6 Mart 2014 Perşembe

OKU, ÖĞREN, ANLAT…

Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa…’ Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın şu hadis-i şerifi hiç aklımızdan çıkmasın ve onunla amel edelim inşaallah: “Medine ehlinden bir adam, Şam’da bulunan, (sahabeden) Ebu Derda radıyallahu anhuya uğrar…” Tabii şimdi biz bir yere giderken uçakla, arabayla kolayca gidip geliyoruz. Ama o zaman eğer bir devesi yoksa yayan yolculuk ediyorlardı. O şahıs, ta Medine’den Şam’a geliyor. Belki yayan belki devesiyle… Ebu Derda adama sorar: - Ey kardeşim, seni buraya getiren şey nedir? Adam: - Senin, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden bir hadis rivayet ettiğinin haberi bana ulaştı, o hadis için buraya geldim, der. Ebu Derda: - Yani, sen ticaret için gelmemiş misin? Adam: - Hayır, der. Ebu Derda: - Başka herhangi bir ihtiyaç içinde mi gelmedin? Adam: - Hayır, der. Ebu Derda: - Yani, bendeki hadisi öğrenmek için mi buraya geldin? Adam: - Evet, der. Bunun üzerine Ebu Derda dedi ki: - Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu işittim: “Kim, ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah da onu, cennete götürecek yola koyar. Melekler de ilim tahsil eden kimselerden razı oldukları halde, onlar için kanatlarını sererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta sudaki balıklar dâhil, âlimler için (Allah’tan) mağfiret dilerler. Âlimlerin abidlere olan üstünlüğü, Ay’ın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Peygamberler, dinar ve dirhemi miras bırakmazlar. Onlar, sadece miras olarak ilim bırakırlar. Kim (miras olarak) ilim alırsa büyük bir paya/hisseye sahip olmuş olur.” (Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace) Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle anlatılıyor: “Kubeyse radıyallahu anhu isminde bir sahabe, Peygamber aleyhissalâtu vesselam Efendimizin yanına geliyor. - Ya Resûlellah! Allah’tan sana gelen vahiyden bana bir şey söyle, ben onunla amel edeyim, diyor. Efendimiz aleyhissalâtu vesselam: - Sen buraya bunun için mi geldin Ey Kubeyse? - Evet, Ya Resûlellah, diyor. Bunun üzerine Efendimiz aleyhissalâtu vesselam: - Sen vahyi talep ettiğin için, ilmi talep ettiğin için buraya geldin. Sen gelirken, ne kadar ağaç varsa, ne kadar toprak kum, ne kadar taş varsa senin yolunda, hepsi senin için Allah’tan istiğfarda bulundular, buyurdu. Halis niyetle ilim öğren Eskiden insanlar Arapça öğrenip ancak okuyarak ilim sahibi olabiliyorlardı. Amma şimdi elhamdülillah, Tefsir, Fıkıh, Hadis, Tasavvuf, ne varsa ilim olarak, hepsi Türkçeye çevrilmiştir. Okuyarak öğrenebilir, ilim sahibi olabilirsiniz. Sen halis niyetle bir hadis kitabı alırsan, ilim öğrenmek, Allah’ın emir ve yasaklarını öğrenmek için bir kitabı alır okursan, sanki sen de -inşaallah- o kimse gibi Medine’den Şam’a geliyorsun. Kitabı eline al, halis niyetle oku! “Allah ne buyuruyor, Hazreti Peygamber aleyhisselam ne buyuruyor, bunları öğreneyim, öğrendiklerimle amel yapayım ve mümin kardeşlerime de anlatayım” der, bu niyetle okursan o sahabe efendimiz için istiğfar edildiği gibi senin için de istiğfar edilir ve sen de onun gibi sevap alırsın, inşaallahu teâlâ… Elimizden geldiği kadar, dinimiz ilmi ne şekilde bize emrediyorsa onu okuyalım, öğrenelim. Kitap okuyun! Âlimler, o kadar ilim öğenmişler, sonra o ilimleri ile amel etmişler ve o kitapları yazmışlar. Siz de onların kitaplarını okur, amel ederseniz inşaallah siz de bir âlim gibi olabilirsiniz. Onun için okuyalım, amel edelim ve birbirimize de emri’l bi’l ma’ruf yapalım inşaallah... Hani Karun, nerede altınları? İlim okur ve onunla amel ederse insan, gökler ve yerler, öldüğü zaman onun için ağlıyorlar! “O insan secde ediyordu, Allah’ın emir ve yasaklarını anlatıyordu” diye, yerler ve gökler ağlıyorlar. İlim sahibi, Allah-u Zülcelal’in katında o kadar kıymetlidir işte… Toprak, gökler bize bakıyorlar, sen ibadet ettiğin, amel yaptığın zaman onlar seviniyorlar ve sen öldüğün zaman da bir daha sen onun üzerinde ibadet yapmayacaksın diye üzülüyorlar… Karun’a, Allah öyle bir mal, öyle bir mülk vermişti ki bazı insanlar onu gördüklerinde hayret ediyorlar, “Keşke Allah bize de verseydi” diyorlardı. Ama Allah dostları, onlara, “Hayır, Hayır! Allah katında olan ecir ve sevaplar, bu Karun’un yanında olanlardan daha hayırlıdır” diyorlardı. İnsan hakikate bakarsa, dünyanın manzarasına, altınına, parasına gıpta değil de Allah katındaki ecir ve sevaplara, mükâfata gıpta etmesi lazımdır. Birisi bakıyorsun, aşkla muhabbetle ibadet yapıyor, zikir yapıyor, İslam hizmeti yapıyor, aşkla muhabbetle Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini anlatıyor; insanın, “Ne güzel hizmet yapıyor, ne güzel anlatıyor, nereye gitse hep Allah’tan bahsediyor. Keşke ben de onun gibi olsaydım” diyerek, işte o kimseye gıpta etmesi lazımdır. Hani Karun nerede? Onun altınları nerede? Kimdir o? Kim Karun gibi olursa o da toprak olacak, altınları da toprak olacak, malı mülkü de ona fayda vermeyecek, Karun gibi o da ölecektir. Lokman Hekimin nasihati Günah günahı getiriyor biz daima hayırlara niyet edelim… Lokman Hekim oğluna diyor: “Sen daima günahtan uzak ol, günah da senden uzak olacaktır.” “Günaha yaklaşma, sen ona yaklaşırsan o da sana yaklaşacaktır, günah günah getirecektir” diyor ona… Hikmet sahibi ya, ne güzel söylüyor öyle değil mi? Bir kimse düşünün. Namazını hiç terk etmemiş! Bütün kâinat onun üstüne yıkılırsa da terk etmeyecektir o! Ama bir gün terk etti mi bitiyor, arkası da gelecektir. Bir sofi zikrini terk etti bir gün; öbür gün de terk edecek! Öbür gün de terk edecek, arkası gelecektir. İşte, günaha da yol açtığın zaman, arkası sıra başka günahlar da gelecektir. Çünkü sen, kapıyı açtın! ... Günah kapısını açmayalım, hayır kapısını açalım biz! Hayır hayırı getiriyor, günah günahı getiriyor. Bir hata yaptığımız zaman hemen tevbeye kaçalım. “Ya Rabbi! Ben pişmanım…” diyelim. Allah-u Zülcelâl senin samimi olduğunu, kalben o günahı yapmak istemediğini ama kaza gibi olduğunu gördüğü için senin o günahı affedecek, tertemiz olacaksın inşaallah… Allah ile aramız nasıl? Bir insanı gördüğünüzde, eğer o kimse ibadetini yapıyor, amel-i sâlih yapıyor, başkalarıyla değil kendi hataları ile meşgul oluyorsa sen bil ki o insan, Allah-u Zülcelal’in sahip çıktığı bir insandır. Rabiatü'l Adeviyye tasavvuf ehli, Allah’a âşık bir kadındı. O şöyle diyor: “Bir kimsenin kalbi, Allah-u Zülcelal’in muhabbetinin, aşkının, ibadetinin tadını alır, Allah Zülcelâl o insanın kalbinde kendi sevgisini muhabbetini görürse işte o zaman, o kimsenin hata ve kusurlarını Allah o kimseye gösterecektir.” Yani, o kişinin hata ve kusurlarını, Allah-u Zülcelâl o kimseye gösterecek o da kendisini düzeltecektir. “Daha sonra Allah-u Zülcelâl neden razı ise amel-i sâlih olarak o kimseye nasip edecektir” diyor… Bunu böyle bilelim. Demek ki bir insan da yoldan çıkmışsa, hep kötü şeyler yapıyor, hep ahlaksız şeyler yapıyor, günah işliyor ve de tevbe etmiyorsa o insanın kalbinde hayır yoktur. Kalbinde Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için bir güç, bir talep yoktur, bir istek yoktur. Allah-u Zülcelâl, o insandan yardımını kesiyor ve nefsine, şeytana o insanı teslim ediyor. İşte, bu da Allah-u Zülcelal’in o insana gazaba geldiğinin alametidir, neuzûbillah. Baktın bir kimse, hep İslam hizmeti yapıyor, zikir yapıyor, ibadet ediyor, bir hata yaptığı zaman da hemen tevbeye gidiyor ve kendini düzeltmeye çalışıyorsa sen bil ki o insanın kalbinde Allah-u Zülcelal’in aşkı, muhabbeti vardır. Onun için de Allah-u Zülcelâl o insana sahip çıkmıştır… Allah-u Zülcelâl daima kulunun kalbine bakıyor. Eğer kulun kalbinde hep hayır varsa, muhabbeti varsa Allah da ona sahip çıkıyor, bütün hayırları da o kuluna nasip ediyor. İşte, bunun için elimizden geldiği kadar, kalbimizi Allah-u Zülcelal’e samimiyet ve ihlâs ile açalım ve diyelim; “Ya Rabbi! Hem maddi hem manevi olarak, razı olacağın şeyleri bana nasip et. Kalbimi de ya Rabbi, nasıl razı oluyorsan o şekilde düzelt. Razı olduğun şeyleri, hayırları isteme arzusunu benim kalbime koy” diye, Allah’a yalvarır, Allah’tan istersek, Allah-u Zülcelâl buyuruyor: “Dua edin, ben kabul edeyim sizden.” (Mümin; 60) Talip olalım yeter… Biz, Allah-u Zülcelal’in kalbimizdeki muhabbetini çoğaltacak şeyler yapalım, Allah-u Zülcelal de bize bu şekilde sahip çıkacak ve hayırları bize nasip edecektir inşaallah. Her insanın bir şeytanı vardır Her insanın bir görevli şeytanı vardır. Keşif keramet sahibi bir evliya, kendi şeytanını gördü. Baktı ki o kadar zayıf, o kadar biçimsiz, sanki ölecek gibi... Aradan biraz zaman geçtikten sonra, tekrar şeytanını gördü ki biraz daha kuvvetli olmuş. O evliya şeytanına sordu: - Ne oldu ki sen bu kadar güçlendin ve değiştin. Oysa sen, daha önce ölecekmişsin gibi hasta ve kötü bir durumdaydın? Şeytanı ona cevap verdi: - Sen ne zaman değiştin, senin ibadetlerin ne zaman değiştiyse ben de o zaman değiştim! - Nasıl? Dedi… - Sen eskiden çok ibadet sahibiydin, sâlih ameller yapıyordun, zikirle meşguldün; ben o zaman üzüntümden, kederimden zayıf düşüyordum. Sana karşı bir gücüm kalmıyordu. Sen ne zaman ibadetini eksik yapmaya başladın, ben de o zaman kuvvetlendim, diye şeytanı ona cevap verdi. Biz görmüyoruz ama aynen bizimkisi de öyledir. Ne kadar ibadet yaparsak, ne kadar Allah-u Zülcelal’e karşı samimiyetimizi artırırsak o da o kadar eriyor ve zayıf düşüyor. İbadetten düştüğümüz zaman da o kadar kuvvetli oluyor. Hatta kitaplarda deniliyor; “Bir insan evine girdiği zaman, selam verirse, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ derse, yemek pişirirken besmele çekerse o da dışarıda kalıyor, o yemekten faydalanamıyor.” Bir kimse de ne selam veriyor, ne eve girerken ne de yemek yerken Besmele çekiyor, yemekten sonra da “Elhamdulillah” demiyorsa şeytan onunla beraber eve giriyor, onunla yemek yiyor ve o ne yaparsa ondan faydalanarak güçleniyor… Anlatılıyor; “İki müminin şeytanı yan yana gelmişler. Birisi çok zayıf, birisi de kuvvetliymiş. Kuvvetli olan diğerine sormuş: - Sen niye bu kadar zayıfsın? Öteki cevap vermiş: - Ben öyle bir kişinin yanındayım ki o, her şeye 'Bismillahirrahmanirrahim' ile başlıyor. Ben de ne yemek yiyebiliyorum, ne eve girebiliyorum ne de başka bir şey yapabiliyorum. Böyle zayıf düşüyorum, demiş… Kuvvetli olan diyor. - Benimki öyle değildir. Ben onunla yerim, onunla içerim, onunla evine girer, onunla uyurum. Ne besmele çeker, ne de hamd eder, diyor… Birisi öyle birisi böyle işte… Biz uyanık olalım. Gaflete düşmeyelim. Az bir zamanımızı değerlendirsek baki olan ahiret hayatımızı düzelteceğiz inşaallah-u teâlâ… İmam-ı Ali radıyallahu anhu diyor: “Bela, insanın başına ancak bir günah ile nazil olur!” Bir kavim, bir millet günah yaptığı zaman, bela iniyor onların üzerine. “Bir bela da bir insanın üzerinden kalkarsa ancak tevbe ile kalkar” diyor. İnsanlara dini anlatmanın fazileti Elimizden geldiği kadar, Allah rızası için İslam’a hizmet edelim. Bilelim ki bu kısa zaman bitecek!.. Ahiret hususunda gayretsiz olduğumuz için böyle tam samimi olarak, insanların tevbesine vesile olmak için çalışmıyoruz biz. Ne kadar anlatırsak anlatalım, emri’l bi’l maruf nehyi ani’l münkerin; ilim okumak sonra da bunu başkalarına anlatmanın faziletini anlatamıyor, aciz kalıyorum. Fazileti hakkında o kadar çok hadis-i şerif ve ayet var, ancak ben yalnızca bir tane hadis-i şerif ile iktifa ettim. Ben baktım, kitapta tam 40 sayfa, ilim okumak ve insanlara anlatmanın fazileti anlatılıyor. Fakat ben sadece en başta naklettiğim hadis-i şerifi sizlere anlattım. O kadar menfaatli ve Allah-u Zülcelal’in katında makbuldür ilim okumak ve başkalarına anlatmak… Kitap okuyalım, ilim öğrenelim ve başkalarına anlatalım inşaallah… Onun için çocuk, çocuk arkadaşına; kadın, kadın arkadaşına; genç, genç arkadaşına; ihtiyar, ihtiyar arkadaşına anlatsın ve bu sevaba nail olsun inşaallah. Herkese, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini, tevbeyi anlatalım inşaallah…

20 Şubat 2014 Perşembe

Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler

sözünü edeceğimiz kişiler Kur’ân’a iman eden ancak tuttukları yol ile İslâm’ın yaşanmasına, hayata mal olmasına bilmeden de olsa zarar veren bir kesim. Her menfi hareketin arkasında bir ecnebi parmağı aramak herkesin hemen aklına gelen öncelikli şık. Ama, sözünü edeceğimiz kimseler ecnebilere alet olmaktan çok, onları bilmeyerek sevindiren cinsten. Şöyle ki, ülkemizde Kur’ân hakikatlerine gönülden bağlı, İslâm ahlâkını benimsemiş, ibadetlerini aksatmadan yerine getiren büyük bir gençlik kesimi var. Bunların sayılarının her geçen gün biraz daha artması, bütün düşmanlarımızı derinden düşündürüyor. Bu yıkıcı güçler, gençliğin İslâm’la tanışmasına engel olmak için özellikle içkiyi, uyuşturucuyu, sefahati, her türlü ahlâk dışı yayınları sürekli teşvik ediyorlar. Hedefleri, akıl ve kalplerini şehvet odaklı işleten hayvanî bir gençlik ortaya çıkarmak. Bu vadide hayli yol aldıklarını da teslim etmek durumundayız. Ancak, yıkımın kolay, yapmanın zor olduğu dikkate alındığında onları her geçen gün biraz daha ümitsiz eden bir tablonun büyüdüğü ve yükseldiği de bir gerçek. İşte yıllar önce, bu düşmanları sevindirecek ve onlara sönük de olsa ümit ışığı olabilecek bir tuhaf akım çıkmıştı ortaya. Bunlar bugünlerde yeniden boy gösterme hevesine kapıldıkları için konu üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Bu kişiler diyorlar ki, Kur’ânda her şey vardır, başka bir kaynak aramaya gerek yoktur. Bunlar, İslâm’ın temeli olan kelime-i şahadetin her iki kanadına da iman ettiklerini ifade etmekle birlikte, ikinci kanadı, amel konusunda hiç nazara almama gibi tuhaf bir yola girmiş bulunuyorlar. Bunun için de, hadis-i şerifleri İslâm’ın ikinci kaynağı olarak kabul etmiyor, her şeyin zaten Kur’ânda bulunduğunu, bunlara gerek olmadığını söylüyorlar. Kendilerine diyorsunuz ki, “Kur’ânda namaz emredilmekle birlikte nasıl kılınacağı tafsilatıyla anlatılmamış; hadis-i şerifler ve Allah Resulünün (asm.) uygulamaları olmaksızın nasıl namaz kılacağız?” Bu sorunuza, Kur’ânda anlatılandan ne anlıyorsak namazı öylece kılacağız diye cevap veriyorlar. Sorularınızı artırıyorsunuz, “Kur’ânda beş vakit namaz açık olarak geçmiyor, sadece sabah ve akşam namazından bahsediliyor, bir da orta namazdan. Bu ise ikindi namazı olarak anlaşılabiliyor.” dediğinizde, size hemen hak veriyor ve “Zaten namaz iki vakittir üçüncüsü bizim tercihimize bırakılmış.” diyorlar. “O halde,” diyorsunuz, “iki vakit de olsa bu iki namazı kaç rekât kılacağız, namazda neler okuyacağız. Zira bunlar da Kur’ânda açıklanmamış.” Bu sorunuza şu garip cevabı alıyorsunuz: Rekat diye bir şey yok, Kur’ânda sadece namaz emredilmiş, rükûdan, secdeden bahsedilmiş, kıble tayin edilmiş. Kişi gerisini kendisi belirleyecek, dilediği namazı yine dilediği kadar rekât kılabilir; bir rekât da kılar, on rekât da. Bu kesimin bütün yanılmalarını burada aktarmaya gerek yok. “Namaz dinin direğidir.” (Tirmizi, İman 8) hadis-i şerifinden hareketle açıklamalarımızı sadece namaz örneği üzerinde yapmakla yetineceğiz. Diğer ibadetlerdeki fikir sapmaları da bundan farksız. Önce, etrafımıza şöyle bir bakalım, bunların dediği şekilde namaz kılan kimse var mı? Yok. Kendilerinin de böyle bir namaz kıldıklarını hiç sanmıyoruz. Kılsalar, haklı bildikleri bu dava ile ortaya çıkar, namazı o şekilde kılan bir ekol teşkil eder ve sayılarının artması için de gayret gösterirlerdi. O halde, bu fikrin neticesi, güya Kur’âna uygun namaz kılma perdesi altında, namaz kılmayan bir nesil yetiştirmek. Kur’ânın ilk muhatapları ve Resulullahın (asm.) ilk arkadaşları ve talebeleri olan sahabelerin böyle bir namaz kıldıklarını bunlar da iddia edemiyorlar. Sahabeler Allah Resulünün (asm.) her hareketini, özellikle de ibadete dair uygulamalarını büyük bir titizlikle aynen tatbik ve taklit etmişler. Onları takip eden tabiin döneminde ve daha sonraki asırların Müslümanlarında da böyle bir ferdî ve keyfî uygulama görülmüyor. Bu hal, tâ bu asra kadar böylece devam ediyor. Hak mezhepler yanında, dalâlet fırkası dediğimiz İslâm’ın istikamet çizgisinden sapma gösteren kesimlerde de böyle indî bir ibadet şekli göremiyoruz. Bu asra kadar böyle bir uygulama görülmediğine göre, bu kesimin iddiaları esas alındığında bugüne kadar Kur’âna uygun ibadet hiç yapılmamış oluyor. Dolayısıyla, İslâm dini hayata mal olmamış, sadece inanç planında kalmış bir din oluyor. Yine bunların telakkisine göre, Peygamber Efendimiz de (asm.) namazın nasıl kılınacağını ümmetine öğretmeyen, onları bu noktada kendi görüşleriyle baş başa bırakan birisi olarak görülüyor. “O halde, peygambere ne gerek vardı?” diye bir soru akla gelebiliyor. Eğer peygamberin tek görevi insanlara Kur’ânı tebliğ etmek ise Kur’ânın nasıl yaşanacağı konusunda örnek olmak gibi bir görevi yoksa, o zaman Kur’ânın nazil olması, peygamber olmaksızın bir melekle de gerçekleştirilebilirdi. Melekler, diledikleri şekillere girebilen nuranî varlıklardır. Nitekim Cebrail Aleyhisselam Allah Resulünün (asm.) huzuruna, sahabeden Dıhye’nin suretiyle çıkabildiğine göre, Cenab-ı Hak, Kur’ânı da Cebrail vasıtasıyla ve Tevrat’ta olduğu gibi bir defasında toplu olarak inzal eder, uygulamasını insanların şahsî görüşlerine ve tercihlerine bırakabilirdi. Bu kişilerin takıldıkları nokta, namaz ve diğer ibadetleri Cenab-ı Hakk’ın niçin bütün tafsilatıyla Kur’ânda anlatmadığı meselesi. Onlar, bunu şöyle yorumluyorlar: Demek ki, buna gerek yok ve kulların bu konuda serbest bırakmaları onlar için bir rahmet. Böyle bir anlayışa göre, beşerî kanunlarda da bu kadar tafsilata gerek yok. Bütün suçları tek tek sıralamak, bunların cezalarını bütün teferruatıyla ortaya koymak yersiz ve mânasız. Herkes anayasayı incelesin, nasıl anlıyorsa öyle uygulasın. Yine bu anlayışa göre, kâinat kitabındaki ince mânaları da araştırmak yersiz. Allah açıkça neyi göstermişse onunla amel etmek kâfi. Yani, güneşle yolunu göreceksin, havayı teneffüs edeceksin, toprağı ekip biçeceksin, suyu içecek ve ekinlerini sulayacaksın o kadar. Ne yer altı kaynaklarını, ne iç organların görevlerini, ne genlerin, ne atomların, ne ışınların keyfiyetini araştırmak gerekmez. Zira, gerekseydi Allah onları da güneş gibi, su gibi gözümüze gösterirdi. Böyle bir düşünce nasıl insanı ilimden ve medeniyet nimetlerinden mahrum bırakırsa, sadece Kur’ân ayetlerinde açıkça beyan edilen mânalara bakmak da Kur’ânın çok geniş mâna ikliminden, çok derin feyiz kaynaklarından insanı mahrum eder. Böyle bir kişi, sadece anladığı kadarıyla yetinir, anlamadıklarını yahut açıklanmayan hükümleri yaşama ihtiyacı duymaz. Zaten nefsin de istediği, böyle şükürsüz bir hayat, ibadetsiz bir dindir. İçtihada karşı çıkan, mezhepleri tanımayan, ilm-i hali gereksiz bulan bu kişilerin yaptığı da, aslında, çok yanlış bir içtihattır. Yani, “Sadece Kur’ân ayetleri yeterlidir, hadislere bile ihtiyaç yoktur.” demek, başlı başına ve sorumsuzca yapılmış cüretkâr bir içtihattır. Zira, Kur’ân-ı Kerimde, “Sadece ayetlerle iktifa edin, Peygamberin sünnetine uymanız gerekmez.” mânasında bir ayet yoktur. Aksine, o Hak elçisine her hususta uymamız gerektiğini emreden ayetler mevcuttur. Bunlardan bir kaçını ileride arz edeceğiz. O halde böyle bir anlayış, tamamen his ve hevesten kaynaklanan yanlış bir içtihattır. Bakınız, içtihat kapısını açan ve ayetlerden hüküm çıkarmaya imkân veren ayet-i kerimede ne buyruluyor: “Eğer o meseleyi peygambere ve müminlerden ihtisas sahibi kimselere havale etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.” (Nisâ, 4/ 83) Ayette geçen “istinbat” yani hüküm çıkarma imkânı, yine ayetteki ifadesiyle ulu’l-emr olan yetkili kişilere tanınmıştır. Nitekim, bu ayetin verdiği müsaade ile Allah Resulü (asm.) bizzat içtihat yaptıkları gibi, sahabenin yetkili âlimleri de içtihatta bulunmuşlardır. “Sadece Kur’ânla amel ederiz.” diyen kişiler Kur’ânın bu ayetiyle de amel etmek gerektiğini, bunun ise yetkili kişilerce yapılan içtihatlara uymak manasına geldiğini de bilmelidirler. Fıkıh konusunda zamanın ihtiyacına ve ortaya çıkan yeni durumların halline dair yapılan içtihatlar, Üstat Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, yüzde on kadardır; şeriatın yüzde doksanlık kısmı ise muhkemattır, yani kati hükümlerdir. Kur’ânın açıkça bildirdiği meselelerde ve Allah Resulünün (asm.) kati beyanlarında içtihat yapılamaz ve bunlar şeriatın yüzde doksanını teşkil ederler. Allah Resulü (asm.) namazla ilgili ayetleri nasıl uygulamışsa bunlara aynen uymak, her Müslüman üzerine bir borçtur. Peygamber Efendimiz (asm.) sabah namazını iki rekât kılmışsa, bunu ne bire indirmeye, ne de üçe çıkarmaya kimsenin yetkisi yoktur. O Hak Elçisi (asm.) bütün ömrü boyunca sabah namazını iki rekât kılmışken, bütün ashab-ı kiram da O’na aynen uymuşlarken, bugüne kadar gelen bütün alimler ve onlara uyan bütün müminler de bu konuda ittifak etmişlerken, artık “Kur’ânda sabah namazının iki rekât olduğuna dair bir ayet.” yok gibi bir gerekçe ile, başta Peygamberimiz (asm.) olmak üzere bütün Müslümanlara ters bir uygulamaya gitmek, dini tahrife yönelik değilse çok büyük bir gaflettir. “Her kim de, hidâyet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra, Resulullaha muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat âhirette kendisini cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!” (Nisa, 4/115) Yine bu kişiler Kur’ânı okuduklarına göre şu ayet-i kerimeleri de görmüşlerdir: “Peygamber size her ne getirirse onu alın, sizi neden menederse ondan da sakının.” (Haşr, 59/7) “Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) “De ki, Allah’a ve resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, elbette Allah küfre girenleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/ 32) “De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin; tâ ki Allah da sizi sevsin. …” (Âl-i İmran, 3/ 31) “Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!” (Enfâl, 8/20) “Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!” ( Nisâ, 4/69) “Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab,33/36) “Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65) Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimelerde Resulünü hiç nazara vermeden, doğrudan, “Benim emirlerime uyun, yasaklarımdan sakının. Bana itaat edin. … ” diyebilirdi. Bunun yerine, bu gibi ifadelerin ihtiyar edilmesi, Allah’a itaatin peygambere uymaksızın mümkün olamayacağı içindir. Hele bazı hükümler vardır ki, en âlim insanlar da bu konuda bir karar veremezler. Konumuza sadık kalarak örneğimizi de yine namazdan verelim. Yetkili âlimlerimiz namazın vakitleriyle ilgili ayet-i kerimelere bazı izahlar getirebilseler bile, namazın rekâtlarına, rüku ve secdelerin sayılarına, bunların yapılış sıralarına, rükuda ve secdede okunacak tespihlere kadar çok meselede bir hüküm veremezler. Zira, bu gibi meseleler peygamber talimi olmaksızın mücerret akılla ve ilimle halledilemez. Biz bu gibi iddia sahiplerinin bazı yazılarını okuduk. Dikkatimizi çeken bir noktayı yazmak isteriz: Bu yazıların çoğunda Peygamber Efendimiz (asm.) için sadece peygamber denilmekle yetinilmiş, ne hazret denilmeye, ne de aleyhissalatü vesselam diyerek ona salat ve selama gerek duyulmamıştır. Bunun o kişiler için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyoruz. Sadece bir kısmına kısaca değinmekle yetindiğimiz bu yanlış anlayış ve hatalı davranışların, bir kasıt eseri olmayıp gafletten kaynaklandığına inanmak istiyor ve kendilerinin bu yoldan kısa zamanda dönmelerini temenni ediyoruz. Aksi halde, bazı kişilerin namazsız ve ibadetsiz bir hayat geçirmelerine sebep olacaklar ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce onların bütün ihmallerinin ve günahlarının bir katı da kendilerine yazılmakla büyük bir zarara uğrayacaklardır.

13 Şubat 2014 Perşembe

Sırlarla Dolu Garip Haller

Allah’ın [celle celâluhû] âlemlere ışık veren nuru on iki yaşında iken ticaret maksadıyla Ebû Tâlib’in büyük Şam şehrine gitmek üzere olduğunu duydu. Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem], “Ey benim şefkatli amcam, bilirsin ki annem de babam da yoldaşım da sırdaşım da yoktur. Acaba beni kimin koruyucu kanatları altına bırakıp gideceksin?” şeklindeki ince sözlerini Ebû Tâlib işitince, karanlık cihanı aydınlatan o peygamberlik dolunayını sefer yoldaşı etti. Güneş gibi pek çok konak aşarak günlerden bir gün Kefer adında bir köye vardılar. Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] ayağı tozunu görmek ümidiyle o köyde bulunan harap bir kilisede yaşamayı seçmiş kâmil Bahîrâ ile sohbet ettiler. Bahîrâ’nın ismi Circis olup Peygamberimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] ayağının tozunu toprağını öpmek ümidiyle ömrünü o dar ve sıkıcı yerde geçirmiş ve insanlığın en hayırlısının oraya ayak basması şerefi ile müşerref olma arzusu içinde hep yol gözlemişti. Birden Kureyş kervanının geldiğini duymuş, kafile üzerinde bir bulutun gölgelik ettiğini odasının penceresinden görmüş ve bu kafilede kutlu bir kişinin varlığına kanaat getirerek işin sonunu görmeye dikkatini vermişti. Kafiledekiler köyün etrafına inince Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem], amcası Ebû Tâlib ile yapraksız ve meyvesiz bir ağacın altına yaygılarını serip oturdu. Bu sırada Bahîrâ’nın uyanık bakışlarıyla daha önce müşahede ettiği merhamet bulutu, ağacın üzerinde durarak kendisine verilen vazifeyi yerine getirmeye başladı. Zikredilen ağaç pek çok seneden beri meyve vermek ve yeşillik göstermek nimetinden mahrum bir şekilde gayet kuru ve kederli bir haldeydi. Âlemlerin efendisinin hayat bağışlayan feyzi ile tazelik bulmuş ve hemen yeşillere bürünmüş bir güzel kimse gibi dal budak salmıştı. Bu harikalığı ârif Bahîrâ görünce gelişi müjdelenen ahir zaman peygamberinin o kervanda bulunduğunu anlayıp, Beyit: Ey ciğer müjde ki dildâr geldi Nahl-i ümmîd-i dîle yâr geldi [Ey kalbim, müjdeler olsun, sevgili geldi. Gönlümüzdeki ümit fidanına yâr geldi.] müjdesiyle mihmandarlık malzemelerini tedarik etti ve daha sonra kervandakilerin hepsini kendi derviş ziyafethanesine davet etti. Ebû Tâlib, “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir” düsturunca insanlığın önderi Resûlullah Efendimiz’i kafilenin eşyasını korumakla görevlendirdi. Bütün kafile ahalisini yanına alıp Bahîrâ’nın davetine bizzat icabet etti. Ancak bulut parçası ağacın üzerinden ayrılmadı. Bahîrâ, insanları aydınlatan o kandilin parlaklığını gelen bu topluluk arasında göremeyince, Kureyş’in yıldızının aralarına katılarak ziyafeti aydınlatmasını Ebû Tâlib’den istedi. Dileği kabul gördü, dünyaya ışık saçan o dolunay, meclis halkasına dahil oldu. Beyit: Ne câyî kim kadem bastın yüzüm ol yerde ferş olsun Ne yer kim sâye saldın hâk olam ol rehgüzâr üzre [Her nereye ayak bastıysan yüzüm o yerin sergisi olsun. Ve her nereye gölge saldıysan da ben o yol üstünde toprak olayım.] Bahîrâ, Peygamber Efendimiz’i [sallallahu aleyhi vesellem] baştan ayağa süzdü ve semavî kitaplarda geçen peygamberlik alametlerini görünce onun müjdelenen nebî olduğunu anladı. Davetliler ziyafet için yerlerine geçtikten sonra Ebû Tâlib’e, “Ey saygıdeğer ihtiyar, isminiz nedir ve bu ikbali açık taze fidan hangi yüce meyveli ağacın aslına aittir?” diye sordu. Soruya verilen, “Namım Ebû Tâlib’dir, o yeni açmış gonca da benim kalbimin çiçeğidir” cevabını kabul etmedi. “Bu şerefli şemâil, semavî kitapların söylediklerine benzemektedir. Yüce bir sedefin incisi olan o muhterem zatın yetim olması gerekir” diyerek hakikati ortaya koyunca “O kutlu güneş, eşsiz inci gibi babasız ve anasızdır, idaresi de benim sorumluluğuma verilmiş yeğenimdir, gerçekte benim neslimden evladım değildir” şeklinde verilen cevaptan dolayı mesrur olmuş ve görüşündeki isabetine memnun olmuş, sevinmiştir. Ara söz Asîlüddin Herâtî anlatıyor: Mekke’de doğup Medine beşiğinde yaşamış Resûlullah Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] Basra ve Şam sahrasına şeref vereceği, gökteki yıldızların hareketlerinden Rum rasatçıları tarafından ortaya çıkarılıp öğrenilmiştir. Hıristiyanların tahrik etmesiyle yedi Rum, Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] kutlu varlığına el uzatmak zannıyla Şam bölgesine doğru yola çıktılar. Tesadüf eseri, Mesîh yürüyüşlü Resûl-i Ekrem’in [sallallahu aleyhi vesellem] Bahîrâ’nın kilisesine gölge bıraktığı gece gökten gelen bir bela gibi köyün yakınlarına geldiler. Hayvanlarını mâbedin kapısındaki halkalara bağlayıp Bahîrâ ile görüşmek için mâbedin içine girdiler. Ancak Bahîrâ, Hz. İsa’nın [aleyhisselâm] ümmetinin önde gelenlerin-den biriydi. Kapısına gelen melânetli bu adamların içlerinde gizledikleri sırları farketti. Gerçekleşmesi kimsenin aklına gelmeyen kötülüğü menetmek için aşağıda zikredilecek konuşmayı yaptı ve o cehennemlikleri köyden kovup uzaklaştırdı. Konuşmanın Metni: Allah’ın [celle celâluhû] muradı, bir şeyin olmasını dilediği takdirde yaratılmışlardan hiçbir varlık, buna engel olacak perdeyi çekemez. Bunun için eğer mübarek varlığını ortadan kaldırmak düşüncesinde olduğunuz yüce zat, geleceği vaat edilen peygamber ise dünyanın bütün yaratıkları bir araya gelseler de saçının bir telini incitemezler. Eğer o peygamber değilse boş yere kan dökeceğinizden bu da dinen çok büyük bir vebaldir. Bu yüzden meşru olmayan bu durumdan yüz çevirmeli ve geri dönmelisiniz.

12 Şubat 2014 Çarşamba

Eden Bulur!

Buhara kentinde geçimini evlere su taşımakla sağlayan bir sucu vardı. Bu adam otuz senedir bir kuyumcunun evine su taşımaktaydı. Bu kuyumcunun iffetli, örtünmeye çok dikkat eden, dindar, zarafet sahibi ve güzel bir hanımı vardı. Bu sucu yine âdeti üzerine kuyumcunun evine geldi. Su kuyusu hemen evin kapısındaydı. Kuyumcunun karısı da evde öğle uykusu için uzanmakta idi. Sucu eve girip kadına yaklaştı, elinden tutup okşadı ve biraz sıktıktan sonra bırakıp gitti. Kadın akşam olunca çarşıdan gelen kocasına: — Bana doğruyu söyle, bugün çarşıda Allah’ın (c.c) hoşlanmayacağı hangi şeyi yaptın? diye sordu; kocası: — Ben hiçbir şey yapmadım, dedi. Karısı: — Eğer bana doğruyu söylemezsen bu evde kalmam; bir daha ne sen beni görürsün, ne de ben seni, dedi. O zaman kocası: — Tamam, o zaman dinle! Bugün dükkânıma bir kadın geldi. Ben ona altından bir bilezik yaptım. O bana elini uzattı, ben de bileziği koluna taktım. Teninin beyazlığı ve bileğinin inceliği çok hoşuma gitti; elini tuttum, sıktım ve okşadım, dedi. Karısı: —Niçin böyle bir şey yaptın? Otuz senedir bizim evimize su taşıyan o adamdan bu güne kadar hiçbir hıyanet görmemiştik. Bugün benim elimi tuttu, sıktı ve okşadı, dedi. Kocası: — Ey kadın! Yaptığımdan pişmanım; beni affet, hakkını helal et! dedi, Karısı: — Efendi! Allah (c.c) sonumuzu hayra ulaştırsın, dedi. Ertesi gün olunca sucu geldi ve kendisini kadının önüne atarak topraklar içinde dövünmeye başladı; kadına: — Ey hanım efendi! Bana hakkınızı helal edin; şeytan beni aldattı ve saptırdı, dedi. Kadın: — Sen işine bak, yoluna git! Zira bu hata senden değil, kuyumcu olan kocamdan kaynaklandı. Allah (c.c) dünyada iken kısas yaparak ona cezasını verdi; dedi.

6 Şubat 2014 Perşembe

RAHMET KAPISI SANA AÇILINCAYA KADAR SABRET…

Salih amel yapanı Allah korur! İnsanları hareket ettiren, onlara güç veren, rızık veren, bütün kâinatın mutlak hükümdarı olan Allah-u Zülcelaldir ve daima kullarına muttalidir. Böyle olduğu için daima Allah'tan yardım istememiz ve Allah’ın bize vermiş olduğu cüz-i ihtiyariyle güç ve kuvvet ile daima salih ameller yapmamız lazımdır. Böyle yaptığımız zaman Allah, bize sahip çıkacaktır inşaallah. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki benim velîm (dost ve yardımcım), Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren Allah’tır ve O, bütün salih kimselere velilik eder (salih kullarına sahip çıkar).” (A’râf; 196) Demek ki ibadet yapmayan, salih olmayan, salih amel yapmayan kimselere Allah-u Zülcelâl sahip çıkmıyor, günahların içine dalıyorlar onlar. Ama insan ne kadar Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine riayet ederse o kadar Allah-u Zülcelâl, ona sahip çıkıyor ve günahlardan da o kulunu muhafaza ediyor. Hiçbir zaman salih amellerden geri kalmayalım. Peygamber aleyhissalatu vesselam hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Düşünmek, acele hareket etmemek, teenni ile hareket etmek her işte hayırdır, yalnız amel-i salihte durmak, ağır davranmak, onu geciktirmek (hayır) değil!” Amel-i salih ile karşılaşır karşılaşmaz, hemen onu yapmamız lazımdır. Onda hayır vardır. Bütün insanlar öldükleri zaman pişman olacaklardır. Yapanlar, “Biz keşke daha çok yapsaydık” diye pişman olacaklardır. Kaabu'l Ahbar, Hazret-i Ömer radıyallahu anhuya, “Ya Emire'l Müminin! İnsan, 70 peygamberin amelini de yapsa kıyamet gününde 'Ben niye az yaptım?' diyecektir” demiş. Kabirde melekler kime ikram eder? Allah-u Zülcelâl kimi seviyor, kimi sevmiyor dünyada belli oluyor. Allah Azze ve Celle, bir kulunu sevdiği zaman ona amel-i salih nasip ediyor, ameli salih yapması için başarı veriyor ona, kendi ailesi, arkadaşları, komşuları içinde ona amel-i salih için başarı veriyor, güzel ahlak nasip ediyor, hilm verir, onun dilini tatlı yapar bütün insanlara karşı. Böyle olduğu zaman herkes ondan razı olur. Ebu Amr Osman İbni Affân radıyallahu anh rivayet ediyor: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir ölü defnedildikten sonra kabri başında durdu ve şöyle buyurdu: “Kardeşinizin bağışlanmasını isteyiniz ve Allah’tan ona (Münker ve Nekir’in sorularına güzel cevap verebilmesi için) başarılar dileyiniz. Çünkü o şu anda sorgulanmaktadır.” (Ebu Davud) Yani, bir insan vefat edip defni bittikten sonra, o mümin kardeşimizin cenazesine katılan kimseler daha ayrılmadan önce, mutlaka melekler iniyorlar onun başına ve sorguya çekiyorlar o kimseyi. Onun için Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam, “Durun ve arkadaşınızın Münker-Nekir meleklerine doğru cevap verebilmesi için dua edin, başarı dileyin ona! Onun günahlarının affedilmesi için istiğfar edin” demiş. Bunu unutmamamız lazımdır. Bir gün bunu hepimiz göreceğiz, mümin kardeşlerimizin duasına muhtaç olacağız. Yaptığımız ameller bizim karşımıza çıkartılacak... Eğer sen, Allah-u Zülcelal’i razı etmiş isen o melekler sana öyle hürmet edecekler, öyle ikramda bulunacaklar ki senin ne anan, ne baban, ne arkadaşın, ne dostun ahbabın, hiç kimse onların ikramı gibi sana ikram etmeyecekler. Öyle ikramda bulunulacaksın onlar tarafından… Ama neuzûbillah, eğer Allah-u Zülcelal’i razı etmemişsek o zaman onlar, nasıl bir düşman bir düşmanına azab ediyor ise öyle azab edecekler, nasıl işkence ediyor düşman düşmanına öyle işkence edecekler bize… Bunu unutmamız lazımdır. Ama unutuyoruz… Bu bizi mahvediyor zaten. Bu gaflet uykusuna dalınca, ahireti unutuyoruz. Başta kabir, kabirden sonra ta haşir meydanına kadar; sırat köprüsü, mizan, insanların amel defterlerinin ellerine verilmesi gibi yaşayacağımız olaylardan gafil kalıyoruz. Sanki daima dünyada kalacağız zannediyoruz. İşte, bu bizi mahvediyor. Yoksa ara sıra o manzaraları gözümüzün önüne getirir hatırlarsak mutlaka amel-i salih yapacağız. Allah'ın yeryüzündeki şahitleri Şöyle bilelim: Eğer bir insanın etrafında bulunan insanlar, komşuları, birlikte çalıştığı arkadaşları, ailesi gibi ona yakın olan insanlar, ondan razı ve hoşnut oluyorlar ise siz bunu bilin, inşaallah-u Teâlâ, o salih bir kimsedir ve Allah da ondan razıdır. Eğer onlar, o kimse öldüğü zaman, “Allah onu kahretsin, kurtardık biz ondan” diyorlarsa o zaman da Allah ona gazaba gelecektir neuzûbillah… Enes bin Malik radıyallahu anhu şöyle anlatmıştır: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin yanından bir cenaze geçirdiler. Sahabeler bu cenazeyi (Ne güzel bir insandı, ondan hayırdan başka bir şey görmedik, hep iyi şeyler yapıyordu diye) hayırla anıp övdüler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem: ‘Vacip oldu’ buyurdu. Sonra başka bir cenaze daha geçirildi. Sahabeler bu cenazeyi de (Hiç bir hayır yapmadı, insanlar hep ondan rahatsız oluyordu diye) şer ile anıp kötülediler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem yine: ‘Vacip oldu’ buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ömer radiyallahu anhu, “Ne vacip oldu?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem: “Önce geçen cenazeyi hayır ile anıp övdünüz. İşte ona, cennet vacip oldu. Sonra geçen cenazeyi şer ile anıp kötülediniz. Ona da cehennem vacip oldu. Çünkü sizler, yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz’ buyurdu.” (Buhari, Ebu Davud, Müslim, Tirmizi) Demek ki biz, Allah'ın yeryüzündeki şahitleriyiz. Eğer müminler, hayırla bir kimse hakkında şahitlik ederlerse o kimse cennetliktir. Bir kimse için de kötülüğüne şahitlik ederlerse o da cehennemliktir. Ebu Hureyre radıyallahu anhu anlatıyor; Resulullah sallallahu aleyhi vesellem (Rabbinden aktararak) şöyle buyurdu: “Her hangi bir Müslüman kul ölür de yakın komşularından üç ev halkı kendisinin iyiliğine şahadet ederse, Allah da şöyle buyurur: ‘Ben bu kullarımın (kendi bildikleriyle alakalı olarak) yaptıkları şahitliği kabul ettim ve (onların bilmeyip de) benim bildiğim şeyleri (kulumun kusurlarını da) affettim.” (Ahmed b. Hanbel) Annemiz Aişe radıyallahu anhaya: “Bir kimse, iyi ya da kötü olduğunu nasıl bilecek?” diye sormuşlar. Anamız şöyle cevap vermiş: “Sen, kendin 'Ben Allah'ın hakkını yerine getiremiyorum, ben iyi değilim' dediğin zaman, aslında sen iyisin. Ve sen 'Ben iyiyim' dediğin zaman, kendini iyi gördüğün zaman da aslında sen kötüsün” demiştir. Çünkü insan ne kadar iyi olursa, ne kadar iyilik yaparsa ne kadar ibadet yaparsa yapsın, Allah-u Zülcelal'e layıkıyla ibadet etmiş olamaz, eksik olur. Diyemezsin 'Ben iyiyim.' Ancak, Allah rahmetiyle sana muamele edecek olursa iyi olabilirsin. Yoksa insanın kendi bünyesiyle, kendi nefsiyle 'Ben Allah-u Zülcelal'in hakkını yerine getirebiliyorum, layıkıyla ibadet ediyorum' demesi yanlıştır. O'nun için daima Allah'ın rahmetine, ihsanına, fazlına ve keremine müşteri olalım ve daima o şekilde Allah'tan isteyelim. Nasıl tedavi olacağız? Bazı kimseler, bazı kimseler için diyorlar; “Filan kişinin gözü keskindir!” Yani, küçük şeyleri, uzakta olan şeyleri çok net görüyor. Oysa önceki büyüklerimiz “İnsanlardan gözü en keskin olan kimse, kendi günahlarını gören, kendi kusurları ile meşgul olan ve işlemiş olduğu günahlarından pişman olan kimsedir” demişlerdir. Seyda Muhammed Raşid Hazretleri kaddesallahu sırruhul aliyye diyordu: “Kişiyi, kendisi kadar kimse bilmez.” Bazı müminler, ferasetle bir insanı gördükleri zaman, nasıldır, biraz fark edebilir. Fakat o kimsenin iyi ya da kötü olduğunu onun kadar kimse bilmez. En iyi o bilir halini, ahvalini... Biz kendimizi biliyoruz. Kendimizi bildiğimiz için, “Ben geriye gidiyorum. Benim muhabbetim azalıyor. Amel-i salih yapmıyorum. Oysa ameli salih yaptığım zaman tedavi oluyorum. Manevi güç kazanıyor, kuvvetli oluyorum. O şekilde, ben kendimi günahlardan muhafaza edebiliyorum. Hatalardan o güçle kaçınabiliyorum. İbadetleri yapmak için güçlü oluyorum. Öyleyse ben neden salih amel yapmıyor, gayret göstermiyorum?” diye, kendimizi hesaba çekmemiz lazımdır. Böyle, kendimizin ne şekilde olduğumuzu meydana çıkardıktan sonra, her gün biraz ibadet yapmak suretiyle, Allah-u Zülcelal'den kuvvet istersek feyz, nispet ve Allah'ın merhameti bizim üzerimize gelecek ve biz onunla tedavi olacağız. İnsan, ahiretten gafil kalıyor. O ahiretin manzaralarından gafil kaldığı için sanki daima dünyada kalacak, sanki dünyada yaşayacakmış gibi düşünmeye başlıyor. Ve böylece çok fazla günahlara düşüyor ve sevaplardan da geri kalıyor. Bir kişi Mekke-i Mükerreme’ye gidiyor, Hacc’a gidiyor. Ayrılmasına iki üç saat, bir gün kadar az bir zaman kaldığı zaman, “Eyvah! Zamanım tükenmiş gitme vaktim gelmiş, az bir süre sonra buradan ayrılacağım. Son fırsatımdır! Bari bir tavaf yapayım, iki rekâtta olsa namaz kılayım” diyor. Çünkü ayrılmasının yakın olduğunun farkına varıyor. İşte, dünya da aynen böyledir. Dünyadan biz, hangi dakikada, hangi saniyede, hangi toprağın üzerinde ayrılacağız bilmiyoruz. “Her an ölüm gelebilir ve bu dünyadan ayrılmak zorunda kalabilirim! Öyleyse hemen kaza namazlarımı bitireyim, şu zikirleri de yapayım, Kur'an okumaktan geri kalmayayım, insanlara hakkı tavsiye edeyim” diyerekten, daima amel-i salih yapmamız lazımdır. İnsan, halis niyetle padişah olur! Bazı kimseler, “Zikirden geri kaldım, ibadetimden geri kaldım, yerimde sayıyorum, sanki önümdeki her kapı benim için kapanmış gibi” diyor, böyle bir umutsuzluğun içine giriyorlar. Böyle düşünmek çok yanlıştır. Eğer böyle bir hal senin başına gelirse hemen ne yapacaksın? “El-Fettah” olan Allah-u Zülcelal’in kapısında duracaksın! Kapıda dur ve o kapı sana açılıncaya kadar o kapıyı çal… Kapıyı çaldığın zaman, Allah mutlaka sana o merhamet kapısını açacaktır, inşaallah. O’nun katında istediğin her şey vardır; cennet var, cehennemden muhafaza olmak var, ne istersen iste, hepsi vardır. O yüzden, o kapının açılması için gayret edelim. Peki, o kapı nasıl çalınır? Namaz kıldığımız, zikir yaptığımız, Kur’an okuduğumuz, hayır yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelal’in kapısını çalmış oluyoruz. Günahla karşılaştığımızda o günahı, Allah için terk etmemiz dahi öyledir! Allah-u Zülcelâl, mutlaka halis niyetle kapısını çalana, o kapıyı açacak ve merhametiyle muamele edecektir, inşaallahu teâlâ… Hülasa salih amelle, halis niyetle köleler padişah olmuşlar, sultanlar derecesine yükselmişlerdir. Misal; Peygamberlerimizden hazreti Yusuf aleyhisselam… Daha küçük bir çocuk iken, Mısır'ın pazarında onu köle olarak sattılar. Ama ne oldu? Mısır'a padişah oldu. Ama nasıl bir padişah! Yedi sene kıtlık oldu; insanlarda gıda namına hiçbir şey kalmadı, yalnız Yusuf aleyhisselamın yanında vardı. Dünyanın bütün insanları, ona muhtaç oldu. Her taraftan, herkes onun kapısına geliyordu. Nefse uymak ile de padişahsan köle oluyorsun! Züleyha da Mısır Sultanın hanımıydı, kendi nefsine uydu ve o köle oldu bu sefer... Yusuf Peygamber padişah oldu, Züleyha ise köle oldu. Selman-ı Farisi radıyallahu anhu, ateşperest bir Mecusi’nin oğluydu. Babası ateşe tapıyordu. Fakat Selman-ı Farisi radıyallahu anhu bir halis niyetle babasından kaçtı Şam'a gitti. Onun kölesi oldu, bunun hizmetine girdi, tek derdi hakikati öğrenmekti. O rahibe hizmet ediyor, o öleceği zaman “Kime tabi olayım?” diyordu. Böyle böyle, birçok rahibe hizmet etti. Ta ki hizmetine girdiği bir rahip öleceği zaman “Tabii olabileceğin bir kimseyi tanımıyorum” diyerek, ona peygamberimizin geleceğini haber verinceye kadar bu böyle devam etti. Kendisine haber verildiği üzere, Efendimiz aleyhissalatu vesselamı bulmak için yollara düştü. Esir olarak Mekke'de bir Yahudi'ye köle olarak satıldı. Yaşananların tamamını anlatamıyoruz burada, uzundur. Nihayet Peygamber aleyhisselatu vesselam efendimizin yanına geldi, iman etti ve Peygamber aleyhissalatu vesselam “Selman Ehl-i Beyt’tendir” diyerek, onu methetti. Babası ateşe tapıyordu fakat o öyle ihlâslıydı, öyle halis bir niyete sahipti ki Peygamberimiz onu Ehl-i Beyt’ten saydı. Nuh aleyhisselam, ulu’lazm peygamberlerdendir. Bütün peygamberler büyüktür, yalnız içlerinden beş tanesi daha büyüktür, ulu’lazm peygamberlerdir. Öyle olduğu halde, onun oğlu Kenan, kâfirlere meyletti babasına uymadı, kâfir oldu neuzûbillah. Yani, bakın nasıl çark oluyor, devrediyor dünya... Sen, Allah Azze ve Celleye köle olduğun zaman, halis niyetle amel-i salih yaptığın zaman; köle olsan bile Allah seni padişah yapar. Padişah olursan da günah yaptığın zaman Allah seni rezil eder, köle olursun. Onun için bize lazım olan şey, ahiret illa ahiret! Ahiret bizim için çok mühimdir. Ona sımsıkı sarılalım, bize yarayacak olan odur. Başka bir şey değil! Allah-u Zülcelâl, bizi kendi nefsimize teslim etmesin. (Âmin)

23 Ocak 2014 Perşembe

Beş Büyük Nimet

Yaşadığımız çağa “tüketim çağı” diyorlar. Yediklerimiz içtiklerimiz, giyip kuşandıklarımız, paramız imkanlarımız, hatta üstünde yaşadığımız kürre-i arz tüketmek kelimesiyle yan yana. Oysa biz bütün bunları, sahip olduğumuz her şeyi nimet biliriz. Tüketmek ne kelime, işler hayır akıbet hayır olsun diye lütuf bilir değerlendiririz. Çağın adı ne olursa olsun alemlere rahmet olarak gönderilenin mesajı her dem yeni, taze. O mesaj “beş nimet” diyor bize, “beş nimetin kıymetini bil.” Tüketmek yerine kıymet bilmek, kıymet bulmak için… Nimetin kıymetini en iyi kaybeden anlar. Gençliğin kıymetini ihtiyarlara, sıhhatin kıymetini hastalara, zenginliğin kıymetini yoksullara, boş zamanın kıymetini sorumluluklarına yetişemeyenlere sormak lazım. Böylece belki neyi tükettiğimizin farkına varabiliriz. Allah Tealâ’nın kulları üzerindeki nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. “Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayıp bitiremezsiniz.” (İbrahim, 34) ayeti bu hakikati bildirir. Ancak bu nimetler içerisinde beş tanesi insan için büyük öneme sahiptir. O yüzden hadis-i şerifte bu beş nimetin ganimet bilinmesi tavsiye edilerek şöyle buyrulmuştur: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganimet bil: • İhtiyarlık gelmeden gençliğini, • Hastalık gelmeden sıhhatini, • Fakirlik gelmeden zenginliğini, • Meşguliyet gelmeden boş vaktini, • Ecel gelmeden hayatını…” (Hakim, Müstedrek, 7846) Hadisin açıklamasına geçmeden önce nimetin ne olduğuna değinelim. Sözlüklerde “her türlü lütuf, iyilik, ihsan” demek olan nimet, kulun önüne Rabbi tarafından cömertçe serilen ilâhi sofranın adıdır. Bunun karşılığında kuldan istenen şey, kendisine verilen nimeti yad edip (Mâide, 11), gerçek sahibine karşı şükür borcunu yerine getirmesi (Nahl, 14) ve onlarla Rabbine yaklaşmaya yol aramasıdır. Nimet bu yönüyle, verileni görmek, verene şükretmek, vermedi diye üzülmemektir. Dünyadaki hiçbir nimet kalıcı değildir, bir gün elden çıkar gider. İhtiyarlık gençliğin, hastalık sıhhatin, fakirlik zenginliğin, meşguliyet boş vaktin ve nihayet ölüm hayatın sonudur. Bu nimetlerden bazıları her ne kadar geçici olarak geri alınıp tekrar verilseler de, bazıları bir daha verilmemek üzere geri alınırlar. O bakımdan Sevgili Peygamberimiz s.a.v., bu beş nimetin eldeyken ganimet bilinmesini istemektedir bizden.

19 Ocak 2014 Pazar

AK Parti Bir Yol Hikayesi



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

SON 10 YILDA TÜRKİYE NEREDEN NEREYE



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

MUHTAR BİLE OLAMAZ DEDİLER; Başbakanlık Rekorunu Kırdı! ALLAHIN TAKDİRİ...



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

RECEP TAYYİP ERDOĞAN BELGESELİ BİR ÖNDERLİK SERÜVENİ 1 İ KEREM KOÇİN



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Paylaşım rekoru kıran Başbakan Erdoğan videosu...Dünden bugüne Recep Tay...



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Erdoğan şiir okudu AK Parti Grubu yıkıldı irticacı asıl sizsiniz



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Erdoğanın İHL'leri Ayağa Kaldıran HZ Muhammed Şiiri



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Başbakanımızın Tarihi Konuşması



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Baykal ağır bombardımanda... "Orjinal kayıt"



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

İSMAİL TÜRÜT-YÜRÜ BAŞKANIM YÜRÜ DAHA GÜZEL GÜNLERE



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

İsmail Türüt'ten Gezi Parkı Şarkısı 'Camide Göbek Atan Allahsız Şerefs...



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

İSMAİL TÜRÜT'DEN BAŞBAKANIMIZA



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

zahide nine dik dur başbakan BizimUşaklar2023 İŞTE CAPULCULAR VE VATANINA SAHİB CIKAN GERCEK VATAN SEVER.



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

KARADENİZ UŞAKLARI' ndan ÇAPULCULARA KLİP ! Ula Ula Ula Ula



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Haberal'ın televizyonunda Skandal !



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

KARADENİZ UŞAKLARI' ndan ÇAPULCULARA KLİP ! Ula Ula Ula Ula



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

AK PARTİ 2014 SEÇİM ESERİ MUHTEŞEM YORUM



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Uğur Işılak -Haydi Anadolu- www.ugurisi...



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Haydi Anadolu (Uğur Işılak)



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

ilahiler Annem ilahisi annecigim ilahileri



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Abdurrahman Onul Gul Bahcesinde Gulu Sevdim



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Abdurrahman Onul Gul Bahcesinde Gulu Sevdim



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Abdurrahman Onul Gul Bahcesinde Gulu Sevdim



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Abdurrahman Onul Gul Bahcesinde Gulu Sevdim



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

abdurrahman önül selatullah selamullah



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Abdurrahman ÖNÜL Can Muhammed



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Abdurrahman Önül Benim Muhammedim 2013 Yeni ULTRA HD



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Abdurrahman Önül - Salatullah { Sahur Özel } 09.08.2012



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

Abdurrahman Önül Bakıp Seni Gören Aşık www.yesiltv.com



http://sabrikontek.azbuz.com : (:)

9 Ocak 2014 Perşembe

BİZE DÜŞEN İSLAM’I ANLATMAKTIR

İnsanlar ölünce fırsat kaçıyor… Allah-u Zülcelâl, kıyamet gününde insanlara karşı ne şekilde muamele edeceğini ve insanların dünyada yaptıklarından tamamıyla haberdar olduğunu bir ayet-i kerimede şöyle beyan ediyor: “Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman, insan (halinin ne olacağını) düşünmez mi? Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.” (Âdiyât; 9-11) “İnsanlar, bilmiyorlar mı; zahiri ve batini olarak bütün yaptıklarını Allah-u Zülcelâl biliyor, kaydediyor ve kıyamet günüde hepsini açığa çıkaracak” buyruluyor. “Onlar böyle kabih işleri, çirkin günahları yapıyorlar ama Allah-u Zülcelâl kabirden onları yeryüzüne çıkardığı zaman ve insanın kalbinde, göğsünde taşıdığı bütün gizli sırları da ortaya koyduğu zaman, hallerinin ne olacağını düşünmüyorlar mı?” buyuruyor! Ne kadar korkunç! Bazı çirkin günahlar var; bir insan küçük bir çocuktan dahi gizli yapıyor, o ufak çocuğun görmemesi için gayret gösteriyor ama kıyamet gününde bütün peygamberlerin, meleklerin evliyaların huzurunda; tanıdığımız ve tanımadığımız bütün insanların yanında, Allah-u Zülcelâl hepsini açığa çıkaracaktır. Onun için elimizden geldiği kadar, tevbenin kıymetini bilelim. Tevbe edersek ne kadar günahımız varsa Allah-u Zülcelâl affedecek ve bizim yanımızda o günahlara şahitlik eden meleklere de unutturacak, bilmeyecekler inşaallah. Sadece Allah bilecek ve Allah affedecek… O kadar kıymetli bir şeydir bu tevbe… İnsan için kurtuluştur ama kıymetini bilmiyoruz. Çok büyük bir fırsattır, insan öldükten sonra, o fırsat onun elinden kaçıyor. Bir kuş, insanın elinden birden nasıl uçuyorsa ömür de bittikten sonra, o fırsat elimizde kalmıyor işte... Onun için elimizden geldiği kadar tevbenin kıymetini bilelim. Sadece biz değil; ailemiz, komşularımız ve bütün mümin kardeşlerimize de bunu böylece söyleyelim inşaallah. Vahyin yeryüzündeki bereketi “Huzeyfe radıyallahu anhudan rivayet edilen bir hadiste, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Canımı, gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz ya da Allah kendi katından, yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra, Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama duanız kabul edilmez.” (Tirmizi) Çünkü emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) yani birbirimize nasihat etmemiz, birbirimize Allah'ın emir ve nehiylerini hatırlatıp söylememiz, vahyin yeryüzündeki bereketidir. Vahyinin bereketi kalkarsa yeryüzünden, hiç bir şeyin bereketi kalmaz. İnsanlar -çok afedersiniz- hayvan gibi kimin kime gücü yeterse kimin kuvveti kiminkinden daha çoksa vurur, kırar; insanlar birbirlerine zulmeder, öldürür… Bu böyledir. Ama İslam ahlakını, Kur’an ahlakını birbirimize anlatırsak dünya da cennet oluyor ahiret de... Sadece bir sefere mahsus bir vazife değildir emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker; tâ kabre kadar birbirimize hakkı söylememiz lazımdır. “Ben bir sefer söyledim yapmadı!” diyerek bırakmak, doğru değildir. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, kendisine peygamberlik geldiği zamandan, ta kabrin kapısına kadar emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker yapmıştır. Nice işkenceler, zorluklar, sıkıntılar gördüğü halde, hiç ihmal etmemiştir. Bizim peygamberimiz devamlı böyle yaptığı için bizim de O’na mutabaat etmemiz lazımdır. Ayet-i kerimede buyruluyor: “(Resulüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz (mutabaat ediniz)ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân; 31) Denizden bir damla kadar dahi olsa Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimize mutabaat yapmamız (uymaya, benzemeye çalışmamız) lazımdır. Eski kavimlerden ibret alalım Bizden öncekilerin daima bize ibret olmaları lazımdır. Beni İsrail kavmi gibi bizden önceki kavimlerden bazıları kötü, çirkin şeyler, günahlar yapıyorlardı. Bazıları da onlara nasihat ediyorlardı. “Yapmayın yanlıştır” diyorlardı, onlar yine devam ediyorlardı. Onları birinci gün ikaz edip uyaranlar, öbür gün hiç söylemiyorlardı. Sanki emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker bir gündür, bir gün, bir defa söylüyorlar, öbür gün, o hata yapanların devam etiğini gördükleri halde daha söylemiyorlardı. Daha sonraları ise git gide onlara benziyorlar, o hata yapanlar gibi onlar da yapıyorlardı. Bu şekilde hepsi bozuldular, onlara azap indi. Sonra onlar, o halden kurtulmak için ne kadar dua ettilerse, ne kadar Allah'a yalvardılarsa da Allah bir daha onların duasını kabul etmedi ve hepsini birden helak etti… Onun için elimizden geldiği kadar hiç tereddüt etmeden, devamlı, ölünceye kadar, kabir kapısına kadar, durmadan dinlenmeden, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker yapmamız lazımdır. Allah o, Beni İsrail kavmi hakkında ayet-i kerimede, “… Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri yapmadılar. Onlar ne kötü bir şey yaptılar” buyuruyor. Onun için bizim durumumuz da aynen böyle… Bir gün söyler, iki gün söyler, bu ay söyler, öbür ay da söylemezsek, öbür sene söylemezsek, emr-i bi’l-ma’rufu terk edersek bize de o Beni İsrail kavmi gibi Allah gazaba gelecektir. Anlatmakla görevliyiz, başarmakla değil! Bizim mürşidimizin babası Seyyid Abdulhakim el-Bilvanisi kuddise sirruhu ihtiyar idi. Bitlis dağlarında, hayvan sırtında bile gidilemiyordu. Buna rağmen o, bastonuyla köy köy dolaşıyordu. Onunla beraber, yanında yolculuk yapan kimseler anlatıyor: “Üç gün, üç gece köylerde dolaştı, hep tevbe sohbeti yaptı, hep emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker anlattı, fakat onlardan hiç bir tanesi tevbe etmedi. Onlar ne kadar tevbe etmiyorlarsa o, daha da aşka geliyor, bir daha bir daha anlatıyordu. Onunla beraber olanların, bizlerin üzüldüğünü, moralimizin bozulduğunu anladı. Dedi: - Ben bakıyorum, siz üzülüyorsunuz? Biz: - Evet, üç gün üç gece bu sıkıntılarla bu dağları geziyorsunuz, ihtiyarsınız, bir kişi bile tevbe etmiyor. Boşu boşuna geziyoruz. Bize: - Ama siz yanlış davranıyorsunuz, dedi. Bakın, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz de böyle anlatıyordu insanlara. Üzülüyordu kimse iman etmiyor, diye... Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimelerde ne buyurdu: “… Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey, ancak tebliğ etmektir.” (Âl-i İmran, 20) “Sen, sevdiğine hidayet veremezsin. Lâkin Allah, dilediğine hidayet verir.” (Kasas, 56) Allah Azze ve Celle, Peygamberimizin üzerinden bize yol göstermiştir. Yol böyledir, biz anlatacağız, görevimizi yapacağız, geri kalanı Allah'a bırakacağız. İşte, ben bakıyorum bazı insanlar, birkaç sefer anlatılmasına rağmen tevbe etmiyorlar, “İşte tevbe olmuyor, şudur budur…” diye, anlatanlar vazgeçiyorlar. (İnsanların böyle söylemeleri) Seni ne alakadar eder? Bu, ta kabir kapısına kadar senin görevindir. Görevini yapacaksın. Görevini yaptığın zaman, Allah sevap yazıyor. Allah-u Zülcelâl senden razı oluyor. Böyle olduğu için, onlar hidayete geldi ya da gelmedi; seni ne alakadar eder! Onun için anlatalım. Eğer biz, bir mecliste bir yerde daima Allah’tan bahsedersek, Allah’ın rahmeti yağıyor oraya… O cemaat oradan dağıldığı zaman hepsi rahmetle, aff u mağfiretle dağılıyor oradan. Ama bunun tersi -neuzûbillah- hep günah, hep gıybet… Bir cemaat, böyle yaparsa ve dağılırlarsa, afedersiniz nasıl köpekler bir leşin üzerinden bir parça alıyor, dağılıyorlar ise o cemaat de bir zat diyor, öyle dağılıyor. Allah-u Zülcelal’in emirlerinden bahsetmekle, Peygamber sallallahu aleyhi veselleme salâvat getirmekle, onun hadislerini okumakla bizden önceki evliyaların sohbetlerini okumakla, bizim de onlar gibi olmamız lazımdır. Biz böyle sohbet ettiğimiz zaman, Allah’ın rahmeti geliyor üzerimize, Allah’ın affı geliyor… İnsanlar o cemaatten dağıldığı zaman inşaallah, hepsi günahlardan temizlenmiş olarak dağılıyorlar. Öbür türlü, dediğim gibi günahla, Allah’ın gazabı ile dağılıyorlar. Kaleye gir de kurtul! Allah’ın taati, Allah-u Zülcelal’in kalesidir! Öyle bir kaledir ki, şeytandan, nefsten, dünyadan muhafaza ediyor. İbadet edince, Allah’ın zikrini yapınca, Allah’a itaatte bulununca insan bir kaleye girmiş gibi oluyor ve o kendisini o zararlı olan şeylerden muhafaza ediyor. Ama insan taat yapmadığı zaman, zikir yapmadığı zaman, İslam hizmeti yapmadığı zaman, kaleden çıkmış oluyor. Bu dünya, nefis, şeytan onu helake götürüyor, onu cehenneme doğru götürüyor. Yani nasıl önceden kılıçla birbirlerine saldırıyorlar, savaş yapıyorlardı. O zamanlar insan, bir kaleye girdiği zaman emin oluyordu. Bu şekilde de biz eğer Allah-u Zülcelal’in zikrinde, taatinde, hizmetinde bulunursak Allah-u Zülcelâl o yaptıklarımız sayesinde bizi kaledeymişiz gibi emin kılacaktır inşaallah. Kimde ondan çıkarsa neuzûbillah her tarafdan şeytan, nefis, dünya ona zarar vermek için saldıracaklar, insan daima onlarla imtihan olacak. Onlara karşı, daima zarara girmesi çok kuvvetlidir. Subhanallah! Allah bize bu aklı vermiş, bu imanı da vermiş, ne şekil davranmamız gerektiğini bize bildirmiş. Derin olarak düşünseydik, gece gündüz Allah’a ibadet etmemiz lazım idi değil mi bu akılla, bu imanla? Öyleyse daha vakit varken bu bizim önümüze gelecek olan olaylara karşı ne yapacağımızı daima düşünmemiz ve hiç durmadan gayret göstermemiz lazımdır. Kötü hal üzere ölmekten kork! Tabiinden Hasan-ı Basri radıyallahu anhu diyor, “Eğer Allah-u Zülcelâl bir kuluna şer murad ederse ona ömrünün sonunda -neuzubillah- günahlar, kötü ameller nasip eder ve o kötü fiilleri yapmış olarak ahrete gider.” Ne kadar yaşayacağımızı bilemiyoruz. “Kötü amellere tevbe etmeden ben bu şekilde ölürsem, bu kötü amel üzerinde iken ömrüm son bulursa benim halim ne olacak?” diye düşünmemiz lazımdır. Ama Allah, bir kişinin hayrını dilerse tevbeyi ona sevdirecektir. Tevbeyi sevecek, pişmanlığı hissedecektir. Allah veriyor onu da... Ne mutlu ona, tevbe edecek ve tevbeden sonra da amel-i salih yapmak suretiyle, devam edecek ömrünün sonuna kadar. O güzel hale devamlılıkla Allah onu, kendine doğru götürüyor ve öyle vefat ediyor. Bu şekilde olması da Allah-u Zülcelal’in onu sevmesinin alametidir. Onu sevmiştir ki tevbe nasip ediyor ve tevbe üzereyken de onun ruhunu alıyor. Elimizden geldiği kadar, Allah için çalışalım, gayret edelim. Her an biz ölebiliriz. Her an Allah-u Zülcelâl, ömrümüzü bitirebilir. Zaten bize sayıyla vermiştir bu ömrü. Hatta nefesle… O nefesler bittiği zaman öleceğiz. Ama ne kadar nefesimiz kalmış, bilmediğimiz için her an tevbe ederek, amel-i salih yapmak suretiyle sebat etmemiz lazımdır. Allah-u Zülcelâl, hepimize, razı olacağı şekilde amel-i salih nasip etsin inşaallah. Bizi, kendi nefsimize teslim etmesin ve o nefsimizi hayırlarda kullansın inşaallah.

2 Ocak 2014 Perşembe

İyilik Yap İyilik Bul

Hikmet sahipleri, “Herkes ektiğini biçer, işlediğinin karşılığını görür” demişler. İyilik eden iyilik, kötülük eden de kötülük bulur. Adaletin ölçüsü budur. Artık iyilik isteyen iyilik yapsın, kötülük isteyen kötülük… Cenab-ı Hak adildir, kullarına zulmetmez. Kim bu dünyada iyilik adına bir şey yaparsa faydası kendisine olur. Kim de bu dünyada bir kötülük yaparsa zararı, vebali yine kendisine olur. “Her kim iyi bir iş yaparsa, kendi lehine yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Rabbin kullara zulmedecek değildir.” (Fussilet, 46) Rasul-i Ekrem s.a.v. de bu hususta şöyle buyurmuştur: “İyilik kaybolmaz, günahlar da unutulmaz. Hakim olan Allah ölmez. O halde dilediğini yap. Nasıl davranırsan öyle muamele görürsün.” (Ahmed b. Hanbel; Ali el-Muttakî) Kalbe zulüm Kötülüğün ilk zararı onu yapanadır. Kötülük yapan kimse aslında kendisine haksızlık ve zulüm yapmaktadır. İlk zararı da, dünya ve ahiret cezası bir yana, her şeyden önce kalbinedir. Yapılan her kötülük kalbi öldüren zehir gibidir. Kalbin ölmesi, günah kirleriyle iyice kararıp sonunda kapanması ve üzerine mühür vurulup kendi haline terk edilmesidir. Böyle bir kalp insana yüktür. Kötülük, kalbi Allah sevgisinden mahrum eder. İnsan kalbine hayat ve tat veren ilahi feyzin, nurun, ilmin, şuurun, desteğin yolunu tıkar. İnsanın temiz fıtratını bozar. Bunlar insanın kendisine yaptığı zulümdür ve tövbe edip temizlenmedikçe bir hesap ve ceza ile karşılaşır. Hz. Ali r.a. bir defasında: – Ben hiç kimseye iyilik ve kötülük etmedim, dedi. Orada bulunanlar bu söze hayret ettiler ve: – Ey müminlerin emiri, sizden hiç kimseye karşı bir kötülük meydana gelmiş değil ama iyilik etmemiş olmanız nasıl mümkün olur, diye sordular. Hz. Ali r.a. şöyle dedi: – Allah Tealâ, ‘İyilik eden kendine, kötülük eden de kendine etmiş olur’ (Casiye, 15) buyurmuştur. Yani benden meydana gelen her iyilik ve kötülük, aslında banadır, başkasına değil.. Şeyh Sadi Şirazî k.s anlatıyor: Bazı büyüklerle bir gemiye binmiştim. Bindiğimiz geminin arkasında bir kayık battı ve iki kardeş bir girdaba düştü. Birlikte bulunduğum büyüklerden biri gemiciye: – Bu iki kardeşi kurtar, sana yüz dinar vereyim, dedi. Gemici yalnız birisini kurtarabildi, öteki boğulup öldü. Ben bu durumu görünce: – Demek ömrü bu kadarmış, eceli gelmiş ki onu kurtarmakta geciktin, dedim. Gemici güldü ve şöyle dedi: – Dediğin doğrudur. Fakat ben ilk önce bunu kurtarmak istedim. Çünkü bir vakitler çölde kalmıştım, o beni deveye bindirdi. Diğeri ise bana kamçıyla vurmuştu. Sonra ben dedim ki: – Cenab-ı Hak ne kadar doğru buyuruyor: “İyilik eden kendisine iyilik etmiş olur. Kötülük eden de kendisine kötülük yapmış olur.” (Fussilet, 46)

26 Aralık 2013 Perşembe

“Zan” veya “Önyargı” Nasıl Olmalı? Nelere Dikkat Etmelidir?

Zan, zıt anlamlı bir kelime olup sanmak, sezmek ve itham etmek anlamına geldiği gibi, bilmek ve itaat etmek anlamına da gelir. Bu itibarla zannın bazısı günah sayılmıştır: “Ey müminler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bazısı günahtır.” (Hucûrât, 49/12) âyeti bunun delilidir. Bu anlamda zan, iyice bilmeden tahmine göre konuşmak, fikir yürütmek ve bilgi vermektir ki tahlil ettiğimiz âyet, bu tür zandan müminleri men etmektedir. Çünkü bu tür zanda yalan ve iftira vardır. Zan, ihtimal üzere bir hüküm olduğundan bir kısmı hakka hiç isabet etmez, etmeyince de başkasının hakkına ait hususta o şekilde aleyhine hüküm bühtan ve iftirâ ve bundan dolayı bir vebal olur. Özellikle zannın kaynağı yalnız nefsi işler olduğu zaman hata daha büyük olur. Zannın bazısı günah ve vebal olunca da böyle bir vebal ve zarara düşmemek için tedbirli davranmak ve hangi çeşit zandan olduğunu düşünebilmek üzere onun bir çoğundan sakınmak gerekir. Yasaklanan çirkinliklerden bir çoğu da böyle zanlardan ortaya çıkar. Gerçi zannın hepsi günah ve vebal değildir. Allah’a ve müminlere güzel zan gibi vacip olan zan da vardır. Nitekim Nur Sûresi’nde: “Erkek ve kadın müminlerin bu iftirayı işittiklerinde kendi vicdanları ile iyi zanda bulunup da…” (Nur, 24/12) buyurulmuş ve Kudsi Hadis’te “Ben kulumun bana zannı yanındayımdır.” diye rivayet olunmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Her biriniz ancak Allah’a iyi zanda bulunarak ölsün.” “İyi ve güzel zan imandandır.” Uygulamada kati olmayan hususlarda zanni delil ile amelin vacip olduğu yerler de vardır. Sonra geçime ait hususlarda olduğu gibi mübah olan zanlar da vardır. Lâkin zannın bir kısmı da haramdır. Yakîn vacip olan ilâhî hususlarda ve peygamberlik konusunda zan haram olduğu gibi Allah’a ve iyi kimselere karşı kötü zan da haramdır. Sakınılması vacip olan zannı diğerinden ayıracak olan ayırıcı özelliğe gelince: Açıkta bir sebebi ve doğru bir işareti bulunmayan zan haramdır, kaçınmak gerekir. Bundan dolayı bilinmeyen bir adama iyi zan vacip olmasa bile kötü zan da caiz olmaz. Fakat fısk ve fücur ile tanınan kimselere kötü zan haram olmaz. Bununla beraber: Tecessüs de etmeyin, yani müminlerin eksikliklerini bulacağız, açık delil ve işaretler elde ederek zan ve yakîn meydana getireceğiz diye casus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın da açık olanı tutun, Allah’ın örttüğünü örtün. Bir Hadis-i Şerif’te şöyle rivayet edilmiştir: “Müslümanların eksiklerini ayıplarını araştırmayın. Zirâ her kim Müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ da onun ayıbını takip eder, nihayet onu evinin içinde de olsa rezil ve rüsvay eder.“ Rivayet edilir ki: Hz. Ömer (r.a.) Medine’de geceleyin karakol gezerdi, bir gece bir evde şarkı söyleyen bir adamın sesini işitti, duvardan aştı içeri girdi, baktı ki yanında bir kadın, bir de şarap var. “Ey Allah’ın düşmanı; sen günah işleyeceksin de Allah seni muhakkak örtecek mi sandın?” dedi. Adam, “Sen de acele etme ey müminlerin emiri! Ben bir günah işledim ise sen üç konuda günah işledin: Allah Teâlâ “Eksikleri araştırmayın.” buyurdu, sen gizliliği araştırdın, Allah Teâlâ “Evlere ön kapılarından giriniz.” (Bakara, 2/189) buyurdu sen duvardan aştın, Allah Teâlâ “Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin.” (Nûr, 24/27) buyurdu. Sen benim üzerime izinsiz girdin.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), “Nasıl şimdi sizi affedersem, sizde hayır var mı? Yani sen de beni affeder, tövbe eder misin?” dedi, o da “Evet!..” dedi, bu şekilde bıraktı, çıktı. Selam ve dua ile…

19 Aralık 2013 Perşembe

Hani bunun ilk sahibi?

Büyük nimetlerden biri de zenginliktir. Bu nimet Allah Tealâ’nın ihsanı olup onu dilediğine verir. O, bir kimseye zenginlik vermişse, bu o kişinin seçkinliğini göstermez. Çünkü Cenab-ı Hak ne sevdiğini zengin, ne de sevmediğini fakir eder. Eğer öyle olsaydı bugün müslümanların inkârcılardan daha zengin, maddi bakımdan daha ileri olmaları gerekirdi. Ancak hiç de öyle değildir. Aslında zenginlik bir yönüyle insanın olumlu ve olumsuz taraflarını ortaya çıkarmaya dönük imtihanlardan biri olarak da karşımıza çıkıyor. Çünkü yardımseverlik, cömertlik, hizmet, tevazu, şükür gibi faziletlerle cimrilik, nankörlük, kibir gibi olumsuz özellikler zengin insanda daha belirgin şekilde ortaya çıkar. Ayrıca “Biz, insanların hangisinin daha güzel işler yaptığını deneyelim diye şüphesiz yeryüzündeki her şeyi bir ziynet yaptık.” (Kehf, 7) ayetine baktığımızda, zenginliğin de bu manada bir imtihan aracı olduğunu net olarak görürüz. O yüzden bizim zenginlik kavramına dünyevî refahın vazgeçilmez unsuru olarak değil de, dünya denilen imtihan diyarında iyilik vesilesi olarak bakmamız gerekir. Gayemiz elimizdeki dünyalığı nefse hizmetkâr kılmak değil, onu vesile yaparak ahireti kazanmaktır. Çünkü dünya fanilik yurdudur. Önemli olan, bu fani hayatı ebedi aleme yükseliş için merdiven kılmak, onun basamaklarından çıkarak beka yurdunun huzur dolu kucağına adım atmaktır. Bu manada hadis-i şerifin de ifadesiyle dünya ahiretin tarlasıdır. (Keşfu’l-Hafâ) Kul, Allah Tealâ tarafından dünyadayken avucuna konulan nimetleri iyi değerlendirecek ki hasat vakti olan ahirette iyi verim alabilsin. Hasat döneminde iyi verim almak isteyen çiftçinin, nasıl ki elindeki tohumun ekimini ve bakımını, işin ilmine uygun olarak yapması gerekiyorsa, kulun da ahireti için, kendisine bahşedilen nimetleri yerli yerinde değerlendirmesi gerekmektedir. Zenginlik bunlardan sadece biridir. Mühim olan, geçici dünya varını ahiret azıgına çevirebilmektir.

8 Aralık 2013 Pazar

Namaz hakkında Hadis-i Şerifler

Şimdi, gönüllerin sultanı olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in namaz hakkındaki bir kısım hadis-i şeriflerini nakledeceğiz. Bu hadis-i şeriflerde, namaz kılmamanın dünyevi ve uhrevi cezalarından bahsedilmektedir. Ancak ilk önce şunu belirtelim ki, amacımız korkutmak değil, sevdirmektir; uzaklaştırmak değil, yakınlaştırmaktır; zorlaştırmak değil, kolaylaştırmaktır. Ama Müslüman bir toplumda yaşamasına, her vakit ezanların sesini işitmesine ve namazın kıymeti hakkında onlarca sözü duymasına rağmen kişi hala namazını terk edebiliyorsa, herhalde bu kişiye işlediği günahın büyüklüğü anlatılmalıdır; anlatılmalıdır ki, belki bu korkutma onun hidayetine bir vesile olur.
Hem bizim yaptığımız şey, sadece hakikatleri nakletmektir. Hakikatleri tebliğ eden ise Peygamberimiz Hz. Muhammed  (s.a.v.)’dir. Söz O’na aittir, kelam O’nundur, haber veren O’dur; biz sadece tebliğcileriz. Bu sebeple, bu makamda nakledeceğimiz hadis-i şeriflere bu göz ile bakmalı; hakikatleri naklettiğimiz için bizlere kızılmamalıdır. İnşallah bu hadis-i şerifler gafil kafaya bir tokmak olur ve kişinin namaza başlamasına bir vesile olur.
İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu; “Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.” (Mecmâü’l-Evsat, 3:154, (2313.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir)
Ebu’d-Derda (r.a) şöyle dedi: “Dostum Muhammed (s.a.v) bana şöyle tavsiyede bulundu. Parça parça kesilsende, yakılsanda Allah ‘a ortak koşma ve farz olan namazı bilerek terk etme. Kim ki farz olan namazı bilerek terk ederse Allah ‘ın koruması ondan uzaklaşmıştır.” (Müsned:5/238, El-Bani Sahihi ibn Mace:3529, Beyhaki)
Abdullah bin Kurt radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;  “Kıyamet günü kul, ilk önce namazdan hesaba çeki­lecektir. Namaz düzgün ise diğer ameller de düzgün olacaktır. Eğer namaz bo­zuk ise diğer ameller de bozuk olacaktır.” Taberâni, Terğib
Hz. Nevfel bin Muaviye radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Kim, bir namazı kazaya bırakırsa, sanki onun çoluk çocuğu ve malı mülkü elinden alınmış gibidir.” İbni Hibban
Evet dünyada kaybettiği en ufak şeylere üzülen insan namazı terk etmekle neleri kaybettiğini bir bilsen.
Abdul­lah b. Ömer (r.a.)’dan nakledilen bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “İkindi namazını kaçıran kimse sanki ailesi ve malı helak edilmiş kimse gibidir.” (Camiu’l Ehadis)
Ey namaz kılmayan kişi! Sadece ikindi namazını kılmamakla nasıl bir zarar ettiğini anladın mı? Ailen ve malın helak edilmiş kadar!..
Hz. Ebû Ûmâme radıyallahu anh’dan rivayet edilen başka bir hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;  “Allahu Teâlâ’nın bir kula iki rek’at namaz kılması için tevfik vermesinden daha üstün bir şey yoktur. Kul namazla meşgul olduğu sürece başı üzerine iyilikler ve hayırlar saçılır.” (Müsned)
Cabir ibni Abdullah (r.a)dan rivayet edilmiştir  Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kişiyle küfür arasında namazın terki vardır.” (müslim,ebu davud, tirmizi,ibni mace,müsned)
Sevban radıyallahu anh dan rivayet edilmiştir Resulullah s.a.v. den şöyle buyurdular: “Müslüman kul ile kâfirlik ve iman arasında sadece namaz vardır, Müslüman bir kişi namazı terk ettiği zaman kesinlikle Allaha şirk koşmuş olur.” Bu hadisi hibetullah taberi sahih bir isnatla rivayet etmiştir.
Cabir  İbn-i Abdullah (r.a.)’dan nakledilmiştir, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Cennetin anahtarı namazdır, namazın anahtarı da abdesttir.” (Müsned)
O halde kim cennetin anahtarını almak isterse namazını kılsın ve o anahtar ile cennetin kapısını açsın. Ve namaz kılmayan kişi de namazı terk ederek neyi kaybettiğine dikkat etsin!..
Abdullah ibn-i Amr ibn As (ra)’den rivayet edilmiştir: Bir gün Rasulullah (sav) ‘namaz’dan konuştu. Buyurdu ki: “Her kim şu beş vakit namazı eksiksiz kılarsa namazı, kıyamet gününde ona bir aydınlık, hakkında delil ve kurtuluş olur. Her kim de bu beş vakit namazı gereği gibi kılmazsa kıyamet gününde Karun’la, Haman’la, Firavun’la ve Ubeyy ibn-i Halefle birliktedir.” (Müsned: 2/169, Darimi: 2/301, İbn-i Hibban: 1448)
Bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle denilmiştir: Namaz kılmayanın bu dört kişiden biriyle bulunmasının sebebi şudur: Kişi malı ile oyalanırken namazını kılmamışsa, servet sahibi Kârun’a benzemiştir, onunla haşredilir. Eğer saltanatı onu alı koymuşsa Firavun’a benzemiştir, onunla haşredilir. Eğer vezirliği veya idareciliği namaz kılmasına engel olmuşsa, vezir Hâman’a benzemiştir, onunla haşrolunur. Eğer namaza ticareti mani olduysa, Mekkeli tacir Übey b. Halef’e benzemiştir, onunla bir arada bulunur.
Ey namazın kıymetini anlamayan nefsim! Acaba öğlenin sıcağına dayanamayan sen, yakıtı insanlarla taşlar olan ateşe nasıl sabredeceksin!? Kârun, Firavun, Hâman ve Übey b. Haleflerin de içinde bulunduğu kat kat artan azaba nasıl tahammül edeceksin!?
Cenab-ı Hak Mâun suresinde şöyle buyurmuştur: “Veyl o namaz kılanlara ki, onlar namazlarında gafildirler.”
Bu ayet-i kerimede geçen “Veyl” lafzı hakkında Ata b. Yesar hazretleri şöyle der: “Veyl, cehennemde bir vadidir ki, oraya dağlar konsa hararetinin şiddetinden eriyiverirler.”
İbn-i Abbas hazretleri de şöyle der: “Veyl, cehennemde bir vadinin adıdır. Cehennem onun yüksek hararetinden Allah’a sığınır. Burası namazı vaktinde kılmayanların meskenidir.”
Yine Cenab-ı Mevla Meryem suresinde şöyle buyurmuştur: “Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular; onlar yakında Gayya’ya gireceklerdir.”
Ayet-i kerimede geçen “Gayya” hakkında bazı müfessirler şöyle demişlerdir: “Gayya” cehennemdekilerin irin ve yaralarının aktığı bir takım kuyulardır.”
İbn-i Mesud hazretleri bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle der: “Bu cezaya çarptırılacak kimseler, namazlarını tamamen terk edenler değillerdir. Onlar namazlarını vaktinden sonra kılanlardır.”
Tabiînin büyüklerinden Said b. El-Müseyyeb hazretleri de şöyle demektedir: “Bu cezaya çarptırılacak olanlar, namazlarını vakitlerinde kılmayanlardır. Bu halinde ısrar eden kimse tövbe etmeden ölürse Allah-u Teâlâ onu ‘Gayya’ ile cezalandırır. Gayya, cehennemde dibi çok derin ve harareti pek şiddetli olan bir vadidir.”
Ebu Hüreyre hazretlerinden nakledilen İsra hadisesinin bir yerinde ise namaza karşı ağır davrananlar hakkında şöyle bir bahis geçmektedir: “…sonra Nebi (s.a.v.) başları taşla ezilip kırılan bir topluluğun yanına uğrar. Bunların başları taşlarla ezilir, akabinde başları yeniden eski durumlarına getirilir ve işkence böyle sürer. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sorar: ‘Ey Cibril! Bunlar kimdir?’ Cebrail (a.s.) cevap verir: ‘Bunlar farz namazlarına karşı ağır davrananlardır.’” (Münzirî hadisin Hasen olduğunu kaydetmiştir. Ayrıca bu hadis Buharidede geçmektedir.)
Ey namazını kılmayan kişi! Bir düşün… Namazı vakti çıktıktan sonra kılan kişinin cezası böyle ise, acaba namazı hiç kılmayanın cezası nasıldır? Bu cezalar seni korkutmuyor mu? Yoksa ahiretin varlığından şüphen mi var? Ya da namazın İslam’ın bir farzı olduğundan mı habersizsin? Eğer namaz kılmamaya hemen tövbe edip namaza başlamazsan seni ahirette ne kurtarır? Bu azaplara nasıl dayanırsın? Gözünü aç ve seni bekleyen azabı gör; gör ve aklın varsa titre!..
Hz. Ömer radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Namaz dinin direğidir.” Hilyetûl Evliya, Cami’ûs Sağir
Ey namazını terkeden kişi! Namazı terk etmekle dinini yıktığının farkında mısın?
İbni Abbas (r.a.)’dan nakledilmiştir, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Resulullah (s.a.v) bir gün ashabına: “İlâhî! Aramızdan kimseyi şaki ve mahrum eyleme.” diye dua ediniz dedi ve sonra: “Şaki ve mahrum kimdir bilir misiniz?” diye sordu. Sahabeler: “Kimdir ya Resulallah?” dediler. Efendimiz (s.a.v.): “Namaz kılmayan!” buyurdu. (İbni Hacer “Ezzevacir” / Ebu’l-Leys Semerkandi “Kurretü’l Uyun”)
Hz. Ebû Katâde radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bir hadisi kudside Allahu Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu naklediyor; “Ben ümmetine beş vakit namazı farz kıldım. Ve kendi kendime söz verdim ki, kim (benim yanıma) beş vakit namazı vaktinde kılmaya özen  göstererek gelirse, onu Cennet’e koyacağım. Kim de namazlara dikkat göstermezse Benim onun için bir sözüm yoktur” ( Ebû Dâvûd)
Ey namazını kılmayan kişi Allah’ın bu vaadini duyduktan sonra namazı kılmamak onu vaadinde ittiham etmek ve bu vaadi küçük görmek değilmi dir. Gel bu vaade kulak ver yoksa yarın çok geç olabilir.
Hz. İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Kim namazı terkederse, Allah kendisine gazab etmiş olduğu halde O’na kavuşur.” Bezzar, Taberâni, Mecma’uz Zevâid
Ebû Hûreyre radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bir kabrin yanından geçerken, “Bu kimin kabridir?” buyurdu. Sahâbe-i Kiram radıyallahu anhum, “Falancanın kabridir” dediler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Bu kabirdeki kimseye göre iki rek’at namaz kılmak, sizin diğer bütün dünyalıklarınızdan daha sevimlidir.” Taberâni, Mecma’uz zevâid
Evet iki rek’at namaz kılmak, dünyanın bütün mal ve mülkünden daha kıymetlidir. Bu, kabre girince daha iyi anlaşılacaktır. Marifet ise bunu dünyada iken anlamaktır.
Hz. Ebû Zerr radıyallahu anh diyor ki: Bir defasında Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kış mevsiminde dışarı çıktı. Ağaçlardan yapraklar dökülüyordu. Bir ağacın dalından tutunca ağacın yaprakları daha çok dökülmeye başladı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, “Ey Ebû Zerr” dedi. Ben, “Buyur yâ Rasûlallah!” dedim. Efendimiz  sallallahu aleyhi vesellem, “Müslüman bir kul, Allah’ı razı etmek için namaz kılarsa, onun günahları şu yaprakların, bu ağaçtan döküldüğü gibi dökülür.” Müsned’i Ahmed
Hz. Aişe radıyallahu anhadan rivayet edilmiştir: Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sabah namazının iki rek’at sünneti hakkında şöyle buyurdu; “Şüphesiz iki rek’at bana bütün dünyadan daha sevgilidir.” Müslim
Ebu Hureyre (ra)’den rivayet edilmiştir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Adem oğlu secde ayetini okuyup secde ettiği zaman şeytan ağlayarak uzaklaşır ve şöyle der: Helak oldum. Adem oğlu secde etmekle emrolundu da secde etti ve cennet onun oldu. Halbuki ben de secde ile emrolunmuştum fakat ben secde etmekten yüz çevirdim. Artık ateş benim içindir.” (Sahih-i Müslim: 81 rivayet edilmiştir)
Ey günde beş defa namaz ile emrolunan kişi unutma ki iblis bir defa secdeden yüz çevirmekle lanetlendi ve cenneten kovuldu. Peki biz beş vakit namazı terk edersek acaba sonumuz ne olur?
Hz. Ebû Fâtıma radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Diyor ki; Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem bana, “Ey Ebû Fâtıma! Sen eğer (ahirette) benimle bu­luşmak istiyorsan secdeleri çoğalt (yani bol bol namaz kıl.)” Müsned’i Ahmed
Ey namazını kılmayan kişi peygamberin kızına yaptığı bu nasihate kulak ver. Peygamberin kızı bile ahirette onunla beraber olmak için secdeleri çoğaltmak yani çok namaz kılmak zorunda iken, namazı terk etmekle nasıl bir akıbetin bizleri beklediğini bil  ve ayıl.

5 Aralık 2013 Perşembe

ALLAH’A, DİLENCİ GİBİ YALVARALIM

Mekân, zemin şahitlik edecek… Dünyaya, böyle sanki hiçbir şey yokmuş gibi bakıyoruz. Fakat Allah-u Zülcelal, bütün kâinatı; toprak, ağaç, taş gibi her ne varsa kıyamet gününde bizim üzerimize şahit olarak getirecektir. İster sevap yapalım, istersek günah yapalım; nerede ne yapmışsak kıyamet gününde Allah Azze ve Celle o taşı, o ağacı, o yeri dile getirecek ve üzerimize şahitlik yapacaklardır. Ayet-i kerimede şöyle buyuruyor Allah Azze ve Celle; “Yer, (o şiddetli) zilzâl’iyle (sarsıntısıyla) sarsıldığı; yeryüzü, ağırlıklarını (dışarıya) çıkardığı ve insan: 'Buna ne oluyor?' dediği zaman! O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbin, (bunu) ona vahyetmiştir (emretmiştir).” (Zilzal; 1-5) Kıyamet gününde toprak; yükünü, yer altında kabirdeki insanları, hazineleri yeryüzüne çıkaracaktır. Ve insan diyecek “Buna ne oluyor?” “Bütün hazineler, insanlar toprağın altından çıktı, bunlara ne oldu? O zaman yeryüzü, bütün üzerinde yapılmış olan amellere karşı şahitlik edecektir. “Bu kul, benim üzerimde namaz kıldı, zikir yaptı! Bu kul da benim üzerimde günah yaptı!” Biz nerede ne yapmışsak o yerlerin hepsi, kıyamet gününde bize şahitlik edeceklerdir. Buna inanmak lazım. Zaten inanmazsa kâfir olur, bunlar ayet-i kerimelerle sabittir, Allah buyuruyor Azze ve Celle. Kelamını nazil etmiş kullarına, biz de elhamdulillah iman etmişiz. Bunlar kendi kendine mi yapıyorlar? Allah, o toprağa, o yere vahyediyor “Konuş!” diye emrediyor. Onlar da; o ağaçlar, o taşlar, o halı, insan nerede ne yapmış ise o cansız olan şeylerin hepsi insanına şahitlik edeceklerdir. Bu yetmez mi bize! Biz böyle sakin görüyoruz dünyayı ama öyle değil! … Bir ufak çocuktan dahi hayâ ediyor insan, bazı kötü şeyleri gizli yapmak istiyor ama onun Rabbi ona muttalidir. Yer, gök, kâinat ona şahitlik ediyor. Kıyamet gününde kim istemez, her gün, her saat, her dakika onun sevabına şahitlik etsin. Herkes istiyor ama sadece istemek de doğru değildir. Biraz çaba göstermemiz lazım… Hem müjde vardır hem de korkmalıdır insan. Müjdedir; sevap yapanlara, zikir yapanlara, İslam hizmeti yapanlara, nerede oturursa orada Allah’tan bahsedenlere. Ne mutlu onlara!… Bir de -neuzubillah- nerede oturursa Allah’ın gazabına sebep olan şeyler konuşmak… Onunla meşgul olmak! Neuzubillah... Akıllı kimsenin yapması gereken üç şey Yahya bin Muaz-i Razi rahmetullahi aleyhi şöyle buyuruyor, ne güzel söylemiş: “Akıllı olan kimselerin, üç şeyi yapmaları lazımdır. Bir tanesi dünyanın muhabbetini kalpten çıkarmak ve onun yerine Allah-u Zülcelal’in muhabbetini yerleştirmek. Şimdi bazı insanlar öyle anlıyorlar; dünyayı seversen, dünya malını seversen sanki malı fazla olacak(!) Böyle değil! Peygamber Süleyman aleyhisselatu vesselam, hiç dünyayı sevmemişti ama bütün dünya onundu. Ashab-ı Kiram’dan çokları vardı ki, hiç dünyayı sevmiyorlardı ama Allah-u Zülcelal mal vermişti onlara. Sevgiyle mal çoğalmıyor! Muhabbet yalnız Allah'a olmalıdır. Hak, o kalbi yaratan Allah Azze ve Celle, onun yaratıcısıdır, onun sevgisinin orada olması lazımdır. Yahya bin Muaz-i Razi, “Akıllı olan insan” diyerek devam ediyor, “Dünya onu terk etmeden önce, dünya muhabbetini kalbinden çıkarmalı.” diyor. İkincisi, “Kabre girmeden önce insan, kabrini güzel yapmalı.” diyor. Ne güzel söylemişler. Kabre girdikten sonra, dünyadaymış gibi, “Benim evim yoktur, bir ev yapayım…” Yok öyle! … Kabre girdikten sonra, ne şekildeyse öyle kalacak. Kabre girmeden önce, şu dünyada yeryüzündeyken “Ed-dünya mezraatül-ahireti…” Dünya, ahiretin tohumunun atılacağı ekim yeridir.” Burada kabrin tohumunu atıyoruz, haşrin tohumunu atıyoruz. Sırat köprüsünün üzerinden geçmek için tohum atıyoruz. Burada, kabre girmeden önce kabrimizi düzeltmemiz lazımdır. Kabre girdikten sonra düzeltmeye imkân yoktur. Üçüncüsü, “Rabbinin huzuruna varmadan; yani ölmeden önce, Allah’ın huzuruna varmadan önce insanın, Allah-u Zülcelal’i kendinden razı etmesi lazımdır.” “Oraya gideyim, namaz kılarım” diye bir şey yok. İbadet, zikir, taat, Allah-u Zülcelal’in rızasına sebep olacak ameller bu dünyadadır. Bu dünyada yaparsak Allah’ın huzuruna vardığımız o zaman, Allah da bizden razı olacak, cennet nimetlerini bize nasip edecektir. Bu üçünü böyle yaptığımız zaman, hem dünya hem ahiret huzuru ile zafer kazanacağız, inşaallah… Bazılarına Allah ne kadar çok vermiştir; ne güzel düşünüyorlar, her şeyden bir ibret alıyorlar. Anlatırlar, bir evliyanın evine hırsız girmiş, evinden kıymetli eşyalarını çalmış gitmiş. Sabahleyin kalkınca bakıyor, eşyaları çalmışlar gitmişler. “Elhamdulillah şeytan kalbime girmedi, Allah’ın muhabbetini, benim imanımı çalmadı (asıl önemli olan bu).” diyor. Allah rızası dünya saltanatından kıymetlidir Yani, Allah-u Zülcelal’in rızasından başka hiçbir şeyin değeri yoktur, geriye kalan ne varsa geçicidir hepsi. Süleyman aleyhissalatu vesselamdan bahsettik, bütün dünya onundu. Onun tahtını rüzgâr, böyle uçak gibi her yere götürüyordu. Cinler, insanlar, merasim şeklinde ardından gidiyorlardı. Bir abid, “Ya Süleyman, bu ne saltanattır?” diye sordu. Süleyman aleyhisselam dedi: “Hiç merak etme! Sen sadece bir sefer “Subhanallah” dersen bu, Süleyman'ın saltanatından daha hayırlıdır, daha iyidir. Bu saltanat geçicidir, yok olacak, ben de yok olacağım! Amma ‘Subhanallah'ın sevabı Allah'ın katında bakidir. O fani değildir, senin karşına çıkacak ve onunla sevineceksin. Bir ‘Subhanallah’ kelimesi hakkında, bakınız, Allah’ın peygamberi, “Bu benim saltanatımdan daha hayırlıdır” buyurmuş. Az nice anlattığımız evliya da demiş: “Elhamdülillah, şeytan benim kalbime girmedi, benim imanımı, bendeki Allah’ın muhabbetini çalmadı. Bu dünya malı geçicidir; gider gelir, bir şey değildir.” demiştir. Kendimizi, daima Allah-u Zülcelal’in huzurunda fakir, muhtaç olarak görelim. Bahusus, Allah’ın rızasını kazanmayı, imanın bizim kalbimizde daima bulunmasını, imanla dünyadan ayrılmayı, bir dilenci gibi fakir ve muhtaç olarak Allah’tan istememiz lazımdır. Eğer bir kimse, böyle kendisini Allah'a karşı zelil, fakir, muhtaç görürse; bu şekilde Allah'a yalvarırsa, Allah Azze ve Celle meleklerine diyor ki, “Eğer benim kulumun benimle konuşmaya, cevap vermeme takati olsaydı ‘Lebbeyk! Lebbeyk!’ diyecektim.” Biz Allah'ı tanımıyoruz, Allah öyle şefkatlidir, öyle çok kerem sahibidir. Bu hali, bu fakirliğimizi, muhtaçlığımızı daima sürdürelim, ölünceye kadar, daima bu şekilde bu hal üzere olalım inşaallah. Hikmet sahibinin öğüdü Hikmet ehlinden bazıları ne güzel yol göstermişler, Allah'ın kullarına. Onlardan bir zat, bir kula demiş ki “Allah'tan utanın! Sen Allah'a ne kadar yakın olursan o kadar Allah'tan utanır hayâ edersin." Allah ne buyurmuş ayet-i kerimede: “... Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf; 16) Allah bize, şah damarımızdan daha yakın olduğu için, ona karşı çok hayâlı, edepli olmamız lazımdır. Ve “Ondan korkun!” demişler. Allah'ın kudretinin senin üzerinde ne kadar büyük olduğunu bilerek idrak et ve O'ndan o şekilde kork. Fakat biz, Allah-u Zülcelal'i tanımadığımız için korkmuyoruz. Göz ile görülmeyen ufacık pire gibi böcekler var. Biz, Allah nezdinde, o böcekler kadar bile değiliz. Bir anda eritebilir bizi, bir anda yok edebilir. O kadar zayıfız. O şekilde korkmamız lazım. O'nun emri “Kûn fe yekun”dur. “Ol” der, derhal oluverir. Bu kadar. “Ve dünyada ne kadar kalacaksan o kadar süre, sana yetecek kadar geçimini temin et, maişetini bul ve sen, Allah katındaki hazinelere ne kadar muhtaç isen o kadar Allah'a itaat et!" Dünyada zaten her an, her şeyimizle Allah'a muhtacız! Bunu biliyoruz... Ama iş ahirete gelince orası ebedidir. Asıl o zaman daha iyi bileceğiz. Bir; Haşir Meydanı’nı, o mizanı gördüğümüz zaman; sevaplar, günahlar terazinin kefesine konulduğu zaman, hangi uçları ağır gelecek, hangisi hafif gelecek diye, insan gözünü ondan ayıramayacak! O zaman, Allah'a ne kadar muhtacız, şuan tam bilemiyoruz ama o zaman tam bileceğiz. O'nun için Peygamber sallallahu aleyhi vesellem annemiz, Aişe'ye buyurmuşlar; “Kıyamet gününde üç yerde, kimse kimseyi hatırlamıyor: Bir; sırat köprüsünde... İki; insanın amel defterleri yukarıdan kar taneleri gibi insanlara gelirken, “Acaba bana sağ elimden mi gelecek yoksa sol elimden mi?” diye beklerken; Allah'ın rahmetine bakıyor o zaman da... Üç; günah ve sevaplar tartılırken, terazinin kefesine konulduğunda, hangisi ağır gelecek diye beklerken... İnsan ona bakıyor, o an kimseyi hatırlamıyor. Gece-gündüz sevap kazanayım, hizmet edeyim, zikir yapayım, namaz kılayım ki bu sevaplar ağır gelsin kıyamet günü, demiyor insan. İşte bundan gafil kalıyoruz. O'nun için hep gafletle, hep -neuzubillah- günahla geçiriyoruz günlerimizi. Günahtan sonra, tevbeye kaçalım hemen. Bu şekilde olursa inşaallah, kolay olur o zaman. Hiç bir şey yapmazsak şimdi elimizde fırsat varken, kendimizi perişan edeceğiz. Kaybetmemenin çaresi şükürdür “Ve Allah-u Zülcelal'in sizin üzerinizdeki nimetleri miktarı kadar, Allah'a şükredin!” En büyük nimet imandır. Allah bize iman vermiş elhamdülillah. İmanla insan, ebedü'l-ebed cehennem ateşinden muhafaza oluyor. Şayet günah yapar tevbe etmezse Allah dilerse affeder, dilerse azap eder. Azap ederse günahı kadar cezasını çektikten sonra, yine cennete girecek. Ama iman yoksa -neuzûbillah- ebedü'l-ebed oradadır. Bu yüzden iman en büyük nimettir. Allah'a şükredelim, hamd edelim. Sadece dille değil, ibadetle, zikirle, İslam hizmetiyle, nerede olursak tevbeyi başka insanlara anlatmak suretiyle... Bu iman nimetine karşı Allah-u Zülcelal'e hamd ve şükürde bulunuyoruz ki Allah-u Zülcelal görsün bizi. Böyle şükürde bulunursak imanımızı muhafaza etmiş oluyoruz. Allah-u Zülcelal, inşaallah, hem dünyada hem ahirette imanlı olmayı nasip edecektir o zaman... Şeytan hiç 'Elhamdulillah' dememiştir. O kadar ibadet yapmış göklerde ama hiç 'Elhamdulillah' dememiş, şükretmemiştir. Allah'a nankörlük yapmıştır. Allah da nimetlerini almıştır ondan. Onun için daima “İman nasip ettiğin için, İslam'ı bana nasip ettiğin için elhamdulillah Ya Rabbi” diyelim, Allah'a şükredelim ve bunu fiilen gösterelim. Ne varsa bende Allah vermiştir onu bana ama benim bir şeyim yoktur, bir istihkakım, hakkım yoktur. Allah beni seçti, bana iman nasip etti. İmandan sonra, Hz. Peygamberin ümmetinden yarattı, camiye getirdi, tevbe nasip etti günahtan sonra... Çünkü eğer insan, o günahla tevbe etmeden ölürse Allah onu affetmezse günahının cezasını çekecek. Fakat insan tevbe ettiği zaman, hadis-i şerifte buyruluyor, “Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd, 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 10/150) Tevbe öyle kıymetlidir ki… Daima tevbenin kıymetini bilmemiz ve tevbenin bizimle beraber tâ kabre kadar gitmesi lazımdır. Biz tevbenin kıymetini bilirsek, daima Allah'ın nimetinden bahsedersek, namaz kılarsak, zikir yaparsak, Allah-u Zülcelal’de “Benim kulum bana karşı samimi” diyecek ve bizi muhafaza edecektir, inşaallah. Elimizden geldiği kadar kalbimizi Allah'a karşı düzeltelim. Kalbimiz Allah'a karşı mahzun olsun. Talepli olalım, haris olalım, Allah katındaki ecir ve sevaplara müşteri olalım. Böyle olursak Allah-u Zülcelal de bize verecektir inşaallah. Seher vakti tevbe edelim. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdu: “Allah, her gece dünya semasına, gecenin son üçte biri kaldığında rahmetiyle tecelli eder ve şöyle buyurur: ‘Bir isteyen yok mu ki onun istediğini vereyim? Bir dua eden yok mu ki ona icabet edeyim? Bir mağfiret dileyen yok mu ki kendisini bağışlayayım?” (Kurtubî, c. 2/4, 39) Bu şekilde tevbeye çağırıyor bizi Allah azze ve celle... Onun için bizim kendimizi, biraz göstermemiz lazım. Hatta dua ve tevbe ettiğimiz zaman, ısrarla tekrar ederek yapalım. “Ya Rabbi! Beni affet! Ya Rabbi beni affet! Ya Rabbi beni affet!” diye, böyle tekrar tekrar söylersek Allah daha çok seviyor. Böyle olursak inşaallah, Allah bizi muhafaza edecek, affedecek, bize sahip çıkacaktır. Allah-u Zülcelal hepimize, razı olacağı şekilde amel-i salih nasip etsin. Bu nefis çok yaramaz, o kadar bize zarar veriyor ki Allah-u Zülcelal, bizi kendi nefsimize teslim etmesin, nefsimizi hayırlarda kullandırsın inşaallah.

4 Aralık 2013 Çarşamba

NE MUTLU TEVBE EDEN GENÇLERE!

‘Ben daha gencim…’ Allah-u Zülcelâl ayet-i kerime de buyuruyor: “Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes, yarın için önden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Haşr; 18) Bir talebenin imtihanı olduğu zaman, o gece uykusu gelmiyor, “Ben yarın imtihan olacağım!” diyor ve hazırlık yapıyor. Bizim için kıyamet gününde hesaba çekilecek olmak da aynen öyledir. Bazıları aldanıyorlar. “Ben daha gencim, yaşlanınca ibadet edeceğim.” diyorlar. Bazı hanımlar, “Ben daha gencim, örtünmeyeceğim, daha sonra örtüneceğim” diyorlar. Bu şekilde, şeytan vesveseler vermek suretiyle onları aldatıyor. Hâlbuki Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam “Bir lokmayı ağzıma götürdüğüm zaman, bu lokmayı yutacağım diye düşünmem. Olabilir ki o arada Allah ruhumu alır. Bir adım attığım zaman, ikinci adımı atacak mıyım, atmayacak mıyım, bilmiyorum.” Böyle görüyordu bizim peygamberimiz aleyhissalatu vesselam. Oysa biz kendimizi aldatıyoruz. “Ben daha gencim, benim daha vaktim var; gelecek sene yahut evlendiğim zaman yapacağım. Şöyle yapacağım, böyle yapacağım…” diye bir sürü mazeretler üretiyor ve onlarla karar veriyoruz. Hâlbuki Allah-u Zülcelâl nasıl emrettiyse ona göre karar vermeliyiz; ne buyurduysa karar odur! O şekilde yapmalıyız. Arşın altında gölgelenen bir genç olmak elimizde Allah-u Zülcelâl buyuruyor ayet-i kerimede: “Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât; 56) Bunu hiç unutmayalım! Müslim'in Sahih’inde geçen, Mikdâd bin Esved radıyallahu anhudan nakledilen bir hadis-i şerifte şöyle anlatılıyor: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: Kıyamet günü, Güneş halka yaklaştırılır da nihayet, insanlara yakınlığı bir mil kadar olur! Güneş onları âdeta eritecek ve amellerinin miktarına göre ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimi topuklarına kadar, kimi dizkapaklarına kadar, kimi beline kadar, kimi de gemlenene (ağzına) kadar tere batacaktır!” Kıyamet günü, işte bu kadar dehşetli bir gündür. Fakat Allah-u Zülcelal, bazı kimseleri, o dehşetli günde mükâfatlandıracaktır. Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah-u Teâla, yedi insanı, Arşının gölgesinde barındıracaktır: - Adil devlet başkanı, - Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç, - Kalbi mescitlere bağlı Müslüman, - Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan, - Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine ‘Ben Allah'tan korkarım’ diye yaklaşmayan yiğit, -Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse, - Tenhada Allah'ı anıp gözyaşı döken kişi.” (Buhari, Müslim) Biz, Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde gölgelenecek olan gençlerden olalım inşaallah. Kıyamet gününde Allah'ın kullarını gölgelendireceği gölgeden başka gölge yoktur. İşte gençler, başka gölgenin olmadığı o günde, Allah'ın kullarını gölgelendireceği Arş’ının gölgesinin altında olsunlar inşaallah. Elbette temiz bir hayat için tevbe etmek lazımdır. Kim tevbe ederse inşaallah, o gençlerden olur. Bir hadis-i kudside de Allah-u Zülcelâl şöyle buyuruyor: “Tevbe edenleri severim. Ama genç olup da tevbe edenleri daha çok severim.” Ayet-i kerimede de şöyle buyuruluyor Allah Azze ve Celle: “... Allah tevbe edenleri sever ve günahlardan kendilerini temizleyenleri sever.” (Bakara; 222) Yani, “Her kim tevbe ederse; genç olsun, ihtiyar olsun, kadın erkek, kim tevbe ederse seviyorum/severim onları. Amma genç olup da tevbe edenlere, benim muhabbetim daha fazla ve şiddetlidir, kuvvetlidir” buyuruyor... Onun için bu gençliğimizin kıymetini bilelim, tevbekâr olarak vaktimizi geçirelim. Allah-u Zülcelal'in daha çok sevdiği kimselerden olalım, Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanalım inşaallah. Allah’a ve Peygamberine itaat edenler İnsanlar bu dünyada ne amel yapıyorlarsa kıyamet gününde halleri o amellere göre olacak ve Allah-u Zülcelâl insanlara amellerine göre muamele edecektir. Allah Azze ve Celle, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Kim, Allah’a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın, kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehîdlerle, salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır!” (Nisa; 69) Peygamberlerin makamı o kadar yüksek ve o kadar güzel bir makamdır ki, ayet-i kerimede buyuruluyor; kim, Allah’a ve Peygamber sallallahu aleyhi veselleme itaat ederse o güzel makamlarının yanında peygamberlerle beraber olacaktır. Biliyorsunuz şehitlerin Allah katındaki kıymeti çok büyüktür ve dereceleri yüksektir; işte, kim bunu yaparsa şehidlerle, Ebubekir Sıddık radıyallahu anhu gibi sıddıklarla, salih kimselerle beraber olacaklardır cennet-i âlâda... Sanki Allah-u Zülcelal’e itaat etmek, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize itaat etmek çok zor bir şeydir, hiç mümkün değildir gibi bir hal içine giriyoruz! İnsan aldanıyor… Bu kısa zamanı değerlendirmediği için kıyamet günündeki o güzel mükâfatları, herkesin gıpta ettiği o güzel makamları kaybediyor, kaybedecektir. Hadis-i şerifte, “Kişi, sevdiği ile beraberdir” buyuruluyor. Eğer Allah’ın peygamberini, salihleri, sıddıkları seversek kıyamet gününde onlarla beraber olacağız. Allah’a itaat etmek, Allah-u Zülcelal’i sevmek suretiyle mümkündür. Allah’ı seversek Allah da bizi sevecektir. Allah’ı sevdiğimiz zaman, Allah’a itaat edeceğiz ve Allah’ın sevdiği salih kimseleri de seveceğiz. Günahlar kalbi hasta ediyor Bizim başımıza her ne geliyorsa işlediğimiz günahlardan dolayı geliyor. Hatalardan dolayı geliyor. İnsan günah yaptığı zaman, hata yaptığı zaman, kalbinin üzerinde her bir günah siyah bir leke, siyah bir nokta bırakıyor. O siyah noktalar, lekeler o kulu, Allah-u Zülcelal’in emirlerini yapamayacak hale getiriyor, manevi olarak hasta ediyor. Hastalığı öyle ağırlaşıyor ki salih ameller yapmak istiyor ama yapamıyor o zaman. Nasıl insan zahiri, ağır bir hastalığa müptela olduğu zaman ayağa kalkmak istiyor ama kalkamıyorsa, yürümek istiyor ama yürüyemiyorsa aynen manevi olarak da öyle oluyor. Ne kadar günah işlerse o nispette Allah’ın muhabbetinden, Allah’ın emir ve nehiylerinden, Allah’ın itaatinden geri kalıyor, uzaklaşıyor ve yapamayacak duruma geliyor. Titrercesine endişelenmeliyiz Bir zerre kadar dahi olsa, Allah-u Zülcelal’in muhabbetini kaybettiğimiz zaman bütün dünya, bütün kâinat, ahireti dahi hepsini kaybetmiş oluyoruz. Allah-u Zülcelal’in zerre kadar muhabbeti hepsine bedeldir. Dünya nedir? Mal-mülktür. Allah’ın muhabbeti hepsine bedeldir, ona karşı hiçbir şey sayamazsınız, onunla hiç bir şeyi kıyaslayamazsınız. Titrememiz lazım, titrememiz! … “Allah-u Zülcelal’in muhabbetini kazanmadan önce dünyadan ayrılırsam benim halim ne olacak?” diye titrememiz, kendimizi sorguya çekmemiz lazımdır. “Allah’ın muhabbetini kazanmadan, Allah-u Zülcelal’in huzuruna nasıl varacağım?” diye hayâ etmemiz lazımdır. Allah Azze ve Celle’nin bizi dünyaya göndermesinin sebebi budur. Bunun için Allah bizi göndermiş; Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmamız için… Bazı evliyalar, “Eğer Allah-u Zülcelal’in muhabbeti, Allah-u Zülcelal’in rızası cennette olmasaydı cenneti de istemezdim” demişler. Allah’a o kadar âşık idiler. Allah’ın zatının muhabbetine, o kadar âşık idiler ki böyle diyorlardı işte… Allah’a sevdalı olalım Allah ne şekilde bize bunu nasip edecek biliyor musunuz? Allah’a sevdalı olalım. Nerede oturursak, Allah’tan bahsedelim. Kalbimizi, ruhumuzu, canımızı, her neyimiz varsa Allah için ortaya koyarsak, Allah da bize aşkını nasip edecek, istediğimizi verecektir. “Benim ahdimi yerine getirin; Ben de sizin ahdinizi yerine getireyim” buyuruyor Allah-u Zülcelâl… “Ne isterseniz ben de veririm” buyuruyor Allah-u Zülcelâl… İşte, bu kısa olan dünyadaki zamanımızı değerlendirirsek, o zaman bâki, ebedü’l ebed olan ahiret hayatımızda da Allah-u Zülcelâl bize istediğimizi hatta istediğimizden daha da fazlasını verecektir. Senin kalbinle hayal edemeyeceğin şeyleri de Allah sana verecektir. Bu fırsat, bu ganimet bizim önümüzdeyken, yapmamamız akıl kârı değildir. Hesap görmemiz lazım kendimizle. Misal olarak söylüyorum; “Bu kitabı buradan kaldırıp buraya koyarsan Allah senden razı olacak!” insan biliyor ama yapmıyor. Ne kadar yazık! Allah gazaba gelecek biliyor ama doğrusunu yapmıyor da tam onun tersini yapıyor. Bildiği halde yapmıyor! Allah, bu nefsimizden, dünyadan, şeytandan bizi uzaklaştırsın, muhafaza etsin. Nefsimizi hayırlarda kullansın. Her derdin çaresi tevbe Tabiinin büyüklerinden Hasan-ı Basr-i radıyallahu anhu arkadaşları ile beraber bir yerde oturuyormuş. Bir kişi gelmiş ona: - Bizim diyarda yağmur yağmıyor, kıtlık var, çok perişanız ya imam! Bize bir yol göster ki bundan kurtulalım?” demiş. Hasan-ı Basri radıyallahu anhu ona: - Gidin tevbe edin, (‘Estağfirullah’ diyerek) istiğfar edin, Allah size verecektir inşaallah, demiş. O soran kişi gitmiş bir başkası gelmiş ve o kişi de: - Ya imam! Ben maddi olarak çok sıkıntı içerisindeyim, borçlarım var, ödeyemiyorum bana dua et, demiş. Hasan-ı Basri radıyallahu anhu ona da diyor ki: - Git tevbe et, istiğfarda bulun, Allah borçlarını ödeyecek inşaallah, diyor, o da gidiyor. Üçüncü bir şahıs geliyor ve: - Ya imam, bana dua edin de Allah bana salih bir evlat versin. Benim evladım yoktur. İmam Hasan-ı Basri radıyallahu anhu ona da diyor: - Git tevbe et, istiğfarda bulun! Böyle derdi olan, sıkıntısı olan kim gelse onlara böyle söylüyor. Herkes gidince arkadaşları ona soruyorlar: - Ya imam, hepsinin derdi sıkıntısı ayrı ayrı ama sen hepsine aynı ilacı verdin, aynı şeyi tavsiye ettin. Bunların hepsinin ilacı tevbe miydi? İmam Hasan-ı Basri radıyallahu anhu onlara, “Allah böyle buyuruyor” diyerek, ayet okuyarak cevap veriyor: “Dedim ki: ‘Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.” (Nuh; 10-11-12) İşte, tevbe böyledir. Onun için diyorum kıymetini bilelim. Onda her hayır vardır. Ne isterseniz; mal mülk, evlat, ahiret, dünya, hepsi vardır. Yalnız sımsıkı sarılalım ona ve arkadaşlarımıza da onu anlatalım. Allah sizden razı olsun, niye yalnız bizim olsun! Git komşuna söyle, amcanın oğluna söyle, herkese anlat. Onları da cehennemden kurtar, cennete davet et. Elimizden geldiği kadar Allah rızası için İslam’a hizmet edelim. Bilelim ki bu kısa zaman bitecek!... Görüyoruz, geçmişte ne kadar çok dünya ile uğraşanlar vardı. Zengindiler, gece gündüz çalışıyorlardı. Ama öldüler… Her gün duyuyoruz; dostlarımızdan, ahbaplarımızdan birileri ölüyorlar. Kalmıyor kimse. Öldükten sonra da bu amel bize nasip olmaz. Fırsat kalmıyor daha… Onun için elimizde henüz fırsat varken kaçırmayalım. Huzur mu arıyorsun? Allah’a itaat et! Huzur Allah-u Zülcelal’in katındadır. Dünya’da, nefis de, nefsi istek ve arzularına uymak da; bunların hepsinde huzursuzluk vardır. Duymuşum, dünya ile çok meşgul olanlar en sonunda şöyle demişler, “Hiç huzur bulamadık! Ne zaman dünyayı terk ettiysek o zaman huzur bulduk.” Onun için kalbimizin yüzünü, Allah’ın rızasına çevirelim, Allah-u Zülcelal’e yönelelim. Daima elimizden geldiği kadar, Allah’tan rahmet, feyiz, nisbet, şefkat isteyelim. Allah’ın merhametine talib olalım. Allah böyle kalbimizi açık görürse, muhabbetle aşk ile dolduracaktır, inşaallahu teâlâ. İbrahim b. Ethem rahmetullahi aleyhi diyor ki: “Eğer saltanat sahipleri, padişahlar ve onların evlatları, bizim içerisinde bulunduğumuz halin keyfiyetini, lezzetini, ferahlığını, kıymetini bilseler, fark etselerdi; onu bizden almak için harp ilan eder, kılıçla üzerimize gelirlerdi.” Yani saltanat sahipleri, bizim halimizin hakikatini, yani Allah’ın rızasına uygun işler yapmak için gayret etmemizi ve onunla ele geçen huzuru fark etselerdi bizden almak için onu, savaş ilan ederlerdi bize, diyor. Onun için kıymetini bilelim diyorum. Kıymetini bilmezsek eğer, Allah onu alır bizden başkasına verir. İşte, bizim için Allah-u Zülcelal’in aşkının muhabbetinin her şeyimizin üstünde olması lazımdır. Allah-u Zülcelal, kendi fazl u keremi ile razı olacağı amelleri yapmayı bize nasib eylesin. (Âmin)