http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Sohbet-i Cânan hesabına yeni bir döneme girdiğimiz düşüncesi ve bizim için rahmet vesilesi sohbetlerinizin hep devam etmesi recasıyla, ilk sorumuzu “mü’minin miracı” ile alâkalı olarak hazırladık. Bir makalede, namazı, “kurbet ve vuslat yolcusunun ötelere en yakın karargâhı, en son otağı, gaye ile hemhudut en büyük vesilelerden biri” olarak tarif ediyorsunuz. Namazın gaye ile hemhudut olması ne demektir, lütfeder misiniz? (05.55)
Namaz, bütün ibâdetlerin pîri ve dinin direğidir. Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. Namaz, keyfiyetteki temel disiplinler açısından aynen, şekil ve kemmiyetteki bazı hususlarda da bir kısım farklılıklarla her peygambere ve ümmetine farz kılınmış olan umumî bir ibadettir. (06.35)
İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Kant da, Saf Aklın Kritiği’nde, Allah’ın nazarî akılla değil, amelî akılla bilineceğini söyler. Evet, başta namaz olmak üzere güzel davranışlar, salih ameller ve ibadetler, bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek onu, mücerret bilgiyle ulaşılamayan noktalara ulaştırır. Mücerret bilgi ve malûmat, insanı hiçbir zaman, amelin, yaşamanın, tecrübe etmenin ve ibadetin yükselttiği seviyeye yükseltemez. (09.38)
Varlık arasında gaye ölçüsünde bir vesile Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. O Muallim-i Ekmel ve Ekber’dir ki, varlığın çehresine çaldığı ışıkla kâinatı, okunan bir kitap; hayatı da, cennete doğru uzanan bir köprü haline getirmiştir. Böylece bizleri karanlıklar içinde ümitsiz dolaşmaktan kurtararak, Allah’a imanla itminana ulaştırmış ve rıza yoluna hidâyete vesile olmuştur. Fakat o, öyle büyük bir vesiledir ki, biz, o vesileyi çok defa gâyenin yanında zikreder ve O’nun, bizim için “gâye ölçüsünde bir vesile” olduğunu ikrarda bulunuruz. Zaten bizzat Cenâb-ı Hak da tevhid ifadesi olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün rasulullah” ifadesinde O’nun adını kendi adıyla yan yana zikredip ve bunu imanın esası sayarak böyle demeyenin kurtulamayacağını beyan buyurmuyor mu? İşte, ibadetler arasında da namaz iman ile hemhudut “gâye ölçüsünde bir vesile”dir. (11:40)
Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) hakikat-i Ka’be ile tev’em (ikiz) yaratıldığı gibi, namaz da iman ile ikiz olarak vaz’ edilmiştir. (13:00)
Soru: 2) Namazın unvanlarından birinin de “ribât” olduğu ifade ediliyor? Bu manada ribât nedir; namazın ribât oluşunu nasıl anlamalıyız? (14:00)
“Ribât”, maddî-mânevî bereketin akıp akıp gelmesine denildiği gibi, her türlü belâ ve musibetin geleceği noktalara karşı uyanık olma ve dikkat kesilmeye.. ve kendini bir işe, bir şeye bağlama ve adamaya da denir. Zaten, tehlike noktalarını beklemek üzere kendini o işe adamış askere de “Murâbıt” denilmektedir. (14:09)
Âl-i İmran sûresinin 200. ayet-i kerimesinde olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’de de ribât nazara verilmektedir. Mezkur ayette bu husus, “râbitû” kelimesiyle ifade edilmektedir. “Ribât” tabiri, bir yönüyle, irtibat manasına gelmekte ve yine mü’minleri bir hey’et teşkil etmeye, kollektif şuuru işletmeye ve yakın alâka ile birbirine destek olmaya çağırmaktadır. Ayrıca, dinin ve milletin başına gelmesi muhtemel tehlikelere karşı hudut boylarında nöbet beklemenin ve hasım güçlerin toplum yapısında açtığı gedikleri tıkamak için gayret göstermenin adıdır ribât. (14:38)
Diğer taraftan, bir hadis-i şerifte anlatıldığı üzere, kendini tamamen namaza veren, gönlünü camiye rabteden; sabah namazını kıldıktan sonra “Elhamdulillah bu vazifemi de eda ettim!” deyip hem onun sevincini yaşayan hem de “Öğle vakti gelse de Ruh-u Revân-ı Muhammedî minarelerden bir kere daha yükselse, ben de yine mescide koşup manevî duygularla dolsam!..” düşüncesiyle evinin yolunu tutan, kalbi mescide bağlı insanın bu tavır ve davranışıdır ribât. (15:09)
Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Ashab-ı kirama “Allah’ın, hatalarınızı silip temizlemeye ve sizi derece derece yükseltmeye vesile kıldığı şeyleri söyleyeyim mi?” dedikten sonra şunları saymıştır: (Şartların alabildiğine ağırlaştığı ve) abdestin zorlaştığı durumlarda, zahmetine rağmen eksiksiz abdest almak, mescidle (ev arasında gelip) gidip çok yol yürümek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemeye koyulmak.. Peygamber Efendimiz, bunları saydıktan sonra da şu ilavede bulunmuştur: “Bakın size diyorum; şu şanı yüce iş var ya, işte (ribat) sınır boylarında nöbet tutma seviyesinde kendini Hakk’la irtibatlandırma budur.” (Müslim, Taharet 41) (15:45)
Soru: 3) Mevzu ile alâkalı makalelerde “namazdan beslenen insanların ona hiç doymayacakları” vurgulanıyor. “Namazdan beslenmek” nasıl mümkün olur? (16:40)
Namaza alışmış ve onunla beslenen insanlar, ona hiçbir zaman doymazlar. Doymak şöyle dursun, her namaz bitiminde “daha yok mu?” der, nafileden nafileye koşar; duhâ ile güneş gibi yükselir, evvâbinle gidip kurbet tokmağına dokunur, teheccüdle berzah karanlıklarına ışıklar gönderir ve ömrünü âdeta ibadet atkıları üzerinde bir dantela gibi örmeye çalışır ve kat’iyen içinde yaşadığı nurlardan, ruhunu saran mânâlardan ayrılmak istemez.. istemez ve hep ibadetin vaadettiği güzelliklere koşar. (16:50)
Kur’an-ı Kerim’in namazla ilgili irşâdatı ve âbidlerin rehberi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, mü’minlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. Hak dostları “Namazı ikâme et!” emrine kayıtsız, şartsız inkıyat etmiş ve hemen her gece yüzlerce rek’at namaz kılmışlardır. Öyle ki, namaza karşı gösterdikleri teveccüh adeta bir keramete dönüşmüş; bast-ı zamana mazhar olmuş ve bir gecede birkaç yüz rek’at namazı ikâme edebilmişlerdir. Onlar arasında iki rekatta Kur’an-ı Kerim’i hatmeden insanların bile var olduğu rivayet edilmektedir ki İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri bunlardan biridir. Bast-ı zamana mazhar olmadan bir gecede ve iki rek’atlık namazda Kur’anın hatmedilemeyeceği âşikardır. (17:15)
Namazı tam duyabilmek, ubudiyet hususundaki konsantrasyona bağlıdır: Abdest suyuyla beraber günahlarının da döküldüğüne inanan mü’min, abdestle kazandığı metafizik gerilimi ezân-ı Muhammedî’yi dinlerken de devam ettirir, hatta daha da artırır.. ezanı müteakiben bir de sünnet namaz kılarak derinlik içre derinliğe ulaşır. Böyle dikkatli ve hassas bir kul için, namazı bekletme hiç söz konusu değildir, her zaman namazı bekleme esastır. O, namazdan, hatta ezandan evvel abdestini alıp “Tam tekmil hazırım Allahım! Sen bana teveccüh buyurduğun an, nazarlarımın Sana müteveccih olduğunu göreceksin.” duygusuyla gerilmiş olarak “Haydi, şimdi huzuruma çıkabilirsin” komutunu bekler; bekler ve bir dizi hazırlıktan sonra iyice heyecana gelmiş vicdanıyla adeta “Seccadem neredesin!” der. Zaten, abdest öncesinden başlayıp ezan ve sünnet namaza kadar sürüp giden hazırlıklar silsilesinde insan böyle bir metafizik gerilimi yakalayamamışsa, o işte bir eksiklik var demektir. Fakat öyle olsa da, farzdan önce kâmet getiren müezzin ve haşyetle tekbir getiren imam, insanı ibadet düşüncesinden alıkoyup mâsivâullaha çeken her şeye son darbeyi indirir ve böylece konsantrasyonunu tamamlayan kul, en derin mülâhazalarla “Allahü Ekber” deyip namaza durur. (19:00)
Namazdan beslenebilmek için, bütün esaslarına uyarak, rükünlerini eksiksiz yerine getirerek, murâd-ı ilâhîde mahiyeti ne ise işte o şekilde ortaya koyarak namazı tastamam eda etmek gerekir. Cenâb-ı Hak, neye namaz demiş ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz vasıtasıyla namazı ne şekilde talim etmişse, yani, ilm-i ilâhîde şekillenen namaz ne ise, onu o şekilde yapıp ortaya koymak icap eder. Haddizatında, Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde ve hadis-i şeriflerde namaz kılmayı ifade sadedinde “ikâme” tabiri kullanılmıştır. İkâme, İşaretü’l-İ’caz’da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek; ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza manâlarını gözetmektir.” Yani, namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmek, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmaktır. (23:55)
Namazın, şartlarından ve rükünlerinden oluşan dış yapısının yanısıra bir de halis niyet, huşû ve hudûdan ibaret olan iç yapısı vardır. Namazı iç ve dış bütün parçalarıyla yerine getirmeye, bunu sürekli yapmaya ve hep aynı hâl üzere kullukta devamlı olmaya “ikâme” denmektedir. Evet, insanın, Cenâb-ı Hak ile münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat onları taşıyan da lâfızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lâfızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan mânâyı, mazmunu o kalıpların taşıması lâzım. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir mânâsı yok denilemez. Zâhirî ahkâm onlara bina edilir. Ne var ki, namaz vardır namazdan içeri, oruç vardır oruçtan içeri. Onun için buyurulur ki, “Mü’minler kurtuldu. O mü’minler ki, onlar her zaman namazlarında huşû içindedirler...” (Mü’minun, 23/1-2) (25:50)
Namazı en önemli tatmin unsuru sayanlar, dünyanın gâilelerinden bunaldıkları anlarda hemen ona koşanlar ve onu şartları, rükunları, iç-dış ta’dil-i erkânıyla ikâme edenler hem bu dünyada namazdan beslenmiş, gönül darlıklarını onunla gidermiş, başka arayışlardan kurtulmuş ve bir adı da “zikir” olan namazla huzura ermiş olurlar; hem de onu kabirde gökçek yüzlü bir arkadaş ve sıratta elden tutan bir yoldaş olarak yanlarında bulurlar. (30:14)
6 Ekim 2011 Perşembe
29 Eylül 2011 Perşembe
PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN NESEBİ HAKKINDA
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
O: "Muhammed bin Abdillah bin Abdilmuttalip bin Haşim bin Abdi Menaf bin Kusayy bin Kilab bin Mürre bin Ka'b bin Lüeyyi bin Galib bin Fihr bin Malik bin Nadr bin Kinane bin Huzeyme bin Müdrike bin İlyas bin Mudar bin Nizar bin Maddi bin Adnan" dır.
Yukarıdaki sıralama üzerinde ittifak vardır; ancak Adnan'dan Hz.Adem'e kadar olan soy sıralamasında ise epey bir ihtilaf vardır. (3)
Hz. Peygamber Efendimizin (S.A.V) annesi Amine bintu Vehb bin Abdimenaf bin Zühre bin Kilab bin Mürre bin Ka'b bin Lüeyyi'dir. (4)
(3) Bu neseb-i şerifin tamamı Buhari (Kitab-u Menakıb), Peygamber Efendimizin soyu bölümünde, Beyhaki'de (365/6), İbni Saad'da (55/1) ve benzeri gibi diğer kaynaklarda yer almakta olup buralarda yazılan açıklamaların dışında çeşitli ihtilaflar söz konusudur.
Allame Seyyid Ömer bin Alevi bin Ebi Bekr el-Kaf, Peygamber Efendimizin (S.A.V) nesebini telif yoluyla Hz.Adem'e kadar ulaştırmış ve bu zincirin halkalarına yer alanlardan her biri için açıklama yapmış, bu konuda en sıhhatli bilgilere yer vererek detaylandırmış ve bu kitabına "Peygamber Efendimizin (S.A.V) Ataları Hakkında Beyan ve Ebedi Övünç (Essarhül Mumerred ve'lfahrü'l müebbedi liabai Seyyidina Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem)" adını vermiştir. Bu kitap Beyrut'taki Dar'ül Havi (Havi Yayınevinin) yayınları arasında yer almaktadır.
(4) Bu durum Beyhaki tarafından "Delail"de (183/12), İbn-i Hişam (1156) ve diğer alimler tarafından zikredilmiştir.
O: "Muhammed bin Abdillah bin Abdilmuttalip bin Haşim bin Abdi Menaf bin Kusayy bin Kilab bin Mürre bin Ka'b bin Lüeyyi bin Galib bin Fihr bin Malik bin Nadr bin Kinane bin Huzeyme bin Müdrike bin İlyas bin Mudar bin Nizar bin Maddi bin Adnan" dır.
Yukarıdaki sıralama üzerinde ittifak vardır; ancak Adnan'dan Hz.Adem'e kadar olan soy sıralamasında ise epey bir ihtilaf vardır. (3)
Hz. Peygamber Efendimizin (S.A.V) annesi Amine bintu Vehb bin Abdimenaf bin Zühre bin Kilab bin Mürre bin Ka'b bin Lüeyyi'dir. (4)
(3) Bu neseb-i şerifin tamamı Buhari (Kitab-u Menakıb), Peygamber Efendimizin soyu bölümünde, Beyhaki'de (365/6), İbni Saad'da (55/1) ve benzeri gibi diğer kaynaklarda yer almakta olup buralarda yazılan açıklamaların dışında çeşitli ihtilaflar söz konusudur.
Allame Seyyid Ömer bin Alevi bin Ebi Bekr el-Kaf, Peygamber Efendimizin (S.A.V) nesebini telif yoluyla Hz.Adem'e kadar ulaştırmış ve bu zincirin halkalarına yer alanlardan her biri için açıklama yapmış, bu konuda en sıhhatli bilgilere yer vererek detaylandırmış ve bu kitabına "Peygamber Efendimizin (S.A.V) Ataları Hakkında Beyan ve Ebedi Övünç (Essarhül Mumerred ve'lfahrü'l müebbedi liabai Seyyidina Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem)" adını vermiştir. Bu kitap Beyrut'taki Dar'ül Havi (Havi Yayınevinin) yayınları arasında yer almaktadır.
(4) Bu durum Beyhaki tarafından "Delail"de (183/12), İbn-i Hişam (1156) ve diğer alimler tarafından zikredilmiştir.
25 Ağustos 2011 Perşembe
TÜM İSLAM ALEMİNİN KADİR GECESİNİ KUTLAR .HUZUR .BEREKET .SAGLIK .DİLEKLERİMLE...Kadir Gecesi (26/27 Ağustos 2011)
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) En nurlu ve feyizli geceyi Kadir Gecesinde idrak ederiz. Kur'ân'da adı geçen tek ay Ramazan ayıdır; tek gece de Kadir Gecesidir. Bu bereketli saatlerin şeref ve kıymetini Kâinatın Rabbi Sevgili Habibine haber vermektedir. Bu gecenin faziletine o kadar değer verilmektedir ki, o vakitlerde tecelli edecek rahmetin ve ruhanî hâdiselerin anlatılması için müstakil bir sûre inmiştir. Bu sûre Kadr Süresidir.
Yine Cenâb-ı Hak bu gecenin kudsiyetini bildirmek için beş âyetli bir sûrede üç defa "Leyletü'1-Kadr" ifadesini açıkça zikretmektedir:
"Şüphesiz, o Kur'ân'ı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misin, Kadir Gecesi nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır."
Ulvî hâdiseler de sûrenin sonunda şöyle ifade buyurulur :
"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."
Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.
Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.
Bu gecedeki İlâhî ziyafete ve Kur'ânî sofraya başta Kur'ân-ı Mübini Resulullah Aleyhissalâtü Vesselama vahiy yoluyla getiren Cebrail olmak üzere melekler de inerek şenlendirirler. Kalb ve basîreti açık olan mü'minlere uhrevî âlemden manzaralar sergilenir. Meleklerin pey der pey inmesiyle yeryüzü manevî bir tazyike maruz kalır. Dünya adetâ onlara dar gelmeye başlar. Mü'minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar devam eden bu ulvi tecelli, ümmet-i Muhammed'in gönüllerine engin bir huzur ve saadet dalgası estirir.
Kadir Gecesinde böyle nurlu hâdiselerin yıldönümlerini idrak ederiz. Onun kadrini bilmekle de feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.
Hadislerde Kadir Gecesi
- Ubâde b. Sâmit (r.a) şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem, Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere Hâne-i Saâdetinden çıktı. Derken Müslümanlardan iki kişi kavga ettiler. Buyurdular ki: Ben, size Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere çıkmıştım. Filân ile filân kavga ettiler de ona dâir olan bilgi kaldırıldı. İhtimâl ki hakkınızda bu daha hayırlıdır. Artık siz, Kadir Gecesi'ni yirmiden sonraki yedinci veya dokuzuncu veya beşinci gecelerde arayınız
- İbn-i Abbâs (r.a)’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Ashâb'ım! Siz leyle-i Kadr'i Ramazan'ın aşr-ı ahîrinde arayınız!. Leyle-i Kadir, ya Ramazan’ dan dokuz gece kala, yâhut yedi gece kala, yâhut da beş gece kaladır
- Âişe (r.a)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ramazan'ın son on günü girince, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem ibâdet konusunda daha da ciddî bir sa'y ü içtihâd arz ederlerdi. Gecesini ihyâ eder, ehl ü âilesini de ibâdet için uyandırırdı.
- Ebû Hüreyre radiyallâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Her kim, imânından dolayı ve mükafatını yalnız Allâh'tan umarak Kadir Gecesi'ni ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.
Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?
"Bin ay" seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.
Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.(1)
Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı. (2)
Kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur.
Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.
Kadir Gecesinin Bu Kadar Faydalı Olmasını Nasıl Açıklarsınız?
Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur'an’ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat’i bir delildir. Evet nasılki bir padişah, saltanatında belki her senede, ya tahta geçme merasimi namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Halkını, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte indirmiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, Cenab-ı Hakkın hikmetinin muktezasıdır. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, adî ve hayvanî meşguliyetten insanları çekmek için oruca emredilecek.
Sure neden Kadir Gecesinde indi?
Peygamber (a.s.m.) her şeyden önce bir uyarıcıdır. Bu ikaz görevini doğrulukla yapması için emri önce kendi nefsinde uygulaması lazımdı. Nefsine uygulamanın en uygun vakti de gece vaktidir.
Neden "Kadir" Gecesi?
Kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler Kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda Kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen kader programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır. (3)
"Kadr" kelimesinde "tazyik" manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir.
Bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır" buyurularak buna işaret edilir. (4)
Kadir Gecesinin Ramazan'ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, Ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir. (5)
Bu rivayetlerin ışığında, İslâm âlimleri Kadir Gecesinin Ramazan'nın yirmi yedinci gecesi olarak kabul etmiş ve böylece Müslümanlar o geceyi Kadir Gecesi niyetiyle ihya edegelmişlerdir.
Bunun için mü'minler mümkün mertebe, vakit ve imkânları ölçüsünde Kadir Gecesini değerlendirmeye çalışırlar. Uyku ve istirahatla geçirmemeye gayret ederler. Çünkü bu gecede herbir Kur'ân harfine otuz bin sevap verilmektedir. Diğer ibadetlerin sevabı da o nisbette artış göstermektedir.
Kadir Gecesini değerlendirmek ve o vaktin feyiz ve bereketinden istifadeyi arttırmak için namaz kılınır, Kur'ân okunur, Kur'ân tefsirleri mütâlâa edilir. Zikredilir, salavat-ı şerife getirilir. Dualar edilir, Allah'a niyaz ve tazarruda bulunulur. Fakir ve kimsesizler doyurulur, bol bol sadaka verilir. Hâsılı her vesileyle vakit nurlandırılır. Kadir Gecesinin getireceği büyük kazanç hakkında rivayet edilen hadisler en güzel teşvik mahiyetini taşımaktadır.
"Kim inanarak, sevabını ancak Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesinde kıyam üzere olursa (uyanık kalıp ihya ederse) geçmiş günahları affedilir." (6)
Bu gecede nasıl dua edelim?
Bunu da Hazret-i Âişe (r.a.) vasıtasıyla yine Peygamberimizden, öğrenelim:
"Dedim ki, 'Yâ Resulallah, Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?’
Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam "Allahümme inneke afüvvün tuhibbü'l-afve fa'fu annî (Allah’ım, Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle) dersin' buyurdu"
Kaynaklar
1) Hak Dini Kur an Dili. 6:4592
2) Muvatta. İtikâf:6
3) Duhan Suresi, 3.
4) Hak Dîni Kur'ân Dili, 9:5970.
5) Müsned, 2:27.
6) Buhari, Siyam: 71, İbni Mâce, Dua
Yine Cenâb-ı Hak bu gecenin kudsiyetini bildirmek için beş âyetli bir sûrede üç defa "Leyletü'1-Kadr" ifadesini açıkça zikretmektedir:
"Şüphesiz, o Kur'ân'ı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misin, Kadir Gecesi nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır."
Ulvî hâdiseler de sûrenin sonunda şöyle ifade buyurulur :
"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."
Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.
Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.
Bu gecedeki İlâhî ziyafete ve Kur'ânî sofraya başta Kur'ân-ı Mübini Resulullah Aleyhissalâtü Vesselama vahiy yoluyla getiren Cebrail olmak üzere melekler de inerek şenlendirirler. Kalb ve basîreti açık olan mü'minlere uhrevî âlemden manzaralar sergilenir. Meleklerin pey der pey inmesiyle yeryüzü manevî bir tazyike maruz kalır. Dünya adetâ onlara dar gelmeye başlar. Mü'minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar devam eden bu ulvi tecelli, ümmet-i Muhammed'in gönüllerine engin bir huzur ve saadet dalgası estirir.
Kadir Gecesinde böyle nurlu hâdiselerin yıldönümlerini idrak ederiz. Onun kadrini bilmekle de feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.
Hadislerde Kadir Gecesi
- Ubâde b. Sâmit (r.a) şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem, Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere Hâne-i Saâdetinden çıktı. Derken Müslümanlardan iki kişi kavga ettiler. Buyurdular ki: Ben, size Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere çıkmıştım. Filân ile filân kavga ettiler de ona dâir olan bilgi kaldırıldı. İhtimâl ki hakkınızda bu daha hayırlıdır. Artık siz, Kadir Gecesi'ni yirmiden sonraki yedinci veya dokuzuncu veya beşinci gecelerde arayınız
- İbn-i Abbâs (r.a)’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Ashâb'ım! Siz leyle-i Kadr'i Ramazan'ın aşr-ı ahîrinde arayınız!. Leyle-i Kadir, ya Ramazan’ dan dokuz gece kala, yâhut yedi gece kala, yâhut da beş gece kaladır
- Âişe (r.a)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ramazan'ın son on günü girince, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem ibâdet konusunda daha da ciddî bir sa'y ü içtihâd arz ederlerdi. Gecesini ihyâ eder, ehl ü âilesini de ibâdet için uyandırırdı.
- Ebû Hüreyre radiyallâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Her kim, imânından dolayı ve mükafatını yalnız Allâh'tan umarak Kadir Gecesi'ni ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.
Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?
"Bin ay" seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.
Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.(1)
Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı. (2)
Kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur.
Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.
Kadir Gecesinin Bu Kadar Faydalı Olmasını Nasıl Açıklarsınız?
Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur'an’ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat’i bir delildir. Evet nasılki bir padişah, saltanatında belki her senede, ya tahta geçme merasimi namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Halkını, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte indirmiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, Cenab-ı Hakkın hikmetinin muktezasıdır. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, adî ve hayvanî meşguliyetten insanları çekmek için oruca emredilecek.
Sure neden Kadir Gecesinde indi?
Peygamber (a.s.m.) her şeyden önce bir uyarıcıdır. Bu ikaz görevini doğrulukla yapması için emri önce kendi nefsinde uygulaması lazımdı. Nefsine uygulamanın en uygun vakti de gece vaktidir.
Neden "Kadir" Gecesi?
Kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler Kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda Kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen kader programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır. (3)
"Kadr" kelimesinde "tazyik" manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir.
Bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır" buyurularak buna işaret edilir. (4)
Kadir Gecesinin Ramazan'ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, Ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir. (5)
Bu rivayetlerin ışığında, İslâm âlimleri Kadir Gecesinin Ramazan'nın yirmi yedinci gecesi olarak kabul etmiş ve böylece Müslümanlar o geceyi Kadir Gecesi niyetiyle ihya edegelmişlerdir.
Bunun için mü'minler mümkün mertebe, vakit ve imkânları ölçüsünde Kadir Gecesini değerlendirmeye çalışırlar. Uyku ve istirahatla geçirmemeye gayret ederler. Çünkü bu gecede herbir Kur'ân harfine otuz bin sevap verilmektedir. Diğer ibadetlerin sevabı da o nisbette artış göstermektedir.
Kadir Gecesini değerlendirmek ve o vaktin feyiz ve bereketinden istifadeyi arttırmak için namaz kılınır, Kur'ân okunur, Kur'ân tefsirleri mütâlâa edilir. Zikredilir, salavat-ı şerife getirilir. Dualar edilir, Allah'a niyaz ve tazarruda bulunulur. Fakir ve kimsesizler doyurulur, bol bol sadaka verilir. Hâsılı her vesileyle vakit nurlandırılır. Kadir Gecesinin getireceği büyük kazanç hakkında rivayet edilen hadisler en güzel teşvik mahiyetini taşımaktadır.
"Kim inanarak, sevabını ancak Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesinde kıyam üzere olursa (uyanık kalıp ihya ederse) geçmiş günahları affedilir." (6)
Bu gecede nasıl dua edelim?
Bunu da Hazret-i Âişe (r.a.) vasıtasıyla yine Peygamberimizden, öğrenelim:
"Dedim ki, 'Yâ Resulallah, Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?’
Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam "Allahümme inneke afüvvün tuhibbü'l-afve fa'fu annî (Allah’ım, Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle) dersin' buyurdu"
Kaynaklar
1) Hak Dini Kur an Dili. 6:4592
2) Muvatta. İtikâf:6
3) Duhan Suresi, 3.
4) Hak Dîni Kur'ân Dili, 9:5970.
5) Müsned, 2:27.
6) Buhari, Siyam: 71, İbni Mâce, Dua
23 Ağustos 2011 Salı
Yeter ki İstemesini Bil
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Ashabdan Enes bin malik (r.d ) anlatıyor:
Hz peygamber’in (s.a.v) ashabı içinde Ebu Ma’lek diye birisi vardı. Bu zat, Şam ile Medine arasında tüccarlık yapardı.
Kendisi Allah Tealaya tevekkül ederek bir kafileye katılmaz kendisi , yalnız gidip gelirdi. Bir defasında Şam’dan Medineye doğru gelirken önüne at üzerinde bir hırsız çıktı.
Dur dur! ” diye bağırdı. Tüccar durdu ve hırsıza,
“İşte malım , al senin olsun; beni bırak dedi. Hırsız,
“Ben malı istemiyorum, seni öldürmek istiyorum” dedi.
Tüccar,
Beni öldürüp eline ne geçecek? İşte malım , senin işine yarar, al da beni bırak!” dedi. Hırsız aynı sözleri tekrar etti, onu öldüreceğini söyledi. Tüccar,
“Öyleyse bana biraz müsade et de bir abdest alıp namaz kılayım, yüce Rabbime dua edeyim” dedi Hırsız,
“İstediğini yap ” dedi.
Ebu Ma’lek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti:
“Ya Vecud… Ya Vedut…
Ya Zel-Arşi’l-Mecid
Ya Mubdiü Ya Müid
Ya Fe’alün Lima yürid
Es-elüke bi nuri vechikellezi melee erkane arşik
Ve es-elüke bi kudretikelleti kaderte biha ala halkık,
Ve bi rahmetikelleti vesiat külle şey’in
La ilahe illa ente
Ya Müğis, eğisni.”
Manası:
“Ey yüce dost, ey yüce arşın sahibi!
Ey yoktan var eden, var ettiğini yok eden rabbim!
Ey her istediğini yapan Allahım!
Arşın her yanını dolduran Zatının nuru hürmetine,
Bütün mahlukata hükmettiğin kudretinin azametine,
Her şeyi kuşatan rahmetinin bereketine,
Senden istiyorum.
Senden başka ilah yoktur.
Ey çaresizlerin yardımına yetişen Allah’ım, bana yardım et”.
Bu duayı üç kez tekrarladı.
Duasını bitirir bitirmez boz renkli, yeşil elbiseli bir atlı belirdi. Elinde nurdan bir mızrak vardı.Hırsız kendisine yaklaşınca atlı ona hücüm edip mızrağı öyle bir vurdu ki, hırsız atından yuvarlandı. Sonra tüccara dönerek,
“kalk onu öldür” dedi. Tüccar,
” Sen kimsin? Ben bu zamana kadar hiç kimseyi öldürmedim. Onu öldürmek hoşuma gitmez” dedi.O zaman atlı gidip hırsızı öldürdü, sonra tüccarın yanına geldi ve ona şöyle dedi:
“Ben üçüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman göğün kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittik ve, “Yeni bir olay oluyor !” dedik. Sen ikinci kez dua yapınca göğün kapıları açıldı.Sonra üçüncü kez dua edince, Cebrail gelerek,
” Şu anda darda kalmış kula kim yardım eder? dedi. Ben yüce Allah’dan o hırsızı öldürme işini bana vermesini istedim, izin verildi ve sana yardıma geldim.
Ey Allah’ın kulu, Şunu Bil, “KİM BAŞINA GELEN HER TÜRLÜ SIKINTI VE MUSİBETTE SENİN YAPTIĞIN DUA” ile dua yaparsa, Allah Teala onun sıkıntısını giderir,kendisine yardım eder!”.
Bu tüccar sağ-sağlim Medine’ye döndü, Hz peygamber (s.a.v.) yanına geldi, başından geçenleri ve yaptığı dua’yı kendisine anlattı. Hz peygamber(s.a.v) ona,
“Allah Teala sana kendisiyle dua edinince kabul ettiği, bir şey istenirse verdiği güzel isimlerini öğretmiş” buyurdu…
Hz peygamber’in (s.a.v) ashabı içinde Ebu Ma’lek diye birisi vardı. Bu zat, Şam ile Medine arasında tüccarlık yapardı.
Kendisi Allah Tealaya tevekkül ederek bir kafileye katılmaz kendisi , yalnız gidip gelirdi. Bir defasında Şam’dan Medineye doğru gelirken önüne at üzerinde bir hırsız çıktı.
Dur dur! ” diye bağırdı. Tüccar durdu ve hırsıza,
“İşte malım , al senin olsun; beni bırak dedi. Hırsız,
“Ben malı istemiyorum, seni öldürmek istiyorum” dedi.
Tüccar,
Beni öldürüp eline ne geçecek? İşte malım , senin işine yarar, al da beni bırak!” dedi. Hırsız aynı sözleri tekrar etti, onu öldüreceğini söyledi. Tüccar,
“Öyleyse bana biraz müsade et de bir abdest alıp namaz kılayım, yüce Rabbime dua edeyim” dedi Hırsız,
“İstediğini yap ” dedi.
Ebu Ma’lek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti:
“Ya Vecud… Ya Vedut…
Ya Zel-Arşi’l-Mecid
Ya Mubdiü Ya Müid
Ya Fe’alün Lima yürid
Es-elüke bi nuri vechikellezi melee erkane arşik
Ve es-elüke bi kudretikelleti kaderte biha ala halkık,
Ve bi rahmetikelleti vesiat külle şey’in
La ilahe illa ente
Ya Müğis, eğisni.”
Manası:
“Ey yüce dost, ey yüce arşın sahibi!
Ey yoktan var eden, var ettiğini yok eden rabbim!
Ey her istediğini yapan Allahım!
Arşın her yanını dolduran Zatının nuru hürmetine,
Bütün mahlukata hükmettiğin kudretinin azametine,
Her şeyi kuşatan rahmetinin bereketine,
Senden istiyorum.
Senden başka ilah yoktur.
Ey çaresizlerin yardımına yetişen Allah’ım, bana yardım et”.
Bu duayı üç kez tekrarladı.
Duasını bitirir bitirmez boz renkli, yeşil elbiseli bir atlı belirdi. Elinde nurdan bir mızrak vardı.Hırsız kendisine yaklaşınca atlı ona hücüm edip mızrağı öyle bir vurdu ki, hırsız atından yuvarlandı. Sonra tüccara dönerek,
“kalk onu öldür” dedi. Tüccar,
” Sen kimsin? Ben bu zamana kadar hiç kimseyi öldürmedim. Onu öldürmek hoşuma gitmez” dedi.O zaman atlı gidip hırsızı öldürdü, sonra tüccarın yanına geldi ve ona şöyle dedi:
“Ben üçüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman göğün kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittik ve, “Yeni bir olay oluyor !” dedik. Sen ikinci kez dua yapınca göğün kapıları açıldı.Sonra üçüncü kez dua edince, Cebrail gelerek,
” Şu anda darda kalmış kula kim yardım eder? dedi. Ben yüce Allah’dan o hırsızı öldürme işini bana vermesini istedim, izin verildi ve sana yardıma geldim.
Ey Allah’ın kulu, Şunu Bil, “KİM BAŞINA GELEN HER TÜRLÜ SIKINTI VE MUSİBETTE SENİN YAPTIĞIN DUA” ile dua yaparsa, Allah Teala onun sıkıntısını giderir,kendisine yardım eder!”.
Bu tüccar sağ-sağlim Medine’ye döndü, Hz peygamber (s.a.v.) yanına geldi, başından geçenleri ve yaptığı dua’yı kendisine anlattı. Hz peygamber(s.a.v) ona,
“Allah Teala sana kendisiyle dua edinince kabul ettiği, bir şey istenirse verdiği güzel isimlerini öğretmiş” buyurdu…
Yetiş Ya Resulallah – peygamber sohbetleri – peygamber hikayeleri
http://sabrikontek.azbuz.com : (:) Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, Resûlullah efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda bir eser yazdığı esnâda başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletti:
“1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu. Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde yere düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında:
“Yâ Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni istiyorum!” diye inledim.
Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir müddet yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık. Benim bindiğim hayvan en arkada onları tâkib ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi.
Sonra da;
“Bizden bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş çevirmeyiz.” diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah efendimiz olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca, birden aklım başıma geldi;
“Nasıl olup da ben, Resûlullah efendimizin elini ayağını öpmedim.” diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı
“1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu. Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde yere düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında:
“Yâ Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni istiyorum!” diye inledim.
Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir müddet yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık. Benim bindiğim hayvan en arkada onları tâkib ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi.
Sonra da;
“Bizden bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş çevirmeyiz.” diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah efendimiz olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca, birden aklım başıma geldi;
“Nasıl olup da ben, Resûlullah efendimizin elini ayağını öpmedim.” diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı
18 Ağustos 2011 Perşembe
Ramazan ve Komşuluk medeniyeti
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Yüce dinimiz İslam’ın medeniyet mefkûresi insan ilişkileri üzerine bina edilmiştir. Bizim Yaratıcımızla ilişkimizden hemen sonra o ilişkiyi en çok belirleyen, insanlarla, tabiatla varlıkla ve kâinatla olan ilişkilerimizdir. İnsanın çevresi ile olan ilişkilerinde aile, aile içerisinde anne-baba, eş ve çocuklar önceliklidir. İlişkiler açısından bakıldığında aile halkasından sonraki halkada yakın akrabalar, daha sonra yetimler, muhtaçlar, uzak ve yakın komşularımız, dost arkadaş, yolcu ve en nihayet sevgili Peygamberimizin (s.a.s.); “Hepiniz Âdem’densiniz Âdem ise topraktan yaratılmıştır.” ifadesiyle yaratılışta kardeş olan ve bütün insanlığı içine alan bir ilişkiler ağı önerilmektedir. İşte İslamiyet’in medeniyet mefkûresi bütün bu ilişkiler ağını içine alan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Dinimiz İslam, bu ilişkiler ağını ilmek ilmek dokumuş, gergef gergef örmüştür.
Kerim Kitabımız’da “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa, 36.) buyurulmak suretiyle insan ilişkileriyle ilgili çok önemli esaslar ortaya konulmuştur. Toplumun huzur ve mutluluğu ancak bu ilişkilerde rahmet, sevgi, saygı, meveddet, şefkat vb. ilkelerin hâkim kılınmasıyla mümkündür.
İslam literatüründe komşuluk ilişkileri, hem inanç hem hukuk hem de ahlakla ilişkilendirilmiştir. Pek çok hadiste gerçek mümin olmanın yolunun, komşularımızla ilişkilerimizi düzgün tutmaktan geçtiği belirtilir. Nitekim Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Yanı başındaki komşusu açken tok yatan kimse (gerçek) iman etmiş olamaz.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, Îmân ve rü’yâ, 6.) “Allah’a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun; Allah’a ve âhiret gününe iman eden komşusunu rahatsız etmesin, Allah’a ve âhiret gününe iman eden misafirine ikram etsin.” (Buhârî, Rikâk, 23.) Cebrail (a.s.) tıpkı namazı öğretmek için Hz. Peygamber’e geldiği gibi, komşuluk ilişkilerini anlatmak için de ona gelmiştir. Sevgili Peygamberimiz; “Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım.” (Tirmizî, Birr ve Sıla, 28.) buyurur ki, bütün bu hadisler komşuluk ilişkisinin inanç, hukuk ve ahlak boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla aynı çatı altında güne başlayıp, aynı duvara yaslanarak günü sonlandırdığımız komşularımız, hayat telaşı içinde unutulmayacak kadar değerlidir.
Çağımızda, farklı yaşam biçimleri, hızlı kentleşme, göçler, nüfus yoğunluğunun artması gibi unsurlarla, ölçüsüz maddileşme eğilimleri, dünyevileşme, bireysellik, bencillik, insanların tutkularına esir olması, nemelazımcılık gibi olumsuzluklar, insan ilişkilerinin bütün boyutlarını olumsuz yönde etkilediği gibi, komşuluk ilişkilerinde de derin sarsıntılara yol açmıştır. Öyle ki artık aynı evin içersinde yaşayan insanlar dahi farklı odalara kapanarak birbirlerine komşu olmaya başladılar.
Günümüzde teknolojik imkânlar mesafeleri ortadan kaldırdığı için uzak komşularımız bize yakın olmuş, yine büyük kentlerde yatay komşuluk dikey komşuluğa dönüşmüş ve komşuluk kavramını değiştirmiştir. Buna bağlı olarak da bize yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bu nedenle modern zamanların yeni bir komşuluk konseptine ihtiyacı var. Dolayısıyla da çağa, modern metropollere, megapollere yeni bir komşuluk aşısı gerekmektedir.
İşte onbir ayın sultanı olarak nitelendirilen Ramazan ayı, bu aşının yapılmasında, özümüzde var olan iyilik, kardeşlik ve dayanışma duygularımızı yeniden canlandırarak komşuluk ilişkilerimizin yeniden inşasında önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu mübarek ay, aslında müminler arasında pek çok alanda beraberlikler ortaya çıkarmaktadır. Her şeyden önce hangi ırk ve renkten olursa olsun fakiriyle zenginiyle oruç tutarak açlığı ve susuzluğu birlikte yaşıyor, iftar sevincini/coşkusunu beraber tadıyor, sahura kalkarak bereketli zamanları birlikte paylaşıyoruz. Bu sebeple, Ramazanın bize kazandırdığı manevi iklimi taçlandırmak için, komşuluk ilişkilerimizi yeniden canlandırarak hep birlikte yeni bir fiilî seferberlik başlatmamız gerekir.
Komşuluk ilişkilerinin yeniden canlanmasında milletimizin manevi hayatına hizmet eden din görevlilerimize de çok önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu nedenle din gönüllüleri olarak, öncelikle kendi aramızdaki ilişkileri gözden geçirmeliyiz. Bu çerçevede her bir din görevlimiz, önce kendi komşusuyla ve din görevlisi arkadaşıyla komşuluk ilişkilerine bir göz atmalı, yaşayarak bunu insanlara anlatmalıdır. Her bir din görevlimizin, Kur’an-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri, literatürümüzü ve kültürel mirasımızı dikkate alarak komşulukla ilgili başlatmış olduğumuz bu uygulamalı seferberliğe öncülük yaparak büyük katkılar sağlamasını bekliyorum. İnanıyorum ki, bu husustaki çabalarımız, örselenen komşuluk ilişkilerimizin tamir edilmesinde ve yeniden canlandırılmasında çok hayırlı kapılar açacak ve toplumumuzda bir farkındalık oluşturacaktır.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Yüce dinimiz İslam’ın medeniyet mefkûresi insan ilişkileri üzerine bina edilmiştir. Bizim Yaratıcımızla ilişkimizden hemen sonra o ilişkiyi en çok belirleyen, insanlarla, tabiatla varlıkla ve kâinatla olan ilişkilerimizdir. İnsanın çevresi ile olan ilişkilerinde aile, aile içerisinde anne-baba, eş ve çocuklar önceliklidir. İlişkiler açısından bakıldığında aile halkasından sonraki halkada yakın akrabalar, daha sonra yetimler, muhtaçlar, uzak ve yakın komşularımız, dost arkadaş, yolcu ve en nihayet sevgili Peygamberimizin (s.a.s.); “Hepiniz Âdem’densiniz Âdem ise topraktan yaratılmıştır.” ifadesiyle yaratılışta kardeş olan ve bütün insanlığı içine alan bir ilişkiler ağı önerilmektedir. İşte İslamiyet’in medeniyet mefkûresi bütün bu ilişkiler ağını içine alan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Dinimiz İslam, bu ilişkiler ağını ilmek ilmek dokumuş, gergef gergef örmüştür.
Kerim Kitabımız’da “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa, 36.) buyurulmak suretiyle insan ilişkileriyle ilgili çok önemli esaslar ortaya konulmuştur. Toplumun huzur ve mutluluğu ancak bu ilişkilerde rahmet, sevgi, saygı, meveddet, şefkat vb. ilkelerin hâkim kılınmasıyla mümkündür.
İslam literatüründe komşuluk ilişkileri, hem inanç hem hukuk hem de ahlakla ilişkilendirilmiştir. Pek çok hadiste gerçek mümin olmanın yolunun, komşularımızla ilişkilerimizi düzgün tutmaktan geçtiği belirtilir. Nitekim Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Yanı başındaki komşusu açken tok yatan kimse (gerçek) iman etmiş olamaz.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, Îmân ve rü’yâ, 6.) “Allah’a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun; Allah’a ve âhiret gününe iman eden komşusunu rahatsız etmesin, Allah’a ve âhiret gününe iman eden misafirine ikram etsin.” (Buhârî, Rikâk, 23.) Cebrail (a.s.) tıpkı namazı öğretmek için Hz. Peygamber’e geldiği gibi, komşuluk ilişkilerini anlatmak için de ona gelmiştir. Sevgili Peygamberimiz; “Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım.” (Tirmizî, Birr ve Sıla, 28.) buyurur ki, bütün bu hadisler komşuluk ilişkisinin inanç, hukuk ve ahlak boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla aynı çatı altında güne başlayıp, aynı duvara yaslanarak günü sonlandırdığımız komşularımız, hayat telaşı içinde unutulmayacak kadar değerlidir.
Çağımızda, farklı yaşam biçimleri, hızlı kentleşme, göçler, nüfus yoğunluğunun artması gibi unsurlarla, ölçüsüz maddileşme eğilimleri, dünyevileşme, bireysellik, bencillik, insanların tutkularına esir olması, nemelazımcılık gibi olumsuzluklar, insan ilişkilerinin bütün boyutlarını olumsuz yönde etkilediği gibi, komşuluk ilişkilerinde de derin sarsıntılara yol açmıştır. Öyle ki artık aynı evin içersinde yaşayan insanlar dahi farklı odalara kapanarak birbirlerine komşu olmaya başladılar.
Günümüzde teknolojik imkânlar mesafeleri ortadan kaldırdığı için uzak komşularımız bize yakın olmuş, yine büyük kentlerde yatay komşuluk dikey komşuluğa dönüşmüş ve komşuluk kavramını değiştirmiştir. Buna bağlı olarak da bize yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bu nedenle modern zamanların yeni bir komşuluk konseptine ihtiyacı var. Dolayısıyla da çağa, modern metropollere, megapollere yeni bir komşuluk aşısı gerekmektedir.
İşte onbir ayın sultanı olarak nitelendirilen Ramazan ayı, bu aşının yapılmasında, özümüzde var olan iyilik, kardeşlik ve dayanışma duygularımızı yeniden canlandırarak komşuluk ilişkilerimizin yeniden inşasında önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu mübarek ay, aslında müminler arasında pek çok alanda beraberlikler ortaya çıkarmaktadır. Her şeyden önce hangi ırk ve renkten olursa olsun fakiriyle zenginiyle oruç tutarak açlığı ve susuzluğu birlikte yaşıyor, iftar sevincini/coşkusunu beraber tadıyor, sahura kalkarak bereketli zamanları birlikte paylaşıyoruz. Bu sebeple, Ramazanın bize kazandırdığı manevi iklimi taçlandırmak için, komşuluk ilişkilerimizi yeniden canlandırarak hep birlikte yeni bir fiilî seferberlik başlatmamız gerekir.
Komşuluk ilişkilerinin yeniden canlanmasında milletimizin manevi hayatına hizmet eden din görevlilerimize de çok önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu nedenle din gönüllüleri olarak, öncelikle kendi aramızdaki ilişkileri gözden geçirmeliyiz. Bu çerçevede her bir din görevlimiz, önce kendi komşusuyla ve din görevlisi arkadaşıyla komşuluk ilişkilerine bir göz atmalı, yaşayarak bunu insanlara anlatmalıdır. Her bir din görevlimizin, Kur’an-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri, literatürümüzü ve kültürel mirasımızı dikkate alarak komşulukla ilgili başlatmış olduğumuz bu uygulamalı seferberliğe öncülük yaparak büyük katkılar sağlamasını bekliyorum. İnanıyorum ki, bu husustaki çabalarımız, örselenen komşuluk ilişkilerimizin tamir edilmesinde ve yeniden canlandırılmasında çok hayırlı kapılar açacak ve toplumumuzda bir farkındalık oluşturacaktır.
Ramazan ve Komşuluk medeniyeti
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Yüce dinimiz İslam’ın medeniyet mefkûresi insan ilişkileri üzerine bina edilmiştir. Bizim Yaratıcımızla ilişkimizden hemen sonra o ilişkiyi en çok belirleyen, insanlarla, tabiatla varlıkla ve kâinatla olan ilişkilerimizdir. İnsanın çevresi ile olan ilişkilerinde aile, aile içerisinde anne-baba, eş ve çocuklar önceliklidir. İlişkiler açısından bakıldığında aile halkasından sonraki halkada yakın akrabalar, daha sonra yetimler, muhtaçlar, uzak ve yakın komşularımız, dost arkadaş, yolcu ve en nihayet sevgili Peygamberimizin (s.a.s.); “Hepiniz Âdem’densiniz Âdem ise topraktan yaratılmıştır.” ifadesiyle yaratılışta kardeş olan ve bütün insanlığı içine alan bir ilişkiler ağı önerilmektedir. İşte İslamiyet’in medeniyet mefkûresi bütün bu ilişkiler ağını içine alan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Dinimiz İslam, bu ilişkiler ağını ilmek ilmek dokumuş, gergef gergef örmüştür.
Kerim Kitabımız’da “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa, 36.) buyurulmak suretiyle insan ilişkileriyle ilgili çok önemli esaslar ortaya konulmuştur. Toplumun huzur ve mutluluğu ancak bu ilişkilerde rahmet, sevgi, saygı, meveddet, şefkat vb. ilkelerin hâkim kılınmasıyla mümkündür.
İslam literatüründe komşuluk ilişkileri, hem inanç hem hukuk hem de ahlakla ilişkilendirilmiştir. Pek çok hadiste gerçek mümin olmanın yolunun, komşularımızla ilişkilerimizi düzgün tutmaktan geçtiği belirtilir. Nitekim Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Yanı başındaki komşusu açken tok yatan kimse (gerçek) iman etmiş olamaz.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, Îmân ve rü’yâ, 6.) “Allah’a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun; Allah’a ve âhiret gününe iman eden komşusunu rahatsız etmesin, Allah’a ve âhiret gününe iman eden misafirine ikram etsin.” (Buhârî, Rikâk, 23.) Cebrail (a.s.) tıpkı namazı öğretmek için Hz. Peygamber’e geldiği gibi, komşuluk ilişkilerini anlatmak için de ona gelmiştir. Sevgili Peygamberimiz; “Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım.” (Tirmizî, Birr ve Sıla, 28.) buyurur ki, bütün bu hadisler komşuluk ilişkisinin inanç, hukuk ve ahlak boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla aynı çatı altında güne başlayıp, aynı duvara yaslanarak günü sonlandırdığımız komşularımız, hayat telaşı içinde unutulmayacak kadar değerlidir.
Çağımızda, farklı yaşam biçimleri, hızlı kentleşme, göçler, nüfus yoğunluğunun artması gibi unsurlarla, ölçüsüz maddileşme eğilimleri, dünyevileşme, bireysellik, bencillik, insanların tutkularına esir olması, nemelazımcılık gibi olumsuzluklar, insan ilişkilerinin bütün boyutlarını olumsuz yönde etkilediği gibi, komşuluk ilişkilerinde de derin sarsıntılara yol açmıştır. Öyle ki artık aynı evin içersinde yaşayan insanlar dahi farklı odalara kapanarak birbirlerine komşu olmaya başladılar.
Günümüzde teknolojik imkânlar mesafeleri ortadan kaldırdığı için uzak komşularımız bize yakın olmuş, yine büyük kentlerde yatay komşuluk dikey komşuluğa dönüşmüş ve komşuluk kavramını değiştirmiştir. Buna bağlı olarak da bize yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bu nedenle modern zamanların yeni bir komşuluk konseptine ihtiyacı var. Dolayısıyla da çağa, modern metropollere, megapollere yeni bir komşuluk aşısı gerekmektedir.
İşte onbir ayın sultanı olarak nitelendirilen Ramazan ayı, bu aşının yapılmasında, özümüzde var olan iyilik, kardeşlik ve dayanışma duygularımızı yeniden canlandırarak komşuluk ilişkilerimizin yeniden inşasında önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu mübarek ay, aslında müminler arasında pek çok alanda beraberlikler ortaya çıkarmaktadır. Her şeyden önce hangi ırk ve renkten olursa olsun fakiriyle zenginiyle oruç tutarak açlığı ve susuzluğu birlikte yaşıyor, iftar sevincini/coşkusunu beraber tadıyor, sahura kalkarak bereketli zamanları birlikte paylaşıyoruz. Bu sebeple, Ramazanın bize kazandırdığı manevi iklimi taçlandırmak için, komşuluk ilişkilerimizi yeniden canlandırarak hep birlikte yeni bir fiilî seferberlik başlatmamız gerekir.
Komşuluk ilişkilerinin yeniden canlanmasında milletimizin manevi hayatına hizmet eden din görevlilerimize de çok önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu nedenle din gönüllüleri olarak, öncelikle kendi aramızdaki ilişkileri gözden geçirmeliyiz. Bu çerçevede her bir din görevlimiz, önce kendi komşusuyla ve din görevlisi arkadaşıyla komşuluk ilişkilerine bir göz atmalı, yaşayarak bunu insanlara anlatmalıdır. Her bir din görevlimizin, Kur’an-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri, literatürümüzü ve kültürel mirasımızı dikkate alarak komşulukla ilgili başlatmış olduğumuz bu uygulamalı seferberliğe öncülük yaparak büyük katkılar sağlamasını bekliyorum. İnanıyorum ki, bu husustaki çabalarımız, örselenen komşuluk ilişkilerimizin tamir edilmesinde ve yeniden canlandırılmasında çok hayırlı kapılar açacak ve toplumumuzda bir farkındalık oluşturacaktır.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Yüce dinimiz İslam’ın medeniyet mefkûresi insan ilişkileri üzerine bina edilmiştir. Bizim Yaratıcımızla ilişkimizden hemen sonra o ilişkiyi en çok belirleyen, insanlarla, tabiatla varlıkla ve kâinatla olan ilişkilerimizdir. İnsanın çevresi ile olan ilişkilerinde aile, aile içerisinde anne-baba, eş ve çocuklar önceliklidir. İlişkiler açısından bakıldığında aile halkasından sonraki halkada yakın akrabalar, daha sonra yetimler, muhtaçlar, uzak ve yakın komşularımız, dost arkadaş, yolcu ve en nihayet sevgili Peygamberimizin (s.a.s.); “Hepiniz Âdem’densiniz Âdem ise topraktan yaratılmıştır.” ifadesiyle yaratılışta kardeş olan ve bütün insanlığı içine alan bir ilişkiler ağı önerilmektedir. İşte İslamiyet’in medeniyet mefkûresi bütün bu ilişkiler ağını içine alan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Dinimiz İslam, bu ilişkiler ağını ilmek ilmek dokumuş, gergef gergef örmüştür.
Kerim Kitabımız’da “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa, 36.) buyurulmak suretiyle insan ilişkileriyle ilgili çok önemli esaslar ortaya konulmuştur. Toplumun huzur ve mutluluğu ancak bu ilişkilerde rahmet, sevgi, saygı, meveddet, şefkat vb. ilkelerin hâkim kılınmasıyla mümkündür.
İslam literatüründe komşuluk ilişkileri, hem inanç hem hukuk hem de ahlakla ilişkilendirilmiştir. Pek çok hadiste gerçek mümin olmanın yolunun, komşularımızla ilişkilerimizi düzgün tutmaktan geçtiği belirtilir. Nitekim Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Yanı başındaki komşusu açken tok yatan kimse (gerçek) iman etmiş olamaz.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, Îmân ve rü’yâ, 6.) “Allah’a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun; Allah’a ve âhiret gününe iman eden komşusunu rahatsız etmesin, Allah’a ve âhiret gününe iman eden misafirine ikram etsin.” (Buhârî, Rikâk, 23.) Cebrail (a.s.) tıpkı namazı öğretmek için Hz. Peygamber’e geldiği gibi, komşuluk ilişkilerini anlatmak için de ona gelmiştir. Sevgili Peygamberimiz; “Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım.” (Tirmizî, Birr ve Sıla, 28.) buyurur ki, bütün bu hadisler komşuluk ilişkisinin inanç, hukuk ve ahlak boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla aynı çatı altında güne başlayıp, aynı duvara yaslanarak günü sonlandırdığımız komşularımız, hayat telaşı içinde unutulmayacak kadar değerlidir.
Çağımızda, farklı yaşam biçimleri, hızlı kentleşme, göçler, nüfus yoğunluğunun artması gibi unsurlarla, ölçüsüz maddileşme eğilimleri, dünyevileşme, bireysellik, bencillik, insanların tutkularına esir olması, nemelazımcılık gibi olumsuzluklar, insan ilişkilerinin bütün boyutlarını olumsuz yönde etkilediği gibi, komşuluk ilişkilerinde de derin sarsıntılara yol açmıştır. Öyle ki artık aynı evin içersinde yaşayan insanlar dahi farklı odalara kapanarak birbirlerine komşu olmaya başladılar.
Günümüzde teknolojik imkânlar mesafeleri ortadan kaldırdığı için uzak komşularımız bize yakın olmuş, yine büyük kentlerde yatay komşuluk dikey komşuluğa dönüşmüş ve komşuluk kavramını değiştirmiştir. Buna bağlı olarak da bize yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bu nedenle modern zamanların yeni bir komşuluk konseptine ihtiyacı var. Dolayısıyla da çağa, modern metropollere, megapollere yeni bir komşuluk aşısı gerekmektedir.
İşte onbir ayın sultanı olarak nitelendirilen Ramazan ayı, bu aşının yapılmasında, özümüzde var olan iyilik, kardeşlik ve dayanışma duygularımızı yeniden canlandırarak komşuluk ilişkilerimizin yeniden inşasında önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu mübarek ay, aslında müminler arasında pek çok alanda beraberlikler ortaya çıkarmaktadır. Her şeyden önce hangi ırk ve renkten olursa olsun fakiriyle zenginiyle oruç tutarak açlığı ve susuzluğu birlikte yaşıyor, iftar sevincini/coşkusunu beraber tadıyor, sahura kalkarak bereketli zamanları birlikte paylaşıyoruz. Bu sebeple, Ramazanın bize kazandırdığı manevi iklimi taçlandırmak için, komşuluk ilişkilerimizi yeniden canlandırarak hep birlikte yeni bir fiilî seferberlik başlatmamız gerekir.
Komşuluk ilişkilerinin yeniden canlanmasında milletimizin manevi hayatına hizmet eden din görevlilerimize de çok önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu nedenle din gönüllüleri olarak, öncelikle kendi aramızdaki ilişkileri gözden geçirmeliyiz. Bu çerçevede her bir din görevlimiz, önce kendi komşusuyla ve din görevlisi arkadaşıyla komşuluk ilişkilerine bir göz atmalı, yaşayarak bunu insanlara anlatmalıdır. Her bir din görevlimizin, Kur’an-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri, literatürümüzü ve kültürel mirasımızı dikkate alarak komşulukla ilgili başlatmış olduğumuz bu uygulamalı seferberliğe öncülük yaparak büyük katkılar sağlamasını bekliyorum. İnanıyorum ki, bu husustaki çabalarımız, örselenen komşuluk ilişkilerimizin tamir edilmesinde ve yeniden canlandırılmasında çok hayırlı kapılar açacak ve toplumumuzda bir farkındalık oluşturacaktır.
16 Ağustos 2011 Salı
Nefsin mertebeleri
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
NEFSİ EMMARE :
Hep kötülüğü emreden, hayırda ve ibadette gözü olmayan nefistir. Her türlü günahı çe-kinmeden işler. İman ve akıl devreden çıkar. Sonunu ve ölümü asla düşünmez.
Nefsi emmare; kibir, hırs, şehvet, haset, gazap, cimrilik ve kin gibi kötü ahlakların kaynağıdır.
“Gerçekten nefis, daima kötülüğü emredicidir. Ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesna.” (Yusuf; 53) ayet-i kerimesinin haber verdiği durumdadır. Acilen irşada ve ıslaha muhtaçtır. Vaktinde tevbe ile tedavi edilmezse;
“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalblerini kirletmiştir.” (Mutaffifin; 14) akıbeti kaçınılmaz olur. Allah muhafaza.
NEFSİ LEVVAME:
Bu makam, tuttuğu yolun yanlışlığını anlayan, günah ve kusurlarının farkına varan, kendisini Allah-u zülcelal’den uzaklaştıran nefis ve şeytanı kınamaya ve azarlamaya başlayan insanların makamıdır. Tamamıyla günahtan kurtulamamışlardır, ama nefis ile mücadele etmeye başlamışlardır.
Düşmanı tanımak ve tehlikenin farkına varmaksa kurtuluşun ilk basamağıdır. Ama emniyetli bir makam değildir. Bir gün camide, bir gün meyhanededir. Bundan kişisel çaba ile kurtulmak zordur. Çaresi bir mürşidi kamile bağlanmaktır.
NEFSİ MÜLHİME:
Levvame makamında, nefis ile başlattığı mücadelede galip çıkan insanların ulaştığı olgunluk mertebesidir. Çoğunlukla hakka ve hayra yönelmişlerdir. Ara sıra günah ve gaflete düşseler bile hemen farkına varıp tövbe ederler.
Yaptığı ibadet ve taatten zevk alırlar ve sehven işlemiş olduğu günahlardan pişmanlık duyarlar ve tövbe ederler.
Allah-u Zülcelal kendisine ilim, tevazu, kanaat ve cömertlik gibi güzel hasletler ilham etmiştir. Bunun için o; sabır tahammül ve şükrün kaynağıdır.
NEFSİ MUTMAİNNE:
Tam bir iman olgunluğuna ve teslimiyet huzuruna ulaşılan makamdır. Emir ve nehiylerdeki hikmet ve hakikatleri kavramış ve kabullenmiştir. Şüphelerden, vesveselerden, şeytani hesap ve heveslerden kurtulmuştur. Bu makamda kibir; vakara , haset; gıptaya, düşmanlık; adalete, müsriflik; cömertliğe, riya; şükre dönüşmüş. Bütün kötü huy ve duygular hayra yönelmiştir.
Çünkü kötü sıfatlardan arınıp, kemalata erişerek huzur bulacak kadar kalbin nuru ile nurlanmıştır. Nefsi mutmainne iki makamdır.
a)Nefsi Radıye:
Allah’ın her türlü takdirine ve taksimine itirazsız razı olan, şeriatın her hükmüne severek katlanan kâmil insanların halidir. Zahiren şerli görünen ve zorlarına giden durumlarda bile gizli bir hayır ve hikmet sezerler. Kısacası bunlar Allah-u Zülcelal’den razıdırlar. Ara sıra hata işledikleri zaman hemen pişman olup tövbe ederler. Hatta bu hatalarını tamir etmek için öyle gayret ederler ki, şeytan o günahı işlettiğine pişman olur.
b)Nefsi Merdıyye:
Allah-u Zülcelal’in kendilerinden razı olduğu, hoşnut olduğu, hep kendi rızasına uygun işlerle meşgul ettiği, günahlardan ve dünyalık arzularından meyillerini kestiği; keramet, ihlas ve zikrin eseri kendisinde bulunan seçkin kullarının makamıdır.
NEFSİ EMMARE :
Hep kötülüğü emreden, hayırda ve ibadette gözü olmayan nefistir. Her türlü günahı çe-kinmeden işler. İman ve akıl devreden çıkar. Sonunu ve ölümü asla düşünmez.
Nefsi emmare; kibir, hırs, şehvet, haset, gazap, cimrilik ve kin gibi kötü ahlakların kaynağıdır.
“Gerçekten nefis, daima kötülüğü emredicidir. Ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesna.” (Yusuf; 53) ayet-i kerimesinin haber verdiği durumdadır. Acilen irşada ve ıslaha muhtaçtır. Vaktinde tevbe ile tedavi edilmezse;
“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalblerini kirletmiştir.” (Mutaffifin; 14) akıbeti kaçınılmaz olur. Allah muhafaza.
NEFSİ LEVVAME:
Bu makam, tuttuğu yolun yanlışlığını anlayan, günah ve kusurlarının farkına varan, kendisini Allah-u zülcelal’den uzaklaştıran nefis ve şeytanı kınamaya ve azarlamaya başlayan insanların makamıdır. Tamamıyla günahtan kurtulamamışlardır, ama nefis ile mücadele etmeye başlamışlardır.
Düşmanı tanımak ve tehlikenin farkına varmaksa kurtuluşun ilk basamağıdır. Ama emniyetli bir makam değildir. Bir gün camide, bir gün meyhanededir. Bundan kişisel çaba ile kurtulmak zordur. Çaresi bir mürşidi kamile bağlanmaktır.
NEFSİ MÜLHİME:
Levvame makamında, nefis ile başlattığı mücadelede galip çıkan insanların ulaştığı olgunluk mertebesidir. Çoğunlukla hakka ve hayra yönelmişlerdir. Ara sıra günah ve gaflete düşseler bile hemen farkına varıp tövbe ederler.
Yaptığı ibadet ve taatten zevk alırlar ve sehven işlemiş olduğu günahlardan pişmanlık duyarlar ve tövbe ederler.
Allah-u Zülcelal kendisine ilim, tevazu, kanaat ve cömertlik gibi güzel hasletler ilham etmiştir. Bunun için o; sabır tahammül ve şükrün kaynağıdır.
NEFSİ MUTMAİNNE:
Tam bir iman olgunluğuna ve teslimiyet huzuruna ulaşılan makamdır. Emir ve nehiylerdeki hikmet ve hakikatleri kavramış ve kabullenmiştir. Şüphelerden, vesveselerden, şeytani hesap ve heveslerden kurtulmuştur. Bu makamda kibir; vakara , haset; gıptaya, düşmanlık; adalete, müsriflik; cömertliğe, riya; şükre dönüşmüş. Bütün kötü huy ve duygular hayra yönelmiştir.
Çünkü kötü sıfatlardan arınıp, kemalata erişerek huzur bulacak kadar kalbin nuru ile nurlanmıştır. Nefsi mutmainne iki makamdır.
a)Nefsi Radıye:
Allah’ın her türlü takdirine ve taksimine itirazsız razı olan, şeriatın her hükmüne severek katlanan kâmil insanların halidir. Zahiren şerli görünen ve zorlarına giden durumlarda bile gizli bir hayır ve hikmet sezerler. Kısacası bunlar Allah-u Zülcelal’den razıdırlar. Ara sıra hata işledikleri zaman hemen pişman olup tövbe ederler. Hatta bu hatalarını tamir etmek için öyle gayret ederler ki, şeytan o günahı işlettiğine pişman olur.
b)Nefsi Merdıyye:
Allah-u Zülcelal’in kendilerinden razı olduğu, hoşnut olduğu, hep kendi rızasına uygun işlerle meşgul ettiği, günahlardan ve dünyalık arzularından meyillerini kestiği; keramet, ihlas ve zikrin eseri kendisinde bulunan seçkin kullarının makamıdır.
İtikat
http://sabrikontek.azbuz.com :}Hamd, varlığın gerçek sahibi Allah-u Zülcelâl’e aittir. Salat-u selam; Kainatın Efendisi Hz. Muhammed (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’in, O’nun soyundan gelen Ehl-i Beytinin ve onların nurlu yolundan ayrılmayan Sadıkların ve Salihlerin üzerine olsun.
Tevhid:
İslâm dini, tevhid itikadı üzerine kurulmuştur. Tevhid ise; Allah-u Zülcelâl’in zatında ve sıfatlarında tek (bir), ezeli ve ebedi olması ve O’nun yaratması dışında bir şeyin olmasının, kesinlikle mümkün olmamasına iman etmektir.
Her şeyin bir adabı (usûl) vardır. Tevhid, itikad ve imanın şartı da Allah-u Zülcelâl’in zatî ve subûtî sıfatlarında tek (bir) olduğunu bilmek ve iman etmektir. Peygamberlere, kitaplara, meleklere, ahiret gününe, kaza ve kadere ve öldükten sonra dirilmeye itikad ve iman etmektir.
İslam:
Hz. Peygamber (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’in tebliğ buyurduğu şeylerin hepsini; zahirî (fizikî) ve batınıyla (manevi ve gaybî yönleriyle) kabul etmek, sözleri ve fiilleriyle onları kabul ettiğini göstermek; Allah-u Zülcelâl’e ve Peygamberine itaat etmektir.
Îman:
Ebu Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’e imanın ne olduğu sorulunca şu şekilde cevap vermiştir;
“İman; Allah’tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna, Allah’ın meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe, kaza ve kadere, hayır ve şer her şeyin Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna inanmaktır.” (Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud)
Hadis-i şerifte de geçtiği üzere, İman; Allah-u Zülcelal’in, Cebrâil (a.s) aracılığı ile, Hz. Muhammed (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’e göndermiş olduğu semâvi hükümlere kesin olarak inanıp kalben tasdik ve dil ile ikrar etmektir.
Bu da iki şekilde olur;
1) İCMÂLİ İMAN: İman edilecek şeylere kısaca ve bir bütün olarak iman etmektir. Buna göre bir kimse, manasını bilerek ve inanarak kelime-i tevhidi söylese, icmali olarak iman etmiş olur.
2) TAFSİLİ İMAN: İman edilecek şeylerin her birine açık ve geniş bir surette, ayrıntılı bir bilgi ve idrak ile iman etmektir. Başka bir ifadeyle, altı iman esasını; namaz, oruç, hac, zekat gibi farz kılınan ibadetleri; içki içmek, kumar oynamak, adam öldürmek, zina yapmak gibi haram kılınan şeyleri öğrenmek, tasdik etmek, helali helal, haramı da haram bilmektir.
Ehl-i sünnet itikadına göre, kalbin bilmesi ve tasdik etmesi iman için yeterlidir.
Tasdik ve inkar bakımından insanlar üç gruptur:
a- Mü’min: İslâmın iman ve itikad esaslarını gerçekten kabul ve tasdik edenler,
b- Kafir: Mü’min olmanın esaslarını kabul etmeyenler,
c- Münafık: İçi başka, dışı başka, sözü özüne uymayanlar. İçinden inanmadığı halde, inanıyormuş gibi görünenler. Bunlar kafirlerden de kötüdür.
Küfür çeşitleri:
1) Küfr-i İnkari: Allah-u Zülcelal’i tanımayıp onu asla kabul etmemektir. Allah-u Zülcelal’in varlığını inkar eden kafirler gibi…
2) Küfr-i Cuhudi: Kalple Allah-u Zülcelal’i tanıyıp, kibrinden dolayı diliyle ikrar etmemektir. Şeytanın küfrü gibi…
3) Küfr-i İnadi: Kalple Allah-u Zülcelal’i bilmek, dille itiraf etmek. Ebu Talib gibi… Zira o, ben Muhammed’in dininin, dinlerin en hayırlısı olduğunu biliyorum fakat beni tenkid ederler diye itiraf etmiyorum diyordu.
4) Küfr-i Nifaki: Dille ikrar ettiği halde, kalple tasdik etmemektir. Münafıklar gibi…
Allah-u Zülcelal’e İman:
Allah-u Zülcelal bütün kemal sıfatlarla muttasıftır. Hiçbir eksiği yoktur. Her şeyin yaratıcısı O’dur. Zatında bir olduğu gibi sıfatlarında da birdir. Ezelidir. Hiçbir şey yokken O var idi. Ne isim ve ne de sıfatlarında sonradan meydana gelme diye bir şey yoktur. O, her şeyi ilmi ile bilir. İlmi ise ezeli bir sıfatıdır. Kudreti ile Kaadir’dir. Kudret sıfatı ise ezelidir. Yaratması ile Hâlik’tir. Yaratma ise ezeli bir sıfatıdır. O, fiili ile fâil, fiil sıfatı ise ezelidir. Bütün fiiller mahluk, Allah-u Zülcelal’in fiili ise mahluk değildir. O’nun sıfatları ne hadis (Sonradan olma) ne de mahluktur. O’nun hiçbir sıfatı yaratıkların sıfatlarına benzemez.
O’nun bilmesi bizim bilmemize, O’nun kudreti bizim kudretimize, O’nun görmesi bizim görmemize, O’nun işitmesi bizim işitmemize, O’nun konuşması bizim konuşmamıza benzemez. O’nun rızası, gadabı, ve bütün sıfatları, alet, harf, keyfiyyet ve ses gibi şeylerden münezzeh-tir. Bizim sıfatlarımız hadistir. Yani alet, harf, keyfiyyet, hal ve ses gibi şeylerden meydana gelir. Allahu Zülcelal ebedidir. Varlığı sonsuzdur. O; kendisini kendisinin övdüğü ve bildiği gibidir.
ALLAH-U ZÜLCELAL’İN SIFATLARI
A) Allah-u Zülcelal’in Selbî sıfatları:
1) Vücûd; Var olmak demektir. Varlığı kendisindendir. Her şeyin varlığı O’nun sayesindedir. O, olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Gerek bizim, gerekse her hangi bir şeyin varlığı, Allah’ın varlığına bir şahiddir.
2) Kıdem; Ezeli, yani başlangıcı olmamasıdır. Evveli olmayana kadim, sonradan olana hadis denir. Allah, kıdem sıfatı ile muttasıftır. Sonradan var olmamıştır. Allah-u Zülcelal’in varlığının başlangıcı olmadığı gibi, bütün varlıkların başlangıcının da ona bağlı olması demektir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah-u Zülcelal’in var olmadığı bir an düşünülemez.
3) Beka; Ebedi, yani, sonu olmamasıdır. Sonu olana fani, sonu olmayana baki denir. Allah, beka sıfatıyla muttasıftır. Çünkü ebedidir. Varlığının asla sonu yoktur. Beka’nın zıddı olan yok olma, Allah-u Zülcelal için imkansızdır.
4) Muhalefetün Lil-Havadis; Yarattığı hiçbir şeye benzemez. Hayalle tasavvur edilemez. Hatırlara ne gelirse gelsin, Allah-u Zülcelal ondan başkadır.
5) Kıyam bi zatihi; Varlığı kendisindendir. Başkasına muhtaç değildir. Allah-u Zülcelal’in ezeli ve ebedi olan varlığı, kendi zatı ile kaimdir. Asla başkasından değildir. O’ndan başka yaratıcı bir zatta mevcut bulunamaz.
6) Vahdaniyyet; Allah-u Zülcelal’in zat ve sıfatlarında tek (bir) olmasıdır. Bu sıfatta Allah-u Zülcelal’e mahsustur. Ortaktan ve benzerden münezzehtir.
B) Allah-u Zülcelal’in Subûti sıfatları:
1) Hayat; Allah-u Zülcelal’in diri olmasıdır. Allah-u Zülcelal’in bütün sıfatları ezelde vardır. Yaratıkların sıfatları böyle değildir. Allah-u Zülcelal’in hayatı vardır, fakat bizim hayatımız gibi değildir. Hayat sıfatının zıddı olan ölmek, Allah-u Zülcelal hakkında mümkün değildir.
2) İlim; Olmuş ve olacak bütün her şeyi bilmesidir. Allah-u Zülcelal’in ilim sıfatıyla eşyayı bilmesi gerçektir. Allah bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değildir. Allah-u Zülcelal’in ilim sıfatı ezelidir, sonradan var olmamıştır. Allah-u Zülcelal’in zatıyla beraber vardır. Bu alemi ve varlıkları en güzel şekilde yaratmak, varlıklarını devam ettirecek tedbiri almak ve hiçbir karışıklığa meydan vermeden devam ettirebilmek, ancak ilim sahibi bir yaratıcıyı gösterir. Kulların mükafatlandırılması veya cezalandırılması yine büyük bir ilim gerektirir. Allah-u Zülcelal hakkında cehalet, gaflet ve unutkanlık düşünülemez.
3) İrade; Vukû bulacak her şeyi kendi dilediği şekilde ve zamanda yaratmasıdır. Eşya ve fiillerin hepsi Allah-u Zülcelal’in dileme, hüküm ve iradesiyledir. Allah-u Zülcelal kainattaki ve kainat içindeki şeyleri ezeli iradesiyle istediği gibi yaratmıştır. Allahu Zülcelal’in dilediği olur, dilemediği olmaz. Allah-u Zülcelal’in dilemediği bir şeyi zorla yaptırabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Kainatta cereyan eden hadise-lerin bütünü Allah-u Zülcelal’in iradesiyle gerçekleşir. O’nun iradesi olmadan hiçbir şey meydana gelemez. Ve O, ne isterse yapar.
4) Kudret; Allah-u Zülcelal’in bütün mümkünatta (var olan) tesir ve tasarrufa kadir olmasıdır. Kudret sıfatı ile Allah-u Zülcelal’in her şeye gücü yeter. Allah-u Zülcelal’in gücü vardır, fakat bizim gücümüz gibi değildir. Allah-u Zülcelal’in kudreti zatidir, yani kendindendir. O’nun kudreti hiçbir şeyle ölçülmez. O’nun kudreti karşısında; büyük küçük, yakın uzak, az çok farketmez. Allah-u Zülcelal, gözümüzün önünde meydana gelen milyarlarca işi, biri diğerine mani olmadan yapar. Bu durumda kudreti işlere göre parçalanmaz, dağılmaz. O, sadece “Ol” diye emreder. İstediği her ne ise, onun olmasını istediği zaman geldiğinde oluverir.
5) Semi’; Allah-u Zülcelal’in her şeyi işitmesidir. Allah-u Zülcelal her şeyi işitir, fakat bizim kulaklar vasıtasıyla işitmemiz gibi değildir. Allah-u Zülcelal’in işitmesinde uzaklık, yakınlık, gizlilik ve açıklık farketmez. Kulak ve sesi nakleden hava gibi vasıtalara da ihtiyacı yoktur. O, en gizli yakarışları, dilden dökülen fısıltıları dahi işitir. Allah-u Zülcelal’in bir şeyi işitmesi başka bir şeyi işitmesine mani değildir.
6)Basar; Allah-u Zülcelal’in her şeyi görmesidir. Allah-u Zülcelal her şeyi görür, fakat bizim gözlerimiz vasıtasıyla görmemiz gibi değildir. Allah-u Zülcelal’in görmesinde uzaklık, yakınlık, gizlilik, açıklık farketmez. O’nun göz ve ışık gibi vasıtalara da ihtiyacı yoktur. O, en gizliyi, gizlinin gizlisini dahi görür. Allah-u Zülcelal’in bir şeyi görmesi başka bir şeyi görmesine de mani değildir.
7) Kelâm; Allah-u Zülcelal’in sese ve harfe muhtaç olmaksızın konuşmasıdır. Allah-u Zülcelal zati ve kudsî olan kelamı ile konuşur. Fakat bizim konuşmamız gibi değildir. Bizler aletler, uzuvlar ve harfler yardımıyla konuşuruz. Allah-u Zülcelal ise aletsiz ve harfsiz konuşur. Harfler yaratılmıştır, fakat Allah-u Zülcelal’in kelamı yaratılmış değildir.
8 ) Tekvîn; Allah-u Zülcelal’in istediğini, dilediği şekilde yaratmasıdır. Allah-u Zülcelal yaptıklarını fiil sıfatı ile yapar. Bu sıfatların hepsi tekvin sıfatının manası içine girmektedir.
Peygamberlere İman:
Müslümanlığın itikad esaslarından biri de peygamberlik müessesesine ve peygamberlere iman etmektir. Peygamberlere iman etmek, onlar hakkında farz, vacip, müstahil (muhal olan) ve caiz olan şeyleri bilip tasdik etmektir.
Allah-u Zülcelâl peygamberleri, kullarına dini ahkâmları bildirmek için elçi olarak göndermiş ve peygamberliğin isbatı için de onlara mucizeler vermiştir. Kendilerine kitap verilenlere “Resul” bunların kitaplarıyla amel ve tebliğ yapanlara da “Nebi” denir. Bu dünya aleminde, yaşayan her millet için, mutlaka birer peygamber gönderilmiştir. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
“Hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinden cehennem ile korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın.” (Fatır; 24)
Hz. Peygamber (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem) peygamberlerin sonuncusu ve en efdalidir. En büyük mucizesi ise Kur’an-ı Kerimdir. Onun ümmeti diğer peygamberlerin ümmetlerinden hayırlıdır. Ondan sonra hiç kimsenin peygamberlik iddiası kabul olunmaz. Ahir zamanda yeryüzüne inecek olan Hz. İsa (a.s) da onun getirdiği islama tabi olacaktır.
Kitaplara îman:
Allah-u Zülcelâl peygamberinden bazılarına birçok hakikat ve ahkâmı bildiren bir takım ibare ve lafızlar indirmiştir. Bunlara kitap denir. Büyük kitaplar dörttür: Tevrat; Hz. Musa (a.s)’ya, Zebur; Hz. Davud (a.s)’a, İncil; Hz. İsa (a.s)’a Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’e indirilmiştir. Allah-u Zülcelal ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
“Yoksa haber verilmedi mi Musa’nın sahifelerinde yazılı olanlar? Ve çok vefakâr olan İbrahim’in sahifelerindekiler? Ki hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. Ve şüphesiz en son varış, Rabbinedir.” (Necm; 36-42)
Bunların dışında on sahife Adem (a.s)’e, elli sahife Şit (a.s)’e, otuz sahife İdris (a.s)’e on sahife de İbrahim (a.s)’e verilmiştir. İşte, Allah-u Zülcelâl’in tarafından indirilmiş olan bu kitapların ve suhufların hepsine iman etmek, her müslümana farzdır. Ancak, Kur’an-ı Kerim’in inmesiyle diğerlerinin hükmü kalkmıştır.
Meleklere îman:
Melekler, Allah-u Zülcelâl’in yaratmış olduğu, erkek ve dişilikleri olmayan, masum kullarıdır. Sayılarını yalnız Allah-u Zülcelâl bilir.
Melekler ilahi emir ne ise onu yerine getirirler. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
“Allah kendilerine ne emretti ise, O’na isyan etmezler ve emredildikleri şeyi yaparlar.” (Tahrim; 6)
Melekler alem-i gayb’den olup, gözle görülmeyen, kulakla işitilmeyen el ile tutulamayan mahluklardır. Kur’an-ı Kerim ve ondan önceki semavi kitaplar onlardan kesin olarak haber verdikleri için inkar etmek küfürdür.
Meleklerden büyükleri;
Cebrail; Vahiy meleğidir,
Mikâil; Tabiat olayları ile görevli melektir,
Azrail; Ruhları kabz etmekle görevli melektir,
İsrafil; Kıyamet Günü, Kıyamet vaktinin geldiğini işaret eden Sur’a üflemekle görevli melektir.
Tüm bilinen ve bilinemeyen meleklere tafsilen ve icmalen iman etmek farzdır.
Ahiret Gününe îman:
Ahiret günü, haşirden, bütün ölülerin dirilmesinden başlayan sonsuz bir gündür. Ahirete ve ahvaline iman etmek her müslümana farzdır. Kıyametin kopması, Sur’a üfürülmesi, ölülerin diriltilmesi, amel defterlerinin verilmesi, mizan’ın kurulması, kulların sorguya çekilmesi, Havz-ı Kevser, Şefaat, Sırat, Cennet ve Cehennem, Ahiret Gününün bölümlerinden olduğu gibi, ahiret gününden önceki kabir hayatı ve berzah alemi ile kıyamet alametlerine de iman etmek farzdır.
Kaza ve Kadere îman:
Kader; Allah-u Zülcelâl’in ezelden kıyamete kadar olacak şeyleri takdir etmesidir ki ilim sıfatına dayanmaktadır.
Kaza; Ezelde takdir olunan şeylerin, zamanı geldiğinde meydana gelmesidir ki kudret sıfatına racidir.
İmam-ı Nevevi kaza ve kaderi şöyle terif etmiştir;
“Olacak şeyleri, muayyen zaman ve mekanlarda vücut bulacağı vasıflar üzerine takdir etmesidir. Kaza ise, takdir edilen eşyayı zaman, mekan ve vasıflar üzerine icad etmesidir. Kader ilim sıfatının şubesi olduğu gibi, kaza da, kudret sıfatının şubesidir.”
İnsanların irade ve ihtiyar sahibi bir mahluk olması da Allah-u Zülcelâl’in takdiridir. Bunun içindir ki, insan kendi istek ve ihtiyarıyla bir şey yapmak veya yapmamak iktidarına maliktir.
Kaza ve kadere iman farzdır. Fakat İnsanlar kadere dayanarak kendilerini mesuliyetten kurtaramazlar. Çünkü insan, ezeldeki takdirin nasıl olacağını bilemez; fakat yaptığı ameli bilerek yaptığından dolayı mesuldür.
Tevhid:
İslâm dini, tevhid itikadı üzerine kurulmuştur. Tevhid ise; Allah-u Zülcelâl’in zatında ve sıfatlarında tek (bir), ezeli ve ebedi olması ve O’nun yaratması dışında bir şeyin olmasının, kesinlikle mümkün olmamasına iman etmektir.
Her şeyin bir adabı (usûl) vardır. Tevhid, itikad ve imanın şartı da Allah-u Zülcelâl’in zatî ve subûtî sıfatlarında tek (bir) olduğunu bilmek ve iman etmektir. Peygamberlere, kitaplara, meleklere, ahiret gününe, kaza ve kadere ve öldükten sonra dirilmeye itikad ve iman etmektir.
İslam:
Hz. Peygamber (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’in tebliğ buyurduğu şeylerin hepsini; zahirî (fizikî) ve batınıyla (manevi ve gaybî yönleriyle) kabul etmek, sözleri ve fiilleriyle onları kabul ettiğini göstermek; Allah-u Zülcelâl’e ve Peygamberine itaat etmektir.
Îman:
Ebu Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’e imanın ne olduğu sorulunca şu şekilde cevap vermiştir;
“İman; Allah’tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna, Allah’ın meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe, kaza ve kadere, hayır ve şer her şeyin Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna inanmaktır.” (Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud)
Hadis-i şerifte de geçtiği üzere, İman; Allah-u Zülcelal’in, Cebrâil (a.s) aracılığı ile, Hz. Muhammed (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem)’e göndermiş olduğu semâvi hükümlere kesin olarak inanıp kalben tasdik ve dil ile ikrar etmektir.
Bu da iki şekilde olur;
1) İCMÂLİ İMAN: İman edilecek şeylere kısaca ve bir bütün olarak iman etmektir. Buna göre bir kimse, manasını bilerek ve inanarak kelime-i tevhidi söylese, icmali olarak iman etmiş olur.
2) TAFSİLİ İMAN: İman edilecek şeylerin her birine açık ve geniş bir surette, ayrıntılı bir bilgi ve idrak ile iman etmektir. Başka bir ifadeyle, altı iman esasını; namaz, oruç, hac, zekat gibi farz kılınan ibadetleri; içki içmek, kumar oynamak, adam öldürmek, zina yapmak gibi haram kılınan şeyleri öğrenmek, tasdik etmek, helali helal, haramı da haram bilmektir.
Ehl-i sünnet itikadına göre, kalbin bilmesi ve tasdik etmesi iman için yeterlidir.
Tasdik ve inkar bakımından insanlar üç gruptur:
a- Mü’min: İslâmın iman ve itikad esaslarını gerçekten kabul ve tasdik edenler,
b- Kafir: Mü’min olmanın esaslarını kabul etmeyenler,
c- Münafık: İçi başka, dışı başka, sözü özüne uymayanlar. İçinden inanmadığı halde, inanıyormuş gibi görünenler. Bunlar kafirlerden de kötüdür.
Küfür çeşitleri:
1) Küfr-i İnkari: Allah-u Zülcelal’i tanımayıp onu asla kabul etmemektir. Allah-u Zülcelal’in varlığını inkar eden kafirler gibi…
2) Küfr-i Cuhudi: Kalple Allah-u Zülcelal’i tanıyıp, kibrinden dolayı diliyle ikrar etmemektir. Şeytanın küfrü gibi…
3) Küfr-i İnadi: Kalple Allah-u Zülcelal’i bilmek, dille itiraf etmek. Ebu Talib gibi… Zira o, ben Muhammed’in dininin, dinlerin en hayırlısı olduğunu biliyorum fakat beni tenkid ederler diye itiraf etmiyorum diyordu.
4) Küfr-i Nifaki: Dille ikrar ettiği halde, kalple tasdik etmemektir. Münafıklar gibi…
Allah-u Zülcelal’e İman:
Allah-u Zülcelal bütün kemal sıfatlarla muttasıftır. Hiçbir eksiği yoktur. Her şeyin yaratıcısı O’dur. Zatında bir olduğu gibi sıfatlarında da birdir. Ezelidir. Hiçbir şey yokken O var idi. Ne isim ve ne de sıfatlarında sonradan meydana gelme diye bir şey yoktur. O, her şeyi ilmi ile bilir. İlmi ise ezeli bir sıfatıdır. Kudreti ile Kaadir’dir. Kudret sıfatı ise ezelidir. Yaratması ile Hâlik’tir. Yaratma ise ezeli bir sıfatıdır. O, fiili ile fâil, fiil sıfatı ise ezelidir. Bütün fiiller mahluk, Allah-u Zülcelal’in fiili ise mahluk değildir. O’nun sıfatları ne hadis (Sonradan olma) ne de mahluktur. O’nun hiçbir sıfatı yaratıkların sıfatlarına benzemez.
O’nun bilmesi bizim bilmemize, O’nun kudreti bizim kudretimize, O’nun görmesi bizim görmemize, O’nun işitmesi bizim işitmemize, O’nun konuşması bizim konuşmamıza benzemez. O’nun rızası, gadabı, ve bütün sıfatları, alet, harf, keyfiyyet ve ses gibi şeylerden münezzeh-tir. Bizim sıfatlarımız hadistir. Yani alet, harf, keyfiyyet, hal ve ses gibi şeylerden meydana gelir. Allahu Zülcelal ebedidir. Varlığı sonsuzdur. O; kendisini kendisinin övdüğü ve bildiği gibidir.
ALLAH-U ZÜLCELAL’İN SIFATLARI
A) Allah-u Zülcelal’in Selbî sıfatları:
1) Vücûd; Var olmak demektir. Varlığı kendisindendir. Her şeyin varlığı O’nun sayesindedir. O, olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Gerek bizim, gerekse her hangi bir şeyin varlığı, Allah’ın varlığına bir şahiddir.
2) Kıdem; Ezeli, yani başlangıcı olmamasıdır. Evveli olmayana kadim, sonradan olana hadis denir. Allah, kıdem sıfatı ile muttasıftır. Sonradan var olmamıştır. Allah-u Zülcelal’in varlığının başlangıcı olmadığı gibi, bütün varlıkların başlangıcının da ona bağlı olması demektir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah-u Zülcelal’in var olmadığı bir an düşünülemez.
3) Beka; Ebedi, yani, sonu olmamasıdır. Sonu olana fani, sonu olmayana baki denir. Allah, beka sıfatıyla muttasıftır. Çünkü ebedidir. Varlığının asla sonu yoktur. Beka’nın zıddı olan yok olma, Allah-u Zülcelal için imkansızdır.
4) Muhalefetün Lil-Havadis; Yarattığı hiçbir şeye benzemez. Hayalle tasavvur edilemez. Hatırlara ne gelirse gelsin, Allah-u Zülcelal ondan başkadır.
5) Kıyam bi zatihi; Varlığı kendisindendir. Başkasına muhtaç değildir. Allah-u Zülcelal’in ezeli ve ebedi olan varlığı, kendi zatı ile kaimdir. Asla başkasından değildir. O’ndan başka yaratıcı bir zatta mevcut bulunamaz.
6) Vahdaniyyet; Allah-u Zülcelal’in zat ve sıfatlarında tek (bir) olmasıdır. Bu sıfatta Allah-u Zülcelal’e mahsustur. Ortaktan ve benzerden münezzehtir.
B) Allah-u Zülcelal’in Subûti sıfatları:
1) Hayat; Allah-u Zülcelal’in diri olmasıdır. Allah-u Zülcelal’in bütün sıfatları ezelde vardır. Yaratıkların sıfatları böyle değildir. Allah-u Zülcelal’in hayatı vardır, fakat bizim hayatımız gibi değildir. Hayat sıfatının zıddı olan ölmek, Allah-u Zülcelal hakkında mümkün değildir.
2) İlim; Olmuş ve olacak bütün her şeyi bilmesidir. Allah-u Zülcelal’in ilim sıfatıyla eşyayı bilmesi gerçektir. Allah bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değildir. Allah-u Zülcelal’in ilim sıfatı ezelidir, sonradan var olmamıştır. Allah-u Zülcelal’in zatıyla beraber vardır. Bu alemi ve varlıkları en güzel şekilde yaratmak, varlıklarını devam ettirecek tedbiri almak ve hiçbir karışıklığa meydan vermeden devam ettirebilmek, ancak ilim sahibi bir yaratıcıyı gösterir. Kulların mükafatlandırılması veya cezalandırılması yine büyük bir ilim gerektirir. Allah-u Zülcelal hakkında cehalet, gaflet ve unutkanlık düşünülemez.
3) İrade; Vukû bulacak her şeyi kendi dilediği şekilde ve zamanda yaratmasıdır. Eşya ve fiillerin hepsi Allah-u Zülcelal’in dileme, hüküm ve iradesiyledir. Allah-u Zülcelal kainattaki ve kainat içindeki şeyleri ezeli iradesiyle istediği gibi yaratmıştır. Allahu Zülcelal’in dilediği olur, dilemediği olmaz. Allah-u Zülcelal’in dilemediği bir şeyi zorla yaptırabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Kainatta cereyan eden hadise-lerin bütünü Allah-u Zülcelal’in iradesiyle gerçekleşir. O’nun iradesi olmadan hiçbir şey meydana gelemez. Ve O, ne isterse yapar.
4) Kudret; Allah-u Zülcelal’in bütün mümkünatta (var olan) tesir ve tasarrufa kadir olmasıdır. Kudret sıfatı ile Allah-u Zülcelal’in her şeye gücü yeter. Allah-u Zülcelal’in gücü vardır, fakat bizim gücümüz gibi değildir. Allah-u Zülcelal’in kudreti zatidir, yani kendindendir. O’nun kudreti hiçbir şeyle ölçülmez. O’nun kudreti karşısında; büyük küçük, yakın uzak, az çok farketmez. Allah-u Zülcelal, gözümüzün önünde meydana gelen milyarlarca işi, biri diğerine mani olmadan yapar. Bu durumda kudreti işlere göre parçalanmaz, dağılmaz. O, sadece “Ol” diye emreder. İstediği her ne ise, onun olmasını istediği zaman geldiğinde oluverir.
5) Semi’; Allah-u Zülcelal’in her şeyi işitmesidir. Allah-u Zülcelal her şeyi işitir, fakat bizim kulaklar vasıtasıyla işitmemiz gibi değildir. Allah-u Zülcelal’in işitmesinde uzaklık, yakınlık, gizlilik ve açıklık farketmez. Kulak ve sesi nakleden hava gibi vasıtalara da ihtiyacı yoktur. O, en gizli yakarışları, dilden dökülen fısıltıları dahi işitir. Allah-u Zülcelal’in bir şeyi işitmesi başka bir şeyi işitmesine mani değildir.
6)Basar; Allah-u Zülcelal’in her şeyi görmesidir. Allah-u Zülcelal her şeyi görür, fakat bizim gözlerimiz vasıtasıyla görmemiz gibi değildir. Allah-u Zülcelal’in görmesinde uzaklık, yakınlık, gizlilik, açıklık farketmez. O’nun göz ve ışık gibi vasıtalara da ihtiyacı yoktur. O, en gizliyi, gizlinin gizlisini dahi görür. Allah-u Zülcelal’in bir şeyi görmesi başka bir şeyi görmesine de mani değildir.
7) Kelâm; Allah-u Zülcelal’in sese ve harfe muhtaç olmaksızın konuşmasıdır. Allah-u Zülcelal zati ve kudsî olan kelamı ile konuşur. Fakat bizim konuşmamız gibi değildir. Bizler aletler, uzuvlar ve harfler yardımıyla konuşuruz. Allah-u Zülcelal ise aletsiz ve harfsiz konuşur. Harfler yaratılmıştır, fakat Allah-u Zülcelal’in kelamı yaratılmış değildir.
8 ) Tekvîn; Allah-u Zülcelal’in istediğini, dilediği şekilde yaratmasıdır. Allah-u Zülcelal yaptıklarını fiil sıfatı ile yapar. Bu sıfatların hepsi tekvin sıfatının manası içine girmektedir.
Peygamberlere İman:
Müslümanlığın itikad esaslarından biri de peygamberlik müessesesine ve peygamberlere iman etmektir. Peygamberlere iman etmek, onlar hakkında farz, vacip, müstahil (muhal olan) ve caiz olan şeyleri bilip tasdik etmektir.
Allah-u Zülcelâl peygamberleri, kullarına dini ahkâmları bildirmek için elçi olarak göndermiş ve peygamberliğin isbatı için de onlara mucizeler vermiştir. Kendilerine kitap verilenlere “Resul” bunların kitaplarıyla amel ve tebliğ yapanlara da “Nebi” denir. Bu dünya aleminde, yaşayan her millet için, mutlaka birer peygamber gönderilmiştir. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
“Hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinden cehennem ile korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın.” (Fatır; 24)
Hz. Peygamber (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem) peygamberlerin sonuncusu ve en efdalidir. En büyük mucizesi ise Kur’an-ı Kerimdir. Onun ümmeti diğer peygamberlerin ümmetlerinden hayırlıdır. Ondan sonra hiç kimsenin peygamberlik iddiası kabul olunmaz. Ahir zamanda yeryüzüne inecek olan Hz. İsa (a.s) da onun getirdiği islama tabi olacaktır.
Kitaplara îman:
Allah-u Zülcelâl peygamberinden bazılarına birçok hakikat ve ahkâmı bildiren bir takım ibare ve lafızlar indirmiştir. Bunlara kitap denir. Büyük kitaplar dörttür: Tevrat; Hz. Musa (a.s)’ya, Zebur; Hz. Davud (a.s)’a, İncil; Hz. İsa (a.s)’a Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’e indirilmiştir. Allah-u Zülcelal ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
“Yoksa haber verilmedi mi Musa’nın sahifelerinde yazılı olanlar? Ve çok vefakâr olan İbrahim’in sahifelerindekiler? Ki hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. Ve şüphesiz en son varış, Rabbinedir.” (Necm; 36-42)
Bunların dışında on sahife Adem (a.s)’e, elli sahife Şit (a.s)’e, otuz sahife İdris (a.s)’e on sahife de İbrahim (a.s)’e verilmiştir. İşte, Allah-u Zülcelâl’in tarafından indirilmiş olan bu kitapların ve suhufların hepsine iman etmek, her müslümana farzdır. Ancak, Kur’an-ı Kerim’in inmesiyle diğerlerinin hükmü kalkmıştır.
Meleklere îman:
Melekler, Allah-u Zülcelâl’in yaratmış olduğu, erkek ve dişilikleri olmayan, masum kullarıdır. Sayılarını yalnız Allah-u Zülcelâl bilir.
Melekler ilahi emir ne ise onu yerine getirirler. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
“Allah kendilerine ne emretti ise, O’na isyan etmezler ve emredildikleri şeyi yaparlar.” (Tahrim; 6)
Melekler alem-i gayb’den olup, gözle görülmeyen, kulakla işitilmeyen el ile tutulamayan mahluklardır. Kur’an-ı Kerim ve ondan önceki semavi kitaplar onlardan kesin olarak haber verdikleri için inkar etmek küfürdür.
Meleklerden büyükleri;
Cebrail; Vahiy meleğidir,
Mikâil; Tabiat olayları ile görevli melektir,
Azrail; Ruhları kabz etmekle görevli melektir,
İsrafil; Kıyamet Günü, Kıyamet vaktinin geldiğini işaret eden Sur’a üflemekle görevli melektir.
Tüm bilinen ve bilinemeyen meleklere tafsilen ve icmalen iman etmek farzdır.
Ahiret Gününe îman:
Ahiret günü, haşirden, bütün ölülerin dirilmesinden başlayan sonsuz bir gündür. Ahirete ve ahvaline iman etmek her müslümana farzdır. Kıyametin kopması, Sur’a üfürülmesi, ölülerin diriltilmesi, amel defterlerinin verilmesi, mizan’ın kurulması, kulların sorguya çekilmesi, Havz-ı Kevser, Şefaat, Sırat, Cennet ve Cehennem, Ahiret Gününün bölümlerinden olduğu gibi, ahiret gününden önceki kabir hayatı ve berzah alemi ile kıyamet alametlerine de iman etmek farzdır.
Kaza ve Kadere îman:
Kader; Allah-u Zülcelâl’in ezelden kıyamete kadar olacak şeyleri takdir etmesidir ki ilim sıfatına dayanmaktadır.
Kaza; Ezelde takdir olunan şeylerin, zamanı geldiğinde meydana gelmesidir ki kudret sıfatına racidir.
İmam-ı Nevevi kaza ve kaderi şöyle terif etmiştir;
“Olacak şeyleri, muayyen zaman ve mekanlarda vücut bulacağı vasıflar üzerine takdir etmesidir. Kaza ise, takdir edilen eşyayı zaman, mekan ve vasıflar üzerine icad etmesidir. Kader ilim sıfatının şubesi olduğu gibi, kaza da, kudret sıfatının şubesidir.”
İnsanların irade ve ihtiyar sahibi bir mahluk olması da Allah-u Zülcelâl’in takdiridir. Bunun içindir ki, insan kendi istek ve ihtiyarıyla bir şey yapmak veya yapmamak iktidarına maliktir.
Kaza ve kadere iman farzdır. Fakat İnsanlar kadere dayanarak kendilerini mesuliyetten kurtaramazlar. Çünkü insan, ezeldeki takdirin nasıl olacağını bilemez; fakat yaptığı ameli bilerek yaptığından dolayı mesuldür.
4 Ağustos 2011 Perşembe
Söz Taşımanın Zararı
http://sabrikontek.azbuz.com :}Doğru olarak söz taşımak da nemime [koğuculuk] olur. Yalan katılırsa iftira da olur. Koğuculuk günahtır. Ahirette cezası ağır olduğu gibi, dünyada da insanların aralarının açılmasına sebep olur. Onun için "Taş taşı da, söz taşıma" derler. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hasetçi, koğucu ve falcı benden değildir.) [Taberani]
(En kötünüz, söz taşıyan, dostların arasını bozan ve ayıp araştırandır.) [Taberani]
(Koğuculuk yapan melundur.) [İ.Maverdi]
(Söz taşıyan helalzade değildir.) [Hakim]
(Söz taşıyan, veled-i zina veya zina karışıklığı bulunan soysuz kimsedir.) [Beyheki]
(Koğucu, kıyamette maymun suretinde haşrolunur.) [R.Nasıhin]
(Söz taşıyan Cennete girmez.) [Buhari]
Bu hadis-i şeriflerde geçen (Cennete giremez), (Benden değil) demek, "Tevbe edip helalleşmeden ölen, cezasını çekmeden Cennete giremez" manasındadır. Eğer affa veya şefaate uğrarsa veya sevapları çok olur, günahlarından fazla gelirse Cennete girer. Değilse, cezasını çeker. Ehl-i sünnet itikadında, günah işleyene kâfir denmez.
Her doğru söylenmez. Laf taşırken doğru söylenmiş olabilir, ama bu doğruyu söylemek de büyük günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Koğuculuk, kabir azabına sebep olur.) [Beyheki]
(Allahü teâlâ laf taşıyanın kabrinde bir ateş musallat eder. O ateş onu kıyamete kadar yakar.) [Şir’a]
Resulullah efendimiz, iki kabre uğradı. (İkisi de azaptadır. Biri, elbisesini idrardan korumaz, diğeri ise koğucu idi) buyurdu. (Şir’a)
Salih bir zat, kendisine söz getirene dedi ki:
(Bize üç kötülük getirdin. Sevdiğim kimseyi bana düşman etmek istiyorsun. Huzurlu kalbimi karıştırdın. Benim yanımda âdil, iyi biri idin, kendini fasık, kusurlu yaptın.)
Koğuculuk afetinden kurtulmak için, söz getirene karşı şu altı şeyi yapmak gerekir:
1- Ona inanmamalı. Çünkü söz getiren fasıktır. (Fasıka inanılmaz. Sözü ile hareket edilmez. Koğucunun sözlerini kabul etmek, koğuculuktan daha kötüdür) buyurulmuştur.
2- Onu bu münkerden nehyetmeli. Çünkü Allahü teâlâ (Münkerden nehyet) buyurdu. (Lokman 17)
3- Onu sevmemeli! Çünkü söz taşımak günahtır. Günahkâr sevilmez. Onu düşman bilmeli!
4- Söz getirdiği kimseye acaba hakikaten söylemiş mi diye suizanda bulunup da ona kötü gözle bakmamalı! Çünkü suizan haramdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin! Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi çekiştirmeyin, kardeş gibi birbirinizi sevin!) [Müslim]
5- Getirilen sözün doğru olup olmadığını araştırmamalı! Çünkü tecessüsü, günahları araştırmayı, Allahü teâlâ yasak etmiş, (Birbirinizin kusurunu araştırmayın) buyurmuştur. (Hucurat 12)
6- Getirilen söz hakkında kimseye bir şey söylememeli! Eğer söylenirse, başkasının perdesi yırtılmış, günahı meydana çıkarılmış olur. Kusurları gizlemeli, açığa vurmamalı. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Arkadaşının kötülüğünü gizleyenin kusurları, kıyamette gizlenir.) [Taberani]
(Arkadaşının aybını görmeyip gizleyen, Cennete gider.) [Taberani]
(Arkadaşının aybını açığa vuranın aybı açığa çıkar. Hatta evinde bile rezil olur.) [İbni Mace]
(Müslümanın aybını araştıran, ona kötülük etmiş olur.) [Ebu Davud]
(Birini tevbe ettiği günahtan dolayı ayıplayan, aynı günaha maruz kalmadan ölmez.) [Tirmizi]
Görüldüğü gibi söz taşıyan kaç tane farzı terk ediyor ve kaç tane haram işlemiş oluyor.
(Hasetçi, koğucu ve falcı benden değildir.) [Taberani]
(En kötünüz, söz taşıyan, dostların arasını bozan ve ayıp araştırandır.) [Taberani]
(Koğuculuk yapan melundur.) [İ.Maverdi]
(Söz taşıyan helalzade değildir.) [Hakim]
(Söz taşıyan, veled-i zina veya zina karışıklığı bulunan soysuz kimsedir.) [Beyheki]
(Koğucu, kıyamette maymun suretinde haşrolunur.) [R.Nasıhin]
(Söz taşıyan Cennete girmez.) [Buhari]
Bu hadis-i şeriflerde geçen (Cennete giremez), (Benden değil) demek, "Tevbe edip helalleşmeden ölen, cezasını çekmeden Cennete giremez" manasındadır. Eğer affa veya şefaate uğrarsa veya sevapları çok olur, günahlarından fazla gelirse Cennete girer. Değilse, cezasını çeker. Ehl-i sünnet itikadında, günah işleyene kâfir denmez.
Her doğru söylenmez. Laf taşırken doğru söylenmiş olabilir, ama bu doğruyu söylemek de büyük günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Koğuculuk, kabir azabına sebep olur.) [Beyheki]
(Allahü teâlâ laf taşıyanın kabrinde bir ateş musallat eder. O ateş onu kıyamete kadar yakar.) [Şir’a]
Resulullah efendimiz, iki kabre uğradı. (İkisi de azaptadır. Biri, elbisesini idrardan korumaz, diğeri ise koğucu idi) buyurdu. (Şir’a)
Salih bir zat, kendisine söz getirene dedi ki:
(Bize üç kötülük getirdin. Sevdiğim kimseyi bana düşman etmek istiyorsun. Huzurlu kalbimi karıştırdın. Benim yanımda âdil, iyi biri idin, kendini fasık, kusurlu yaptın.)
Koğuculuk afetinden kurtulmak için, söz getirene karşı şu altı şeyi yapmak gerekir:
1- Ona inanmamalı. Çünkü söz getiren fasıktır. (Fasıka inanılmaz. Sözü ile hareket edilmez. Koğucunun sözlerini kabul etmek, koğuculuktan daha kötüdür) buyurulmuştur.
2- Onu bu münkerden nehyetmeli. Çünkü Allahü teâlâ (Münkerden nehyet) buyurdu. (Lokman 17)
3- Onu sevmemeli! Çünkü söz taşımak günahtır. Günahkâr sevilmez. Onu düşman bilmeli!
4- Söz getirdiği kimseye acaba hakikaten söylemiş mi diye suizanda bulunup da ona kötü gözle bakmamalı! Çünkü suizan haramdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Suizan etmeyin! Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi çekiştirmeyin, kardeş gibi birbirinizi sevin!) [Müslim]
5- Getirilen sözün doğru olup olmadığını araştırmamalı! Çünkü tecessüsü, günahları araştırmayı, Allahü teâlâ yasak etmiş, (Birbirinizin kusurunu araştırmayın) buyurmuştur. (Hucurat 12)
6- Getirilen söz hakkında kimseye bir şey söylememeli! Eğer söylenirse, başkasının perdesi yırtılmış, günahı meydana çıkarılmış olur. Kusurları gizlemeli, açığa vurmamalı. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Arkadaşının kötülüğünü gizleyenin kusurları, kıyamette gizlenir.) [Taberani]
(Arkadaşının aybını görmeyip gizleyen, Cennete gider.) [Taberani]
(Arkadaşının aybını açığa vuranın aybı açığa çıkar. Hatta evinde bile rezil olur.) [İbni Mace]
(Müslümanın aybını araştıran, ona kötülük etmiş olur.) [Ebu Davud]
(Birini tevbe ettiği günahtan dolayı ayıplayan, aynı günaha maruz kalmadan ölmez.) [Tirmizi]
Görüldüğü gibi söz taşıyan kaç tane farzı terk ediyor ve kaç tane haram işlemiş oluyor.
3 Ağustos 2011 Çarşamba
Oruç tutan irade kahramanları ve tutamayan mazeret masumları
Rabbimiz sonsuz merhamet sahibidir. Bütün sene boyunca verdiği nimetlerine karşı serbest bıraktığı biz kullarını, bir aylık oruç ibadetiyle mükellef kılmış, hem sıhhatlerini kazanmaları hem de sahip oldukları nimetlerin farkına varmaları için günahlarının affına sebep olacak bir irade imtihanına tüm kullarını tabi tutmuştur. Bu irade imtihanında zaaf göstermeyip oruçlarını tutanlar çok şey kazanırlar, hiçbir şey kaybetmezler. Tutmayanlar ise hiçbir şey kazanmazlar; ama ( ebedi hayatları adına ) çok şey kaybederler. Bunun için nefse ve şeytana uymayan irade kahramanları, Ramazan-ı Şerifin şanına ait hürmeti çiğnemeyerek tüm Müslümanlarla birlikte oruç tutarlar, yine herkesle birlikte iftar eder,bayrama ulaşırlar..Böylece bir aylık irade imtihanından yüz akıyla çıkar,şükür duyguları içinde hep birlikte bayram yaparlar..
Bununla beraber, yine sonsuz merhamet ve şefkatin sahibi Rabb’imiz, kullarının oruç tutamayacak derecede mazereti olanlarını da ayırır, onlara oruçlarını ileride özürleri geçince tutma izni de verir.
- Kimler Ramazan’da herkes oruçlu iken oruçlarını tehir etme iznine sahip olan mazeretli masumlar? Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz.
1- En başta oruç tutacak yaşa erişmemiş küçük çocuklar: Bunlar erginlik yaşına ulaşmadıkça oruç tutmakla yükümlü olmazlar. Tutarlarsa sevabı, onları alıştıranlara da şamil olur. Mükellefiyet yaşının son sınırı, on beş yaş denmişse de esas yükümlülük, kızlarda özel hal, erkek çocuklarda ihtilam olma durumunun başlamasıyla kesinleşmiş olur. Bu tespitler yapılamazsa on beş yaş son mükellefiyet yaşı olarak kabul edilir.
2- Oruç tutma gücünü kendinde bulamayan yaşlılar: Bunlar oruç tutmaları halinde halsizlikleri daha da artarak zor durumda kalacaklarsa tutmazlar. Bu yaşlıların maddi imkanı müsait olanları, tutamadıkları her oruç başına birer fitre verirler yoksula. Oruçlarını yoksula verdikleri bu fitre miktarı fidyelerle tutmuş sayılarlar. Her oruç başına bir fitre veremeyecek durumda olanlardan ise Rabb’imiz onu da bağışlar, borçlu da kalmazlar.
3- Yaşlı değil, fakat hasta olanlar: Oruç tutacak olurlarsa hastalıkları fazlalaşacak, sıhhatleri daha da bozulacaksa sıhhatine kavuşunca tutmaya niyet ederek beklerler. İyileşince tutarlar..
4- Hamile hanımlar: Taşıdıkları çocuklarına bir zarar geleceğini düşünüyorlarsa doğumdan sonraki müsait devrede tutmaya niyet ederek oruçlarını tehir ederler.
5- Doğumdan sonra çocuk emdirmekte olan anneler: Oruçlu iken sütün azalacağını, emen çocuğun ya da annenin zarar göreceğini düşünüyorlarsa oruçlarını tehir eder, sonra tutarlar.
6- Her ay belli günlerdeki özürleri başlamış bulunan hanımlar : Bunlar da oruçlarını bu halleri başlayınca bırakırlar; bitince başlarlar. Bu özürlerini başlatmamak için önceden ilaç almaya mecbur değiller.
7- Seferde (yolcu) olanlar: Oruç günlerinde doksan kilometreden az olmayan yolculuğa çıkmış bulunanlar, tutarlarsa sevaplısını tercih etmiş olurlar, tutmazlarsa verilen ruhsattan istifade etmiş sayılırlar, vebale girmiş olmazlar.
Orucun ilk günlerinde en çok karşılaşılan unutarak oruç bozmanın hükmüne de kısaca bir işarette bulunalım:
- Oruç, sabaha karşı imsak dakikasının girmesiyle başlar, akşam da iftar dakikasının girmesiyle biter. Bu giriş ve çıkış sınırları içinde oruçlu bulunan insan, yeme, içme gibi orucu bozucu hallerden kesinlikle uzak durur. Ancak unutarak orucunu bozacak olursa hatırladığı anda hemen ağzındakini dışarıya çıkarır, orucuna yine devam eder. Çünkü Rabbimiz unutarak oruç bozmadan sorumlu tutmuyor kullarını. Ancak unutan insan nasıl olsa orucumu bozdum diyerek yemeye devam etmemeli, hemen ağzındakini çıkarıp orucunu sürdürmelidir. Hatırına geldiği halde orucum bozuldu diye yemeye devam eden adam, o orucu sonra tekrar tutmaya mecbur olur. Hatta keffaret cezası gerekir diyenler bile vardır. Onun için dikkatli olunmalıdır.
Bununla beraber, yine sonsuz merhamet ve şefkatin sahibi Rabb’imiz, kullarının oruç tutamayacak derecede mazereti olanlarını da ayırır, onlara oruçlarını ileride özürleri geçince tutma izni de verir.
- Kimler Ramazan’da herkes oruçlu iken oruçlarını tehir etme iznine sahip olan mazeretli masumlar? Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz.
1- En başta oruç tutacak yaşa erişmemiş küçük çocuklar: Bunlar erginlik yaşına ulaşmadıkça oruç tutmakla yükümlü olmazlar. Tutarlarsa sevabı, onları alıştıranlara da şamil olur. Mükellefiyet yaşının son sınırı, on beş yaş denmişse de esas yükümlülük, kızlarda özel hal, erkek çocuklarda ihtilam olma durumunun başlamasıyla kesinleşmiş olur. Bu tespitler yapılamazsa on beş yaş son mükellefiyet yaşı olarak kabul edilir.
2- Oruç tutma gücünü kendinde bulamayan yaşlılar: Bunlar oruç tutmaları halinde halsizlikleri daha da artarak zor durumda kalacaklarsa tutmazlar. Bu yaşlıların maddi imkanı müsait olanları, tutamadıkları her oruç başına birer fitre verirler yoksula. Oruçlarını yoksula verdikleri bu fitre miktarı fidyelerle tutmuş sayılarlar. Her oruç başına bir fitre veremeyecek durumda olanlardan ise Rabb’imiz onu da bağışlar, borçlu da kalmazlar.
3- Yaşlı değil, fakat hasta olanlar: Oruç tutacak olurlarsa hastalıkları fazlalaşacak, sıhhatleri daha da bozulacaksa sıhhatine kavuşunca tutmaya niyet ederek beklerler. İyileşince tutarlar..
4- Hamile hanımlar: Taşıdıkları çocuklarına bir zarar geleceğini düşünüyorlarsa doğumdan sonraki müsait devrede tutmaya niyet ederek oruçlarını tehir ederler.
5- Doğumdan sonra çocuk emdirmekte olan anneler: Oruçlu iken sütün azalacağını, emen çocuğun ya da annenin zarar göreceğini düşünüyorlarsa oruçlarını tehir eder, sonra tutarlar.
6- Her ay belli günlerdeki özürleri başlamış bulunan hanımlar : Bunlar da oruçlarını bu halleri başlayınca bırakırlar; bitince başlarlar. Bu özürlerini başlatmamak için önceden ilaç almaya mecbur değiller.
7- Seferde (yolcu) olanlar: Oruç günlerinde doksan kilometreden az olmayan yolculuğa çıkmış bulunanlar, tutarlarsa sevaplısını tercih etmiş olurlar, tutmazlarsa verilen ruhsattan istifade etmiş sayılırlar, vebale girmiş olmazlar.
Orucun ilk günlerinde en çok karşılaşılan unutarak oruç bozmanın hükmüne de kısaca bir işarette bulunalım:
- Oruç, sabaha karşı imsak dakikasının girmesiyle başlar, akşam da iftar dakikasının girmesiyle biter. Bu giriş ve çıkış sınırları içinde oruçlu bulunan insan, yeme, içme gibi orucu bozucu hallerden kesinlikle uzak durur. Ancak unutarak orucunu bozacak olursa hatırladığı anda hemen ağzındakini dışarıya çıkarır, orucuna yine devam eder. Çünkü Rabbimiz unutarak oruç bozmadan sorumlu tutmuyor kullarını. Ancak unutan insan nasıl olsa orucumu bozdum diyerek yemeye devam etmemeli, hemen ağzındakini çıkarıp orucunu sürdürmelidir. Hatırına geldiği halde orucum bozuldu diye yemeye devam eden adam, o orucu sonra tekrar tutmaya mecbur olur. Hatta keffaret cezası gerekir diyenler bile vardır. Onun için dikkatli olunmalıdır.
31 Temmuz 2011 Pazar
Oruç tutmaya hazır mıyız?
Oruç tutmaya hazır mıyız?
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800x600 ve 89KB ) Buraya Tıklayın
Recep, Şaban derken aylardır yolunu beklediğimiz aziz misafirimiz Ramazan ayı evlerimize gelmek üzere.
Pazarı pazartesiye bağlayan gece sahura kalkıyoruz. Bu yazımızı sizlerden gelen, oruçla alakalı soruların cevaplarına ayırıyoruz.
Ramazan'a hazır mısınız?
Ramazan'a ne kadar hazırsınız?
Günler ne çabuk geçti değil mi? Recep, Şaban, Regaib, Miraç, Berat derken on bir ayın sultanı Ramazan ufukta görüldü. Rabbimize binlerce hamdüsena olsun, bu sene de Ramazan'a kavuşmak üzereyiz. Bu pazarı pazartesiye bağlayan gece sahura kalkacağız.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir hadislerinde Ramazan orucunu tutan kimselerin geçmiş günahlarının affolunacağını ve cennete özel bir kapıdan alınacağını şu ifadeleriyle müjdeliyor: "Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan, kıyamet gününde (cennete) yalnız oruçlular girer." (Müslim, Sıyâm, 166) İnşallah hepimiz oruçlarımızı sadece midemize değil, dilimize, kulağımıza ve ağzımıza da tutturarak ve bu mübarek günlerde ihtiyaç sahiplerini de unutmayarak bu müjdeye nail oluruz.
Oruç tutmak kimlere farzdır?
Dinimiz, emir ve yasakların yapılmasını istediği kimselerde birtakım şartlar arar. Bu anlamda diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetinde de belli başlı özelliklere sahip olan kimseler mükellef tutulmuştur. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Müslüman olmak, ergen çağında ve akıllı olmak, oruç tutmaya güç yetirmek ve yolcu olmamak.
Namaz kılmayan kimsenin orucu geçerli olur mu?
Namaz kılmamak büyük günahlardan olsa da, orucu bozmadığından veya oruç tutmanın bir şartı olmadığından namaz kılmayanın tuttuğu oruç elbette geçerlidir.
Başı açık bayan oruç tutabilir mi?
Dinimizde ibadetlerin yapılış şartları bellidir. Oruç tutmak için başın kapalı olması gibi bir şart yoktur. Başı açık bir bayan elbette oruç tutabilir, her türlü ibadetini yapabilir. Bu ibadetlerin sevabını da alır. Baş açmanın günahı ayrıdır. Bir ibadeti yerine getirmemenin günahı, başka bir ibadetin sevabını kazanmaya engel olmaz. Ancak namaz esnasında başın örtülmesi mutlaka gereklidir.
Kadınlar özel günlerinde oruç tutabilir mi?
Hayız ve nifas halinde olan hanımlar, bazı ibadetlerden muaf tutulmuştur. Böyle bir durumdaki hanım oruç tutmaz, namaz kılmaz. Tutamadığı gün sayısınca başka zaman orucunu kaza eder.
Oruç tutmaya engel olan hastalıklar nelerdir?
Oruç tutmaya mani olan hastalıkları şöyle özetleyebiliriz:
1. Tedavisi mümkün olmayan birtakım ağır hastalıkların yanı sıra meşakkatli tedavi gerektiren kanser gibi ya da geçirilen ameliyatın ardından ilaç kullanmayı ve iyi beslenmeyi gerektiren hastalıklar.
2. Devamlı ilaç kullanması gereken, mesela kalp, böbrek, karaciğer hastaları ile diyabet hastaları.
3. Şiddetli ağrılı hastalıkları sebebiyle ilaç kullanması lazım gelen kimseler; örneğin ülseri ya da diğer sancılı hastalıkları olan şahıslar.
4. Mevcut bir hastalığının oruç sebebiyle ağırlaşabileceğinden ya da sıhhatinin bozulabileceğinden endişe edilen hastalar. Misal tüberküloz ve diğer ateşli hastalıklar.
Yukarıdaki dört grubun son ikisine girenler, hastalıkları iyileşince doktora danışarak oruç tutabilirler. İlk iki gruptakiler hayatları boyunca oruç tutamayabilirler ve bu durumdan dolayı fidye vermeleri gerekir.
Yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanlar ne yaparlar?
Dinimiz, oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimselere ruhsat tanımış, tutamadıkları her gün için bir fakir doyurmak (fidye) suretiyle onları bu ibadetten muaf tutmuştur.
Denize girmek orucu bozar mı?
Denize, göle veya nehre girmek orucu bozmaz. Fakat buralarda istemeden de olsa ağız ve burundan su girerse yani su yutulursa oruç bozulur. Sonradan bu orucun kazası gerekir. Bu durumda oruçluyken eğer bir zaruret yoksa bu tür fiillerden uzak kalmak gerekir.
Oruç tutmayıp yerine fidye versek olmaz mı?
Ramazan ayına giren akıl-bâliğ mümin bir kimseye oruç tutmak farzdır. Ancak Ramazan'da oruç tutmasına mani olacak hastalığı veya seferi olması gibi bir mazereti olanlar, tutamadığı gün sayısınca, daha sonra bu oruçlarını kaza edecektir. Ancak oruç tutmaya hiçbir şekilde güç yetiremeyecekse, o zaman tutamadığı her bir gün için fidye verir.
Öyleyse, oruç için edaya veya kazaya güç yetirebilen bir kimse fidye vererek oruç borcundan kurtulamaz.
Fidye vermesi caiz olanlar, şimdi veya daha sonra oruç tutmaya imkânı olmayan kimselerdir. Bunlar çok yaşlılar ile artık iyileşme imkânı kalmayan hastalardır. Yoksa hamilelik, çocuk emzirme, geçici hastalık, yolculuk gibi durumlar oruç tutmamak için birer özürse de, fidye vermek için özür değildir. Bu kişiler ilk fırsatta oruçlarını kaza etmekle yükümlüdür.
Son söz; orucu tutmamak için mazeret üretmek yerine, onu tutmak için vesileler arayalım. Bütün okurlarımıza hayırlı Ramazanlar diliyoruz.
RAMAZAN'I BUGÜN'DEN TAKİP EDİN
Bu sene de sizin için beğeneceğinizi umduğumuz dolu dolu bir Ramazan sayfası hazırladık. Sayfamıza her gün bir sahabi efendimizi konuk edecek, onların örnek hayatlarından kesitler sunacağız. Bununla birlikte sayfamızı renklendirecek olan "bir dua", "altın öğütler", "hadis bahçesi" ve "bir nükte" köşelerimiz eminiz size farklı bir
Ramazan yaşatacak.
Evet, Ramazan'a sayılı günler kaldı. İçimiz kıpır kıpır, dört gözle misafirimizi bekliyoruz. Artık bundan sonra bir ay boyunca, bütün hüzün ve sevinçlerimiz içinde cennet kokulu bir güzellik var. Seni seviyoruz ey Ramazan! Bu yıl da hoş geldin evimize, sokağımıza, şehrimize, ülkemize ve dünyamıza.
TEFEKKÜR ATLASI
Bakmakla görmek, görmekle anlamak aynı şey değil
Her bakanın görmesi gerekmediği gibi, her görenin gördüğünü mutlaka anlaması gerekmiyor. Bu durum, insanlarla diğer canlılar arasında geçerli olduğu gibi, insanların kendi aralarında da geçerlidir. Bizim gördüğümüz her şeyi, beş duyu sahibi bütün canlılar görebiliyorlar. Fakat bizim anladıklarımızı anlamıyorlar, ne olduklarını bilemiyorlar.
BAŞ GÖZÜ MÜ, KALP GÖZÜ MÜ?
Aynı şekilde insanlar, çoğu zaman aynı şeyleri görüyorlar ama gördüklerine aynı manaları yükleyemiyorlar. Keza görmenin de çeşitleri ve buutları var. Basar maddeyi, basiret manayı ve hakikati görüyor. Baş gözü eşyayı, kalp gözü hakikati görüyor. Her ikisiyle bakabilenler, eşyayı ve hakikati beraber görüyorlar.
BİR DUA
Ramazan'dan istifade etmemizi nasip eyle
Allah'ım! Peygamber Efendimiz, Ramazan'la alakalı, "Bu ayda Allah sizi kuşatıp rahmetini indirir. Günahları bağışlayıp, duaları kabul eder" buyuruyor. N'olursun Ya Rabbi Ramazan vesilesiyle bize rahmetinle muamele edip günahlarımızı affeyle. Bu bereketli zaman dilimini dolu dolu yaşayıp ondan hakkıyla istifade etmeyi hepimize nasip eyle.
BİR TAVSİYE
Ramazan'da sadece mideniz oruç tutmasın
Önümüzdeki pazartesi günü oruçlu olacağız. Şükürler olsun bu sene de Ramazan'a kavuşmak üzereyiz. Bu vesileyle küçük bir hatırlatmada bulunalım. Ramazan'da orucu sadece midemize tutturmayalım. Gözümüze, dilimize, ayaklarımıza da tutturalım. Gözümüz harama bakmasın, dilimiz haram söylemesin, ayaklarımız harama gitmesin.
ÖRNEK HAYATLAR
Ramazan'da şeytanlar nasıl zincire vuruluyor?
Peygamber Efendimiz (s.a.s), "Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır. Ramazan'da şeytanlar zincire vurulur" buyuruyor. (Buhari, Savm, 5) Peki şeytanlar zincire vuruluyorsa, bazı insanlar Ramazan'da niçin ve nasıl günaha girebiliyor, şeytanın yolundan gidebiliyor?
ZİNCİR MESAFESİNE GİRME!
Cevabını bir mana büyüğü kendine has sempatik anlatımıyla şöyle izah ediyor: "Bizim köyde köpekler vardır. Evin önündeki bahçeye geceleri salarız ki, hırsız-uğursuz girdiğinde kovalasın diye... Gündüzleri de belli bir ip uzunluğu bırakıp bir kazığa bağlarız.
Şimdi sen bahçeye gelsen, eve doğru yürüsen sana asla ulaşamaz. En fazla havlar durur. Ama gidip onun yanına yanaşsan ne yapar! Tabii ki ısırır. Yani o insanlar, şeytanın "zincir mesafesine" giriyor. Sen zincir mesafesini korumaz, köpeğin burnunun dibine kadar sokulursan; şeytan da Ramazan falan dinlemez seni ısırır!"
Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allahu Teala, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar. (Müslim, sıyâm 167-168)
Oruç tutmaya hazır mıyız?
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800x600 ve 89KB ) Buraya Tıklayın
Recep, Şaban derken aylardır yolunu beklediğimiz aziz misafirimiz Ramazan ayı evlerimize gelmek üzere.
Pazarı pazartesiye bağlayan gece sahura kalkıyoruz. Bu yazımızı sizlerden gelen, oruçla alakalı soruların cevaplarına ayırıyoruz.
Ramazan'a hazır mısınız?
Ramazan'a ne kadar hazırsınız?
Günler ne çabuk geçti değil mi? Recep, Şaban, Regaib, Miraç, Berat derken on bir ayın sultanı Ramazan ufukta görüldü. Rabbimize binlerce hamdüsena olsun, bu sene de Ramazan'a kavuşmak üzereyiz. Bu pazarı pazartesiye bağlayan gece sahura kalkacağız.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir hadislerinde Ramazan orucunu tutan kimselerin geçmiş günahlarının affolunacağını ve cennete özel bir kapıdan alınacağını şu ifadeleriyle müjdeliyor: "Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan, kıyamet gününde (cennete) yalnız oruçlular girer." (Müslim, Sıyâm, 166) İnşallah hepimiz oruçlarımızı sadece midemize değil, dilimize, kulağımıza ve ağzımıza da tutturarak ve bu mübarek günlerde ihtiyaç sahiplerini de unutmayarak bu müjdeye nail oluruz.
Oruç tutmak kimlere farzdır?
Dinimiz, emir ve yasakların yapılmasını istediği kimselerde birtakım şartlar arar. Bu anlamda diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetinde de belli başlı özelliklere sahip olan kimseler mükellef tutulmuştur. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Müslüman olmak, ergen çağında ve akıllı olmak, oruç tutmaya güç yetirmek ve yolcu olmamak.
Namaz kılmayan kimsenin orucu geçerli olur mu?
Namaz kılmamak büyük günahlardan olsa da, orucu bozmadığından veya oruç tutmanın bir şartı olmadığından namaz kılmayanın tuttuğu oruç elbette geçerlidir.
Başı açık bayan oruç tutabilir mi?
Dinimizde ibadetlerin yapılış şartları bellidir. Oruç tutmak için başın kapalı olması gibi bir şart yoktur. Başı açık bir bayan elbette oruç tutabilir, her türlü ibadetini yapabilir. Bu ibadetlerin sevabını da alır. Baş açmanın günahı ayrıdır. Bir ibadeti yerine getirmemenin günahı, başka bir ibadetin sevabını kazanmaya engel olmaz. Ancak namaz esnasında başın örtülmesi mutlaka gereklidir.
Kadınlar özel günlerinde oruç tutabilir mi?
Hayız ve nifas halinde olan hanımlar, bazı ibadetlerden muaf tutulmuştur. Böyle bir durumdaki hanım oruç tutmaz, namaz kılmaz. Tutamadığı gün sayısınca başka zaman orucunu kaza eder.
Oruç tutmaya engel olan hastalıklar nelerdir?
Oruç tutmaya mani olan hastalıkları şöyle özetleyebiliriz:
1. Tedavisi mümkün olmayan birtakım ağır hastalıkların yanı sıra meşakkatli tedavi gerektiren kanser gibi ya da geçirilen ameliyatın ardından ilaç kullanmayı ve iyi beslenmeyi gerektiren hastalıklar.
2. Devamlı ilaç kullanması gereken, mesela kalp, böbrek, karaciğer hastaları ile diyabet hastaları.
3. Şiddetli ağrılı hastalıkları sebebiyle ilaç kullanması lazım gelen kimseler; örneğin ülseri ya da diğer sancılı hastalıkları olan şahıslar.
4. Mevcut bir hastalığının oruç sebebiyle ağırlaşabileceğinden ya da sıhhatinin bozulabileceğinden endişe edilen hastalar. Misal tüberküloz ve diğer ateşli hastalıklar.
Yukarıdaki dört grubun son ikisine girenler, hastalıkları iyileşince doktora danışarak oruç tutabilirler. İlk iki gruptakiler hayatları boyunca oruç tutamayabilirler ve bu durumdan dolayı fidye vermeleri gerekir.
Yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanlar ne yaparlar?
Dinimiz, oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimselere ruhsat tanımış, tutamadıkları her gün için bir fakir doyurmak (fidye) suretiyle onları bu ibadetten muaf tutmuştur.
Denize girmek orucu bozar mı?
Denize, göle veya nehre girmek orucu bozmaz. Fakat buralarda istemeden de olsa ağız ve burundan su girerse yani su yutulursa oruç bozulur. Sonradan bu orucun kazası gerekir. Bu durumda oruçluyken eğer bir zaruret yoksa bu tür fiillerden uzak kalmak gerekir.
Oruç tutmayıp yerine fidye versek olmaz mı?
Ramazan ayına giren akıl-bâliğ mümin bir kimseye oruç tutmak farzdır. Ancak Ramazan'da oruç tutmasına mani olacak hastalığı veya seferi olması gibi bir mazereti olanlar, tutamadığı gün sayısınca, daha sonra bu oruçlarını kaza edecektir. Ancak oruç tutmaya hiçbir şekilde güç yetiremeyecekse, o zaman tutamadığı her bir gün için fidye verir.
Öyleyse, oruç için edaya veya kazaya güç yetirebilen bir kimse fidye vererek oruç borcundan kurtulamaz.
Fidye vermesi caiz olanlar, şimdi veya daha sonra oruç tutmaya imkânı olmayan kimselerdir. Bunlar çok yaşlılar ile artık iyileşme imkânı kalmayan hastalardır. Yoksa hamilelik, çocuk emzirme, geçici hastalık, yolculuk gibi durumlar oruç tutmamak için birer özürse de, fidye vermek için özür değildir. Bu kişiler ilk fırsatta oruçlarını kaza etmekle yükümlüdür.
Son söz; orucu tutmamak için mazeret üretmek yerine, onu tutmak için vesileler arayalım. Bütün okurlarımıza hayırlı Ramazanlar diliyoruz.
RAMAZAN'I BUGÜN'DEN TAKİP EDİN
Bu sene de sizin için beğeneceğinizi umduğumuz dolu dolu bir Ramazan sayfası hazırladık. Sayfamıza her gün bir sahabi efendimizi konuk edecek, onların örnek hayatlarından kesitler sunacağız. Bununla birlikte sayfamızı renklendirecek olan "bir dua", "altın öğütler", "hadis bahçesi" ve "bir nükte" köşelerimiz eminiz size farklı bir
Ramazan yaşatacak.
Evet, Ramazan'a sayılı günler kaldı. İçimiz kıpır kıpır, dört gözle misafirimizi bekliyoruz. Artık bundan sonra bir ay boyunca, bütün hüzün ve sevinçlerimiz içinde cennet kokulu bir güzellik var. Seni seviyoruz ey Ramazan! Bu yıl da hoş geldin evimize, sokağımıza, şehrimize, ülkemize ve dünyamıza.
TEFEKKÜR ATLASI
Bakmakla görmek, görmekle anlamak aynı şey değil
Her bakanın görmesi gerekmediği gibi, her görenin gördüğünü mutlaka anlaması gerekmiyor. Bu durum, insanlarla diğer canlılar arasında geçerli olduğu gibi, insanların kendi aralarında da geçerlidir. Bizim gördüğümüz her şeyi, beş duyu sahibi bütün canlılar görebiliyorlar. Fakat bizim anladıklarımızı anlamıyorlar, ne olduklarını bilemiyorlar.
BAŞ GÖZÜ MÜ, KALP GÖZÜ MÜ?
Aynı şekilde insanlar, çoğu zaman aynı şeyleri görüyorlar ama gördüklerine aynı manaları yükleyemiyorlar. Keza görmenin de çeşitleri ve buutları var. Basar maddeyi, basiret manayı ve hakikati görüyor. Baş gözü eşyayı, kalp gözü hakikati görüyor. Her ikisiyle bakabilenler, eşyayı ve hakikati beraber görüyorlar.
BİR DUA
Ramazan'dan istifade etmemizi nasip eyle
Allah'ım! Peygamber Efendimiz, Ramazan'la alakalı, "Bu ayda Allah sizi kuşatıp rahmetini indirir. Günahları bağışlayıp, duaları kabul eder" buyuruyor. N'olursun Ya Rabbi Ramazan vesilesiyle bize rahmetinle muamele edip günahlarımızı affeyle. Bu bereketli zaman dilimini dolu dolu yaşayıp ondan hakkıyla istifade etmeyi hepimize nasip eyle.
BİR TAVSİYE
Ramazan'da sadece mideniz oruç tutmasın
Önümüzdeki pazartesi günü oruçlu olacağız. Şükürler olsun bu sene de Ramazan'a kavuşmak üzereyiz. Bu vesileyle küçük bir hatırlatmada bulunalım. Ramazan'da orucu sadece midemize tutturmayalım. Gözümüze, dilimize, ayaklarımıza da tutturalım. Gözümüz harama bakmasın, dilimiz haram söylemesin, ayaklarımız harama gitmesin.
ÖRNEK HAYATLAR
Ramazan'da şeytanlar nasıl zincire vuruluyor?
Peygamber Efendimiz (s.a.s), "Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır. Ramazan'da şeytanlar zincire vurulur" buyuruyor. (Buhari, Savm, 5) Peki şeytanlar zincire vuruluyorsa, bazı insanlar Ramazan'da niçin ve nasıl günaha girebiliyor, şeytanın yolundan gidebiliyor?
ZİNCİR MESAFESİNE GİRME!
Cevabını bir mana büyüğü kendine has sempatik anlatımıyla şöyle izah ediyor: "Bizim köyde köpekler vardır. Evin önündeki bahçeye geceleri salarız ki, hırsız-uğursuz girdiğinde kovalasın diye... Gündüzleri de belli bir ip uzunluğu bırakıp bir kazığa bağlarız.
Şimdi sen bahçeye gelsen, eve doğru yürüsen sana asla ulaşamaz. En fazla havlar durur. Ama gidip onun yanına yanaşsan ne yapar! Tabii ki ısırır. Yani o insanlar, şeytanın "zincir mesafesine" giriyor. Sen zincir mesafesini korumaz, köpeğin burnunun dibine kadar sokulursan; şeytan da Ramazan falan dinlemez seni ısırır!"
Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allahu Teala, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar. (Müslim, sıyâm 167-168)
Oruç tutmaya hazır mıyız?
--------------------------------------------------------------------------------
Oruç tutmaya hazır mıyız?
Küçük Boyutta Görmek için Buraya Tıklayın
Recep, Şaban derken aylardır yolunu beklediğimiz aziz misafirimiz Ramazan ayı evlerimize gelmek üzere.
Pazarı pazartesiye bağlayan gece sahura kalkıyoruz. Bu yazımızı sizlerden gelen, oruçla alakalı soruların cevaplarına ayırıyoruz.
Ramazan'a hazır mısınız?
Ramazan'a ne kadar hazırsınız?
Günler ne çabuk geçti değil mi? Recep, Şaban, Regaib, Miraç, Berat derken on bir ayın sultanı Ramazan ufukta görüldü. Rabbimize binlerce hamdüsena olsun, bu sene de Ramazan'a kavuşmak üzereyiz. Bu pazarı pazartesiye bağlayan gece sahura kalkacağız.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir hadislerinde Ramazan orucunu tutan kimselerin geçmiş günahlarının affolunacağını ve cennete özel bir kapıdan alınacağını şu ifadeleriyle müjdeliyor: "Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan, kıyamet gününde (cennete) yalnız oruçlular girer." (Müslim, Sıyâm, 166) İnşallah hepimiz oruçlarımızı sadece midemize değil, dilimize, kulağımıza ve ağzımıza da tutturarak ve bu mübarek günlerde ihtiyaç sahiplerini de unutmayarak bu müjdeye nail oluruz.
Oruç tutmak kimlere farzdır?
Dinimiz, emir ve yasakların yapılmasını istediği kimselerde birtakım şartlar arar. Bu anlamda diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetinde de belli başlı özelliklere sahip olan kimseler mükellef tutulmuştur. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Müslüman olmak, ergen çağında ve akıllı olmak, oruç tutmaya güç yetirmek ve yolcu olmamak.
Namaz kılmayan kimsenin orucu geçerli olur mu?
Namaz kılmamak büyük günahlardan olsa da, orucu bozmadığından veya oruç tutmanın bir şartı olmadığından namaz kılmayanın tuttuğu oruç elbette geçerlidir.
Başı açık bayan oruç tutabilir mi?
Dinimizde ibadetlerin yapılış şartları bellidir. Oruç tutmak için başın kapalı olması gibi bir şart yoktur. Başı açık bir bayan elbette oruç tutabilir, her türlü ibadetini yapabilir. Bu ibadetlerin sevabını da alır. Baş açmanın günahı ayrıdır. Bir ibadeti yerine getirmemenin günahı, başka bir ibadetin sevabını kazanmaya engel olmaz. Ancak namaz esnasında başın örtülmesi mutlaka gereklidir.
Kadınlar özel günlerinde oruç tutabilir mi?
Hayız ve nifas halinde olan hanımlar, bazı ibadetlerden muaf tutulmuştur. Böyle bir durumdaki hanım oruç tutmaz, namaz kılmaz. Tutamadığı gün sayısınca başka zaman orucunu kaza eder.
Oruç tutmaya engel olan hastalıklar nelerdir?
Oruç tutmaya mani olan hastalıkları şöyle özetleyebiliriz:
1. Tedavisi mümkün olmayan birtakım ağır hastalıkların yanı sıra meşakkatli tedavi gerektiren kanser gibi ya da geçirilen ameliyatın ardından ilaç kullanmayı ve iyi beslenmeyi gerektiren hastalıklar.
2. Devamlı ilaç kullanması gereken, mesela kalp, böbrek, karaciğer hastaları ile diyabet hastaları.
3. Şiddetli ağrılı hastalıkları sebebiyle ilaç kullanması lazım gelen kimseler; örneğin ülseri ya da diğer sancılı hastalıkları olan şahıslar.
4. Mevcut bir hastalığının oruç sebebiyle ağırlaşabileceğinden ya da sıhhatinin bozulabileceğinden endişe edilen hastalar. Misal tüberküloz ve diğer ateşli hastalıklar.
Yukarıdaki dört grubun son ikisine girenler, hastalıkları iyileşince doktora danışarak oruç tutabilirler. İlk iki gruptakiler hayatları boyunca oruç tutamayabilirler ve bu durumdan dolayı fidye vermeleri gerekir.
Yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanlar ne yaparlar?
Dinimiz, oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimselere ruhsat tanımış, tutamadıkları her gün için bir fakir doyurmak (fidye) suretiyle onları bu ibadetten muaf tutmuştur.
Denize girmek orucu bozar mı?
Denize, göle veya nehre girmek orucu bozmaz. Fakat buralarda istemeden de olsa ağız ve burundan su girerse yani su yutulursa oruç bozulur. Sonradan bu orucun kazası gerekir. Bu durumda oruçluyken eğer bir zaruret yoksa bu tür fiillerden uzak kalmak gerekir.
Oruç tutmayıp yerine fidye versek olmaz mı?
Ramazan ayına giren akıl-bâliğ mümin bir kimseye oruç tutmak farzdır. Ancak Ramazan'da oruç tutmasına mani olacak hastalığı veya seferi olması gibi bir mazereti olanlar, tutamadığı gün sayısınca, daha sonra bu oruçlarını kaza edecektir. Ancak oruç tutmaya hiçbir şekilde güç yetiremeyecekse, o zaman tutamadığı her bir gün için fidye verir.
Öyleyse, oruç için edaya veya kazaya güç yetirebilen bir kimse fidye vererek oruç borcundan kurtulamaz.
Fidye vermesi caiz olanlar, şimdi veya daha sonra oruç tutmaya imkânı olmayan kimselerdir. Bunlar çok yaşlılar ile artık iyileşme imkânı kalmayan hastalardır. Yoksa hamilelik, çocuk emzirme, geçici hastalık, yolculuk gibi durumlar oruç tutmamak için birer özürse de, fidye vermek için özür değildir. Bu kişiler ilk fırsatta oruçlarını kaza etmekle yükümlüdür.
Son söz; orucu tutmamak için mazeret üretmek yerine, onu tutmak için vesileler arayalım. Bütün okurlarımıza hayırlı Ramazanlar diliyoruz.
RAMAZAN'I BUGÜN'DEN TAKİP EDİN
Bu sene de sizin için beğeneceğinizi umduğumuz dolu dolu bir Ramazan sayfası hazırladık. Sayfamıza her gün bir sahabi efendimizi konuk edecek, onların örnek hayatlarından kesitler sunacağız. Bununla birlikte sayfamızı renklendirecek olan "bir dua", "altın öğütler", "hadis bahçesi" ve "bir nükte" köşelerimiz eminiz size farklı bir
Ramazan yaşatacak.
Evet, Ramazan'a sayılı günler kaldı. İçimiz kıpır kıpır, dört gözle misafirimizi bekliyoruz. Artık bundan sonra bir ay boyunca, bütün hüzün ve sevinçlerimiz içinde cennet kokulu bir güzellik var. Seni seviyoruz ey Ramazan! Bu yıl da hoş geldin evimize, sokağımıza, şehrimize, ülkemize ve dünyamıza.
TEFEKKÜR ATLASI
Bakmakla görmek, görmekle anlamak aynı şey değil
Her bakanın görmesi gerekmediği gibi, her görenin gördüğünü mutlaka anlaması gerekmiyor. Bu durum, insanlarla diğer canlılar arasında geçerli olduğu gibi, insanların kendi aralarında da geçerlidir. Bizim gördüğümüz her şeyi, beş duyu sahibi bütün canlılar görebiliyorlar. Fakat bizim anladıklarımızı anlamıyorlar, ne olduklarını bilemiyorlar.
BAŞ GÖZÜ MÜ, KALP GÖZÜ MÜ?
Aynı şekilde insanlar, çoğu zaman aynı şeyleri görüyorlar ama gördüklerine aynı manaları yükleyemiyorlar. Keza görmenin de çeşitleri ve buutları var. Basar maddeyi, basiret manayı ve hakikati görüyor. Baş gözü eşyayı, kalp gözü hakikati görüyor. Her ikisiyle bakabilenler, eşyayı ve hakikati beraber görüyorlar.
BİR DUA
Ramazan'dan istifade etmemizi nasip eyle
Allah'ım! Peygamber Efendimiz, Ramazan'la alakalı, "Bu ayda Allah sizi kuşatıp rahmetini indirir. Günahları bağışlayıp, duaları kabul eder" buyuruyor. N'olursun Ya Rabbi Ramazan vesilesiyle bize rahmetinle muamele edip günahlarımızı affeyle. Bu bereketli zaman dilimini dolu dolu yaşayıp ondan hakkıyla istifade etmeyi hepimize nasip eyle.
BİR TAVSİYE
Ramazan'da sadece mideniz oruç tutmasın
Önümüzdeki pazartesi günü oruçlu olacağız. Şükürler olsun bu sene de Ramazan'a kavuşmak üzereyiz. Bu vesileyle küçük bir hatırlatmada bulunalım. Ramazan'da orucu sadece midemize tutturmayalım. Gözümüze, dilimize, ayaklarımıza da tutturalım. Gözümüz harama bakmasın, dilimiz haram söylemesin, ayaklarımız harama gitmesin.
ÖRNEK HAYATLAR
Ramazan'da şeytanlar nasıl zincire vuruluyor?
Peygamber Efendimiz (s.a.s), "Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır. Ramazan'da şeytanlar zincire vurulur" buyuruyor. (Buhari, Savm, 5) Peki şeytanlar zincire vuruluyorsa, bazı insanlar Ramazan'da niçin ve nasıl günaha girebiliyor, şeytanın yolundan gidebiliyor?
ZİNCİR MESAFESİNE GİRME!
Cevabını bir mana büyüğü kendine has sempatik anlatımıyla şöyle izah ediyor: "Bizim köyde köpekler vardır. Evin önündeki bahçeye geceleri salarız ki, hırsız-uğursuz girdiğinde kovalasın diye... Gündüzleri de belli bir ip uzunluğu bırakıp bir kazığa bağlarız.
Şimdi sen bahçeye gelsen, eve doğru yürüsen sana asla ulaşamaz. En fazla havlar durur. Ama gidip onun yanına yanaşsan ne yapar! Tabii ki ısırır. Yani o insanlar, şeytanın "zincir mesafesine" giriyor. Sen zincir mesafesini korumaz, köpeğin burnunun dibine kadar sokulursan; şeytan da Ramazan falan dinlemez seni ısırır!"
Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allahu Teala, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar. (Müslim, sıyâm 167-168)
Oruç tutmaya hazır mıyız?
Oruç tutmaya hazır mıyız?
Küçük Boyutta Görmek için Buraya Tıklayın
Recep, Şaban derken aylardır yolunu beklediğimiz aziz misafirimiz Ramazan ayı evlerimize gelmek üzere.
Pazarı pazartesiye bağlayan gece sahura kalkıyoruz. Bu yazımızı sizlerden gelen, oruçla alakalı soruların cevaplarına ayırıyoruz.
Ramazan'a hazır mısınız?
Ramazan'a ne kadar hazırsınız?
Günler ne çabuk geçti değil mi? Recep, Şaban, Regaib, Miraç, Berat derken on bir ayın sultanı Ramazan ufukta görüldü. Rabbimize binlerce hamdüsena olsun, bu sene de Ramazan'a kavuşmak üzereyiz. Bu pazarı pazartesiye bağlayan gece sahura kalkacağız.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir hadislerinde Ramazan orucunu tutan kimselerin geçmiş günahlarının affolunacağını ve cennete özel bir kapıdan alınacağını şu ifadeleriyle müjdeliyor: "Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan, kıyamet gününde (cennete) yalnız oruçlular girer." (Müslim, Sıyâm, 166) İnşallah hepimiz oruçlarımızı sadece midemize değil, dilimize, kulağımıza ve ağzımıza da tutturarak ve bu mübarek günlerde ihtiyaç sahiplerini de unutmayarak bu müjdeye nail oluruz.
Oruç tutmak kimlere farzdır?
Dinimiz, emir ve yasakların yapılmasını istediği kimselerde birtakım şartlar arar. Bu anlamda diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetinde de belli başlı özelliklere sahip olan kimseler mükellef tutulmuştur. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Müslüman olmak, ergen çağında ve akıllı olmak, oruç tutmaya güç yetirmek ve yolcu olmamak.
Namaz kılmayan kimsenin orucu geçerli olur mu?
Namaz kılmamak büyük günahlardan olsa da, orucu bozmadığından veya oruç tutmanın bir şartı olmadığından namaz kılmayanın tuttuğu oruç elbette geçerlidir.
Başı açık bayan oruç tutabilir mi?
Dinimizde ibadetlerin yapılış şartları bellidir. Oruç tutmak için başın kapalı olması gibi bir şart yoktur. Başı açık bir bayan elbette oruç tutabilir, her türlü ibadetini yapabilir. Bu ibadetlerin sevabını da alır. Baş açmanın günahı ayrıdır. Bir ibadeti yerine getirmemenin günahı, başka bir ibadetin sevabını kazanmaya engel olmaz. Ancak namaz esnasında başın örtülmesi mutlaka gereklidir.
Kadınlar özel günlerinde oruç tutabilir mi?
Hayız ve nifas halinde olan hanımlar, bazı ibadetlerden muaf tutulmuştur. Böyle bir durumdaki hanım oruç tutmaz, namaz kılmaz. Tutamadığı gün sayısınca başka zaman orucunu kaza eder.
Oruç tutmaya engel olan hastalıklar nelerdir?
Oruç tutmaya mani olan hastalıkları şöyle özetleyebiliriz:
1. Tedavisi mümkün olmayan birtakım ağır hastalıkların yanı sıra meşakkatli tedavi gerektiren kanser gibi ya da geçirilen ameliyatın ardından ilaç kullanmayı ve iyi beslenmeyi gerektiren hastalıklar.
2. Devamlı ilaç kullanması gereken, mesela kalp, böbrek, karaciğer hastaları ile diyabet hastaları.
3. Şiddetli ağrılı hastalıkları sebebiyle ilaç kullanması lazım gelen kimseler; örneğin ülseri ya da diğer sancılı hastalıkları olan şahıslar.
4. Mevcut bir hastalığının oruç sebebiyle ağırlaşabileceğinden ya da sıhhatinin bozulabileceğinden endişe edilen hastalar. Misal tüberküloz ve diğer ateşli hastalıklar.
Yukarıdaki dört grubun son ikisine girenler, hastalıkları iyileşince doktora danışarak oruç tutabilirler. İlk iki gruptakiler hayatları boyunca oruç tutamayabilirler ve bu durumdan dolayı fidye vermeleri gerekir.
Yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanlar ne yaparlar?
Dinimiz, oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimselere ruhsat tanımış, tutamadıkları her gün için bir fakir doyurmak (fidye) suretiyle onları bu ibadetten muaf tutmuştur.
Denize girmek orucu bozar mı?
Denize, göle veya nehre girmek orucu bozmaz. Fakat buralarda istemeden de olsa ağız ve burundan su girerse yani su yutulursa oruç bozulur. Sonradan bu orucun kazası gerekir. Bu durumda oruçluyken eğer bir zaruret yoksa bu tür fiillerden uzak kalmak gerekir.
Oruç tutmayıp yerine fidye versek olmaz mı?
Ramazan ayına giren akıl-bâliğ mümin bir kimseye oruç tutmak farzdır. Ancak Ramazan'da oruç tutmasına mani olacak hastalığı veya seferi olması gibi bir mazereti olanlar, tutamadığı gün sayısınca, daha sonra bu oruçlarını kaza edecektir. Ancak oruç tutmaya hiçbir şekilde güç yetiremeyecekse, o zaman tutamadığı her bir gün için fidye verir.
Öyleyse, oruç için edaya veya kazaya güç yetirebilen bir kimse fidye vererek oruç borcundan kurtulamaz.
Fidye vermesi caiz olanlar, şimdi veya daha sonra oruç tutmaya imkânı olmayan kimselerdir. Bunlar çok yaşlılar ile artık iyileşme imkânı kalmayan hastalardır. Yoksa hamilelik, çocuk emzirme, geçici hastalık, yolculuk gibi durumlar oruç tutmamak için birer özürse de, fidye vermek için özür değildir. Bu kişiler ilk fırsatta oruçlarını kaza etmekle yükümlüdür.
Son söz; orucu tutmamak için mazeret üretmek yerine, onu tutmak için vesileler arayalım. Bütün okurlarımıza hayırlı Ramazanlar diliyoruz.
RAMAZAN'I BUGÜN'DEN TAKİP EDİN
Bu sene de sizin için beğeneceğinizi umduğumuz dolu dolu bir Ramazan sayfası hazırladık. Sayfamıza her gün bir sahabi efendimizi konuk edecek, onların örnek hayatlarından kesitler sunacağız. Bununla birlikte sayfamızı renklendirecek olan "bir dua", "altın öğütler", "hadis bahçesi" ve "bir nükte" köşelerimiz eminiz size farklı bir
Ramazan yaşatacak.
Evet, Ramazan'a sayılı günler kaldı. İçimiz kıpır kıpır, dört gözle misafirimizi bekliyoruz. Artık bundan sonra bir ay boyunca, bütün hüzün ve sevinçlerimiz içinde cennet kokulu bir güzellik var. Seni seviyoruz ey Ramazan! Bu yıl da hoş geldin evimize, sokağımıza, şehrimize, ülkemize ve dünyamıza.
TEFEKKÜR ATLASI
Bakmakla görmek, görmekle anlamak aynı şey değil
Her bakanın görmesi gerekmediği gibi, her görenin gördüğünü mutlaka anlaması gerekmiyor. Bu durum, insanlarla diğer canlılar arasında geçerli olduğu gibi, insanların kendi aralarında da geçerlidir. Bizim gördüğümüz her şeyi, beş duyu sahibi bütün canlılar görebiliyorlar. Fakat bizim anladıklarımızı anlamıyorlar, ne olduklarını bilemiyorlar.
BAŞ GÖZÜ MÜ, KALP GÖZÜ MÜ?
Aynı şekilde insanlar, çoğu zaman aynı şeyleri görüyorlar ama gördüklerine aynı manaları yükleyemiyorlar. Keza görmenin de çeşitleri ve buutları var. Basar maddeyi, basiret manayı ve hakikati görüyor. Baş gözü eşyayı, kalp gözü hakikati görüyor. Her ikisiyle bakabilenler, eşyayı ve hakikati beraber görüyorlar.
BİR DUA
Ramazan'dan istifade etmemizi nasip eyle
Allah'ım! Peygamber Efendimiz, Ramazan'la alakalı, "Bu ayda Allah sizi kuşatıp rahmetini indirir. Günahları bağışlayıp, duaları kabul eder" buyuruyor. N'olursun Ya Rabbi Ramazan vesilesiyle bize rahmetinle muamele edip günahlarımızı affeyle. Bu bereketli zaman dilimini dolu dolu yaşayıp ondan hakkıyla istifade etmeyi hepimize nasip eyle.
BİR TAVSİYE
Ramazan'da sadece mideniz oruç tutmasın
Önümüzdeki pazartesi günü oruçlu olacağız. Şükürler olsun bu sene de Ramazan'a kavuşmak üzereyiz. Bu vesileyle küçük bir hatırlatmada bulunalım. Ramazan'da orucu sadece midemize tutturmayalım. Gözümüze, dilimize, ayaklarımıza da tutturalım. Gözümüz harama bakmasın, dilimiz haram söylemesin, ayaklarımız harama gitmesin.
ÖRNEK HAYATLAR
Ramazan'da şeytanlar nasıl zincire vuruluyor?
Peygamber Efendimiz (s.a.s), "Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır. Ramazan'da şeytanlar zincire vurulur" buyuruyor. (Buhari, Savm, 5) Peki şeytanlar zincire vuruluyorsa, bazı insanlar Ramazan'da niçin ve nasıl günaha girebiliyor, şeytanın yolundan gidebiliyor?
ZİNCİR MESAFESİNE GİRME!
Cevabını bir mana büyüğü kendine has sempatik anlatımıyla şöyle izah ediyor: "Bizim köyde köpekler vardır. Evin önündeki bahçeye geceleri salarız ki, hırsız-uğursuz girdiğinde kovalasın diye... Gündüzleri de belli bir ip uzunluğu bırakıp bir kazığa bağlarız.
Şimdi sen bahçeye gelsen, eve doğru yürüsen sana asla ulaşamaz. En fazla havlar durur. Ama gidip onun yanına yanaşsan ne yapar! Tabii ki ısırır. Yani o insanlar, şeytanın "zincir mesafesine" giriyor. Sen zincir mesafesini korumaz, köpeğin burnunun dibine kadar sokulursan; şeytan da Ramazan falan dinlemez seni ısırır!"
Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allahu Teala, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar. (Müslim, sıyâm 167-168)
Oruç tutmaya hazır mıyız?
28 Temmuz 2011 Perşembe
Oruç tutmamayı mubah kılan özürler
http://sabrikontek.azbuz.com :} 1- Hastalık: Hasta olan veya oruç tutunca hastalığı artan kimse, oruç tutmaz veya tutuyorsa bozabilir. Hastaya bakan da, hastaya bakmak için sıkıntıya girerse, oruç tutmayabilir.
2- Sefer: 104 km uzağa giden kimse, 15 günden az kaldığı yerde seferi olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, orucu kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Seferde sıkıntı içinde oruç tutmak, takva sayılmaz) buyuruldu. (Buhari)
3- Gebe ve emzikli olmak: Kendine veya çocuğuna bir zarar gelecekse, gebe ve emzikli kadın oruç tutmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, gebeyle emzikli kadına oruç tutmaması için ruhsat verdi, orucunu tehir etti) buyuruluyor. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
Emzikli kadın, kendi çocuğunu veya başkasının çocuğunu emzirse de hüküm aynıdır.
4- Açlık ve susuzluk: Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk meydana gelen kimse, ölüm tehlikesi varsa veya aklı gidecekse yahut hastalanıp bir zarara uğrayacaksa orucunu bozabilir.
5- İhtiyarlık: Oruç tutamayan yaşlı kimsenin, iyileşme ihtimali de yoksa tutamadığı günler için fidye verir. 30 günün fidyesi 53 kg. undur. Veya 53 kg un alacak altın da verilebilir.
6- İkrah: Oruçlu, (Orucunu bozmazsan seni öldürürüz veya bir uzvunu keseriz) diye tehdit edilmişse, dediklerini yapmaya güçleri yetiyor ve blöf yapmıyorlarsa, oruçlunun orucunu bozması mubah olur.
Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevabdır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi)
Oruç tutamamak
Sual: Çalıştığımız yer çok sıcak, oruçlu olunca çalışmam imkânsız. İzin de vermiyorlar. Çalışmasam çoluk çocuk nafakasız kalacaktır. Oruç tutmayıp kışın kaza etmem caiz olur mu?
CEVAP
Nafakaya muhtaç kimse, çalışınca hasta olacağını anlarsa, orucu bozar. Ücretle çalışmayı sözleşmişse ve iş sahibi, ramazanda izin vermiyorsa, kendinin ve ailesinin nafakası mevcut olan, orucu bozmaz, çünkü böyle kimsenin dilenmesi haramdır. Kendinin ve ailesinin nafakasına malik değilse, orucun zarar vermeyeceği başka hafif iş bulması gerekir. Hafif iş bulamazsa, işinde çalışarak, orucu bozması caiz olur. Bunun gibi, ekin biçen kimseye ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı, ekini biçemeyip, ekin telef olursa yahut çalınırsa [veya bina yapılamayıp da yağmurdan yıkılmak tehlikesi muhakkak olursa] ve bunları ücretle yapacak bulamazsa, oruç tutmayıp, bu işlerini yapmak caiz olur. İş bitince, orucunu tutar ve ramazandan sonra da, tutamadığı günleri kaza eder. Günah olmaz. Susuzluktan hasta olması, ölmesi muhakkak olan herkes de, orucu bozup, kaza edebilir. Kefaret gerekmez. (Redd-ül-muhtar)
Orucu kazaya bırakmak
Sual: Ramazanda sıcak günlerde oruç tutmayıp, kışın kaza edilse sevabı az mı olur?
CEVAP
Dini bir mazeret olmadan, orucu kazaya bırakmak haramdır, büyük günahtır. Namazı da kazaya bırakmak böyle büyük bir günahtır. Her ibadet vaktinde yapılır. Size birisi, (30 gün yiyip içme, ben kış günü sana 30 aylık nafaka vereceğim) dese ne dersiniz? Yahut siz çok aç ve susuzken, (Şimdi yiyip içme, bir ay sonra bin ton ekmek ve bir ton su veririm) dese ne dersiniz?
Oruç ibadeti, dinî bir mazeretle kazaya bırakılırsa, tevbe edip kazası tutulunca sadece cezadan kurtulur. Ramazan-ı şerifte tutulan sevaba kavuşamaz. Ömür boyu oruç tutsa, ramazanda tutulan bir gün orucun sevabına kavuşamaz. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Allahü teâlâ benim ümmetime ramazan-ı şerifte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygamberin ümmetine vermemiştir: 1- Ramazanın birinci gecesinde oruca kalkana, Allahü teâlâ rahmetle nazar eder. Rahmetle nazar ettiği kul artık rahmete kavuşmuştur, hiçbir korku yoktur. 2- İftar vakti, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir. 3- Melekler, ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için dua eder. Melekler günahsız olduğu için duaları kabul olur. 4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara mahsus olarak Cennette bir köşk ihsan eder. 5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder.) [Beyheki]
(Allahü teâlâ, Ramazanın her akşamı iftar zamanında bir milyon kişiyi Cehennemden azat eder.) [Deylemi]
2- Sefer: 104 km uzağa giden kimse, 15 günden az kaldığı yerde seferi olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, orucu kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Seferde sıkıntı içinde oruç tutmak, takva sayılmaz) buyuruldu. (Buhari)
3- Gebe ve emzikli olmak: Kendine veya çocuğuna bir zarar gelecekse, gebe ve emzikli kadın oruç tutmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, gebeyle emzikli kadına oruç tutmaması için ruhsat verdi, orucunu tehir etti) buyuruluyor. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
Emzikli kadın, kendi çocuğunu veya başkasının çocuğunu emzirse de hüküm aynıdır.
4- Açlık ve susuzluk: Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk meydana gelen kimse, ölüm tehlikesi varsa veya aklı gidecekse yahut hastalanıp bir zarara uğrayacaksa orucunu bozabilir.
5- İhtiyarlık: Oruç tutamayan yaşlı kimsenin, iyileşme ihtimali de yoksa tutamadığı günler için fidye verir. 30 günün fidyesi 53 kg. undur. Veya 53 kg un alacak altın da verilebilir.
6- İkrah: Oruçlu, (Orucunu bozmazsan seni öldürürüz veya bir uzvunu keseriz) diye tehdit edilmişse, dediklerini yapmaya güçleri yetiyor ve blöf yapmıyorlarsa, oruçlunun orucunu bozması mubah olur.
Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevabdır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi)
Oruç tutamamak
Sual: Çalıştığımız yer çok sıcak, oruçlu olunca çalışmam imkânsız. İzin de vermiyorlar. Çalışmasam çoluk çocuk nafakasız kalacaktır. Oruç tutmayıp kışın kaza etmem caiz olur mu?
CEVAP
Nafakaya muhtaç kimse, çalışınca hasta olacağını anlarsa, orucu bozar. Ücretle çalışmayı sözleşmişse ve iş sahibi, ramazanda izin vermiyorsa, kendinin ve ailesinin nafakası mevcut olan, orucu bozmaz, çünkü böyle kimsenin dilenmesi haramdır. Kendinin ve ailesinin nafakasına malik değilse, orucun zarar vermeyeceği başka hafif iş bulması gerekir. Hafif iş bulamazsa, işinde çalışarak, orucu bozması caiz olur. Bunun gibi, ekin biçen kimseye ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı, ekini biçemeyip, ekin telef olursa yahut çalınırsa [veya bina yapılamayıp da yağmurdan yıkılmak tehlikesi muhakkak olursa] ve bunları ücretle yapacak bulamazsa, oruç tutmayıp, bu işlerini yapmak caiz olur. İş bitince, orucunu tutar ve ramazandan sonra da, tutamadığı günleri kaza eder. Günah olmaz. Susuzluktan hasta olması, ölmesi muhakkak olan herkes de, orucu bozup, kaza edebilir. Kefaret gerekmez. (Redd-ül-muhtar)
Orucu kazaya bırakmak
Sual: Ramazanda sıcak günlerde oruç tutmayıp, kışın kaza edilse sevabı az mı olur?
CEVAP
Dini bir mazeret olmadan, orucu kazaya bırakmak haramdır, büyük günahtır. Namazı da kazaya bırakmak böyle büyük bir günahtır. Her ibadet vaktinde yapılır. Size birisi, (30 gün yiyip içme, ben kış günü sana 30 aylık nafaka vereceğim) dese ne dersiniz? Yahut siz çok aç ve susuzken, (Şimdi yiyip içme, bir ay sonra bin ton ekmek ve bir ton su veririm) dese ne dersiniz?
Oruç ibadeti, dinî bir mazeretle kazaya bırakılırsa, tevbe edip kazası tutulunca sadece cezadan kurtulur. Ramazan-ı şerifte tutulan sevaba kavuşamaz. Ömür boyu oruç tutsa, ramazanda tutulan bir gün orucun sevabına kavuşamaz. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Allahü teâlâ benim ümmetime ramazan-ı şerifte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygamberin ümmetine vermemiştir: 1- Ramazanın birinci gecesinde oruca kalkana, Allahü teâlâ rahmetle nazar eder. Rahmetle nazar ettiği kul artık rahmete kavuşmuştur, hiçbir korku yoktur. 2- İftar vakti, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir. 3- Melekler, ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için dua eder. Melekler günahsız olduğu için duaları kabul olur. 4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara mahsus olarak Cennette bir köşk ihsan eder. 5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder.) [Beyheki]
(Allahü teâlâ, Ramazanın her akşamı iftar zamanında bir milyon kişiyi Cehennemden azat eder.) [Deylemi]
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Hoyratça Tüketim ve Nebevi Uyarılar
http://sabrikontek.azbuz.com :} Hayat mücadelesi ihtiyaçların karşılanması yolunda sergilenen çabadır. Yeme, içme, barınma, giyinme, savunma gibi hayatın sürdürülebilmesi için giderilmesi kaçınılmaz olan ihtiyaçlara temel ihtiyaçlar diyoruz. Bunların dışında birtakım sosyal ve kültürel ihtiyaçlar da söz konusu. Ancak, temel ihtiyaçlar giderilmeden bunlar birer ihtiyaç olarak hissedilmez. Hangi türden olursa olsun ihtiyaçların giderilmesi insanın maddi ve ruhi varlığı açısından büyük önem arz eder. Bu sebeple insan hemcinsleri ile ilişki kurmak, onlarla iş birliği yapmak, birbirine el uzatmak durumundadır. İnsanın sosyal bir varlık oluşunun temelinde bu gerçek yer alır. İslam bu insanlar arası ilişkiyi doğrudan insan-Allah ilişkisine yansıtarak kuvvetle teşvik eder. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumu “Kim bir kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir.”(Buhari, Mezalim, 3.) şeklinde ifade etmektedir.
İhtiyaçların tatmin edilmesi için tüketim gerekiyor. Tüketim yeryüzünün sınırlı kaynakları üzerinden gerçekleşir. Bu yüzden kontrollü tüketim kaçınılmazdır. Dolayısıyla ihtiyacın sınırları gerçekçi olarak belirlenmeli ve bu sınırlar aşılmamalıdır. Tatmin edilen ihtiyaçlar şiddetini kaybeder. İşte burada durmak gerekir. Eğer bu noktada durulmaz ve tüketim devam ederse, kronik bir tatminsizlik hali ortaya çıkar. Tüketilen şeyler haz vermek yerine acı ve ıstırap kaynağına dönüşebilir. İnsanın, hasretini çektiği, eksikliğini duyduğu bir şeyler olmalıdır. Hayatın motor gücünü üreten ümit ve bekleyiş bir bakıma bu tür mahrumiyetlerin ürünüdür.
İhtiyaç-tüketim dengesinin bozulmasındaki önemli etkenlerden biri de “üretilmiş ihtiyaçlar”dır. Gündelik hayatımıza bakalım. Elbisemizi, televizyonumuzu, buzdolabımızı artık ihtiyacımızı karşılamadıkları için mi değiştirmek istiyoruz? “Eski buzdolaplarınızı şu kadar liraya sayıp sizi yepyeni bir buzdolabı sahibi yapıyoruz”, “Eski buzdolaplarınızı atın…”, türünden slogan-reklamların etkisi yok mu bizim bu kararı almamızda? “Bu yıl etek boyları diz altında olacak”, “Erkek kıyafetlerinde koyu renkler hâkim olacak” gibi haberler her yıl “ihtiyaç üretim merkezleri”nde hazırlanıp “moda dünyası”na servis edilmiyor mu? “Siz her şeyin en iyisine layıksınız” cümlesi kimin hoşuna gitmez. Bu duyguya kapılan insanın elindeki her şey bir anda onun gözünde değersizleşiyor. Kendisi de değersizleşmemek için bunlardan kurtulup kendisinin layık olduğu “en iyi”yi elde etmeyi amaçlar hale geliyor. Bu çok kere bilinçaltında oluştuğundan, makulleştirme yolu ile “buna gerçekten ihtiyacım var” noktasına gelmek de zor olmuyor. Böyle olunca da ihtiyaç olmadığı halde, sırf sahip olma isteğini tatmin etmek için satın almak artık normalleşiyor. İşte burası hem psikolojik hem de ekonomik anlamda dengenin ve vasatın dışında çıkıldığı yer oluyor. “İnsanın zekâsı, vasatı terk etmek için insanlığı terk ediyor. İnsan ruhunun yüceliği bu seyri koruyacağını bilmesinde yatar. Yücelik vasatın dışına çıkmak değil, tam aksine vasatta kalmak demektir. Tabiat bizi öylesine mükemmel bir şekilde vasat bir çizgiye yerleştirmiştir ki, terazinin bir kefesini değiştirecek olsak diğerini de değiştirmek gerekiyor.” (Blaise Pascal, Düşünceler, s. 147.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uyarısı işin formülünü veriyor: “İktisat eden darda kalmaz.” (Ahmed b.Hanbel, I, 447.) İbadet amacı ile de olsa bu ilkeyi çiğnemek söz konusu değildir. “Abdest almakta olan Sa’d’ın yanına gelen Rasulüllah ona ‘Bu ne israf!’ diye çıkışınca, Sa’d, ‘Abdest için harcanan su da israf olur mu?’ diye sordu. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü, “Akmakta olan bir nehrin kıyısında abdest alıyor olsan bile…” (İbn Mâce, Taharet, 48.) diye cevap verdi. Demesi o ki Allah Rasulü’nün; nehrin akıyor, suyun geçip gidiyor olması abdest alanın gereğinden fazla su kullanmasını meşru kılmaz. Şu halde Allah Rasulü’nün maksadı, insanı tüketimde itidal noktasına getirmektir. Aynı yaklaşım şu uyarıda da kendini gösteriyor: “İsraf ve kibre düşmeden yiyin, için, giyinin, tasadduk edin.” (Buhari, Libas, 1.) Hadis-i şerifte insan ruhunun kuytu bir köşesine ışık tutulmaktadır: Doyuma ulaşmamış ruh, yaşadığı boşluğu gereksiz tüketim yoluyla sağlayacağı sahte büyüklük duygusu ile telafi etmeye çalışıyor. Çünkü harcama/tüketme imkânına sahip olanlar itibar görüyor. Oysa bu konuda asıl değer ölçüsü harcama imkânına sahip olmak değil, harcamanın/tüketimin nasıl ve nereye yapıldığıdır. Kur’an insandaki bu yanılgı yüklü yönelişi Karûn kıssası bağlamında sakınılması gereken bir örnek olarak gündeme getirir. (Kasas, 76-82.)
İç dünyasında boşluk yaşayan çağdaş insan bu boşluğu maddi yöntemlerle doldurmaya çalışıyor; makam, mevki, şan şöhret ve tüketimle. “Sahip olursam güçlü, dilediğimce ve alabildiğine harcarsam hür ve mutlu olurum.” yanılgısı hâkim. Oysa bizim dinî değerlerimizde mülkiyet hakkı dilediğince tüketim hakkı anlamına gelmiyor. Tüketme hakkı ihtiyaç ölçüsü ile sınırlıdır. “(Rahman’ın kulları) harcadıkları zaman israf da etmezler, cimrilik de. Onlar bu ikisi arasında dengeli bir tutum sergilerler.” (Furkan, 67.)
İnsanı bu tabii denge halinden uzaklaştıracak etkenler günümüzde her zamankinden daha çeşitli ve etkili. Malların vitrinlerde olduğundan daha güzel ve kaliteli görünecek şekilde, ışık ve renk oyunları altında sergilenmesi ve abartılı reklamlar gibi klasik “göz boyama” yöntemlerine daha kapsamlıları eklendi. Büyük alışveriş merkezleri bir yönü ile gereksiz tüketime yönelten mekânlar olarak faaliyet gösteriyor. Psikolojinin verileri buralarda acımasızca tüketime dönüştürülüyor. “Her şey elinizin altıda, gözünüzün önünde” bir ortamdasınız. Çalınan müzik bir rahatlık, bir mutluluk hissi veriyor ve müşteri kendini evinde gibi hissediyor. İnsan evinde dilediği şey üzerinde dilediği gibi tasarruf eder. Bu rahatlıkla eliniz raflara uzanıyor. Bir tür hipnoz hali içinde “alışveriş” yapıyorsunuz. Sepetiniz doluyor ama gözünüz yine raflarda. “Ödeme kolaylığı” sağlayan kredi kartı vb. yöntemlerin itici güncünü de hatırlatmak gerekiyor. Böyle bir ortamda alışveriş bağımlılığını tetikleyecek bir durum söz konusudur. Bu da ihtiyaç gidermek için tüketmek yerine tüketmek için tüketmek gibi bir ruhi rahatsızlık haline işaret eder.
İslam, insanı tüketim hoyratlığına götürecek tuzaklardan koruyucu bir uyarı sistemine sahiptir. Temelinde israf yasağının yer aldığı bu sistem, kanaat, iktisat, nefis terbiyesi ve züht gibi araçlarla desteklenir.
İslam’ın telkin ettiği züht yönelişi, hayatı sürdürürken ihtiyaçların esiri olmama eğitimini temsil eder. Züht hayatı dünyaya ve onun nimetlerine, burada kalacağı oranda değer atfeden bir bakış açısıdır. Maddi olan karşısında takınılan mesafeli tutumdur; maddi olanın çekim alanı dışında kalmaktır. Yemek için yaşamak-yaşamak için yemek ikileminde doğru tercih yapabilmektir. Bu tercihte yaşanacak yanılgı sonucunda insan, mıknatısa yapışan demir tozları gibi iradeden soyutlanıp nefsi arzuların etki alanına girer. Yeme içme ve tüketme, hazların tatmini için temel yöntem haline gelir.
Beslenme ihtiyacı ile iştah/yeme isteği ayrı şeylerdir. Vücudun sağlıklı olması için gerekli gıda miktarı beslenme ihtiyacını temsil eder. Bu ölçünün aşılması ve yeme içmeye devam edilmesi halinde beslenme ihtiyacı iştaha indirgenmiş olmaktadır.
Belli bir refah düzeyine ulaşmış olan toplumlarda önemli sağlık problemlerinden biri de “aşırı beslenme” ve bunun sonucunda ortaya çıkan şişmanlık hastalığıdır. “Aşırı beslenme”yi tırnak işareti içine aldım, çünkü beslenmenin aşırısı olmaz. Aşırıya kaçan yiyip içme beslenme değil, oburluktur. İşte burada insanın kendi sağlığına kast etmesi söz konusudur. Şu Nebevi uyarılara bakınız: “İnsan midesinden daha fena bir kap doldurmuş değildir. İnsanoğluna kendisini ayakta tutacak yiyecekler yeter. Mutlaka daha fazla yemesi gerekiyorsa midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye ayırmalı, üçte biri ise boş kalmalıdır.” (Tirmizi, Sühd, 47.) “Canının her çektiğini yemek israftır.” (İbn Mace, Et’ime, 51.)
Şeyh Sadi-i Şirazî bu Nebevi uyarıları şöyle yorumluyor:
“İnsan isen yemeği ölçülü ye. Karnını bu kadar dolduruyorsun. Adam mısın, yoksa küp müsün? Kişinin içi gıda, zikir ve nefes yeridir. Sen onu sade ekmek yeri sanıyorsun. Hırs dağarcığına Tanrının yâdı sığar mı? Nefes bile onun içinde zar zor uzanır. Can besleyenler midesi dolu olanların hikmetçe boş olduğunun farkında değildirler. İnsanın iki gözü ile bir karnı vardır ki bunlar hiçbir şeyle doymazlar. Şu büklüm büklüm bağırsak boş kalsın, daha iyi. Hani yakacak şeylerle cehennemi doldururlar da o hâlâ; ‘daha yok mu?’ diye bağırır, işte onun gibi. Görmüyor musun, kurtları da, kuşları da tuzağa düşüren yemek hırsından başka bir şey değildir. Vahşi hayvanların karşısında boyun eğmeyen kaplan yemek yüzünden, fareler gibi tuzağa düşer.” (Sâdî, Bostan,[Çev. Hikmet İlaydın, M.E. B. İst. 1950] s. 227.)
Yaşamak için tüketmek, aşırılık ve israfın söz konusu olmadığı bir bilinç işidir. Ya tüketmek için yaşamak?
İhtiyaçların tatmin edilmesi için tüketim gerekiyor. Tüketim yeryüzünün sınırlı kaynakları üzerinden gerçekleşir. Bu yüzden kontrollü tüketim kaçınılmazdır. Dolayısıyla ihtiyacın sınırları gerçekçi olarak belirlenmeli ve bu sınırlar aşılmamalıdır. Tatmin edilen ihtiyaçlar şiddetini kaybeder. İşte burada durmak gerekir. Eğer bu noktada durulmaz ve tüketim devam ederse, kronik bir tatminsizlik hali ortaya çıkar. Tüketilen şeyler haz vermek yerine acı ve ıstırap kaynağına dönüşebilir. İnsanın, hasretini çektiği, eksikliğini duyduğu bir şeyler olmalıdır. Hayatın motor gücünü üreten ümit ve bekleyiş bir bakıma bu tür mahrumiyetlerin ürünüdür.
İhtiyaç-tüketim dengesinin bozulmasındaki önemli etkenlerden biri de “üretilmiş ihtiyaçlar”dır. Gündelik hayatımıza bakalım. Elbisemizi, televizyonumuzu, buzdolabımızı artık ihtiyacımızı karşılamadıkları için mi değiştirmek istiyoruz? “Eski buzdolaplarınızı şu kadar liraya sayıp sizi yepyeni bir buzdolabı sahibi yapıyoruz”, “Eski buzdolaplarınızı atın…”, türünden slogan-reklamların etkisi yok mu bizim bu kararı almamızda? “Bu yıl etek boyları diz altında olacak”, “Erkek kıyafetlerinde koyu renkler hâkim olacak” gibi haberler her yıl “ihtiyaç üretim merkezleri”nde hazırlanıp “moda dünyası”na servis edilmiyor mu? “Siz her şeyin en iyisine layıksınız” cümlesi kimin hoşuna gitmez. Bu duyguya kapılan insanın elindeki her şey bir anda onun gözünde değersizleşiyor. Kendisi de değersizleşmemek için bunlardan kurtulup kendisinin layık olduğu “en iyi”yi elde etmeyi amaçlar hale geliyor. Bu çok kere bilinçaltında oluştuğundan, makulleştirme yolu ile “buna gerçekten ihtiyacım var” noktasına gelmek de zor olmuyor. Böyle olunca da ihtiyaç olmadığı halde, sırf sahip olma isteğini tatmin etmek için satın almak artık normalleşiyor. İşte burası hem psikolojik hem de ekonomik anlamda dengenin ve vasatın dışında çıkıldığı yer oluyor. “İnsanın zekâsı, vasatı terk etmek için insanlığı terk ediyor. İnsan ruhunun yüceliği bu seyri koruyacağını bilmesinde yatar. Yücelik vasatın dışına çıkmak değil, tam aksine vasatta kalmak demektir. Tabiat bizi öylesine mükemmel bir şekilde vasat bir çizgiye yerleştirmiştir ki, terazinin bir kefesini değiştirecek olsak diğerini de değiştirmek gerekiyor.” (Blaise Pascal, Düşünceler, s. 147.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uyarısı işin formülünü veriyor: “İktisat eden darda kalmaz.” (Ahmed b.Hanbel, I, 447.) İbadet amacı ile de olsa bu ilkeyi çiğnemek söz konusu değildir. “Abdest almakta olan Sa’d’ın yanına gelen Rasulüllah ona ‘Bu ne israf!’ diye çıkışınca, Sa’d, ‘Abdest için harcanan su da israf olur mu?’ diye sordu. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü, “Akmakta olan bir nehrin kıyısında abdest alıyor olsan bile…” (İbn Mâce, Taharet, 48.) diye cevap verdi. Demesi o ki Allah Rasulü’nün; nehrin akıyor, suyun geçip gidiyor olması abdest alanın gereğinden fazla su kullanmasını meşru kılmaz. Şu halde Allah Rasulü’nün maksadı, insanı tüketimde itidal noktasına getirmektir. Aynı yaklaşım şu uyarıda da kendini gösteriyor: “İsraf ve kibre düşmeden yiyin, için, giyinin, tasadduk edin.” (Buhari, Libas, 1.) Hadis-i şerifte insan ruhunun kuytu bir köşesine ışık tutulmaktadır: Doyuma ulaşmamış ruh, yaşadığı boşluğu gereksiz tüketim yoluyla sağlayacağı sahte büyüklük duygusu ile telafi etmeye çalışıyor. Çünkü harcama/tüketme imkânına sahip olanlar itibar görüyor. Oysa bu konuda asıl değer ölçüsü harcama imkânına sahip olmak değil, harcamanın/tüketimin nasıl ve nereye yapıldığıdır. Kur’an insandaki bu yanılgı yüklü yönelişi Karûn kıssası bağlamında sakınılması gereken bir örnek olarak gündeme getirir. (Kasas, 76-82.)
İç dünyasında boşluk yaşayan çağdaş insan bu boşluğu maddi yöntemlerle doldurmaya çalışıyor; makam, mevki, şan şöhret ve tüketimle. “Sahip olursam güçlü, dilediğimce ve alabildiğine harcarsam hür ve mutlu olurum.” yanılgısı hâkim. Oysa bizim dinî değerlerimizde mülkiyet hakkı dilediğince tüketim hakkı anlamına gelmiyor. Tüketme hakkı ihtiyaç ölçüsü ile sınırlıdır. “(Rahman’ın kulları) harcadıkları zaman israf da etmezler, cimrilik de. Onlar bu ikisi arasında dengeli bir tutum sergilerler.” (Furkan, 67.)
İnsanı bu tabii denge halinden uzaklaştıracak etkenler günümüzde her zamankinden daha çeşitli ve etkili. Malların vitrinlerde olduğundan daha güzel ve kaliteli görünecek şekilde, ışık ve renk oyunları altında sergilenmesi ve abartılı reklamlar gibi klasik “göz boyama” yöntemlerine daha kapsamlıları eklendi. Büyük alışveriş merkezleri bir yönü ile gereksiz tüketime yönelten mekânlar olarak faaliyet gösteriyor. Psikolojinin verileri buralarda acımasızca tüketime dönüştürülüyor. “Her şey elinizin altıda, gözünüzün önünde” bir ortamdasınız. Çalınan müzik bir rahatlık, bir mutluluk hissi veriyor ve müşteri kendini evinde gibi hissediyor. İnsan evinde dilediği şey üzerinde dilediği gibi tasarruf eder. Bu rahatlıkla eliniz raflara uzanıyor. Bir tür hipnoz hali içinde “alışveriş” yapıyorsunuz. Sepetiniz doluyor ama gözünüz yine raflarda. “Ödeme kolaylığı” sağlayan kredi kartı vb. yöntemlerin itici güncünü de hatırlatmak gerekiyor. Böyle bir ortamda alışveriş bağımlılığını tetikleyecek bir durum söz konusudur. Bu da ihtiyaç gidermek için tüketmek yerine tüketmek için tüketmek gibi bir ruhi rahatsızlık haline işaret eder.
İslam, insanı tüketim hoyratlığına götürecek tuzaklardan koruyucu bir uyarı sistemine sahiptir. Temelinde israf yasağının yer aldığı bu sistem, kanaat, iktisat, nefis terbiyesi ve züht gibi araçlarla desteklenir.
İslam’ın telkin ettiği züht yönelişi, hayatı sürdürürken ihtiyaçların esiri olmama eğitimini temsil eder. Züht hayatı dünyaya ve onun nimetlerine, burada kalacağı oranda değer atfeden bir bakış açısıdır. Maddi olan karşısında takınılan mesafeli tutumdur; maddi olanın çekim alanı dışında kalmaktır. Yemek için yaşamak-yaşamak için yemek ikileminde doğru tercih yapabilmektir. Bu tercihte yaşanacak yanılgı sonucunda insan, mıknatısa yapışan demir tozları gibi iradeden soyutlanıp nefsi arzuların etki alanına girer. Yeme içme ve tüketme, hazların tatmini için temel yöntem haline gelir.
Beslenme ihtiyacı ile iştah/yeme isteği ayrı şeylerdir. Vücudun sağlıklı olması için gerekli gıda miktarı beslenme ihtiyacını temsil eder. Bu ölçünün aşılması ve yeme içmeye devam edilmesi halinde beslenme ihtiyacı iştaha indirgenmiş olmaktadır.
Belli bir refah düzeyine ulaşmış olan toplumlarda önemli sağlık problemlerinden biri de “aşırı beslenme” ve bunun sonucunda ortaya çıkan şişmanlık hastalığıdır. “Aşırı beslenme”yi tırnak işareti içine aldım, çünkü beslenmenin aşırısı olmaz. Aşırıya kaçan yiyip içme beslenme değil, oburluktur. İşte burada insanın kendi sağlığına kast etmesi söz konusudur. Şu Nebevi uyarılara bakınız: “İnsan midesinden daha fena bir kap doldurmuş değildir. İnsanoğluna kendisini ayakta tutacak yiyecekler yeter. Mutlaka daha fazla yemesi gerekiyorsa midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye ayırmalı, üçte biri ise boş kalmalıdır.” (Tirmizi, Sühd, 47.) “Canının her çektiğini yemek israftır.” (İbn Mace, Et’ime, 51.)
Şeyh Sadi-i Şirazî bu Nebevi uyarıları şöyle yorumluyor:
“İnsan isen yemeği ölçülü ye. Karnını bu kadar dolduruyorsun. Adam mısın, yoksa küp müsün? Kişinin içi gıda, zikir ve nefes yeridir. Sen onu sade ekmek yeri sanıyorsun. Hırs dağarcığına Tanrının yâdı sığar mı? Nefes bile onun içinde zar zor uzanır. Can besleyenler midesi dolu olanların hikmetçe boş olduğunun farkında değildirler. İnsanın iki gözü ile bir karnı vardır ki bunlar hiçbir şeyle doymazlar. Şu büklüm büklüm bağırsak boş kalsın, daha iyi. Hani yakacak şeylerle cehennemi doldururlar da o hâlâ; ‘daha yok mu?’ diye bağırır, işte onun gibi. Görmüyor musun, kurtları da, kuşları da tuzağa düşüren yemek hırsından başka bir şey değildir. Vahşi hayvanların karşısında boyun eğmeyen kaplan yemek yüzünden, fareler gibi tuzağa düşer.” (Sâdî, Bostan,[Çev. Hikmet İlaydın, M.E. B. İst. 1950] s. 227.)
Yaşamak için tüketmek, aşırılık ve israfın söz konusu olmadığı bir bilinç işidir. Ya tüketmek için yaşamak?
Dünyayı İmar Etmek
http://sabrikontek.azbuz.com :} Kerim Kitabımızda insanoğlunun yaratılış gayesini, hayatın nihai anlamını açıkça ifade eden pek çok ayet vardır. Bunlardan birisi bütün insanlığı birlikte ilgilendirir: “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizden yeryüzünü imar etmenizi istedi.” (Hud, 61.) Bu ayet başta Ragıp el-İsfahani olmak üzere pek çok İslam bilgini tarafından müstakil eserlerde ele alınmış, bilhassa Farabi ve İbn-i Haldun gibi filozoflara ilham kaynağı olmuştur.
İnsanoğluna dünya hayatında bahşedilen zaman dilimine “ömür” denilmiştir. Ömür, imar ile aynı kökten gelir. İmar ile geçmeyen ömür, ömür değildir. İmar ile geçmeyen ömür mamur olamaz. Resul-i Ekrem’in buyurduğuna göre, kıyamet gününde insanın sorguya çekilmeden yerinden kımıldamayacağı hususların başında, gençliğini nerede çürüttün, gelir. Kişiye “ömrünü nerede/ne yaparak geçirdin” diye sorulacaktır. Farabi’nin “Erdemliler Şehri”/el-Medinetü’l-Fadıla’daki ifadesine göre her fert mimardır. Dolayısıyla her ferdin imar etmek, mimar olmak, mamur etmek gibi bir sorumluluğu vardır. Ancak gönüller imar edilmeden, yürekler tamir edilmeden, beldeler, şehirler, şehirler imar edilmeden de yeryüzü imar edilemez. İbn Haldun’un “Umran” adını verdiği medeniyet tasavvuru, insanın ve kâinatın birlikte imar edilmesini öngörür. Ona göre insanlığın yeryüzünde bir umranı gerçekleştirmek gibi bir sorumluluğu vardır. İnsanlar yeryüzünü talan etmeye değil, imar etmeye gelmiştir.
Bugün yeryüzünü imar etmek için varlığa karşı mütevazı olmak ve yaratılan her şeyin bize bir emanet olduğunu unutmamak, hulkumuzun yani ahlakımızın, halkımıza yani yaratılışımıza uygun olması gerekir. Yüce Rabbimizin, doymak bilmeyen tutku ve ihtiraslarımız için değil, insani ihtiyaçlarımızı karşılamak için bize nimet bahşettiğini göz önünde bulundurmamız gerekir.
Oysa bugün yeryüzü aşırı gösterişçi, çılgınca bir tüketimin körüklediği bir talan ile karşı karşıyadır. Yeryüzünü hoyratça tüketiyoruz. Sadece suları, gölleri, nehirleri, bağları bahçeleri değil, sevgiyi, dostluğu, güveni, komşuluğu kısaca bizi biz yapan değerleri de tüketiyoruz. Sınırsız arzu ve ihtiraslarla sadece zamanımızı, enerjimizi, bilgimizi, birikimimizi değil, kendimizi, ömrümüzü de tüketiyoruz. Sadece kendi yaşadığımız dünyayı değil, bizden sonra gelecek olan nesillerin dünyalarını, umutlarını da tüketiyoruz. Üstelik tükenişimizi hızlandıran bu tüketimi, sektörel örgütlerle, reklam ve propagandanın bütün çeşitleriyle teşvik ediyoruz.
Unuttuğumuz bir gerçek var ki, Yüce Rabbimiz doymak bilmeyen tutku ve ihtiraslarımıza yetecek kadar değil, insani ihtiyaçlarımıza kafi gelecek kadar nimet bahşetmiştir. Tüketmek için tüketmekten, bizi tüketen tüketimden vazgeçmeli, yeryüzünü bize musahhar edene musahhar olmalıyız. Üzerinde yaşadığımız tabiatın hukukunu da savunmalıyız.
Hepimizin ciddi bir tüketim ahlakına ihtiyacı var. Ancak bunun da yeterli olmayacağı bir gerçektir. Zira aşırı tüketim ile ahlak yan yana gelmeyecek kadar birbirinden uzak kavramlardır. Tüketimin Arapçadaki karşılığı istihlaktir. İstihlak, helak etmeyi, yok etmeyi talep etmektir. Tüketim gerçekten helak etmek, talan etmek demektir. Helak etmenin ahlakı, talan etmenin terbiyesi olmaz.
Tüketirken tükenmemek için yapılacak ilk iş, ahlaki bir karşı duruş sergilemektir. Zira Yüce Kitabımızda şöyle buyrulmaktadır: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.” (İsra, 26, 27.)
Bizler, bir nehir kıyısından bile olsa abdest alırken suyu ölçülü ve tutarlı kullanıp israf etmemek konusunda derin bir duyarlılığa sahip olan ve çevresini de bu doğrultuda tutumlu davranmaya davet eden bir Peygamberin (s.a.s) ümmetiyiz. Bir defasında Rasulullah (s.a.s) Sa’d’a uğradı. Sa’d (r.a) abdest alıyordu. Rasulullah (s.a.s) onun suyu aşırı kullandığını görünce: “Bu israf niye” diye sordu. Sa’d (r.a) da; “Abdestte de israf olur mu?” dediğinde, Rasulullah Efendimiz; “hatta akmakta olan bir nehirden abdest alsan bile” buyurdu. (İbn Mace, Taharat, 48; İbn Hanbel, Müsned, II, 221.) Bu nebevi uyarıda aynı zamanda insana, tabiata ve Allah’a karşı duyulan bir sorumluluk bilinci vardır.
Gönüllerde yankı uyandırması beklenen bu nebevi duruş, din gönüllülerinde çok daha derinden makes bulmalıdır. Dolayısıyla din görevlilerinin, her konuda olduğu gibi tüketim ahlakı konusunda da örnek davranışlarıyla toplumu bilinçlendirmeleri gerekir. Hizmet erleri olarak bizlerin, vaktimizi, bilincimizi, zihin dünyamızı, kültürümüzü hasılı bütün değerlerimizi israf etmemek gibi bir sorumluluğumuz var.
İnsanoğluna dünya hayatında bahşedilen zaman dilimine “ömür” denilmiştir. Ömür, imar ile aynı kökten gelir. İmar ile geçmeyen ömür, ömür değildir. İmar ile geçmeyen ömür mamur olamaz. Resul-i Ekrem’in buyurduğuna göre, kıyamet gününde insanın sorguya çekilmeden yerinden kımıldamayacağı hususların başında, gençliğini nerede çürüttün, gelir. Kişiye “ömrünü nerede/ne yaparak geçirdin” diye sorulacaktır. Farabi’nin “Erdemliler Şehri”/el-Medinetü’l-Fadıla’daki ifadesine göre her fert mimardır. Dolayısıyla her ferdin imar etmek, mimar olmak, mamur etmek gibi bir sorumluluğu vardır. Ancak gönüller imar edilmeden, yürekler tamir edilmeden, beldeler, şehirler, şehirler imar edilmeden de yeryüzü imar edilemez. İbn Haldun’un “Umran” adını verdiği medeniyet tasavvuru, insanın ve kâinatın birlikte imar edilmesini öngörür. Ona göre insanlığın yeryüzünde bir umranı gerçekleştirmek gibi bir sorumluluğu vardır. İnsanlar yeryüzünü talan etmeye değil, imar etmeye gelmiştir.
Bugün yeryüzünü imar etmek için varlığa karşı mütevazı olmak ve yaratılan her şeyin bize bir emanet olduğunu unutmamak, hulkumuzun yani ahlakımızın, halkımıza yani yaratılışımıza uygun olması gerekir. Yüce Rabbimizin, doymak bilmeyen tutku ve ihtiraslarımız için değil, insani ihtiyaçlarımızı karşılamak için bize nimet bahşettiğini göz önünde bulundurmamız gerekir.
Oysa bugün yeryüzü aşırı gösterişçi, çılgınca bir tüketimin körüklediği bir talan ile karşı karşıyadır. Yeryüzünü hoyratça tüketiyoruz. Sadece suları, gölleri, nehirleri, bağları bahçeleri değil, sevgiyi, dostluğu, güveni, komşuluğu kısaca bizi biz yapan değerleri de tüketiyoruz. Sınırsız arzu ve ihtiraslarla sadece zamanımızı, enerjimizi, bilgimizi, birikimimizi değil, kendimizi, ömrümüzü de tüketiyoruz. Sadece kendi yaşadığımız dünyayı değil, bizden sonra gelecek olan nesillerin dünyalarını, umutlarını da tüketiyoruz. Üstelik tükenişimizi hızlandıran bu tüketimi, sektörel örgütlerle, reklam ve propagandanın bütün çeşitleriyle teşvik ediyoruz.
Unuttuğumuz bir gerçek var ki, Yüce Rabbimiz doymak bilmeyen tutku ve ihtiraslarımıza yetecek kadar değil, insani ihtiyaçlarımıza kafi gelecek kadar nimet bahşetmiştir. Tüketmek için tüketmekten, bizi tüketen tüketimden vazgeçmeli, yeryüzünü bize musahhar edene musahhar olmalıyız. Üzerinde yaşadığımız tabiatın hukukunu da savunmalıyız.
Hepimizin ciddi bir tüketim ahlakına ihtiyacı var. Ancak bunun da yeterli olmayacağı bir gerçektir. Zira aşırı tüketim ile ahlak yan yana gelmeyecek kadar birbirinden uzak kavramlardır. Tüketimin Arapçadaki karşılığı istihlaktir. İstihlak, helak etmeyi, yok etmeyi talep etmektir. Tüketim gerçekten helak etmek, talan etmek demektir. Helak etmenin ahlakı, talan etmenin terbiyesi olmaz.
Tüketirken tükenmemek için yapılacak ilk iş, ahlaki bir karşı duruş sergilemektir. Zira Yüce Kitabımızda şöyle buyrulmaktadır: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.” (İsra, 26, 27.)
Bizler, bir nehir kıyısından bile olsa abdest alırken suyu ölçülü ve tutarlı kullanıp israf etmemek konusunda derin bir duyarlılığa sahip olan ve çevresini de bu doğrultuda tutumlu davranmaya davet eden bir Peygamberin (s.a.s) ümmetiyiz. Bir defasında Rasulullah (s.a.s) Sa’d’a uğradı. Sa’d (r.a) abdest alıyordu. Rasulullah (s.a.s) onun suyu aşırı kullandığını görünce: “Bu israf niye” diye sordu. Sa’d (r.a) da; “Abdestte de israf olur mu?” dediğinde, Rasulullah Efendimiz; “hatta akmakta olan bir nehirden abdest alsan bile” buyurdu. (İbn Mace, Taharat, 48; İbn Hanbel, Müsned, II, 221.) Bu nebevi uyarıda aynı zamanda insana, tabiata ve Allah’a karşı duyulan bir sorumluluk bilinci vardır.
Gönüllerde yankı uyandırması beklenen bu nebevi duruş, din gönüllülerinde çok daha derinden makes bulmalıdır. Dolayısıyla din görevlilerinin, her konuda olduğu gibi tüketim ahlakı konusunda da örnek davranışlarıyla toplumu bilinçlendirmeleri gerekir. Hizmet erleri olarak bizlerin, vaktimizi, bilincimizi, zihin dünyamızı, kültürümüzü hasılı bütün değerlerimizi israf etmemek gibi bir sorumluluğumuz var.
21 Temmuz 2011 Perşembe
AH! KEŞKE ÖMRÜM ONA HİZMET ETMEKLE GEÇSEYDİ!
http://sabrikontek.azbuz.com :}Geçmişte yaşamış büyük sofiler, mürşide intisap eden birini ağaca benzetirler. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökmeden yeni yaprak açmaz. İşte, Allahu Zülcelal'in yolunda ilerlemek, sırlara vakıf olmak isteyen talibe, ilk lazım olan, getirdiklerini dışarıda bırakmaktır ki mürşid onu bir nakkaş hüneriyle nakşedebilsin ve aklını fikrini duygularını, sırlarla bezeyebilsin. Seyda Hazretleri: "İnsanın yapısında aşırı merak vardır.
Bulunduğu ortamda gördüğü ve göremediği her şeyi inceleme ve anlama dürtüsü, insanı bazen iyi şeyler keşfetmeye yönlendirirken, bazen de hiç yapmaması gereken şeyleri yapmasına da sebep olur. Etrafına merakla bakan insan, diğer insanları da merak etmeye başlar ve artık diğer insanları incelemeyi adet haline getirir. İşte, insanın merakı devamlı olarak mürşidinde ve Resulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin yolunda olmalıdır" derdi.
Kaç cilt kitap okusak, bu cümleyi anlayabilmek, idrak edebilmek noktasına gelebiliriz ki?... Evet, kişi etrafına eğer hüsnü zan ile bakar ve incelerse baktığı kişiden örnekler alır ve kendi hayatına eklemeler yapabilir.
Yine Seyda Hazretleri sık sık: "Kendi kendimizin casusu olalım" derdi. Yani her zaman kendi hatalarımızı arayalım. Tüm gözlerin bir diğerinin dedektifi olduğu şu asırda, ne kadar da önemli bir nasihat...
"Kişi kendi kusurlarının casusu olursa diğer arkadaşlarının kusurlarını göremez. Bir adam Davudu Tahi kuddise sirruhu ile on yıl beraber yaşamış. On yılın sonunda; 'Ya Davud, bende gördüğün kusurları ve eksiklikleri bana söylesen de ben de ona göre kendimi düzeltsem' demiş. Davudu Tahi ona bakmış: 'Ben devamlı olarak kendi kusur ve hatalarımla meşgul olmaktan, şimdiye kadar sende ne bir eksik nede bir kusur görebildim' diye buyurmuş" demişti Seyda Hazretleri...
Seyda hazretlerine baktığınızda...
Kendi nefsime baktığımda, "Ne zaman içimdeki benlik lekelerini dökeceğim" diye düşünür dururum. Oysa Seyda Hazretlerine baktığınızda, kendi hayatından birkaç örnek dinlediğinizde, bu yolda mürşide teslimiyetin ve muhabbetin, insanı hangi zirvelere getirebildiğini anlamayabilirsiniz.
Menzil'de, Muhammed Raşid Hazretleri zamanında, Seyda Hazretlerinin edeb, hayâ ve rikkati dilden dile dolaşırdı. Onun Muhammed Raşid Hazretleri karşısında gösterdiği değergamlık, menkıbeler haline geliyordu.
Aradan yıllar geçmiş Seyda Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretlerinin yeşerttiği mana ikliminde tüm yapraklarını yeşertmiş ve ledün havuzundan kana kana içmiş bir durumda idi. Ama hala Muhammed Raşid Hazretlerine olan hasretini ve hürmetini her zaman dile getiriyordu.
Zaman zaman bunu defaatle dile getirir. "Keşke ömrümüz Seyda Hazretlerine hizmet ederek geçse idi" der iç çekerdi.
Büyük âlim Abdullah b. Mubarek radıyallahu anhu, "Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız" diye buyuruyor. Seyda Hazretleri de, "Allah yoluna giren için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın, Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur" buyurmuştu.
İşte, bu edeb ve teslimiyet ki, kendisini hala bu gün, dünyada gönüllere sultan olmuş bir halde iken bile; "Keşke ömrümüz Muhammed Raşid Hazretlerine hizmet etmekle geçse idi" dedirtiyordu.
Her sanatı öğrenmek için ustasına başvurmak, sabırla gayretle azimle yanında zaman geçirmek ve sanatı öğrenmeye çalışmak gerekmez mi?
İşte Seyda Hazretleri, edeb sanatının en güzide ustalarından birisi. Onun yanında olduğunuz her an, insanlığınızın eksik yanlarını fark edersiniz. Hayata bakış açınız değişir...
Gözleri ışıldayarak konuşan, etrafına adeta enerji ve ışık saçan, almaktan çok vermeyi tercih eden, kendini dinletmekten çok başka insanları dinlemeyi amaç edinmiş, bağıra çağıra değil de ipeksi, yumuşak bir ses tonuyla konuşan, insanın içine huzur veren birisi...
'Seyda, Sahabe gibi yaşıyor'
Bir âlim Seyda Hazretlerini ziyarete gelmişti. Seyda Hazretleri ile bir müddet sohbet etti ve bir gece de dergâhta kaldı. Bir gün sonra, muhteremi yolcu ederken bize dönerek: "Sizler ne kadar şanslı ve Allah'ın seçilmiş kullarısınız ki Seyda Hazretleri kendine ve size (adeta) Sahabe hayatı yaşatıyor. Vallahi ben Seyda hazretlerine bakıyorum sahabeleri görüyorum. Sizler, Sahabe velilerisiniz, ne mutlu maşaallah, subhanellah" diyerek gidiyordu.
Seyda Hazretlerinden öğrendiğim en önemli şeylerden biri, kendimizi ve insanları sevmenin yaşamı ne kadar sihirli bir bahçe haline getirdiğidir. Çünkü o, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı ile yaşıyor ve Muhammed Raşid Hazretlerine duyduğu teslimiyet ve edeb, bir an olsun kendi üzerinde etkisini yitirmiyordu...
Bulunduğu ortamda gördüğü ve göremediği her şeyi inceleme ve anlama dürtüsü, insanı bazen iyi şeyler keşfetmeye yönlendirirken, bazen de hiç yapmaması gereken şeyleri yapmasına da sebep olur. Etrafına merakla bakan insan, diğer insanları da merak etmeye başlar ve artık diğer insanları incelemeyi adet haline getirir. İşte, insanın merakı devamlı olarak mürşidinde ve Resulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin yolunda olmalıdır" derdi.
Kaç cilt kitap okusak, bu cümleyi anlayabilmek, idrak edebilmek noktasına gelebiliriz ki?... Evet, kişi etrafına eğer hüsnü zan ile bakar ve incelerse baktığı kişiden örnekler alır ve kendi hayatına eklemeler yapabilir.
Yine Seyda Hazretleri sık sık: "Kendi kendimizin casusu olalım" derdi. Yani her zaman kendi hatalarımızı arayalım. Tüm gözlerin bir diğerinin dedektifi olduğu şu asırda, ne kadar da önemli bir nasihat...
"Kişi kendi kusurlarının casusu olursa diğer arkadaşlarının kusurlarını göremez. Bir adam Davudu Tahi kuddise sirruhu ile on yıl beraber yaşamış. On yılın sonunda; 'Ya Davud, bende gördüğün kusurları ve eksiklikleri bana söylesen de ben de ona göre kendimi düzeltsem' demiş. Davudu Tahi ona bakmış: 'Ben devamlı olarak kendi kusur ve hatalarımla meşgul olmaktan, şimdiye kadar sende ne bir eksik nede bir kusur görebildim' diye buyurmuş" demişti Seyda Hazretleri...
Seyda hazretlerine baktığınızda...
Kendi nefsime baktığımda, "Ne zaman içimdeki benlik lekelerini dökeceğim" diye düşünür dururum. Oysa Seyda Hazretlerine baktığınızda, kendi hayatından birkaç örnek dinlediğinizde, bu yolda mürşide teslimiyetin ve muhabbetin, insanı hangi zirvelere getirebildiğini anlamayabilirsiniz.
Menzil'de, Muhammed Raşid Hazretleri zamanında, Seyda Hazretlerinin edeb, hayâ ve rikkati dilden dile dolaşırdı. Onun Muhammed Raşid Hazretleri karşısında gösterdiği değergamlık, menkıbeler haline geliyordu.
Aradan yıllar geçmiş Seyda Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretlerinin yeşerttiği mana ikliminde tüm yapraklarını yeşertmiş ve ledün havuzundan kana kana içmiş bir durumda idi. Ama hala Muhammed Raşid Hazretlerine olan hasretini ve hürmetini her zaman dile getiriyordu.
Zaman zaman bunu defaatle dile getirir. "Keşke ömrümüz Seyda Hazretlerine hizmet ederek geçse idi" der iç çekerdi.
Büyük âlim Abdullah b. Mubarek radıyallahu anhu, "Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız" diye buyuruyor. Seyda Hazretleri de, "Allah yoluna giren için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın, Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur" buyurmuştu.
İşte, bu edeb ve teslimiyet ki, kendisini hala bu gün, dünyada gönüllere sultan olmuş bir halde iken bile; "Keşke ömrümüz Muhammed Raşid Hazretlerine hizmet etmekle geçse idi" dedirtiyordu.
Her sanatı öğrenmek için ustasına başvurmak, sabırla gayretle azimle yanında zaman geçirmek ve sanatı öğrenmeye çalışmak gerekmez mi?
İşte Seyda Hazretleri, edeb sanatının en güzide ustalarından birisi. Onun yanında olduğunuz her an, insanlığınızın eksik yanlarını fark edersiniz. Hayata bakış açınız değişir...
Gözleri ışıldayarak konuşan, etrafına adeta enerji ve ışık saçan, almaktan çok vermeyi tercih eden, kendini dinletmekten çok başka insanları dinlemeyi amaç edinmiş, bağıra çağıra değil de ipeksi, yumuşak bir ses tonuyla konuşan, insanın içine huzur veren birisi...
'Seyda, Sahabe gibi yaşıyor'
Bir âlim Seyda Hazretlerini ziyarete gelmişti. Seyda Hazretleri ile bir müddet sohbet etti ve bir gece de dergâhta kaldı. Bir gün sonra, muhteremi yolcu ederken bize dönerek: "Sizler ne kadar şanslı ve Allah'ın seçilmiş kullarısınız ki Seyda Hazretleri kendine ve size (adeta) Sahabe hayatı yaşatıyor. Vallahi ben Seyda hazretlerine bakıyorum sahabeleri görüyorum. Sizler, Sahabe velilerisiniz, ne mutlu maşaallah, subhanellah" diyerek gidiyordu.
Seyda Hazretlerinden öğrendiğim en önemli şeylerden biri, kendimizi ve insanları sevmenin yaşamı ne kadar sihirli bir bahçe haline getirdiğidir. Çünkü o, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı ile yaşıyor ve Muhammed Raşid Hazretlerine duyduğu teslimiyet ve edeb, bir an olsun kendi üzerinde etkisini yitirmiyordu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)