28 Temmuz 2011 Perşembe

Oruç tutmamayı mubah kılan özürler

http://sabrikontek.azbuz.com :} 1- Hastalık: Hasta olan veya oruç tutunca hastalığı artan kimse, oruç tutmaz veya tutuyorsa bozabilir. Hastaya bakan da, hastaya bakmak için sıkıntıya girerse, oruç tutmayabilir.

2- Sefer: 104 km uzağa giden kimse, 15 günden az kaldığı yerde seferi olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, orucu kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Seferde sıkıntı içinde oruç tutmak, takva sayılmaz) buyuruldu. (Buhari)

3- Gebe ve emzikli olmak: Kendine veya çocuğuna bir zarar gelecekse, gebe ve emzikli kadın oruç tutmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, gebeyle emzikli kadına oruç tutmaması için ruhsat verdi, orucunu tehir etti) buyuruluyor. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)

Emzikli kadın, kendi çocuğunu veya başkasının çocuğunu emzirse de hüküm aynıdır.

4- Açlık ve susuzluk: Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk meydana gelen kimse, ölüm tehlikesi varsa veya aklı gidecekse yahut hastalanıp bir zarara uğrayacaksa orucunu bozabilir.

5- İhtiyarlık: Oruç tutamayan yaşlı kimsenin, iyileşme ihtimali de yoksa tutamadığı günler için fidye verir. 30 günün fidyesi 53 kg. undur. Veya 53 kg un alacak altın da verilebilir.

6- İkrah: Oruçlu, (Orucunu bozmazsan seni öldürürüz veya bir uzvunu keseriz) diye tehdit edilmişse, dediklerini yapmaya güçleri yetiyor ve blöf yapmıyorlarsa, oruçlunun orucunu bozması mubah olur.

Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevabdır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi)

Oruç tutamamak
Sual: Çalıştığımız yer çok sıcak, oruçlu olunca çalışmam imkânsız. İzin de vermiyorlar. Çalışmasam çoluk çocuk nafakasız kalacaktır. Oruç tutmayıp kışın kaza etmem caiz olur mu?
CEVAP
Nafakaya muhtaç kimse, çalışınca hasta olacağını anlarsa, orucu bozar. Ücretle çalışmayı sözleşmişse ve iş sahibi, ramazanda izin vermiyorsa, kendinin ve ailesinin nafakası mevcut olan, orucu bozmaz, çünkü böyle kimsenin dilenmesi haramdır. Kendinin ve ailesinin nafakasına malik değilse, orucun zarar vermeyeceği başka hafif iş bulması gerekir. Hafif iş bulamazsa, işinde çalışarak, orucu bozması caiz olur. Bunun gibi, ekin biçen kimseye ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı, ekini biçemeyip, ekin telef olursa yahut çalınırsa [veya bina yapılamayıp da yağmurdan yıkılmak tehlikesi muhakkak olursa] ve bunları ücretle yapacak bulamazsa, oruç tutmayıp, bu işlerini yapmak caiz olur. İş bitince, orucunu tutar ve ramazandan sonra da, tutamadığı günleri kaza eder. Günah olmaz. Susuzluktan hasta olması, ölmesi muhakkak olan herkes de, orucu bozup, kaza edebilir. Kefaret gerekmez. (Redd-ül-muhtar)

Orucu kazaya bırakmak
Sual: Ramazanda sıcak günlerde oruç tutmayıp, kışın kaza edilse sevabı az mı olur?
CEVAP
Dini bir mazeret olmadan, orucu kazaya bırakmak haramdır, büyük günahtır. Namazı da kazaya bırakmak böyle büyük bir günahtır. Her ibadet vaktinde yapılır. Size birisi, (30 gün yiyip içme, ben kış günü sana 30 aylık nafaka vereceğim) dese ne dersiniz? Yahut siz çok aç ve susuzken, (Şimdi yiyip içme, bir ay sonra bin ton ekmek ve bir ton su veririm) dese ne dersiniz?

Oruç ibadeti, dinî bir mazeretle kazaya bırakılırsa, tevbe edip kazası tutulunca sadece cezadan kurtulur. Ramazan-ı şerifte tutulan sevaba kavuşamaz. Ömür boyu oruç tutsa, ramazanda tutulan bir gün orucun sevabına kavuşamaz. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Allahü teâlâ benim ümmetime ramazan-ı şerifte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygamberin ümmetine vermemiştir: 1- Ramazanın birinci gecesinde oruca kalkana, Allahü teâlâ rahmetle nazar eder. Rahmetle nazar ettiği kul artık rahmete kavuşmuştur, hiçbir korku yoktur. 2- İftar vakti, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir. 3- Melekler, ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için dua eder. Melekler günahsız olduğu için duaları kabul olur. 4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara mahsus olarak Cennette bir köşk ihsan eder. 5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder.) [Beyheki]

(Allahü teâlâ, Ramazanın her akşamı iftar zamanında bir milyon kişiyi Cehennemden azat eder.) [Deylemi]

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Hoyratça Tüketim ve Nebevi Uyarılar

http://sabrikontek.azbuz.com :} Hayat mücadelesi ihtiyaçların karşılanması yolunda sergilenen çabadır. Yeme, içme, barınma, giyinme, savunma gibi hayatın sürdürülebilmesi için giderilmesi kaçınılmaz olan ihtiyaçlara temel ihtiyaçlar diyoruz. Bunların dışında birtakım sosyal ve kültürel ihtiyaçlar da söz konusu. Ancak, temel ihtiyaçlar giderilmeden bunlar birer ihtiyaç olarak hissedilmez. Hangi türden olursa olsun ihtiyaçların giderilmesi insanın maddi ve ruhi varlığı açısından büyük önem arz eder. Bu sebeple insan hemcinsleri ile ilişki kurmak, onlarla iş birliği yapmak, birbirine el uzatmak durumundadır. İnsanın sosyal bir varlık oluşunun temelinde bu gerçek yer alır. İslam bu insanlar arası ilişkiyi doğrudan insan-Allah ilişkisine yansıtarak kuvvetle teşvik eder. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumu “Kim bir kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir.”(Buhari, Mezalim, 3.) şeklinde ifade etmektedir.

İhtiyaçların tatmin edilmesi için tüketim gerekiyor. Tüketim yeryüzünün sınırlı kaynakları üzerinden gerçekleşir. Bu yüzden kontrollü tüketim kaçınılmazdır. Dolayısıyla ihtiyacın sınırları gerçekçi olarak belirlenmeli ve bu sınırlar aşılmamalıdır. Tatmin edilen ihtiyaçlar şiddetini kaybeder. İşte burada durmak gerekir. Eğer bu noktada durulmaz ve tüketim devam ederse, kronik bir tatminsizlik hali ortaya çıkar. Tüketilen şeyler haz vermek yerine acı ve ıstırap kaynağına dönüşebilir. İnsanın, hasretini çektiği, eksikliğini duyduğu bir şeyler olmalıdır. Hayatın motor gücünü üreten ümit ve bekleyiş bir bakıma bu tür mahrumiyetlerin ürünüdür.

İhtiyaç-tüketim dengesinin bozulmasındaki önemli etkenlerden biri de “üretilmiş ihtiyaçlar”dır. Gündelik hayatımıza bakalım. Elbisemizi, televizyonumuzu, buzdolabımızı artık ihtiyacımızı karşılamadıkları için mi değiştirmek istiyoruz? “Eski buzdolaplarınızı şu kadar liraya sayıp sizi yepyeni bir buzdolabı sahibi yapıyoruz”, “Eski buzdolaplarınızı atın…”, türünden slogan-reklamların etkisi yok mu bizim bu kararı almamızda? “Bu yıl etek boyları diz altında olacak”, “Erkek kıyafetlerinde koyu renkler hâkim olacak” gibi haberler her yıl “ihtiyaç üretim merkezleri”nde hazırlanıp “moda dünyası”na servis edilmiyor mu? “Siz her şeyin en iyisine layıksınız” cümlesi kimin hoşuna gitmez. Bu duyguya kapılan insanın elindeki her şey bir anda onun gözünde değersizleşiyor. Kendisi de değersizleşmemek için bunlardan kurtulup kendisinin layık olduğu “en iyi”yi elde etmeyi amaçlar hale geliyor. Bu çok kere bilinçaltında oluştuğundan, makulleştirme yolu ile “buna gerçekten ihtiyacım var” noktasına gelmek de zor olmuyor. Böyle olunca da ihtiyaç olmadığı halde, sırf sahip olma isteğini tatmin etmek için satın almak artık normalleşiyor. İşte burası hem psikolojik hem de ekonomik anlamda dengenin ve vasatın dışında çıkıldığı yer oluyor. “İnsanın zekâsı, vasatı terk etmek için insanlığı terk ediyor. İnsan ruhunun yüceliği bu seyri koruyacağını bilmesinde yatar. Yücelik vasatın dışına çıkmak değil, tam aksine vasatta kalmak demektir. Tabiat bizi öylesine mükemmel bir şekilde vasat bir çizgiye yerleştirmiştir ki, terazinin bir kefesini değiştirecek olsak diğerini de değiştirmek gerekiyor.” (Blaise Pascal, Düşünceler, s. 147.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uyarısı işin formülünü veriyor: “İktisat eden darda kalmaz.” (Ahmed b.Hanbel, I, 447.) İbadet amacı ile de olsa bu ilkeyi çiğnemek söz konusu değildir. “Abdest almakta olan Sa’d’ın yanına gelen Rasulüllah ona ‘Bu ne israf!’ diye çıkışınca, Sa’d, ‘Abdest için harcanan su da israf olur mu?’ diye sordu. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü, “Akmakta olan bir nehrin kıyısında abdest alıyor olsan bile…” (İbn Mâce, Taharet, 48.) diye cevap verdi. Demesi o ki Allah Rasulü’nün; nehrin akıyor, suyun geçip gidiyor olması abdest alanın gereğinden fazla su kullanmasını meşru kılmaz. Şu halde Allah Rasulü’nün maksadı, insanı tüketimde itidal noktasına getirmektir. Aynı yaklaşım şu uyarıda da kendini gösteriyor: “İsraf ve kibre düşmeden yiyin, için, giyinin, tasadduk edin.” (Buhari, Libas, 1.) Hadis-i şerifte insan ruhunun kuytu bir köşesine ışık tutulmaktadır: Doyuma ulaşmamış ruh, yaşadığı boşluğu gereksiz tüketim yoluyla sağlayacağı sahte büyüklük duygusu ile telafi etmeye çalışıyor. Çünkü harcama/tüketme imkânına sahip olanlar itibar görüyor. Oysa bu konuda asıl değer ölçüsü harcama imkânına sahip olmak değil, harcamanın/tüketimin nasıl ve nereye yapıldığıdır. Kur’an insandaki bu yanılgı yüklü yönelişi Karûn kıssası bağlamında sakınılması gereken bir örnek olarak gündeme getirir. (Kasas, 76-82.)

İç dünyasında boşluk yaşayan çağdaş insan bu boşluğu maddi yöntemlerle doldurmaya çalışıyor; makam, mevki, şan şöhret ve tüketimle. “Sahip olursam güçlü, dilediğimce ve alabildiğine harcarsam hür ve mutlu olurum.” yanılgısı hâkim. Oysa bizim dinî değerlerimizde mülkiyet hakkı dilediğince tüketim hakkı anlamına gelmiyor. Tüketme hakkı ihtiyaç ölçüsü ile sınırlıdır. “(Rahman’ın kulları) harcadıkları zaman israf da etmezler, cimrilik de. Onlar bu ikisi arasında dengeli bir tutum sergilerler.” (Furkan, 67.)

İnsanı bu tabii denge halinden uzaklaştıracak etkenler günümüzde her zamankinden daha çeşitli ve etkili. Malların vitrinlerde olduğundan daha güzel ve kaliteli görünecek şekilde, ışık ve renk oyunları altında sergilenmesi ve abartılı reklamlar gibi klasik “göz boyama” yöntemlerine daha kapsamlıları eklendi. Büyük alışveriş merkezleri bir yönü ile gereksiz tüketime yönelten mekânlar olarak faaliyet gösteriyor. Psikolojinin verileri buralarda acımasızca tüketime dönüştürülüyor. “Her şey elinizin altıda, gözünüzün önünde” bir ortamdasınız. Çalınan müzik bir rahatlık, bir mutluluk hissi veriyor ve müşteri kendini evinde gibi hissediyor. İnsan evinde dilediği şey üzerinde dilediği gibi tasarruf eder. Bu rahatlıkla eliniz raflara uzanıyor. Bir tür hipnoz hali içinde “alışveriş” yapıyorsunuz. Sepetiniz doluyor ama gözünüz yine raflarda. “Ödeme kolaylığı” sağlayan kredi kartı vb. yöntemlerin itici güncünü de hatırlatmak gerekiyor. Böyle bir ortamda alışveriş bağımlılığını tetikleyecek bir durum söz konusudur. Bu da ihtiyaç gidermek için tüketmek yerine tüketmek için tüketmek gibi bir ruhi rahatsızlık haline işaret eder.

İslam, insanı tüketim hoyratlığına götürecek tuzaklardan koruyucu bir uyarı sistemine sahiptir. Temelinde israf yasağının yer aldığı bu sistem, kanaat, iktisat, nefis terbiyesi ve züht gibi araçlarla desteklenir.

İslam’ın telkin ettiği züht yönelişi, hayatı sürdürürken ihtiyaçların esiri olmama eğitimini temsil eder. Züht hayatı dünyaya ve onun nimetlerine, burada kalacağı oranda değer atfeden bir bakış açısıdır. Maddi olan karşısında takınılan mesafeli tutumdur; maddi olanın çekim alanı dışında kalmaktır. Yemek için yaşamak-yaşamak için yemek ikileminde doğru tercih yapabilmektir. Bu tercihte yaşanacak yanılgı sonucunda insan, mıknatısa yapışan demir tozları gibi iradeden soyutlanıp nefsi arzuların etki alanına girer. Yeme içme ve tüketme, hazların tatmini için temel yöntem haline gelir.

Beslenme ihtiyacı ile iştah/yeme isteği ayrı şeylerdir. Vücudun sağlıklı olması için gerekli gıda miktarı beslenme ihtiyacını temsil eder. Bu ölçünün aşılması ve yeme içmeye devam edilmesi halinde beslenme ihtiyacı iştaha indirgenmiş olmaktadır.

Belli bir refah düzeyine ulaşmış olan toplumlarda önemli sağlık problemlerinden biri de “aşırı beslenme” ve bunun sonucunda ortaya çıkan şişmanlık hastalığıdır. “Aşırı beslenme”yi tırnak işareti içine aldım, çünkü beslenmenin aşırısı olmaz. Aşırıya kaçan yiyip içme beslenme değil, oburluktur. İşte burada insanın kendi sağlığına kast etmesi söz konusudur. Şu Nebevi uyarılara bakınız: “İnsan midesinden daha fena bir kap doldurmuş değildir. İnsanoğluna kendisini ayakta tutacak yiyecekler yeter. Mutlaka daha fazla yemesi gerekiyorsa midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye ayırmalı, üçte biri ise boş kalmalıdır.” (Tirmizi, Sühd, 47.) “Canının her çektiğini yemek israftır.” (İbn Mace, Et’ime, 51.)

Şeyh Sadi-i Şirazî bu Nebevi uyarıları şöyle yorumluyor:

“İnsan isen yemeği ölçülü ye. Karnını bu kadar dolduruyorsun. Adam mısın, yoksa küp müsün? Kişinin içi gıda, zikir ve nefes yeridir. Sen onu sade ekmek yeri sanıyorsun. Hırs dağarcığına Tanrının yâdı sığar mı? Nefes bile onun içinde zar zor uzanır. Can besleyenler midesi dolu olanların hikmetçe boş olduğunun farkında değildirler. İnsanın iki gözü ile bir karnı vardır ki bunlar hiçbir şeyle doymazlar. Şu büklüm büklüm bağırsak boş kalsın, daha iyi. Hani yakacak şeylerle cehennemi doldururlar da o hâlâ; ‘daha yok mu?’ diye bağırır, işte onun gibi. Görmüyor musun, kurtları da, kuşları da tuzağa düşüren yemek hırsından başka bir şey değildir. Vahşi hayvanların karşısında boyun eğmeyen kaplan yemek yüzünden, fareler gibi tuzağa düşer.” (Sâdî, Bostan,[Çev. Hikmet İlaydın, M.E. B. İst. 1950] s. 227.)

Yaşamak için tüketmek, aşırılık ve israfın söz konusu olmadığı bir bilinç işidir. Ya tüketmek için yaşamak?

Dünyayı İmar Etmek

http://sabrikontek.azbuz.com :} Kerim Kitabımızda insanoğlunun yaratılış gayesini, hayatın nihai anlamını açıkça ifade eden pek çok ayet vardır. Bunlardan birisi bütün insanlığı birlikte ilgilendirir: “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizden yeryüzünü imar etmenizi istedi.” (Hud, 61.) Bu ayet başta Ragıp el-İsfahani olmak üzere pek çok İslam bilgini tarafından müstakil eserlerde ele alınmış, bilhassa Farabi ve İbn-i Haldun gibi filozoflara ilham kaynağı olmuştur.

İnsanoğluna dünya hayatında bahşedilen zaman dilimine “ömür” denilmiştir. Ömür, imar ile aynı kökten gelir. İmar ile geçmeyen ömür, ömür değildir. İmar ile geçmeyen ömür mamur olamaz. Resul-i Ekrem’in buyurduğuna göre, kıyamet gününde insanın sorguya çekilmeden yerinden kımıldamayacağı hususların başında, gençliğini nerede çürüttün, gelir. Kişiye “ömrünü nerede/ne yaparak geçirdin” diye sorulacaktır. Farabi’nin “Erdemliler Şehri”/el-Medinetü’l-Fadıla’daki ifadesine göre her fert mimardır. Dolayısıyla her ferdin imar etmek, mimar olmak, mamur etmek gibi bir sorumluluğu vardır. Ancak gönüller imar edilmeden, yürekler tamir edilmeden, beldeler, şehirler, şehirler imar edilmeden de yeryüzü imar edilemez. İbn Haldun’un “Umran” adını verdiği medeniyet tasavvuru, insanın ve kâinatın birlikte imar edilmesini öngörür. Ona göre insanlığın yeryüzünde bir umranı gerçekleştirmek gibi bir sorumluluğu vardır. İnsanlar yeryüzünü talan etmeye değil, imar etmeye gelmiştir.

Bugün yeryüzünü imar etmek için varlığa karşı mütevazı olmak ve yaratılan her şeyin bize bir emanet olduğunu unutmamak, hulkumuzun yani ahlakımızın, halkımıza yani yaratılışımıza uygun olması gerekir. Yüce Rabbimizin, doymak bilmeyen tutku ve ihtiraslarımız için değil, insani ihtiyaçlarımızı karşılamak için bize nimet bahşettiğini göz önünde bulundurmamız gerekir.

Oysa bugün yeryüzü aşırı gösterişçi, çılgınca bir tüketimin körüklediği bir talan ile karşı karşıyadır. Yeryüzünü hoyratça tüketiyoruz. Sadece suları, gölleri, nehirleri, bağları bahçeleri değil, sevgiyi, dostluğu, güveni, komşuluğu kısaca bizi biz yapan değerleri de tüketiyoruz. Sınırsız arzu ve ihtiraslarla sadece zamanımızı, enerjimizi, bilgimizi, birikimimizi değil, kendimizi, ömrümüzü de tüketiyoruz. Sadece kendi yaşadığımız dünyayı değil, bizden sonra gelecek olan nesillerin dünyalarını, umutlarını da tüketiyoruz. Üstelik tükenişimizi hızlandıran bu tüketimi, sektörel örgütlerle, reklam ve propagandanın bütün çeşitleriyle teşvik ediyoruz.

Unuttuğumuz bir gerçek var ki, Yüce Rabbimiz doymak bilmeyen tutku ve ihtiraslarımıza yetecek kadar değil, insani ihtiyaçlarımıza kafi gelecek kadar nimet bahşetmiştir. Tüketmek için tüketmekten, bizi tüketen tüketimden vazgeçmeli, yeryüzünü bize musahhar edene musahhar olmalıyız. Üzerinde yaşadığımız tabiatın hukukunu da savunmalıyız.

Hepimizin ciddi bir tüketim ahlakına ihtiyacı var. Ancak bunun da yeterli olmayacağı bir gerçektir. Zira aşırı tüketim ile ahlak yan yana gelmeyecek kadar birbirinden uzak kavramlardır. Tüketimin Arapçadaki karşılığı istihlaktir. İstihlak, helak etmeyi, yok etmeyi talep etmektir. Tüketim gerçekten helak etmek, talan etmek demektir. Helak etmenin ahlakı, talan etmenin terbiyesi olmaz.

Tüketirken tükenmemek için yapılacak ilk iş, ahlaki bir karşı duruş sergilemektir. Zira Yüce Kitabımızda şöyle buyrulmaktadır: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.” (İsra, 26, 27.)

Bizler, bir nehir kıyısından bile olsa abdest alırken suyu ölçülü ve tutarlı kullanıp israf etmemek konusunda derin bir duyarlılığa sahip olan ve çevresini de bu doğrultuda tutumlu davranmaya davet eden bir Peygamberin (s.a.s) ümmetiyiz. Bir defasında Rasulullah (s.a.s) Sa’d’a uğradı. Sa’d (r.a) abdest alıyordu. Rasulullah (s.a.s) onun suyu aşırı kullandığını görünce: “Bu israf niye” diye sordu. Sa’d (r.a) da; “Abdestte de israf olur mu?” dediğinde, Rasulullah Efendimiz; “hatta akmakta olan bir nehirden abdest alsan bile” buyurdu. (İbn Mace, Taharat, 48; İbn Hanbel, Müsned, II, 221.) Bu nebevi uyarıda aynı zamanda insana, tabiata ve Allah’a karşı duyulan bir sorumluluk bilinci vardır.

Gönüllerde yankı uyandırması beklenen bu nebevi duruş, din gönüllülerinde çok daha derinden makes bulmalıdır. Dolayısıyla din görevlilerinin, her konuda olduğu gibi tüketim ahlakı konusunda da örnek davranışlarıyla toplumu bilinçlendirmeleri gerekir. Hizmet erleri olarak bizlerin, vaktimizi, bilincimizi, zihin dünyamızı, kültürümüzü hasılı bütün değerlerimizi israf etmemek gibi bir sorumluluğumuz var.

21 Temmuz 2011 Perşembe

AH! KEŞKE ÖMRÜM ONA HİZMET ETMEKLE GEÇSEYDİ!

http://sabrikontek.azbuz.com :}Geçmişte yaşamış büyük sofiler, mürşide intisap eden birini ağaca benzetirler. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökmeden yeni yaprak açmaz. İşte, Allahu Zülcelal'in yolunda ilerlemek, sırlara vakıf olmak isteyen talibe, ilk lazım olan, getirdiklerini dışarıda bırakmaktır ki mürşid onu bir nakkaş hüneriyle nakşedebilsin ve aklını fikrini duygularını, sırlarla bezeyebilsin. Seyda Hazretleri: "İnsanın yapısında aşırı merak vardır.

Bulunduğu ortamda gördüğü ve göremediği her şeyi inceleme ve anlama dürtüsü, insanı bazen iyi şeyler keşfetmeye yönlendirirken, bazen de hiç yapmaması gereken şeyleri yapmasına da sebep olur. Etrafına merakla bakan insan, diğer insanları da merak etmeye başlar ve artık diğer insanları incelemeyi adet haline getirir. İşte, insanın merakı devamlı olarak mürşidinde ve Resulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin yolunda olmalıdır" derdi.

Kaç cilt kitap okusak, bu cümleyi anlayabilmek, idrak edebilmek noktasına gelebiliriz ki?... Evet, kişi etrafına eğer hüsnü zan ile bakar ve incelerse baktığı kişiden örnekler alır ve kendi hayatına eklemeler yapabilir.

Yine Seyda Hazretleri sık sık: "Kendi kendimizin casusu olalım" derdi. Yani her zaman kendi hatalarımızı arayalım. Tüm gözlerin bir diğerinin dedektifi olduğu şu asırda, ne kadar da önemli bir nasihat...

"Kişi kendi kusurlarının casusu olursa diğer arkadaşlarının kusurlarını göremez. Bir adam Davudu Tahi kuddise sirruhu ile on yıl beraber yaşamış. On yılın sonunda; 'Ya Davud, bende gördüğün kusurları ve eksiklikleri bana söylesen de ben de ona göre kendimi düzeltsem' demiş. Davudu Tahi ona bakmış: 'Ben devamlı olarak kendi kusur ve hatalarımla meşgul olmaktan, şimdiye kadar sende ne bir eksik nede bir kusur görebildim' diye buyurmuş" demişti Seyda Hazretleri...

Seyda hazretlerine baktığınızda...

Kendi nefsime baktığımda, "Ne zaman içimdeki benlik lekelerini dökeceğim" diye düşünür dururum. Oysa Seyda Hazretlerine baktığınızda, kendi hayatından birkaç örnek dinlediğinizde, bu yolda mürşide teslimiyetin ve muhabbetin, insanı hangi zirvelere getirebildiğini anlamayabilirsiniz.

Menzil'de, Muhammed Raşid Hazretleri zamanında, Seyda Hazretlerinin edeb, hayâ ve rikkati dilden dile dolaşırdı. Onun Muhammed Raşid Hazretleri karşısında gösterdiği değergamlık, menkıbeler haline geliyordu.

Aradan yıllar geçmiş Seyda Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretlerinin yeşerttiği mana ikliminde tüm yapraklarını yeşertmiş ve ledün havuzundan kana kana içmiş bir durumda idi. Ama hala Muhammed Raşid Hazretlerine olan hasretini ve hürmetini her zaman dile getiriyordu.

Zaman zaman bunu defaatle dile getirir. "Keşke ömrümüz Seyda Hazretlerine hizmet ederek geçse idi" der iç çekerdi.

Büyük âlim Abdullah b. Mubarek radıyallahu anhu, "Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız" diye buyuruyor. Seyda Hazretleri de, "Allah yoluna giren için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın, Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur" buyurmuştu.

İşte, bu edeb ve teslimiyet ki, kendisini hala bu gün, dünyada gönüllere sultan olmuş bir halde iken bile; "Keşke ömrümüz Muhammed Raşid Hazretlerine hizmet etmekle geçse idi" dedirtiyordu.

Her sanatı öğrenmek için ustasına başvurmak, sabırla gayretle azimle yanında zaman geçirmek ve sanatı öğrenmeye çalışmak gerekmez mi?

İşte Seyda Hazretleri, edeb sanatının en güzide ustalarından birisi. Onun yanında olduğunuz her an, insanlığınızın eksik yanlarını fark edersiniz. Hayata bakış açınız değişir...

Gözleri ışıldayarak konuşan, etrafına adeta enerji ve ışık saçan, almaktan çok vermeyi tercih eden, kendini dinletmekten çok başka insanları dinlemeyi amaç edinmiş, bağıra çağıra değil de ipeksi, yumuşak bir ses tonuyla konuşan, insanın içine huzur veren birisi...

'Seyda, Sahabe gibi yaşıyor'

Bir âlim Seyda Hazretlerini ziyarete gelmişti. Seyda Hazretleri ile bir müddet sohbet etti ve bir gece de dergâhta kaldı. Bir gün sonra, muhteremi yolcu ederken bize dönerek: "Sizler ne kadar şanslı ve Allah'ın seçilmiş kullarısınız ki Seyda Hazretleri kendine ve size (adeta) Sahabe hayatı yaşatıyor. Vallahi ben Seyda hazretlerine bakıyorum sahabeleri görüyorum. Sizler, Sahabe velilerisiniz, ne mutlu maşaallah, subhanellah" diyerek gidiyordu.

Seyda Hazretlerinden öğrendiğim en önemli şeylerden biri, kendimizi ve insanları sevmenin yaşamı ne kadar sihirli bir bahçe haline getirdiğidir. Çünkü o, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı ile yaşıyor ve Muhammed Raşid Hazretlerine duyduğu teslimiyet ve edeb, bir an olsun kendi üzerinde etkisini yitirmiyordu...

19 Temmuz 2011 Salı

ALTININ DEĞERİNİ SARRAF BİLİR

http://sabrikontek.azbuz.com :}“Cevâhir kadrini, cevherfüruşân olmayan bilmez.” (Anonim)
Lütuf ve kerem sahibi Yüce Allah’a hamd ve senalar…
Resulullah Efendimize, Ehl-i Beyt’ine, Sahabelerine salât ve selâm…
Merhaba Dostlar;
Bu ayki kapak konumuz farklı olmakla birlikte, daha önceki bir yazı konumuzu tekrar gündeme getirmek istiyoruz.
Ekim sayımızda “Yetim Ümmet’in kayıp halkası; Âlim” başlığıyla ele aldığımız yazımızı, bazı dostlarımız biraz yadsımışlar. “Âlimlerimizi ‘yok’ mesabesine indirmişsiniz”, diye…

Haksız da sayılmazlar hani, Osmanlı’nın çöküş sebeplerinin başında, ulemanın bozulmasını ve Batının karşısında komplekse kapılıp onu ‘kör-taklide’ yönelişimizden bahsetmiştik o yazımızda.

Ardından gelen dönemde, meşayıh ve ulemanın toplumsal nüfuzlarının yok edildiğine temas etmiştik. Bütün bunlardan sonra, İslam’daki ‘bir âlime tabi olma zorunluluğu’nun, artık bizlere ağır gelmeye başladığını vurgulamıştık. Fakat yazının sonunu: “Öteye beriye dağılmış üç beş muttaki âlim ve onların etrafına halkalanmaya çalışan şuur yetimi bir Ümmet!...” diyerek bitirmiştik.

İşte, bu son vurgu, bazı dostlarımızı rahatsız etmiş. Evet, biraz abartılı bir ifade kullanmışız, meselenin önemine dikkat çekmek için. Âlimlerimiz çok şükür o kadar az da değil; bu kadar etkisiz de…

Fakat asıl meramımızı ifade etmek babından, eksik bıraktığımız bir nokta vardı yazıda. İma ederek geçtiğimiz için kapalı kalmış. Asıl bunu ortaya koymalı ve üzerinde derin derin düşünmeliyiz.

Evet dostlar, elbette âlimlerimiz, her dönemde olduğu gibi bu dönemde de binlerce şükür ki varlar. Fakat onlara kim ehemmiyet veriyor? Kim dinliyor onların nasihatlerini? Toplumu derinden sarsan siyasi, sosyal, ekonomik, fikri ve kültürel problemlerimizde, onlara danışan var mı?

Bu sorular, genel anlamda, âlimlerin toplumun dışında tutulduğunun göstergesi. Peki, ya onların ardından giden, sohbetlerini dinleyen ve nasihatlerini hayatlarına tatbik etme iddiasında olanlar… Onlar ne âlemde?

Bizim “Yetim Ümmet’in kayıp halkası; Âlim” derken, kastımız buydu asıl. Her yer, altınla dolu olsa ve siz ona teneke kadar kıymet vermeseniz, izafi olarak altının altınlığı kalır mı?..

Biz, birer Müslüman olarak, bir âlime tabi olmanın, dinen bir vecibe olduğunun farkında olmazsak, âlim gerçek değerini ve toplumsal statüsünü bulmuş olur mu? Onun âlimliğinin bize ve topluma bir faydası olur mu?..

Peki, böyle olduğunda, sonuçta o toplumda âlimin ‘var’lığından söz edilebilir mi? Etkisiz ve yetkisiz bir alim, hükmen ‘yok’ sayılmaz mı?..

Evet sevgili dostlarım, geliniz, ilme ve âlime kıymet verdiğimiz iddiasından vazgeçelim. Eğer onların tavsiye ve nasihatlerini benimseyip hayatımızın bir parçası haline getirseydik, durumumuz bu şekilde mi olurdu?

Âlimlerimiz bize, birlik ve beraberlik halinde olun, Müslüman kardeşlerinize yan gözle bakmayınız, diyor; Biz, toplum olarak kendimizi ırkçılıktan kurtaramıyoruz. Veya dini hizmetlerde, sırf anlayış ve yaklaşım farklılıklarından dolayı, öz kardeşlerimize uzak duruyoruz.

Âlimlerimiz bize, hırs ve hasetten uzak durun, birbirinizi takdir ediniz diyorlar; Biz, birbirimizin güzel ve güçlü yönlerini, bir türlü içimize sindiremiyoruz. Birbirimize tabi olamıyoruz. İçimizdeki enaniyet dağlarını, mümin kardeşlerimizin ayakları altına seremiyoruz.

Âlimlerimiz bize, “İslam’a hizmet ediniz” diyorlar ve belirli bir yol-yordam gösteriyorlar; Biz ise kendi kafamızdaki ‘İslam’a hizmet etmeye çalışıyoruz ve kendi benimsediğimiz hizmet yöntemini, ısrarla uygulamaya çalışıyoruz. Buradan da tefrika ve zillet çıkıyor.

Âlimlerimiz bize, ‘ilim, amel, ihlâs (ahlak)’ birlikteliğini tavsiye ediyorlar; Biz de ‘ilimsiz amel’, ‘ahlaksız tasavvuf’, ‘amelsiz ilim’ gibi kombinasyonlar peşinde koşuyoruz…

Görüyorsunuz ya dostlar, âlimlerin söyledikleri nerde? Biz neredeyiz?..

Şimdi soruyorum size, bu alimler size göre, gerçekten var mı?..

Gelelim bardağın dolu tarafına; Allahu Zülcelal’e hamdü senalar olsun ki bugün, İslam’ı orijinal haliyle bilen ve yaşayan âlimlerimiz, her türlü baskıyı, zulmü ve çileyi göze alarak, hakiki İslam’ı bize kadar taşıdılar. Eğer onlar, can, mal, hatta ırzlarını dahi tehlikeye atmadan, İslam’ı gelecek nesillere taşıma gayreti içinde olmasalardı, bizim halimiz nice olurdu?..

Ülkemizde ve bütün bir İslam âleminde yürütülen siyasi, fikri ve kültürel politikalar sonucunda, elde tamamen folklorik bir İslam kalmayacak mı idi? Daha geçtiğimiz on-yirmi yıl içinde, nasıl bir İslam anlayışı empoze edilmeye çalışıldı? Omurgasız, fıkıhsız bir İslam. Kişinin, vicdanı ve evinin dört duvarı arasına sıkıştırılmış ve hümanizm aşısıyla -haşa- murdar edilmiş bir İslam anlayışı!..

Bu türlü dini bozma, etkisizleştirme operasyonlarına bu millet nasıl göğüs gerdi dersiniz? İşte, o hep kendileriyle korkutulduğumuz (!), otoritesine girmekten sakındırıldığımız ulemanın, nasihat ve tavsiyeleriyle. Daha açığı, onların etrafında dinini öğrenip her durumda, gözü açık bir şekilde, gerçek İslam anlayışına vurulmaya çalışılan darbeleri göğüsleyen müminler sayesinde.

İslam’ı, bir hayat tarzı olarak benimsemiş, bir âlimin dizinin dibinde oturup Sünnet-i Seniyye’yi, yaşayan bir müttaki âlim vasıtasıyla öğrenen dava adamları sayesinde kurtulduk, itikadsızlıktan, fıkıhsızlıktan, omurgasızlıktan…

Şimdilerde, bu muttaki âlimleri gözden düşürmek, etkisizleştirmek için başka oyunlar oynanıyor. İslam’ın özbe öz malı olan tasavvufu, sonradan üretilmiş başka bir şeymiş gibi göstermek isteyen çalışmalar var. Hurafelere ve bid’atlara karşı çıktıklarını iddia ederken, âlimi ve ulemayı kökünden silecek bir anlayışa hizmet ediyorlar. Sinsi planlarına göre, ‘geleneksel’ âlimi etkisiz hale getirirlerse gerisi kolay.

“Bak Kuran şöyle diyor. Kuran varken başka bir şeye ihtiyacımız yok” diyerek, önce Peygamber Efendimizi (sav), sonra da âlimleri aradan çıkarmayı bir başarırlarsa İslam’ın hakikatinden bihaber Müslümanları, adeta koyun sürüsü gibi gütmek kolaylaşacak. Fakat olmuyor işte. Bu halk, bu ümmet, ‘âlim’in olmazsa olmaz olduğunun farkında ve etraftaki kurt sürüsünün kokusunu alıyor çok şükür…

Bir başka uyutma ve yanıltma operasyonu da doğrudan tasavvuf ehline yönelmiş durumda. Tasavvufu, bir yandan “itikadsız bir meditasyon”a çevirmeye çalışanlar var. Diğer yanda da “fıkıhsız/cihadsız bir tasavvuf” anlayışını ikame ettirmeye çalışanlar.

Birincisi, Hz. Mevla, Hacı Bektaşı Veli gibi kutup yıldızı zatları; “hümanistik, mistik ve folklorik” yanlarıyla (!) empoze etmeye çalışıyor. Fikirlerini, dünya görüşlerini çarpıtarak sunuyorlar. Sanki onların getirdiği tasavvuf anlayışı, İslam’dan ayrı bir şeymiş gibi iman esasları bir kenara bırakılarak, sadece ‘sevgi’ edebiyatı yapılıyor. İçi boş, muğlâk bir ahlak öğretisi… Bir mistik, eski çağları bu güne taşıyan (arkaik) bir folklor (!)...

İkincisi, yani “fıkıhsız/cihadsız bir tasavvuf” anlayışını yerleştirmeye çalışan projeye göre, tasavvuf sadece bir ‘ahlak öğretisi’dir. Tasavvuf ehli, dünya işlerinden tamamen el etek çekip bir kenarda inzivayla, zikirle, fikirle yetinmeli. Aslına ne kadar da çok benziyor değil mi?

Evet, tasavvuf ehli ne siyasete karışır, ne dünya ekonomisine. Onların gayesi Allahu Teâlâ’yı razı edecek ameller işlemek ve diğer mahlûkata şefkat ve merhametle muamele etmektir. Sünnet-i Seniyye bazında örnek olmaktır, bütün insanlara.

İyi, tamam da İslam’ın ve Müslümanların her türlü sömürü, hakaret, saldırı ve baskılara maruz kaldıkları zamanımızda da mı böyle olacak? Tarih boyunca, Müslümanların can ve mal güvenliği tehlikeye girdiğinde, nasıl tasavvuf ehli de diğer Müslümanlar gibi bütün imkânlarıyla cihada koşmuşlarsa elbette günümüzdeki fikri, fiili ve kültürel saldırılara da bigâne kalamazlar. Kalmamaları bizzat İslam’ın, mümin kardeşliğinin gereğidir. Tasavvuf, İslam’ın özbeöz evladıysa tasavvuf ehli, nasıl her şey yolundaymış gibi bir kenarda inzivaya çekilecek?..

İşte, dostlarım bütün bu oyunları fark eden ve Ümmeti Muhammed’i (sav) hayırda ve hizmette yarışa davet eden âlimlerimizdir. Eğer onların kıymetini hakkıyla anlayabilirsek, hem âlimlerin gerçek değeri ortaya çıkabilecek hem de İslam’ın gerçeğine daha yakın bir hayata kavuşacağız.

Hepinizi, af ve mağfireti bol olan Allahu Teâlâ’ya emanet ediyorum.

MÜMKÜN DEĞİL

http://sabrikontek.azbuz.com :}Aşkının ateşi sardı beni
Sevdamı anlatacak söz, dil bulamadım
Canım yoluna yandı ebedi
Senden gayrı anlayacak kul bulamadım

Güller kokladım olmadı
Ağladım gözyaşlarım ulaşmadı
Hasretin kor gibi düştü canımın tam ortasına
Arş'a ulaştı da sesim Sana kavuşmadı

Melekler dinledi gizliden sözlerimi
Salat dedim, selam dedim secdeye kapadım gözlerimi
Kendim kovuldum kapından binlerce kez
Kabul et beni gözyaşlarımla yıkadım tövbelerimi

Biliyorum Kubbenin altında açılmadan ellerim
Yalanı gıybeti terk etmeden dillerim
Haramı bırakıp aşkınla ağlamadan gözlerim
Seni sevmek seni görmek mümkün değil

Yunus gibi sevdana bulanmadan
Mecnun gibi cihanı dolanmadan
İbrahim gibi ateşlerde yanmadan
Seni sevmek seni görmek mümkün değil

Karanlıkta önderim nefsimken mümkün değil
Kalpte senden başka maşuk varken mümkün değil
Gözlerim kör olsa da aşkına ağlamaktan
Bir damlası dahi Sen değilsen mümkün değil

13 Temmuz 2011 Çarşamba

GİTMEK İÇİN ÇOK ERKEN

http://sabrikontek.azbuz.com :}

Gitme vakti geldi,bana elveda
Deme sakın bir gün deme ne olur;
Kulaklarda senden yüzlerce seda..
Korkarım,sensizlikte susar, kaybolur..

Ömürler için hep ömrünü harcadın
Dillere nağme oldu senin adın
Doyulmayan sofraydı,sohbetin,tadın..
Korkarım sensizlikte küser,kaybolur.

En sevgililer dahi tanıyamadı seni.
Yıllarca dinleyip de anlayamadı seni
Gönül elbisesine tuttu yamadı seni
Korkarım sensizlikte düşer kaybolur

Rabbim gecinden versin bir gün göçüp gidersen
Yıkılan çınar neymiş,O zaman bilecekler,
Mahcubiyetlerini göreceksin,istersen,
Bu gün dikilip duran dağlar da eğilecekler

11 Temmuz 2011 Pazartesi

BERAT GECESİNDE UYANIK OLALIM!

http://sabrikontek.azbuz.com :}15 Temmuz, Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece, kutlu ve mübarek Berat Gecesi olup ilahi af için büyük bir fırsattır. Elimizde değerlendirme fırsatı varken, lütfen gafillerden olmayalım, uyanık olalım.

Bu vesileyle Gülistan Dergisi olarak, tüm mümin kardeşlerimizin Berat Gece’sini tebrik eder, Âlem-i İslam için hayırlara vesile olmasını dileriz.

Allah, isteyene istediğini verir!

Dinimizin mübarek ve mukaddes kabul ettiği zamanlar ve mekânlardan biri de Berat gecesidir. Berat gecesi, kameri aylardan mübarek Şaban ayının on beşinci gecesi olup miladi takvimde, bu sene 15 Temmuz Cuma gecesine denk gelmiştir. Bu geceyi en güzel şekilde değerlendirmek için önceden plan ve program yapılmalıdır.

İnsanın eline böyle bir fırsat geçtiği zaman bunu değerlendirmelidir. Allah-u Zülcelâl, bütün gün ve gecelerde insanı affeder ama Berat gecesinin, senenin bütün geceleri içinde, müminlerin af ve mağfiret edilmesi açısından mümtaz bir yeri vardır.

Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının yarısı (Berat gecesi) gelince; gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Allah o gece güneşin batmasıyla, dünya göğüne tecelli eder ve şöyle der: “Benden af dileyen yok mu? Onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu? Ona rızık vereyim. Şifa isteyen yok mu? Ona şifa vereyim.” Başka bir rivayette; “Allah-u Teâlâ, Şaban’ın on beşinci gecesi tecelli eder ve anne babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında bütün kullarını bağışlar.” (Tirmizi, İbn Mace)

Allah-u Zülcelâl'in dünya göğüne tecelli etmesinden maksat; rahmetiyle, affıyla ve ihsanıyla kullarına yakın olmasıdır. Demek ki Allah-u Zülcelâl bu gecede bizleri rahmetine ve affına davet etmektedir. Onun için o gece, Allah'ın bol olan merhametine ve rahmetine sığınmalıyız.

‘Azat etme’ ve ‘Şefaat Gecesi’

Berat kelimesi Arapça bir kelime olup günahlardan kurtuluş anlamına gelmektedir.

Beraat gecesi ‘ıtık’ (azat etme) gecesi olarak isimlendirilir. Söylendiğine göre, yeryüzünde Müslümanların nasıl iki bayramı varsa gökte meleklerin de iki bayram gecesi vardır. Meleklerin bayram geceleri, Şaban ayının on beşinci gecesine rastlayan “Berat” gecesi ile “Kadir” gecesidir. Müminlerin bayramları ise Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı’dır. Bu yüzden, Şaban ayının on beşinci gecesine “Melekler Bayramı” adı verilmiştir.

“Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin, Şaban’ın on üçüncü gecesi yaptığı dua üzerine, Allah'ın kendisine, ümmetinin üçte biri üzerine şefaat yetkisi verdiğini; on dördüncü gecesi yaptığı dua üzerine kendisine ümmetinin üçte ikisi üzerine şefaat yetkisi verdiğini ve on beşinci gecesi dua etmesi üzerine, ısrarla Allah'ın emrinden kaçanlar dışında kalan bütün ümmeti üzerine şefaat yetkisi verildiğini bildiren bir rivayete dayanarak, Şaban’ın on beşinci gecesine “Şefaat Gecesi” adı verilmiştir.” (Alusi)

Peygamberimiz gibi yapalım

Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam, Berat Gecesi’ne çok önem vermiştir. Hz. Âişe radıyallahu anha validemizin anlatımıyla: “Hz. Peygamber (sav) geceleyin kalkıp namaza durdu. Secdeyi o kadar uzattı ki, ruhunu teslim ettiğini zannettim. Onu böyle hareketsiz görünce kalkıp başparmağını hareket ettirdim, hareket edince geri yerime döndüm ve secdesinde şöyle dua ettiğini işittim:
“Azabından affına sığınırım, gazabından rızana sığınırım, senden yine sana sığınırım. Ben Seni, Senin kendini övdüğün gibi övemem.”

Başını secdeden kaldırıp namazdan ayrılınca:
- Ey Âişe! (Bir rivayete göre Humeyra!) Resulullah'ın senin hakkını yerine getirmediğini mi zannettin? Buyurdu. Ben:
- Hayır, vallahi Ya Rasulellah! Secdeyi uzatmandan dolayı ruhunun kabzedildiğini zannettim, dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber aleyhisselam:
- Bu gece hangi gecedir, biliyor musun? Dedi. Ben:
- Allah ve Resulü daha iyi bilir, deyince şöyle buyurdu:
- Bu, Şaban’ın on beşinci gecesidir. Allah, Şaban’ın on beşinci gecesinde kullarının haline muttali olur, bağışlama dileyenleri bağışlar, yardım dileyenlere yardım eder, kin tutanları oldukları gibi mağfiretinden geri bırakır.” (Beyhaki)

Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu geceyi dua ederek, yalvararak ve ibadet ederek geçirmiştir. Biz de oturarak değil, aynen Hz. Peygamber (sav)'in yaptıklarını tatbik ederek ona mutabaat yapmalıyız.

Ecelimiz, rızkımız, başımıza gelecek her türlü felaket, Berat gecesi tayin olunur ve vazifelilerine bu akşam tebliğ edilir. Mesela, bu sene içinde ölecek kimse, Azrail aleyhisselama bildirilir. Artık, ölüm gününe kadar her gün ölüm meleği onu ziyaret eder. Yağmur, kar, fırtına, zelzele, bereket, saadet, felaket bu gece takdir olunur. Yani, vazifelilerine bildirilir. Alnımızın yazısı, şekavetimiz (bahtsızlığımız) yahut saadetimiz (mutluluğumuz) bu gece takdir olunur.

Bu dünya rahatlık yeri değildir. İnsan, dünya rahatı ile sevinmemelidir. İnsanın kalbine, dünya sevinci geldiği zaman düşünmelidir. “Ne seviniyorsun bununla! Çünkü mutlaka ondan bir gün ayrılacaksın” diye, kendi nefsine nasihat etmelidir.

Berat gecesi duası

Bu mübarek gecenin duası şöyledir: “Allah’ım. İsmimi bahtsızlar (şakîler, günahkârlar) divanında (defterinde) bahtsız olarak yazmış isen, onu sil; beni mutlular (saidler, İyi kişiler, sana lâyık olan kullar) divanına yaz. Eğer ismimi mutlular divanına mutlu olarak yazmış isen, orada sabit tut; bırak. Sen Kur'an-ı Kerim’inde, Ra’d suresinin 39. ayetinde şöyle buyurdun: ‘Allah, dilediğini siler; dilediğini de sabit tutup olduğu gibi bırakır.” (Ra’d; 39)

Allah-u Zülcelâl hepimize, Berat gecesini ve ömrümüzde daha ne kadar gece varsa hepsini istediği ve razı olacağı şekilde değerlendirmeyi nasip etsin. (Âmin)

7 Temmuz 2011 Perşembe

Kaza namazlarıyla ilgili çeşitli sorular

http://sabrikontek.azbuz.com :}Aynen vakit namazı gibi kaza edilir. Kaza namazı kılarken sıra şart değildir. Fakat ne kadar kaza namazı kıldığını hesaplayabilmek için, sıra ile kılmak iyi olur.

Sünnetleri kılarken kazaya da niyet ediyoruz. Öğlenin ilk dört sünnetini kılarken ilk kazaya kalan öğlenin farzına, ikindinin sünnetini kılarken ilk kazaya kalan ikindinin farzına, akşamın sünnetini kılarken ilk kazaya kalan akşamın farzını kılmaya diye niyet ediyoruz. Öğlenin sünnetini kılarken akşamın veya yatsının farzına yahut vitre niyet edemez miyiz?

Fark etmez, hangisine isterseniz niyet edebilirsiniz. Ancak bunun hesabı zor olur. Öğlenin sünnetini kılarken öğlenin farzı, diğerlerinin sünnetlerini kılarken farzları da kılınırsa hesaba lüzum kalmaz. Karışık kılınca, ne kadar kaza borcu kaldı diye hesabı zor olur.

Kaza namazları hangi vakitlerde kılınır, hangi vakitlerde kılınmaz?

Namaz kılması tahrimen mekruh, yani haram olan vakitler üçtür. Bu vakitlerin haricinde her zaman kaza namazı kılınır. Günlük namazların arkasından da kılınır.

Kaza namazı için mekruh vakitler:
a- Sabah güneş doğunca, 50 dakika geçinceye kadar kaza ve nafile namaz kılınmaz.
b- Öğleye 20 dakika kalınca, öğleye kadar kaza ve nafile kılınmaz.
c- Akşama 45 dakika falan kaldıktan sonra artık o günün ikindisi hariç kaza namazı kılınmaz.

Mukim ve seferi iken kazaya kalan namazlar nasıl kılınır?

Mukimken kazaya kalan farzlar, seferde de dört rekat olarak kılınır. Seferde kazaya kalan farzlar, mukimken kaza edilince, iki rekat olarak kaza edilir. Tam olarak bilinmiyorsa, hepsini dört rekat olarak kaza etmek günah olmaz.

Hanefi fukahasının kaza namazları ile ilgili meşhur ve zahirür rivaye olan kavli şudur: Kazaya kalmış namazları kılmak nafile kılmaktan daha önemli ve daha münasiptir. Yalnız maruf sünnet ve nafileler bundan müstesnadır. Bunlar nafile niyetiyle kılınır. Fukahanın kavline ne dersiniz?

Fukahanın kavline kim ne diyebilir ki? Bu hüküm, sadece özürle kazaya kalan namazlar içindir, terk edilen namazlar için değildir. Aynı ifade bizim yazılarımızda da vardı. Böyle söyleyenlerin hatası (kasten yapılanla), (bir mazeretle kaçırılanı) aynı kefeye koymalarından ileri geliyor. Mesela, birisinin elinde kırılacak bir şey var, kazara çarpıyor ve onu düşürerek kırıyorsunuz, özür diliyorsunuz. Bir de kasten elinden alıp yere çarpıyorsunuz, sonra da özür diliyorsunuz. O zaman adam demez mi, ne özür dilemesi, kasten yapmadın mı, bunu demezler mi adama? Kasten namazı terk eden kâfir olur diye hadis-i şerif var. Uyuyarak, unutarak yani bir mazeretle kaçırılan namaz başka, günlerce, aylarca hatta yıllarca kasten terk edilen namaz başka.

Çok sayıda kaza borcu olan kaza borcunu ödedikten sonra tekrar tertip sahibi olur mu?

Evet olur.

Sünnetler yerine kaza kılan, sadece kazaya niyet etse vaktin sünnetini kılmamış mı olur?

Hayır vaktin sünnetini de kılmış olur, sadece niyet etme sevabı eksik olur.
Bir örnekle açıklayalım:
Cünüp olan, denize girip çıksa veya denize düşse, ağzına ve burnuna da su girmişse gusletmiş olur. Bu gusülle namaz kılar. Eğer denize girerken gusle de niyet etseydi gusle niyetin sevabına da kavuşurdu. Farzın yanında kaza kılan da, sünneti kılmış olur. Ancak vaktin sünnetine diye de niyet edilirse, niyetten hasıl olacak sevaba da kavuşur.

Kaza namazı olmayan da sünnetleri kılarken kazaya da niyet etmeli mi?

Evet, iyi olur. Bir kimsenin kaza namazı olmasa da, kaza namazı kılmasında mahzur yoktur. Bazı namazlarımız sahih olmamış olabilir. İmam-ı a'zam hazretleri, abdestteki bir müstehabı yapmadığı için kırk yıllık namazını kaza etmiştir. Kaza etme mecburiyeti yoktu.

Akşam ve yatsının iki rekat olması gereken sünnetleri kaza kılarken üç rekat olarak kılınıyor bu sünneti değiştirmek olmaz mı?

Peygamber efendimiz, farzlardan önce veya sonra bir namaz kılardı, o kıldığı için bize sünnet oluyor. Akşam ve yatsıdan sonra iki rekat kıldığı gibi daha fazla da kılmıştır. Mesela altı rekat evvabin namazı kıldığı da olmuştur. Sünnet yerinde kaza kılmakla sünnet de yerine geliyor. Rekatın farklı olması buna mani değildir.

Cemaati beklerken kaza namazı kılınır mı yoksa farzı kılıp sonra mı kaza kılmalı?

Cemaate yetişilebilirse, kaza kılmak iyi olur. Mekruh vakitler hariç her zaman kaza kılınır.

Özür ile kaçırılan namazların kazalarını sünnetler yerine kılınca niye sünnet de yerine gelmiş olmuyor?

Kuşluk namazı, tehıyyat-ül-mescid namazı ve diğer nafile namazlar hakkında Hadis varit olmuş, nafile namazları kılmak da kaza kılmaktan evladır. Çünkü kazayı bir özürle bıraktık. O an ölsek kaza borcu ile ölmüş sayılmayız. Böyle kazaya kalmış namaz, birkaç vakit olur. Fazla olmaz. Sünnet ve bu nafileleri kılmak, kaza kılmaktan evladır. Sünnetle kazayı beraber kılmaya hiç ihtiyaç yoktur. Ama birkaç sene gibi çok kaza borcu olunca bir zaruret doğuyor. Geciktirdikçe günah yazılıyor.

Diğer üç mezhebe göre özürle kaçırılan kazalar varken sünnet kılmak haramdır. Özürle kaçırılan kaza da geciktirilmemeli diyorlar. Bunlar da hak mezhep. Kaza namazının önemini anlamalıdır.

Camide kaza namazı kılmakta mahzur var mıdır?

Namazı kazaya bırakmak büyük günahtır. İşlenmiş bir günahı açıklamak da günahtır. Eskiden hiç kimsenin kaza namazı olmazdı. Bu bakımdan kaza kılınca, o namazı terk ettiği anlaşılırdı. Fakat bugün hemen herkesin kaza namazı bulunmaktadır. Camiye müslüman gelir. Müslüman da namaz kılanı ayıplamaz. Bugün kaza namazı kılmak yadırganmaz. Aksine takdir edilir. Hatta "Falanca namaza başlamış, kılmadıklarını da kaza ediyor" diye övülür. Sonra bir insanın hiç kazası olmadığı halde, kaza kılsa mahzuru olmaz.

İmam-ı a'zam hazretleri, kazaya kalmış namazı olmadığı halde, senelerce kaza namazı kılmıştır. Bu devirde kaza kılmak ayıplanmadığı için, camide kaza kılmakta da mahzur yoktur.

Camide Tehıyyat-ül mescid gibi çeşitli nafile namazlar da kılınır. Bir kimse, camide herkesten çok namaz kılsa, ne namazı kıldığı nasıl bilinebilir? Akşam namazından sonra evvabin namazı kılınır. Evvabin namazı kılana "Kaza kılıyor", kaza kılana "Evvabin kılıyor" denebilir mi? Nafile namazları kılarken, mesela tehıyyat-ül mescid namazı kılarken kazaya da niyet edilirse, her ikisi de kılınmış olur. (Redd-ül-muhtar)

Camide kaza kılmak
Camide kaza namazı kılmak mekruh olduğuna göre, sünnetleri kılarken kazaya da niyet ettiğimiz için, kaza kıldığımız belli olmuyor; fakat vitri ve akşam namazının kazası belli oluyor. Mekruh oluyor mu?

Eskiden herkesin kazasının olmadığı veya çok az olduğu dönemlerde, camide kaza kıldığını göstermek mekruhtu; fakat bu zamanda çok kimsenin kazası olduğu için, belli olmasının mahzuru olmaz.

Sabah namazını kaçırınca, nasıl olsa kazaya kaldı diye öğleden sonra kılmakta mahzur var mıdır?

Özürsüz geciktirme günahı pek büyüktür. Öğle vaktine 20 dakika kalıncaya kadar sünneti ile birlikte kaza edilmelidir.

Kaza namazı için "ilk veya son" demeden rastgele, "Kazaya kalmış namazımı kılmaya" diye niyet etmek sahih olur mu?

Hangi namazı kıldığını bilmek farzdır. Bir kimse, öğle vakti (Allah için namaz kılmaya) diyerek on rekat namaz kılsa, o günkü öğlenin farzını kılmış olmaz. (Bugünkü öğle namazının farzı) diye niyet etmesi gerekir. Fakat kazaya kalan namaz çok ise, böyle falanca günün kazası diye niyet etmesi mümkün olmayacağı için, (ilk kazaya kalan) veya (son kazaya kalan) diyerek niyet etmek sahih olur.

Mesela öğle ve ikindiyi kılamayan kimse akşam namazından sonra bu namazları kaza edebilir mi?

Elbette kaza eder, kaza etmesi farzdır, geciktirmesi haram olur.

Şafii’de kaza namazı olanın, sünnet veya nafile kılması haram. Peki sünnet kılmak haram da, namazı kaza etmeyip boş oturmak haram değil midir?

Namaz iki türlü kazaya kalır. Biri uyku, unutma gibi meşru bir özürle kazaya kalır. Diğeri de özürsüz, kasten kılmamakla kazaya kalır. Uyumak, unutmak gibi meşru özürle kazaya kalmış namazları kılmak farzdır. Acele edilmesi müstehaptır. Fakat terk edilen, yani özürsüz kılınmayan namazları ise acele kılmak farzdır. Kendisinin ve bakmakla mükellef olduğu kimselerin geçimini temin etmek için çalışması gibi zaruri işler dışında, kaza namazı kılması farzdır, boş oturması günah olur. Hatta namazlarını kaza etmeden vaktin sünnetlerini kılması da günah olur. Bunların yerine kaza namazı kılmalıdır! (Mugnil muhtaç, Tenvir-ül-kulub, İrşad-ül-ibad)

4 rekatlı kazaların son 2 rekatta zammı sure okunmasa da, yine vaktin sünneti kılınmış olur mu?

Evet olur. Kazası olmayan kimse, sünnetler yerine kaza kılarken, son iki rekatta zammı sure okusa da olur okumasa da. Hiç kazası olmayan, ikindinin sünnetini kılarken, kazaya da niyet etse, kıldığı nafile olur. Ama farzın yanında kıldığı için sünnet sevabına da kavuşur.

Kazası olmayan, ahir zuhurun dört rekatında zammı sure okumalı ne demektir? Farzdır, vaciptir, sünnettir gibi bir şey mi?

Burada okumalı demek, okumak farz, vacip demek değil, okunması iyi olur demektir.

Kaza namazı kılarken kamet okunur mu?

Evet erkekler okur.

Erkeklerin kaza namazı kılarken kamet okumalarının sünnet deniyor. Peygamberimiz, kaza namazı kıldı da mı kamet okumak sünnet olsun?

Evet Peygamber efendimiz de kaza namazı kılmıştır. Bir savaşta namaz kılma imkanı olmadı, sonradan kaza ettiler. Fakat Peygamber efendimiz, kılmasa bile, eshabına, ümmetine, namazınız kazaya kalınca ikamet okuyun buyurdu. Sabah namazına uyuyarak kalkamayanlar, kamet okuyup okumayacaklarını soruyorlardı.

Bir şeyin sünnet olması için onu mutlaka Peygamber efendimizin yapması gerekmez. Yapın diye emretmişse o sünnet olur. Yahut yaparken görüp de men etmemişse, o yine sünnet olur. Ezan okumak da sünnettir. Fakat Peygamber efendimizin ezan okuduğu kitaplarda açıkça yazmıyor. Peygamber efendimiz ezan okumamış bile olsa, ezan okumak sünnet değil, denebilir mi? Hem de İslam’ın şiarı olan bir sünnettir.

On yıldır dolgu dişle namaz kılan, şimdi bunları Şafii veya Maliki’ye göre kıldım derse, hepsi kaza edilmiş olur mu?

Zaruret olduğu için evet.

İkindinin farzından sonra ikindinin sünneti veya nafile namaz kılınmaz. Kaza namazı da kılınmaz mı?

İkindi namazını kıldıktan sonra kaza kılınır. Akşama 40 dakika kalıncaya kadar kılınır. İkindi geç kılınmışsa, yani akşama 40 dakikadan az kalmışsa artık kaza kılınmaz. Ama ikindi namazı çok geç kalsa da mesela akşama birkaç dakika kalsa da yine kılmak farzdır. Terk edilmesi haram olur.

Kaza borcu olmadığı için üçüncü ve dördüncü rekatlarda zammı sure okuması gerekir mi?

Gerekmez. Çünkü vaktin sünneti yerinde bir namaz kılınmakla sünnet de kılınmış olur. Akşam namazının sünnetini kılarken üç rekat akşam namazının kazasını kılmaya niyet edince de, sünnet kılınmış olur. Kazası olmayan, sünnetleri kılarken kazaya da niyet edince üçüncü ve dördüncü rekatlarda zammı sure okusa da olur, okumasa da.

Tâtârhâniye'de, kazaya kalmış namazı olup olmadığını bilemeyenin öğle, ikindi ve yatsının sünnetlerinde zammı sure okuması daha iyi olur buyuruldu. Bu, sünnetleri kılarken kazaya da niyet etmek ve zammı sure okumak daha iyi olur demektir. (Uyun-ül-besâir s.100)

Sünnetleri kılarken kaza namazına da niyet ediyoruz. Ancak bir arkadaş, (Yatsının son sünneti iki rekat, akşamın sünneti iki rekat iken bunu üç olarak kılmak sünneti değiştirmek olur, bid’at olur) dedi. Üç kılmak sünnete aykırı mıdır?

Sünnet olan farzın yanında bir namaz kılmaktır, rekat sayısı değildir. Peygamber efendimizin akşam namazından sonra altı rekat namaz kıldığı da olmuştur. Öğlenin son sünnetini dört rekat olarak da kılmıştır. Yatsının farzından sonra çok namaz kıldığı da olmuştur. Tekrar ediyoruz: Farzlardan önce veya sonra bir namaz kılmak sünnettir, rekat sayısı değil. Bu bakımdan kaza namazı kılmakla vaktin sünnetini de kılmış oluyoruz. Sünnet de terk edilmiş olmuyor.

Dört mezhepte de kılınmayan namazları kaza etmek gerekir mi?

Evet.

Bir başlayışta birkaç günlük veya birkaç vakit kaza kılınınca, hepsine birden bir ezan okumak bir defa tesbih çekmek ve bir defa dua etmek kâfi gelir mi?

Evet.

Kaza kılarken her namazda ikamet okumak gerekir mi?

Evet.

Kaza namazlarını tamamen kılan tertip sahibi olabilir mi?

Kazası kalmayan tertip sahibi olur.

Peş peşe 4-5 vaktin kaza namazını kılacaksanız sabah, öğle, akşam, yatsı, vitir şeklinde sıraya dikkat etmek gerekir mi?

Hayır sıraya riayet etmek gerekmez. Ancak hesabın kolay olması için, ne kadar kaza kıldığımızı bilmek için sıra ile kılmak iyi olur.

Geçmişte seferi iken kazaya kalmış olan namazlarımı bilmiyorum bunların kazası nasıl olur?

Bilinmeyince mukim olarak kılmakta mahzur yoktur.

Kaza namazlarını tamamlamadan vefat eden kişilerin ahirette hali ne olur?

Eğer samimi olarak kazaya başlamışsa, o zaman affa uğrayabilir, şefaatle affedilebilir veya ölünce iskat yaparlar, iskat sayesinde affa uğrayabilir yahut ahirette cezasını çeker ama bu daha az ihtimaldir. Çünkü kılmak için çalışmış ama bitiremeden ömrü kâfi gelmemiş. Hiç kılmayanların hâli kötü olur.

Sünnet yerine kaza kılarken, fâsid olsa, bu namazı yeniden kılmak vacip olur mu?

Evet.

Namazı bir iş sebebiyle kazaya bırakmak günah mıdır?

Farz namazı, özrü olmadan kazaya bırakmak haramdır. Bu günah kaza edince affolmaz. Kaza ettikten sonra, ayrıca tevbe etmek de gerekir. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza kılmadan tevbe edilince, terk günahı affolmadığı gibi, tehir günahı da affolmaz. Zira tevbenin kabul olması için, günahtan sıyrılmak şarttır. (Dürr-ül-muhtar)

Akşam, yatsı ve sabahın farzı gündüz kaza edilirken sesli okumak caiz midir?

Evet caizdir.

Çok kaza borcum var. Fıkıh bilgilerini öğrenmek için de Tam İlmihali okuyorum. Hiç vakit kaybetmeden kazaları ödemeye mi çalışmalı, yoksa fıkıh bilgilerini mi öğrenmeli?

Kitap okumadan yani fıkıh bilgilerini öğrenmeden yanlış namaz kılarsanız ne olacak? Kitaptan fedakârlık olmaz, yani kitap okumak lazım. Kazaları da kılmaya devam edilir.

Doğru dürüst kılamadığım namazlarım olmuştur. Şimdi bunları kaza etmem lazım mı?

İmam-ı a’zam hazretleri kırk senelik namazını kaza etmiştir. Halbuki bir yanlışlığı da yoktu. Hep kaza namazı kılmak iyi olur.

Namaz ve oruç kazalarının sayısını tam bilmeyen nasıl hesaplar?

Zannı galibe göre hesaplar.

Bayılanın namazı
Deliren veya herhangi bir sebeple bayılan kimse, bu esnada kılamadığı namazlarını, iyi olunca kaza eder mi?

Deliren veya hastalık gibi elde olmayan bir sebeple bayılan kimse, 24 saatte ayılmazsa, iyi olunca namazlarını kaza etmez. Yani bu kimse, beş vakitten fazla namazını kılamazsa, hiç birini kaza etmez. Beşten az olursa kaza eder.

Uyuşturucu, ilaç, narkoz gibi sebeplerle bayılan kimse ise, ne kadar baygın kalırsa kalsın, kılamadığı bütün namazlarını kaza eder.

Kaza kılarken niyet
Kaza namazı borcu olan beş vakit namazın sünnetlerini kılarken nasıl niyet etmelidir?

Kazası olmasa da, sünnetleri kılarken kazaya niyet etmenin hiç mahzuru olmaz. Mekruh olarak kılınmış veya bilmeden kazaya kalmış namazları varsa, kaza edilmiş olur. Vaktin farzı yanında bir namaz kılınınca, sünnet de kılınmış oluyor. Yani kazası olmayan, sünnetleri kılarken kazaya niyet ederse, sünnet kılmış olur. Kazası olan ve olmayan için, niyette fark yoktur. Her vakit için ayrı ayrı bildirelim:
Sabah namazının farzı ve sünneti aynen kılınır.

Öğle namazının ilk sünnetini kılarken:
(İlk kazaya kalmış öğle namazının farzını kılmaya) diye niyet edilerek, farz gibi kılınır. Farzın yanında bir namaz kılındığı için, vaktin sünneti de kılınmış olur. Kazası varsa, bu kıldığı, kaza namazı yerine geçer. Eğer (vaktin ilk sünnetini kılmaya) diye de niyet edilirse, ayrıca niyet sevabı da alınmış olur. Hatta yeni abdest almışsa sübha namazına, camideyse tehıyyet-ül-mescid namazına da niyet ederse, her niyeti için ayrı sevab alır. Böyle birkaç niyet etmek iyi olur. Bu sayılan nafile namazların hepsi kılınmış olur.

Öğle namazının son sünnetini kılarken:
(İlk kazaya kalmış sabah namazının farzını kılmaya) diye niyet edilerek, farz gibi kılınır. Farzın yanında bir namaz kılındığı için, vaktin sünneti de kılınmış olur. Kaza namazı borcu varsa, bu kıldığı kaza namazı yerine geçer. Eğer (vaktin son sünnetini kılmaya) diye de niyet edilirse, ayrıca niyet sevabı da alınmış olur.

İkindi namazının sünnetini kılarken:
(İlk kazaya kalmış ikindi namazının farzını kılmaya) diye niyet edilerek, farz gibi kılınır. Farzın yanında bir namaz kılındığı için, vaktin sünneti de kılınmış olur. Kazası varsa, bu kıldığı kaza namazı yerine geçer. Kazası yoksa yine sünnet kılınmış olur. Eğer (vaktin sünnetini kılmaya) diye de niyet edilirse, ayrıca niyet sevabı da alınmış olur.

Akşam namazının sünnetini kılarken:
(İlk kazaya kalmış akşam namazının farzını kılmaya) diye niyet edilerek üç rekât farz gibi kılınır. Farzın yanında bir namaz kılındığı için, vaktin sünneti de kılınmış olur. Kazası varsa, bu kıldığı kaza namazı yerine geçer. Eğer (vaktin sünnetini kılmaya) diye de niyet edilirse, ayrıca niyet sevabı da alınmış olur.

Yatsı namazının ilk sünnetini kılarken:
(İlk kazaya kalmış yatsı namazının farzını kılmaya) diye niyet edilir. Farzın yanında bir namaz kılındığı için, vaktin sünneti de kılınmış olur. Kazası varsa, bu kıldığı kaza namazı yerine geçer. Kazası yoksa yine sünnet kılınmış olur. Eğer (vaktin ilk sünnetini kılmaya) diye de niyet edilirse, ayrıca niyet sevabı da alınmış olur.

Yatsı namazının son sünnetini kılarken:
(İlk kazaya kalmış vitir vacibi kılmaya) diye niyet edilerek, 3 rekât vitir gibi kılınır. Farzın yanında bir namaz kılındığı için, vaktin sünneti de kılınmış olur. Vitir namazı gibi 3 rekât olarak kılınır. Kazası varsa, bu kıldığı kaza namazı yerine geçer. Kazası yoksa yine sünnet kılınmış olur. Eğer (vaktin son sünnetini de kılmaya) diye de niyet edilirse, ayrıca niyet sevabı da alınmış olur.

Akşamdan sonra evvabin namazı kılarken:
Akşam namazından sonra, iki defa, akşam namazının kazası olarak 6 rekât namaz kılınsa evvabin namazı da kılınmış olur. Hem ilk kazaya kalmış akşam namazının farzına, hem de evvabin namazına diye niyet edilirse, niyet sevabı da alınır.

Gece teheccüd namazı kılarken:
Gece iki rekât teheccüd kılınacaksa, (İlk kazaya kalmış sabah namazının farzını kılmaya) diye niyet edilir. Kazası varsa, bu kıldığı kaza namazı yerine geçer. Gece bir namaz kıldığı için, teheccüd namazı da kılınmış olur. Kazası yoksa teheccüd namazı kılınmış olur. Eğer (teheccüd namazı kılmaya) diye de niyet edilirse, ayrıca niyet sevabı da alınmış olur.

Öğleden önce kuşluk namazı kılarken:
Mesela dört rekât kılınacaksa, (İlk kazaya kalmış öğle namazının farzını kılmaya) diye niyet edilir. Kazası varsa, bu kıldığı kaza namazı yerine geçer. Kuşluk vaktinde namaz kıldığı için, kuşluk namazı da kılınmış olur. Kazası yoksa kuşluk namazı kılınmış olur. Eğer (kuşluk namazı kılmaya) diye de niyet edilirse, ayrıca niyet sevabı da alınmış olur.

Cuma günü zuhr-i ahiri kılarken:
(Vaktine yetişip de kılmadığım son öğle namazının farzını kılmaya) veya (Üzerime son farz olan kılmadığım öğle namazını kılmaya) diye niyet edilir. Cuma namazı sahih olmuşsa, en son kazaya kalan öğle namazı kaza edilmiş olur. Cuma sahih olmamışsa, bugünkü öğle namazı kılınmış olur. Bu bakımdan, zuhr-i ahir namazını mutlaka kılmalı. Burada son demeyip de, ilk denirse, ilk kazaya kalan bir namaz kaza edilmiş olur, öğle namazı kılınmamış olur. Onun için, son demeyi ihmal etmemeli. Cuma sahih olmuşsa ve kaza namazı borcu da yoksa, nafile namaz sevabı hâsıl olur.

Bir kimse, bir an önce bitirebilmek için, kaza namazlarını, elinden geldiği kadar kılmaya çalışsa; fakat kazalarını bitirmeden ölse, borçlu olarak mı ölmüş olur?

Kaza namazlarını bitirmek niyetinde olduğu için, niyetine karşılık olarak, bütün kaza borçları affedilir. Bunun gibi, bir kâfir imana gelse, küfrüne tevbe edince, yani artık küfre girmeyeceğine karar verince, bu niyetine karşılık olarak, günahlarının hepsi affedilir. Bid’at ehli de, ölene kadar bid’atinden vazgeçerse, onun da günahları affolur. (İ. Ahlakı)

İade etmek
S. Ebediyye’nin kaza namazı bahsinde, (Bir namazı vakti içinde tekrar kılmaya iade denir) derken, özür bahsinde, (Namaz vakti çıktıktan sonra, sonraki namaz vakti içinde özrü durursa, önceki namazını iade eder) deniyor. Öbür vakitte kılınca kaza olmuyor mu?

Bir namazı, kıldıktan sonra, herhangi bir sebeple tekrar kılmaya iade denir. Bu genelde vaktin içinde olur. Özür hali müstesnadır. Mesela, Hanefi mezhebine göre, öğle namazı vaktinde özrü başlayan vaktin sonuna kadar bekler ve namazını kılar. İkindi vakti özrü durursa, öğleyi tekrar kılması gerekir. Buna da iade denir. Namazı vaktinde kılmıştı, kazaya bırakmamıştı; ama özrü olduğu için özürlü kılmıştı. Öğleden sonra kesilince, özürlü olmadığı anlaşıldığından namazını iade etmesi gerekir. Böyle durumlarda Maliki mezhebi taklit edilirse, namaz sahih olur, iade etmeye gerek kalmaz.

İki farzı bir araya getirmek
(Peygamberimiz, (İki farz namazı bir araya getirmek, büyük günahtır) buyurduğu için, vaktin farzını kılarken kaza da kılmak haramdır. İki farz bir araya getirilmiş oluyor) diyorlar. Böyle bir şey var mıdır?

Hayır, yoktur. Hadis-i şerif yanlış anlaşıldığı için böyle söyleniyor. Hadis-i şerifte kaza kılmak haram denmiyor, iki farzı bir araya getirmek yani namazı kazaya bırakmak büyük günahtır deniyor. Mesela, ikindi namazını mazeretsiz akşama 5–10 dakika kalıncaya kadar geciktirmek haramdır; ama bir dakika kalsa bile, hemen kılınması farzdır.

Bunun gibi, akşam namazını vaktinde kılmayıp, yatsı vakti girinceye kadar geciktirmek de haramdır. Yatsı vakti girince, akşamı da, yatsıyı da kılmak farzdır. Yani kılmayıp da, iki farzı bir araya getirmek haramsa da, kılınmaları yine farzdır.

Uyuyakalmak
Uyuyakalmak özür müdür?

Tedbirsiz uyumak özür olmaz. Ya saati kuracaksınız veya birisine tembih edeceksiniz. Erken yatacaksınız. Aldığınız bütün tedbirlere rağmen uyuyakalırsanız, o zaman özür olur.

Kazası olmayanın nafile kılması
Kaza namazı borcu olmayanın, Kuşluk, Evvabin ve Teheccüd kılınan vakitlerde dört rekâtlı kaza namazı kılarken, son iki rekâtında zamm-ı sure okuması gerekir mi? Okumazsa vacibi terk etmiş olur mu?

Peygamber efendimiz, farzlarla beraber veya başka zamanlarda nafile namaz kılardı. O bu vakitlerde namaz kıldığı için bu namazlar bize sünnet olmuştur. Bu sünnet namazlar, revatib ve regaib diye ikiye ayrılır. Revatib, farzlardan önce veya sonra kılınan, müekked ve gayr-ı müekked sünnetlerdir. Regaib ise, Kuşluk, Teheccüd ve Evvabin gibi diğer sünnetlerdir.

Gerek revatib ve gerekse regaib sünnetlerin yerinde, kaza namazı kılınınca, bu sünnetler de kılınmış oluyor. Bu sünnetlere de niyet edince, ayrıca niyet sevabı da alınıyor. Farzların son iki rekâtında zamm-ı sure okumak gerekmez. Okunsa da mahzuru olmaz.

Ancak Kuşluk ve Teheccüd namazları en fazla 12 rekât olduğu için 12 rekâttan fazla kılınacaksa ve dört rekâtlı farzlar kaza edilecekse, son iki rekâtında zamm-ı sure okunmalıdır.

Tertibin düşmesi
Tertip sahibi bir kimse, gece kılarım diye yatsıyı kılmadan yatsa, uyanınca güneş doğmasına az bir zaman kalsa, yatsıyı kaza edince güneş doğacağını, sabahı kılamayacağını anlasa, yatsıyı mı kaza eder, yoksa sabahı mı kılar?

Vaktin dar olması tertibi düşürür. Yani sabahı kılar, yatsıyı kuşluk vaktinde kaza eder. Vaktin dar olması, kazayı kıldıktan sonra, edaya vaktin kalmaması, demektir. (Hindiyye)

Kaza kılmak
S. Ebediyye’de (Özrü yokken kılmadan vakit çıkarsa, büyük günah olur. Özrü olanın da, olmayanın da, vaktinde kılmadığı namazı, vakti çıktıktan sonra kaza etmeleri farz olur. Çocuk baliğ olunca, kâfir veya mürted müslüman olunca, kadın temizlenince, deli ve baygın şifa bulunca, uykuda olan uyanınca da böyledir) deniyor. Bu kısmı anlayamadık.

Burada, namaz özürle veya özürsüz kazaya kalırsa, kaza etmek gerektiği bildiriliyor. Birer birer açıklayalım:

Çocuk baliğ olunca:
Diyelim bir çocuk, gece yatarken ihtilam olup büluğa erse, sabah kalkınca gusledip, kılamadığı yatsı namazını kaza etmesi farz olur.

Kâfir veya mürted müslüman olunca:
Kâfir veya mürted öğle vakti müslüman olmuşsa, hemen o günkü öğleyi kılması gerekir. Kılmayıp ikindi vakti girmişse, öğleyi kaza etmesi farz olur.

Kadın temizlenince:
Kadın, öğle vakti ikindiye doğru hayzdan temizlenince, yıkanmadan ikindi vakti girse, öğleyi kaza etmesi farz olur.

Deli ve baygın şifa bulunca:
Deli öğle vakti akıllansa, öğleyi kılmadan ikindi vakti girse, öğleyi kaza etmesi farz olur. Bir kimse öğle vakti bayılsa ikindi vakti ayılsa, öğleyi kaza etmesi gerekir.

Uykuda olan uyanınca:
Bir kimse öğleyi kılmadan uyusa, uyanınca ikindi vakti olduğunu görse, öğleyi kaza etmesi farz olur.

Namazdaki sünnetler
Fıkıh kitaplarında, kaza namazı borcu olanın sünnet ve nafile namazlarının kabul olmayacağı bildirildiğine göre, bir an önce kazaları bitirebilmek için, namaz içindeki sünnetleri mesela Sübhaneke’yi, rükû ve secde tesbihlerini, Salli ve Barik’leri okumadan namaz kılmak caiz olur mu?

Hayır, caiz olmaz. Namaz, farzıyla, vacibiyle, sünnetiyle namazdır. Namazın içindeki sünnetleri terk etmek mekruh olur, yani namazın sevabı noksanlaşır. Vaktin farzını veya kaza namazı kılarken de namazın içindeki sünnetler terk edilmez.

Kazası olmayan
Hiç kaza namazı olmayan kimse, öğlenin sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış öğlenin farzını kılmaya) diye de niyet etse, eda niyetiyle kaza, kaza niyetiyle eda caiz olduğuna göre, yani kaza borcu olmadığı için, bu kimse, o günkü öğlenin farzını kılmış sayılır mı?

Hayır. Kazası yoksa, kıldığı nafile olur. Sünnet yerinde kılındığı için vaktin yani öğlenin sünneti de kılınmış olur.

Mekruh vakitte kaza
Namaz kılmanın mekruh olduğu üç vakitte, kaza namazı kılmak caiz midir?

Tertip sahibi olmayanların, bu vakitlerde kaza kılması mekruhtur. Tertip sahibi olanların ise, kılmadığı namazı kaza etmesi mekruh değildir. (Redd-ül-muhtar)

Mesela, tertip sahibi olan bir kimse, öğle namazını kılmayı unutsa ve ikindiden sonra kerahat vakti girince hatırlasa, hemen öğleyi kaza edip, ikindiyi de iade etmesi gerekir.

Hâlis niyetin önemi
Ömrü küfür veya bid’at içinde geçen kimse, tevbe edip salih kimse olduktan hemen sonra ölse, bu kimse hiç bir ibadeti olmadığı halde Cennete girebilir mi? Bunun gibi, bir Müslüman, tevbe edip, kılmadığı namazları kaza etmeye niyet etse, kaza kılmaya başlar başlamaz ölse, bu hâlis niyetinden dolayı kaza borçları affolur mu?

Terk edilmiş namazların tevbelerinin sahih olması için, bunları kaza etmek lazımdır. Hâlisane tevbe edip, kaza namazlarını kılmaya başlayan kimse, ölünceye kadar kaza kılmaya niyet etmiş demektir. Namazlarını kaza etmeden ölecek olursa, bu hâlis niyetine karşılık olarak bütün kaza borçları affolur. Bunun gibi, imana gelen bir kâfir ve bid’at ehli de, küfrüne ve bozuk inanışlarına tevbe edince, küfür ve bid’at inanışlarına ve bu zamandaki bozuk işlerini yapmamaya niyet etmiş demektir. Bu hâlis niyetine karşılık olarak, bunların hepsi affolur. (İslam Ahlakı)

Sabahın kazası
Sabah namazı kazaya kalsa, öğleye kadar sünnetiyle birlikte kaza ederken, buna kaza diye mi niyet edilir?

Elbette, kazaya kalınca kaza diye niyet edilir. Yeni bir vakit girmese de, vaktinden sonraya kaldığı için kaza diye niyet edilir. (Bugünkü sabah namazının farzını veya sünnetini kılmaya) dense de, o günkü kılınmayan sabah namazının farzı ve sünneti kaza edilmiş olur.

Sabah namazının vakti
Bir arkadaş, sabah namazı vaktinin, takvimde Güneş yazılan yerde başladığını ve İşrak vaktine kadar kılınabileceğini zannettiği için, sabah namazını yıllardır hep güneş doğar doğmaz kılıyormuş. Mekruh vakitte kıldığı için bu namazlar sahih olmadığı gibi kaza yerine de geçmiyor, değil mi?
Evet, sabah namazı yerine geçmediği gibi, kaza namazı yerine de geçmez. O namazları, mekruh vakitler dışında kaza etmek gerekir.

Sabah namazı, güneş doğana kadar kılınır. Bu vakte kadar kılınmamışsa, artık kazaya kalır. İşrak vaktine kadar kazası da kılınmaz. İşrak vaktinden sonra, sünnetiyle beraber kazası kılınır.

3 Temmuz 2011 Pazar

Harac ve zaruret nedir

http://sabrikontek.azbuz.com :}İnsanın elinde olmayarak hasıl olan sebebe (Zaruret) denir.

Bir farzın yapılmasına mani veya haram işlemeye sebep olanı önlemenin meşakkatli, güç olmasına da (Harac) denir.

Tedavi edilemeyen şiddetli ağrı ve bir uzvun yahut hayatın telef olmak tehlikesi ve başka bir şey yapamamak mecburiyeti zarurettir.

Birkaç örnek verelim:

Başı dönen, ayakta duramayan kimsenin oturarak namaz kılması zaruret olur. Gusledince hastalanma veya ölme tehlikesi varsa, gusletmemesi zaruret olur. Teyemmüm eder.

Şiddetli baş ağrısı, bir zarurettir. Bu başa el dokunduramamak haracdır. Bunun için, bu durumdaki kimsenin başını yıkaması veya mesh etmesi sakıt olur.

Kaide 1: İbadet yapmakta veya haramdan sakınmakta, harac olunca, harac bulunmayan başka mezhebi taklit etmek lazım olur.

Birkaç örnek verelim:

Akşam namazı için otobüsü durduramayan, Şafii’yi taklit ederek, yatsı ile birlikte kılması caiz olur. Yani yere inmesinde harac varsa, otobüs durmayıp gidecekse, otobüsten inmeyince de vakit çıkacaksa veya başka bir zarara uğrayacaksa, bunun gibi ihtiyaçlardan dolayı iki namazı cem eder.

Kaplıca tedavisi bir ihtiyaçtır. Kaplıcada tedavi olurken, bazı kimseler şortla gezebiliyor. Haram işlememek için, başka bir mezhebi taklit edebilir. Çünkü bunda bir ihtiyaç vardır. Futbol oynayanların bacaklarını seyretmek bir ihtiyaç, bir zaruret değildir. Başka bir mezhebi taklit edemez.

Bir erkek, karısı ile süt kardeş olduğunu anlasa, fakat birinin bir kere emmiş olduğu bilinse, Hanefi mezhebine göre nikahları bozulur. Ya, ayrılır veya ihtiyaçtan dolayı Şafii mezhebini taklit ederek nikah yapar. Çünkü Şafii’de doya doya beş kere emmesi gerekir. Karısı ile evli kalması zaruret değildir. Bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç için de bir mezhep taklit edilerek sıkıntı giderilir.

Kaide 2: Haraca sebep olan şeyi yapmasında zaruret varsa, o farzı terk etmesi veya haramı zaruret miktarı işlemesi caiz olur.

Bir örnek verelim:

Avret yerini açmadan, necaseti temizlemek imkansızsa, ne yapar? Necaseti temizlemek farz, avret yerini açmak ise haramdır. Haram işlememek için farz tehir edilir, çünkü haramdan kurtulmak önce gelir. Farzı tehire de imkan yoksa farz terk edilir. Yani necaseti temizlemeden namazını kılar. Maliki’de necasetle namaz kılmak caiz olduğu için Maliki’yi taklit ederek necasetle kılması caiz olur.

Kaide 3: Zaruret ile yapılan şeyde, zaruret bitince harac devam ederse, yine böyledir.

Bilmeden necasetli elbise ile namaz kılan kimse, namazdan sonra necis elbise ile namaz kıldığını anlasa, yeniden namaz kılması meşakkatli olacağı için, Maliki mezhebini taklit ederek, bu namazı Maliki’ye göre kıldım demesi yetişir.

Kaide 4: Haraca sebep olan şey, zaruret olmadan yapılmış veya zaruret ile birkaç şey yapılabilir ve bunlardan harac bulunan şeyi yapmayı seçerse, farzı terk etmesi caiz olmaz.

Bir örnek verelim:

Protez yapma imkanı da var iken, dişini doldurtmuş veya kaplama yaptırmıştır. Ağzını yıkaması farzdır. Ağzını yıkayamaması yani farzı terk etmesi affolmaz. Çünkü başka mezhebi taklit imkanı var. Eğer bu imkan olmasaydı o zaman zaruret kabul edilir ve diş dolgusu gusle mani olmazdı. Maliki’yi veya Şafii’yi taklit edince, bu iki mezhepte ağzını yıkamak farz olmadığı için, diş dolgusu veya diş kaplatmak gusle mani olmuyor.

Zaruret nedir?
Dört hak mezhebin hepsinde de, gusülde ağzın içini yıkamak farz olsaydı, dolgu dişi olan ne yapacaktı?

Zaruret, başka çare bulamamak demektir. Buradaki zaruret, başka mezhebi taklit etme imkânı olmayan hâldir. Dört mezhepte de ağzın içini yıkamak farz olsaydı, dört mezhepten birini taklit imkânı olmadığı için zaruret olurdu. Zaruret olunca da taklit gerekmezdi. Fakat Mâlikî’de ve Şâfiî’de, gusülde ağzın içini yıkamak farz olmadığı ve bu iki mezhepten birini taklit etme imkânı olduğu için, dolgu zaruret olmaktan çıkar. Bu iki mezhepten biri taklit edilerek dinin emrine uyulmuş olur.

Zarurete bir örnek: Bir ihtiyaçtan dolayı başa saç ekilse, dört mezhepte de başı yıkamak farz olduğu için, başka bir mezhebi taklit imkânı yoktur. Taklit imkânı olmayınca zaruret olur. Zaruret olunca da gusle mani olmaz. Bu inceliği çok kimse bilmediği için, yanlış olarak (Diş dolgusu zarurettir, gusle mani olmaz) diyorlar. Başka hak bir mezhepte çıkış yolu olunca zaruret olmuyor. O mezhebi o konuda taklit edince de mesele kalmıyor.

23 Haziran 2011 Perşembe

Kerbelâ Hadisesi’nin İslam Tarihindeki Yeri ve Neticeleri

http://sabrikontek.azbuz.com :}Hz. Hüseyin’in Emevî yönetimine karşı harekete geçmesinin sebebi olarak tek başına Kûfelilerin davetlerini göstermek doğru olmaz. Zira o, daha kendisine herhangi bir mektup ulaşmadan Medine’den ayrılıp Mekke’ye gitmiş, şûrâ ve seçim prensiplerine aykırı olarak halîfe olduğu için Yezid’in meşruiyetini kabul etmemiştir.

Iraklılar Hz. Ali’ye destek vererek başlattıkları iktidar mücadelesini, Muaviye’nin liderliğinde hareket eden Suriyeliler karşısında kaybetmişlerdi. Bunun sonucu olarak devletin merkezi, dolayısıyla hazinesi Kûfe’den Dımaşk’e nakledildi. Daha önce kendilerini devletin asıl sahibi gören Iraklılar yeni şartlarda yönetime bağlı sıradan bir eyalet statüsüne indiler. Onların fethettikleri büyük arazilerin gelirleri artık Şamlıların kontrolüne girmişti. Iraklılar ise yönetimin keyfî tavrına göre bazen artırılan, bazen azaltılan bazen de tamamen kesilen, hiçbir zaman da Şamlıların seviyesine ulaşamayan maaşlarla yetinmek zorunda kalmışlardı. Bu şartlar eski başkentin gururlu sakinlerini son derece rahatsız ediyor, yönetime karşı kinlerini daha da artırıyordu. Onlar bu rahatsızlıklarını göstermek amacıyla fırsat bulduklarında yönetime karşı isyan gerçekleştirdiler. Emevîler aleyhine harekete geçmek istediklerinde ilk önce Hz. Ali’nin çocuklarını ve torunlarını hatırladılar. Zira gerek geçmiş günlere duyulan özlem, gerekse Hz. Ali’ye beslenen muhabbet sebebiyle Iraklıların neredeyse tamamı bu faaliyetlere gönülden destek oluyorlardı. Ancak bu destek bir türlü gönül desteğinden kılıç desteğine dönüşmüyordu. Bunun neticesinde Ehl-i Beyt adına başlangıçta coşkun bir heyecan yaratan, ancak kısa sürede saman alevi gibi parlayıp sönen kıyamlar Emevîlerin gücü karşısında hep etkisiz kaldı. Bu faaliyetlerin pek çoğu hareketin lideri konumundaki Hz. Ali evladı için trajedi ile sonlanmıştır. İslâm tarihinde bu olaylar ve trajediler zincirinin ilk halkası, Hz. Hüseyin’in teşebbüsüne karşı sergilenen kanlı Kerbelâ hadisesidir.

Muaviye’nin ölümünden sonra Yezid’in halîfe olmasıyla birlikte Kûfe’deki yönetim muhalifleri derhal harekete geçerek Mekke’de bulunan Hz. Hüseyin’i şehirlerine davet etmeyi kararlaştırdılar. Bu amaçla Kûfe’deki yönetim muhalifleri Süleyman b. Surad’ın evinde toplanarak Hz. Hüseyin’e hitaben bir mektup kaleme aldılar. Mektupta onu Kûfe’ye gelerek dağınık durumda olan insanları Yezid’e karşı toplamaya çağırıyorlar, şayet gelirse kendisini halîfe ilân ederek Yezid’e karşı savaşacaklarına dair söz veriyorlardı.[1] Bu mektubu benzer talep ve vaadler taşıyan başka davet yazıları takip etti. Hz. Hüseyin gelen çağrıların yoğunlaşması bunun üzerine Kûfelilere hitaben şöyle bir cevap yazdı: “Bütün anlattıklarınızı anlamış durumdayım. Sizlere amcamın oğlu Müslim’i gönderiyorum. Ona halinizi, durumunuzu ve görüşlerinizi bana yazmasını emrettim. Eğer o da sizin ileri gelenlerinizin, bana gönderdikleri haberlerdeki görüşler etrafında birleşmiş olduklarını yazacak olursa, Allah’ın izniyle pek yakında yanınızda olurum.”[2]

Burada şu hususa dikkat etmek gerekir ki, Hz. Hüseyin’in Emevî yönetimine karşı harekete geçmesinin sebebi olarak tek başına Kûfelilerin davetlerini göstermek doğru olmaz. Zira o, daha kendisine herhangi bir mektup ulaşmadan Medine’den ayrılıp Mekke’ye gitmiş, şûrâ ve seçim prensiplerine aykırı olarak halîfe olduğu için Yezid’in meşruiyetini kabul etmemiştir. Diğer taraftan Hz. Hüseyin’in Müslümanları idare etme konusunda kendisini Yezid’den daha ehil ve layık gördüğü de bilinmektedir. Yezid’in fâsık ve câhil olması sebebiyle Müslümanları yönetemeyeceği düşüncesi de onun siyasî mücadeleye girişmesinde belirli derecede rol oynamıştır. Hz. Hüseyin hareketinin sebepleri hakkında akla gelen bütün bu gerekçelerle birlikte Kûfe’den gelen davet mektuplarının ona harekete geçme konusunda cesaret verdiği, en azından onun siyasî faaliyet alanının zamanını ve istikametini belirlediği de bir gerçektir.[3]

Irak halkı nazarında Emevî halîfeliği İslâm toprakları ve eski başkent Kûfe’nin üzerinde bir işgal faaliyeti olarak görülmüştür.

Hz. Hüseyin’e davet mektuplarının Kûfelilerden gelmiş olması esasında beklenmeyen bir durum değildir. Zira burası hem babası Hz. Ali, hem de ağabeyi Hz. Hasan’ın siyasî merkez olarak kabul ettiği şehirdi. Üstelik Hz. Ali taraftarlarının büyük bir kısmı burada yaşıyordu. Daha yakın zamanda Muaviye’nin gerek Ziyâd, gerekse oğlu Ubeydullah eliyle onlara yaptıkları da zihinlerde canlılığını devam ettiriyordu. Üstelik 20 yıl süresince Muaviye onların gönlünü almak için de olsa bir kez bile Irak’a gelmemiş, onlara iltifat etmemiştir. Bu durumda Irak halkı nazarında Emevî halîfeliği İslâm toprakları ve eski başkent Kûfe’nin üzerinde bir işgal faaliyeti olarak görülmüştür. Netice olarak Iraklılar, Hz. Ali döneminde elde etmiş oldukları dünyalıkları Muaviye eliyle Şamlılara kaptırmaları sebebiyle Hz. Hüseyin vasıtasıyla bu eski imkânlarını geri alabilmek için tekrar şanslarını denemeye karar vermişlerdir.[4]

Hz. Hüseyin, hareket etmeden önce amcasının oğlu Müslim b. Akîl’i Kûfe’ye gönderdi. Müslim şehre ulaşınca halkın büyük bir teveccühü ile karşılaştı. Başlangıçta Muhtar es-Sekafî’nin evini hareket merkezi olarak belirledi. Mülayim bir kişiliğe sahip olan şehrin valisi Numan b. Beşîr’in müsamahasından da istifadeyle Hz. Ali taraftarlarıyla toplantılar düzenlemeye başladı. Gelenlerin pek çoğu Hz. Hüseyin ile birlikte savaşacaklarına dair söz veriyorlardı. Sonuçta şehirde önemli sayıda bir taraftar grubu toplandı. Bu gelişmeler üzerine Müslim, şehre gelmesi için Hz. Hüseyin’e haber gönderdi.[5]

Diğer taraftan Kûfe’de bulunan Emevî taraftarları başkente haber gönderilerek valinin şehirde olup-bitenlere kayıtsız kaldığını, şayet Kûfe’yi elinde tutmak istiyorsa onun yerine güçlü bir valiyi görevlendirmesi gerektiğini bildirdiler. Bunun üzerine halîfenin emriyle şehrin idaresi Basra valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a verildi. Yeni vali Kûfe’ye gelir gelmez halkı itaate çağıran aynı zamanda tehdit içeren bir konuşma yaptı:

"Halîfe beni şehrinize vali ve haraç işlerinize memur tayin etti. Bana mazlum olanınıza iyilik etmeyi, yok­sullarınızı doyurmayı, devlete itaat edene iyi mu­amele etmeyi, âsi ve fitnecilere karşı sert davranmayı emretti. Ben burada onun emrini uygulayacak, emirlerini yerine getireceğim. İyi­lerinize karşı müşfik bir baba, itaat edenlerinize karşı bir kardeş gibi davranacağım. Kılıç ve kır­bacım, emrimi kabul etmeyen, bana karşı çıkanların üzerinde olacaktır. Bundan sonra herkes dilediğiniyapabilir”.[6]

Valinin bu tehdidinin ardından Müslim b. Akîl’in yanında toplanmış olan Kûfeliler dağılmaya başladı. Bunun üzerine Müslim, şehirde Hz. Ali taraftarlarının önderlerinden Hânî b. Urve el-Murâdî’nin evine sığınarak Hz. Hüseyin adına faaliyetlerini burada devam ettirmeye başladı. Vali Ubeydullah b. Ziyâd ise onun her hareketini dikkatle takip ediyordu. Nitekim azatlı kölelerinden birisi Hz. Ali taraftarı görünerek Müslim’nin yanına gidip gelenlerle görüşmeye başladı. Hânî’nin evine kimlerin geldiğini, burada nelerin konuşulduğunu valiye aktardı. Ubeydullah b. Ziyâd daha sonra Hânî’yi çağırarak gelişmeler hakkındaki fikrini sordu. Muhatabı başlangıçta söylenenleri inkâr etmişse de azatlı köle ile yüzleştirince Müslim b. Akîl ile ilişkisini ve evinde gerçekleştirilen faaliyetleri itiraf etmek zorunda kaldı. Bununla birlikte Müslim’i kendisinin çağırmadığını, onu kapısından çeviremediği için misafir olarak tuttuğunu, şayet vali izin verirse gidip kendisini evinden çıkaracağını söyledi. Ancak Ubeydullah, Müslim’i kendilerine getirmesinden başka hiçbir şeye razı olmayacağını bildirince, Hânî, misafirini öldürülmek için teslim etmesinin onur kırıcı bir davranış olacağı gerekçesiyle bu teklifi reddetti. Bunun üzerine Ubeydullah Hânî’yi feci bir şekilde dövdükten sonra hapse attı.[7]

Ev sahibinin başına gelenleri haber alan Müslim b. Akîl kendisine katılma konusunda söz verenlere haber göndererek toplanma ve hareketlerini açıktan halka duyurma zamanının geldiğini bildirdi. Bunun üzerine şehirdeki Hz. Ali taraftarları valilik sarayına doğru harekete geçtiler. Toplanan insanların artmasıyla birlikte durumun aleyhine geliştiğini gören Ubeydullah, yanında bulunan şehir ileri gelenlerine dışarı çıkarak kendi yakınlarını topluluktan ayırmalarını, itaat edecek olanlara mükâfat vaat etmelerini, isyan edecek olanları da korkutmalarını istedi. Kabile reislerinin dışarıya çıkıp yakınlarına hitaben konuşma yapmaları üzerine valilik sarayının etrafındaki kalabalık hızla dağılmaya başladı. O kadar ki Müslim b. Akîl’in yanında sadece 30 kişilik bir grup kaldı. Onların da kısa süre sonra yanından ayrılmaları üzerine Müslim ne yapacağını bilemeden şehrin sokaklarına daldı. Nihayet Kinde kabilesine mensup Tav’a isimli yaşlı bir kadının evine sığındı. Diğer taraftan vali, yatsı namazından sonra halka hitaben bir konuşma yaparak Müslim’i himaye edeni şiddetli bir şekilde cezalandıracağını, onu kendisine getiren veya yerini bildirenlere ise ödül vereceğini ilan etti. Aynı anda valinin muhafızları tarafından şehrin bütün çıkış kapıları tutularak evlerde arama yapılmaya başlandı.[8] Ertesi günün sabahında Müslim’in sığındığı evin sahibi yaşlı kadının oğlu onun kendi evlerinde saklandığını valiye haber verdi. Bunun üzerine Müslim yakalanıp valinin huzuruna getirildi. Daha sonra da sarayın damına çıkarılarak burada öldürüldü. Onun ardından daha önce tutuklanmış olan Hânî b. Urve de valinin emriyle katledildi. (H.9 Zilhicce 60/M.10 Eylül 680).[9]

Hz. Hüseyin, Müslim’in kendisini Kûfe’ye davet eden mektubu alınca harekete geçmeye karar verdi. Onun gitme hazırlıklarından haberdar olan Abdullah b. Abbâs Iraklılara güvenmemesi gerektiğini, onu çağıran insanların kendisini her an terk etme ihtimalinin yüksek olduğunu söyledi. Buna karşılık Abdullah b. Zübeyr “şayet benim senin gibi taraftarlarım olsaydı oraya gitmekte hiç tereddüt göstermezdim” diyerek Hz. Hüseyin’i Irak’a gitme konusunda teşvik etti.[10] Abdullah b. Abbâs ertesi günü yeniden gelerek Irak’a gitmekten vazgeçmesini, mutlaka bir hareket başlatmak istiyorsa Yemen’i tercih etmesinin daha uygun olacağını, zira oradakilerin kendisini daha gönülden destekleyeceklerini ifade ettiyse de, Hz. Hüseyin’in kararını değiştiremedi.[11]

Hz. Hüseyin yolculuk hazırlıklarını tamamladıktan sonra Hicretin 60. yılı Zilhicce ayının sekizinci günü (9 Eylül 680) ailesiyle birlikte Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktı. Hareketi esnasından karşılaştığı herkes ona Kûfelilere güvenmeyip geri dönmesi tavsiyesinde bulundu. Bunlar arasında meşhur şair Ferazdak “Kûfelilerin kalbi seninle, kılıçları ise Ümeyyeoğulları’yla birliktedir” diyerek Hz. Hüseyin’e Irak’a gitmemesi gerektiğini bildirdi. Ancak onun ikazı da etkili olamadı.[12] Bu esnada kafileye Mekke’den Abdullah b. Cafer’in gönderdiği mektup ulaştı. Abdullah b. Cafer, Hz. Hüseyin’e geri dönmesi için adeta yalvarıyor, bu hareketin bütün aileyi yok olmaya götürebileceği uyarısında bulunuyordu. Mekke valisi Amr b. Sa‘îd’den kendisi için eman aldığını bildirdi. Ancak onun bu çabası da Hz. Hüseyin’in Irak’a gitme kararını değiştiremedi.[13]

Hz. Hüseyin, Kûfe halkının güvenilmezliğinden ötürü kendisine geri dönmeyi tavsiye eden muhataplarına durumu bildiğini fakat aziz ve celil olan Allah'ın emrine kimsenin karşı gelemeyeceğini söyleyerek mukabele etmiştir.

Diğer taraftan Müslim b. Akîl’i etkisiz hale getiren Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd, Hz. Hüseyin’in Mekke’den hareket ettiği haberini alınca, onun geçeceği yolları gözetim altında tutması için Husayn b. Numeyr komutasındaki askerî birliği harekete geçirdi. [14] Bu sırada Hz. Hüseyin de yoluna devam ediyordu. Sâlebiyye denilen yere geldiğinde Müslim b. Akîl’in Ubeydullah b. Ziyâd tarafından öldürüldüğü haberi ulaştı. Bu gelişme üzerine Hz. Hüseyin’in ile birlikte hareket edenlerden bazıları Kûfe’de artık yardımcıları kalmadığı için bu noktadan daha ileri gitmenin fayda sağlamayacağını, üstelik bunun hayatlarını tehlikeye atmak anlamına geleceğini söylediler. Ancak bu defa da Müslim’in çocukları babalarının intikamını almadan geri dönmeyeceklerini ilan ettiler. Hz. Hüseyin bu gelişme üzerine yola devam kararı aldı.[15]

Yürüyüş esnasında Hz. Hüseyin’in Kûfe’de bulunan Müslim’e haberci olarak göndermiş olduğu sütkardeşi Abdullah b. Buktur’un da Husayn b. Numeyr’in devriyeleri tarafından yakalanıp Kûfe’ye götürüldüğü ve burada Ubeydullah tarafından işkence edilerek öldürüldüğü haberi geldi. Hz. Hüseyin bu son gelişme karşısında Kûfe’deki taraftarlarından tamamen ümidini kestiğini, bu noktadan sonra geri dönmek isteyenleri kınamayacağını bildirdi. Bunun üzerine kendisine destek olmak için kafileye sonradan katılanlardan bir kısmı ayrılmaya başladılar. Sonuçta Hz. Hüseyin’in yanında sadece Mekke’den birlikte yola çıktığı akrabası kaldı.[16] Bu esnada Irak’tan gelen Abdullah b. Mutî, Hz. Hüseyin’e “Allah adına senden geri dönmeni istiyoruz. Allah’a yemin ederim ki, sen sadece keskin kılıçlar üzerine gidiyorsun. Sana bu haberleri gönderen kimseler şayet seni savaşmak durumunda bırakmamış olsalardı, senin için her şeyi hazırlamış bulunsalardı ve bundan sonra sen onların yanına gelseydin, işte bu isabetli olurdu. Fakat şu sözünü ettiğimiz durumda senin böyle bir iş yapmanı uygun görmüyorum” diyerek dönmesi uyarısında bulundu. Ancak Hz. Hüseyin muhatabına şu cevabı verdi: “Senin sözünü ettiğin bu durumu biliyorum. Fakat aziz ve celil olan Allah’ın emrine hiçbir kimse karşı gelemez”.[17]

Kûfe’ye doğru yoluna devam eden Hz. Hüseyin, Zû Husum denilen yerde Kâdisiye’de konaklamış bulunan Husayn b. Numeyr’in gönderdiği Hürr b. Yezid komutasındaki askerî birlikle karşılaştı. Onların görevi Mekke’den gelen kafileyi sürekli olarak gözetim altında bulundurmak ve Kûfe’ye ulaştırmaktı. Hz. Hüseyin muhataplarına kesinlikle Ubeydullah’ın yanına gitmeyeceğini bildirdi. Hürr b. Yezid ise “Ben seninle savaşmak emrini almadım, sadece seni Kûfe’ye götürünceye kadar senden ayrılmamakla emrolundum. Kabul etmeyecek olursan seni Kûfe’ye götürmeyeceğim. Ancak sen de Medine’ye ulaştırmayacak bir yola koyul. Bu konuda ben İbn Ziyâd’a yazarım, sen de Yezid veya İbn Ziyâd’a yaz. Belki Allah bana seninle ilgili herhangi bir şeye katılmaktan esenliğe kavuşturacak bir yol açar”. Bunun üzerine Hz. Hüseyin Kûfe yolu ile Medine yolu arasında farklı bir güzergâha doğru harekete geçti. Iraklı askerler de kendisini takip ediyorlardı. Kısa süre sonra Ubeydullah b. Ziyâd’ın mektubu geldi. Kûfe valisi, Hürr b. Yezid’e Hz. Hüseyin’in sarp ve müstahkem yerlere sığınmasına engel olmasını, onu susuz ve insanların uğramadıkları bir yerde konaklamaya zorlamasını emretti. Bunun üzerine Hz. Hüseyin yanındakilerle birlikte Ninova bölgesinde yer alan ve günümüzde Bağdat’ın 100 km. güneydoğusunda bulunan Kerbelâ[18] denilen yere indirildi. (2 Muharrem 61/2 Ekim 680).[19] Bu arada Kûfe’den gelen bir topluluk, Hz. Hüseyin’in haberci olarak göndermiş olduğu Kays b. Müshir es-Saydâvî’nin Ubeydullah b. Ziyâd tarafından yakalanıp kalenin üzerinden atılmak suretiyle öldürüldüğünü bildirdiler. Artık Hz. Hüseyin için Kûfe’de en küçük bir ümit ışığı kalmamış oldu. [20]

Hz. Hüseyin kafilesinin Kerbelâ’da konaklamasının dördüncü gününde Ömer b. Sa‘d b. Ebû Vakkâs, emrindeki orduyla bölgeye ulaştı. Sa‘d, kısa süre önce vali Ubeydullah tarafından Rey[21] valiliğine tayin edilmişti. Ancak Hz. Hüseyin’in harekete geçtiği haberi alınınca vali, bu hadiseyle ilgilenme görevini Sa‘d’a havale ederek, kendisine şayet bundan kaçınırsa Rey valiliğini unutmasını söyledi. Sa‘d, her ne kadar ısrarla bu vazifeden affını istediyse de muvaffak olamadı. Yakınlarının Hz. Hüseyin’in kanına bulaşmaması uyarılarına rağmen Rey valiliğinden vazgeçemediği için gönülsüz bir şekilde Hz. Hüseyin üzerine gönderilen ordunun komutasını üstlendi.[22]

Ömer b. Sa‘d, Kerbelâ’ya ulaşmasının ardından Hz. Hüseyin’e niçin Kûfe’ye gelmeye karar verdiğini sordu. Hz. Hüseyin de kendisini bizzat Kûfelilerin davet ettiğini, fakat yeni şartlar sebebiyle derhal geri dönebileceğini ifade etti. İkisi arasındaki karşılıklı görüşmeler gerek açık, gerekse gizli bir şekilde devam etti. Sonuçta herhangi bir çarpışmaya meydan vermeden meselenin halledilmesini isteyen Ömer, hem Hz. Hüseyin’in tekliflerini ihtiva eden, hem de kendisinin nasıl bir yol takip etmesi gerektiğini soran bir mektubu Ubeydullah’a gönderdi. Kısa süre sonra gelen cevapta vali, ondan Hz. Hüseyin’e halifeye biati teklif etmesini, ayrıca onun su ile bağlantısının da tamamen kesilmesini istedi. Bu hadise Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden üç gün önce gerçekleşti.[23] Yeni şartlarda Hz. Hüseyin’in yanındakiler ancak çok zor şartlarda su alabildiler. Bu esnada Hz. Hüseyin, Kûfe ordusu komutanına ya geri dönmesine, ya sınır şehirlerine gidip cihad etmesine ya da Yezid’in yanına giderek meseleyi bizzat görüşmesine izin verilmesini istedi. Bu talep de derhal Ubeydullah b. Ziyâd’a ulaştırıldı. Vali kendisine yapılan tekliflerin hiç birini kabul etmedi. Üstelik yanında bulunan Şemir b. Zilcevşen’e talimat vererek Ömer b. Sa‘d’a gitmesini, Hz. Hüseyin’i teslim olmaya çağırmasını, aksi takdirde onunla savaşmasını emretti, şayet bu emirlerini yerine getirirse kendisinin de Ömer b. Sa‘d’a itaat etmesini, kabul etmezse onun başını vurarak askerlerin komutasını üstlenip Hz. Hüseyin’e saldırmasını istedi. Vali, ayrıca Şemir ile birlikte doğrudan Ömer b. Sa‘d’a şu şekilde yazılmış bir mektup gönderdi: “Ben seni Hüseyin’e onunla savaşmaktan geri kalman, onu ilerletmen, ona uzun süre tanıman, ya da bana karşı ona şefaat etmen için göndermedim. Şimdi iyi dinle. Şayet Hüseyin ve beraberindekiler benim vereceğim karara razı olup teslim olurlarsa, onları bana gönder, kabul etmeyecek olurlarsa onları öldürünceye kadar savaş. Bizim emirlerimizi uygulayacak olursan, dinleyip itaat edenler nasıl mükâfatlandırılırsa, biz de seni aynı şekilde mükâfatlandırırız. Kabul etmeyecek olursan da askerlerimizin başından ayrıl ve komutayı Şemir’e bırak”. Ömer b. Sa‘d, Kûfe’den gelen bu emir sebebiyle rahatsız oldu, ancak görevini Şemir’e devretmeyerek Hz. Hüseyin’e karşı düzenlenecek saldırıyı bizzat idare etmeye karar verdi.[24]

9 Muharrem gecesi yanındakileri toplayan Hz. Hüseyin, Kûfelilerin asıl hedefinin kendisi olduğunu, dolayısıyla isteyenin burayı terk ederek canını kurtarabileceğini, gidenlerin de hiçbir zaman kınanmayacağını söyledi. Ancak yanında yer alanların tamamı sonuna kadar kendisiyle birlikte olacaklarını bildirdiler.

Ubeydullah b. Ziyâd’dan gelen son talimatla birlikte artık savaş kaçınılmaz hale geldi. Saldırı vaktinin yaklaştığını fark eden Hz. Hüseyin Muharrem’in 9’u Perşembe günü (9 Ekim 680), Ömer b. Sa‘d’a haber göndererek ertesi sabaha kadar saldırıyı ertelemelerini, gece boyu ibadet edip mağfiret dileyeceklerini bildirdi. Komutan bu teklifi kabul etti. Gece yarısı yanındakileri toplayan Hz. Hüseyin, Kûfelilerin asıl hedefinin kendisi olduğunu, dolayısıyla isteyenin burayı terk ederek canını kurtarabileceğini, gidenlerin de hiçbir zaman kınanmayacağını söyledi. Ancak yanında yer alanların tamamı sonuna kadar kendisiyle birlikte olacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin savunma amacıyla çadırların birbirlerine yaklaştırılmasını, kadın ve çocukların da ortada toplanmasını istedi.[25]

Ertesi gün (10 Muharrem Cuma 61/10 Ekim 680) her iki taraf sabah namazını kaldıktan sonra savaş vaziyeti aldı. Hz. Hüseyin saldırı emri bekleyen Kûfelilere tekrar uzun bir konuşma yaptı. Kendisinin bizzat Kûfe ordusunda bulunan kişilerin davet mektupları sebebiyle burada olduğunu söyledikten sonra Mekke’ye mektup gönderenlerin isimlerini saydı. Ancak oradakiler biz böyle bir şey yapmadık diyerek Hz. Hüseyin’e yaptıkları davet çağrılarını inkar ettiler.[26] Bu esnada ilginç bir olay gerçekleşti: Mekke-Kûfe yolunda Hz. Hüseyin’i karşılayan ve onun geri dönmesine engel olan ilk Irak birliğinin komutanı Hürr b. Yezid, Ömer b. Sa‘d’ın ordusundan ayrılarak Hz. Hüseyin’in saflarına katıldı. Daha önceki davranışlarından dolayı kendisinden özür diledi ve onun yanında savaşacağını bildirdi. Ardından da arkadaşlarını Hz. Hüseyin’e karşı savaşmamaları konusunda uyarmaya çalıştı. Ancak konuşmaları herhangi bir netice vermedi.[27]

Hürr’ün Hz. Hüseyin tarafına geçmesinin ardından Kûfe birliğinin komutanı Ömer b. Sa‘d’ın Hz. Hüseyin tarafına atmış olduğu okla savaş başladı. Hz. Hüseyin’in yanında bulunanlar onu korumak amacıyla etrafını sarmış vaziyette savaşıyorlardı. Bu hususta en fazla gayret gösterenlerden birisi de Kûfeli Hürr b. Yezid idi. Ancak az sayıdaki Hz. Hüseyin taraftarlarının dört bir yandan yapılan yoğun hücumlara mukavemet göstermeleri mümkün değildi. Diğer taraftan komutan Ömer b. Sa‘d, Husayn b. Numeyr’e doğrudan Hz. Hüseyin’i hedef alan bir saldırı gerçekleştirmesini emretti. Bu saldırı neticesinde Hz. Hüseyin’i korumaya çalışanlar sırasıyla öldürüldüler. Nihayet geride sadece Hz. Hüseyin kaldı. Ancak Kûfeli askerlerden yanına gelen herkes geri dönüyor hiç kimse onu öldürmeye cesaret edemiyordu. Nihayet Şemir’in teşviki ve kesin emriyle askerler hep birlikte saldırdılar. İlk önce Mâlik b. Nusayr isimli Kûfeli onun başına vurarak yaraladı. Aynı anda Kûfeli komutanlardan Husayn b. Numeyr’in attığı ok Hz. Hüseyin’in boğazına saplandı. Bunun hemen ardından Şemir yanındaki on kişiyle yaralı vaziyette bulunan Hz.Hüseyin’in üzerine yürüyerek öldürücü darbeler vurdu. Bu son saldırı neticesinde Hz. Hüseyin şehit edildi. Kûfeliler onu öldürdükten sonra eşyalarını yağmaladılar. Çadırlarda bulunan mallar gasp edildi. Askerler bu esnada çadırlardan birinde Hz. Hüseyin’in hasta vaziyette yatan oğlu Zeynelâbidin adıyla tanınan Ali’yi buldular. Şemir onu da öldürmek istediyse de yanındakiler çocuk yaşta, üstelik hasta olan bir kişinin öldürülemeyeceğini söyleyerek onun cinayetine engel oldular. Sonuçta Hz. Hüseyin de dâhil olmak üzere Kerbelâ hadisesinde 72 kişi Kûfeliler tarafından öldürüldü. Kaynaklarda çarpışmalar esnasında Kûfelilerin de 88 kayıp verdikleri rivayet edilir.[28]

İslâm tarihi kaynaklarında Yezid b. Muaviye’nin Hz. Hüseyin ve taraftarlarının başına gelenlere çok üzüldüğü, hadisenin bu noktaya gelmesinde Ubeydullah b. Ziyâd’ı sorumlu tuttuğu ve ona lanet okuduğu rivayetleri mevcuttur. Ancak Yezid’in bu hususta Ubeydullah’a karşı herhangi bir yaptırım uygulamamış olması, onun gelişmeleri gerçek anlamda onaylamadığı görüşüne şüphe düşürür mahiyettedir.

Hz. Hüseyin ve onunla birlikte öldürülenlerin kesik başları çarpışmaların hemen ardından vali Ubeydullah b. Ziyâd’a götürüldü. Ömer b. Sa‘d da iki gün sonra Hz. Hüseyin’den kalan kadın ve çocukları Kûfe’ye sevketti. Geride bırakılan şehit cesetleri bölgede yaşayan Benî Esed kabilesi mensupları tarafından Hâir denilen yere defnedildi.[29] Hz. Hüseyin’in ve arkadaşlarının başlarıyla kadın ve çocuklar Kûfe’den başkent Şam’a götürüldü. İslâm tarihi kaynaklarında Yezid b. Muaviye’nin Hz. Hüseyin ve taraftarlarının başına gelenlere çok üzüldüğü, hadisenin bu noktaya gelmesinde Ubeydullah b. Ziyâd’ı sorumlu tuttuğu ve ona lanet okuduğu rivayetleri mevcuttur. Ancak Yezid’in bu hususta Ubeydullah’a karşı herhangi bir yaptırım uygulamamış olması, onun gelişmeleri gerçek anlamda onaylamadığı görüşüne şüphe düşürür mahiyettedir. Anlaşılan odur ki, Yezid, hadiseden dolayı üzüntüsünü göstermekle birlikte, bu üzüntüsünün gereğini yerine getirmemiş, sorumlular hakkında herhangi bir tahkikat yapmamıştır. Üstelik Ubeydullah, onun zamanında Kûfe’de olağanüstü yetkilerle görev yapmaya devam etmiştir. Bundan dolayı, üzülmek bir yana, istemediği yöntemlerle de olsa en büyük siyasî rakibinden kurtulmuş olması sebebiyle Yezid’in sonuçtan memnuniyet duyduğunu söylemek bile mümkündür. Bununla birlikte Yezid, yanında bulundukları süre zarfında Hz. Hüseyin’in geride bıraktığı ailesine özel misafiri muamelesi yapmış, bir süre sonra her türlü ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle yanlarına muhafız birlikleri görevlendirerek onların salimen Medine’ye ulaşmalarını sağlamıştır.[30]

İslâm tarihçileri Kerbelâ hadisesini teferruatıyla aktardıktan sonra, bu olaya doğrudan veya dolaylı müdahil olanların sorumlulukları üzerine bir takım değerlendirmeler yapmışlardır. Bunun sonucunda hadisede birinci derecede sorumlu olanlar halîfelik makamında bulunan ve hadisenin siyasî mesuliyetini yüklenen Yezid, onun Kûfe’deki valisi Ubeydullah b. Ziyâd ve emrindeki komutanlar, Hz. Hüseyin’i şehirlerine davet edip sonra da yalnız bırakan, üstelik Kerbelâ’da bizzat kendi elleriyle katleden Kûfelilerdir. Zira Hz. Hüseyin’in katilleri arasında Ümeyyeli veya Şamlı hiç kimse yoktur. Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd, Kerbelâ’da meydana gelen katliamın görünen sorumlusu olmakla birlikte, hadisenin siyasî ve gerçek sorumlusunun devlet başkanlığı makamında bulunan Yezid’in olduğu açıktır. Hz. Hüseyin başta olmak üzere yakınlarının şehit edilmesi, ayrıca daha sonra gerçekleşecek olan Medine istilâsı ve Mekke’nin muhasarasıyla birlikte Kâbe’nin mancınıklarla tahrip edilmesi hadiselerinin baş sorumlusu olması sebebiyle Yezid b. Muaviye, İslâm tarihi boyunca Müslümanların hafızasında belki de en çok nefret edilen şahıs olmuştur. O kadar ki, onun ismi insanlar arasında hakaret sıfatı olarak kullanılmıştır ki, bu anlayış günümüzde de devam etmektedir.

Kerbelâ’nın asıl sorumlularının Yezid, valisi Ubeydullah ve onu önce davet edip ardında da bizzat katleden Kûfelilerin olduğu hususunda tarihçiler arasında genel bir ittifak vardır. Ancak bununla birlikte bazı tarihçiler, hadisenin bu şekilde neticelenmesinde Hz. Hüseyin’in de ihmal ve sorumluluğunun bulunduğuna dikkat çekerler. Onlara göre pek çok sahâbe önderi ona Mekke’yi terk edip Kûfe’ye gitmemesi, mutlaka harekete geçmesi gerekiyorsa bunun yerine Yemen’i tercih etmesi konusunda uyarıda bulunmalarına rağmen Hz. Hüseyin, tek başına karar vererek ikazları dikkate almamış, istişare prensibine aykırı davranmıştır. Üstelik düşmanla muharebeye giderken de ihtiyatlı davranıp yanında kendisini koruyacak kadar asker bulundurmamış, sonu belli olmayan bu harekete girişerek aile fertlerinin de canlarını tehlikeye atmıştır. Kûfelilerin güvenilmez insanlar olduğunu babası ve ağabeyinin tecrübelerinden açıkça bilmesi, ayrıca temsilcisi olarak gönderdiği Müslim b. Akîl’in öldürüldüğünü haber almasına rağmen geri dönmemiş ve Kûfe’ye hareketini sürdürmüştür. Onun bu davranışı Ehl-i Beyt’in büyük bir kısmının yok olmasına sebep olmuştur.[31]

Şiiliğin temel şahsiyeti ve hareket noktası resmiyette Hz. Ali olmakla birlikte, Kerbela olayı sebebiyle Hz. Hüseyin’in adı daha öne çıkmıştır.

Kerbelâ hadisesi, yakın ve uzak neticeleri açısında İslâm tarihinin önemli ve karmaşık olayları arasında kabul edilir. Kerbelâ sebebiyle gerek devlet başkanı Yezid, gerekse Emevî hanedanına karşı toplumda büyük infiale sebep olmuştur. Nitekim Hz. Hüseyin’in öldürülmesine tepki olarak çeşitli şahıs ve gruplar tarafından, farklı gayeler güdülerek pek çok isyan gerçekleştirilmiştir. Sonuçta bu olay, Emevîlerin Müslüman kamuoyunun desteğini önemli ölçüde kaybetmesine sebep olmuş ve hanedanın yıkılışına kadar yönetim aleyhtarı faaliyetlerin en önemli propaganda malzemesi haline gelmiştir. Hadiseyi gayeleri uğruna en iyi kullananlar ise Horasan’da başlattıkları isyan sonucunda iktidarı Emevîlerin elinden alan Abbâsîler’dir. Bundan dolayı İslâm tarihçileri Emevî devletinin yıkılış sebepleri arasında Hz. Hüseyin’in öldürülmesini öncelikli olarak zikrederler.

Kerbelâ hadisesi sadece siyasî neticeler doğurmamış, politik nitelikli başlayan Şia hareketi ideolojisini belirleyen en önemli âmil olarak kabul edilmiştir. Şiilik bundan sonra sadece Ali taraftarı olma boyutunu aşmış, ona bağlı olanları, Müslümanları yönetmeyi Hz. Ali evladının devredilmez hakkı olduğu inancını bir dini hüküm olarak kabul eden bir grup haline getirmiştir. Şiiler, Emevîlerin veraset yoluyla iktidarın devri anlayışına tepki olarak, hilâfetin sadece Hz. Ali soyundan gelenlerin hakkı olduğu tezini savunmaya, hatta bunu bir akîde olarak benimsemeye başlamışlardır. Nitekim daha sonraki süreçte Ehl-i Beyt adına atılan bütün siyasî adımların ve fikrî temellendirmelerin referans noktası Kerbelâ hadisesi olmuştur. Hulasa Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi Şia mezhebinin siyasî hayat kaynağı, adeta doğum tarihi olarak telakki edilmiştir. Nitekim Şiiliğin temel şahsiyeti ve hareket noktası resmiyette Hz. Ali olmakla birlikte, bu olay sebebiyle Hz. Hüseyin’in adı daha öne çıkmıştır. Şiiler tarafından Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih büyük ihtifallerle hatırlanır ve görkemli törenler yapılırken, Hz. Ali’nin şehit edilmesi hadisesi ve yıldönümü aynı ilgiyi hiçbir zaman görmemiştir. Gerçekten Günümüzde de İmâmiyye’nin gönül ve duygu dünyasını Hz. Hüseyin sevgisi yönlendirmektedir. Onun trajik sonu İslâm edebiyatında başlı başına bir tür oluşturmuş ve özellikle taziye törenlerinde okutulmak üzere “maktel”, “Maktel-i Hüseyin” adı verilen mersiyeler kaleme alınmıştır.[32]