8 Mayıs 2014 Perşembe
Müslümanın Sınırları
İslâm’a gönül vermiş insanların coğrafî sınırları nerede başlar, nerede biter? İslâm topraklarında başlar, İslâm topraklarında biter kanaatindeyseniz, yanılıyorsunuz demektir.
Elbette vatan duygusu, toprak sevgisi, doğup büyüdüğü yerlerle gönül bağı her insanda fıtrî olarak mevcuttur. Dolayısıyla müslümanlar da böyle duygular yaşarlar. Nitekim Efendimiz s.a.v.’in hicret esnasında Mekke’den ayrılırken Hazvera tepeciğinden şehre baktığı ve şöyle buyurduğu bilinir:
– Vallahi, sen Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın. Bana senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur! Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt yuva tutmazdım. (Tirmizî; İbn Mace; Ahmed b. Hanbel; Darimî)
Efendimiz s.a.v.’in bu dokunaklı seslenişi yaptığı Hazvare tepeciği Mekkelilerin pazar yeri olarak kullandıkları, genişletmeler sonucunda bugün Mescid-i Haram’a dahil edilmiş bir yerdir.
Fakat Allah Rasulü s.a.v. idealleri uğruna, mesajını daha öteye götürmek adına, Allah’ın ismini yüceltmek amacıyla (ilâ-yı kelimetullah) ve dahi nice hikmet ve gerekçelerle hicret etmiştir. Efendimiz s.a.v. rüyasında Mekke’den ayrılıp, içerisinde hurma ağaçları olan bir yere hicret ettiğini görmüştü. Bunun üzerine hicret yurdunun Yemame veya Hecer olabileceğini düşünmüştü. Fakat sonradan anladı ki orası Yesrib’di. Onun hicretiyle birlikte Yesrib, önce “Medinetü’n-Nebi: Peygamber Şehri” zamanla sadece ve yalnızca mutlak manada “şehir” anlamında Medine diye anılmaya başlandı.
Dönüşümün büyük adımı “Hicret”
Allah’ın Elçisi s.a.v. Yesrib’in sadece adını değiştirmekle kalmadı. Onun mübarek varlığı sayesinde Yesrib şehirleşti, sosyal doku değişti, hatta ve hatta ilk zamanlar Mekke’ye alışkın muhacirleri çarpan, hastalandıran iklimi O’nun duasıyla daha mutedil bir hal aldı. Ve O, Rabbinden şehir adına bir şey daha diledi. Atası Hz. İbrahim a.s.’a Mekke’nin “harem” kılınması gibi kendisine de Medine’nin harem kılınmasını… Allah Tealâ bu duayı kabul etti. O günden beridir müslümanların iki haremi vardır: Mekke ve Medine… Yani “Haremeyn-i Şerifeyn.”
O’nun hicreti dönüşümü Medine’den başlamıştı. Dönüşüm durmadı. Bugün de devam ediyor ve kıyamete kadar da sürecek.
İşte bu yüzden hicret, bir kaçış; yurdunu, yuvasını ve vatanını terk ediş değildir. Yeni bir başlangıç, kutlu bir doğuş, bir evrilmedir.
Allah Rasulü s.a.v. daha sonra ayrıldığı şehri, Mekke’yi de fethedecektir. Fethin ardından gelişen olaylarda Efendimiz s.a.v.’in ganimetleri yeni müslümanlara, hemşehrilerine dağıttığını gören Medineli Ensar, O’nun Mekke’ye yerleşeceği endişesine kapılmıştır. Bunun üzerine yapılan toplantıda O, Ensar’a kendilerine yaptığı iyiliklerden söz etmiş, isterlerse Ensar’ın da kendisine olan bağlılık ve yararlarını hatırlatabileceklerine değinmiştir. Bunları söylerken göz yaşlarına engel olamamıştı. Ensar’a bütün insanların bir vadide toplanmaları, Ensar’ın da başka bir vadide toplanması halinde onları tercih edeceğini belirtmiş, Ensar da ağlamaya başlamıştı. Göz yaşları içinde Allah’ın Peygamberi’nin;
– Ganimetler diğerlerinin olsun, siz Allah’ın Rasulü’nü alarak Medine’ye dönün. Bu yetmez mi size, teklifine cevapları, kesinlikle O’nunla birlikte şehre dönmek olmuştu.
O, Medine’ye döndü, şehri bir defalığına Tebük Gazvesi, bir defalığına da Veda Haccı için terk etti. Fakat yine döndü ve orada kaldı. Kıyamete kadar da kalacak. Çünkü artık orası O’nun şehridir.
Mekke’nin fethinden sonra hicretin anlamı ve uygulaması değişti. Fetihten sonra hicret “cihad ve niyet”e dönüştü. Yalnız bu, Mekke’nin İslâm Yurdu (Darü’l-İslâm) olmasına matuftu. Zira İslâm Yurdu halini alan bir beldeden başka bir yere hicrete gerek yoktur.
Dini yaşamak, yaşatmak, can ve malını, ırz ve namusunu, haysiyet ve şerefini korumak amacıyla bir yerden bir yere göç ise hicret kapsamında kalsa gerektir. Hatta “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz!’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik..’ diye cevap verdiler. Melekler de ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir, orası ne kötü bir gidiş yeridir!” (Nisa, 97) ilahî fermanı bu uğurda hicrete işaret etmektedir denilebilir.
Yeryüzü mescidi
Yeryüzünün tamamının müslümanlara mescit kılındığını haber veren Peygamberimiz s.a.v. belki de bu hadisiyle müslümanlara dünya ölçeğinde bir hedef gösteriyordu. Yani dünyanın bütünüyle müslümanlara musahhar kılındığına işaret buyuruyordu. Müslümanlar dünya haritasını serip baktıklarında hâlâ mescit veya cami inşa edilmemiş yerler olduğunu görüyorlarsa, oturup bu hadisi yeniden düşünmek zorunda değiller midir?
Elbette müslümanların meskûn olduğu bölgelerde de sorunlar var. Oraların İslâmlaşmasında, bir barış ve esenlik yurdu olmasında da bir takım eksiklik ve aksaklıklar bulunmaktadır. Ama İslâm’ın yayılmasında ve genişlemesinde bir durgunluğa tahammül edilemez. Bugünkü sınırlarla yetinilemez, yetinilmemelidir de…
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in Yesrib’den başlayarak gerçekleştirdiği büyük dönüşümü tamamlamak, dünyanın tamamını kapsayacak şekilde genişletmek ümmetine düşen bir sorumluluk olarak geçerliliğini hâlâ sürdürmektedir.
Tarih içinde geçmiş nesillerin çoğu o zamanki imkanlarla bu sorumluluğu bihakkın yerine getirdiler. Sahabi efendilerimizden itibaren hemen hemen bütün müslüman idareler Allah’ın mesajını yeryüzüne yaymak için büyük çabalar gösterdiler, birçok hükümdar bu uğurda şehitlik mertebesine erişti. Fakat 19’uncu asırdan itibaren müslüman dünyanın içinde biri bitip diğeri başlayan büyük sorunlar, ayrılık ve ayrıştırmalar müslümanların gözünü uzak ufuklardan çevirmiş oldu.
30 Nisan 2014 Çarşamba
Regaib Kandili 1-5-2014- mayıs
"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir.
O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. "
(Tevbe Suresi, 128)
Allah (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır. Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir.
Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede bir araya gelince, bu gece dahada bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir.
Allah Teala'nın kullarına lütfunun çokluğu, kereminin bolluğu ve pek çok günahkarı bağışlaması sebebiyle bu geceye Regaib Gecesi" adı verilmiştir. Bu gecenin bu değeri nereden kazandığı hususunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Hz.Amine validemizin böyle bir gecede Resulullah (s.a.v)'e hamile olduğunu anladığıdır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Regaib gecesinin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua eder, namaz kılar, oruç tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi.
Resulullah (s.a.v)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.
İdrak ettiğimiz mübarek Regaib Kandili vesilesiyle, ruhumuzu karartan kötü duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. İbadetin zevkinden bizi mahrum eden nefsin kötü arzularını frenleyelim. Gönül dünyamızı bulandıran haset, kin, düşmanlık gibi kötü duygulardan temizleyelim.
Bu geceyi nasıl karşılamak, nasıl ihya etmek gerekir?
•Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır.
•Bu gece, kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması, çok iyi olur.
•Kur'an-ı Kerim okunmalıdır.
•Bu gecenin ihyâsı, yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmakla olur. Bu, gecenin ihyâsıdır. Bütün günün ihyâsı bu... Yatsı namazı ile sabah namazını camide kılmak, o günün, o gecenin ihyâsı demektir. İnsan sabahlara kadar, akşamlara kadar ibadet etmiş gibi sevab kazanır.
•Bir başka ihyâ şekli zikir ..... "Lâ ilâe illallah", "Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed", "Estağfirullah", "Sübhànallah", "Elhamdülillâh", "Allahu ekber", "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm", "Allah" gibi sözler mübarek kelimelerdir, cümleciklerdir. Bunları zikretmek çok sevabdır..
•Bazı namazlar vardır,
◦Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kılmıştır. Bunlardan birisi de Tesbih Namazı'dır.
◦Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında: 12 rek'at "Hacet Namazı" kılınır.
Hacet Namazı
•2 rek'atte bir selâm verilerek kılınır.
•Fâtiha-i şerîfe'den sonra her rek'atte 3 Kadir Süresi 12 İhlâs-ı şerîf okunur.
• Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır.
Salât-ı Ümmiye:
"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim"
• Secdede 70 defa: "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.
• Secdeden kalkıp 1 defa: "Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur.
• Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.
• Secdeden kalkıp duâ yapılır.
•Duâda Hz. Allâh'a c.c şu şekilde de ilticâ etmelidir: "Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân"
Unutmayalım!
•Regaib Gecesi, üç aylar içinde kendisinden sonra gelecek olan Miraç, Berat ve Kadir Gecesininde bir müjdecisidir. Onun için bu müjdeciye kulak verip bu geceyi ve üç ayları iyi değerlendirilmelidir.
•Resulullah (sav) buyuruydular ki: "Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul olunur: Receb'in ilk gecesi, Şâban yarısı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi."
24 Nisan 2014 Perşembe
ÜÇ AYLAR ŞUURU
Sizlere, 30 Nisan Çarşamba günü itibariyle mübarek Üç Ayların başladığını müjdeliyoruz. “Müjdeliyoruz” dememiz boşuna değil elbette!
Allah-u Zülcelal’in rızasına meraklı olan, ölüm gerçeğinin farkında, bir gün her fani gibi öleceğini bilerek ahireti için çalışan ve dünya hayatı için inceden inceye kâr zarar hesabı yaptığı gibi ahiret hayatı için de kâr zârar hesabı yapan akl-ı selim müminler için, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlı bir zaman dilimidir üç aylar! O kadar mühim o kadar büyük fırsatlar barındırır içinde. Elbette gafil gönüller bilmezler, sıradan günlerdir bu aylar onlar için. Ama sadece şimdilik…
Bir gün mutlaka “Keşke” diyecekler, “Keşke bir defa dahi olsaydı da üç ayların kıymetini bilerek değerlendirseydim, ne büyük fırsatlar kaçırmışım fani hayatımda” diyecekler. 50 Sene yaşamışsa, 50 sefer üç ayları kaçırdıkları için pişman olacaklar belki de… Üç ayları 70 sene boyunca değerlendirmiş 80’nini geçkin bir ihtiyar olarak bu fani dünyadan ayrılmışsa yine pişman olacak ama hepten kaçıran gibi değil yine de… O da mazhar oldukları karşısında belki binlerce gözyaşı dökerek “Keşke daha çok ibadet etseydim, daha fazla zikr-i Rahman ile meşgul olsaydım, hiç durmadan Kur’an okusaydım da bir dakika dahi olsa boş durmasaydım” diyecek…
“O kadar mı?” diyeceksiniz belki ama bundan da fazlası olduğunu görürdünüz, şayet Asr-ı saadete baksaydınız ya da Selef-i Salihin dediğimiz Ehlullah’ın hayatlarını okusaydınız.
Üç aylar dediğimiz; Recep, Şaban, Ramazan aylarının faziletleri bir yana, sadece bu ayların içlerinde barındırdıkları öyle kutsi geceler var ki, Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir geceleri mesela, bu gecelerin faziletleri ve kazandırdıkları bile görülse hakikat penceresinden, ciltler dolusu kitaplarla anlatılır belki de…
Faziletlerine dair hadis-i şerifleri ve kaynaklarda geçen haberleri, takdir edersiniz ki bu kısacık bir yazıda zikretmemiz mümkün değil. Ama takvim yapraklarını okuyan bir insanın dahi az çok bilgisi vardır bu mesele hakkında.
Fakat bilmek değil esas olan idrak etmek gerekir. İdrakten de öte; ölmüş de elindeki tüm fırsatları kaçırmış, pişmanlığın derinliğinde boğulup inlerken kendisine tekrar fırsat verilmiş ve dünyaya gelmiş bir insanın şuuru ve yürek yangınıyla bu zamanları değerlendirmek gerekir ki fırsatları tüketen ölüm geldiğinde yanmayalım, diyoruz.
Faziletli Üç Aylar hepimize mübarek olsun ve Allah kıymetini bilenlerden ve hakkıyla amel edenlerden bizleri…
DERTLİLERİN DERMANI: HZ. RESûLULLAH (S.A.V)
Ashabının arasına katılırdı
Server-i Kâinat Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem tam da Allah Teâla’nın “İçinizden biri…” buyurarak tanıttığı gibi halkla bütünleşen bir peygamberdi. Halktan uzak, kendi dünyasında değil onların içinde yaşar, gününün çoğunu aralarında geçirirdi. Camide, sokakta, çarşı, pazarda onlarla birlikte olur; hastalarını ziyaret eder, cenazelerine katılırdı.
Sahabelerine zaman ayırır, meclislerine gider, içlerinde özel bir yerde değil onlardan herhangi biri gibi oturur, sohbetlerini dinler, konuşmalarına iştirak ederdi.
O kutlu havayı teneffüs edenlerden biri olan Zeyd b. Sâbit yaşadıklarını şöyle anlatır: “Efendimiz ile birlikte iken ahiret hakkında konuştuğumuzda, bize katılıp konuşurdu. Dünyevi bir meseleden bahis açıldığında, yine bize katırdı. Yeme içme hakkında konuşulduğu zaman da bizimle birlikte konuşurdu.” (Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 4)
O bahtiyarlardan biri olan Câbir b. Semure’ye:
- Hiç Allah Resulü aleyhissalâtu vesselam ile bir mecliste oturdun mu? Diye sorulunca:
- Evet, pek çok kere oturdum, dedi.
- Ne yapardı? Denince:
- Allah Resulü aleyhissalatu vesselam ile yüz defadan daha fazla oturdum. O, uzun suskunluğu olan biriydi. Sabah namazını kıldıktan sonra kalkıp evine gitmez güneş doğuncaya kadar mescitte sahabeleri ile birlikte otururdu. Sahabeler huzurunda şiir söyler, cahiliye döneminde yaşanan olayları anlatır, konu hakkında değerlendirmeler yaparlardı. Allah Resulü onları dinler, sahabeler güldüğünde o tebessüm ederdi. Güneş doğunca oradan ayrılıp eve giderdi. (Müslim, Tirmizî, Nesâî, Müsned)
Düğünlere iştirak ederdi
Kutlu Nebi kadın erkek, yaşlı çocuk, zengin fakir demeden herkesle yakından ilgilenir, hal hatırlarını sorar, sevinç ve kederlerini paylaşırdı.
Rübeyyi binti Muavviz radıyallâhu anha, Uhud şehitlerinden Muvviz b. Afra’nın kızıydı. Yetim kalınca Efendimizin özel ilgisine mazhar oldu.
Gençlik çağına gelince İyas b. Bükeyr ile evlendi. Düğünden anında haberdar olan Efendimiz, hediyesini hazırlanıp Rübeyyi’a’nın düğününe gitti. Sevinçten eli ayağına dolaşan Rübeyyi’a Hatun, o günleri bir dostuna şöyle anlatır: “Düğün sabahı Allah Resulü aleyhissalatu vesselam evimize geldi. Hemen içeri buyur ettik. İçeri girince tıpkı senin oturduğun o sedirin üzerine oturdu. O sırada düğün başlamış, cariyeler def çalıp Bedir’de şehit olan babalarımıza ağıt yakıyorlardı. Allah Resulü’nün geldiğini görünce ağıt yakmayı bırakıp Efendimizi öven şiirler söylediler:
- İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var, diye başlayıp def eşliğinde söylediler. Onları duyan Allah Resulü aleyhissalatu vesselam rahatsız oldu.
- Bu tür şeyler söylemeyi bırakın, çünkü yarın ne olacağını ancak Allah bilir. Daha önce söylediğiniz sözlere devam edin, buyurarak onları ikaz etti.” (Buhârî, Tirmizî, Taberânî)
“Amcam Muaz b. Afra bir süre önce örtü içinde bir miktar taze hurma ile biraz salatalık göndermişti. Allah Resulü’nün salata sevdiğini bildiğim için evimize teşrif edince gelen hediyeyi ona ikram ettim. Onun ardından, üzüm ikram ettim. Onları yedikten sonra Rabbine hamd etti. Evden ayrılacağı zaman, bana Bahreyn’den gönderilen çok güzel altın bir takı hediye etti ve: ‘Bunu takarsın’ buyurarak, tebrik ve dualarla evimizden ayrıldı.” (Heysemî, Taberânî)
Herkese kıymet verirdi
İnsanların makam mevkiine, varlıklı olup olmamasına bakmaz, köleye bile değer verirdi. Bunu hayatının her anında görmek mümkündü. O anlardan birini Ebu Hureyre anlatır: “Mescid’i Nebevi’yi süpürüp temizleyen siyahî (köle veya azatlı köle) bir adam veya hanım vardı. Efendimizin sağlığında vefat etti. Efendimizi rahatsız etmek istemeyen sahabiler, kendisine bildirmeden cenazeyi yıkayıp kefenlediler. Cenaze namazını kılıp Baki Kabristan’a defnettiler. Çevresi ile yakından ilgilenen Allah Resulü aleyhissalatu vesselam hizmetlinin yokluğunu kısa sürede fark etti. Sahabelere nerede olduğunu sordu. Öldüğünü öğrenince üzüldü. Haber verilmediği için de rahatsız oldu.
- Bana haber vermeli değil miydiniz? Buyurarak, rahatsızlığını ifade etti. Sonra:
- Lütfen bana kabrinin yerini gösterin, buyurdu. Kabre giderek hizmetlinin cenaze namazı kıldı.” (Buharî, Müslim)
Başkalarını kendisine tercih etti
Mekkeli sahabeleri ile birlikte Medine’ye hicret edince halk, en küçük bir tereddüt göstermeden onlara kucak açtı. Evlerini, mallarını, mülklerini ve işlerini onlarla paylaştılar. Gelenler tüm mal varlıklarını geride bıraktığı için barınacakları evleri, yiyecek bir lokma ekmekleri dahi yoktu. Tüm varlıklarını onlarla bölüşen Medinelilerin ekonomik durumu haliyle zayıfladı.
Devlet başkanlığı, imam, öğretmen, kadı, müftü gibi pek çok görevi aynı anda ifa eden Efendimiz, istese krallar gibi yaşardı. Sahabiler tüm varlıklarını seve seve ayaklarının altına sererlerdi. Lakin O, her hali ile sahabilerin yanında olmayı, onların yokluk ve yoksulluklarını paylaşmayı, onların en fakiri gibi yarı aç yarı tok yaşamayı tercih etti. “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir” sözünü önce kendi uyguladı. Evine geleni onlara verdi, kendi aç yattı. Ölmek üzere olduğunda dahi acılarını unuturcasına onları düşündü.
Buna şahit olanların başında gelen Hz. Âişe radıyallahu anha bir anısını şöyle anlatır: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat ettiği gün, benim yanımda altı yedi dinar vardı. Allah Resulü’nün hastalığı ile meşgul olduğum için onları dağıtmaya imkân bulamadım. Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam):
- Sendeki dinarları ne yaptın, dağıttın mı? Diye sorunca;
- Hayır, vallahi senin hastalığınla meşgul olduğum için dağıtamadım, dedim. Hemen dağıtmamı emretti. Kendisi ile ilgilendiğim için emrini bir sure erteledim. (Sürekli bayılıyor, ayıldığı zaman sorusunu tekrarlıyordu.) Emrini bir kaç kez tekrarladı. Bir sure kendisi ile ilgilenmeyi bırakıp altınları, Ensar’ın fakir ailelerine göndermek durumunda kaldım. Dağıttığımı bildirince sevindi.
- Şimdi rahatladım, buyurdu.” (İbn Sa’d, Tabakât)
Yaşantısına yakından şahit olan Ebû Hureyre, Ebû Hazm ve daha başkaları: “Nefsim kudreti elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat edinceye kadar, ailesi üç gün üst üste arpa ekmeği yemedi” derdi. (Buhârî, Müslim)
Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) misafiri olduğu günler haricinde, hiç bir zaman, aynı günün sabah ve akşam yemeğinde et ve ekmeği bir arada yemedi, derdi.” (Tirmizi)
17 Nisan 2014 Perşembe
Sevgilerin En Güzeli Anne Sevgisi
Anne hakkı ödenmez, diye bir söz vardır ve haktır. İnsan ne yapsa annesinin hakkını ödeyemez. Hatta “Anneni sırtında hacca da götürsen hakkını ödeyemezsin” sözü bir kıssaya istinat etmektedir. Şöyle ki: Hasan-ı Basri Hazretleri (k.s) bir gün, Kabe’yi tavaf ederken, sırtında küfe olan bir delikanlıyı fark eder ve ona sırtında ne taşıdığını sorar. Genç, “Küfede annem var. Biz fakiriz, senelerdir annem Kabe’yi ziyaret etmek isterdi. Fakat maddi durumumuz müsait olmadığı için gelemedik. Kendisi ihtiyarladı, gelmesine hiç imkan kalmadı. Ama iştiyakı hiç azalmadı. Kabe aklına geldikçe gözyaşlarını tutamazdı. Annemin bu haline tahammülüm kalmadı. İşte bu küfeyle onu ta memleketimiz Şam’dan buraya kadar getirdim. Şimdi de Kabe’yi tavaf ettiriyorum” der ve ardından, “Acaba, anamın hakkını, bu yaptığımla ödeyebildim mi?” diye de sorar. Hasan-ı Basri Hazretleri (k.s) “Hayır, ödeyemezsin” buyurdular.
Anne sevgisi, sevgilerin en güzelidir. Anneler, ömür boyu sevgiye, saygıya, hizmete ve hürmete layık olan en yüce varlıklardır. Anne; bağlılığın, fedakarlığın, cömertliğin, karşılık beklemeden vermenin ve sevmenin sembolüdür. Anne ilahi rahmete benzer. Hep verir, fakat karşılık beklemez. Ne mutlu annelerini layıkıyla sevenlere, onları her zaman hatırlayanlara, annelerine en güzel şekilde hizmet edenlere, annelerinin hayır dualarını alıp dünya ve ahiret mutluluğuna erebilenlere.
Anne Hakkı
İnsanın, Allah’a kulluk ve ibadetten sonra ikinci olarak, Allah’ın yaratıklarına karşı olan görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerekir. Yaratılanlar içinde insana en yakın olan ve insan üzerinde en çok hakkı bulunan kimseler ise önce anne sonra babadır. Cenab-ı Allah, onları insanın var olması için sebep kılmıştır. Bunun içindir ki Allah Teala, kendisine kulluk edilmesini emrettikten hemen sonra anne baba hakkının önemini zikretmiştir: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.” (İsra, 23-24)
İnsan Gözünün İlk Gördüğü: “Anne”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) henüz dünyaya gelmeden babasını; küçük yaşta da annesini kaybettiği için öksüz ve yetim olarak büyümüştür. Efendimiz (s.a.v) yaptığı umrelerin birinde Ebva köyüne de uğramış, annesinin kabrini ziyaret etmiş ve kabrini elleriyle düzelterek ağlamıştır. Niçin ağladığını soranlara, “Merhamet duygusundan ağladım” buyurmuştur. (İsmail Hakkı, Ruhu’l-Beyan 3/ 394) O’nun (s.a.v) bu ziyareti, anne hasreti ile dolu ve vefalı bir evlat olduğunu göstermektedir. Efendimiz (s.a.v) sütannesi Halime Hatun’u gördükçe, “O benim annem, annemden sonraki annemdir” demiş ve ona en içten duygularla saygı ve sevgi göstermiştir. (Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, 4/72)
İnsan dünyaya geldiği ve gözünü açtığı zaman karşısında ilk gördüğü annesidir. Yavrusunun kokusunu hissetmediği, onu kollarına almadığı zaman uyuyamayan anne… Gülüşünü hiç eksik etmeyen, cennetin ayaklarının altına serildiği varlık anne… Ağladığımızda ağlayan, güldüğümüzde gülen, hastalığımızda geceleri hiç uyumadan başımızda bekleyen hatta “Rabbim, yavrumun hastalığını bana ver” diyecek kadar yavrusuna şefkat gösteren… Her daim iyiliğimizi isteyen, ayağımıza bir diken parçasının bile batmasına razı olmayan annelerimiz… Bizler belki şimdi uzaklardayız. Belki büyüdük ve bizler de anne veya baba olduk. Ama şayet hayatta ise hala bizim için tasalanan, “Acaba ne yapıyor, nasıl?” diye düşünen bir annemiz var. Bizler büyüsek de annemizin gözünde hala o ufak çocuğuz.
ANNE BABAYA HİZMET
EN BÜYÜK NİMET
Daha sayamadığımız pek çok hasletten ötürüdür ki yüce dinimiz anneye hizmeti, babaya hizmetin önünde tutmuştur. Ashab-ı Kiram’dan biri Peygamberimiz’e (s.a.v) gelerek, “Ya Rasulullah! İnsanlar arasında iyi davranmama en çok layık olan kimdir?” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) “Annendir” buyurdu. Adam, “Sonra kimdir?” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) “Yine annendir” dedi. Adam yine sordu. Peygamberimiz (s.a.v) “Yine annendir” dedi. Adam, “Sonra kimdir?” deyince, Nebi (s.a.v) “Bu defa babandır” (Buhari, Edeb, 2) buyurdu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) cihada gitmek için izin isteyen bir sahabiye ana veya babasının sağ olup olmadığını sormuş, hayatta olduklarını öğrenince, “Öyleyse sen onların bakımıyla ilgilen” (Buhari, Cihad, 138) diyerek ana babaya hizmeti cihattan da üstün tutmuştur.
Zikrettiğimiz bu sebeplerden ötürü dinimiz, evladın anne ve babasına karşı yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları ve ahlaki davranışları belirlemiştir. Bu minvalde evlat anne ve babaya karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmalıdır; asık surat ve sert sözler onları incitir. Çağırdıklarında bekletmeden hemen koşmalıdır. Söz konusu talepleri Allah’a itaatsizlik olmadıkça isteklerini yerine getirmelidir. Yanlarında yüksek sesle konuşmamalı, örf ve adetlerimize göre saygısızlık ifade eden davranışlardan sakınmalıdır. Geçim sıkıntısı içerisinde iseler, yardım etmeli ve ihtiyaçlarını gidermelidir. Hastalık veya yaşlılık sebebiyle hizmete ihtiyaç duyuyorlarsa seve seve hizmet etmelidir. Öldükten sonra da onlar için yapılması gereken bazı hizmetler vardır. Zira annenin vefatıyla evladın ona karşı olan vazifeleri bitmez. Onu rahmetle anmak, bağışlanması için dua etmek, onun adına hayırlar yapmak, varsa vasiyetlerini yerine getirmek, evladın bazı görevleri arasındadır.
10 Nisan 2014 Perşembe
ALLAH’TAN KORKMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?
Kendimizi Düzeltelim
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “… Melekler de her kapıdan yanlarına girip şöyle diyecekler: ‘Sabrettiğiniz için size selam olsun. Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!” (Ra'd; 23-24)
Ne mutlu o insanlara ki, kıyamet gününde melekler onlara bu ayet-i kerimedeki gibi “Sabrettiğiniz için size selam olsun” diye hitap edeceklerdir. Dünyada Allah’ın ibadetinin ve itaatinin üzerinde ve günahlardan kendini muhafaza etmede sabredenlere, bu ayet-i kerime bir müjdedir. Bu kimselerin akıbeti ne güzeldir.
Henüz daha elimizde fırsat varken, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmek suretiyle kulluk yaparsak ve takatimizin yettiği kadar, kendimizi günahlardan muhafaza edersek inşaallah, Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde meleklerine emir verecek ve onlar da bize bu şekilde hitapta bulunacaklardır.
Örnek olarak diyelim ki, bir işveren var. Kim gidip onun iş yerinde bir gün çalışırsa ona bir milyon maaş verecek. Şimdi kendi nefsimize soralım. Eğer yarın gidip bu kimsenin yanında çalışırsak bize, bir milyon maaş verecek. Bunu istemez miyiz? Tabi ki bunu her kime söylersek hemen kendisi, çocukları ve akrabalarıyla hasta dahi olsa sürünerek gider ve o işte çalışır. Çünkü karşılığında bir milyon vardır. Oysa Allah-u Zülcelal'in bizim için hazırlamış olduğu nimetlerin değeri milyonlarla ölçülemez. Fakat maalesef bunun idrakine varamıyoruz. Bu şuur bizde yoktur. Eğer bu şuur bizde olsaydı, halimiz nasıl olursa olsun, hiçbir fırsatı kaçırmamak için sonuna kadar mücadele ederdik.
Kastımız Allah-u Zülcelal’in rızası olsun…
Allah-u Zülcelâl, her insanı ayrı meşreplerde ve ayrı gayretlerde yaratmıştır. Demek ki bu bir kaidedir. Bazı insanların gayretleri daha fazla, bazılarının ki ise daha azdır. Fakat insan, Allah-u Zülcelal'den samimi olarak istediği zaman, Allah-u Zülcelâl onun gayretini arttıracaktır. Eğer daima ibadet yapmak istediğimiz halde elimizden gelmiyorsa da buna niyetli olalım. Samimi bir şekilde: “Keşke benim yüz tane vücudum olsaydı, çok kuvvetli olsaydım da gece gündüz Allah-u Zülcelal’in dinine hizmet etseydim” diye, hararetli olarak Allah-u Zülcelal'den isteyelim.
Herkesin bir görevi vardır. Bizim bazı zahiri ve manevi görevlerimiz vardır. Bu görevleri yerine getirdiğimiz zaman, Allah-u Zülcelâl bunların karşılığını mutlaka fazlası ile verir. İnsan Allah-u Zülcelal'e âşık ise, O'nun yanındaki ecir ve sevaplara karşı düşkün ise ve onları talep etmede samimi ise Allah-u Zülcelal de hem ona nimetlerini nasip eder hem de onun halini bu makamına göre tutar. Onun için insanın, “Benim halim Allah-u Zülcelal'in katında acaba nasıldır?” diye düşünmesi lazımdır. Kendisini bu şekilde tartarak kendi halini bilebilir.
Peki, insan, Allah-u Zülcelal'in yanındaki makamının ta arş-ı âlâ'ya kadar olmasını istemez mi? Muhakkak ister ama sadece istemek yeterli değildir. Elinden geldiği kadar gayret göstermelidir. Bazı hikmet ehli kimseler, Allah-u Zülcelal'in ibadetini tatlılıkla yapmak için, “İnsan ibadet yaptığı zaman, onu sağlam bir kalbi niyetle yapmalıdır” derler.
Her ne yaparsak yapalım kastımız niyetimiz, Allah-u Zülcelal’in rızası olmalıdır. Namaz kıldığımız zaman, oruç tuttuğumuz zaman sadaka verdiğimiz zaman, bir insana yardım ettiğimiz zaman, yani her ne yaparsak yapalım Allah'ın rızasına niyet ederek olmalıdır. İnsanlara güzel ahlakla davrandığımız zaman, “Allah-u Zülcelâl güzel ahlaklı olmayı emretmiştir” diye, o niyetle konuşmamız, ne yaparsak, “Allah-u Zülcelâl emrettiği için ben yapıyorum” dememiz lazımdır. Komşumuza bir iyilikte bulunduğumuz zaman: “Allah-u Zülcelâl, komşuya güzel davranmayı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla emrettiği için bunu yapıyorum” diyerek yapmamız lazımdır.
Böylece yeryüzünde her ne yaparsak, hepsini Allah-u Zülcelal'in rızası niyetiyle yaptığımız zaman, ibadetin tatlılığı ruhumuza yerleşir. İnsan bu şekilde davrandığı zaman, Allah-u Zülcelal'e karşı insanda bir minnet hissi doğacaktır. Çünkü o niyeti bize veren de Allah-u Zülcelal'dir. O verdiği için ona karşı minnettar olduk. O zaman bu nimete karşı da şükretmemiz lazımdır. Şükrettiğimiz zaman da Allah-u Zülcelâl, üzerimizdeki o nimeti daha da artıracaktır.
Sıkıntı ve darlıklardan kurtuluş
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Zünnun'u (balık sahibi Yunus'u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben gerçekten zalimlerden oldum’ diye seslendi. Bunun üzerine duasını kabul ederek, kendisini içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık. İşte, müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87-88)
Allah-u Zülcelâl, ezelden, bu ayet-i kerime ile Yunus aleyhisselamdan örnek vererek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetinden olan bütün kullarına yol göstermiştir.
Bu kıssa, Yunus aleyhisselama ait olduğu halde, Kur'an-ı Kerim de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme nazil olmuştur. Bu ayet-i kerime bizim için bir rehberdir. Nasıl, Yunus aleyhisselam balığın karnında, dar bir zamanda Allah-u Zülcelal'e yalvarıp müracaatta bulununca, Allah-u Zülcelâl onu kurtardı ise daha sonra gelen insanlar da darda kaldıklarında Allah-u Zülcelal'e dua edip Yunus aleyhisselam gibi yalvarırlarsa Allah-u Zülcelâl onları da kurtarır ve sıkıntılarını giderir.
Yunus aleyhisselamın balığın karnında yapmış olduğu bu dua yani, “Lâilahe illa ente subhaneke inni kûntu minezzalimin” duası için İsm-i Azam denilmiştir. İsmi Azam demek, bu duayı insan ne niyetle okursa okusun, Allah-u Zülcelâl o kimsenin duasını kabul eder demektir.
Yunus aleyhisselam, Allah-u Zülcelal'in izni olmadan bulunduğu beldeyi terk etmişti. O yüzden de Allah-u Zülcelâl O'nun başına musibet vermiş ve Yunus aleyhisselam kırk gün balığın karnında kalmıştır. Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme, Miraca çıktığı zaman, kudret ve azametine delalet eden birçok alametler gösterdiği gibi, Yunus aleyhisselama da denizin dibinde balığın karnında iken, kudret ve azametine delil olarak birçok alametler göstermiştir.
Yunus aleyhisselam bunları görünce: “Ya Rabbi! Senden başka ilah yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye yalvarıp Allah-u Zülcelal'e karşı hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: “Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87)
Yunus aleyhisselam bütün müminlere bir örnektir. Yani, insan aynen Yunus aleyhisselam gibi dara düştüğü zaman eğer hatasını itiraf ederek, tevbe edip Allah-u Zülcelal'e yalvarırsa, muhakkak Allah-u Zülcelâl o kişiye de merhamet edip sıkıntısından kurtarır.
Buna bakarak daima Allah-u Zülcelal'e karşı olan hatalarımızı itiraf edip yalvarmamız lazımdır. Ancak böyle olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl bize karşı merhametli ve affedici olarak davranacaktır.
Allah-u Zülcelal’in keremi
İnsan, Allah-u Zülcelâl ile arasındaki durumdan ne kadar çok korkar, ne derece bu duruma dikkat ederse, Allah-u Zülcelal'in katında o kadar çok makbul olur.
Âta isminde bir zat vardı. O kıyamet gününde hesap vermekten o kadar çok korkuyor, öyle endişeleniyordu ki şöyle diyordu: “Eğer bir ateş yakılsa ve denilse ki, ‘Kim kendini bu ateşe atarak yok ederse, o kişi kıyamet gününde hesap vermeyecek.’ Ben kendimi o ateşe atmak için giderdim ve daha ateşin yanına varmadan sevinçten ölmekten de korkardım.”
Bir haberde şöyle geçmektedir: “Bir kul, dünyada ‘Ya Kerim!’ dediği zaman, Allah-u Zülcelâl ona: ‘Ey kulum! Sen benim keremimi daha görmedin. Şu anda sen dünya hapsindesin. Ahirete geldiğin zaman cennette asıl keremimi göreceksin’ diye hitap eder.”
İşte, Allah-u Zülcelâl, öyle kerem sahibidir. Ve kıyamet gününde kullarına karşı keremi ile muamele edecektir inşaallah! Ama biz de kendimize biraz çekidüzen verip ibadet yapmalıyız. Nefsimizi ibadetlere zorlamalıyız.
Üveys el-Havlani rahmetullahi aleyhi: “Allah-u Zülcelâl kuluna karşı öyle merhamet sahibidir ki, kulunun hatalarını dünyada kimseye göstermez. Ve onun kalbinde zerre kadar bir hayır varsa, kıyamet gününde onu mahrum etmez.” demiştir.
Onun için pişmanlığın fayda verdiği şu zamanımız varken, pişman olalım. Yoksa pişman olmanın hiçbir menfaat vermediği zamana bırakırsak, hiçbir fayda elde edemeyiz.
Üveysi el-Havlani ibadethanesinde, camide devamlı bir sopa bulunduruyordu. Bunun sebebini sordukları zaman: “İnsanlar hayvanlara sopa ile vuruyorlar ben onlardan daha layığım. Çünkü hayvanlar günahsız ve masumdurlar. Akılları yoktur. Onlara teklifat yoktur. Esasen ben bu sopaya daha layığım. Çünkü Allah-u Zülcelâl bana akıl verdiği halde ben O'na karşı asi oluyorum.” diye cevap veriyordu. Bakın! Onlar nasıl düşünüyorlardı. Allah-u Zülcelâl bize akıl verdiği halde, O'na asi gelmemiz sopaya asıl bizim layık olduğumuzu gösterir.
Allah’tan korkmanın zamanı gelmedi mi?
Biz kendi halimizden ne kadar gafil olursak olalım, Allah-u Zülcelâl bizden asla gafil değildir. O'nun bizden hiç ayrılmayan melekleri vardır. Her insanın biri sağında diğeri de solunda olmak üzere, üstünde iki melek vardır. Bir kimse vefat ettiği zaman, o melekler Allah-u Zülcelal'in huzuruna giderler ve: “Ya Rabbi! Kulun dünyadan ayrıldı, biz nereye gidelim?” diye sorarlar. Allah-u Zülcelâl buyurur ki: “Göklerim meleklerle doludur. Yer de meleklerle ve insanlarla doludur. Hep Bana ibadet ediyorlar. Siz, Benim kulumun kabrinin üzerine gidin. Zikir, tespih ve tehlil yapın ve bunların sevabını da kıyamete kadar kuluma yazın.”
Bakın! Allah-u Zülcelâl kullarına karşı böyle şefkat ve merhamet sahibidir.
Allah-u Zülcelâl bizlere, kendini zikretmemizi ve kalplerimizi O'na yönelterek, ahiret gününe gittiğimizde tüm gerçekleri gördüğümüzde değil, daha bu dünyada iken, o günleri düşünerek korkmamızı emretmektedir.
Peki, biz Allah-u Zülcelal'den ölünce mi korkacağız? O'ndan korkmamızın zamanı gelmedi mi? Daha vakit varken, ölümle burun buruna gelmeden O'ndan korkmamız lazımdır.
Umutsuzluğa düşmeyin, tevbe edin!
İnsanın hatalarından dolayı daima Allah-u Zülcelal'e karşı tevbe etmek lazımdır. İster günah olsun, ister gaflet olsun hepsinden dolayı daima, “Ya Rabbi, ben pişmanım, tevbe ediyorum” diye, insanın ağzında “Estağfirullah” bulunmalıdır.
İnsan bir hata yaptığı zaman, bu hata onu Allah-u Zülcelal'den uzaklaştırmamalıdır. Denildiği gibi, insan bir hata yaptığı zaman, tevbe ederse o hata onun için sevap olur. Allah-u Zülcelal'e daha da yaklaştırır. Fakat bazı insanlar vardır ki, hata yaptıkları zaman umutsuzluğa düşüyorlar. Bu çok yanlıştır.
İnsan, arabası biraz yolun dışına çıktığı zaman, eğer arabayı hemen çevirmezse nasıl ki sonunda şarampole yuvarlanırsa; günah da böyledir. İnsan günah işleyerek biraz yolun dışına çıkınca hemen tevbe ederek, yolun üzerine dönmelidir. Ama günah yapa yapa yoldan tam olarak çıkarsa sonunda insanın helak olması kaçınılmazdır.
Tevbe... Tevbe... Tevbe… İnsanın çaresi tevbedir. Yalnız kendimiz için değil, bütün müslüman kardeşlerimize, ailemize tevbeyi anlatıp onların da bundan mahrum olmaması için çaba göstermemiz lazımdır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin hidayetine vesile olursanız bu dünya ve dünyanın içindeki maldan sizin için daha hayırlıdır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Eğer dünyada böyle bir ticaret imkânı karşımıza çıksaydı kim bilir onun üzerine nasıl gidecektik. Hatta hiç uyumadan o işi yapacaktık. Ama ahiretin mükâfatı göz önünde olmadığı için gevşek davranıyoruz. Ancak onu öldükten sonra göreceğiz…
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)
3 Nisan 2014 Perşembe
Önce Nefsini Düzelt
Allahu Tealâ’nın en büyük nimetlerinden ilki iman ve İslâm’dır. İmanı olan kimse cihana meydan okuyacak güçtedir ama hiçbir sebepten dolayı kendi nefsine pay çıkartmayacak ahlâka da sahiptir. İmanı olan insan Allahu Tealâ’nın emirlerine ram olur ve böylece hakiki insan (insan-ı kâmil) olur.
İmandan sonraki en büyük nimet, günahları idrak edip, tevbe kapısını açmak ve tevbe-i nasuhu ele geçirmektir.
Allahu Tealâ, “Hep birden Allah’a tevbe edin. Ey mü’minler, bu yoldan kurtuluşa ermeniz umulur.” buyurmakta ve bu ayet-i kerime ile insanları tevbeye çağırıyor.
İnsan önce kendi tevbe edip, kendisini ıslah etmeli. Aksi takdirde ne kendisine, ne de başkasına faydası olur. Hocaların yanıldığı nokta budur. Hoca bildiğiyle amel ederse arif olur, şifa kaynağı olur. Kendi halimiz güzel olmadıkça, kalpleri sözle fethedemeyiz. Onun için önce kendimiz azad olmalıyız.
Allah tevbede samimiyet ve sadakat ister. Sen kendini kurtarmadıkça başkasına fayda veremezsin. Ama kalp temizlenip nefis nurlanınca, insanın başkalarına tesiri olur.
Sahabenin ulularından yedi tane Abdullah var. Bunlardan birisi Abdullah b. Mes’ud. Abdullah b. Mes’ud Hazretleri bir gün Küfe nahiyelerinden birinden geçiyordu. Yolunun üzerindeki bir evde birtakım insanlar toplanmış, şarap içip şarkı söylüyorlardı. İçlerinde sesi çok güzel bir çalgıcı da vardı. İsmi Zazan idi.
Abdullah b. Mes’ud, evin önünden geçerken Zazan’ın hem udunu hem de şarkı söyleyen sesini duydu. Kalbi merhametle dolup şöyle dedi: “Bu ses Allah’ın kitabını okusaydı ne güzel olurdu!” Ve yürüdü.
Allah bir adamın kalbine hidayet verirse ona idrak de verir. Zazan, Abdullah b. Mes’ud’un oradan geçerken bir şey söylediğini fark etti. Yanındakilere o zatın kim olduğunu ve ne söylediğini sordu. “O, Abdullah b. Mes’ud’dur. ‘Bu ses, Allah’ın Kitabını okusaydı ne güzel olurdu’ dedi” dediler. Zazan’ın kalbi ürperdi, ilâhî bir coşkuya kapıldı. Udunu yere çarpıp, koşarak Abdullah b. Mes’ud’a yetişti. Ona yetişince ağlamaya başladı. İkisi de birbirlerine sarılarak ağlaştılar. Zazan tevbe etti. Abdullah b. Mes’ud’un sevdiği, ilim sahibi bir imam oldu.
Nasıl ki Abdullah ibni Mes’ud’un tek bir sözünden Zazan’a iyi hal geçtiyse, tövbesinde samimi ve sadık olan da başkalarına tesir eder.
Hiçbir bozuk kimse, senin elinde yararlı hale gelemez; ta ki sen kendi özünde yararlı olmadıkça… Yalnız kaldığın zaman Allah’dan korkmazsın; ta ki halk arasında Halık için yaşamadıkça…
20 Mart 2014 Perşembe
Gül Gibi Geçinmek Varken
“Gül gibi geçinme” deyiminde geçimin güzelliği güle benzetilerek anlatılmış; bunun daha nesini düşünelim, demeyin. Gelin, neden “dünya hayatı, maişet, anlaşma” karşılığı olarak “geçim” yahut “geçinme” kelimesinin seçildiğini, benzetme unsuru gülün neye tekabül ettiğini birlikte sorgulayalım.
“Gül gibi geçinmek” yahut “gül gibi geçinip gitmek”, hemen herkesin bildiği bir deyim. Bir arada yaşayan insanların birbirleriyle çatışmadan, mutlu, rahat, huzurlu bir hayat sürdürdüklerini anlatmak için kullanılıyor. Fakat bu deyimin lafzı ile manası arasındaki irtibat çok da sorgulanmıyor galiba. Çünkü durup düşünmek isteyenleri “geri kalmak”la korkutup nefes nefese koşuşturmaya mahkûm eden modern çağ, böyle deyimlerin hakikatine vâkıf olacak kadar bir vakfe imkanı tanımıyor insanlara.
Halbuki medeniyetimizin diğer tezahürleri gibi, medeniyet bakiyesi deyim ve atasözlerimiz de, iman esaslarıyla tahkim veya tashih edilmiş müslümanca tasavvurlar barındırıyor derununda. Bunlar laf olsun diye öylesine söylenmiş harc-ı âlem sözler değil. Dünya üzerinden salimen geçip gitmemizi kolaylaştıran yol ve yürüyüş tariflerinin saklandığı bir definenin şifreleri adeta. Durup düşünmeden, üzerinde akıl yormadan ne kapısını aralıyor ne de esrarını açıyor.
Gül gibi geçinme deyiminde geçimin güzelliği güle benzetilerek anlatılmış; bunun daha nesini düşünelim, demeyin. Gelin, neden “dünya hayatı, maişet, anlaşma” karşılığı olarak “geçim” yahut “geçinme” kelimesinin seçildiğini, benzetme unsuru gülün neye tekabül ettiğini birlikte sorgulayalım.
Ömür dediğin
Deyimdeki “geçinmek” kelimesi, “yaşamak, ömür sürmek, hayatını idame ettirmek” demek. Bu süreç, muvakkat (geçici) olması, belli bir zaman aralığında başlayıp bitmesi sebebiyle “geçinmek”le karşılanmış.
Dünya hayatımızın geçiciliği, Allah Tealâ’nın takdir ettiği bir ömrü yaşadıktan sonra bir gün mutlaka nihayete ereceği, müslümanlar olarak en temel kabullerimizden biri. Anadolu’da yaşlılar bugün de bir tanıdıklarının vefatını, “falanca geçinmiş” diye haber vererek, onun dünya yolculuğunu tamamladığını aktarıyor birbirine.
Dolayısıyla geçinmek; ölümle biten bir yürüyüşü, bir yol almayı, bir geçip gitmeyi de ifade ediyor. Kısaca, “Dünyada garip bir yolcu gibi ol.” hadis-i şerifinin özeti bu kelime.
Geçim veya geçinmeye daha sonra verilen “maişet” manası ise, yürüyebilmek için gerekli olan iaşe zaruretine işaret etmek yanında, bu zaruretin sınırlarını ve maksadını da belirliyor.
Yani ancak dünya üzerinden geçip gitmemize imkan sağlayacak, bu geçici yürüyüşü mümkün kılacak kadar dünya metaına, bunların maksat değil vasıta olduğunu bilerek meyletmemiz gerektiğini söylüyor bize. Daha azının takatten düşürüp yürümeyi engellediği gibi, daha çoğunu yüklenmenin, istiap haddini aşmanın da yol almayı engelleyeceğini ihtar ediyor.
Nihayet yolun ve yolculuğunun farkında olan, zaruret sınırları içinde tuttuğu dünya metaına, sadece istikamet üzere yürüyebilmesini sağladığı için değer veren insanlardaki kanaat, istiğna ve mülayemet hali, “geçinme”ye “anlaşma, uyum, imtizaç” manasını yüklüyor.
Bunun aksi bir tutum, yani geçimi sadece maişetten ibaret sanıp bunu fazlaca dert etmek ve dünyalık talebindeki ifrat, hem geçişimizi sekteye uğrattığı, hem başkalarıyla çekişip çatışmaya sürüklediği için “geçimsizliğe” sebep oluyor.
6 Mart 2014 Perşembe
OKU, ÖĞREN, ANLAT…
Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa…’
Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın şu hadis-i şerifi hiç aklımızdan çıkmasın ve onunla amel edelim inşaallah:
“Medine ehlinden bir adam, Şam’da bulunan, (sahabeden) Ebu Derda radıyallahu anhuya uğrar…”
Tabii şimdi biz bir yere giderken uçakla, arabayla kolayca gidip geliyoruz. Ama o zaman eğer bir devesi yoksa yayan yolculuk ediyorlardı. O şahıs, ta Medine’den Şam’a geliyor. Belki yayan belki devesiyle…
Ebu Derda adama sorar:
- Ey kardeşim, seni buraya getiren şey nedir? Adam:
- Senin, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden bir hadis rivayet ettiğinin haberi bana ulaştı, o hadis için buraya geldim, der. Ebu Derda:
- Yani, sen ticaret için gelmemiş misin? Adam:
- Hayır, der. Ebu Derda:
- Başka herhangi bir ihtiyaç içinde mi gelmedin? Adam:
- Hayır, der. Ebu Derda:
- Yani, bendeki hadisi öğrenmek için mi buraya geldin? Adam:
- Evet, der. Bunun üzerine Ebu Derda dedi ki:
- Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu işittim: “Kim, ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah da onu, cennete götürecek yola koyar. Melekler de ilim tahsil eden kimselerden razı oldukları halde, onlar için kanatlarını sererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta sudaki balıklar dâhil, âlimler için (Allah’tan) mağfiret dilerler. Âlimlerin abidlere olan üstünlüğü, Ay’ın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Peygamberler, dinar ve dirhemi miras bırakmazlar. Onlar, sadece miras olarak ilim bırakırlar. Kim (miras olarak) ilim alırsa büyük bir paya/hisseye sahip olmuş olur.” (Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace)
Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle anlatılıyor: “Kubeyse radıyallahu anhu isminde bir sahabe, Peygamber aleyhissalâtu vesselam Efendimizin yanına geliyor.
- Ya Resûlellah! Allah’tan sana gelen vahiyden bana bir şey söyle, ben onunla amel edeyim, diyor. Efendimiz aleyhissalâtu vesselam:
- Sen buraya bunun için mi geldin Ey Kubeyse?
- Evet, Ya Resûlellah, diyor. Bunun üzerine Efendimiz aleyhissalâtu vesselam:
- Sen vahyi talep ettiğin için, ilmi talep ettiğin için buraya geldin. Sen gelirken, ne kadar ağaç varsa, ne kadar toprak kum, ne kadar taş varsa senin yolunda, hepsi senin için Allah’tan istiğfarda bulundular, buyurdu.
Halis niyetle ilim öğren
Eskiden insanlar Arapça öğrenip ancak okuyarak ilim sahibi olabiliyorlardı. Amma şimdi elhamdülillah, Tefsir, Fıkıh, Hadis, Tasavvuf, ne varsa ilim olarak, hepsi Türkçeye çevrilmiştir. Okuyarak öğrenebilir, ilim sahibi olabilirsiniz.
Sen halis niyetle bir hadis kitabı alırsan, ilim öğrenmek, Allah’ın emir ve yasaklarını öğrenmek için bir kitabı alır okursan, sanki sen de -inşaallah- o kimse gibi Medine’den Şam’a geliyorsun.
Kitabı eline al, halis niyetle oku! “Allah ne buyuruyor, Hazreti Peygamber aleyhisselam ne buyuruyor, bunları öğreneyim, öğrendiklerimle amel yapayım ve mümin kardeşlerime de anlatayım” der, bu niyetle okursan o sahabe efendimiz için istiğfar edildiği gibi senin için de istiğfar edilir ve sen de onun gibi sevap alırsın, inşaallahu teâlâ…
Elimizden geldiği kadar, dinimiz ilmi ne şekilde bize emrediyorsa onu okuyalım, öğrenelim.
Kitap okuyun! Âlimler, o kadar ilim öğenmişler, sonra o ilimleri ile amel etmişler ve o kitapları yazmışlar. Siz de onların kitaplarını okur, amel ederseniz inşaallah siz de bir âlim gibi olabilirsiniz. Onun için okuyalım, amel edelim ve birbirimize de emri’l bi’l ma’ruf yapalım inşaallah...
Hani Karun, nerede altınları?
İlim okur ve onunla amel ederse insan, gökler ve yerler, öldüğü zaman onun için ağlıyorlar! “O insan secde ediyordu, Allah’ın emir ve yasaklarını anlatıyordu” diye, yerler ve gökler ağlıyorlar. İlim sahibi, Allah-u Zülcelal’in katında o kadar kıymetlidir işte… Toprak, gökler bize bakıyorlar, sen ibadet ettiğin, amel yaptığın zaman onlar seviniyorlar ve sen öldüğün zaman da bir daha sen onun üzerinde ibadet yapmayacaksın diye üzülüyorlar…
Karun’a, Allah öyle bir mal, öyle bir mülk vermişti ki bazı insanlar onu gördüklerinde hayret ediyorlar, “Keşke Allah bize de verseydi” diyorlardı. Ama Allah dostları, onlara, “Hayır, Hayır! Allah katında olan ecir ve sevaplar, bu Karun’un yanında olanlardan daha hayırlıdır” diyorlardı.
İnsan hakikate bakarsa, dünyanın manzarasına, altınına, parasına gıpta değil de Allah katındaki ecir ve sevaplara, mükâfata gıpta etmesi lazımdır. Birisi bakıyorsun, aşkla muhabbetle ibadet yapıyor, zikir yapıyor, İslam hizmeti yapıyor, aşkla muhabbetle Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini anlatıyor; insanın, “Ne güzel hizmet yapıyor, ne güzel anlatıyor, nereye gitse hep Allah’tan bahsediyor. Keşke ben de onun gibi olsaydım” diyerek, işte o kimseye gıpta etmesi lazımdır.
Hani Karun nerede? Onun altınları nerede? Kimdir o? Kim Karun gibi olursa o da toprak olacak, altınları da toprak olacak, malı mülkü de ona fayda vermeyecek, Karun gibi o da ölecektir.
Lokman Hekimin nasihati
Günah günahı getiriyor biz daima hayırlara niyet edelim…
Lokman Hekim oğluna diyor: “Sen daima günahtan uzak ol, günah da senden uzak olacaktır.”
“Günaha yaklaşma, sen ona yaklaşırsan o da sana yaklaşacaktır, günah günah getirecektir” diyor ona… Hikmet sahibi ya, ne güzel söylüyor öyle değil mi?
Bir kimse düşünün. Namazını hiç terk etmemiş! Bütün kâinat onun üstüne yıkılırsa da terk etmeyecektir o! Ama bir gün terk etti mi bitiyor, arkası da gelecektir.
Bir sofi zikrini terk etti bir gün; öbür gün de terk edecek! Öbür gün de terk edecek, arkası gelecektir. İşte, günaha da yol açtığın zaman, arkası sıra başka günahlar da gelecektir. Çünkü sen, kapıyı açtın! ...
Günah kapısını açmayalım, hayır kapısını açalım biz! Hayır hayırı getiriyor, günah günahı getiriyor.
Bir hata yaptığımız zaman hemen tevbeye kaçalım. “Ya Rabbi! Ben pişmanım…” diyelim. Allah-u Zülcelâl senin samimi olduğunu, kalben o günahı yapmak istemediğini ama kaza gibi olduğunu gördüğü için senin o günahı affedecek, tertemiz olacaksın inşaallah…
Allah ile aramız nasıl?
Bir insanı gördüğünüzde, eğer o kimse ibadetini yapıyor, amel-i sâlih yapıyor, başkalarıyla değil kendi hataları ile meşgul oluyorsa sen bil ki o insan, Allah-u Zülcelal’in sahip çıktığı bir insandır.
Rabiatü'l Adeviyye tasavvuf ehli, Allah’a âşık bir kadındı. O şöyle diyor: “Bir kimsenin kalbi, Allah-u Zülcelal’in muhabbetinin, aşkının, ibadetinin tadını alır, Allah Zülcelâl o insanın kalbinde kendi sevgisini muhabbetini görürse işte o zaman, o kimsenin hata ve kusurlarını Allah o kimseye gösterecektir.” Yani, o kişinin hata ve kusurlarını, Allah-u Zülcelâl o kimseye gösterecek o da kendisini düzeltecektir.
“Daha sonra Allah-u Zülcelâl neden razı ise amel-i sâlih olarak o kimseye nasip edecektir” diyor…
Bunu böyle bilelim. Demek ki bir insan da yoldan çıkmışsa, hep kötü şeyler yapıyor, hep ahlaksız şeyler yapıyor, günah işliyor ve de tevbe etmiyorsa o insanın kalbinde hayır yoktur. Kalbinde Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için bir güç, bir talep yoktur, bir istek yoktur. Allah-u Zülcelâl, o insandan yardımını kesiyor ve nefsine, şeytana o insanı teslim ediyor. İşte, bu da Allah-u Zülcelal’in o insana gazaba geldiğinin alametidir, neuzûbillah.
Baktın bir kimse, hep İslam hizmeti yapıyor, zikir yapıyor, ibadet ediyor, bir hata yaptığı zaman da hemen tevbeye gidiyor ve kendini düzeltmeye çalışıyorsa sen bil ki o insanın kalbinde Allah-u Zülcelal’in aşkı, muhabbeti vardır. Onun için de Allah-u Zülcelâl o insana sahip çıkmıştır…
Allah-u Zülcelâl daima kulunun kalbine bakıyor. Eğer kulun kalbinde hep hayır varsa, muhabbeti varsa Allah da ona sahip çıkıyor, bütün hayırları da o kuluna nasip ediyor.
İşte, bunun için elimizden geldiği kadar, kalbimizi Allah-u Zülcelal’e samimiyet ve ihlâs ile açalım ve diyelim; “Ya Rabbi! Hem maddi hem manevi olarak, razı olacağın şeyleri bana nasip et. Kalbimi de ya Rabbi, nasıl razı oluyorsan o şekilde düzelt. Razı olduğun şeyleri, hayırları isteme arzusunu benim kalbime koy” diye, Allah’a yalvarır, Allah’tan istersek, Allah-u Zülcelâl buyuruyor: “Dua edin, ben kabul edeyim sizden.” (Mümin; 60) Talip olalım yeter…
Biz, Allah-u Zülcelal’in kalbimizdeki muhabbetini çoğaltacak şeyler yapalım, Allah-u Zülcelal de bize bu şekilde sahip çıkacak ve hayırları bize nasip edecektir inşaallah.
Her insanın bir şeytanı vardır
Her insanın bir görevli şeytanı vardır. Keşif keramet sahibi bir evliya, kendi şeytanını gördü. Baktı ki o kadar zayıf, o kadar biçimsiz, sanki ölecek gibi... Aradan biraz zaman geçtikten sonra, tekrar şeytanını gördü ki biraz daha kuvvetli olmuş. O evliya şeytanına sordu:
- Ne oldu ki sen bu kadar güçlendin ve değiştin. Oysa sen, daha önce ölecekmişsin gibi hasta ve kötü bir durumdaydın? Şeytanı ona cevap verdi:
- Sen ne zaman değiştin, senin ibadetlerin ne zaman değiştiyse ben de o zaman değiştim!
- Nasıl? Dedi…
- Sen eskiden çok ibadet sahibiydin, sâlih ameller yapıyordun, zikirle meşguldün; ben o zaman üzüntümden, kederimden zayıf düşüyordum.
Sana karşı bir gücüm kalmıyordu. Sen ne zaman ibadetini eksik yapmaya başladın, ben de o zaman kuvvetlendim, diye şeytanı ona cevap verdi.
Biz görmüyoruz ama aynen bizimkisi de öyledir. Ne kadar ibadet yaparsak, ne kadar Allah-u Zülcelal’e karşı samimiyetimizi artırırsak o da o kadar eriyor ve zayıf düşüyor. İbadetten düştüğümüz zaman da o kadar kuvvetli oluyor.
Hatta kitaplarda deniliyor; “Bir insan evine girdiği zaman, selam verirse, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ derse, yemek pişirirken besmele çekerse o da dışarıda kalıyor, o yemekten faydalanamıyor.”
Bir kimse de ne selam veriyor, ne eve girerken ne de yemek yerken Besmele çekiyor, yemekten sonra da “Elhamdulillah” demiyorsa şeytan onunla beraber eve giriyor, onunla yemek yiyor ve o ne yaparsa ondan faydalanarak güçleniyor…
Anlatılıyor; “İki müminin şeytanı yan yana gelmişler. Birisi çok zayıf, birisi de kuvvetliymiş. Kuvvetli olan diğerine sormuş:
- Sen niye bu kadar zayıfsın? Öteki cevap vermiş:
- Ben öyle bir kişinin yanındayım ki o, her şeye 'Bismillahirrahmanirrahim' ile başlıyor. Ben de ne yemek yiyebiliyorum, ne eve girebiliyorum ne de başka bir şey yapabiliyorum. Böyle zayıf düşüyorum, demiş… Kuvvetli olan diyor.
- Benimki öyle değildir. Ben onunla yerim, onunla içerim, onunla evine girer, onunla uyurum. Ne besmele çeker, ne de hamd eder, diyor…
Birisi öyle birisi böyle işte… Biz uyanık olalım. Gaflete düşmeyelim. Az bir zamanımızı değerlendirsek baki olan ahiret hayatımızı düzelteceğiz inşaallah-u teâlâ…
İmam-ı Ali radıyallahu anhu diyor: “Bela, insanın başına ancak bir günah ile nazil olur!” Bir kavim, bir millet günah yaptığı zaman, bela iniyor onların üzerine. “Bir bela da bir insanın üzerinden kalkarsa ancak tevbe ile kalkar” diyor.
İnsanlara dini anlatmanın fazileti
Elimizden geldiği kadar, Allah rızası için İslam’a hizmet edelim. Bilelim ki bu kısa zaman bitecek!..
Ahiret hususunda gayretsiz olduğumuz için böyle tam samimi olarak, insanların tevbesine vesile olmak için çalışmıyoruz biz.
Ne kadar anlatırsak anlatalım, emri’l bi’l maruf nehyi ani’l münkerin; ilim okumak sonra da bunu başkalarına anlatmanın faziletini anlatamıyor, aciz kalıyorum. Fazileti hakkında o kadar çok hadis-i şerif ve ayet var, ancak ben yalnızca bir tane hadis-i şerif ile iktifa ettim.
Ben baktım, kitapta tam 40 sayfa, ilim okumak ve insanlara anlatmanın fazileti anlatılıyor. Fakat ben sadece en başta naklettiğim hadis-i şerifi sizlere anlattım. O kadar menfaatli ve Allah-u Zülcelal’in katında makbuldür ilim okumak ve başkalarına anlatmak…
Kitap okuyalım, ilim öğrenelim ve başkalarına anlatalım inşaallah… Onun için çocuk, çocuk arkadaşına; kadın, kadın arkadaşına; genç, genç arkadaşına; ihtiyar, ihtiyar arkadaşına anlatsın ve bu sevaba nail olsun inşaallah. Herkese, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini, tevbeyi anlatalım inşaallah…
20 Şubat 2014 Perşembe
Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler
sözünü edeceğimiz kişiler Kur’ân’a iman eden ancak tuttukları yol ile İslâm’ın yaşanmasına, hayata mal olmasına bilmeden de olsa zarar veren bir kesim.
Her menfi hareketin arkasında bir ecnebi parmağı aramak herkesin hemen aklına gelen öncelikli şık. Ama, sözünü edeceğimiz kimseler ecnebilere alet olmaktan çok, onları bilmeyerek sevindiren cinsten.
Şöyle ki, ülkemizde Kur’ân hakikatlerine gönülden bağlı, İslâm ahlâkını benimsemiş, ibadetlerini aksatmadan yerine getiren büyük bir gençlik kesimi var. Bunların sayılarının her geçen gün biraz daha artması, bütün düşmanlarımızı derinden düşündürüyor. Bu yıkıcı güçler, gençliğin İslâm’la tanışmasına engel olmak için özellikle içkiyi, uyuşturucuyu, sefahati, her türlü ahlâk dışı yayınları sürekli teşvik ediyorlar.
Hedefleri, akıl ve kalplerini şehvet odaklı işleten hayvanî bir gençlik ortaya çıkarmak. Bu vadide hayli yol aldıklarını da teslim etmek durumundayız. Ancak, yıkımın kolay, yapmanın zor olduğu dikkate alındığında onları her geçen gün biraz daha ümitsiz eden bir tablonun büyüdüğü ve yükseldiği de bir gerçek.
İşte yıllar önce, bu düşmanları sevindirecek ve onlara sönük de olsa ümit ışığı olabilecek bir tuhaf akım çıkmıştı ortaya. Bunlar bugünlerde yeniden boy gösterme hevesine kapıldıkları için konu üzerinde kısaca durmak istiyoruz.
Bu kişiler diyorlar ki, Kur’ânda her şey vardır, başka bir kaynak aramaya gerek yoktur. Bunlar, İslâm’ın temeli olan kelime-i şahadetin her iki kanadına da iman ettiklerini ifade etmekle birlikte, ikinci kanadı, amel konusunda hiç nazara almama gibi tuhaf bir yola girmiş bulunuyorlar. Bunun için de, hadis-i şerifleri İslâm’ın ikinci kaynağı olarak kabul etmiyor, her şeyin zaten Kur’ânda bulunduğunu, bunlara gerek olmadığını söylüyorlar. Kendilerine diyorsunuz ki, “Kur’ânda namaz emredilmekle birlikte nasıl kılınacağı tafsilatıyla anlatılmamış; hadis-i şerifler ve Allah Resulünün (asm.) uygulamaları olmaksızın nasıl namaz kılacağız?”
Bu sorunuza, Kur’ânda anlatılandan ne anlıyorsak namazı öylece kılacağız diye cevap veriyorlar. Sorularınızı artırıyorsunuz, “Kur’ânda beş vakit namaz açık olarak geçmiyor, sadece sabah ve akşam namazından bahsediliyor, bir da orta namazdan. Bu ise ikindi namazı olarak anlaşılabiliyor.” dediğinizde, size hemen hak veriyor ve “Zaten namaz iki vakittir üçüncüsü bizim tercihimize bırakılmış.” diyorlar. “O halde,” diyorsunuz, “iki vakit de olsa bu iki namazı kaç rekât kılacağız, namazda neler okuyacağız. Zira bunlar da Kur’ânda açıklanmamış.”
Bu sorunuza şu garip cevabı alıyorsunuz: Rekat diye bir şey yok, Kur’ânda sadece namaz emredilmiş, rükûdan, secdeden bahsedilmiş, kıble tayin edilmiş. Kişi gerisini kendisi belirleyecek, dilediği namazı yine dilediği kadar rekât kılabilir; bir rekât da kılar, on rekât da.
Bu kesimin bütün yanılmalarını burada aktarmaya gerek yok. “Namaz dinin direğidir.” (Tirmizi, İman 8) hadis-i şerifinden hareketle açıklamalarımızı sadece namaz örneği üzerinde yapmakla yetineceğiz. Diğer ibadetlerdeki fikir sapmaları da bundan farksız.
Önce, etrafımıza şöyle bir bakalım, bunların dediği şekilde namaz kılan kimse var mı? Yok. Kendilerinin de böyle bir namaz kıldıklarını hiç sanmıyoruz. Kılsalar, haklı bildikleri bu dava ile ortaya çıkar, namazı o şekilde kılan bir ekol teşkil eder ve sayılarının artması için de gayret gösterirlerdi. O halde, bu fikrin neticesi, güya Kur’âna uygun namaz kılma perdesi altında, namaz kılmayan bir nesil yetiştirmek.
Kur’ânın ilk muhatapları ve Resulullahın (asm.) ilk arkadaşları ve talebeleri olan sahabelerin böyle bir namaz kıldıklarını bunlar da iddia edemiyorlar. Sahabeler Allah Resulünün (asm.) her hareketini, özellikle de ibadete dair uygulamalarını büyük bir titizlikle aynen tatbik ve taklit etmişler. Onları takip eden tabiin döneminde ve daha sonraki asırların Müslümanlarında da böyle bir ferdî ve keyfî uygulama görülmüyor. Bu hal, tâ bu asra kadar böylece devam ediyor.
Hak mezhepler yanında, dalâlet fırkası dediğimiz İslâm’ın istikamet çizgisinden sapma gösteren kesimlerde de böyle indî bir ibadet şekli göremiyoruz. Bu asra kadar böyle bir uygulama görülmediğine göre, bu kesimin iddiaları esas alındığında bugüne kadar Kur’âna uygun ibadet hiç yapılmamış oluyor. Dolayısıyla, İslâm dini hayata mal olmamış, sadece inanç planında kalmış bir din oluyor.
Yine bunların telakkisine göre, Peygamber Efendimiz de (asm.) namazın nasıl kılınacağını ümmetine öğretmeyen, onları bu noktada kendi görüşleriyle baş başa bırakan birisi olarak görülüyor. “O halde, peygambere ne gerek vardı?” diye bir soru akla gelebiliyor. Eğer peygamberin tek görevi insanlara Kur’ânı tebliğ etmek ise Kur’ânın nasıl yaşanacağı konusunda örnek olmak gibi bir görevi yoksa, o zaman Kur’ânın nazil olması, peygamber olmaksızın bir melekle de gerçekleştirilebilirdi.
Melekler, diledikleri şekillere girebilen nuranî varlıklardır. Nitekim Cebrail Aleyhisselam Allah Resulünün (asm.) huzuruna, sahabeden Dıhye’nin suretiyle çıkabildiğine göre, Cenab-ı Hak, Kur’ânı da Cebrail vasıtasıyla ve Tevrat’ta olduğu gibi bir defasında toplu olarak inzal eder, uygulamasını insanların şahsî görüşlerine ve tercihlerine bırakabilirdi.
Bu kişilerin takıldıkları nokta, namaz ve diğer ibadetleri Cenab-ı Hakk’ın niçin bütün tafsilatıyla Kur’ânda anlatmadığı meselesi. Onlar, bunu şöyle yorumluyorlar: Demek ki, buna gerek yok ve kulların bu konuda serbest bırakmaları onlar için bir rahmet.
Böyle bir anlayışa göre, beşerî kanunlarda da bu kadar tafsilata gerek yok. Bütün suçları tek tek sıralamak, bunların cezalarını bütün teferruatıyla ortaya koymak yersiz ve mânasız. Herkes anayasayı incelesin, nasıl anlıyorsa öyle uygulasın.
Yine bu anlayışa göre, kâinat kitabındaki ince mânaları da araştırmak yersiz. Allah açıkça neyi göstermişse onunla amel etmek kâfi. Yani, güneşle yolunu göreceksin, havayı teneffüs edeceksin, toprağı ekip biçeceksin, suyu içecek ve ekinlerini sulayacaksın o kadar. Ne yer altı kaynaklarını, ne iç organların görevlerini, ne genlerin, ne atomların, ne ışınların keyfiyetini araştırmak gerekmez. Zira, gerekseydi Allah onları da güneş gibi, su gibi gözümüze gösterirdi.
Böyle bir düşünce nasıl insanı ilimden ve medeniyet nimetlerinden mahrum bırakırsa, sadece Kur’ân ayetlerinde açıkça beyan edilen mânalara bakmak da Kur’ânın çok geniş mâna ikliminden, çok derin feyiz kaynaklarından insanı mahrum eder. Böyle bir kişi, sadece anladığı kadarıyla yetinir, anlamadıklarını yahut açıklanmayan hükümleri yaşama ihtiyacı duymaz. Zaten nefsin de istediği, böyle şükürsüz bir hayat, ibadetsiz bir dindir.
İçtihada karşı çıkan, mezhepleri tanımayan, ilm-i hali gereksiz bulan bu kişilerin yaptığı da, aslında, çok yanlış bir içtihattır. Yani, “Sadece Kur’ân ayetleri yeterlidir, hadislere bile ihtiyaç yoktur.” demek, başlı başına ve sorumsuzca yapılmış cüretkâr bir içtihattır.
Zira, Kur’ân-ı Kerimde, “Sadece ayetlerle iktifa edin, Peygamberin sünnetine uymanız gerekmez.” mânasında bir ayet yoktur. Aksine, o Hak elçisine her hususta uymamız gerektiğini emreden ayetler mevcuttur. Bunlardan bir kaçını ileride arz edeceğiz.
O halde böyle bir anlayış, tamamen his ve hevesten kaynaklanan yanlış bir içtihattır.
Bakınız, içtihat kapısını açan ve ayetlerden hüküm çıkarmaya imkân veren ayet-i kerimede ne buyruluyor:
“Eğer o meseleyi peygambere ve müminlerden ihtisas sahibi kimselere havale etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.” (Nisâ, 4/ 83)
Ayette geçen “istinbat” yani hüküm çıkarma imkânı, yine ayetteki ifadesiyle ulu’l-emr olan yetkili kişilere tanınmıştır. Nitekim, bu ayetin verdiği müsaade ile Allah Resulü (asm.) bizzat içtihat yaptıkları gibi, sahabenin yetkili âlimleri de içtihatta bulunmuşlardır.
“Sadece Kur’ânla amel ederiz.” diyen kişiler Kur’ânın bu ayetiyle de amel etmek gerektiğini, bunun ise yetkili kişilerce yapılan içtihatlara uymak manasına geldiğini de bilmelidirler.
Fıkıh konusunda zamanın ihtiyacına ve ortaya çıkan yeni durumların halline dair yapılan içtihatlar, Üstat Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, yüzde on kadardır; şeriatın yüzde doksanlık kısmı ise muhkemattır, yani kati hükümlerdir. Kur’ânın açıkça bildirdiği meselelerde ve Allah Resulünün (asm.) kati beyanlarında içtihat yapılamaz ve bunlar şeriatın yüzde doksanını teşkil ederler.
Allah Resulü (asm.) namazla ilgili ayetleri nasıl uygulamışsa bunlara aynen uymak, her Müslüman üzerine bir borçtur. Peygamber Efendimiz (asm.) sabah namazını iki rekât kılmışsa, bunu ne bire indirmeye, ne de üçe çıkarmaya kimsenin yetkisi yoktur. O Hak Elçisi (asm.) bütün ömrü boyunca sabah namazını iki rekât kılmışken, bütün ashab-ı kiram da O’na aynen uymuşlarken, bugüne kadar gelen bütün alimler ve onlara uyan bütün müminler de bu konuda ittifak etmişlerken, artık “Kur’ânda sabah namazının iki rekât olduğuna dair bir ayet.” yok gibi bir gerekçe ile, başta Peygamberimiz (asm.) olmak üzere bütün Müslümanlara ters bir uygulamaya gitmek, dini tahrife yönelik değilse çok büyük bir gaflettir.
“Her kim de, hidâyet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra, Resulullaha muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat âhirette kendisini cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!” (Nisa, 4/115)
Yine bu kişiler Kur’ânı okuduklarına göre şu ayet-i kerimeleri de görmüşlerdir:
“Peygamber size her ne getirirse onu alın, sizi neden menederse ondan da sakının.” (Haşr, 59/7)
“Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80)
“De ki, Allah’a ve resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, elbette Allah küfre girenleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/ 32)
“De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin; tâ ki Allah da sizi sevsin. …” (Âl-i İmran, 3/ 31)
“Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!” (Enfâl, 8/20)
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!” ( Nisâ, 4/69)
“Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab,33/36)
“Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65)
Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimelerde Resulünü hiç nazara vermeden, doğrudan, “Benim emirlerime uyun, yasaklarımdan sakının. Bana itaat edin. … ” diyebilirdi. Bunun yerine, bu gibi ifadelerin ihtiyar edilmesi, Allah’a itaatin peygambere uymaksızın mümkün olamayacağı içindir.
Hele bazı hükümler vardır ki, en âlim insanlar da bu konuda bir karar veremezler. Konumuza sadık kalarak örneğimizi de yine namazdan verelim. Yetkili âlimlerimiz namazın vakitleriyle ilgili ayet-i kerimelere bazı izahlar getirebilseler bile, namazın rekâtlarına, rüku ve secdelerin sayılarına, bunların yapılış sıralarına, rükuda ve secdede okunacak tespihlere kadar çok meselede bir hüküm veremezler. Zira, bu gibi meseleler peygamber talimi olmaksızın mücerret akılla ve ilimle halledilemez.
Biz bu gibi iddia sahiplerinin bazı yazılarını okuduk. Dikkatimizi çeken bir noktayı yazmak isteriz:
Bu yazıların çoğunda Peygamber Efendimiz (asm.) için sadece peygamber denilmekle yetinilmiş, ne hazret denilmeye, ne de aleyhissalatü vesselam diyerek ona salat ve selama gerek duyulmamıştır. Bunun o kişiler için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyoruz.
Sadece bir kısmına kısaca değinmekle yetindiğimiz bu yanlış anlayış ve hatalı davranışların, bir kasıt eseri olmayıp gafletten kaynaklandığına inanmak istiyor ve kendilerinin bu yoldan kısa zamanda dönmelerini temenni ediyoruz. Aksi halde, bazı kişilerin namazsız ve ibadetsiz bir hayat geçirmelerine sebep olacaklar ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce onların bütün ihmallerinin ve günahlarının bir katı da kendilerine yazılmakla büyük bir zarara uğrayacaklardır.
13 Şubat 2014 Perşembe
Sırlarla Dolu Garip Haller
Allah’ın [celle celâluhû] âlemlere ışık veren nuru on iki yaşında iken ticaret maksadıyla Ebû Tâlib’in büyük Şam şehrine gitmek üzere olduğunu duydu. Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem], “Ey benim şefkatli amcam, bilirsin ki annem de babam da yoldaşım da sırdaşım da yoktur. Acaba beni kimin koruyucu kanatları altına bırakıp gideceksin?” şeklindeki ince sözlerini Ebû Tâlib işitince, karanlık cihanı aydınlatan o peygamberlik dolunayını sefer yoldaşı etti.
Güneş gibi pek çok konak aşarak günlerden bir gün Kefer adında bir köye vardılar. Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] ayağı tozunu görmek ümidiyle o köyde bulunan harap bir kilisede yaşamayı seçmiş kâmil Bahîrâ ile sohbet ettiler. Bahîrâ’nın ismi Circis olup Peygamberimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] ayağının tozunu toprağını öpmek ümidiyle ömrünü o dar ve sıkıcı yerde geçirmiş ve insanlığın en hayırlısının oraya ayak basması şerefi ile müşerref olma arzusu içinde hep yol gözlemişti. Birden Kureyş kervanının geldiğini duymuş, kafile üzerinde bir bulutun gölgelik ettiğini odasının penceresinden görmüş ve bu kafilede kutlu bir kişinin varlığına kanaat getirerek işin sonunu görmeye dikkatini vermişti. Kafiledekiler köyün etrafına inince Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem], amcası Ebû Tâlib ile yapraksız ve meyvesiz bir ağacın altına yaygılarını serip oturdu. Bu sırada Bahîrâ’nın uyanık bakışlarıyla daha önce müşahede ettiği merhamet bulutu, ağacın üzerinde durarak kendisine verilen vazifeyi yerine getirmeye başladı. Zikredilen ağaç pek çok seneden beri meyve vermek ve yeşillik göstermek nimetinden mahrum bir şekilde gayet kuru ve kederli bir haldeydi. Âlemlerin efendisinin hayat bağışlayan feyzi ile tazelik bulmuş ve hemen yeşillere bürünmüş bir güzel kimse gibi dal budak salmıştı. Bu harikalığı ârif Bahîrâ görünce gelişi müjdelenen ahir zaman peygamberinin o kervanda bulunduğunu anlayıp,
Beyit:
Ey ciğer müjde ki dildâr geldi
Nahl-i ümmîd-i dîle yâr geldi
[Ey kalbim, müjdeler olsun, sevgili geldi. Gönlümüzdeki ümit fidanına yâr geldi.]
müjdesiyle mihmandarlık malzemelerini tedarik etti ve daha sonra kervandakilerin hepsini kendi derviş ziyafethanesine davet etti. Ebû Tâlib, “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir” düsturunca insanlığın önderi Resûlullah Efendimiz’i kafilenin eşyasını korumakla görevlendirdi. Bütün kafile ahalisini yanına alıp Bahîrâ’nın davetine bizzat icabet etti. Ancak bulut parçası ağacın üzerinden ayrılmadı. Bahîrâ, insanları aydınlatan o kandilin parlaklığını gelen bu topluluk arasında göremeyince, Kureyş’in yıldızının aralarına katılarak ziyafeti aydınlatmasını Ebû Tâlib’den istedi. Dileği kabul gördü, dünyaya ışık saçan o dolunay, meclis halkasına dahil oldu.
Beyit:
Ne câyî kim kadem bastın yüzüm ol yerde ferş olsun
Ne yer kim sâye saldın hâk olam ol rehgüzâr üzre
[Her nereye ayak bastıysan yüzüm o yerin sergisi olsun. Ve her nereye gölge saldıysan da ben o yol üstünde toprak olayım.]
Bahîrâ, Peygamber Efendimiz’i [sallallahu aleyhi vesellem] baştan ayağa süzdü ve semavî kitaplarda geçen peygamberlik alametlerini görünce onun müjdelenen nebî olduğunu anladı. Davetliler ziyafet için yerlerine geçtikten sonra Ebû Tâlib’e, “Ey saygıdeğer ihtiyar, isminiz nedir ve bu ikbali açık taze fidan hangi yüce meyveli ağacın aslına aittir?” diye sordu. Soruya verilen, “Namım Ebû Tâlib’dir, o yeni açmış gonca da benim kalbimin çiçeğidir” cevabını kabul etmedi. “Bu şerefli şemâil, semavî kitapların söylediklerine benzemektedir. Yüce bir sedefin incisi olan o muhterem zatın yetim olması gerekir” diyerek hakikati ortaya koyunca “O kutlu güneş, eşsiz inci gibi babasız ve anasızdır, idaresi de benim sorumluluğuma verilmiş yeğenimdir, gerçekte benim neslimden evladım değildir” şeklinde verilen cevaptan dolayı mesrur olmuş ve görüşündeki isabetine memnun olmuş, sevinmiştir.
Ara söz
Asîlüddin Herâtî anlatıyor:
Mekke’de doğup Medine beşiğinde yaşamış Resûlullah Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] Basra ve Şam sahrasına şeref vereceği, gökteki yıldızların hareketlerinden Rum rasatçıları tarafından ortaya çıkarılıp öğrenilmiştir. Hıristiyanların tahrik etmesiyle yedi Rum, Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] kutlu varlığına el uzatmak zannıyla Şam bölgesine doğru yola çıktılar. Tesadüf eseri, Mesîh yürüyüşlü Resûl-i Ekrem’in [sallallahu aleyhi vesellem] Bahîrâ’nın kilisesine gölge bıraktığı gece gökten gelen bir bela gibi köyün yakınlarına geldiler. Hayvanlarını mâbedin kapısındaki halkalara bağlayıp Bahîrâ ile görüşmek için mâbedin içine girdiler. Ancak Bahîrâ, Hz. İsa’nın [aleyhisselâm] ümmetinin önde gelenlerin-den biriydi. Kapısına gelen melânetli bu adamların içlerinde gizledikleri sırları farketti. Gerçekleşmesi kimsenin aklına gelmeyen kötülüğü menetmek için aşağıda zikredilecek konuşmayı yaptı ve o cehennemlikleri köyden kovup uzaklaştırdı.
Konuşmanın Metni:
Allah’ın [celle celâluhû] muradı, bir şeyin olmasını dilediği takdirde yaratılmışlardan hiçbir varlık, buna engel olacak perdeyi çekemez. Bunun için eğer mübarek varlığını ortadan kaldırmak düşüncesinde olduğunuz yüce zat, geleceği vaat edilen peygamber ise dünyanın bütün yaratıkları bir araya gelseler de saçının bir telini incitemezler. Eğer o peygamber değilse boş yere kan dökeceğinizden bu da dinen çok büyük bir vebaldir. Bu yüzden meşru olmayan bu durumdan yüz çevirmeli ve geri dönmelisiniz.
12 Şubat 2014 Çarşamba
Eden Bulur!
Buhara kentinde geçimini evlere su taşımakla sağlayan bir sucu vardı. Bu adam otuz senedir bir kuyumcunun evine su taşımaktaydı. Bu kuyumcunun iffetli, örtünmeye çok dikkat eden, dindar, zarafet sahibi ve güzel bir hanımı vardı. Bu sucu yine âdeti üzerine kuyumcunun evine geldi. Su kuyusu hemen evin kapısındaydı. Kuyumcunun karısı da evde öğle uykusu için uzanmakta idi. Sucu eve girip kadına yaklaştı, elinden tutup okşadı ve biraz sıktıktan sonra bırakıp gitti. Kadın akşam olunca çarşıdan gelen kocasına:
— Bana doğruyu söyle, bugün çarşıda Allah’ın (c.c) hoşlanmayacağı hangi şeyi yaptın? diye sordu; kocası:
— Ben hiçbir şey yapmadım, dedi. Karısı:
— Eğer bana doğruyu söylemezsen bu evde kalmam; bir daha ne sen beni görürsün, ne de ben seni, dedi. O zaman kocası:
— Tamam, o zaman dinle! Bugün dükkânıma bir kadın geldi. Ben ona altından bir bilezik yaptım. O bana elini uzattı, ben de bileziği koluna taktım. Teninin beyazlığı ve bileğinin inceliği çok hoşuma gitti; elini tuttum, sıktım ve okşadım, dedi. Karısı:
—Niçin böyle bir şey yaptın? Otuz senedir bizim evimize su taşıyan o adamdan bu güne kadar hiçbir hıyanet görmemiştik. Bugün benim elimi tuttu, sıktı ve okşadı, dedi. Kocası:
— Ey kadın! Yaptığımdan pişmanım; beni affet, hakkını helal et! dedi, Karısı:
— Efendi! Allah (c.c) sonumuzu hayra ulaştırsın, dedi.
Ertesi gün olunca sucu geldi ve kendisini kadının önüne atarak topraklar içinde dövünmeye başladı; kadına:
— Ey hanım efendi! Bana hakkınızı helal edin; şeytan beni aldattı ve saptırdı, dedi. Kadın:
— Sen işine bak, yoluna git! Zira bu hata senden değil, kuyumcu olan kocamdan kaynaklandı. Allah (c.c) dünyada iken kısas yaparak ona cezasını verdi; dedi.
6 Şubat 2014 Perşembe
RAHMET KAPISI SANA AÇILINCAYA KADAR SABRET…
Salih amel yapanı Allah korur!
İnsanları hareket ettiren, onlara güç veren, rızık veren, bütün kâinatın mutlak hükümdarı olan Allah-u Zülcelaldir ve daima kullarına muttalidir. Böyle olduğu için daima Allah'tan yardım istememiz ve Allah’ın bize vermiş olduğu cüz-i ihtiyariyle güç ve kuvvet ile daima salih ameller yapmamız lazımdır. Böyle yaptığımız zaman Allah, bize sahip çıkacaktır inşaallah.
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki benim velîm (dost ve yardımcım), Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren Allah’tır ve O, bütün salih kimselere velilik eder (salih kullarına sahip çıkar).” (A’râf; 196)
Demek ki ibadet yapmayan, salih olmayan, salih amel yapmayan kimselere Allah-u Zülcelâl sahip çıkmıyor, günahların içine dalıyorlar onlar. Ama insan ne kadar Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine riayet ederse o kadar Allah-u Zülcelâl, ona sahip çıkıyor ve günahlardan da o kulunu muhafaza ediyor.
Hiçbir zaman salih amellerden geri kalmayalım. Peygamber aleyhissalatu vesselam hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Düşünmek, acele hareket etmemek, teenni ile hareket etmek her işte hayırdır, yalnız amel-i salihte durmak, ağır davranmak, onu geciktirmek (hayır) değil!”
Amel-i salih ile karşılaşır karşılaşmaz, hemen onu yapmamız lazımdır. Onda hayır vardır. Bütün insanlar öldükleri zaman pişman olacaklardır. Yapanlar, “Biz keşke daha çok yapsaydık” diye pişman olacaklardır. Kaabu'l Ahbar, Hazret-i Ömer radıyallahu anhuya, “Ya Emire'l Müminin! İnsan, 70 peygamberin amelini de yapsa kıyamet gününde 'Ben niye az yaptım?' diyecektir” demiş.
Kabirde melekler kime ikram eder?
Allah-u Zülcelâl kimi seviyor, kimi sevmiyor dünyada belli oluyor. Allah Azze ve Celle, bir kulunu sevdiği zaman ona amel-i salih nasip ediyor, ameli salih yapması için başarı veriyor ona, kendi ailesi, arkadaşları, komşuları içinde ona amel-i salih için başarı veriyor, güzel ahlak nasip ediyor, hilm verir, onun dilini tatlı yapar bütün insanlara karşı. Böyle olduğu zaman herkes ondan razı olur.
Ebu Amr Osman İbni Affân radıyallahu anh rivayet ediyor: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir ölü defnedildikten sonra kabri başında durdu ve şöyle buyurdu: “Kardeşinizin bağışlanmasını isteyiniz ve Allah’tan ona (Münker ve Nekir’in sorularına güzel cevap verebilmesi için) başarılar dileyiniz. Çünkü o şu anda sorgulanmaktadır.” (Ebu Davud)
Yani, bir insan vefat edip defni bittikten sonra, o mümin kardeşimizin cenazesine katılan kimseler daha ayrılmadan önce, mutlaka melekler iniyorlar onun başına ve sorguya çekiyorlar o kimseyi. Onun için Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam, “Durun ve arkadaşınızın Münker-Nekir meleklerine doğru cevap verebilmesi için dua edin, başarı dileyin ona! Onun günahlarının affedilmesi için istiğfar edin” demiş.
Bunu unutmamamız lazımdır. Bir gün bunu hepimiz göreceğiz, mümin kardeşlerimizin duasına muhtaç olacağız. Yaptığımız ameller bizim karşımıza çıkartılacak...
Eğer sen, Allah-u Zülcelal’i razı etmiş isen o melekler sana öyle hürmet edecekler, öyle ikramda bulunacaklar ki senin ne anan, ne baban, ne arkadaşın, ne dostun ahbabın, hiç kimse onların ikramı gibi sana ikram etmeyecekler. Öyle ikramda bulunulacaksın onlar tarafından…
Ama neuzûbillah, eğer Allah-u Zülcelal’i razı etmemişsek o zaman onlar, nasıl bir düşman bir düşmanına azab ediyor ise öyle azab edecekler, nasıl işkence ediyor düşman düşmanına öyle işkence edecekler bize…
Bunu unutmamız lazımdır. Ama unutuyoruz… Bu bizi mahvediyor zaten.
Bu gaflet uykusuna dalınca, ahireti unutuyoruz. Başta kabir, kabirden sonra ta haşir meydanına kadar; sırat köprüsü, mizan, insanların amel defterlerinin ellerine verilmesi gibi yaşayacağımız olaylardan gafil kalıyoruz. Sanki daima dünyada kalacağız zannediyoruz. İşte, bu bizi mahvediyor. Yoksa ara sıra o manzaraları gözümüzün önüne getirir hatırlarsak mutlaka amel-i salih yapacağız.
Allah'ın yeryüzündeki şahitleri
Şöyle bilelim: Eğer bir insanın etrafında bulunan insanlar, komşuları, birlikte çalıştığı arkadaşları, ailesi gibi ona yakın olan insanlar, ondan razı ve hoşnut oluyorlar ise siz bunu bilin, inşaallah-u Teâlâ, o salih bir kimsedir ve Allah da ondan razıdır. Eğer onlar, o kimse öldüğü zaman, “Allah onu kahretsin, kurtardık biz ondan” diyorlarsa o zaman da Allah ona gazaba gelecektir neuzûbillah…
Enes bin Malik radıyallahu anhu şöyle anlatmıştır: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin yanından bir cenaze geçirdiler. Sahabeler bu cenazeyi (Ne güzel bir insandı, ondan hayırdan başka bir şey görmedik, hep iyi şeyler yapıyordu diye) hayırla anıp övdüler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem: ‘Vacip oldu’ buyurdu. Sonra başka bir cenaze daha geçirildi. Sahabeler bu cenazeyi de (Hiç bir hayır yapmadı, insanlar hep ondan rahatsız oluyordu diye) şer ile anıp kötülediler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem yine: ‘Vacip oldu’ buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ömer radiyallahu anhu, “Ne vacip oldu?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem:
“Önce geçen cenazeyi hayır ile anıp övdünüz. İşte ona, cennet vacip oldu. Sonra geçen cenazeyi şer ile anıp kötülediniz. Ona da cehennem vacip oldu. Çünkü sizler, yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz’ buyurdu.” (Buhari, Ebu Davud, Müslim, Tirmizi)
Demek ki biz, Allah'ın yeryüzündeki şahitleriyiz. Eğer müminler, hayırla bir kimse hakkında şahitlik ederlerse o kimse cennetliktir. Bir kimse için de kötülüğüne şahitlik ederlerse o da cehennemliktir.
Ebu Hureyre radıyallahu anhu anlatıyor; Resulullah sallallahu aleyhi vesellem (Rabbinden aktararak) şöyle buyurdu: “Her hangi bir Müslüman kul ölür de yakın komşularından üç ev halkı kendisinin iyiliğine şahadet ederse, Allah da şöyle buyurur: ‘Ben bu kullarımın (kendi bildikleriyle alakalı olarak) yaptıkları şahitliği kabul ettim ve (onların bilmeyip de) benim bildiğim şeyleri (kulumun kusurlarını da) affettim.” (Ahmed b. Hanbel)
Annemiz Aişe radıyallahu anhaya: “Bir kimse, iyi ya da kötü olduğunu nasıl bilecek?” diye sormuşlar. Anamız şöyle cevap vermiş: “Sen, kendin 'Ben Allah'ın hakkını yerine getiremiyorum, ben iyi değilim' dediğin zaman, aslında sen iyisin. Ve sen 'Ben iyiyim' dediğin zaman, kendini iyi gördüğün zaman da aslında sen kötüsün” demiştir. Çünkü insan ne kadar iyi olursa, ne kadar iyilik yaparsa ne kadar ibadet yaparsa yapsın, Allah-u Zülcelal'e layıkıyla ibadet etmiş olamaz, eksik olur.
Diyemezsin 'Ben iyiyim.' Ancak, Allah rahmetiyle sana muamele edecek olursa iyi olabilirsin. Yoksa insanın kendi bünyesiyle, kendi nefsiyle 'Ben Allah-u Zülcelal'in hakkını yerine getirebiliyorum, layıkıyla ibadet ediyorum' demesi yanlıştır. O'nun için daima Allah'ın rahmetine, ihsanına, fazlına ve keremine müşteri olalım ve daima o şekilde Allah'tan isteyelim.
Nasıl tedavi olacağız?
Bazı kimseler, bazı kimseler için diyorlar; “Filan kişinin gözü keskindir!” Yani, küçük şeyleri, uzakta olan şeyleri çok net görüyor. Oysa önceki büyüklerimiz “İnsanlardan gözü en keskin olan kimse, kendi günahlarını gören, kendi kusurları ile meşgul olan ve işlemiş olduğu günahlarından pişman olan kimsedir” demişlerdir.
Seyda Muhammed Raşid Hazretleri kaddesallahu sırruhul aliyye diyordu: “Kişiyi, kendisi kadar kimse bilmez.”
Bazı müminler, ferasetle bir insanı gördükleri zaman, nasıldır, biraz fark edebilir. Fakat o kimsenin iyi ya da kötü olduğunu onun kadar kimse bilmez. En iyi o bilir halini, ahvalini... Biz kendimizi biliyoruz. Kendimizi bildiğimiz için, “Ben geriye gidiyorum. Benim muhabbetim azalıyor. Amel-i salih yapmıyorum. Oysa ameli salih yaptığım zaman tedavi oluyorum. Manevi güç kazanıyor, kuvvetli oluyorum. O şekilde, ben kendimi günahlardan muhafaza edebiliyorum. Hatalardan o güçle kaçınabiliyorum. İbadetleri yapmak için güçlü oluyorum. Öyleyse ben neden salih amel yapmıyor, gayret göstermiyorum?” diye, kendimizi hesaba çekmemiz lazımdır.
Böyle, kendimizin ne şekilde olduğumuzu meydana çıkardıktan sonra, her gün biraz ibadet yapmak suretiyle, Allah-u Zülcelal'den kuvvet istersek feyz, nispet ve Allah'ın merhameti bizim üzerimize gelecek ve biz onunla tedavi olacağız.
İnsan, ahiretten gafil kalıyor. O ahiretin manzaralarından gafil kaldığı için sanki daima dünyada kalacak, sanki dünyada yaşayacakmış gibi düşünmeye başlıyor. Ve böylece çok fazla günahlara düşüyor ve sevaplardan da geri kalıyor.
Bir kişi Mekke-i Mükerreme’ye gidiyor, Hacc’a gidiyor. Ayrılmasına iki üç saat, bir gün kadar az bir zaman kaldığı zaman, “Eyvah! Zamanım tükenmiş gitme vaktim gelmiş, az bir süre sonra buradan ayrılacağım. Son fırsatımdır! Bari bir tavaf yapayım, iki rekâtta olsa namaz kılayım” diyor. Çünkü ayrılmasının yakın olduğunun farkına varıyor.
İşte, dünya da aynen böyledir. Dünyadan biz, hangi dakikada, hangi saniyede, hangi toprağın üzerinde ayrılacağız bilmiyoruz. “Her an ölüm gelebilir ve bu dünyadan ayrılmak zorunda kalabilirim! Öyleyse hemen kaza namazlarımı bitireyim, şu zikirleri de yapayım, Kur'an okumaktan geri kalmayayım, insanlara hakkı tavsiye edeyim” diyerekten, daima amel-i salih yapmamız lazımdır.
İnsan, halis niyetle padişah olur!
Bazı kimseler, “Zikirden geri kaldım, ibadetimden geri kaldım, yerimde sayıyorum, sanki önümdeki her kapı benim için kapanmış gibi” diyor, böyle bir umutsuzluğun içine giriyorlar. Böyle düşünmek çok yanlıştır.
Eğer böyle bir hal senin başına gelirse hemen ne yapacaksın? “El-Fettah” olan Allah-u Zülcelal’in kapısında duracaksın! Kapıda dur ve o kapı sana açılıncaya kadar o kapıyı çal…
Kapıyı çaldığın zaman, Allah mutlaka sana o merhamet kapısını açacaktır, inşaallah. O’nun katında istediğin her şey vardır; cennet var, cehennemden muhafaza olmak var, ne istersen iste, hepsi vardır. O yüzden, o kapının açılması için gayret edelim.
Peki, o kapı nasıl çalınır? Namaz kıldığımız, zikir yaptığımız, Kur’an okuduğumuz, hayır yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelal’in kapısını çalmış oluyoruz. Günahla karşılaştığımızda o günahı, Allah için terk etmemiz dahi öyledir!
Allah-u Zülcelâl, mutlaka halis niyetle kapısını çalana, o kapıyı açacak ve merhametiyle muamele edecektir, inşaallahu teâlâ…
Hülasa salih amelle, halis niyetle köleler padişah olmuşlar, sultanlar derecesine yükselmişlerdir. Misal; Peygamberlerimizden hazreti Yusuf aleyhisselam… Daha küçük bir çocuk iken, Mısır'ın pazarında onu köle olarak sattılar. Ama ne oldu? Mısır'a padişah oldu. Ama nasıl bir padişah! Yedi sene kıtlık oldu; insanlarda gıda namına hiçbir şey kalmadı, yalnız Yusuf aleyhisselamın yanında vardı. Dünyanın bütün insanları, ona muhtaç oldu. Her taraftan, herkes onun kapısına geliyordu.
Nefse uymak ile de padişahsan köle oluyorsun! Züleyha da Mısır Sultanın hanımıydı, kendi nefsine uydu ve o köle oldu bu sefer...
Yusuf Peygamber padişah oldu, Züleyha ise köle oldu. Selman-ı Farisi radıyallahu anhu, ateşperest bir Mecusi’nin oğluydu. Babası ateşe tapıyordu. Fakat Selman-ı Farisi radıyallahu anhu bir halis niyetle babasından kaçtı Şam'a gitti. Onun kölesi oldu, bunun hizmetine girdi, tek derdi hakikati öğrenmekti. O rahibe hizmet ediyor, o öleceği zaman “Kime tabi olayım?” diyordu. Böyle böyle, birçok rahibe hizmet etti. Ta ki hizmetine girdiği bir rahip öleceği zaman “Tabii olabileceğin bir kimseyi tanımıyorum” diyerek, ona peygamberimizin geleceğini haber verinceye kadar bu böyle devam etti. Kendisine haber verildiği üzere, Efendimiz aleyhissalatu vesselamı bulmak için yollara düştü. Esir olarak Mekke'de bir Yahudi'ye köle olarak satıldı.
Yaşananların tamamını anlatamıyoruz burada, uzundur. Nihayet Peygamber aleyhisselatu vesselam efendimizin yanına geldi, iman etti ve Peygamber aleyhissalatu vesselam “Selman Ehl-i Beyt’tendir” diyerek, onu methetti. Babası ateşe tapıyordu fakat o öyle ihlâslıydı, öyle halis bir niyete sahipti ki Peygamberimiz onu Ehl-i Beyt’ten saydı.
Nuh aleyhisselam, ulu’lazm peygamberlerdendir. Bütün peygamberler büyüktür, yalnız içlerinden beş tanesi daha büyüktür, ulu’lazm peygamberlerdir. Öyle olduğu halde, onun oğlu Kenan, kâfirlere meyletti babasına uymadı, kâfir oldu neuzûbillah. Yani, bakın nasıl çark oluyor, devrediyor dünya...
Sen, Allah Azze ve Celleye köle olduğun zaman, halis niyetle amel-i salih yaptığın zaman; köle olsan bile Allah seni padişah yapar. Padişah olursan da günah yaptığın zaman Allah seni rezil eder, köle olursun. Onun için bize lazım olan şey, ahiret illa ahiret!
Ahiret bizim için çok mühimdir. Ona sımsıkı sarılalım, bize yarayacak olan odur. Başka bir şey değil!
Allah-u Zülcelâl, bizi kendi nefsimize teslim etmesin. (Âmin)
23 Ocak 2014 Perşembe
Beş Büyük Nimet
Yaşadığımız çağa “tüketim çağı” diyorlar. Yediklerimiz içtiklerimiz, giyip kuşandıklarımız, paramız imkanlarımız, hatta üstünde yaşadığımız kürre-i arz tüketmek kelimesiyle yan yana.
Oysa biz bütün bunları, sahip olduğumuz her şeyi nimet biliriz. Tüketmek ne kelime, işler hayır akıbet hayır olsun diye lütuf bilir değerlendiririz.
Çağın adı ne olursa olsun alemlere rahmet olarak gönderilenin mesajı her dem yeni, taze. O mesaj “beş nimet” diyor bize, “beş nimetin kıymetini bil.” Tüketmek yerine kıymet bilmek, kıymet bulmak için…
Nimetin kıymetini en iyi kaybeden anlar. Gençliğin kıymetini ihtiyarlara, sıhhatin kıymetini hastalara, zenginliğin kıymetini yoksullara, boş zamanın kıymetini sorumluluklarına yetişemeyenlere sormak lazım. Böylece belki neyi tükettiğimizin farkına varabiliriz.
Allah Tealâ’nın kulları üzerindeki nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. “Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayıp bitiremezsiniz.” (İbrahim, 34) ayeti bu hakikati bildirir. Ancak bu nimetler içerisinde beş tanesi insan için büyük öneme sahiptir. O yüzden hadis-i şerifte bu beş nimetin ganimet bilinmesi tavsiye edilerek şöyle buyrulmuştur:
“Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganimet bil:
• İhtiyarlık gelmeden gençliğini,
• Hastalık gelmeden sıhhatini,
• Fakirlik gelmeden zenginliğini,
• Meşguliyet gelmeden boş vaktini,
• Ecel gelmeden hayatını…” (Hakim, Müstedrek, 7846)
Hadisin açıklamasına geçmeden önce nimetin ne olduğuna değinelim. Sözlüklerde “her türlü lütuf, iyilik, ihsan” demek olan nimet, kulun önüne Rabbi tarafından cömertçe serilen ilâhi sofranın adıdır. Bunun karşılığında kuldan istenen şey, kendisine verilen nimeti yad edip (Mâide, 11), gerçek sahibine karşı şükür borcunu yerine getirmesi (Nahl, 14) ve onlarla Rabbine yaklaşmaya yol aramasıdır.
Nimet bu yönüyle, verileni görmek, verene şükretmek, vermedi diye üzülmemektir.
Dünyadaki hiçbir nimet kalıcı değildir, bir gün elden çıkar gider. İhtiyarlık gençliğin, hastalık sıhhatin, fakirlik zenginliğin, meşguliyet boş vaktin ve nihayet ölüm hayatın sonudur.
Bu nimetlerden bazıları her ne kadar geçici olarak geri alınıp tekrar verilseler de, bazıları bir daha verilmemek üzere geri alınırlar. O bakımdan Sevgili Peygamberimiz s.a.v., bu beş nimetin eldeyken ganimet bilinmesini istemektedir bizden.
19 Ocak 2014 Pazar
MUHTAR BİLE OLAMAZ DEDİLER; Başbakanlık Rekorunu Kırdı! ALLAHIN TAKDİRİ...
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
RECEP TAYYİP ERDOĞAN BELGESELİ BİR ÖNDERLİK SERÜVENİ 1 İ KEREM KOÇİN
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Paylaşım rekoru kıran Başbakan Erdoğan videosu...Dünden bugüne Recep Tay...
http://sabrikontek.azbuz.com : (:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)