allah'ın dostu olduğu için Allah onu seviyor. Okuduğumuz ayetteki gibi:
“Sizden iyiye davet eden, iyiliği emredip kötülükten kaçındıran bir cemaat olsun. ...” (Al-i İmran; 104)
Kurtuluşa erenlerden olmak istiyorsak biz daima arkadaşlarımıza, çevremizdekilere, emr-i bi’l maruf nehyi ani’lmünker yapmalıyız, onları hayırlara davet etmeliyiz.
Onları tevbeye davet edelim, hayra vesile olalım. Böylesi bizim için dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem “Bir kişi, bir kişinin hidayetine vesile olursa, bu onun için dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır." (Buhari, Müslim) buyurmuştur.
Biz bunu yapmadığımız zaman bizde dinî bir eksiklik vardır. Sanki Allah benden razı oldu, ya da olmadı, ikisi aynıymış gibi bir tavır takınmış oluyoruz.
Onun için elimizden geldiği kadar, nerede bulunursak bulunalım, herkese tevbeyi anlatmalıyız. “Günahlardan sakınalım, İslam ahlakıyla yaşayalım,” diye çevremizdekileri uyarmalıyız.
Dünya bir ateş fırtınası gibidir, maalesef. Bu ateşten ancak İslam ahlakıyla, Peygamber efendimizin sünnetiyle ve Kuran-ı Kerim’in hükümlerine uyarak yaşayan kişi selamette olur.
Kimileri Efendimizin sünnetini bir kenara, Kur’an’ın hükümlerini bir kenara bırakıyorlar, nefsanî hareket ediyorlar ya da İslam’ı kendi isteklerine uyduruyorlar.
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir doğru çizgi çizip bir de başka çizgiler çizmiş, ashabına sormuş, “Bunlar nedir?” diye.
Ashab-ı kiram, “Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem daha iyi bilir,” demişler.
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem; “Bu Allah-u Zülcelal’in yoludur, bunlar da şeytanın yollarıdır. Bu yolların üzerinde şeytanlar vardır, Allah'ın yolunda gidenleri şeytan kendi yoluna davet eder, onları doğru yoldan saptırır.” Buyurur.
Demek ki doğru yol belli, Kuran ve sünnet. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Sizlere iki emanet bırakıyorum, bunlara sımsıkı sarılırsanız şaşırmazsınız: Kuran-ı Kerim ve sünnetim,” buyurmuşlardır.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı ameller nasip etsin. Bizi nefisimizin eline bırakmasın, bizi hayırlarda kullansın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)